Ana Sayfa Blog Sayfa 3301

Halep işi: On gram rüya, yüz gram riya – Ümit Kıvanç

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

Altaylardan gelen yiğit suretine bürünmüş Türk İslâmcılığının tarihinde öyle bir Halep sayfası olacak ki… çok değil, birkaç yıl sonra, kendini dindar sayanlar, başkaları o sayfayı görmesin diye yırtınacak. Sayfa yırtıldıkça koparılan yerden yenisi filizlenip büyüyecek.

On the Ground News,  Kuzey Suriye’nin cihatçı-İslâmcı örgütlerin elindeki bölgelerinden yayın yapan, bilumum cihatçılarla arası iyi olan bir eylemci haber-propaganda birimi. Kurucusu, muhabiri, editörü, programcısı olarak, internet sayesinde dünya çapında üne kavuşan -ABD’den gitme- Bilal Abdülkerimw, OGN’nin “görünen yüzü”. (Kendisi ölse de OGN’nin faaliyetini sürdüreceğini söyledi, çünkü Abdülkerim dışında bir-iki kişi daha var, bu ajansı yürüten. 18 Kasım’da büroları vuruldu, kullanılmaz hale geldi.) Abdülkerim, Halep’ten yayınladığı son videoda, “Belki bu buradan son mesajımız olabilir,” dedi. “Son değilse de, sonuncuya yakındır.” Her zamanki gibi, sâkin, yumuşak üslûbuyla, hattâ güleryüzle konuşan -cihatçı örgütlerin kolay kolay bulamayacağı kalitede bir propagandacı- Abdülkerim, videoda tek bir siyasî mesaj verdi: “Batırdınız!” Belli ki Halep’te can vermek veya şehri terk etmek üzere olan (bu satırlar yazılırken henüz şehirden çıkmamışlar, çatışma yeniden başlamıştı) ezcümle silahlı gruplar adına birilerine seslendi.

Kime diyor “batırdınız”ı?

Abdülkerim, “İslâm ümmetine” seslendiğini söylüyor, ama kasdettiği, devletler ve başlarındakiler. Üç devleti işaret ediyor; ikisinin -Katar ve Suudi Arabistan- adını anıyor, üçüncüsünün -Türkiye’nin- doğrudan liderine sesleniyor.
Şöyle diyor Abdülkerim: “Erdoğan, Kur’an kıraatın hoş fakat bu sefer hakikaten batırdın. (…) Halep’ten yalnızca 25 km uzaklıkta bulunan askerlerinle bu zavallı insanlara yardım edebilirdin. Fakat batırdın. Ve diğerleri. Katar, batırdın; Suudiler, batırdınız, gerikalan herkes, hepiniz batırdınız.”

BURALARDA BATIRILMAZ, BATIRDINIZ DENİLMEZ

Abdülkerim gibiler bilmiyorlar ki, sayılan üç ülkede de “batırmak” diye bir mevzu yoktur. Tepedekiler batırdıkça tutulur, desteklenir. Çünkü hem birşeyler batırıldıkça birileri çıkarılır, yükseklere çıkarılır hem de tepedekilerin, tutulanların, bağlanılan muktedirlerin hiçbir zaman hiçbir şeyi batırmayacağına iman edilmiştir. İmanlar karışmış, karıştırılmıştır; Allah’a edilecek iman, kurutulmuş, büzüşmüş, tadını kokusunu yitirmiş, paketlenmiş, süslenmiş, yeryüzü muktedirlerinin ayakları dibine bırakılmıştır.

O yeryüzü muktedirleri ki, kendilerinden güçlü başka yeryüzü muktedirlerinin karşısında ezilir büzülürler. Daha güçlü yeryüzü muktedirleri, kendilerinden anlayış dilenen yeni yetme muktedirlere sadece kendi ülkelerinde oyun alanı bırakırlar. Onlar da gelir orada eser savurur, asar keserler.

Tahakküm ve zulüm alanı bırakmak kolaydır. İçerideki zulümler dışarılara zor taşar, az taşar. Fazla taşarsa S-300’ler kurulur, silahlı insansız hava araçları uçurulur, yanlışlıkla yanlış yerlerdeki askerlerin üzerine birtakım bombalar atılır. Fakat daha büyük başka kıyak da yapılır: Yalan sahası da bırakılır. Yalan, iç politikadır; içeride dış politika diye söylenendir.

Halep işi koca bir yalan. Koca bir utanmazlık. Ama o bizde yok, geçelim. Yakında yalana yalan denmesi de garipsenecek. Yasaklanmakla kalsa vaziyet bir süre sonra kurtarılabilirdi. Yadırganacak.

Altaylardan gelen yiğit suretine bürünmüş Türk İslâmcılığının tarihinde öyle bir Halep sayfası olacak ki… çok değil, birkaç yıl sonra, kendini dindar sayanlar, başkaları o sayfayı görmesin diye yırtınacak. Sayfa yırtıldıkça koparılan yerden yenisi filizlenip büyüyecek. Sesler çıkacak sayfa yeniden kendini bulurken. Çıtır çıtır. Her yerden duyulacak. İçi kemiriliyor gibi olacak, samimi insanların. O dönemin riyakârları, ikbal ve menfaat düşkünleri, bugünün sahte gözyaşı sahipleri gibi bağıracak, çağıracak, sesleri duyulmaz kılmaya uğraşacaklar. Nafile! Sayfa her yerden görünecek, yalan ve riyanın öyküsü satır satır okunacak.

Nutuklar söyleniyor. Ayinler yapılıyor. Kervanlar düzülüyor. Ağlanıyor. Dövünülüyor. Deniyor ki, zalimler mazlumları katlediyor. Doğru, zalimle mazlumun sürekli yer değiştirdiği, korkunç, kanlı bir içsavaş yaratıldı. Kendi çocukları asla şehit olmayanlar, kendi canlarına, mallarına asla halel gelmeyenler, başkalarının çocuklarını silahlandırdı, birbirinin üstüne saldı. Doğu Halep’i tutan savaşçıları, “Burada üslenmeyin de bizi bombalamasınlar” diye mahalleden sürmeye çalışan sivilleri bu savaşçılar, bunların öbür mahalledeki akrabalarını şehre giren askerler öldürdü.

Ve devletler. Ve gücün haksız ve tehlikeli şekilde yoğunlaştığı, yersen meşru suç odakları… Ve onları yönetenler. Kendilerinin olmayan paralarla üzerlerine sıçramayan kanları dökenler döktürenler. Ve onlara yüz sürenler, biat edenler…

ABDÜLKERİM’LE DUYGUDAŞLIK?!

Kim derdi ki, Halep’teki Amerikalı cihatçıyı dinlerken kısacık bir an, duygudaşlık mıdır diye irkileceğim bir his alnımı yalayıp geçecek. Esad’a yandaş veya karşı olmakla, elin cihatçısını hoş veya hor görmekle alâkası yok. Onun adalet timsali mücahitler saydığı adamların elinde üç gün ömrüm olmaz, eyvallah (Halep’te teslim olmuş askerleri gözlerini kırpmadan kurşuna dizmişlerdi); lâkin siyasî tavrı, dünya görüşü bir yana, bana “bu adamın hissiyatını anlıyorum” dedirten bir şey var. İhanete uğramışlık, kandırılmışlık, birileri tarafından satılmışlık hissi bu, beni Abdülkerim’i anlamaya zorlayan.

