Ana Sayfa Blog Sayfa 3237

Hollanda’ya ‘orantısız polis müdahalesi’ ve ‘diplomatik nezaketsizlik’ notaları

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Hollanda’daki programına katılmak için yaptığı seyahatte, uçağına iniş izni verilmemesi ve Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın karayoluyla gittiği ülkede gözaltına alınıp sınırdışı edilmesiyle başlayan diplomatik gerginlik sürüyor.

Türk bakanlara yönelik tutumun ardından ülkede yaşayan Türkler’in protesto gösterilerinde Hollanda polisinin müdahale etmesi ve polis köpeğinin bir Türk’ü ısırması gibi görüntüler nedeniyle iyice tırmanan gerilimin bugünkü perdesinde Türkiye Hollanda’nın Maslahatgüzarı’nın Dışişleri Bakanlığı’na çağırarak 2 ayrı nota verdi.

https://www.youtube.com/watch?v=kcnhC-zf_xM

Notalardan ilkinde, Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’ya yönelik muamelenin diplomatik nezaket ve uluslararası teamüle uymadığı ileri sürülerek resmi yazılı özür beklentisi dile getirildi.

İkinci notada ise, Hollanda polisinin protestocu Türklere yönelik müdahalesinin orantısız olduğu ifade edildi. Notada ayrıca, tazminat hakkının saklı tutulduğu belirtilerek, Türk bakanlar ve vatandaşlarına yönelik söz konusu ihlallerin araştırılması, ihlalleri gerçekleştirenler hakkında adli, idari ve cezai yaptırımlar uygulanması ve sonucunun Dışişleri Bakanlığı’na bildirilmesi talep edildi.

Hollanda’ya verilen notaların tam metni şöyle:

İlk nota

Türk vatandaşlarıyla bir araya gelmek üzere 11 Mart 2017 tarihinde Hollanda’yı ziyaret eden Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız Sayın Fatma Betül Sayan Kaya ile Hollanda’daki diplomatik ve konsüler misyonlarımıza ve mensuplarına yönelik muamelenin 1961 tarihli Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi ile 1963 tarihli Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi’nin açık ihlalini teşkil ettiği vurgulanmıştır. Tarih boyunca devlet ricaline gösterilen diplomatik nezaket ve diplomatik/konsüler misyonlar ile mensuplarının dokunulmazlıkları, diplomasinin en temel ilkelerinden biri olagelmiştir. Başta Sayın Bakan olmak üzere söz konusu kişilere gereken saygının gösterilmesi, şahsi özgürlük ve onurlarına yönelik herhangi bir saldırının önlenmesi, kabul eden devletin yükümlülüğüdür. Bu bağlamda diplomatik nezaket ve uluslararası teamüle uymayan söz konusu muameleler güçlü bir şekilde kınanmış ve bu uygulamalar konusunda Hollanda makamlarından resmi bir yazılı özür beklendiğinin altı çizilmiştir.

Notada ayrıca tazminat hakkı saklı tutulmak kaydıyla söz konusu ihlallerin araştırılması, ihlalleri gerçekleştirenler hakkında adli, idari ve cezai yaptırımlar uygulanması ve sonucundan Bakanlığımıza bilgi verilmesi talep edilmiştir. Bu hususların yanı sıra Hollanda’yı ziyaret eden tüm üst düzey zevat ve resmi görevlilerimiz ile Hollanda’da görev yapan tüm diplomatik ve konsüler misyonlarımızın, misyon çalışanlarının, tüm misyon emlakı, taşınır ve taşınmaz malları ile araçlarının ilgili uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan hakları, dokunulmazlık, ayrıcalık ve bağışıklıklarına bundan böyle saygı gösterileceğinin yazılı olarak teyit edilmesi istenmiştir.”

İkinci nota

Hollanda güvenlik makamlarının geçtiğimiz hafta sonu yaşanan olaylarda barışçıl toplantı hakkını kullanan kişilere orantısız müdahalede bulunduğu, insanlık dışı ve aşağılayıcı yöntemler kullanarak Türk toplumu ile vatandaşlarımızı kötü muameleye maruz tuttuğu belirtilmiştir. Bu uygulamaların temel insan haklarının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden kaynaklanan yükümlüklerin ve ilgili sözleşmelerde tanımlanan uluslararası sorumlulukların ağır ihlalini oluşturduğu vurgulanmıştır. Söz konusu müdahale neticesinde zarar gören vatandaşlarımızın durumu hakkında bilgi verilmesi talep edilmiştir. Diğer yandan, yaşanan olaylar sırasında vatandaşlarımızın Rotterdam Başkonsolosluğumuza erişiminin engellenmiş olmasının, ilgili uluslararası anlaşmalara ve diplomatik teamüllere aykırı olduğu vurgulanmıştır. Ayrıca, bahse konu olayları takip etmekte olan basın mensuplarımızın haber alma ve haber yayma hürriyetlerinin yine orantısız güç kullanılarak engellendiğinin altı çizilmiştir. Nihai tahlilde Hollanda makamlarından vatandaşlarımıza kötü muamelede bulunan, barışçıl toplantı hakkı ile basın özgürlüğünü gözardı eden güvenlik yetkililerinin tespit edilerek, cezai yaptırımlara tabi tutulmaları konusunda gerekli hukuki önlemleri alması talep edilmiştir.

AKP’liler portakal sıkarak protesto etti

Hollanda’nın Türk bakanlara yönelik tavrı ve tavrı protesto etmek isteyen ülkede yaşayan Türklere yönelik müdahalesi yurt içinde de tepkiye neden oldu. İzmit’te AKP Gençlik Kolları üyesi bir grup ‘portakal sıkarak’ Hollanda’yı protesto etti.

https://www.youtube.com/watch?v=m4s0q_bMNSs

Konsolosluğa Türk bayrağı

İstanbul’daki Hollanda Başkonsolosluğu binasına giren bir şahıs da, tekbir çekerek Hollanda bayrağını indirdi ve yerine Türk bayrağı astı.

https://www.youtube.com/watch?v=e2fYKFwIuf8

“Burası Türkiye mi?”

Hollanda’da polisin müdahale ettiği grubun içinde yer alan bir kişinin kendisini “Bizi içeri atacaklar” diyerek uyaran kişiye verdiği “Ne atacaklar lan. Burası Türkiye mi?” yanıtı da Türkiye-Hollanda kriziyle ilgili hafızalara kazınan olaylardan biri oldu.

https://www.youtube.com/watch?v=VIC_w8Ors50

Hollanda’dan Türkiye’deki vatandaşlarına uyarı

Notaların yanı sıra, Hollanda diplomatik tansiyon yükseldiği için Türkiye’de yaşayan vatandaşlarına ‘dikkatli olma’ çağrısı yaptı. Hollanda Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “11 Mart’tan bu yana Türkiye ile Hollanda arasında diplomatik kriz yaşanmakta” ifadesi kullanıldı. Çağrıda, kalabalık yerlerden ve toplantılardan uzak durulması ve dikkatli olunması gerektiği belirtildi.

 

(Yeşil Gazete, Ajanslar)

Tarih ‘dinamitleniyor’: 2100 yıllık kaleye taş ocağı tehdidi

Ordu’nun Bayadı köyü sınırları içinde yer alan ve geçtiğimiz eylül ayında bulunan tarihi Kibele Heykeli’nin çıkarıldığı Ordu Kurul Kalesi, taşocağı tehdidi ile karşı karşıya. 2100 yıllık, 6. Mithridates dönemine ait kalenin eteklerinde her gün onlarca dinamit patlatılıyor.

Kurul Kayalıkları’nın zirvesinde konumlanan Kurul Kalesi’nde, 2010 yılından itibaren Prof. Dr. Yücel Şenyurt’un başkanlığında arkeolojik kazılar yürütülüyor.

Tam 2100 yıllık kaleye ilişkin kazılarda, geçtiğimiz eylül ayında, tarihi Kibele Heykeli’nin bulunması, büyük bir heyecana neden oldu. Bir hafta içinde 15 bin ziyaretçi Ordu’ya akın etti.

Hürriyet’ten Ömer Erbil’in haberine göre, bilimsel çalışmaların sürdüğü kayalıkların Melet Irmağı’na bakan yamacında, yüzlerce yıllık kaleyi tehdit eden başka bir çalışma sürüyor. Tarihi kalenin altını oyan taşocağı için, her gün onlarca dinamit patlatılıyor.

Bilirkişi: Heyelan olur

1996’da koruma kurulunca kalenin çevresi 1. derece arkeolojik ve doğal sit alanı ilan edildi.

