Ana Sayfa Blog Sayfa 3299

Validebağ Gönüllüleri’nden ‘Validebağ Korusu’nda talana hayır’ eylemi

Validebağ Gönüllüleri, “Validebağ Korusu’nda ranta, ticarethaneye, yapılaşmaya, talana hayır” diyerek eylem yaptı. Koruda yeni kafe ve restoran yapılmasını istemeyen Validebağ Gönüllüleri, imza kampanyası başlattıklarını duyurdu. Validebağ Gönüllüleri’nden Olcay Can Akçer, “Validebağ Korusu tüm İstanbul halkının gözbebeğidir. Gözbebeğimize zarar verecek herhangi bir uygulamaya izin vermeyeceğiz. Atölye binası önünde 1 haftadır nöbetteyiz” dedi.

Koruda geçen günlerde yeni işletmelerin açılabilmesinin önünü açan teklif İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Meclisi’nde kabul edilmişti. Bu teklifin kabul edilmesine tepki gösteren Validebağ Gönüllüleri dün koru içerisinde bulunan eski atölye binaları önünde eylem yaptı. “Validebağ Korusu’nda yapılaşmaya, ticarethaneye, talana hayır” pankartının açıldığı eylemde grup sık sık, “Koruma, setime, yeşilime dokunma”, “Her yer direniş, her yer Validebağ”, “Susma haykır, yeşiline sahip çık”, “Ağacıma, suyuma, ormanıma dokunma” sloganları

‘Restorasyon deyip yıktılar’

Yurttaşların yoğun destek verdiği eylemde, basın açıklamasını okuyan Olcay Can Akçer, “Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından eski atölye binalarında başlatılan restorasyon çalışmasını çok yakından izliyoruz. 2. derece tarihi eser kapsamında tescilli olan bu binalar restorasyon adı altında yıkıldı. Ayrıca, restorasyon sonrasında bu binaların kafe-restoran olarak işletileceği söylenmekte. Adile Sultan Kasrı’nın içSon günlerde koruda İBB adına ölçüm yapan birilerini görmeye başladıklarını anımsatan Akçer, “Sorduğumuz sorulara net cevap alamadık. Kimisi yol yapımı için, kimisi ağaç tespiti amacıyla ölçüm yaptığını söyledi. Eğer yapılan bu ölçümler sonucunda korumuza yeni yollar yapılması, mevcut yolların genişletilmesi, uzatılması ya da asfaltlanması düşünülüyorsa, bu planlardan en kısa zamanda vazgeçilmesi gerekmektedir” diye konuştu.toran hizmeti verebilecek durumda” dedi.

Son günlerde koruda İBB adına ölçüm yapan birilerini görmeye başladıklarını anımsatan Akçer, “Sorduğumuz sorulara net cevap alamadık. Kimisi yol yapımı için, kimisi ağaç tespiti amacıyla ölçüm yaptığını söyledi. Eğer yapılan bu ölçümler sonucunda korumuza yeni yollar yapılması, mevcut yolların genişletilmesi, uzatılması ya da asfaltlanması düşünülüyorsa, bu planlardan en kısa zamanda vazgeçilmesi gerekmektedir” diye konuştu.

Destek çağrısı

Validebağ Korusu’nun yeni kafeye, restorana, yola veya herhangi bir tesise ihtiyacı olmadığını belirten Akçer, “18 yıl boyunca yetkililere yazılı ve sözlü olarak defalarca ilettik. Bu düşüncemizi bir kez daha yetkililere iletebilmek için hem change. org’da bir imza kampanyası başlattık; hem de komşularımızdan ıslak imza toplamaya başladık. Ayrıca atölye binaları önünde nöbet uygulaması başlattık. Tüm duyarlı insanların desteğini bekliyoruz. Doğal, yeşil ve bir bütün olarak gelecek kuşaklara aktarılmasını istediğimiz Validebağ Korusu, çevrede oturan insanların, hatta tüm İstanbul halkının gözbebeğidir” dedi.

 

(Cumhuriyet)

Meral Danış Beştaş, HDP binalarına saldırıları yorumladı

HDP Milletvekili Meral Danış Beştaş, HDP binalarına yönelik saldırılarda cezasızlığın temel politika olduğunu söylerken, “Partimize yönelik cezasızlık politikasının kökeninde bir ayrımcılık yatıyor” dedi.

Bianet’den Beyza Kural’ın haberine göre Kayseri’de askerleri taşıyan otobüse yönelik bombalı saldırının ardından 17 Aralık’ta HDP Kayseri il binası yönelik yaşanan saldırılar, birçok HDP binasına yöneldi. HDP, Genel merkez binasına yönelik kundaklama girişimine dair görüntüler paylaştı.

Benzer saldırılar 7 Eylül’de HDP Genel Merkez binasına, 8 Eylül’de Kırşehir il binasına yönelik yaşanmış, Genel Merkez binasına yönelik saldırıda sanıkların cezaları ertelenirken Kırşehir’de tutuklu sanıklar tahliye edilmişti.

Cezasızlığın saldırılarda rolü olup olmadığını, iktidar ve muhalefet partilerinin tutumunu, HDP’nin yaklaşımını sorduğumuz Danış Beştaş, iktidarın sorumluluğuna dikkat çekti.

İktidar partisi milletvekillerine “Gerçekten rahatsız olduğunuz, kabul edilemez bulduğunuz bu tip uygulamalara ve yaklaşımlara karşı susma zamanı değil” diyen Danış Beştaş, Türkiye kamuoyuna “Ölümlerin durmasının yolu da konuşmaktır, diyalogdur” mesajı verdi.

Danış Beştaş, HDP Genel Merkez binasına yapılan saldırıya dair davada itiraz yollarını kullanmaya devam ettiklerini ancak gelişme olmadığını söyledi.

Danış Beştaş, Türkiye’deki diğer partilere yönelik uygulamalarda HDP’ye yönelik uygulamalarda farklılık olduğunu söyledi.

“Bakanlık açıklamasından sonra kundaklama girişimi”

HDP’nin saldırılara dair “Yetkililerin telefonlarımıza çıkmamaları, saldırganların kimler tarafından himaye ve teşvik edildiklerini gösteriyor. Bu saldırıları önlemeye yönelik tedbir almayanlar bu provokasyonlara fırsat veriyorlar” açıklamasına İçişleri Bakanlığı’ndan “gerçek dışı” yanıtı gelmişti.

Danış Beştaş, Bakanlık açıklamasıyla ilgili şöyle konuştu:

“Bugün bulunduğum Adana’da ilçe binasının camları indirilmiş, klima tesisatı dökülmüş. Soruşturma yok. Soruşturma olmadığı gibi buna ilişkin bir henüz hükümetten ‘Geçmiş olsun, tedbirleri arttıracağız’ gibi beyan da yok.