Türkiye’yi yönetenlerin ve istikballerini, şahsiyetlerini onların ayakları dibine sermiş olanların, Halep şehrinin adını ağızlarına almaya hakları yoktur. Yüzleri yok, Halep demeye. Ortada olan, rezilâne bir oyun, büyük bir yalan.
Hap haline getirerek hatırlayalım:

Türkiye’yi yönetenler, Halep’i ele geçirme sevdasına düştüler. Sonra Rus uçağını düşürdüler. Arkasına saklanıp NATO’yu Rusya’nın karşısına çıkarma uyanıklığı fayda etmeyince, sevda bir yana, Moskova’dan icazet almadan Suriye’de adım atamaz hale geldiler. Sadece “Kürt anasını görmesin” takıntısı üzerine bina edilen politika yüzünden Ankara’nın Washington ile arası açıldı. “Dost ve ahbap Putin” ile ilişkilerde başlar hepten eğik, yüzler hepten yerde kaldı. Kuzey Suriye’de Fırat Kalkanı macerasına girişme izni, Halep karşılığında koparıldı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, El-Kaide’nin Suriye şubesi el-Nusra (şimdi Şam’ın Fethi Cephesi) dahil, silahlı grupları Halep’ten çekilmeye Ankara’nın ikna edeceğini, yani Türkiye Cumhuriyeti yönetiminin onlarla ilişkisi olduğunu açıkça telaffuz etti. Böylece Rusya ile pazarlığı da açık etti. Ankara ayrıca, Halep’te Rusya ve Suriye ordusuna karşı savaşan çok sayıda -kimine göre bin, kimine göre iki-üç bin arası- militanı, Nureddin el-Zengi gibi örgütlerin liderliğine -niyeyse- söz geçirebildiği, Ahrar el-Şam ile arası -niyeyse- iyi olduğu için -ve kimbilir, bilmediğimiz ne vaatlerle- buradan çekerek kuzeye aktardı. Bunlar, Fırat Kalkanı harekâtını yürüten, TSK desteğindeki “ÖSO” (Özgür Suriye Ordusu) kuvvetleri diye sunulan birliklerin büyük kısmı. Ankara’nın bu manevraları, Ahrar el-Şam ve Nureddin el-Zengi Hareketi gibi örgütlerin içinde itirazlara, tartışmalara, kısmî bölünmeye yolaçtı. Çünkü eline silah alıp Suriye ordusu ile savaşa girişmiş militanların çoğu için Ankara’nın Kürtleri bastırma hedefli savaşına katılmanın özel anlamı yok. Esas dertleri Esad rejimini devirmek. Onlar için Halep hayatîydi.

Yani: Şu anda çoğu cihatçı silahlı gruplar Halep’te yenildiyse, bu, Türkiye onlara desteği kestiği, şehirdeki savaşçıların önemli bir bölümünü alıp Fırat Kalkanı için kuzeye kaydırdığı, bu yüzden aralarındaki bölünmeleri de derinleştirdiği, esas olarak da Rusya ile pazarlıkta alacakları karşılığında Halep’i “verdiği” için.

HALEP’İ KİMLER MAHVETTİ?

Gelelim Halep’in mahvedilmesi faslına. Tabiî ki isyan bastırma stratejisinde Rusya tarzını benimseyen Beşar Esad rejimi Halep’i yaktı yıktı. Silahlı gruplar barınamasın, lojistik destekten, altyapıdan yoksun kalsınlar diye şehrin onların elindeki kısmını harabeye çevirdi.

Fakat bundan öncesine ne demeli? Silahlı gruplar Halep’i ele geçirdiğinde şehrin hatırı sayılır büyüklük ve gelişmişlikteki sanayisine ne oldu? Fabrikalar ve sanayi tesisleri neden, kimler tarafından söküldü, nereye kaçırıldı, nerede satıldı, kimler satın aldı? Komşu ülkenin en büyük, kadim şehrinin sanayi tesislerini söküp sınırdan kaçırmak ve kapışıp mülk edinmek gibi berbat bir işe hangi devlet yöneticileri önayak olmuş, hangi ülkenin sakinleri bu yüz kızartıcı suçu kendilerine yakıştırmışlardır?

Ve tabiî şu soru: Bu haltı yiyenler bugün “Halep için” ağlıyor, feryat ediyor görünüyorlarsa bu kimselere ne ad vermek icap eder? Sanırım “İslâm ümmeti” pek münasip bir ad olmayacaktır.

Nereden baksan riyakârlık.

Abdülkerim Amerika’dan gitme. Doğma büyüme Ortadoğulu değil. Belki bu yüzden, sahiden seslenebileceği bir “İslâm ümmeti”nin sahiden varolduğunu sanıyordur. Sağ kurtulup buralara gelse de onu bazı televizyon soytarılarıyla tanıştırsak, “Sizin için çok üzüldü ama bunlar!” desek. O da onları teselli etse. Yapar bence; savaş görmüş adam, olgunluk gösterecektir.

Yalnız, kuvvetli ihtimal, “Hem sattınız hem ağlaşıyorsunuz,” diyebilir, “ne iş?”

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

 

Ümit Kıvanç

Kelepçeyi kabul etmeyen Ahmet Türk’e hastane yok

‘Örgüt üyeliği’ suçlamasıyla 24 Kasım tarihinde tutuklanan Mardin Büyükşehir Belediye Eş Başkanı DBP’li Ahmet Türk’ün kelepçeli bir şekilde muayene olmayı reddettiği için hastaneye gitmediği duyuruldu.

Türk, 21 Kasım’da evinde polislerce gözaltına alınmıştı. Türk, 24 Kasım’da ‘örgüt üyeliği’nden tutuklanarak İstanbul’daki Silivri Cezaevi’ne gönderilmişti.

Kürt siyasi hareketinin en tecrübeli isimlerinden biri olarak kabul edilen Türk, cezaevinden gönderdiği mesajda, “Er ya da geç Türkiye’de barış, demokrasi, kardeşlik egemen olacak. Savaştan ve kandan nemalanan ve bunun üzerine siyaset yaparak iktidar olmak isteyenler kaybedecek” demişti.

;

DBP’nin Twitter hesabından paylaşılan mesajda, “Ahmet Türk’ün kalbinde pil var ve hastaneye gitmesi gerekiyor. Kelepçeli muayene dayatıldığı için hastaneye gitmeyi reddediyor” dendi.

 

(Diken)

Halep’te ateşkes ve tahliye sürüyor

Türkiye ve Rusya’nın çabalarıyla varılan anlaşma kapsamında Doğu Halep’teki muhalif savaşçıların ve sivillerin tahliyesine başlandı.

BBC’nin haberine göre öğlen saatlerinde 20 otobüs ve ambulanstan oluşan ilk konvoy muhaliflerin kontrolü altındaki bölgeye ulaştı.

İlk tahliyelere Perşembe sabah saatlerinde başlandı ancak üzerine açılan ateş nedeniyle konvoy geri dönmek zorunda kaldı.

Bunun üzerine başta Türkiye olmak üzere yürütülen diplomatik görüşmeler sonucunda ateşkes yeniden sağlandı ve tahliyeye devam edildi.

20 otobüslük ilk konvoyda yaklaşık bin 150 sivilin taşınmasının ardından Twitter hesabından açıklama yapan Bakan Çavuşoğlu, “Halep için gayretlerimiz durmadan devam ediyor. Sivilleri taşıyan 16 otobüslük 2. konvoy da Batı Halep’te muhalif kontrolündeki bölgeye ulaştı” diye yazmıştı.

Al Jazeera’nın haberine göre  üçüncü konvoy da kentin batı kırsalında muhaliflerin denetimindeki bölgeye ulaştı. Böylece 2300 muhalif ve sivil, kuşatma altındaki bölgelerden kurtarılmış oldu.

Suriyeli muhalif gruplar, açılan ateşten dolayı İran destekli Şii milis grupları suçladı.

Tahliyenin tamamlanmasıyla birlikte, Halep kentinin tamamı yeniden Suriye hükümetinin yönetimine geçmiş olacak.

Tahliye üç aşamada yapılacak

Suriye ordusu, karadan Şii milisler ve Lübnan Hizbullahı, havadan da Rusya’nın desteğiyle Temmuz ayında 2012 yılından bu yana muhaliflerin elinde bulunan Doğu Halep’i kuşatmıştı.

Kasım ayında büyük bir taarruza başlayan Suriye ordusu, bu hafta içerisinde kentin yüzde 98’ini ele geçirmiş ve kuşatılan bölgelere yönelik insani kaygılar artmıştı. Bu nedenle Türkiye ve Rusya bölgede kalanların tahliyesi için bir plan üzerine çalışmaya başlamıştı.