Ardından sit alanı içinde açılan taşocağının ruhsatını mahkeme iptal etti. Ancak 2011 yılında ocağı işleten Kırca Mühendislik, kale ile ayrı kaya kütleleri üzerinde bulunduklarını ileri sürerek sit alanının daraltılmasını talep etti. Ordu İdare Mahkemesi’nin istediği bilirkişi raporunda, taşocağının kale yerleşimini tamamen yok edebileceği ifade edilmesine rağmen, Ordu Müzesi ve bilimsel kazıları yürüten Prof. Dr. Yücel Şenyurt farklı bir rapor tanzim ederek, taşocağının bulunduğu alanın, arkeolojik sitten çıkarılabileceğini bildirdi. Bunun üzerine mahkeme, taşocağının bulunduğu alanın arkeolojik sit alanı dışına çıkarılmasını onayladı.

Bugünlerde taşocağının faaliyetleri sürerken, tarihi kalenin altındaki kaya mezarları da yok oluyor. Ocak aynı zamanda, kale için gözle görülür bir tehdit oluşturmuş vaziyette.

Kazılarda ortaya çıkarılan yüzlerce yıllık Kibele Heykeli, arkeoloji ve tarih çevrelerinde heyecan uyandırdı, binlerce kişiyi Ordu’ya çekti…

Ekoloji aktivistleri tepkili

Taşocağının faaliyetlerine devam etmesini sağlayan kazı başkanına kızgın olan Ordu Çevre Derneği’nin Başkanı Gül Ersan, şöyle isyan ediyor: “Arkeologlar mağaraların yanına gidemiyor, uzaktan bakıyorlar. Taşocağına yakın yerde buldukları çanak çömlekler konusunda da yukarıdan aşağıya yuvarlanmış olabileceğini söylüyorlar. Mahkeme, kazı başkanı profesörden görüş istiyor. O da raporunda ‘Sit alanına bir zararı yoktur’ diyor. Yani arkeologların vermiş olduğu raporlar sonucunda, şirket rahatlıkla çalışıyor.”

Belediye Başkanı: Gönlümüzü yaralıyor

Arkeolojİk kazılara yılda 1 milyon lira destek veren Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Enver Yılmaz da taşocağına tepkili. Başkan şöyle diyor: “Bakanlığın 50 bin liralık arkeolojik desteğini yılda 1 milyona çıkarttık. Kibele işin lokomotifi oldu. Kalenin girişinde heykel bulunması, içeride neler çıkacağına işaret. İki haftada 15 bine yakın ziyaretçi geldi. Esenyurt tarafından o güzel kompleksin yarısı yaralandı. Taşocağına benden önceki dönemde ruhsat verilmiş. Biz hem valilik hem Kültür Bakanlığı hem de büyükşehir olarak hukuki süreçte tamemen doğallığı, Kibele ve kaleyi koruma, geçmişten kaynaklanan ihmalleri düzeltme yönünde çalışmalara başladık. O vahşi, o yaralı bölüm gönlümüzü yaralıyor. En kısa sürede düzelteceğiz.’’

 

(Hürriyet)

Biz neyin lalesiyiz? – Ümit Kıvanç

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

Portakalları sıkıp suyunu içmek, kendi kimlik kartında bulunması gereken kelimeleri yabancı ülke adının başına koyup hakaretler savurmak, temsilcilikler önünde, polisin sana bir şey yapmayacağını, aksine muhtemelen destek olacağını, en fazla, taşkınlığı ileri götürürsen “yapma birader” diyeceğini bilerek, bütün o rahatlık içerisinde, her an içeri dalıp küffarı telef, malını yağma edebilecekmiş pozlarıyla tafra yapmak filan kolay.

HOLLANDA KONSOLOSLUGU ONUNDE PROTESTOLAR DEVAM EDIYOR. PROTESTOCULAR TURK BAYRAKLARI VE ATTIKLARI SLOGANLAR ILE TEPKILERINI DILE GETIRIYOR. FOTOGRAF: HAKIME TORUN / ISTANBUL (DHA)

Kendi topraklarında, senin koruman, garantin altındaki konsolosluk binasının çatısında dalgalanan bayrağı indirip yerine kendi bayrağını çekmense, rezalet olmasının, “yapma birader” sınırının çook ötelere kaydırılmış olduğunu göstermesinin yanısıra, ciddî hastalık belirtisi. O kişi oraya nasıl girdi, polis nasıl izin verdi… bunları sormuyoruz haliyle. Fakat bu eylemin nasıl bir kafa yapısı, nasıl bir ruh haliyle, hangi maksatla yapıldığını, yapanın ne bakımdan tatmin hissettiğini falan ciddî olarak sorgulamak, yapılacak her siyasî tartışmadan daha önemli, hattâ daha hayatî, nâçizâne bendenize göre. Eylemi yapan ve orada Türk bayrağını görünce coşkuya kapılıp tekbir getirenler, binayı Hollanda ordusunun koruduğunu mu sanmaktalar? Haçlıları mı yendi şahıs? Nedir? (Aynı şekilde, Hollanda’nın yaptığına karşılık İncirlik’teki Almanların Polis Özel Harekât tarafından gözaltına alınmasını ve hepsinin kafasına çuval geçirilmesini savunan insanların da teşkilatlı tıbbî bakım ve tedavi altına alınması gerekmez mi?)

Tepkinin bindirilmiş kıta kısmını, bu sosyal-psikolojik, patolojik boyutlar dışında konu etmenin mânâsı yok. Öbür kısmı, yaşanan skandaldan bir millî mağduriyet hissi üretme ve bundan yararlanarak nicedir ayrı düşülmüş devlet ve iktidarla hiç değilse bir vesileyle yanyana gelme arzusudur ki, ilki mi daha alçaltıcı, bu mu daha küçültücü, tayin etmek zor. Bir de sırf AKP’yi dövüyor diye Hollanda’yı tutma hali var; onu da bu kendini aşağılama müzikalinde koroya katmak yanlış olmaz.

En alçaltıcı ve küçültücüsü ise, herhalde, başka ülkenin yöneticisine “lale” falan denebilmesi. Birçoğumuzun mezar taşına “başkaları adına utanarak yaşadı ve öldü” yazdırılabilir. Sen ne lalesisin? Evet, ne lalesiyiz sahiden?

Lale kime denir? Yurtdışı gezilerinde bizim cebimizden çıkan paralarla sefa süren ve utanmadan afra tafra yapan birine denebilir mi meselâ? Boşverin, bu lafı devamı bizi kötü yere götürür. Kimbilir neyin altına gideriz…

Böyle zamanlarda pek kimsenin yanaşmadığına yönelelim, çocuklarımız torunlarımız hiç değilse üç-beş insan, fırsatçı, ırkçı, millî yaygaraların dışında kalıp olan biteni anlamaya anlatmaya çabalıyormuş, toplumumuz o kadar da akıl fikir vicdan idrak izan yoksunu değilmiş, desin. Aslında bu yapay kriz ve yaygara dönemlerinde olaylara akılla mantıkla, hakkaniyetle yaklaşmaya çalışan nüfusumuz hiç de az değildir. Lâkin ne sesimiz yeterince çıkabiliyor ne de çıkması birilerine ulaşmasına yetiyor.

Olsun. Başka yolumuz yok.

İLK DEVRE

Olanları özetlemeyeceğim, bu yazıyı okuyacak kadar konuyla ilgili herkes zaten takip ediyor. Bazı sorular sıralayacağım.

-Ankara tam olarak ne istedi, Hollanda makamları tam olarak neye engel oldu?

-İstenen, Türkiye Cumhuriyeti devleti adına istenebilecek bir şey miydi yoksa iktidardaki parti adına siyasî çalışma imkânı mıydı?

-Dolayısıyla, Hollanda’nın tutumu TC devletine yönelik sayılır mı yoksa Türkiye’de yapılacak referandumda bir tarafı savunanların siyasî eyleminin engellenmesi mi sözkonusudur?

-Hollanda hükümeti, Türk dışişleri bakanının yapacağı toplantı için, ülkesinde yapılacak seçimlerin ertesindeki bir tarihi önerdi mi?

-Önerdiyse Ankara ne cevap verdi? “Hayır, ille bu hafta geleceğiz” mi dedi?

-Eğer böyle ise benzer durumda Ankara nasıl davranır?

-Hollanda hükümeti, Türk dışişleri bakanının toplantısı için yer konusunda görüşmeler yapıldığını ileri sürüyor. Görüşülen neydi?

-Eğer toplantının Türkiye’nin resmî temsilciliklerinden birine alınması görüşüldü ise, bu bizzat TC yasalarına göre yasak değil mi?

-Görüşme sürüyorken Türk dışişleri bakanının, “ben gelirim, sıkıyorsa önlesinler” anlamına gelen posta koyma eylemi yapmasının ardındaki güdü nedir?