“İçişleri Bakanlığının, adımızı anmadan yaptığı ‘Gerekli tedbirleri alıyoruz iddialar asılsızdır’ açıklaması var.  Aynı gün genel merkez binamıza kundaklama girişimi oldu. İl binalarımıza saldırılar oldu. Tedbir alınmadığını ve göz yumulduğunu, hatta teşvik edildiğini ortaya koyuyor.”

İstanbul’da Bayrampaşa, Kartal ve Beylikdüzü’nde HDP ilçe binalarına yönelik düzenlenen saldırılarla ilgili olarak dokuz kişi gözaltına alındığı bilgileri basında yer aldı.

Danış Beştaş, gelişmeleri basından öğrendiklerini, kendilerine resmi açıklama yapılmadığını söyledi.

Danış Beştaş, HDP Ümraniye İlçe Başkanlığı binasına düzenlenen saldırıya müdahale eden polis memuru Numan Şeref Datlı’nın binanın çatısından düşerek hayatını kaybetmesiyle ilgili ise şöyle konuştu:

“Can kaybı yaşandı bu saldırılarda. Bu çok vahim bir şey.  Polisin ailesine başsağlığı, kendisine Allah’tan rahmet diliyoruz. İstemediğimiz tablolar. Tam da bunu ifade etmeye çalışıyoruz; can kaybı daha fazla artmadan bunun durdurulması gerekiyor. Bundan kimseye fayda gelmez.”

 

(Bianet)

Belgrad Ormanı’nda işaretlenen ağaçlar dekovil tramvay hattı için mi şüphesi !

İstanbul’un ciğerleri olan Kuzey Ormanları’nın ana gövdesi konumundaki Belgrad Ormanı’nda bazı ağaçlara işaret konuldu. BirGün’ün haberine göre Ayvadbendi mevkindeki ağaçlar kırmızı ve mavi olarak işaretlendi. İşaretlemenin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin dekovil tramvay hattı için yapıldığı düşünülüyor.

Projesinin Belgrad Ormanları’nı ilgilendiren kısmı henüz meclise sunulmayan hattın durakları Mithatpaşa, Ayvadbendi, Yovankoru, Ağaçlı, Odayeri ve Göktürk olarak açıklanmıştı. Ayvadbendi mevkinde bulunan ve yan yana saf tutan ağaçların bir kısmı kırmızı bir kısmı ise maviyle işaretlendi. Bazı ağaçlar ise numaralandırıldı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), ‘Haliç – Karadeniz Sahra Hattı’ olarak anılan tramvay hattını, Haliç-Kemerburgaz Dekovil hattı olarak yeniden hayata geçirmek istiyor. Hazırlanan projenin ilk kısmı İBB’de oybirliği ile kabul etti. Kabul edilen bu kısmı Haliç-Kemerburgaz hattını projelendiriyor. Belgrad Ormanları’ndan geçecek ikinci kısmı ise henüz meclise sunulmadı. Nostaljik-turistik gezilere ve toplu taşımaya hizmet verme iddiasıyla yapılmak istenen hat için 13 Ocak’ta ihale gerçekleştirilicek.

Projenin Belgrad Ormanları’nda ciddi tahribat yaratacak. Yaşam savunucuları, Belgrad Ormanı’nın su kaynakları, doğal dokusu, bitki örtüsü ve canlılarıyla bir bütün olduğunu belirtiyor ve ormanın raylarla bölünmesinin hiçbir gerekçeyle kabul edilemeyeceğini belirtiyor.

 

(Birgün, Evrensel)

El Bab’ta Türk askerlerine saldırı

Türk ordusunun IŞİD’e karşı düzenlenen operasyonlar kapsamında Suriye’nin kuzeyindeki El Bab bölgesinde bir Türk askerinin hayatını kaybettiği bildirildi.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin Özgür Suriye Ordusu’na destek amacıyla başlattığı Fırat Kalkanı operasyonu devam ediyor.

Genelkurmay Başkanlığından yapılan açıklamada Suriye’nin kuzeyindeki El Bab bölgesinde bomba yüklü bir araçla Türk askerlerine yönelik düzenlenen saldırıda bir askerin hayatını kaybettiği bildirildi. Hayatını kaybeden askerin Özgür Suriye Ordusuna destek sağlayan Türk askeri birliğine bağlı olduğu belirtildi.

Türk Silahlı Kuvvetlerinden yapılan açıklamada Fırat Kalkanı operasyonları ile ilgili bilgi de verildi. Açıklamada harekatın 118’inci gününde meydana gelen çatışmalarda 11 IŞİD üyesinin öldürüldüğü, 4 kişinin de yaralandığı ifade edildi. Harekat kapsamında 208 hedefin imha edildiğine de dikkat çekildi.

Operasyonlarda yaralanan 7 askerin de tedavi edilmek üzeri helikopterle Türkiye’ye getirildiği aktarıldı.

 

(DW Türkçe)

Ethem Sarısülük’ün katili polis memurunun hapis cezası para cezasına çevrildi

Gezi Parkı odaklı olaylar sırasında Ethem Sarısülük’ü öldüren polis memuru Ahmet Şahbaz’a 1 yıl 4 ay 20 gün hapis cezası verildi. Hapis cezası, 10 bin 100 lira adli para cezasına çevrildi.

Aksaray Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya, müşteki yakınları ve taraf avukatları katıldı.

Tutuksuz yargılanan sanık polis memuru Ahmet Şahbaz, duruşmaya Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile katıldı.

Mahkeme başkanı, heyet tarafından delillerin ayrıntılı olarak incelendiğini, tarafların dinlenildiğini, araştırılacak başka bir husus kalmadığı için davayı karara bağlayacaklarını söyledi.

Her iki tarafın birer avukatına söz verilmesinin ardından son sözü sorulan sanık Şahbaz, “İstediğim, konunun özüne bakılması, adaletli karar çıkması. En ufak kasıtla hareket etmedim. Eylemci grubun yoğun saldırıları kayda geçmiştir. Havaya ateş ettim. Yoğun şekilde taşlara maruz kaldım. Ağaç kütüğü, beton kolonu değilim. O kadar taş atıldı. Bir olumsuzluk yaşanmaması için silahı havaya tuttum. Bu kaza yaşanmışsa eylemcilerin beni taşlamasından olmuştur.” dedi.

Ardından kararını açıklayan mahkeme heyeti, sanık polis memuru Ahmet Şahbaz’a, “Meşru müdafaada kastı aşarak ölüme neden olma” suçundan 1 yıl 4 ay 20 gün hapis cezası verdi. Hapis cezası, 10 bin 100 lira adli para cezasına çevrildi.

Karar sonrası müşteki avukatı ve yakınları, “Para cezası mı veriyorsunuz?” diyerek tepki gösterdi.

 

(T24)

Doğu Halep’ten tahliyeler yeniden başladı

Birleşmiş Milletler yetkilileri, Doğu Halep’ten ambulanslar ve otobüslerle tahliye işleminin yeniden başladığını duyurdu.

En az 350 kişinin, muhaliflerin elindeki bölgelerden konvoylarla çıkıp, batıdaki hükümet kontrolündeki yerlere yöneldiği belirtildi.