Varılan anlaşma kapsamında, tahliyelerin 20 otobüslük konvoyların halinde yapılması ve birkaç gün sürmesi öngörülüyor.

Türk yetkililer ve uluslararası yardım kuruluşlarının açıklamalarına göre, tahliyenin üç aşamada yapılması ve ilk etapta hasta ve yaralıların, ikinci etapta korumasız kişilerin, son olarak da savaşçıların çıkarılması planlanıyor.

Tahliye için ilan edilen ateşkesin bozulmaması için konvoylara yol boyunca Rus askerleri eşlik ediyor. Rusya ayrıca konvoyları insansız hava araçları ile havadan takip ediyor.

Kalan kişi sayısı net değil

Doğu Halep’ten tahliye edilmesi beklenen kişi sayısıyla ilgili bir netlik bulunmuyor.

Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak, 80-100 bin kişinin tahliye edilmesinin söz konusu olabileceğini açıkladı. Kızılay Genel Başkanı Kerem Kınık ise 6-7 bin savaşçı ve 70-80 bin civarında sivilin tahliyesinin beklendiğini söyledi.

Birleşmiş Milletler’in (BM) Suriye’deki insani yardım koordinatörü Jan Egeland da yaptığı açıklamada çatışmaların şiddetlendiği son birkaç hafta içerisinde yaklaşık 50 bin kişinin Doğu Halep’ten ayrıldığının tahmin edildiğini belirtti.

BM’ye göre, Doğu Halep’te kalan kişi sayısının 30 bin civarı olduğu tahmin ediliyor.

İnsani yardım kuruluşları da Doğu Halep’te kalan kişi sayısının 30 ile 50 bin arasında olduğunu belirtiyor.

Rusya Savunma Bakanlığı, Suriye ordusunun operasyonları şiddetlendirdiği Ağustos ayından bu yana 47 bini çocuk, 108 bin sivilin Halep’in hükümet kontrolü altındaki “güvenli bölgelere” geçtiğini açıkladı.

Açıklamada, 3 bin savaşçının da kendi isteğiyle teslim olduğu ve bunların 1524’ünün Suriye hükümeti tarafından affedildiği belirtildi.

Kaynak: BBC Türkçe, Al Jazeera

 

AİHM Türkiye’den açıklama istedi

Türkiye’nin güneydoğusundaki sokağa çıkma yasaklarına ilişkin şikayetleri değerlendiren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Ankara’dan açıklama talep etti. Mahkemeye, konuya ilişkin 160’dan fazla başvuru yapıldı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki sokağa çıkma yasaklarına ilişkin Türkiye’den konuya ilişkin görüş istedi. Deutsche Welle’nin haberine göre Strasbourg merkezli Mahkeme’den perşembe günü yapılan açıklamada, sayısı 160’ı geçen başvuruların çoğunun acil olduğu belirtildi.

Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bugün şikâyetler hakkında vereceği karar ertelendi. Mahkemeden yapılan açıklamada, söz konusu başvurular hakkında kararın sonra verileceği kaydedildi.

Türk hükümeti, 2015 yılının Ağustos ayından bu yana Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde PKK’ya karşı operasyon yürütüyor. Bazı kentlerde aylar süren sokağa çıkma yasakları uygulandı. Cizre’deki sokağa çıkma yasağı sırasında bir evin bodrum katında yaklaşık 100 kişinin öldüğü iddia ediliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuranlar arasında bodrumda öldüğü iddia edilen kişilerin yakınları bulunuyor.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks de Türk güvenlik güçlerini eleştirerek, insan haklarını ihlal ettiklerini öne sürmüştü.

İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) verilerine göre, Türkiye’de 2016 yılının ilk 11 ayında toplam 9 il ve en az 35 ilçede resmi olarak tespit edilebilen en az 111 süresiz ve gün boyu sokağa çıkma yasağı ilân edildi. Bu yasaklar nedeniyle 1 milyon civarında kişinin temel hakları ihlal edildi. En az 321 sivil, bu bir yıllık sürede resmi sokağa çıkma yasağı ilân edildiği zamanda ve yerde yaşamını yitirdi. 73’ünün sağlığa erişim hakkından yoksun bırakılmaları sonucu yaşamlarını yitirdikleri iddia edildi. 147’si Cizre’de olmak üzere en az 202 sivil ise kapalı alanlar içerisinde yaşamlarını yitirdi.

 

Kaynak:  Deutsche Welle Türkçe

Hezimetten Türk usulü zafer çıkarmak! – Fehim Taştekin

Fehim Taştekin’in yazısı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Düşen Halep bir kurbandı. ‘Yeni Osmanlı’nın ihtiraslarının kurbanı! İran’ın ittifak ağını çözmeye çalışan Körfez’in kurbanı! Batı’nın İsrail namına Suriye’ye karşı beslediği düşmanlığın kurbanı! Ya cihatçılardan kurtarılan Halep? O da Türk-Rus ilişkilerindeki normalleşmenin diyeti!Halep’in içindeki tufandan daha büyüğü dışarıda kopuyor. Sözün başı insani trajedi!

Söz insanilikten açılınca normalde diyecek lafımızın olmaması gerekir. Lanet olsun ki var! Evet, alınan her masum can yüreğimizi dağlamalıdır. Her savaşın insani bir boyutu vardır; bu atlanamaz, küçümsenemez, geçiştirilemez! Peki, insani duruşumuz nedeniyle aldatılmamız, aptal yerine konmamız ve sömürülmemiz kabul edilebilir mi?

İnsanı çileden çıkartan şey, kirli hesaplarla savaşı çıkartanların, vekil örgütler üzerinden ateşi körükleyenlerin, şehirlerin yağmalanmasına göz yumanların, dış müdahale için kimyasal silah kullanmak dahil her türlü oyunu çevirenlerin, cihatçı örgütleri aymazca finanse edenlerin kalkıp ‘gözyaşı ticaretini’ ustaca yapıyor olmalarıdır.

Kendi günahlarının üzerine kalınca bir şal çekmeleri gerekiyor.

HALEP DÜŞTÜ! HALEP KURTARILDI!

Halep oyunun bittiği, maskenin düştüğü yer; BM’yi harekete geçirmeleri, sokakları alevlendirmeleri, manşetleri kızıla boyamaları ondan.

İnsani kaygılar maalesef birçok taraf için sadece maske. Batılı müttefiklerin El Kaide severliğini sorgulayan var mı? Onlarca yıldır cihadi grupları bir dış politika enstrümanı olarak kullanan Körfez şeyhlerinin hezeyanlarını bir kenara bırakalım. Peki ya El Kaide ve müttefiklerinin Halep’te kaybetmesiyle telaşlanan Batılılara ne demeli? Gerçekten dertleri siviller mi? Öyleyse neden Yemen’de Suudilerin yaptığı katliamlara sessizler? Ve daha başka nice katliamlara…

Neden Halep’te hükümetin kontrolündeki bölgelere attıkları roketlerle her gün can alan Nusra Cephesi, Ahraru’ş Şam ve Nureddin Zengi gibi örgütlerin arkasında duruyorlar? Halep’i yıkan sadece varil bombaları mı? Yeraltı tünellerine yerleştirilen bombalarla tarihi binaları havaya uçurmakla kalmayıp filmini çekerek propagandasını yapan cihatçıları himaye eden medeniyet havarilerine ne demeli?

Evet, savaş öldürür, yok eder ve kirletir. O yüzden savaşa karşı olmak esastır. Samimiyet, savaşı körüklemek değil durdurmak için çaba harcamayı gerektirir. Bir de durduğunuz yeri değiştirerek bakmayı deneyin. Bir tarafın ‘devrimci savaş’ dediği mücadele, diğer taraf için ‘vatan savunması’dır. Batı-Körfez ittifakı için ‘düşen’ Halep, Suriye için ‘kurtarılan’ Halep’tir.