-Ankara, üstelik devlet meselesi değil parti, hattâ tek adam liderliği meselesi olan bir konuda başka devlete posta koyarak sonuç alabileceğini gerçekten düşündü mü yoksa bu posta, kriz çıksın, büyüsün diye mi kondu?

-Benzer bir postayla karşılaşsa Türk hükümeti nasıl davranır?

İKİNCİ DEVRE

Gerisi, biliyorsunuz, TC dışişleri bakanının uçağına iniş izni verilmeyişiyle geldi. Mevlût Çavuşoğlu’nun çıkıp yerini Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’ya bıraktığı ikinci devreye geçelim.

-Rotterdam şehri yetkilileri (vali veya belediye başkanı), TC konsolosluğuna, başka siyasî-resmî ziyaretçi (bakan) bekleyip beklemediklerini sordu mu?

-Konsolosluk, aile bakanının Almanya’dan karayoluyla geleceğini bilmesine rağmen buna “beklemiyoruz” cevabı verdi mi? Yani yalan beyanda bulundu mu?

-Konsolosluk, bakan Kaya’nın gelişi önlenmesin diye güvenlik görevlilerini farklı araçlarla başka yönlere gönderdi mi? Yani ülkesinde görev yaptığı hükümetin güvenlik güçlerini kandırmak üzere plan yaptı ve uyguladı mı?

-Hollanda polisi bunu fark etti ve esas büyük skandal patlamadan önce bir de böyle kendi halinde ufak skandal yaşandı mı?

-Bakan kimliğiyle yapacağı ziyaret ve ziyaretin amacı bildirilmeden, Aile Bakanı Kaya’nın Hollanda topraklarında diplomatik kimlik ve dokunulmazlık sahibi sayılması mümkün mü?

-Hollanda polisi bakan ve konvoyunu ülkesine sokmamaya, Almanya’ya geri göndermeye çalıştığı sırada bakanın zırhlı aracına binip kapıları kilitlemesi vs., bir hükümet mensubunun yabancı ülke topraklarındaki davranışı olarak değerlendirildiğinde, hangi sınıfa girer? Eylem?

-Benzer durumda Ankara nasıl davranırdı?

-Bakanın “persona non grata”, yani “istenmeyen kişi” ilan edilmesi, resmî kimliğiyle yabancı ülke topraklarında eylem yapma girişiminden ötürü müdür yoksa Hollanda’nın keyfî uygulaması mı?

-Bir de, sokak gösterileri ve polis tepkisi vs. var. Orada olanlara dair soru sormak dahi komik olacak, bu yüzden sorunun şeklini, zeminini değiştirelim: Polisin “dağılın” dediği ama dağılmayan göstericiye Türkiye’de ne yapılıyor? Şunu da eklemeden olmaz: Hollanda’da ne yapılmış? (On altısı gözaltına alındı, on dördü bu yazı yazılırken bırakılmıştı.)

Tam bu bağlamda, oraya doğrudan doğruya krizi büyütmek için eylem yapmaya gitmiş bakanın düşünce ve ifade özgürlüğünden, demokrasiden, insan haklarından sözeden mesajlarını hatırlamamak ve hiçbir ilacın iyi edemeyeceği bulantılara kapılmamak mümkün mü? Bu yüzden, döndükten sonra söylediklerini tamamen duymazdan gelmeye çabalıyoruz.

Sona şu soruları ekleyeyim:

-Hollanda veya başka herhangi bir Avrupa devletinin taze AKP iktidarına yaklaşımı nasıldı?

-Türkiye’nin siyasî ortamı ve devlet-toplum ilişkisi demokrasi-çoğulculuk yönünde gelişecek gibi gözükürken bizzat Tayyip Erdoğan başta, AKP’li bakanların şunların bunların Avrupa ülkelerindeki itibarı ne âlemdeydi?

-Bunlara takılacak bir sürü kulp bulunacağının farkındayım. İyi. O halde şöyle soralım: Beş-altı yıl önce Hollanda veya herhangi bir başka Avrupa devleti, herhangi bir Türk bakana, uçağına iniş izni vermeme veya ‘istenmeyen kişi’ ilan edip sınırdışı etme gibi bir davranışı reva görebilir, buna cüret edebilir miydi?

-“Devlet olarak saygınlık” diye bir kavramı kimse biryerlerde duydu mu?

Ve son sorum, aynaya: Türklerin içinde bulunduğu herhangi bir anlaşmazlık, kavga, çatışma şu bu durumunda Türk tarafının hiçbir zaman herhangi bir kusuru kabahati olmuş mudur, var mıdır, olabilir mi, düşünülebilir mi, iddia edilebilir mi, değiştirilmesi teklif dahi edilebilir mi, falan..?

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

 

Ümit Kıvanç

8 Mart’tan Fukuşima’ya, oradan mücadeleye…

Daha iyi çalışma koşulları için mücadele ederken polisin saldırısına uğradığı için yaşamını yitiren 120 kadının 1910 yılından itibaren anılmaya başlanmasıyla kabul gören, tarihe Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak geçen bir gün 8 Mart. Daha iyi çalışma koşullarından daha iyi ve bir “hak “olan “sağlıklı yaşam” için uğraş vermemiz gerektiğini Çernobil Nükleer felaketinden sonra bir kez daha gösteren Fukuşima Nükleer Felaketi’nin yıldönümü ise ondan sadece 3 gün sonra. Japonya’da  başlayan fakat, meydana geldiği coğrafya ile  sınırlı kalmayıp dünyanın damarlarında dolaşmaya başlayan Fukuşima Nükleer Felaketi için tüm dünyada anma etkinlikleri yapılıyor. İki nokta arasındaki en kısa mesafenin bir “doğrusal çizgi”oluşundan hareketle, bu iki noktayı takvim üzerinde işaretlersek  aralarında çizeceğimiz doğruya sanırım “yaşam için adalet” adını verebiliriz.

Dünyanın dört bir yanında baskı gören, erkekler tarafından kuralları belirlenen bir oyunu oynamaya davet edilen, pek çok konuda fiziksel ve psikolojik olarak sömürüye maruz kalan kadınların birlikte sokağa dökülmesi, tüm gücü elinde toplayan şirketlerin dünyanın kaynaklarını sömürmesinin sonuçlarından biri olarak ortaya çıkan nükleer felaketlere ve her tür ekolojik yıkıma  karşı toplumların sokağa dökülmesinden çok farklı değil. Kaldı ki kadınların iş dünyasında karşılaştığı  şeffaf tavanların inşa edilmesi ile doğanın ve onun kaynaklarının talan edilmesi aynı zihniyetin ürünü.

“Sokağa dökülmek”kavramını tepki göstermek olarak imleyecek olursak, bunun dozu “söz”ün dinlenmediği, kaos ve gerilim dönemlerinde artıyor . Bizzat katılma olanağı bulamadıysam da okuduğum kadarıyla, Türkiye en renkli, en canlı 8 Mart’larından birini yaşadı bu sene. Şüphesiz bunun, son bir yıl içinde kadınların acı tecrübeleriyle: yaşanan kadın cinayetleriyle, çocuk gelin tasarılarıyla, tecavüze meclis çatısı altında meşruluk kazandırılmaya  çalışılmasıyla,  kadının  var olma mücadelesinin yükselmesiyle ilgisi var. Neticede “sokağa dökülmek” bilim insanlarının, akademisyenlerinin bile dinlenmediği bir ülkede halkın yapabileceği en anlamlı şey. Diğer taraftan Fukuşima anması vesilesiyle 11 Mart tarihinde Türkiye’de yapılan basın açıklamalarına, kampanyalara,  eylemlerin  son 6 yıl içinde nasıl arttığına  bakarsak yine orada hükümetin nükleer santral kurmada ısrar ediyor oluşu yatıyor. Mevzu nükleer santrallerin nükleer savaşa davetiye çıkarması, atıkların ekosistemi, dolayısıyla tüm canlıların yaşamını  tehdit etmesinin sorgulanması açısından önem taşırken  Akkuyu Nükleer santralinin kurulması için bilimsellikten uzak raporların hazırlanması, var oluşumuzun ne büyük bir tehdit altında olduğunun göstergesi. “Bitir işi raporu” nun hazırlanmasıyla Türkiye Atom Enerjsisi Kurumu(TAEK)’in saha parametreleri raporuna dayanılarak Akkuyu için inşaat lisans başvurusunun yapılmış olması, Türkiye’de Nükleer “Zırva”nın gerçekleştirildiği   günlerde nükleer santrallere karşı çok daha güçlü eylemler ortaya konmasını gerektiriyor. Yazının başına dönecek olursam, kaynağı aynı olan iki sorundan bahsediyorsak, sorunlardan birindeki iyileşmenin diğerinde de iyileşme sağlayabileceğini iddia edebiliriz.  Zira bu ikisinin birbirini besleyen mücadeleler olduğunun en güzel kanıtını felaketi  direkt yaşayan Fukuşima’da görüyoruz.