Daha önce muhaliflerin kuşatması altındaki hükümet kontrolündeki bölgelerden tahliye için gönderilen otobüsler yakılmış ve tahliye operasyonu durmuştu.

Doğu Halep’de çok kötü koşullarda yaşayan binlerce kişi tahliye bekliyor.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin tahliye operasyonunu BM’nin gözetiminde yapılması için bir anlaşma üzerinde uzlaştığı bildiriliyor. Rusya daha önce Fransa’nın BM yetkililerinin Halep’e gönderilmesini öngören planını “felaket” diye nitelemişti.

ABD’nin BM Büyükelçisi Samantha Power “Metnin yarın oybirliğiyle kabul edilmesini bekliyoruz” dedi.

Doğu Halep’ten tahliye operasyonunun ilk aşaması Cuma günü çökmüş ve sivilleri tahliye güzergahı boyunca yiyecek ve barınma olanakları olmadan mahsur bırakmıştı. Doğu Halep’teki bombardıman nedeniyle neredeyse hiç sağlık hizmeti de bulunmuyor.

Gün boyunca yaşanan sorunlara rağmen otobüsler ve ambulansalar havanın kararmasının ardından bölgeden çıkmaya başladı.

Bir BM yetkilisi, Reuters Haber Ajansına gönderdiği elektronik postada, ilk grubun Türkiye saatiyle 24:00’te bölgeden çıktığını belirtti.

Han el Asal’dan tahliyeleri koordine eden doktor ekibinin başı Ahmed el Dbis beş otobüsün bölgeye ulaştığını belirtti.

Otobüsler yakıldı

Tahliye edilenler Han el Asal’dan Halep’in hükümetin kontrolündeki bölgelerine ve İdlib bölgesine götürülecek.

Suriye hükümeti yanlısı güçler daha önce, Halep’teki tahliyelerin başlayabilmesi için İdlib bölgesinde Şiilerin çoğunlukta yaşadığı Foah ve Kefraya köylerinde yaşayanların bölgeden ayrılmasına izin verilmesini talep etmişti.

Daha önce bazı silahlı kişiler Foah ve Kefraya’daki hasta ve yaralıları tahliye için giden en az beş otobüsü yaktı.

Olaydan daha önce Nusra Cephesi adıyla anılan El Kaide bağlantılı Şam’ın Fethi Cephesi’nin sorumlu olduğu bildirildi. Ancak Suriye hükümetiyle birlikte savaşan Lübnan Hizbullah’ı, otobüslerin Şam’ın Fethi Cephesi ve tahliyelere destek veren bir başka İslamcı muhalif örgüt arasındaki çatışma sırasında yandığını belirtti.

Şam’ın Fethi Cephesi olayla ilgili açıklama yapmazken, Özgür Suriye Ordusu olayı kınadı ve “Doğu Halep’teki yaklaşık 50 bin kişinin hayatını tehlikeye atan peravasız bir eylem” diye niteledi.

UNICEF, Doğu Halep’ten ayrılmayı bekleyenler arasında hasta ve yaralı çocuklar da olduğunu belirtti.

UNICEF ayrıca, bazı küçük çocukların anne ve babaları olmadan kentten ayrılmaya zorlandığını ve yüzlerce çocuğun mahsur durumda olduğunu kaydetti.

 

(BBC Türkçe)

önce tek tek, sonra çok çok – Emre Ertegün

Bu yazı yazarının da önerisi ile icimdensohbetler.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

“O kadar fazla akut durumla, sorunla yüz yüzeyiz ki hayâl kurmaya, ütopya düşünmeye, etik duruş oluşturmaya enerjisi, vakti -ve hatta, bir şekilde bunu yapabilenlere tahammülü- yok birçoklarının. Ve bunu anlayabiliyorum.” – Birkaç gün önce defterime aldığım bir not

Çok değil birkaç gün önce keyfim, ırmak olmuş coşkuyla akıyordu. Nihayet köyde biraz yalnız günler; en çok yaz-çiz-oku-izle, arada ormanda yürüyüş, akşamları sobada kestane vs. En güzel direnişin, kalbi temiz tutarak ve görmek istenen değişimi yaşamaya çalışarak gerçekleştirildiğine yürekten inandığım için içim de rahattı. Dünya ve yaşadığım ülke, hiç de daha iyiye gidiyor gibi görünmese de, hatta zihinsel analizlerle bakınca gelecekteki durum pek ümit vaat etmese de ben yapabildiğimi yapıyordum nihayetinde.

Önceki gün müydü, ondan önceki mi (daha doğrusu, galiba iki güne yayılan bir süreç içinde), birden her şey değişti. İstanbul sarı dolmuş patlaması, Halep’te yaşananlar, ülkedeki diktatörvarî yönetim ve diğer tüm sorunları sırtlanıverdim birden. Dünya bir anda başıma çöktü sanki, ne keyif kaldı ne coşku; yazmalar bir anda anlamını yitirdi, kendi kendime yazdıklarımın bile enerjisi düştü. Başka bir dünya hayalleriymiş, ütopik düşüncelermiş, -daha da basitinden- gündelik hayattaki küçük güzelliklermiş; hepsi puf oldu, uçtu gitti. Halbuki yalnızlığa, sosyal medyaya ve diğer küçük, basit ama önemli şeylere dair fikirler geliştiriyor ve yazmak üzere bunları demlendiriyordum içimde ve kendi kendime heyecanlanıyordum. Gün içinde bir sürü bardak su içmeme, düzenli bir şekilde bakliyat filizlendirmeme, yaptığım ekmeklere heyecanlandığım gibi… Ama hepsinin anlamı yitiverdi!

Epeydir, istisnalar hariç, gündelik sorunlara enerjimi vermemeyi seçiyorum. Seçmek diyorum ama içimden öyle geliyor daha doğrusu. Akut sorunlarla boğuşmak ve onları tamir etmeye çalışmak, bazen gerçekten de günü kurtarmaya yarıyor ama -yarın aynı sorunların daha da büyüyerek karşıma çıkacağını bildiğim için- beni kesmiyor. Bir zamanlar hem gönüllü hem profesyonel olarak parçası olduğum sivil toplum kuruluşlarının çoğunlukla yaptığı gibi yaraya pansuman yapmak istemiyorum mesela; dileğim ve niyetim yaraların yok olması. Yerini bulur-bulmaz, onu bilemem ama çabam galiba hep buna yönelik olacak. Daha azı heyecanlandırmıyor, harekete geçirmiyor beni. (Bu, benim yönelimim ve benim bu yolu seçmiş olmam onu diğer yollardan daha kıymetli yapmıyor. Tam da bu çok önemli konuda, jam kolaylaştırıcı el kitabında 4R* diye bir uygulama var<dı>. Uygulamanın ilgili kısmını çeviriyor ve yazının en altına EKliyorum. Kitabın web’deki son sürümünde bu bölümü göremediğim için kaynak veremedim.)