Samimiyet, haberin kaynağı ve failin kimliğine dair bütün tutarsızlıklarına rağmen BM yetkilisinin Doğu Halep’te sıkışan sivillerin öldürüldüğüne dair uyarısı kadar, BM Suriye Soruşturma Komisyonu’nun muhaliflerin sivillerin bölgeden ayrılmasını engellediği ve bunları kendilerine canlı kalkan yaptığına ilişkin açıklamasını da dikkate almayı gerektirir.

Samimiyet, Doğu Halep’teki durumla birlikte Batı-Körfez destekli grupların sürekli roketlerle vurduğu Şii beldeleri Fua ve Kefraya etrafındaki kuşatmayı da görmeyi gerektirir. Yine samimiyet Doğu Halep’ten çıkmaya çalışanlara ateş açan militanları da hatırlamayı gerektirir.

Epey zaman önce Suriye’deki kirliliğe atfen “Önce gerçekler katledildi” diye yazmıştım. Her BM Güvenlik Konseyi toplantısı, her Suriye’nin Dostları Grubu randevusu, her Cenevre buluşması öncesinde yalana sarmalanmış korkunç oyunlarla karşılaştık. Filmin sonuna yaklaşırken gürültü ayyuka çıkıyor. Şaşırtıcı mı? Hayır.

Suriye’de rejim değiştirme planı Halep üzerinden kurgulanmıştı, oyunun bitirildiği yer de Halep oldu. Bu yüzden Halep operasyonu için ‘savaşların anası’ denildi.

Sözde Halep, Batı-Körfez ittifakı için devrimin başkenti olacaktı. Libya’da Bingazi’ye biçilen rol Suriye’de Halep’e verilmişti. Ne var ki Halepliler ‘bindirilmiş devrimcileri’ kucaklamadı. Çünkü Halepliler, 1977-1982 arasında tıpkı bugün IŞİD’in yaptığı gibi mezhepçi saldırılar düzenleyen, insanları kaçırıp el ve bacaklarını kesen selefi cihatçıların yaptıklarını unutmuş değildi!

ÇÖKÜŞÜN ŞİFRELERİ!

Halep operasyonu yeni başlamadığı halde neden son kertede uluslararası toplum katliam ve tecavüz iddialarıyla harekete geçirildi?

Belli ki Suriye üzerinde hesapları olanların bir kısmı bu kanlı pokeri bitirmek niyetinde değil. ABD Başkanı Barack Obama’nın giderayak 2017 bütçesine ilave bir maddeyle muhaliflere gelişmiş silahlar vermenin önündeki engelleri kaldırması buna işaret.

Bu oyunu bitirmek zorunda kalanlar ise bumerang etkisini azaltmak için bazı ince ayarlamalar peşinde.

Bumerangın asıl vuracağı yer belli: Türkiye. Bir enkaz giderek bizim üzerimize doğru geliyor.

Dikkat edilirse Halep’teki çöküş iki olaya paralel gerçekleşti:

– Dış politikada manevra alanı kalmayan Türkiye nefes borusu açmak için mecburen Rusya ile ilişkileri normalleştirme yoluna gitti. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bunun için Rus lider Vladimir Putin’in kapısını çaldığında açılacak yeni sayfanın diyeti kaçınılmaz olarak Suriye olacaktı. Öyle de oldu. Yani Erdoğan üzerine yeminler ettiği, kefil olduğu, CIA ile birlikte eğitip donattığı, lojistik destek sağladığı ve silahlandırdığı muhaliflere ‘Buraya kadar’ demek durumunda kaldı. Lojistik destek ve silah akışının kesilmesi de kâfi değildi. Putin’e verilen söz gereği Nusra Cephesi’nin Halep’ten çıkartılması gerekiyordu. Türkiye’ye yakın örgütlerin başında gelen eski Kaidecilerin kurduğu Ahraru’ş Şam hızlıca çekildi. Yalnız kalan Nusra da daha fazla direnemedi. Türkiye’nin bu müdahalesinin cihatçı cephede yol açtığı çatlakları görmek için fazla beklememiz gerekmeyecek.

– İkinci olay, Türkiye’nin savaşın yönünü ve hedefini değiştirmesiydi. Rojava’da Kürtlerin Arap, Süryani, Keldani, Ermeni, Çeçen, Çerkes ve Türkmenlerle ortaklık temelinde kurduğu özerkliği yıkmak öncelikli hedef haline geldi. Buna bir de IŞİD ile mücadele gerekçesi eklendi. Fırat Kalkanı Harekâtı ile Suriye yönetimine karşı savaşan askeri potansiyelin bir kısmı Azez-El Bab hattına kaydırıldı. Bu da Halep cephesini zayıflattı. Bu yüzden kimileri Halep’teki hezimetten Türkiye’yi sorumlu tutuyor.

KALAN SAVAŞÇILAR BİZİMDİR!

Anladığımız kadarıyla Ankara hem Halep hezimetindeki rolünü gizlemenin hem de bu hezimeti fırsata çevirmenin peşinde. Daha önce “Halep düşerse en az 500.000 insan sınırlarımıza” yığılır diyerek uluslararası topluma korku salanlar şimdi “Halep’e yol açın, insanlar gelsin” diye kampanya yürütüyor. Tabi ki tahliye edilen 100 bin kadar sivil Türkiye’ye gelmedi ve gelmeyecek. Onlar için Suriye yönetimi ayrı bir kamp kurdu. (Kurtarılmış bölgede 500-600 bin insanın yaşadığına dair haberler zaten manipülatifti.)

Asıl tartışma konusu olan tahliye, silahlı militanlar ve aileleriyle ilgili. Daha önce Deraya, Kudsaya, Hama, Doğu Guta ve Halep’ten çıkartılan militanlar otobüslerle İdlib’e taşınmıştı. Sorun şu ki İdlib, Nusra’nın kendi emirliğini kurduğu bir merkez. Nusra, İdlib’in türdeş militanlarla tahkim edilmesine sıcak baksa da burayı rakip örgütlerle paylaşmak istemiyor.

Tahliyeler konusunda Rusya ve İran ile müzakereler yürüten Türkiye’nin ‘sivilleri kurtaran güç’ olarak kendini lanse etme çabası kayda değer. Halep’teki satışın izalesi için…

Ankara’nın sıradaki derdi Halep’ten çıkartılan savaşçıları Fırat Kalkanı’na asker yapmak. Muhtemelen olacak olan şu: İdlib’e transfer edilenler sınırdan Hatay’a geçirilip Kilis üzerinden Azez-El Bab hattına kaydırılacak. Bu plana bütün savaşçıların katılması zor. Çünkü birçoğu Esad’ı devirmek için yola çıkmıştı, IŞİD ya da Kürtlerle savaşmak için değil. Savaşçıların bir kısmı için de artık bu savaş bitti. Ki silahlarını Suriye ordusuna teslim eden yüzlerce savaşçıdan bahsediliyor. İdeolojik motivasyonu güçlü olan cihatçılar da kendi gündemlerini takip etmeye devam edecektir. Asıl problem de budur.

Sözün özü; Erdoğan, 2012’de Suriye’nin öz evlatlarının Halep’te Esad’a gereken cevabı vereceğini müjdelemişti. Bugün o savaşçıları geri çekiyor. Çektikleri ile ne yapacak? Şimdilik adres Fırat Kalkanı. Ya sonrası? Bir de bu savaş Halep’te durmayacak. Yani Esad, Halep’e karşılık İdlib, Azez ya da El Bab’ı Erdoğan’a vermiş değil. Sıra oralara da geldiğinde on binlerce militan nereye tahliye edilecek?