Japonya’da doğanın radyasyona teslim edilmesinin karşısında duran Fukuşima’lı kadınlar bugün hala her cuma akşam üstü  Başbakanlık binasının önünde toplanıyor ve sistemden hesap soruyor. Nükleer santrallerin felaketten 1 yıl sonra kapatılmasında ve bu süre zarfında bugün sadece 2 reaktörün çalıştırılıyor olmasında  ve diğer 41 reaktörün hala devre dışı bulunmasında  yaşam için mücadele eden kadınlar yer alıyor. Doğanın katledildiği, ölümün sıradanlaştırıldığı, savaşkanlığın her alanda hissedildiği, dünyanın  erkek egemen bir kültürden beslendiği her zamankinden daha çok  kadınların dikkatinde. Ataerkil ve hiyerarşik bir toplum olan  Japonya’da kadınlar iki devrimi birden gerçekleştiriyor.

Burada durup 16 Nisan’ı düşünüyorum, sanırım bizim için devrim yapma zamanı geldi de geçiyor. Bir arkadaşımın Uykusuz’da görmemi sağladığı , 8 Mart Dünya kadınlar günü öncesinde Cumhurbaşkanımızın  yaptığı bir konuşmada “Kadını insan olarak kabul edersek pek çok şey çözülür” demiş olduğunu anlatan, Bir kadının bir erkeğe  “Selam Dünyalı, ben insanım” dediğini resmeden bir karikatür artık çok fazla geliyor.

Not: Fukuşimadan Çıkarılacak 10 Ders: Risklerin azlatılması ve toplumların nükleer felaketlerden korunması için 11 Mart 2017 Fukuşima nükleer felaketinin 6. yıl dönümü anmasıdır .Felaketin etkileri hala devam ediyor. Bu kitapçık Fukuşima’daki yerel insanların acı tecrübelerini, Fukuşimanın gerçeklerini ve yeni felaketlerin önlenmesi amacıyla gelecekte alınması gereken aksiyonları baz alıyor. Japonya’dan bu seslenişleri okuyabilir ve kendi toplumunuzu en iyi nasıl koruyabileceğinizi düşünebilirsiniz. 

 

Pınar Demircan

 

 

 

Dina kadınlarından, kadınlara şarkılar

Çok sesli, çok renkli, çok çalgılı, bol kahkahalı, bazen de ağıtlı onların müziği.

Mitolojide, dünya yaratıldığında insanlara yetmiş dilde konuşmayı öğreten melek diye bilinen Dina’dan geliyor isimleri.

Fotoğraf: Şebnem Göksel Özer

Dünyanın farklı yerlerinde, farklı zamanlarda benzer hisleri, aşkı, acıyı, sevinci, kederi, gitmeyi, özlemi,  bir şeyleri değiştirebilme cesaretini yaşayan kadınların sesini ve sessizliğini saklayan ezgileri paylaşıyor Dina Ensemble, şarkıların arasına ‘kadın’la barış’ dileğini katıp sokağa çıktığından beri.

Farklı kültürleri müzikle anlamak,  dil, din, ırk, cinsiyet farkı üzerinden çizilen sınırların ötesinde bırakılanlara enstrümanla dokunmak, kadın cinayetlerine, tacize, şiddete, toplumsal cinsiyet düzenine, baskıya, ayrımcılığa karşı müziğin iyileştirici, birleştirici gücüyle ses çıkarmak, o sesi çoğaltmak için Çanakkale’de buluşan kadın müzisyenlerin yaşadığı ve anlattığı, yine kadının hikayesi…

Fotoğraf: Mehmet Şakir Arslan

Çiğdem Ergun Güvenç, Feryal Günal, Dilan Özgün, Tuğçe Temir, Aslıgül Şahiner, Bircan Katırcı ve Zerin Uydu ile yoluna devam eden Dina Ensemble, iki yıl önce, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü‘nde Çanakkale’deki kadın yürüyüşünden sonra ilk kez sahneye çıktığından bu yana, sokakta, dayanışma buluşmalarında, kadın eylemlerinde ve davet aldıkları konserlerde buluşmayı sürdürüyor kadınlarla.    

Fotoğraf: Semra Canbulat

Türkçe, Zazaca, Gürcüce, Rumca, Lazca, Makedonca, Ermeni, Azeri ve Ladino dillerinde söylenen şarkılarla ortaklaşıyor hikayeler, diller, hisler, yan yana…

Fotoğraf: Mehmet Şakir Arslan

Bir de geçen 8 Mart’ta, kadınları sokağa çağırmak, erkeklere her yerdeyiz ve canımız nasıl isterse öyle yapar, öyle yaşarız demek için şarkı yaptılar, “Çık sokaklara”.

Dina kadınları bu yıl da sahnedeydi 8 Mart’ta. Çanakkale’de, Ece Ayhan Evi’ndeki ‘Kadınlardan Kadınlara Şarkılar’ konseri öncesi, sayıca gittikçe artan dinleyicilerini şu sözlerle selamladılar: “Dünyanın yarısını oluşturan, yaratan, üreten, eyleyen,  emek veren biz kadınların günü.  Yüzyıllardır susmamız, oturmamız, boyun eğmemiz, hayatı seyretmemiz istendi. Bugün her yerde olduğumuzu, her şeyde emeğimizin olduğunu, yaşamı, umudu, hayal etmeyi, dayanışmayı bırakmadığımızı, susmadığımızı, boyun eğmediğimizi  bir kez daha hatırlamak ve hatırlamak için bir aradayız.”

Fotoğraf: Mehmet Şakir Arslan

“Ne çiçeğim ne de ‘bağyan’, kadınım ben ayan beyan. Tutkun aşkın sende kalsın, çek elini hayatımdan” diye başlayan, kadınların çok sevdiği şarkıları Çık Sokaklara ile onları bağıra çağıra sokaklara çağıran Dina Ensemble, Yeşil Gazete aracılığıyla, Dina’nın ve kadınların müzikte, sokakta, her yerde olduğunu ve olmaya devam edeceğini bir kez daha vurguladı:

“En başından beri söylediğimiz gibi, kadınlar hayatın her alanında ve sanat alanında da yok sayıldıkları halde varlar. Biz yola çıkmadan önce, kadın ve müzisyen olmaktan aldığımız güçle “en iyi bildiğimiz şey müzik yapmak ” diyerek bir araya geldik. Kadın ve sanat mücadelesinin içinde bu duruşla var olmaya uğraştık. Kadınlar bal gibi müzik de yapabilirler. Tüm kadınları bulaşıkları bir kenara bırakıp çalgı çalmaya davet ediyoruz. Yaşasın kadın, yaşasın müzik.

 

Güneş Dermenci

 

[Eşyaların Hikayesi] Çentik Yüzük

1 Aralık 2014 – 1 Aralık 2015 arasında 1 yıl süre ile gıda/ilaç gibi temel ihtiyaçları ve sayısı 5’i bulan istisnalar dışında hiçbir şey satın almama üzerine yaşadığı deneyimi ALMADIM blogundan paylaşan Selma Hekim ile gönüllü bir anlaşma yaptık.

Selma Hekim’in gönüllü sadelik deneyimini paylaştığı “ALMADIM” blogundaki ilk yazının ilk paragrafı

Anlaşmamız da şu; Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki [ha-ki]’de evindeki ve elindeki ‘şey’leri [Eşyaların Hikayesi] yazı dizisi üzerinden okurlarımız ile paylaşacak. “Satın almadan edindiğimizi hayatımıza kattığımız şeylerin bir öyküsü, ardında bıraktığı bir hatırası var” diyor Hekim. Biz de sözü ona bırakıyoruz.

***

Tüketimi biraz azalttıktan bir adım sonrası yavaş yavaş daha sade bir yaşam sürmekti, buna “şeylerimin” sayısını azaltarak başladım. İlk başta kıyafetler, sonra bir daha okumayacağım kitaplar, evdeki ıvır zıvır ne varsa ihtiyacı olanlara gitti, takaslarda verildi. Fena gitmiyor, baya sadeleştim derken bir yerde takıldım kaldım, bazı eşyalarımı ihtiyacım olmadığı halde elden çıkaramıyorum.

 Neye yeteneğiniz var deseler, toplayıcılık ya da buluculuk derim. Sokakta sürekli bir şeyler bulurum, kendi evim de bu bulduğum, topladığım şeylerle dolu. Topladığım şeyler derken bir iki parça eşya sanılmasın. Şöyle diyeyim; evimde satın aldığım tek eşya bir kitaplık. Sadece ev eşyası da değil, laptop, telefon, defter, kitap, kıyafetler, kozmetik hep bir yerlerden geliyor şükür.