* Canım Aysu’cum bir buçuk yıl kadar önce, bu 4R’ye dair çok güzel bir yazı yazmıştı. Kesinlikle okunası!

***

Ben gibilerin yaşam tarzı ve önerileri, bazılarına, kolektif çözümler içermiyormuş ve sadece kendimizi kurtarmakmış gibi görünüyor. Yaptıklarım(ız)ın ve söylediklerim(iz)in illaki bütünsel çözümler içermesi gerekmiyor ve-lakin bence içeriyor da: Doğaya dönüş yoluna girmek, -ama kırda ama şehirde- yavaş fakat kararlı adımlarla kendi ihtiyaçlarını üretmeyi “hatırlamak”, tabii ki tüketimi azaltmak, topluluk hissine (sadece bir arada yaşamaktan değil, her türlü dayanışma ağından bahsediyorum) yeniden sahip çıkmak… Bütün bunlar önce -ve işin güzeli çok hızlı bir şekilde- bunu yapanlara hizmet ediyor; sonra ise, zamanla, yeterince kişi bunları yapıyor olduğu takdirde sistemsel ve bütünsel bir dönüşüme, yani hepimize hizmet etme potansiyeli taşıyor. “Ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganı var ya hani, onu şu şekilde değiştirebilir miyiz (slogan gibi okuyunuz): “Önce teeeek tek, sonra çoooook çok, en sonuuuundaaaa da hep beraaaaaber” (“kurtuluş yok tek başına” kısmı aynı kalabilir.)

Sanıyorum ki şu sıralar “tek tek”le “çok çok” arasında bir yerlerdeyiz. Yukarıda kısaca yazdığım adımları atanların sayısı “çok” diyecek kadar artmadı ama bi’ beş yıl önceki kadar da nadir bir durum değil gibi görüyorum. Öyle ya da böyle, hayatını değiştirmek isteyenler de, değiştirmeye başlamış olanlar da, değiştirenler de çok daha fazla. (“Yeni”ye yelken açanlar, eski paradigmada kalanlar ve bunlar arasındaki bağları kurup geçişi kolaylaştıranlara dair çok güzel bir yazı okumuştum aylar önce, sanırım bugünlerde çevirisini yapacağım. Orijinali (İngilizce) için buraya buyrun.)

Diyeceğim -ve umduğum- o ki, kartopu etkisiyle hızla büyüyebilir ve yuvarlanarak, önce “çok çok”a, sonra da “hep beraber”e doğru ulaşabiliriz. Ve evet, ulaşamayabiliriz de. Tek bildiğim şu ki sonucu bizler belirleyeceğiz. Atacağımız ve atmayacağımız adımlarla, tükettiklerimiz ve tüketmediklerimizle, ürettiklerimiz ve üretmediklerimizle, yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla biz belirleyeceğiz. Hem tek tek hem de bunun sonucu olarak hep beraber, kolektif olarak…

Ve evet, “çok çok”a ve oradan da “hep beraber”e geçene kadar, bu adımlar naif görünmeye devam edecek. Sadece başkaları tarafından yargılansa iyi, adım atanların kendisi de kendini yargılayabiliyor, sorular ve suçluluk duyguları içe düşebiliyor “ne yapıyorum”, “neye yarıyor” gibi. Bunu zaman zaman kendimde de görüyorum, başkalarında da. Ama şu an itibariyle, yaptıklarımı yapmaktan, söylediklerimi söylemekten daha iyi yollar göremiyorum. Değiştirmek için değişmem gerekiyor ve bu kendimle başladığı için minicik, ufacık, naifcecik görünebilir ve sahiden öyle de olabilir. Ama işte bir gün “çok çok”a ve oradan da “hep beraber”e geçtiğimiz takdirde, bu naif adımlar dünyadaki koca bir devrimin, dönüşümün başlangıç adımları olacak.

“En uzun yolculuklar bile tek bir adımla başlar.” – Lao Tzu

Yolculuk uzun görünüyor olabilir ama ilk adımlar çoktan atıldı. Şimdi adımları ve safları sıklaştırmanın, topluluklar oluşturmanın, “çok çok” olmanın zamanı. Hem kendimiz hem de bütün için. Bu sadece ideal ve zorunlu olduğu için değil, aynı zamanda keyifli, şenlikli ve “gerçek” olduğu için.

***

Kendimle başlamıştım, öyle son vereyim. Puf olan, uçup giden hayaller, ütopik özlemler tamamen yok olmadı elbette, sadece geçici olarak servis dışı kaldı; hatta şu yazıyı yazma sürecinde (dün gece başladım, bu öğlen tamamlıyorum) bile geri gelme yolunda olduklarını gösterdiler. Ah bi’ “çok çok” olsak, belki hiç gitmeyecekler. Şu süreçte bazen tüm hayatım, tüm yaptıklarım saçmalık gibi görünüyor. Ümitsizlik pençesini bi’ geçirdi mi fena yaralıyor! Şükür ki muhtaç olduğum pansuman kalbimde yanan güçlü heyecanda ve çevremdekilerin bazen farkında olarak bazen de olmayarak verdikleri desteklerde mevcut. Mesela dün Şule Seda Ay’ın yazdığı şu satırlarla bitireyim; pek iyi geldi bana:

“(…) 

Bir de umut var mecbur olduğum. Şimdi’m var. Şu an hissettiklerim ve hâlâ canlı olan var. Görebildiğim ve yaşadığım dünya var etrafımda. O da benimle. Hep yanımda. Tek hakikatim ve gerçekliğim bu. 

Yanı başımdaki, içimdeki, komşumdaki acıya elimin değmesini ve şifa olmasını istiyorum. Yapabildiğim şeyleri yapabilmek istiyorum. Elim kolum düşmesin istiyorum. 

Sürekli olarak herkesin çaresizlik hâlini okumak, bana da çaresiz olduğumu hissettirsin, beynim bu bilgiyi benden habersiz içselleştirsin, normalleştirsin istemiyorum. Bazen oluyor çünkü, silkeleniyorum. Oradakini görüp burada ne yapabilirim diye sormak ve yapmak istiyorum. Yas tutayım ama harekete geçmek istediğimde, geçebilecek enerjim olsun istiyorum. 

Acıyı sol yanımda hissedip güzellikleri çoğaltmak istiyorum. 

Kendimi yorup büyütmek istediklerimden, dünyadaki güzellikleri görmekten, yaşadığım için şükretmekten, gülümsemekten, kucaklamaktan ve elimden geleni yapmaktan alıkoymak kimseye iyi gelmiyor, şifa olmuyor. Biliyorum.” – Şule Seda Ay (Metnin tamamını okumak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.)

***

EK: “4R – DÖNÜŞÜM TEORİSİ

Neden?