Fehim Taştekin – gazeteduvar.com.tr

25 ülke gezen ’hür kız’ Ayşe Teyze bulundu

Otostop çektiği araçta, adını ’Canım kızım’ koyduğu fotoğraf makinesini unutan 60 yaşındaki Ayşe Kurucu, sosyal medya kullanıcılarının seferberliğiyle makinesine ve onlarca ülkede çektiği fotoğraflarına kavuştu. Kendisine ’Hür kız’ diyen Kurucu, gezdiği 25 ülkeyi anlattı. Otostop çektiği araçta unuttuğu fotoğraf makinesini ulaştırmak için 5 ay boyunca aranan 60 yaşındaki Ayşe Teyze bulundu.

Otostop çektiği araçta, adını ’Canım kızım’ koyduğu fotoğraf makinesini unutan 60 yaşındaki Ayşe Kurucu, sosyal medya kullanıcılarının seferberliğiyle makinesine ve onlarca ülkede çektiği fotoğraflarına kavuştu.

Kendisine ’Hür kız’ diyen Kurucu, gezdiği 25 ülkeyi anlattı.

Otostop çektiği araçta unuttuğu fotoğraf makinesini ulaştırmak için 5 ay boyunca aranan 60 yaşındaki Ayşe Teyze bulundu.

Ayağı burkulduğu için Ayder Yaylası’nda Tülin Tezel Öztemel ve Emre Öztemel çiftinin aracına otostop çeken Kurucu, fotoğraf makinesini araçta unuttu. Makinenin içindeki fotoğraflara bakan çift, arabalarına aldıkları kadının tek başına dünya turunda çekildiği fotoğrafları görünce fotoğrafları sosyal medyada paylaştı.

Çift, uzun uğraşların sonucunda Ayşe Teyzeyi buldu ve İstanbul’dan İzmir’e gelerek fotoğraf makinesini teslim etti. Babasından kalan şehitlik maaşı ile kıt kanaat geçinen Ayşe Kurucu’nun maddi durumu, dünyayı gezmesine engel olmadı.

Çevresinde yurt dışına gitmek isteyen çok sayıda kişiyi, tanıdığı tur şirketlerine yönlendiren, bu sayede indirimli olarak geziye çıkan Kurucu, geri kalan ödemeyi de kredi kartıyla yaparak bugüne kadar tam 25 ülke gezdi.

Fotoğraf makinesine ’Canım kızım’ kendisine de ’Hür kız’ ismini takan 3 çocuk ve 6 torun sahibi Ayşe Teyze, karyolasının altında valizinin hazır olduğunu, İspanya, Japonya ve Çin’e de gitmek istediğini söyledi.

“FENOMEN OLMUŞUM”

Onu sosyal medya fenomeni haline getiren olayı anlatan Kurucu, “Temmuz ayında Ayder Yaylalarına geziye gitmiştim. Bir yere tırmana tırmana çıkınca ayağım burkuldu. Tur otobüsü de merkezdeydi. Biraz oturup dinlendim ancak ayağım acıdığı için bir çiftin aracına otostop çektim. Çok tatlı, genç bir çiftti. Sohbet ettik. İnerken fotoğraf makinemi unutmuşum.

Otele gelince fark ettim ve içim acıdı. Makineye acımadım ama 15 yılda gittiğim onlarca ülkenin fotoğrafları vardı. Bir daha oralara gitme imkanım yoktu.

O fotoğrafların manevi değeri yüksekti. Şimdiye dek fotoğrafları hiçbir yere de aktarmamıştım. Arabalarına bindiğim çift fotoğrafları internete vermiş ama benim bir hafta önce haberim oldu. Meşhur olmuşum. Fenomen olmuşum. Turdan tanıştığım bir arkadaşım internette görünce benim numaramı Tülin Hanımlara vermiş. Beni o şekilde buldular ve makinemi getirdiler.

Onlar benim ikinci çocuklarım oldu. Onları çok sevdim. Makinemi getirdikleri için çok mutlu oldum, çok şaşırdım. O makine benim arkadaşım gibi. Bir sürü hatıramız var” dedi.

İLK ÖNCE HAC, SONRA ONLARCA ÜLKE

Gezmeyi çok sevdiğini ve bugüne dek 25 ülke gezdiğini belirten Kurucu, gezgin olma hikayesini ise şu sözlerle anlattı:

“Hacca gitmeyi çok istiyordum ama maddi durumum iyi değildi. Bir tanıdığımın damadının tur şirketi varmış. Beni onunla tanıştırdı ve Hacca gittim. Tur şirketi sahibi Ahmet Bey ile irtibatımı hiç kesmedim ve onun sayesinde bir sürü şirketle tanıştım. Çevremde yurt dışına gitmek isteyenleri o şirketlere yönlendiriyorum ve bana indirim yapıyorlar. Geri kalanı da kredi kartına taksitle gidiyorum. Çevrem de beni destekliyor. Gezerken bir sürü arkadaş edindim, yeni yerler gördüm, kültürleri tanıdım.”

“DİL PROBLEMİ YAŞAMIYORUM”

Suriye’den Singapur’a, İtalya’dan Rusya’ya, Tibet’ten Hindistan’a kadar pek çok ülkeye giden Ayşe Kurucu, tur şirketleri ile gezdiği için dil problemi yaşamadığını, gezi sırasında tanıştığı kişilerle birlikte gezdiğini söyledi.

Gittiği ülkelerden en çok Singapur ve Dubai’yi beğendiğini kaydeden Ayşe Kurucu, “Bir kere Singapur’da kayboldum ama giderken yürüdüğüm yoldaki tabelalara, binalara bakarım. Otelin adresini taksiciye verdim ve otele geri dönebildim” diyerek gezileri sırasında pek çok macera yaşadığını belirtti.

“VALİZİM HAZIR”

Gençlere ve yaşıtlarına seslenen Ayşe Kurucu, “Gençler evde oturmasın. Hayat bir kere verilmiş bir sermaye. Hayat dondurulmaya gelmez. Hayat akıp gidiyor. Elim ayağım tuttuğu sürede niçin yaşamayayım? Çocuklarım küçükken fırsatım olmuyordu ama şimdi hür kızım. Sırtıma çantamı atıp geziyorum. Valizim karyolanın altında hazır bekliyor” ifadelerini kullandı.

 

(Cumhuriyet)

Tarımda rekor küçülme – Ali Ekber Yıldırım

Bu yazı tarimdunyasi.net/ den alınmıştır

Bir yıl öncesine kadar tarımda büyüme övünç kaynağıydı. Şimdi rekor seviyede küçülme yaşanıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun hesap yöntemini değiştirerek rakamlarla pembe tablo çizme çabalarına rağmen Türkiye, bu yılın 3.çeyreğinde yüzde 1.8 küçülürken, tarımdaki küçülme yüzde 7.7 ile rekor seviyeye ulaştı.

Sadece 3. çeyrekte değil ilk iki çeyrekte de tarımda küçülme yaşandı. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre , tarım sektörü ilk çeyrekte yüzde 5.6, ikinci çeyrekte yine yüzde 5.6 küçülürken yılın 3.çeyreğinde yüzde 7.7 küçülme ile rekor kırdı.

Tarım neden küçülüyor?

Bu soruya verilecek yanıt çok basit. Üretmek yerine ithalatı destekleyen politikalar uygularsanız, çiftçinize dünyanın en pahallı girdilerini kullandırırsanız üretim artmaz ve tarım küçülür.

Konuyu biraz daha derinleştirmek ve bilimsel bir yaklaşımla ele almak üzere tarımsal verileri yakından izleyen ve yorumlayan 9 Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr.Yaşar Uysal’a sordum. Yaşar Uysal hem bilim insanı, iktisatçı, hem de çiftçilik yapıyor.

Tarımda istikrarlı bir üretim sağlanamadığını belirten Yaşar Uysal’ın anlattıkları özetle şöyle:

“Üretimde istikrar sağlanamıyor çünkü,tarımsal girdi fiyatlarında istikrar yok. Ayrıca, yeni teknolojilerin kullanılması için çiftçilerin bilgi düzeyi ve bu teknolojileri alıp kullanmaları da çok mümkün olamıyor. Doğaya bağımlılık devam ettiği için tarımsal üretimde istikrarsızlık hakim oluyor ve üretim planlaması yapılamıyor.