Bulunan şey alınan şey gibi değil; sizi öyle mağaza vitrininde beklemiyor, zar zor ele geçiriyorsunuz. Dünyada neredeyse bir tane daha yok, varsa da sizin onunla karşılaşma ihtimaliniz çok az. Bir fiyatı yok, genellikle daha önce kullanıldığı için bir yerlerinde zamanın izleri var. Kısacası eşsiz. İşte bu buluntu ikinci el eşyalar yüzünden sadeleşme çalışmalarım başarısız oluyor ve o kıymetlilerle yaşamaya devam ediyorum. Mesela yaklaşık on yıl önce Küçük Bebek’te bulduğum bir sürü sanat tarihi kitabı var ki onları olaydan yıllar sonra sanat tarihi yüksek lisansına başlamış olmamın habercileri olarak görüyorum ya da evimde 5 ay kalan arkadaşlarımın Fransa’ya giderken bıraktıkları şifonyer onlardan bir hatıra olarak odamda duruyor. Bir de çentik yüzük var, buluntularımın hikayesini  anlatmaya ilk önce o küçük şeyden başlayayım, kenarı kesik yüzükten.

Bundan yaklaşık  5-6 yıl önce bir sonbahar günü Berlin’de St Oberholz adlı bir cafede arkadaşımla buluşacaktım. Tramvaydan inmiş oraya doğru yürürken meczup görünüşlü bir adam tam önümde aniden yere doğru uzandı, yerden birşey aldı ve biraz inceleyip bana doğru  uzattı. Baktım bir yüzük. Adam buldu, onun kısmeti ben ne yapayım deyip istemem hareketi yaptım elimle ve yürümeye devam ettim. Adam önüme geçti bana uzatmakta ısrar ediyor, yüzüğün içinde bir şeyler gösteriyor. İstersin istemezsin derken nasıl olduysa yüzük elimde kaldı. Karşılığında para istiyor belli ki, elini uzatmış. Ben züğürt ancak yarım paket sigarayla 2-3 euro verebildim ama adam yetinmedi el kol hareketi yapıyor. Ben biraz da panikle tabanları yağlayıp arkadaşımla buluşmaya gittim.

Olayı arkadaşıma anlatırken bir de ne görelim, yüzüğün içinde ayar var. Demek adamcağızın bana parmağıyla göstermeye çalıştığı oymuş. Adam deli, ne yapsın altın yüzüğü,  3-5 kuruşa ihtiyacı vardı herhalde  diye düşünüp kendimi rahatlattım.  İnternetten rakamlara baktık 16 ayara tekabül ediyor. Beni aldı mı bir heyecan, seyahat param çıktı diye sevinmeler, sonraki günlerde harcamalarda bir gevşeklik .

Almanya’da bu işler nasıl yapılır bilemediğimden yurda döner dönmez kendimi bir kuyumcuya attım. İlk kuyumcu 700 TL dedi. Tabi ilk gittiğim kuyumcuya güvenir miyim, birkaç yere sordum, fiyat hep aynı civarda. Sonunda birine  karar kıldım, dedim ki tamam satıyorum. Altını alınca keserlermiş meğer bunu bilmiyordum. “The ring must be destroyed”,  yani yüzüğü kesecekler. Deniyorlar, deniyorlar yüzük kesilmiyor. Hemen bir toz falan sürdüler, bir şeyler yaptılar. Kuyumcu bana dönüp dedi ki, nereden buldunuz bu yüzüğü? Bende hık gık edip,  Berlin’de biri verdi, tanımıyorum vereni gibi pek inandırıcı olmayan cevaplar verdim. Adam bana inanmıyor, polisi çağırırım diyor. Ben yalvar yakar oldum, nihayet ikna oldular. Sakın kimseye götürmeyin dolandırıcılıktan tutuklanırsınız deyip beni bıraktılar. Nasıl götüreyim ki zaten kesicem diye çenttiniz yüzüğü. Aldım yüzüğümü çıktım.

Hem hayallerim suya düştü, hem de adama deli derken asıl safın kendim olduğunu da anladım ama bir hınçla fırlatmadım yüzüğü, aksine sevgi duydum kendisine.

Çentiğini görüp soran herkese hikayesini anlattığım, nice muhabbetlere vesile olan, bana o günü yaşadığımı hatırlatan bu yüzüğü atamıyorum haliyle. Üstüne bir de yazı bile yazıldı şimdi, artık hepten benimle.

 

Selma Hekim

Bavuldaki ekolojik hazineler – Buket Atlı

Akşamdan hummalı bir hazırlık var bizim evde, kedimiz Beşer bilgisayarın başına geçmiş benimle birlikte birşeyler araştırıyor. Bir yanda da renkli kağıtlar, boya kalemleri, bir yandan bulut şeklinde kesilmiş yaka kartları…

Yepyeni hayatlar, deneyimlerle tanışacak ve içimizdeki güzellikleri onlarla paylaşacak olmanın heyecanı ile ertesi gün 3 kadın atölye öncesi mekana geliyor, önce kocaman bir sarılıp sonra bol bol gülüşüyoruz. Veee iki gün önceden içi özenle karbonat, gliserin, sabun rendesi, ekolojiye dair kitaplar ve takas için getirilen malzemelerle doldurulan bavulumuz baş köşeye yerleştiriliyor. Ardından da yereldeki üreticilerden alınan bademler, ekşi mayalı ekmekler atıştırmalık köşesine konuluyor. Kağıt bant da koymayı unutmayalım ki herkes kendi adını yazabilsin kupasına, boşuna bardak kirlenmesin değil mi…

Peki neler oluyor burada? Ne için tüm bu hazırlık?

‘Şehirde yaşıyorum vee doğaya olan etkimi de azaltmak istiyorum, napıcaam?’ diyenler olarak Şehirde Ekolojik Uygulamalar Atölyesi’nde tekrar bir araya geldik de biz. Etrafımdaki bir çok kişiden dönem dönem böyle sorular duyuyorum, neler yapılabilir diye sohbet ediyoruz heyecanlanıyoruz ama günlük rutine dönüldüğünde alışkanlıklarımızı değiştirip uygulamaya geçmek bazen biraz zorlayıcı olabiliyor. Tam da bu nedenle daha önce aynı yollardan geçmiş ve benzer zorlukları yaşayan kişilerle konuşmak, belki bazı şeyleri birlikte yapmak için eşlik edecek kişilerle tanışmak her derde deva oluyor.

Peki nedir bu Şehirde Ekolojik Uygulamalar Atölyesi?

Şehirde de doğal ve sağlıklı yaşama adım atmak istiyorsunuz ama nereden başlayacağınıza karar veremiyor musunuz? Kendinizi çok zorlamadan, dert etmeden elimizden geldiğince değiştirebileceklerimiz nelerdir? Gelin birbirimize ilham olalım! Hem deneyimlerimizi paylaşalım, hem de hep birlikte zehirsiz ve pratik tarifler yapalım dedik.

Ankara’da yaptığımız bir şehirde ekolojik uygulamalar atölyesinde buluşan güzel insanlar

Atölyelerde cevap aradığımız bazı sorular da şunlar oluyor genelde:

* Dünyanın içinde olduğu ekolojik krizin nedenleri neler? Şehir yaşamının karmaşası içinde sürekli tüketen tarafta olmak istemiyorsak neler yapabiliriz? Sadece kişisel hayatımda bir şeyler yapmakbu gidişi durdurmaya yeterli olur mu ki?

*Sağlıklı gıdaya hangi yollardan erişebiliriz? Temizlik malzemeleri gerçekten temizliyor mu? Yoksa kirletiyor mu? Doğaya zarar veren bize iyi gelir mi?

* Kokusundan bile etkilendiğimiz ürünleri vücudumuza sürmeli veya evimizi temizlemeli miyiz? Pratik önerilerle alternatif olarak yapabileceklerimiz neler?

Atölye sırasında belki de en güzel olan şeylerden birisi ise birlikte sirke, diş macunu, çamaşır makinesi deterjanı, yüzey temizleyici, deodorant veya leke çıkarıcı gibi zehirsiz temizlik ve kişisel bakım malzemeleri yapmak oluyor. Hatta bu sefer gelen en güzel yorumlardan birisi, bunları yapmayı yetiştirebilecek miyiz diye kaygılanıyordum ama ne kadar kolaymış hemen yapıverdik şeklindeydi.