Sosyal hareketlerde yer alan kişiler sık sık strateji konusunda anlaşmazlıklara düşüyorlar. Bu anlaşmazlıklar verimli, yıldırıcı veya bölücü olabiliyor. Farklı stratejilerin, genellikle aslında farklı kişiliklerin anlaşmazlığı olduğunu düşünüyoruz. 4R modeli, bu tartışmalara yeni bir gözle bakmamızın ve bu farklılıklarımızı kullanmamızın bir yolu.

4R’ler şunlar:

Reform (ıslah/düzeltme) (Mevcut sistem içinde çalışmak): Toplumdaki mevcut yapıların günlük yaşamımıza ve öz karar alma süreçlerimize doğrudan dokunan etkileri var. Yeni yapılar kurmak üzere çalışırken, eş zamanlı olarak toplumdaki mevcut kurumları da değiştirmeliyiz. Anlıyoruz ki, özellikle de bu insanlarla sıfırdan bir şeyler inşa etmeye niyetliysek, öncelikle insanların çok acil ve çok gerçek ihtiyaçları (açlık, barınma, gelir getiren bir iş sahibi olma ve güvenlik) karşılanmalı. Bu strateji, mevcut politik ve sosyal kurumların, dört bir yana yayılmış acil ihtiyaç ve gerekliliklere yönelik tedavi üretmesine destek oluyor. İnsani yardımlar ve yasa geliştirmeleri, bu yaklaşımın içindedir.

Resist (direniş) (Mevcut sisteme karşı çıkış): Tarih boyunca gördük ki “hak verilmez, alınır”. Direniş mücadeleleri en büyük kazanımlarımızı sağlamıştır. Adaletsizliğin derindeki köklerini göstermek için, yıkımı gerçekleştirenlere karşı sıkça ayağa kalkmamız gerekiyor. Bu strateji, meşruiyetlerini sorgulayarak ve eşitsizliği sürdürenlere doğrudan karşı çıkarak, mevcut politik ve sosyal kurumlarımıza meydan okuyor. Doğrudan eylem, topluluk organizasyonları ve sosyal kampanyalar, bu yaklaşıma dahildir.

Recreate (yeniden yaratmak) (Yeni sistemler yaratmak): Tahayyül ettiğimiz gelecekte, artık bize hizmet etmeyen bozuk olanların yerine yeni kurumlara ve uygulamalara ihtiyaç var. Mevcut haksız sistemlere direnir ve onları alaşağı ederken, yeni ve alternatif kurumları ve paradigmaları inşa etmemiz gerekecek. Bu strateji; yepyeni modelleri, yönetişim formlarını, liderlik yapılarını inşa ederek yeni bir toplumu kurmanın yollarını denememizi sağlıyor. Bu yaklaşım; demokratik okullar, onarıcı adalet süreçleri, yerel ekonomiler, açık kaynak teknolojileri gibi süreçleri içerir.

Reimagine (yeniden tasarlamak, yeniden hayâl etmek) (Yeni sistemleri kavramsallaştırmak): Yeni “olma biçimleri” gerektiren kritik bir sosyal evrim sürecindeyiz. Makûl bir dünya kurmak için; ortaklık, kapsayıcılık ve karşılıklı bağımlılık temelli bir toplumun neye benzeyeceğini hayâl edebilmemiz gerekiyor. Bu strateji, diğerleriyle ve bütünle olan ilişkimizle iç içe geçiyor; bireysel ve kolektif hayâl kurma becerimizi hareketlendiriyor ve yeni kültürel normlar oluşturmamızı sağlıyor. Bu yaklaşım ise; sanatı, yaratıcı süreçleri, medyayı, akademiyi, kültürel ve tinsel gelenekleri içermektedir.

(…)

—————————————–

Blog yazarının üç notu: 

1 – Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: [email protected] adresinden bana ulaşır mısın? 

2 – Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi “Yeni”ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

3 – Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum.

 

Bu yazı yazarının da önerisi ile icimdensohbetler.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

 

Emre Ertegün

Ruhunuzdaki yaraya dokunan hikayeler, ‘Küllerin Şehveti’ – Cihan Oğuz

 

Şeyma Koç çok genç bir öykücü. 1994 doğumlu. Henüz 22 yaşında. Dergilerde yayımlanan öyküleriyle dikkat çekmişti. İlk kitabı “Küllerin Şehveti” ise bulunduğu o yaşın değil, daha olgun yaşların yapıtı.

İlk öykü “Çilekeşin Mezarı”, yalnızlığı sorgulayan satırlarıyla, yazarın okuru kitabın bütününe hazırlamaya başladığının kanıtı. Tanrının yalnızlığı ile insanın yalnızlığı arasındaki benzerlikler, odağında ölümün yer aldığı bir atmosferde, sarsıcı kelimelerle irdeleniyor. Şeyma Koç, öykünün ağlarını örerken, sadece kahramanları ile zaman/mekân boyutunu katmıyor işin içine. Zaten okuyanı şaşırtan üstünlüğü de burada ortaya çıkıyor yazarın: Her birinin hayatını kendisi yaşamışçasına oluşturduğu karakterler, o kısacık öykülerde, hayata ilişkin metaforlarla buluşuyor.

Küllerin Şehveti: Yarım Kalmış Bir Flamenko”, kitabın en uzun ve en çarpıcı öyküsü. 41 sayfa. Kısa bir roman, novella gibi. İspanya’da geçen hazin bir aşkın hikâyesi. Öykü, erkek sevgilinin ağzından yazılmasına rağmen, şaşırtıcı bir ruh kavrayışına; okuyanı sokak sokak gezdirmeyi ve karakterleri ilmik ilmik tahlil etmeyi başaracak kadar ustaca betimlemelere sahip. Bir süre sonra ayrı ülkelerde yaşamak zorunda kalan iki genç sevgilinin, mektuplaşmaların kesilmesiyle başlayan kadersizliğinin dile getirildiği trajik bir öykü.

Kar Yıldızı” adlı öykü de bir trajediyi anlatıyor. Bu kez sahnede “toplumun cehenneme yakıştırdığı” bir işi yapan fahişe var. Koç, son dakikalarını yaşamakta olan fahişenin, aynı odadaki ‘müşterisi’ ile karşılaşmasını şöyle anlatıyor:

Kadının adama dikilen gözlerinde bir neşe durdu birden. Sarhoş bir neşe… Dudaklarının kıyısında duran sigarası, izmarite dayanmıştı. Dudaklarını yakıyor olmalıydı; ama bu acıya rağmen gözlerindeki o neşe de neydi? Sigarasının kalan son parçasını ağzından bıraktı. Adam irkildi birden. Ayaklarının dibine düşen izmariti, siyah topuklu ayakkabısının ucuyla hırsla ezmeye başladı. İçinde fırlayan şiddetli öfkeyi, titreyen ayaklarının ucundaki sigarada bastırıyordu. Bastırıyordu! Ruhunun ve bedeninin ortak kararıyla linç ediyordu adeta. Dudaklarıysa avaz avaz bir hiddet içindeydi. İçindeki bağıran sesleri, rüzgârın iniltili seslerine karışan kahkahalarıyla bastırıyordu. Acı bir zevkin kahkahalarıydı bu ve adamın kulaklarını tırmalıyordu.