Üretim planlamasının yapılabilmesi için stratejik ürünlerin belirlenerek ürün bazlı politikalar geliştirilmesi gerekiyor. Beslenme için buğday, ihracat için fındık,yem ve hayvancılık sektörü için mısır, sağlıklı beslenme ve protein kaynağı için süt ve et stratejik ürün kabul edilerek, bu ürünler için bağımsız politika olması gerekir. Şimdi havza bazında ürünler belirlendi.Yeni yılda destekler havzaya göre verilecek. Fakat, üretim hedefi nedir?Ne zaman ne kadar üretim yapılacak? Bunlara ilişkin elimizde bir veri yok. Anlık kararlar ve stratejilerle bu kadar oluyor.

Bugün yapılan,nicel göstergelerle,nitel sorunları örtmektir. Oysa,Türkiye’nin niteliksel bir sıçramaya ihtiyacı var.Hem de eğitimden adalete,ekonomiden tarıma yaşamın her alanında.

Tarımda stratejik ürünler belirlenerek buna uygun strateji ve politika geliştirilmezse tarımsal üretimdeki dalgalanma devam eder.

Belki de ilk kez dış ekonomik ve siyasi sorunlarla,iç ekonomik ve siyasi sorunları aynı anda bu kadar ağır bir biçimde yaşıyoruz.Dünyada petrol fiyatı,döviz kuru artıyor. Döviz harcamalarının azaltılması gerekiyor. Türkiye’nin elindeki dövizi dışarıya kaptırmaması gerekiyor.Bunu da ancak tarımla yapabilir. Tarımsal üretimi artırarak, ithalatı düşürerek dışarıya döviz aktarımını azaltabilir.Elektronik,bilgisayar gibi teknolojik ürünlerde ithalatı dolayısıyla dövizi belki kısamazsınız.Ama tarımda üretim yaparak bir çok kalemde döviz çıkışını engellersiniz.Türkiye’nin böyle bir potansiyeli ve gücü var.”

Yaşar Uysal’ın söylediklerini haklı çıkaracak bir çok örnek var elimizde. En somut örneği hayvan ithalatı.

Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, bu yıl ilk kez genç çiftçilere yönelik hibe programı başlattı. Genç çiftçilerin tarıma kazandırılması bakımından önemli bir proje.

Genç Çiftçi Hibe Destek Programı için devletin 2016 yılı için ayırdığı kaynak 450 milyon lira. Hibeden yararlanmak isteyenlerin çok büyük bölümü hayvancılık projesi ile başvurdu. Devlet proje sahiplerine vermek üzere bugüne kadar 40 bin baş canlı hayvan ithal etti. Karşılığında 130 milyon lira ödendi.

“Genç çiftçileri destekliyoruz” diye proje uygularken, aslında hayvan ithal ederek başka ülke çiftçilerine destek sağlanıyor. Oysa, bu hayvanları Türkiye’de yetiştirecek çiftçimiz var. Toprağımız var.İklimimiz uygun. Ama nedense ithalat kolaylığı seçiliyor. Böyle olunca tarımda küçülme kaçınılmaz oluyor.

Sadece genç çiftçiler için değil, genel olarak hayvan ithalatı rekor düzeye ulaştı. Yılbaşından 12 Aralık 2016’ya kadar 60 bin baş damızlık sığır ithalatı için 156 milyon Avro yani 560 milyon lira ödendi. Damızlık sığır ithalatı için yurt dışına giden para, anaç hayvan desteği ile aynı.Devlet, kendi üreticisine verdiği destek kadar bir parayı ithalata ödedi.

Asıl çarpıcı rakamlar besilik canlı hayvan ithalatında. 2015 yılında 154 bin baş besilik dana ithalatı yapılırken 2016’da 12 Aralık’a kadar 342 bin baş besilik hayvan ithal edildi. Ödenen döviz 325 milyon dolar.

Yağlı tohumlar,bitkisel yağlar,yem hammaddesi başta olmak üzere milyarlarca dolar ödeyerek ithal ettiğimiz tarım ürünlerini kendi ülkemizde üretebilsek tarımda küçülmede değil, büyümede rekorlar kırarız.

Bu yazı tarimdunyasi.net/ den alınmıştır

 

 

Ali Ekber Yıldırım

 

Halep’ten sonra Suriye’yi ne bekliyor? – Jonathan Marcus

Bu yazı bbc.com/turkce/ den alınmıştır

Halep için yapılan savaş sona ermiş olabilir ancak Suriye’nin geleceği için verilen mücadele sürüyor.

Aslında, bundan sonrası çok daha kaotik ve kanlı bir dönem olabilir.

Doğu Halep’te muhaliflerin elindeki yerlerin alınması, artık ülkenin en yüksek nüfusa sahip kentlerini yeniden kontrol etmeye başlayan Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ve hükümeti için önemli bir propaganda zaferini temsil ediyor.

Esasen savaştan önce ülkenin en yüksek nüfusa sahip kenti olan, finans merkezi Halep’in geri alınması başlı başına Suriye hükümeti için en büyük ödül.

Bununla birlikte Halep’in ele geçirilmesi yalnızca Esad için değil İranlı ve Rus destekçileri için de önemli bir zafer anlamına geliyor.

Moskova’nın stratejik satranç tahtasında Halep’in kendisi çok da önemli bir yer olmayabilir. Ancak bu kentte bulunan muhalif grupların yenilgiye uğratılması Devlet Başkanı Esad’ın kaderinde de önemli bir dönüm noktasını oluşturuyor.

Rusya’nın müdahalesi öncesi Esad’ın geleceği belirsizdi

Rusya’nın müdahalesinden önce Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın geleceği belirsizdi. Ordudan parçalanma sinyalleri geliyordu.

Ancak, dış aktörler ağırlıklı olarak kendi stratejik amaçlarını korumak için hükümete destek vermeye başladı. Ve bu amaçlar da bundan sonrasının şekillenmesinde önemli rol oynayacak.

Eğer hükümet Halep’te yönetimi elinde tutmayı başarırsa o zaman ülkenin batısı, en önemli kentleri ve Akdeniz sahil şeridini kapsayan ve “esas Suriye” olarak isimlendirilen bölgenin de çok büyük bir kısmını kontrol altına almış olacak.

Esad hükümetinin önündeki seçeneklerden birisini Suriye’nin bu “kısmında” kök salmak ve gücünü pekiştirmek oluşturuyor.

Elbette ki, Esad bugüne kadar ordusunun silahlı muhalif grupların elindeki toprakların tamamı geri alınana kadar taarruzda olacağını söyledi.

Bu sözler aslında bir meydan okumadan fazlası olmayabilir.

Esad’ın ordu birlikleri arasındaki mesafe oldukça açılmış durumda ve ordunun geneli de iç savaşın başlangıcındaki durumundan çok daha kötü bir halde.

Suriye ordusunun temelleri zayıfladı

Aslında, ordu birliklerinin Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) tarafından antik kent Palmira’dan çıkarılması, Esad’ın kazandığı yerleri elinde tutmakta zorlanabileceğinin bir işareti olarak görülüyor.

Ordunun temelleri zayıfladı ve Halep’teki başarı, bu gerçeği gölgede bırakmamalı.

Suriye ordusunun önemli bir kısmı, farklı yerel ya da bölgesel çıkarlara sahip hükümet yanlısı milis gruplara bölündü. Ve muharebelerin önemli bir kısmında Lübnan’dan gelen Hizbullah ve diğer Şii gruplar gibi İran destekli milisler başı çekiyor.

Muhalif savaşçıların önemli bir kısmının, Halep’in güneybatısındaki İdlib kentine kaçtığı düşünülüyor. Eğer Suriye hükümeti ve Rusya, Halep’te kazandıkları ivmeyi sürdürmek isterlerse bu kent iç savaşın yeni kritik muharebe alanına dönüşebilir.