O kadar zehirsiz malzemeler yapmışken, yanımıza alıp eve götürüp denemeden olmaz tabi

Bundan birkaç ay önce Kadıköy’e mahalle buluşmasına gelen Doğa Okulu ekibinin sohbetinde beni çok ilhamlandıran bir şey söylenmişti. Doğanın ritmine uygun bir şekilde yaşamak için ille de kırsalda yaşamaya veya emekli olup bir yere yerleşeceğimiz bir günün gelmesini beklemeye gerek yok, şehirde de doğayı keşfedip yapılabilecek çok fazla şey var! Mesela çoğu evin bahçesinde yeni dünya (malta eriği) ağacı var aslında, ama ben Doğa Arkadaşımın Kutusu oyununu oynayana kadar bunu bilmiyordum bile. Ya da kapalı denizlerde nadir bulunan tepeli karabatakları Kadıköy’de her gün vapura binerken görmek mümkün ama biz nedense hep onlara bakmadan geçip sonra akşam belgesellerde kuşları izlemeyi tercih ediyoruz.

Aslında keşfeden çocuk gözleri ile bakmak istersek, şehirde de hem canlı hayatı çeşitliliği bakımından hem de doğaya daha az zarar vererek yaşayabilmek anlamında pek çok hazine bizi bekliyor.

Eğer tüm bu konularda şirketiniz için veya kendiniz için atölye düzenlemek isterseniz biz buralardayız efenim, bavulumuzdaki ekolojik hazineleri birlikte paylaşmak niyetiyle…

İletişim için: [email protected]

 

Buket Atlı

Oradaydım: Slow Cheese 2017 Bodrum

Slow Food, Yeşil Gazete okurlarının malumu, üretimde coğrafyayı, tüketimde adaleti ve üretimden tüketime temiz usulleri savunan, gezegenin bekasını gıda üzerinden ve eşitlikçi bir çizgide konuşmaya gayret eden, yatayda yapılanan bir hareket. Avrupa’da köklenip sesini çoğulcu (küresel demek istemiyorum) bir uslüp dahilinde gezegene yaymaya çalışırken, tüm süreci festivallerle bezemiş. Terra Madre, belki de en bilineni, iki yılda bir gerçekleşen en geniş katılımlı toplantısı. Slow Meat ve Asiogusto belki biraz daha az bilinenleri ancak bir konuya odaklanmış ve neredeyse onar yıllık geri planlarıyla artık birer kampanya sayılabilecek Slow Fish ve Slow Cheese ise, tohumlarını başladıkları bölgelerden uzak coğrafyalara atmaya başarabilmiş olanları.

Bunlardan Slow Cheese, 2015 yılından bu yana, ilk köklendiği Bra’dan (İtalya) hayli uzak ve belki de peynirle anılması en şaşırtıcı bulunacak beldelerimizden birinde, Bodrum’da tertip edilmekte. Slow Food Bodrum gönüllülerinin fevkalade disiplinli ve ısrarlı gayreti neticesinde Türkiye’nin farklı yörelerinden gelen ve kaybolmaya yüz tutmuş süt ürünlerini ve yerel üreticilerini bir araya geliyor. Adını duyup kendisini hiç görmediğiniz peynirlerin tadımlarından, AB standartları ya da Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı hijyen beklentileri, onlarca okuduğunuz ancak uygulamasında sıkıntı yaşayacağınız konuya ilişkin üretici eğitimlerine, kamu ile üreticiyi bir araya getirip tartıştıran panellerine katmanlı bir etkinlik bu.

Geçtiğimiz hafta ikincisi gerçekleşti.

Avusturya ve Yunanistan’ın yanı sıra Türkiye’nin 7 bölgesinden, toplam 22 peynir ve yoğurt üreticisinin, 111 farklı ürünle katıldığı bu etkinlik hemen hemen bir haftaya yayılan programa sahipti ve programın eğitim ayağına çok önem verilmişti. Eğitim deyince hani, bir hafta sonunda ne olur demeyin, katmanlama meselesi işi ve Slow Food Bodrum ekibi bu katmanlamayı çok güzel yapmış. Aynı iki yıl önce olduğu gibi hem köylerde, kendi hayvanlarının sütünü peynire çeviren kadınlarla, hem gelecekte turizm alanında çalışmak üzere öğretim gören öğrencilere ve hem de yıldızı parlak, adı sanı merak uyandıran şeflerin desteği ile gıdaya haz bağlamında yaklaşan meraklılara ama 5 güne yayılan 8 eğitim ve bir de keçi çiftliği gezisi vardı. Bodrum ve Milas’taki Gastronomi ve Otelcilik Meslek Liseleri ile Muğla Üniversitesinin Beçin’deki Meslek Yüksek Okulu yerleşkesinde çiftçilere ve öğrencilere eğitim veren Sylvia ve Sinan Sarpkan’ın yanı sıra, Slow Cheese Bodrum festivaline ikinci kez eğitmen olarak gelen Avusturyalı peynir üreticisi Robert Paget eğitimlerin temel taşıyıcıları oldular.

Ulusal ve uluslararası peynircilerin, kanaat önderleri, veteriner ve gıda uzmanlarının katılımıyla coğrafi işaret almış ve Slow Food’un Nuh’un Ambarı listesine girerek Presidia olmaya hak kazanmış peynirler, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın konuya yaklaşımı, gerçek gıdaya ulaşımın zorlaştığı günümüz yaşantısında neneden toruna aktarılama şansı kalmayan üretim geleneği gibi konu başlıkları ise programın bir diğer önemli ayağı olan paneller kısmında ele alındı.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın, Koruma Kontrol Genel Müdürlüğü seviyesinde katılımcı ve takipçi olduğu panellerde hayvancılık, yokolmaya yüz tutan yerel canlı çeşitliliğimiz, süt üretimi, gıda güvenliği, kooperatifleşme ve ekoloji ekseninde konuşan katılımcıların tartışmaları Yüksel Aksu’nun Anadolu’nun son göçerleri: Sarıkeçililer var” adlı belgeselinin izlenmesi ve kadim bilginin taşıyıcısı yörük lideri Pervin Ana’nın (Çoban Savran) sohbeti ile tamamlandı.

Yukarıda bahsettim, 100’ün üzerinde süt ürünü ile katıldı üreticiler, bu festivale. Bu ürünlerin kiminin yapımı atölyelerde pratik edilirken, bir kısmı Bodrum’un lokantalarının menülerine girmişti ve bir kısmı da hemen hemen tüm festival süresince tadımların yapıldığı merkezde tüketicinin ilgisine sunuluyordu. Bu, organizasyonu hayli çetrefilli bir iş, hem üretici için hem de merakla gelen tüketici için. Bir yandan tadım için ayrılan ürünün bitme riski var, diğer yandan tüketici ile yüz yüze olup üretimin detaylarını, meşakkatli safhalarını paylaşacak samimi ortamı kurabilme sınavı… benim tecrübem, gerek Slow Food Bodrum gönüllülerinin ve gerekse de katılan üreticilerin işin hakkını verdikleri yönünde. Tüketicilerden görüş almadıysam da her an kalabalık olan bu alan, henüz yazlıkçı nüfusun yokluğu ile sakin olan Bodrum için fevkalade ilginç ve etkileyici bir etkinlik olduğu kanaati uyandırdı bende.

​Peynir coğrafyası saymadığımız Bodrum’da bir avuç gönüllünün muazzam bir platform yarattığını söyleyerek sözlerimi tamamlayayım.

Üretime dair tecrübemin, insanın sebep olduğu ekolojik bir yıkımla sınandığı bir dönemecime geldi, her iki episodu da, Slow Cheese Bodrum’un. Benim sorduğum soruları herkesin sormasını beklemem kabil değil, ekolojik bedellerin bu festivalin katmanları arasında yer alması da bir süreç meselesi belki de. Ancak, bir ürüne, bir üretime odaklı ve Anadolu’ya yayılan böyle festivallerin artması için bir dolu sebep verdi bana Bodrum: yüz yüze gelmek, dertleşmek, tartışmak ve yarını birlikte hayal etmek üzere derin ve katmanlı bir muhabbet alanı açmak birbirimize.

Slow Cheese Bodrum aynen bunu yapıyor. Şahit olmak umut verdi.

 

Defne Koryürek

[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Canavar! Canavar?

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Canavar! Canavar? Alışılmışın dışında bir çocuk kitabı. Bu kitabı ‘Yeşil Kitaplar’ kapsamında sizlere tanıtmamın sebebi, içerdiği mesaj değil, hikayenin ormandaki hayvanlar arasında geçiyor olması. Onu alışılmışın dışında kılan şey ise, kitabın hikayeyi önce okura yazdırması.

Kitabın ilk yarısında hikayeye yalnızca illüstrasyonlar eşlik ediyor. İllüstrasyonlar mürekkeple çizilmiş, siyah-beyaz, yine çocuk kitaplarında alışık olduğumuz tarzın dışında. Bir çocuk kitabının renksiz de resimlenebileceğini gösteriyor bize Shin. Çizimler öyle detaylı ve özenli ki, çocuklar kitabın tek sayfasına bile dalıp giderek dakikalarca Shin’in yarattığı ormanın derinliklerinde kaybolabilir. Hem kim bilir, belki çocuklar bu kitabı okuduktan sonra kendileri renklendirmek isteyecektir?

 

Kitabın ikinci yarısında ise asıl hikaye başlıyor. Oldukça güzel bir hikaye, içinde empatiyi, korkuları, dedikoduları, en sonunda da şaşırtıcı bir sürprizi içeren. Mesaj oldukça sade ve net; kişi, kendinden bilir işi. Hikayede; bize anlatılan her şeyi kendimizden yola çıkarak algıladığımızı fakat gerçeğin hiç de öyle olmayabileceğini anlıyoruz.

Hikayeyi okurken kitabın ilk yarısında aklımızda canlandırdığımız şekline uyup uymadığına bakıyoruz. Bu da aslında kitabın ana mesajıyla örtüşüyor. Acaba gerçek hikaye, bizim düşündüğümüz gibi mi?

Kitabın basımını, boyutunu, kağıt ve kapak kalitesini ayrıca beğendim. Özenle hazırlanarak basılmış, çok eğlenceli bir kitap Canavar? Canavar! Küçük büyük herkese tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim.

 

Gonca Mine Çelik

Arafta kalmış bir tükeniş hikâyesiydi Tarlabaşı

Beyoğlu ile ilk kez 30 Ekim 1973’ de tanıştım. On bir yaşındaydım. Çok iyi hatırlıyorum; ilk Boğaz Köprüsü’ nün açılış günüydü. Şişli’ de oturan büyük halamı ziyarete gidecektik. Annem ve babam benim Beyoğlu’ nu görmemi de istiyorlardı. Önce Beyoğlu’ na çıkmış ve sonra Şişli’ ye gitmiştik. Köyde geçen yavaş günlerden sonra o kaosa girmek başlangıçta ürkütmüştü beni; ama rengarenk ışıklı vitrinleri, devasa binaları, bin bir çeşit insanlarıyla, otomobilleri, sinema afişleri, kalabalık kafeleriyle büyülemişti de beni Beyoğlu.

Bugün gitmek pek içimden gelmese de uzun yıllarım Beyoğlu ve civarında geçti. Beyoğlu merkezli işlerde çalıştım. Üyesi olduğum STK’ ların, siyasi partilerin merkezleri de hep Beyoğlu’ daydı. Beyoğlu’ nun dört mevsimini, 7 gününü, 24 saatini sokak sokak yaşadım. Benim için uzun yıllar İstanbul’ un başkenti Beyoğlu’ ydu…

1950’ li yıllarda Tarlabaşı

Kimsenin kimseyi pek takmadığı, modern kent ritüellerinin pek de uygulanmadığı, Romanların müzikleriyle yıkanan Tarlabaşı sokaklarının keyfini de yaşadım, bu keyfi bilen bilir. Bir zamanlar bir renk ve görüntü cümbüşüydü Tarlabaşı, şimdi artık sadece hatıralarda kaldı.

Tarlabaşı sokak kedileri ve köpekleriyle; ipteki çamaşırları, tabelaları, eskimiş Osmanlı- Avrupa ortak mimarisinin özelliklerini taşıyan ve dünyada tek örnek olan levanten gri binalarıyla; güzel gözlü Kürt çocukları, Romanları, Lazları, ayyaşları, travestileri, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen yoksul yaşlı Rumları, Ermenileri, Afrikalıları, dünyanın her yerinden insan yüzleriyle; hayatı hayat yapan yüzlerce canlı ve sahici kareleriyle bir Fellini filmleri platosu gibiydi. Bozuk para gibi harcanan hayatların mekânı, bir yeni dönem gettosuydu. Orta çağda Yahudiler için getto ne demekse, Tarlabaşı da travestiler, göçmen siyahlar, fukaralar, Kürtler, çingeneler… için oydu.

Dolapdere ve Hacı Hüsrev ile birlikte namlanmış Beyoğlu üçlemesinin en bozulmamış- yabanıl semtiydi Tarlabaşı. Dolapdere’den sonra o da iki büyük yıkımla ehlileştirildi- ehlileştiriliyor. Sırada bir başka ehlileştirme projesi Hacı Hüsrev’ i bekliyor.

Beyoğlu’ na İstanbul’un başkenti denirdi ya, Tarlabaşı da kentin gece yaşayan ötekileri tarafından kurulmuş ayrılıkçı- özerk cumhuriyetiydi. “Geceydi, Melekti ve Bizim Çocuklar” dı. “Ağır Roman” dı sinema perdesine yansıyan, Puma Zehra’ nın bitirim cenazelerinde haplı helva kavurduğu. Beyaz yakalıların cumartesi akşamları Pera âlemlerinden çıkıp güvenli sığınaklarına dönerken alkolden bayılmış kafalarla dolmuş camlarından seyrettiği, sokaklarına kan dökülerek kurulmuş ayyaş Tarlabaşı bulvarı cumhuriyetinin, yol kenarı batakhanelerinin masalarında güneşin hiç batmadığı semtti. Kentin tam merkezinde, hayatın en cıvıltılı olduğu neon ışıklarının hiç sönmediği Taksim’ in göbeğinde, İstanbul’a bu kadar yakın ve aynı zamanda da bu kadar uzak bir yerdi; aralarda bir yerde duran, arafta kalmış bir tükeniş hikâyesiydi Tarlabaşı…

Tarlabaşı sıradan bir “eski mekân” değildi. Bir köşede tesbihini sallayıp kallavi cigarasını üfleyen, barbut atan, kılıç kesen hayat yorgunu emekçiler; hemen yanlarında sabaha kadar açık kalacak kumar postasını barbutun en azılı zarlarıyla donatan ağır abiler; köşede bulvar kaldırımlarında büyük umutlarla yapılan bir göç sonucu başlayan İstanbul macerasını travesti bir seks işçisine dönüşerek tamamlayan kız ”oğlan” kızlar; evlerin daracık balkonlarında rakıyı susuz yudumlarken fonda çok eski içli bir Orhan Gencebay şarkısı eşliğinde iki paket Maltepe tüketip, kollarındaki jilet izleriyle ”Dali İstanbul’da” mottosuna inat, vücudu deliliğin resmine dönmüş harita bilekli gençler; arka sokaklarında 2. Dünya Savaşı kaçağı Polonyalı saat tamircisi ustasından hayat dersleri alan bitirimhane stajyerleri; diğer köşesinde ise iç içe yaşadıkları İstiklal Caddesi’ nin ışıltılı caddelerinde yılbaşına hazırlanan soğuk bir aralık günü koşturmasında, Pera barlarında sigortasız iş bulabilmek için gezinirken karşılaştığı ve asla kavuşamayacağı hatuna tutulup, Tarlabaşı’ na dönünce alkol komasına giren delikanlıları ”Değer mi bi kevaşe için be delikanlı?” mavralarıyla teselli eden dumanlı ablaları vardı Tarlabaşı’ nın.

Buluş Müzikhol, Bulvar Bar Night Club, Kardeşler Birahanesi, Kadir’in Yeri, Mini Bar gibi mekânlarda kapı önünü tutarak ekmek için yol bulmaya çalışırken, az evvel siyah bir Mercedes’le yol kenarından alınıp kim bilir hangi grup seks partisine götürülen çocukluk aşkını, akşam doğrayarak huzura kavuşturmak için planlar yapan semt çocuklarına sahipti bir zamanlar Tarlabaşı…

Bir zamanlar Tarlabaşı Caddesi’nde karşılıklı sıralı, üç -dört katlı, ikinci katı mutlaka cumbalı, lavanta kokulu binalar vardı. Eski İstanbul’un ünlü ve örnek mekânlarından biriyken, bir nedenle insanların terk etmeye başladığı, ucuz ev fiyatları yüzünden onların yerini bin bir türlü karmaşanın ele geçirdiği, gidenler ve gidemeyenlerin oluşturduğu karmaşık sosyolojik yapısıyla değme mozaiğe taş çıkartan sosyal dokusuyla, kentin cadı kazanıydı Tarlabaşı.

Beyoğlu’ da yediğimiz midyeler burada, merdiven altlarında doldurulurdu. Süt mısırlar, kerhane tatlısı için şerbetler bu evlerde kaynatılırdı. Sokak bozacılarının sattığı bozalar, askıda satılan yoğurtlar bu evlerde mayalanırdı. Gecenin ilerleyen saatlerinde köşe başlarını tutan pilavcı arabaları bu evlerden yola çıkarlardı.

Tarlabaşı Bulvarı çok eski zamanlarda fener alaylarının ve 1970’ li yıllardan sonra işçi bayramlarının da yürüyüş parkuruydu. Defalarca o bulvardan Taksim’ e doğru uçarı sloganlarla yürümüştük. Hrant’ ı sessiz ve sitemsiz Kumkapı’ ya götüren yüz bin insanla bulvarı bir kez de ters yönde adımlamıştık.

Bedrettin Dalan yönetimi, 1986- 1988 yılları arasında trafiği rahatlatmak gerekçesiyle boğazdan Tarlabaşı ve Kasımpaşa’ya kadar uzanan güzergâh boyunca tarihi binalar yıkmıştı. 1986’ da başlamıştı yıkım. O yıllarda Talimhane’ de çalışıyordum ve yıkımı gün be gün yaşadım. Dalan bu projeyi İstanbul’u bir “açık hava müzesine dönüştürme” projesinin bir parçası gibi gösterse de aslında yıkım ANAP’ ın Türk-İslam sentezinin de bir yansımasıydı bana göre. Dalan, bu yıkımın sebebi olarak artan trafiğe bir çözüm bulmayı, bölgede uyuşturucu ve fuhşun önünü kesmeyi gösteriyordu, ama yıkım yapılan yerlerin gayri-müslim evleri olması ve yıkım yapan buldozerlerin önlerine Türk bayraklarının asılması ve yıkımdan sonra Dalan’ın “artık bu bölgeyi de temizledik” demesini hatırlıyorum. Çok büyük sorunlar yaratmıştı. Birçok sivil toplum örgütü, bölgenin koruma altına alinmasi gerektiğini savunsa da Dalan’ ın projesi hayata geçmişti. Tarlabaşı yıkımı, Cumhuriyet sonrası Türkiye’sini “saf Türkleştirme” politikalarının Ermeni tehciri, 1924 nüfus mübadelesi, 1944 varlık vergisi, 6- 7 Eylül olaylarının bir devamı olarak da görülebilir.

Birinci Tarlabaşı yıkımına karşı Mimarlar Odası İstanbul Şubesi’ nin mücadelesine yakından tanık oldum. 1988’ de Ruhi Su Dostlar Korosu çalışmalarını odanın Tarlabaşı’ nın Taksim girişinde yer alan binasında yapıyordu. O bina bugün de ayakta.

Aynı yıllarda arkadaşımız Hilmi Etikan bu yıkımı bir belgeselle kayıt altına almıştı: Tarlabaşı Tarlabaşı. Doğu-batı sentezinin, dünyadaki tek sivil mimari örneklerini oluşturan kentsel mirasın, trafiği rahatlatmak adına yok edilişini anlatan bu belgeselin çekimi, üç yılda tamamlanmıştı, film 1989 yılında Lozan’da düzenlenen ” 2. Festival Internatıonal du Film d’Architecture et ‘Urbanisme” de 710 film arasında ilk beşe girme başarısını göstermiş ve UPIAV ödülünü kazanmıştı.

Tarlabaşı ikinci büyük darbeyi de 2010’ ların başında aldı. Kentsel Dönüşüm projesiyle semtin son sakinleri de yerlerinden edildiler.

Fotoğraf sanatçısı Ali Öz, bir zamanlar Magnum fotoğrafçısı Sebastião Salgado’ nun dayak yeme pahasına gezerek fotoğrafladığı sokaklarda iki yılını geçirdi ve bir süre sonra yerle bir edilecek binaları, hayatları 30 bin fotoğraf karesiyle ölümsüzleştirdi. Bu yazıda kullandığım renkli fotoğraflar Ali Öz’ ün 2013’ de Fotoğrafevi tarafından yayımlanan ve 145 fotoğrafına yer verdiği Ayıp Şehir/ Tarlabaşı kitabında yer alıyor. Kitapta Prof. Dr. Cevat Geray, Feyyaz Yaman, Hakan Bıçakçı ve Petek Çırpılı’ nın yazıları da var.  Bu kitabı ne yapıp edip edinmenizi öneriyorum. Belki de kısa bir süre sonra İstanbul’ un, Tarlabaşı sokaklarının, insanların uğradığı ayıp ve kayıplar sadece Ali Öz’ ün hayat verdiği bu görüntülerle hatırlanacak.

Burada 90 Dakikalık “Beyoğlu’nun üvey evladı; Tarlabaşı” belgeselinin 40 dakikalık kısa versiyonunu da paylaşmak istiyorum. İsa Tatlıcan bu belgeselde 1870 Büyük Beyoğlu yangınından sonra kurulan, şimdi sessiz sedasız İstanbul’a veda eden bir semtin çöküntüsünün ve o semtin içinde yaşayan tutunamayan insanların öyküsünü anlatmış.

Ne yazık ki her iki yıkımı da yakından yaşadım. İlk yıkımda Mimarlar Odası’ ndan Yücel Gürsel’ in ve ikinci yıkımda Tarlabaşı Mülk Sahipleri ve Kiracıları Derneği’ nin Karadenizli hoş sohbet önderi Ahmet abimizin mücadelesi de bir işe yaramamıştı. Ahmet abiyi bir gece bizim partiye, EDP’ ye davet etmiş ve uzunca bir söyleşi yapmıştık onunla. Söyleşi bitip de Beyoğlu’ na çıktığımızda saat gecenin üçünü çoktan geçmişti. Uzun yıllardan beri Tarlabaşı’ nda yaşayan Ahmet abi bu değişimden çok rahatsızdı. “…Entelektüeli, entelektüel gibi görüneni, kedi besleyeni, civciv resmedeni, kıçı kırık fotoğrafçısı, parti kızları-oğlanları taşınacaklar yeni ve pahalı binalara. Tarlabaşı 5-6 sene sonrasının “Cihangir” i olacak” diye hayıflanıyordu.

Dediği gibi de oldu. Bugünlerde Tarlabaşı’ ndaki dönüşümün simgesi haline gelen Tarlabaşı 360 projesinde satışların başladığı haberleri medyada yer almaya başladı. Çalık Gayrimenkul ve Beyoğlu Belediyesi ortaklığında yürütülen çalışmalar ile hayata geçirilen Tarlabaşı 360’ ın Taksim meydanına 350 metre mesafede bulunan binalarının metre kare fiyatları 4500- 5500 dolar civarındaymış. Yani 100 metre kare bir daire için en az 450 bin dolar ödemek gerekiyor. 4-5 katlı binaların 5-6 sene önce Çalık Grubu tarafından 100- 150 bin liraya satın alındığını duyuyorduk. Şimdi 5 katlı bir binanın fiyatını siz hesaplayın. Kentsel dönüşüm adı altında çok büyük bir rantsal dönüşüm söz konusu Tarlabaşı’ da.

İstanbul’ un hemen bütün semtleri bugün aynı problemi yaşıyor. Hem on yıllar içerisinde oluşan mahalle kültürleri, sosyal doku yok oluyor. Hem de araziler- binalar değerinin çok altında bedellerle inşaat tekellerine hediye ediliyor. Oysa ki yerinde dönüşüm yapılabilirdi. O değeri uzun yıllar içerisinde üreten insanlar dönüşümün olanaklarından da yararlandırılabilirdi.

Geçen şubat ayı sonunda Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Başkanı Eyüp Muhcu’ nun bir açıklaması yayımlandı: Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanan 67 maddelik torba yasa taslağı ile kentsel dönüşüm alanlarında imar hakları menkul değere dönüştürülerek imar borsasında şirketlerce alınıp satılabilecekmiş. Yani “tapu” artık yurttaş için bir güvence olmaktan çıkıyor ve tekelleşmiş gayrimenkul yatırım ortaklıkları ve inşaat şirketleri lehine zorla el koyma süreçleri kolaylaşıyor.

Bu torba yasayla vatandaşların haklarının riske atılması, dava açma ve haklarını takip etme olanaklarının zayıflatılması da söz konusuymuş.

Yazısında torba yasa taslağındaki pek çok düzenlemenin yerel yönetimlerin yetkilerini Çevre ve Şehircilik Bakanlığı lehine gasp ettiğini de vurgulayan Muhcu, bu uygulamanın Türkiye’nin imza attığı AB kentsel şartı ve AB yerel yönetim şartı ile devlet tarafından güvence altına alınacağı taahhüt edilen yerinde yönetim ilkesine aykırı bir düzenleme olduğunu da belirtiyor.

Yani İstanbul’ un başkenti Beyoğlu çoktan düştü ve sırada diğer semtler, yaşamlar var. Kısaca birileri “Gidin bu kentten kardeşim, Katar’ dan abim geldi, o oturacak bu kentte!” diyor bizlere.

Sabah ola, HAYIR ola diyelim!

 

Ercüment Gürçay