SİNEMATOGRAFİK ANLATIM 

Akuamarin Rengi Bir Toka” ve “Lavender Pembesi”, yine ustaca betimlemeleriyle dikkat çeken öyküler. Bu kısa öykülerde, hayatımızın çok arka plânında kalan çocuksu imgeler, dünyayla bağı tamamen kopmuş eşyalar, kaybolmuş zaman dilimleri ve özlenen insancıklar saklı.

Şeyma Koç, iddialı bir görsel yönetmenin, omuzuna aldığı klâsik kamerasıyla, bireylerden yola çıkarak büsbütün bir hayatı resmetmesi gibi titiz ve zorlu bir serüven peşinde. Öykülerde yoğun olarak beliren sinematografik anlatım da bunun göstergesi zaten. Sadece karakterlerin değil, onların yaşadıkları veya uğradıkları mekânların bile milim milim betimlenmesi; dahası bunun son derece ustaca bir üslupla yapılması, Şeyma Koç’un kaleminin ve zihin dünyasının ne kadar rafine ve duyarlıklı olduğuna işaret.

Şeyma Koç

İşte tam da bu edebî görselliğe örnek oluşturan, kitabın en iddialı öykülerinden “Belgrat’ta Bir Gece”, bu kez hayalleri, zamanı ve geçmişi sorguluyor. Kahramanlardan birinin dile getirdiği “Benim kurduğum hayaller, geleceğe ait değil, geçmişin kırıklarını onarmaya çalışıyor. Hayaller, bazen geçmişi telafi etmek için var olurlar” sözü, benzersiz bir aforizma olarak hafızaya kazınıyor.

YA AŞK?

Ve “Karamela Şekerleri”… Kitabın bu 31 sayfalık en uzun ikinci öyküsü, içten içe aşkı sorguluyor:

“-Yaşandıkça, tamamlanmaya doğru koşar hikâyeler, yani her ilişki bitmek için başlar.

-Ya bitmesini istemediğin hikâyeler?

-Hiç başlamamalı. Belki de… Sahip olmaktan çok, tadına varmak daha mutluluk verici.

-Anlık mutluluklar yani?

-Kesintisiz mutluluk anları yaşayamıyorum.

-Bence mümkün!

-Kesintisiz olmayan bir hayatta, nasıl sürekli mutlu olabilir ki insan? Söylesene, yaşamlarımız ölüme yazgılıyken, nasıl?

Karamela şekerleriyle simgelenen, yazarın da karakter olarak içine karıştığı bu hüzünlü öykü, olağanüstü anlatımı, sağlam kurgusu ve sürpriz finaliyle dikkat çekiyor. Tiryakisi olduğunuz usta bir yazarın kaleme aldığı satırları okur gibi giriyorsunuz o dünyaya.

Şeyma Koç, titizlikle oluşturduğu kurgusal yapıya, hüznün ve aşkın can acıtıcı boyutunu ekleyerek, sarsıcı bir hikâye tarzı oluşturmuş. Bazen o hikâyelerden birinin kahramanı olmak için can atarken, bazen de geçmişte ruhunuzda açılmış bir yaraya dokunan o kelimelerle delik deşik oluyorsunuz.

 

*Şeyma Koç, Küllerin Şehveti, Cinius Yayınları, Kasım 2015, 132 sayfa.

 

Cihan Oğuz

[email protected]

 

 

 

Çizgi Romanın Türkiye’deki serüveni – Merve Damcı

Geçtiğimiz hafta sonu (10 Aralık) Boğaziçi Üniversitesi Karikatür ve Mizah Kulübü’nün (BUKOMİK) düzenlediği Boğaziçi Comics Chronicles etkinliği için üniversitenin Güney Kampüsü’ndeydik. Karikatüristlerle söyleşilere, stand-up gösterilerine, çizgi roman adaptasyonu film gösterimlerine ev sahipliği yapan kulüp, 9-11 Aralık 2016 tarihleri arasında çizgi roman sanatçılarını ve sektör çalışanlarını öğrenciler ve çizgi roman meraklılarıyla buluşturdu. Böylece Türkiye’de ilk kez böyle bir etkinliğe imza atılmış oldu. Neden böyle bir girişime ihtiyaç duyduklarını sorduğum kulüp üyelerinden Taha Ercoşkun, çizgi roman endüstrisinin üç ayağını, yani sanatçılar, yayıncılar ve okuyucuları birleştirmek istediklerini söyledi.

Takvimde ünlü çizerlerle atölye çalışmalarına da yer veren Boğaziçi Comics Chronicles vesilesiyle bağımsız çizgi roman sanatçıları panelinde Elif Nurşad, Caner Özdurak, Aptülika‘yı dinleme fırsatı bulduk. Uykusuz dergisi ekibinden Emrah Ablak, Memo Tembelçizer, Cihan Kılıç, Kenan Yarar ve Galip Tekin‘den de hem kişisel kariyer serüvenlerini hem de çizgi romanın geçmişi, bugünü ve geleceğini dinledik.

Yerli yazar ve çizerlerin hikayelerini “Çizgi Roman Yolculuğu” adlı programına taşıyarak YouTube kanalından (cizgiromantv)  paylaşan yönetmen/yapımcı Öner S. Biberkökü‘nün çekim süreçleriyle ilgili yaptığı sunumu görme fırsatı yakaladık. Tüm paneller içerik olarak son derece doyurucu ve ufuk açıcıydı.

Paneller, birçok farklı üst başlıklar üzerinden ilerledi. Mizah ve iktidar arasındaki ilişkiden tutun da 80’ler Türkiye’sindeki çizgi roman kültürü, günümüz Türkiye’sindeki değerlerin kültür ve sanattan kopuşu, usta-çırak ilişkisi, bir çizerin hikaye yaratım süreci,  mizah dergilerinin tirajları, sosyal medyada paylaşılan karikatürlerin yol açtığı olumlu/olumsuz durumları sektörün ticari kısmındaki isimlerden ve sanatçıların gözünden dinledik.