Rusya’nın görüşleri kritik önem taşıyor

Burada Rusya’nın görüşleri kritik önem taşıyor. Esad’a ne yapması gerektiğini doğrudan söylemek yerine, başta silah ve hava desteği olmak üzere hükümete sağladığı araçlar üzerinden etki kuruyor.

Moskova bundan sonra ne yapacak? Bölgede sürekli bir savaşın yaşanması çıkarına mı? Ya da Halep’te bir çizgi çekip, Washington’daki yeni Trump yönetiminde bir çeşit ortak anlayış veya anlaşmaya varma yolunu mu tercih edecek?

Bu tarz bir anlaşmanın sağlanması elbette ki ABD’nin İran’ın Suriye’de giderek artan etkinliğini tanımasıyla mümkün olabilir.

Yeni ABD yönetiminde Rusya’ya sıcak bakan isimler, İran’ın giderek artan etkinliğine karşı çok yüksek sesle itirazlar yöneltiyor.

Ancak Washinton’ın önünde de sınırlı sayıda seçenek var.

ABD’nin stratejisi de başarısız oldu

Halep’in hükümetin eline geçmesi, ABD Başkanı Barack Obama’nın “ılımlı” denilen muhalefete yardım etme stratejisinin de başarısız olduğunu gösteriyor.

Kuşkusuz Washington, IŞİD’le ılımlı muhalif güçlerin savaşmasını istiyor. Ancak, bu gruplar üzerindeki hükümet baskısı da giderek daha çok artıyor.

Esad karşıtı muhalif gruplar çok zor bir dönemden geçiyor. Bir muharebeden çok daha fazlasını kaybettiler.

Henüz savaşı kaybetmemiş olsalar da kazanmaktan giderek uzaklaşıyorlar.

Yeni ABD yönetimi ile ilişkilerinin nasıl olacağı da belirsiz. ABD’nin 45. başkanı seçilen Donald Trump’ın ne yapacağını kimse bilmiyor.

Birçok uzman, ılımlı olarak isimlendirilen silahlı muhalif grupların daha radikal İslamcı gruplara katılmak zorunda kalmasından korkuyor.

Ancak tüm bu jeopolitik ve askeri operasyonların ötesinde, bu kadim kentten geriye çok üzücü bir insanlık trajedisi kalıyor.

Çatışmaların sona ermesinin ardından bu felaketin gerçek boyutları da ortaya çıkacak. Suriye’deki diğer birçok yer gibi Halep’in de yoğun ve hızlı bir şekilde insani yardıma ihtiyacı var.

Daha uzun vadede, yeniden inşa ve yeniden yapılanma için olağanüstü bir çaba gösterilmesi gerekiyor.

Ancak diğer birçok noktada savaşın devam etmesi, çok sayıda insanın yaşamını kaybetmesi ve halkın yerinden olmasıyla, ağır yaptırımlara maruz olan Suriye hükümetinin bu çabayı yerine getirmek için elinde yeterli finansal ve beşeri kaynak yok.

Halep Savaşı’nın bitmesiyle birlikte hem iç hem de dış aktörlerin de stratejilerini yeniden gözden geçirmesi gerekiyor.

Ancak bu vahşi ve çok katmanlı savaş, karmaşık yapısından hiçbir şey kaybetmeden devam ediyor.

Bu yazı bbc.com/turkce/ den alınmıştır

 

 

Jonathan Marcus

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden Türkiye’ye, “Bağımsız medyayı hedef aldın” ithamı

İnsan Hakları İzleme Örgütü, Ankara’yı kasıtlı ve sistematik bir şekilde bağımsız medyayı hedef almakla suçladı. HRW raporunda halkın bağımsız bilgiye ulaşımının engellendiği vurgulandı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Türkiye’de basın özgürlüğünün durumuyla ilgili açıkladığı raporda Ankara’ya sert suçlamalarda bulundu. Türkiye’den 61 gazeteci, avukat ve aktivistlerle yapılan mülakatlara dayanan araştırma sonucu yayınlanan raporda, ‘Ankara yönetiminin, sözde düşmanlarına karşı acımasızca girişimlerine yönelik kontrol ve eleştirinin önüne geçmek amacıyla sistematik olarak bağımsız medyayı hedef aldığı’ belirtildi.

Raporda ‘insan hakları ve hukuk devletinin temel prensiplerinin kasıtlı olarak görmezden gelindiği’ belirtilerek, Türkiye’de 148 gazeteci ve medya mensubunun hapiste ya da gözaltında olduğuna dikkat çekildi. Raporda, 15 Temmuz darbe girişimi ardından ilan edilen olağanüstü hal kapsamında 140 medya kuruluşu ve 29 yayın evinin Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) kapatıldığı belirtilerek, bunun sonucunda 2 bin 500 gazeteci ve medya mensubunun işsiz kaldığı kaydedildi.

“Halkın bilgiye ulaşımı engelleniyor”

Türkiye’deki gazetecilerin ülkede kasvetli, baskıcı bir atmosferin hüküm sürdüğü ve hükümetin gündeme gelmesini istemediği konularda hareket alanının giderek daraldığı şikayetinde bulunduğu da kaydedildi.

Raporda hükümetin sadece darbeden sorumlu tuttuğu Fethullah Gülen’e yakın medya kuruluşlarını değil, Kürt yanlısı medya ve ‘Cumhuriyet’ gibi bağımsız eleştirel sesleri de hedef aldığı’ belirtildi.

HRW raporunda eleştirel gazeteciliğe yönelik saldırıların 2014’te artmaya başladığı, ancak darbe girişiminin ardından daha da sertleştiği belirtilerek, halkın ülkedeki gelişmelerle ilgili bağımsız bilgilere düzenli ulaşımının engellendiği kaydedildi.

‘Kasıtlı sansür’ suçlaması

Medya kuruluşları ve özel kuruluşlara yönelik geçen yılki kayyum atamalarına da değinilen raporda, bunun ilgili yasaların suistimali, özel mülkiyet hakkının ihlali ve medya kuruluşları konusunda da kasıtlı sansür anlamına geldiği belirtildi.

HRW Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson, “Olağanüstü hal kapsamında 148 gazeteci ve medya mensubunun tutuklanması, 169 medya kuruluşu ve yayın evinin kapatılması, Türkiye’nin demokrasi için kilit önem taşıyan insan hakları ve basın özgürlüğü temel ilkelerini kasıtlı olarak hedef aldığını göstermektedir” açıklamasını yaptı.

Türk hükümeti ise basın özgürlüğünü kısıtladığı yönündeki suçlamaları reddederek, gazetecilerin mesleklerinden dolayı değil, terör örgütlerine destek gerekçesiyle cezai takibata uğradığını savunuyor.

Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü de salı günü açıkladığı raporda Türkiye’nin, doğrudan mesleğiyle bağlantılı olarak tutuklanan 41 kişiyle, dünyada en fazla profesyonel gazetecinin hapiste bulunduğu ülke olduğunu açıklamıştı.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Gaziemir’de şimdi de radyoaktif atık bertarafı üzerinden rant çabası!

Sizlere detaylı olarak 12.04.2016 tarihli yazımızla bugüne kadarki süreci aktardığımız Gaziemir’de, son olarak radyoaktif  temizliğin gelişigüzel değil, Çevre Etki Değerlendirme(ÇED) onayı alınarak, bilimsel kurallara  uygun şekilde gerçekleştirilmesi için  1.dereceden  sorumlu T.C İzmir Valiliği ile ilgili makamlar olan T.C  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile TAEK’e hitaben   Change.org  kampanyası başlatıldığını aktarmıştık. Gaziemir’ de var olduğu tespit edilen radyoaktif atıkların bertarafı için  EGECEP  ile Yeşil  Siyaset Platformu  adına 2014 yılında dava açarak sürecin avukatlığını  üstlenen Av.Arif Ali Cangı’nın başlattığı kampanya, mahkeme kararının  uygulamaya  konmasını sağlamıştı. Böylece  Turanlar A.Ş’nin kirliliğe konu olan Aslan Avcı Kurşun fabrikası arazisinde yapacağı radyoaktif atık bertarafı ve temizliği prosesleri için ÇED alınması talebi hukuki yollardan mümkün olmayınca yurttaş insiyatifiyle de dile getirilerek hayata da geçirilmişti.