Aklımda kalanları paylaşayım…
**80’lerde çizgi roman hem çocuklar hem de yetişkinlerin dünyasında revaçtaydı. Bizim çocukluğumuza denk denk yıllarda çizgi romanlarla ilgili sokak pazarları kurulurmuş. Ulaşılamayan sayılar değiş tokuş edilir, yeni gelen sayıdaki hikayeler heyecanla takip edilirmiş. Belki de hayatımıza televizyonun, sinemanın girmesiyle şimdi bu kültürün yerinde yeller esiyor.
**Eskiden çizerler çalışmak için düzenli bir şekilde ofise gelirlermiş. Sabahtan akşama kadar hatta geceyarılarından sabaha kadar herkes masasında çizimini tamamlamaya bakarmış. Şimdi ise durum farklı. Çizerler evlerinden çalışıp çizimlerini ulaştırıyorlar ve bu olay birbirleriyle olan iletişimlerini, yeni fikirlerle birbirlerinden beslenmelerini ve  yaratım süreçlerini etkiliyor.
**Usta-çırak ilişkisi bugün hala devam ediyor olsa da yetersiz. Zira karitatürlerin yetiştirilebileceği okullar, kurslar vs gibi eğitim kurumları neredeyse yok. Bu yüzden bu ilişkinin güçlenmesine ihtiyaç var.
**Genç karikatüristlerin çalışmalarını paylaşabilecekleri daha fazla mecralar olmalı. Birkaç sayfadan oluşan mizah dergilerine JR olarak girmek için o sayfa çizerinin yayından ayrılmasını beklemek gerekiyor, bu da yıllar alacağı için mantıklı durmuyor. Oldukça kısıtlı bir mecrada kendine yer bulmaya çalışan çizerlere alan yaratabilmenin en etkili yollarından biri mizah dergilerinin yanında daha fazla çizgi roman üretilmesi.
**İçerik benzersiz olmalı. Özgün içerik her zaman kendine okuyucu bulur ve hikayeyi takip ettirir.
**Eskiden Gırgır dergisinin içeriği her kesime hitap edermiş. Hangi kesimden olursa olsun aileler de takip edermiş. Leman ile beraber mizah dergileri aileye girmemeye başladı. Bunun sebeplerinden biri de derginin dilinin değişmiş olması ve artık ailecek okunamaması.
**Mizah dergilerinin tirajı özellikle kaosun yaşandığı dönemlerde artarmış. Bugüne gelindiğinde mizaha daha çok ihtiyaç duyarken mizah dergilerine talebin çok fazla artmadığı söyleniyor. Belki bunun sebeplerinden biri de sosyal medya araçları üzerinden kullanıcıların kendi mizah anlayışı üzerinden espri üretmesi olabilir.
**Karikatürde hak ihlallerinin aşırı yüksek seviyelerde olmadığı söylense de sosyal medyada reklam alıp karikatür paylaşan kişileri takip etmek meşakkatli. Karikatür paylaşımlarının önüne geçmek masabaşında saatlere, günlere mal olduğu için çok zor.
**Çizgi romanlar hem edebiyattan hem de resimden bir ürün ortaya çıkarıyor olsa da ülkemizde hakettiği değeri göremiyor.
**Kadın çizerlerin görünürlüğünün bu kadar az olması sorunsalının tahmini cevabı sektörde birçok ustaları varken çizim konusunda kendilerini göstermeye hazır hissetmemeleri. (Bu kısmı kadın çizerlere doğrudan sormak daha doğru olur.)
Boğaziçi Üniversitesi’nde çizgi roman teorisi üzerine ders veren Gazi Mehmet Emin Adanalı moderatörlüğünde düzenlenen Boğaziçi Comics Chronicles, gerek düzenli yayınlarda yer alan, gerek bağımsız çalışan 17 sanatçının yanında yayınevlerinden ve eleştirmenlerden toplam 26 misafirin katılımıyla sona erdi. Bu yıl etkinliğe katılamayanlar ya da haberdar olamayanlar üzülmesin. Atölyelerde çıkan çalışmaların ve etkinlikte dikkat çeken anektodların bulunduğu bir fanzin yolda…  Boğaziçi Comics Chronicles’ın ikincisinin  Ekim 2017’de yapılması planlanıyor. Nisan 2017’de de karikatür odaklı bir etkinliğin yapılacağı kulağımıza gelenler arasında…
Merve Damcı

[Kırsal Yaşam ve Yapılar] Yurt Yapımı Zeminler – Hüseyin Melih Aşanlı

Yeni İnsan Yayınevi‘nden kitap ve e-kitap olarak çıkan, ‘Geleneksel Yapı Teknikleri : Doğal ve Ekolojik Yapı Rehberinin yazarı Melih Aşanlı ile Yeşil Gazete’de “Kırsal Yaşam ve Yapılar” başlıklı yazı dizisine başladık.

Kendisi ile Temmuz ayında kitabı bağlamında gerçekleştirdiğimiz röportaj sırasında kararlaştırdığımız bu yazı dizisinin kırsalda bir hayat kurmak isteyen tüm okurlarımız için de bir rehber olmasını umut ediyoruz

***

4 – Yurt Yapımı Zeminler

Bu yazının konusu yurtlar. İsmi çok manalı gelmiştir her zaman. Şu sıralar ise daha bir manalı geliyor aslında. Bir de zemin hazırlıklarının kısa sürmesi, taşınıp başka bir yerlere kuruluyor olması gerçekten cazip.

Geçtiğimiz yıl tanıdığım iki kişinin arazisi çeşitli sebeplerden istimlak edildi, bir arkadaşımın komşusu değişti ve yeni gelen kişi ilaç kullanmaya başladı. Ufak bir arazi ile başlangıç yapmaya kalkışan kırsal göçmenler fiyatların bir yılda fazla artması sonucu topraklarını büyültemiyorlar ve yetersiz alanda hayallerinden bekli de vazgeçmek zorundalar, bir de çok önemli bir olay oldu İmece Evi yandı. Yılların emeği, uğraşısı tüm engellere ve zorluklara rağmen başarılmış bir ev kış günü yandı gitti. Haberi öğrendiğim günden beri düşündükçe inanamıyorum, hepimiz benzer süreçlerden geçerek taşı taş üstüne koyarak, elimizde bir keser hayallerimiz uğruna yıllarca çiv çakıp toprak kazıyoruz, yağmur çamur demeden, soğuğa aldırış etmeden, çocuğumuzla, eşimizle dostlarımızla bir mücadele içindeyiz, üstelik tüm haksızlıklara, karşı çıkışlara rağmen. Gerçekten inanmak istemiyorum böyle bir yangına, fakat ne yazık ki oldu işte. Umarım tüm yaralar en kısa zamanda sarılabilir. Daha detaylı bir bilgi ve destek için aşağıda linki paylaşıyorum

İMECE EVİ: https://www.facebook.com/groups/7294715933/

Hal böyle olunca aklıma çok masraf yapmadan ve tüm olumsuzlukların arasında boğulmadan, taşınabilir sistemler kurmanın daha doğru olacağına inanmaya başlıyor insan. Yurtlar bu gibi durumlar için gayet ideal çadırla aslında.

 

 

Uzun süreli konaklamaya müsait, dört mevsim konforlu bir yaşam sunan yüzyıllar boyunca test edilmiş başarılı yapılar. Yalnız Orta Asya kökenli yurtların Anadolu’ya uyarlanması gerekiyor. Bir tanım yapmamız gerekirse daire formunda inşa edilen kubbe çatılara sahip ahşap iskelet sistemi üzerine kıy ya da keçe kaplanmış çadırlar bunlar. Zeminleri su basması ve nem sorununu çözmek için yerden yükseltilen, ahşap tabakalar olabildiği gibi yığma taşlar da olabiliyor. Kaldırabileceğiniz kadar büyük taşları olabildiğince nizamlı bir şekilde toprağa döşüyorsunuz, mümkünse yağışların olduğu toprağın balçıklaştığı zamanlarda bu işlemi yapın. İş zor olacaktır ama taşlar zemine güzelce batarak oturmalarını tamamlayacaklardır.

 

 

Sonrasında sürpriz ile karşılaşmazsınız. Sonra kalan boşlukları dere çakılı, kum ve toprak karışımı ile  bir kat kapatıyoruz, farklı boyutlardaki taşlar ile yaklaşık tüm zemini aynı seviyeye getirmemiz gerekiyor. Sonrasında ise bol çakıl, biraz üstünde tepinmek, yağmurun yağması, biraz toprak, biraz üstünde tepinmek, yağmurun yağması gibi bir sıralamayı takip edeceksiniz. Tanıdık traktörü olan bir köylü arkadaşınız var ise koca taşları attığınızda üzerinde biraz traktörle gezmesini rica edin. Bu işlem taşların kaymasına ve bozulmasına sebep olacak ama, çamurun içine taşları öyle bir batıracak ki o taşlar bir daha hareket etmeyecek. Tüm bu süreci hızlandırmak istiyorsanız mevsimleri beklemek yerine uygun kıvama ulaşıncaya kadar toprağı sulamanız gerekiyor. Başlangıç için bir tanker su yeterli olacaktır. Bir gün önceden zemini sulayacaksınız ve ertesi gün işe başlayacaksınız. Zemindeki durum taş kullanılacaksa böyle. Yazın gelmesi ile üstteki sıkışmış toprak iyicene kuruyacak ve bir daha ıslanmadığı için gayet sağlıklı olacaktır. Geleneksel yurt zeminleri yağış alan bölgelerde böyle yapılmaktadır. Eğer daha kurak bir yerde yaşıyorsanız su taşkınlarının olmayacağından emin olduğunuz bir alana direk yurdunuzu kurmaya başlayabilirsiniz.   Ben tavsiye etmiyorum. Anadolu bozkırdan şimdilik daha fazla yağış almaktadır.

Yurtların en büyük sorunları da bu yağıştır zaten. Öyle tek kat keçe ile yurt yaparsanız başınıza dert alma ihtimaliniz çok yüksektir. Ahşap zeminler ise metal bacaklar ve iskelet üzerine kurularak yerden yükseltilebilir. Metal kullanmak istemezseniz bacakları ve iskeleti ahşap ta yapabilirsiniz. Burada zemine çakılacak bacaklar metal ise bir peynir tenekesi hacminde toprağa çukur kazılmalı ve taş beton karışımı ile metal bacaklar bu çukurlara gömülmeli. Gömmek istemiyorsanız beton ayakkabının yüzey alanını genişleterek toprağa batmamasına çalışmalısınız. Bacaklar ahşap olacak ise toprak ile buluştukları yer yine de metal olmalıdır. Uçları yakılmış meşe kazıklar beş yıl gibi bir süre sonra güçlerini kaybetmeye başlarlar. İlle de yapacaksanız ya reçinesi bol ve özlü çamlar yada özlü meşe kazıklar kullanarak atık yağ ile bu kazıklara iyi bir banyo yaptırmanız gerekir. Yerden yükseltilmiş zeminler altları boş olduğunda yani metal ve ahşap iskeleler kullanıldığında ısı yalıtımı sorunları ortaya çıkarırlar. Altlarından sürekli devam eden hava akımı malzemeler için sağlıklı olsa da yapının tüm ısısını dışarıya alıp götürür. Yapay yalıtım kalıtım katmanları ise genellikle bina mantolamalarında olduğu gibi nefes almayan malzemelerden imal edilirler. Ahşap ve metal nefes almayan bir malzeme ile buluştuğunda çok hızlı küf, mantar ve dolayısı ile çürüme yaparlar. Bu konu sonrada çözebileceğiniz bir konu değildir. Planlamayı baştan yapmanız gerekir. Bir çözüm olarak zeminin etrafı taşlar ile örülebilir, toprak ve taş malzeme ile yığma geçirimsiz rüzgar engelleri inşa edilebilir.

Böyle bir durum da bile üzerine bastığınız zemini sağlam yapmanız gerekir çünkü sizin için sevimsiz olsa bile haşerat ve diğer doğa canlıları için nemli, karanlık ve serin bir yuva yapmış olursunuz. Belki bir kaç kat ahşap kaplama malzemesi ile bu sorun bertaraf edilebilir. Başka bir çözüm ise zemini müdahale edebileceğiniz kadar yüksek yapmaktır. En az 50cm.’lik bir yükseklikte inşa edeceğiniz bir zemin yer bahar döneminde temizlenebilir, kireç, kükürt gibi doğal kovucular ile haşerattan arındırılabilir. Ahşap zemin yapmayı düşünüyorsanız kesinlikle saz ve benzeri malzemeleri zeminin içine hapsederek bir yapı inşa etmemeniz gerekiyor. Alttan ve üstten kapatılmış içi saz veya başka bir malzeme ile doldurulmuş yapı elemanlarına müdahale edemezsiniz. İçerisi börtü böcek dolabilir. Hasırı bir kilim gibi üste döşemelisiniz, halılar ve kilimler ile daha sonra istediğiniz kadar katman oluşturabilirsiniz.  Bir inşanın en önemli parçası zeminleridir. Hatta en pahalı kısımları da bunlardır. Yapılarda ki en zor görevi üstlenirler, genellikle kimsenin gözü zeminleri görmez, rutubet, su baskınları, soğuklar, böcekler ve diğer sevimsiz sorunlar ile tek başlarına yarısı toprağın altında yarısı üstünde uğraşır durur zavallılar. Tüm kurgu zeminlerin üstünde olduğundan sonradan müdahaleleri çok zordur. Yoğun yağışlı bölgelerde veya su baskını ihtimali olan arazilerde yağmur hendekleri ve zemin su tahliye boruları ile işinizi garantiye almanız hayırlı olur.

İnşa edeceğiniz yurdun ne kadar büyük olduğunun hiç bir önemi yoktur zeminler değişmez, boyutları küçüldükçe imal süreleri kısalır o kadar. Bu arada arazide yaşamayı planlıyorsanız bence en azından bir çadır büyüklüğünde yurdu arkadaşlarınızla kendi başınıza imal etmekten keyif alabiliyor olmalısınız. Hayvancılık, veya diğer uğraşılar, hatta kışlık odun kesimi bile yurt yapımından daha zorlu rutinlerdir. Yaptığınız yurdun içinde yaşamanız gerekmiyor, yurtlar çok iyi birer depo, hayvan barınağı, atölye ve diğer yararlı yapılar için ideal çadırlardır. Zemin konusu muhtemelen bu kadar. Yapacak olanlar karşılaştıkları sorunları benimle paylaşabilirler.

Devamı inşallah haftaya…

 

Hüseyin Melih Aşanlı