Aslan Avcı fabrika sahasında radyoaktif atıkların gelişigüzel kırılmış olduğu görülüyor

Gaziemir’deki radyoaktif atıkların tespitini izleyen süreçte halk sağlığını riske etmeden atık bertarafı ve temizliği işlemlerinin yapılması adına yasal takip ve yurttaş baskısı oluşturularak başarılı  mücadele örneği gösteren Av.Cangı’nın  bu çabalarının da duyulmasıyla 2016 yılının Nükleersiz Gelecek Ödülü’ne layık görülmesi sayesinde meseleye  yurt içinde ve dışında da dikkat çekilmişti.

Mahalle ortasında aluminyum, çinko, kurşun ayrıştırma yapılamaz!

Bugün bir kez daha mesele,  Gaziemir Mahalle sakinlerinin, İzmir, hatta Türkiye genelindeki nükleer karşıtlarının daha doğrusu yaşam savunucularının ilgi ve takibini  bekliyor. Zira bu kez, Aslan Avcı Ticaret A. Ş ve devlet yetkililerinin Aslan Avcı fabrika sahasındaki atıkların beratarafı sürecinde dışarıdan atık getirerek burada bir atık geri dönüşüm tesisi kurma arzusunda olduğunu görüyoruz. Oysa Av. Cangı’nın açıklamalarına göre  bu atıkların içinde nereden ve nasıl ticaretinin yapılarak Gaziemir fabrika sahasına getirildiği anlaşılmayan Europium 152 gibi son derece tehlikeli bir madde bulunuyor ve  bu bölgedeki kurşun , aluminyum, çinko atıklarının ayrıştırılması mahalledekilerin sağlığı açısından büyük risk oluşturuyor.

Soldan sağa: Esat Bayramoğlu,Av.Arif Ali Cangı, Mehmet Kurt

Neticede anlaşılıyor ki, Gaziemir’de Projenin çevre sağlığı ve toplum sağlığını olumsuz etkilememesi için kamuoyu baskısıyla ÇED alınarak temizlik yapılması uygulamaya konulduktan sonra sivil toplum bir kenara çekilmemesi ve konuyu takip etmesi bugün büyük bir yanlışın daha önelenmesini sağladı. Önce 28.06.2016 tarihinde ÇED sürecinin ve projenin uygulanma sürecinin “bilimsel ve kamuoyu gözetiminde yapılması” konusunda oluşturulan ortak görüş neticesinde ‘sivil izleme komitesi’ oluşturuldu, bu komitenin İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantıları ve diğer aşamalara katılımcı olarak katılmaları kararlaştırıldı.

Bu sayede bugün Gaziemir’de bir de tehlikeli atık geri dönüşüm tesisi kurulmak istendiği incelenen raporlar üzerinden anlaşıldı. 14.12.2016 tarihinde İDK toplantısının yapılacağı son dakikaya kadar Çevre ve Şehircilik Bakanlığından halkın katılımına  dair bir ses çıkmadı.  Meselenin takipçileri olarak Av. Cangı , Yeşil Siyaset Platformu’ndan Esat Bayramoğlu ve Gaziemir mahallesi sakini Mehmet Kurt toplantıya katılabileceklerini dün öğrenerek bugün saat 14:00’da başlayan İDK toplantısında  yerlerini aldılar. Toplantıda fabrika arazisinde geri dönüşüm tesisi kurmak isteyen firma yetkilileri ve bakanlık temsilcileri de katıldılar.

İDK toplantısında Av.Arif Ali Cangı, radyoaktif temizliğin nasıl yapılması gerektiğini, atık geri dönüşüm tesisinin kurulmasına kesinlikle karşı olduklarını ve bilim insanları ve kamuoyunun ortak taleplerini aşağıdaki başlıklar altında  45 dakikalık bir sunum yaparak  açıkladı ve şu önerilerde bulundu:

“Atıkların geri kazanımından vazgeçilmelidir!”

Tesiste ayrıştırma sonucu alüminyum, kurşun bakir çinko atıkların geri kazanılmasından vazgeçilmelidir. Bu öneri Halkın Katılımı toplantısında dışardan atık getirilerek bir işlemenin söz konusu olmayacağı hususu hakkında her ne kadar Proje sahibi Turanlar A.Ş. yetkilileri tarafından  önceden söz verilmişse de Av. Cangı toplantıda bu talebin tekrar altını çizdi .

“Radyoaktif bulaşıklı kayaçların kırma işlemine tabi tutulmadan ÇNAEM’e gönderilsin”

Radyoaktif bulaşıklı atıkların % 90 oranında alandan uzaklaştırılması ve Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim (ÇNAEM) kontrolünde saklanması gerektiği nedenleriyle tek tek açıklandı.

“Kırma ve ayrıştırma işlemi mahalle arasında değil şehir dışında bir tesiste yapılsın”

Kırma işlemleri esnasında açığa çıkan  toz ve gaz emisyon kaynaklı kirlilik ve bunun bertaraf yöntemleri göz önüne alınarak önlemler için hazırlık yapılması gerektiği bildirildi.

İDK toplantısında kırma işleminin şehir içinde yapılması halinde sözkonusu işletmeyi kimin denetleyeceğini de gündeme getiren Av.Cangı  kimyasal tozların, zehirli gazların ve etrafında yaratacağı sağlık sorunları ve pisikolojik rahatsızlıklar olacağının altını çizdi ve  bir bağımsız izleme komisyonu oluşturulmadan sorunun çözümlenemeyeceğini dolayısıyla,  yerleşim alanında böyle işletmeye izin verilemeyeceğini belirterek atıkların bu bölgeden kontrollü bir şekilde, meskun olmayan bir mahalle taşınmasını, ayrıştırma ve bertaraf işleminin çevresel etkileri en aza indirecek tesiste bağımsız bilim komisyonlarının denetiminde yapılmasını önerdi. Av.Cangı’nın itirazı ve gösterilen tepkiler üzerine dışarıdan atık getirilmesi  projeden çıkarıldı fakat   atıklardan kurşun elde etme prosesi proje kapsamında kaldı.

Eleştiri, itiraz, görüş ve önerilerinin  İnceleme Değerlendirme Komisyonu üyeleri tarafından dikkate alınmasını, çalışmaların bilimsel gerçekliğe ve hukuka uygun yapılabilmesi için daha önce Bakanlığa bildirilen isimlerin Komisyona dahil edilmesini beklediklerini ifade etti.

Av. Cangı’nın sunumu sonrasında mahalle sakini Mehmet Kurt da söz aldıktan sonra toplantı başkanı Cihan Tatar toplantının sonuna kadar takip edilmesini önlemeye çalıştı. Bu durumun bir usul hatasını olduğu kendisine Av.Cangı tarafından söylenmesine rağmen salondan ayrılınmasında ısrarcı oldu. Av .Cangı, Anayasanın 56 maddesi olan Sağlıklı Yaşama Hakkı’nı savunduğu için orda bulunmasından hareketle bu usul hukuka aykırı olduğu için tutanak tutturmuş olarak tutanağı sonradan edinmek üzere Esat Bayramoğlu ve Mehmet Kurt ile birlikte toplantıdan ayrıldı.

Sonuç itibariyle Gaziemir’de radyoaktif atıkların bertarafındansa bölgede tespit edilen kurşunun geri kazanımına odaklanıldığı hatta bunun için fabrika sahasında geri kazanım tesisinin kurulmasının düşünüldüğü anlaşılıyor. Lakin söz konusu ayrıştırmanın şehir dışında başka bir tesiste yapılması bununla birlikte  geri kazanımdan ziyade önce Gaziemir’de  bilimsel metodlarla  radyoaktif temizlik yapılarak bölgenin atıklardan kurtarılması gerekiyor.

 

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete )