Ana Sayfa Blog Sayfa 3238

Asbestle bitmeyen çilemiz

Yasaklanalı yıllar geçmesine rağmen her sene başka bir skandalla karşımıza çıkan asbest meselesi, bu sefer de Ankara’nın en yoğun semtlerinden Maltepe’de bulunan Tarihi Havagazı Fabrikası’nın yıkımıyla ortaya çıktı. 26 Şubat 2017 tarihinde yıkımına başlanan binanın 350 ton asbestle yüklü olduğu bilgisi gündeme bomba gibi düştü. Asbeste dair bilgiyi Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından 24 Kasım 2016 tarihinde açılan “Havagazı Fabrikasında Bulunan Asbestli Malzemelerin ve Kalıntıların Geri Dönüşüm Malzemesi Karşılığında Sökülmesi İşi” ihalesinden öğrenebildik. Büyükşehir Belediyesi önce yıkılan kısımda asbest olmadığını söyleyip, dördüncü gündeyse önlem aldıklarını söyledi. Ancak fabrika çevresinden ve sahada çalışma yapan 2 kepçeden alınan örneklerde %15 ila %40 arasında değişen oranlarda asbest türünün en tehlikesi olan amfibole rastlandı. Mimarlar Odası’nın girişimiyle Ankara 7. İdare Mahkemesi, asbest barındıran Ankara Maltepe Havagazı Fabrikası’nın yıkımının durdurulmasına karar verdi. Ankara Valiliği’nce yapılan açıklamada ise havada halk sağlığını tehdit eden bir asbest yayılımının olmadığı belirtildi[1].

Açıklamayı meslek odaları yaptı

Yıkıma dair ilk bilgi ve açıklama, belediyeden değil de Ankara Tabip Odası, Kimya Mühendisleri Odası ve Mimarlar Odası’ndan geldi. 15 Şubat 2017’de yani yıkımın başlamasından 11 gün önce Ankara Tabip Odası (ATO) ile Mimarlar Odası Ankara Şubesi, yıkılması planlanan binadaki asbeste ilişkin hiçbir önlem alınmamış olmasına itiraz etmiş ve acilen önlem alınması için çağrıda bulunmuştu[2]. Ancak tüm bu uyarılar sanki hiç yapılmamış gibi koca binaya kepçelerle girilip doğrudan yıkıma başlandı. Oysa asbestli yapıların buldozerle ve balyozla yıkılması sakıncalı. Yıkımdan önce asbestin bir takım kimyasal maddeler püskürtülmek kaydıyla binaya iyice yapışması ve ancak bunun ardından kesilip paketlenerek götürülmesi gerek.

İlerleyen günlerde de Mimarlar Odası Ankara Şubesi de hiçbir önlem almaya yanaşmayan Büyükşehir Belediyesi’ni bir yana bıraktı. Halkın kendi başının çaresine bakıp önlem alması, Mili Eğitim Bakanlığı’nın bölgedeki okulları yıkım işlemi bitene kadar tatil etmesi ve işyerlerine gerekli uyarıların yapılması için çağrıda bulundu. Kimyasalla sabitlenmemiş asbestin rüzgârla oldukça geniş bir alana yayılabileceğini de belirtti. ATO ise vücuda alınan asbest maddesinin kanserojen etkisinin 30 yıl sonra bile ortaya çıkabildiğini konusunda uyarıda bulundu.

Gökçek karşı atağa geçti

Tüm bu açıklamalar ve sosyal medya üzerinden süren tartışmalar üzerine sinirlenen Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek ise karşı atağa geçerek şunları söyledi[3]. “Üzeri bohça gibi örtüldü. Tamamen naylonlarla kaplandı, dışarıya hava sirkülasyonunun yapılması mümkün değil… Santral 1930’larda yapılmış hatırladığım kadarıyla. O zamandan beri burada duruyor. Mübareğin insanı, 1930’dan beri zaten orada, 1930’dan beri hiçbir şey olmadı da daha biz elimizi dokunmadan, asbest felaket diyerek ortalığı birbirine kattılar, yaygarayı kopardılar. Yıktığımız bir tane bina var; ek bina. Bu binanın içinde de boru filan yok. Yalan, külliyen yalan. Biz ideolojik yalanlarla halkı paniğe sevk eden bunları mahkemeye verip, fitil fitil burunlarından getireceğiz”.

Gökçek’ten büyük tehdit 

Gökçek, Tarihi Havagazı Fabrikası’nın çevresindeki bir okulda çocukların veliler tarafından okula gönderilmediğine de atıfta bulunarak şunları ekledi[4]. “Bir okul müdürü ve bazı öğretmenler, çocuklara ‘Okula gelmeyin’ diyor. Bunlar da aynı şekilde provokasyona dâhil oluyorlar. Bunların hepsinden hesap soracağım. Sadece ben dava etmeyeceğim, siz de dava açabilirsiniz. Maltepe Pazarı’na asbest var diye kimse gelmemiş. Muazzam bir gelir kaybına uğramışlar, kayıplarından dolayı tazminat davası açabilirler, ellerinde hiçbir delil yok, sadece yaygara var. Avukat konusunda da yardımcı olabilirim”. Bir belediye başkanının, bilgilendirilmediği için kaygılanan halkına dava açmaya kalkışması, bu insanları başkalarının da dava etmesi için çağrıda bulunması tarihte eşi benzeri görülmemiş bir belediyecilik anlayışıdır.

Asbestli binanın yıkımı ihalesi için komik ücret

Gökçek önemle aldıklarını iddia etse de, bunun doğru olmadığını 24 Kasım 2016 yılında yapılan “Havagazı Fabrikasında Bulunan Asbestli Malzemelerin ve Kalıntıların Geri Dönüşüm Malzemesi Karşılığında Sökülmesi İşi” ihalesi de ortaya koyuyor. Yıkım işinin ihalesi 13 bin 217 lira 19 kuruş muhammen bedelle çıkmış. Bundan önce aynı iş için 380 bin lira muhammen bedelle çıkan ihalenin, birden 13 bin TL’ye düşmesinin nedeni asbest meselesini dikkate almadan yeni bir hesaplama yapılmış olması. Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan[5], asbest yönetmeliği ve tüm uluslararası standartlar uygulanarak tüm önlemler alınarak işçi sağlığı, halk sağlığı ve kent sağlığını tehdit etmeden yapılacak bir yıkım sürecinin maliyetinin yaklaşık 700-800 bin TL olduğunu söylüyor. Oysa mevcut firma sadece 13 bin TL’ye bu işi yapıyor. Üstelik işin süresi sözleşmenin imzasından sonra teknik şartnamede 240 gün olarak belirlenmiş. Zira çevreye ve halk sağlığına zarar vermeden her türlü önlemler alınarak, ölçümler yapılarak, titizlikle gerçekleşmesi için gereken minimum süre bu. Ancak bırakın 240 günü 60 gün bile olmadan alelacele ve hiçbir önlem almadan yıkıma başlandı. Bir de yıkımdan sonrası var. Asbest içeren her şey tehlikeli atık kategorisinde olduğu için bu atıkların üstü kapalı olarak tehlikeli atık taşıma lisansına sahip araçlarla taşınması şart. Atıkların saklanması ise 1. sınıf düzenli depolama alanına gömülmeleri şeklinde gerçeklemeli. Bunların nasıl olduğuyla ilgili de bir bilgi yok.

Asbest meselesi meclise de taşındı

Son olarak, Tarihi Havagazı Fabrikası konusu CHP tarafından araştırma önergesi olarak meclise taşındı. Önergeye MHP ve HDP de destek verdi. Ancak önergenin gündeme alınması önerisi kabul bile edilmedi[6].

Asbest nerede bulunur?

Asbest (amyant) beyaz, grimsi ya da yeşilimsi renkli kütlesel, uzun ipeksi, kolay ayrılabilen iplikçikler biçiminde bulunuyor. Asitlere ve ısıya dayanıklı olması nedeniyle ateşe dayanıklı eşyaların yapımında,  inşaatlarda ısı yalıtımı başta olmak üzere üç binden fazla alanda kullanılıyor. Asbest Türkiye’de Kastamonu, Eskişehir, Sivas Divriği, Beypınarı, Kangal, Zara, Çankırı (Şabanözü), İzmir (Urla), Bursa (Orhaneli), Erzincan (Ilıç), Hatay (Kızıldağ) ve Çanakkale gibi illerde bulunuyor.

Sağlığa etkileri nelerdir?

Asbest mikroskobik dikiş iğnesi şeklindeki kristallerden oluşuyor. Vücut dokusuna iğne gibi saplanan bu kristalle etrafındaki hücreleri değişime uğratıp, hücreleri kanserojen hale getiriyor. Kanserojen olduğu kesin olarak belirlenmiş asbest, özellikle solunum yoluyla alındığında akciğer zarı kanserine neden oluyor. Bu madde sadece kanser değil, akciğer zarları arasında sıvı toplanması, kireçlenme, akciğer zarı kalınlaşması ve akciğer dokusunda bağ dokusu oluşumu gibi hastalıkları da ortaya çıkarıyor.

Asbest sadece solunum yoluyla vücuda geçmiyor. Asbestli su boruları da insan sağlığı açısından çok tehlikeli. Asbest içme suyuna karışınca vücuda sindirim yoluyla girip, mide, pankreas, böbrek ve sindirim yolu kanserlerine yakalanma riskini artırıyor. Asbestli içme suyu şebekelerinde hatlarda meydana gelen patlaklardan ve kırılmalardan çıkan küçük kristallerin solunum yoluyla ciğerlere yerleşmesi de kanser riski oluşturuyor. Bazen su boruları sağlam olsa bile aşırı klorlu su asbestli yüzeyle temasa geçtiğinde borudaki asbest liflerini kopabilir. Kopan lifler suya karışarak bu sudan içen canlıların sindirim yoluyla vücuda girebilir.

Yasaklanalı yedi sene oldu

Asbest lifleri

Asbestin kullanımı Avrupa’da 1950’lerden 1980’li yıllara kadar hızla artmış. Ancak 1980’lerden itibaren Avrupa ülkeleri teker teker asbest kullanımını yasaklamaya başlamış. Avrupa Birliği’nin 1999 tarihinde benimsediği Direktifle (1999/77/EC) tüm Avrupa Birliği ülkelerinde her türlü asbestin kullanımının ve pazarlanması yasaklandı. Direktifin tüm üye ülkeler için 1 Ocak 2005 tarihinde yürürlüğe girmesi ile Avrupa Birliği’nde asbest yasağı resmi olarak başladı. İşçilerin asbeste maruz kalmalarından doğacak risklere karşı korunmalarına ilişkin 2003 tarihli Direktif (2003/18/EC) asbest çıkarılması ve üretimi/işlenmesi sırasında işçileri asbest liflerine maruz bırakacak tüm faaliyetleri yasaklandı. Ayrıca mevcut asbestin temizlenmesi ya da asbestli binaların veya birimlerin bakım onarım veya yıkım işlerinde çalışacak işçilerin maruz kalacakları asbestten korunmaları için son derece sıkı limitler ve önlemler de hayata geçirilmeye başlandı. Bu direktif de Nisan 2006 tarihinde tüm üye devletlerde yürürlüğe girdi.

Bizdeyse Çevre ve Orman Bakanlığının 29 Ağustos 2010 tarihinde yayınladığı “Bazı Tehlikeli Maddelerin, Müstahzarların ve Eşyaların Üretimine, Piyasaya arzına ve kullanımına ilişkin kısıtlamalar Hakkında Yönetmelik” ile asbest kullanımını yasakladı. Ve bu yasak 31.12.2010 tarihinde yürürlüğe girdi. Böylece asbestin üretimi, kullanımı, piyasaya arzı ve asbest içeren eşyaların piyasaya sürülmesi de yasaklanmış oldu. Ancak bu kanserojen madde hala hayatımızda.

Asbest sadece havayı değil, suyu da zehirliyor

Asbest sadece havamızı değil sularımızı da kirletmeye devam ediyor. Pek çok kentte ve kasabada musluklarımızdan akan şebeke suyu, yıllar önce döşenmiş asbestli borularla taşınmaya devam ediyor. Bazı belediyeler bu boruların bir kısmını yeniledi. Ancak Türkiye’deki 900 küsur ilçede su borularının henüz yenilenmediğini ve çoğunun asbest içerdiğini biliyoruz. Asbestli boruların içinden geçen şebeke suyu, boru içinden kopardığı asbest liflerini beraberinde taşıyarak evimizin musluğuna kadar getiriyor. Çamaşırımızı bu suyla yıkıyoruz ve tişörtteki asbesti soluyoruz. Sebzeyi meyveyi bu suyla yıkıyoruz, suluyoruz. Yani asbesti solumasak da yiyoruz ve içiyoruz. Kış aylarında su boruları patlıyor, kırılıyor. Bu kez her yana tehlike saçıyor. Ve bu boruların tamiri ile uğraşan işçiler de doğrudan asbeste maruz kalıyor.

Ankara’da 1 Mart’ta gerçekleşen Asbest eylemi

Geçtiğimiz senelerde pek çok kent su borularının asbestli olmasıyla gündeme gelmişti. Örneğin Adana’da aktif olarak kullanılan 321 km’lik içme suyu şebekesinde kanserojen madde olan asbestli olduğu tespit edilmişti. Sağlık Bakanlığı da 58 ilde içme suyu şebekesinin sorunlu olduğu yönünde bir açıklama yapmıştı. Denizli’de, Bodrum’da, Kırşehir’de, Karlıova’da (Bingöl) ve daha onlarca kentte asbestli boruların değiştirilmesi çalışmaları bitmiş değil. Datça’da asbestli borular değiştirilsin diye vatandaşlar Change.org üzerinden imza kampanyası yaptı. Bunun üzerine İller Bankası’nın Datça’da boruların değiştirilmesi için kredi verileceği açıklandı. Bazı yerlerde asbestli borular olmasına rağmen değiştirilmeleri için bir adım bile atılmış değil. Edirne Gökçebey’de asbestli boruların varlığı gündeme zaman zaman geldi. Bafra’da ise asbestli borular kullanılmaya devam ediyor.

Asbesti ne yapmalı?

Peki, yedi yıldır yasak olmasına rağmen kurtulamadığımız asbesti hayatımızdan nasıl çıkaracağız? Ankara’da patlak veren asbest faciası, söz konusu yapının Başkent’in göbeğinde tarihi bir bina olması nedeniyle medyaya yansıdı. Türkiye’de sayısını bilmediğimiz kadar örnek var. Bunların tespit edilmesiyle işe başlamak gerek. Türkiye’nin her il ve ilçesindeki mevcut su şebeke hattında asbestli boru kullanıp kullanılmadığı saptanmalı. Ardında da bu borular yerine, sağlığa zararı bulunmayan, basınca dayanıklı, uzun ömürlü polietilen veya çelik borularla su şebeke hatları baştan sona yenilenmeli. Asbestli borularsa gerekli önlemler alınarak uzmanlarca çıkarılıp ve depolanmalı. Aynı işlemler asbest içeren binalar için de yapılmalı.

Tabi tüm bunların hakkıyla olabilmesi için her şeyden önce vatandaşın bilgi edinme hakkının olması şart. Şimdi yönetimde şeffaflık ilkesi gereği Denge Denetleme Ağı[7] tarafından sorulan aşağıdaki sorulara Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Ankara Büyükşehir Belediyesi, yıkım sürecinde görevli bilirkişiler ve yıkım ihalesini üstlenen yüklenici firma yetkililerinin vereceği cevapları bekliyoruz:

  1. Yıkım ve taşıma işlemi gerekli kontrol ve denetimler altında bilimsel yöntemlerle mi gerçekleşti? (Örn. bilirkişi taraması ve çevre ölçümlerinin yapılması vb.)
  2. Fabrikada yıkım işlemine başlamadan evvel yıkım ve hafriyatın taşınması sırasında ortaya çıkması olası sağlık tehditlerini bertaraf etmek için gerekli önlemler alındı mı? (Örn. baca sağlamlaştırma yapılması, hafriyatın özel olarak paketlenmesi, taşıyıcı kamyonların korunaklı hale getirilmesi vb.)
  3. Yıkım ve taşıma sırasında, işçiler, alana yakın oturan mahalle sakinleri, çevrede iş yeri bulunanlar ve okul, hastane gibi kamusal mekânları kullanan vatandaşların sağlığı için gerekli tedbirler alındı mı?
  4. Yıkımı durdurma kararının ardından fabrikadaki asbesti temizleme süreci nasıl işletilecek? Bu süreç boyunca, asbestten etkilenme riski taşıyan bölgede yaşayanların sağlıkları güvence altına alınacak mı? (Örn. fabrikanın karantina altına alınması, bölgedeki serbest asbest lifi miktarının ölçülmesi, gereken yerlerde vatandaşların tahliyesinin sağlanması vb.) Eğer öyle ise, bu nasıl gerçekleşecek?

Bu soruları sormanın ideolojik yalan veya provokasyon yapmak sayılmayacağı ve soranların da dava edilmekle tehdit edilmeyeceği bir yönetim anlayışı inşa etmek gerek. Yoksa daha bizi asbestten önce bu antidemokratik havalar öldürecek.

Son notlar

[1] Hürriyet (10 Mart 2017). Ankara Valiliği’nden asbest açıklaması. http://www.hurriyet.com.tr/ankara-valiliginden-asbest-aciklamasi-40391090

[2] Ankara Tabip Odası (21 Şubat 2017). Ankara kanser mi soluyor? http://www.ato.org.tr/news/show/146

[3] Ankara Büyükşehir Belediyesi (4 Mart 2017). Asbest iddialarına MTA Raporu.  http://www.ankara.bel.tr/haberler/asbest-iddialarina-mta-raporu#.WML3gvmebIU

[4] Ankara Büyükşehir Belediyesi (4 Mart 2017). Asbest iddialarına MTA Raporu.  http://www.ankara.bel.tr/haberler/asbest-iddialarina-mta-raporu#.WML3gvmebIU

[5] Gazete Duvar (2 Mart 2017). Binanın asbestli olmayan bölümü yok. http://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2017/03/02/binanin-asbestli-olmayan-bolumu-yok/

[6] CNN Türk (2 Mart 2017). http://www.cnnturk.com/video/turkiye/ankarada-asbestli-binanin-yikimi-durduruldu

[7] Denge Denetleme Ağı (6 Mart 2017). Bilirsek denetleriz: Yetkililere asbest soruları http://www.birarada.org/tr/27266/Bilirsek-Denetleriz-Yetkililere-Asbest-Sorulari

 

Akgün İlhan

Kapatılan SBF İnsan Hakları Merkezi’nin yeni adresi belli oldu

Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’nün 40 yıldır faaliyetini sürdüren Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi’ni kapattı. Kapatma kararının ardından İnsan Hakları Merkezi, çalışmalarını bir süreliğine ODTÜ Mezunları Derneği çatısı altında sürdürecek.

Kapatılmadan önce SBF İnsan Hakları Merkezi Müdürlüğünü yapan Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak, gelişmeyi sosyal medya hesabından duyurdu.

Ankara Üniversitesi Rektörlüğü önce 40 yıldır SBF’de bulunan İnsan Hakları Merkezi’ni kapattığını, ardından da 686 sayılı KHK ile Anabilim Dalında ders veren ve Merkez Yönetim Kurulunu oluşturan hocaların ihraç edildiğini hatırlatan Altıparmak, “Merkez kapandığında hiçbir şeyin bu ortamda insan hakları çalışmamıza engel olamayacağını, mutlaka bir yolunu bulacağımızı söylemiştik. Öğrencilerimizi üniversiteye almadıklarında biz dışarıya çıkmıştık, hocalarımızı üniversiteye almadıklarında da merkezimizi taşımamız gerekti” dedi.

Bu kadar inatçı bir ekibe, böyle bir zamanda bir çatı bulmanın kolay olmadığını belirten Altıparmak şunları kaydetti:
“Bir süre aradık ama güzelini bulduk gibi. SBF İnsan Hakları Merkezi çalışmalarını bir süre ODTÜ Mezunları Derneğinde yürütecek. Kapısını bize tereddütsüz açan, insan hakları ve demokrasi mücadelesinde örnek bir yoldaşlık gösteren ODTÜ’lü dostlarımıza teşekkürü bir borç biliyoruz. Bugünlerde yapılan zulüm kadar dostluk ve dayanışma da unutulmaz. Önümüzdeki aylarda neler yapacağımız netleştikçe ayrıca paylaşırız. Şimdilik sadece yeniden merhaba diyelim!”

 

(Mülkiye Haber)

‘Yerinde karar’: Annesini dövdüğü için üvey babasını öldüren kadına ‘meşru müdaafa’ beraati

Annesine sürekli şiddet uygulayan üvey babasını öldüren 20 yaşındaki Fatma Türkan’ın davasında mahkeme olaya ‘meşru müdafaa’ diyerek beraat kararı verdi.  Kararı Yeşil Gazete’ye değerlendiren avukat Melike Polat, kendisini korumak için cinayet işlemek zorunda kalan kadınlar hakkında aksi yönde verilen hükümleri hatırlatarak, “Yerinde bir karar. Aynı durumdaki bütün kadınlar için uygulanması gereken bir ilke olduğu kanaatindeyim” dedi.

Bursa’da annesi Cemile Vural’ı (39) sürekli dövdüğü gerekçesiyle üvey babası Nihat Vural’ı (41) tek bıçak darbesiyle öldürmekten 18 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanan Fatma Türkan’ın(20) karar duruşması yapıldı. Tutuksuz yargılanan genç kızın gelmediği son duruşmada, Mahkeme Başkanı Kemal Yılmaz, sanığın müebbet hapis cezasına çarptırılıp hakkında haksız tahrik indirimi yapılmasını isterken, bu konudaki görüşünü hazırlanacak gerekçeli kararda ifade edeceğini söyledi.

Vatan’ın haberine göre, diğer iki hakim ise anne Cemile Vural’ın ifadesi ve toplanan delilleri dikkate alarak oy çokluğu ile cinayetin meşru müdafaadan işlendiği kanaatine varıp Fatma Türkan hakkında beraat kararı verdi.

Annemi dövüyordu

Sanık Türkan olay günü yaşananları, “Annemi sık sık dövüyordu. O gün bu kez bir elinde jilet, diğerinde ise makas vardı. Hatta makası annemin boğazına dayamıştı. Annemi kurtarmak istedim bu kez bana tokat attı. Kendimi kaybettim. Masanın üzerinde bulunan bıçağı alıp bir kez salladım. Yaralanmıştı. Amacım onu öldürmek değildi. Pişmanım” diye anlatmıştı.

Mahkemenin kararını Yeşil Gazete’ye yorumlayan avukat Melike Polat, mahkemenin yerinde bir karar verdiğini ifade ederek, “Kendisini veya başkasını korumak için öldürmek zorunda kalan bütün kadınlar için de değerlendirilmesi, uygulanması gereken bir ilke olduğu kanaatindeyim” diye konuştu.

“Yerinde bir karar”

Kendisini veya başkanı korumak için cinayet işlemek zorunda kalan kadınlarla ilgili aksi yönde verilen kararları da hatırlatan Polat’ın değerlendirmesi şöyle:

“Bir elinde makas olan üvey babası, annesinin boğazını sıkarken Fatma müdahale ediyor ve Fatma’nın eylemi üvey babanın ölümü ile sonuçlanıyor. Burada eylemin meşru müdafaa kapsamında değerlendirilmesi yerinde bir karar. Zira Türk Ceza Kanununun 25.maddesinde düzenlenen “meşru müdafaa” tanımında birlikte bulunması gereken iki durumdan bahsediliyor. Birincisi ‘kendisine veya başkasına ait bir hakka yönelmiş haksız bir saldırı’, ikincisi ise ‘o haksız saldırıyı saldırıyla orantılı şekilde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiil’dir

“Aynı durumdaki tüm kadınlar için uygulanmalı”

“Fatma Türkan’ın eylemi de annesine yönelen haksız saldırıyı defetmek maksadıyla gerçekleştirildiği için meşru müdafaa kapsamında değerlendirilmeliydi, nitekim Mahkemenin kararı da böyle olmuş. Kendisini veya başkasını korumak için öldürmek zorunda kalan bütün kadınlar için de değerlendirilmesi, uygulanması gereken bir ilke olduğu kanaatindeyim.

“Ancak biz tam aksi kararlarla karşılaşıyoruz. Çilem Doğan’ın kendisini fuhuşa zorlayan eşini, eşinin silahıyla boğuşma anında öldürmesi ve 15 yıl hapis cezası alması ve Nevin Yıldırım’ın kendisine sürekli tecavüz eden ve şantaj yapan adamı öldürüp müebbet hapis cezası alması gibi.

“Maalesef öz savunma hakkını kullanan kadınlara müebbet hapis cezları verildiğine şahit oluyoruz. Eşini/sevgilisini/kızını vs öldüren erkeklere ise kamuoyunda ‘kravat indirimi’ olarak da bilinen iyi hal indirimi ve haksız tahrik indirimi uygulanmasının neredeyse rutin haline geldiğine söyleyebiliriz.”

 

(Yeşil Gazete, Vatan)

BM’den Türkiye’ye: 2 bin kişi öldü, tek bir şüpheli bile tutuklanmadı, dava açılmadı

Birleşmiş Milletler (BM), Türkiye’nin güneydoğusunda düzenlenen operasyonlarda yaklaşık 2 bin kişinin hayatını kaybettiğini ve ciddi insan hakları ihlallerinin yapıldığını açıkladı. BM’nin raporunda 2 bin kişinin hayatını kaybetmesine ilişkin tek bir davanın bile açılmadığı vurgulandı.

BM İnsan Hakları Ofisi’nden yapılan açıklamada Temmuz 20015-Aralık 2016 tarihlerinde operasyonlar yapılan ve sokağa çıkma yasakları ilan edilen bölgede çoğunluğu Kürt 500 bin kişinin yerinden edildiği belirtildi. Yıkım, uydu görüntüleri de kullanılarak “Konutların ağır silahlarla imhası muazzam boyutta” diye nitelendi.

Diken’in haberine göre, BM müfettişleri, insan hakları ihlallerinin yanısıra çok sayıdaki ölüm, kaybedilme ve işkenceyi de raporladı. Buna göre en ciddi ihlaller tek seferde birçok gün için ilan edilen sokağa çıkma yasaklarında yapıldı.

Raporda BM yetkililerinin bölgeyi ziyaretine izin verilmediği hatırlatıldı.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad el Hüseyin, “Türkiye çok ciddi suçlamaların gerçekliğini reddetmişti” diye konuştu.

Türkiye’nin henüz ciddi bir soruşturma başlatmamasından ötürü duyduğu endişeyi dile getiren el Hüseyin, bağımsız bir soruşturmanın ivedilikle başlatılması gerektiğini söyledi: “Görünüşe bakılırsa, tek bir şüpheli bile tutuklanmadı, bir kişi hakkında bile dava açılmadı.”

 

(Diken)

Çanakkale’de ölü caretta caretta kıyıya vurdu

Çanakkale’nin Lapseki ilçesinde, kıyıya vurmuş ölü caretta caretta bulundu.

Çardak Kum Adası Mevkisi’nde sahilde, önceki gün akşam üzeri yürüyüş yapan balıkçı Mehmet Ali Kırcalar kıyıya vurmuş bir caretta caretta olduğunu fark etti. Merak edip hareketsiz duran deniz kaplumbağasının yanına gittiğinde ölü olduğunu anlayan Kırcalar, diğer balıkçı arkadaşlarından yardım istedi. Jandarma eşliğinde gelen balıkçılar, 30 yaşlarında 35 kilogram ağırlığında, 60 santimetre boyundaki ölü carettayı sudan çıkardı.

Kum adası sahilinde gezerken büyük bir deniz kaplumbağası gördüğünü belirten Balıkçı Mehmet Ali Kırcalar (52) şunları söyledi:

“Kıyıya vurmuştu ve çok bitkindi. Üzerinde herhangi bir darp ve yara izi yoktu. Kabuğunda ise midyeler çıkmıştı. Hemen diğer balıkçı arkadaşları aradım, onlar da jandarmaya haber vermişler. 30 yıllık balıkçıyım, bölgede ilk kez bu kadar büyük caretta caretta gördüm. Bulunduğumuz Kum Adası doğal SİT alanı. Balıkçı arkadaşlar Çanakkale Boğazı’nın kuzeyinde carettalar gördüklerini anlatıyorlardı. Ölmesine üzüldüm.”

 

(Ajanslar)

İstanbul’da Eczacıbaşı’nın helikopteri düştü; 5 ölü

İstanbul’da bir helikopter düştü. İlk gelen bilgilere göre helikopter TÜYAP Kuzey yan yol E-5 mevkiine düştü. Beylikdüzü’nde düşen helikopterde 2 pilot, 4 yabancı ve 1 Türk yolcunun bulunduğu öğrenildi. Büyükçekmece Belediye Başkanı helikopterdeki 5 kişinin hayatını kaybettiğini söyledi.

Yoğun sis nedeniyle düşen helikopterin televizyon kulelerin çarptığı belirtildi. İlk bilgilere göre yangın söndürme helikopteri olduğu kaydedilen helikopterin Eczacıbaşı Holding’e ait olduğu belirlendi. Helikopterde şirketin üst düzey yöneticilerinin bulunduğu öğrenildi.

Sikorsky S-76 tipi helikopterde 2’si pilot 7 kişi bulunuyordu. Yolcular ise 2 kadın, 3 erkekten oluşuyordu. Atatürk Havalimanı’ndan kalkan helikopter, Bilecik’in Bozöyük bölgesindeki fabrikaya gezi amaçlı gittikleri öğrenildi.

 

(Ajanslar)

Ali İsmail’i öldüren polisin avukatıydı, AKP’den milletvekili adayı olmuştu, FETÖ’den tutuklandı

Kayseri’de ‘FETÖ’ soruşturması kapsamında ByLock kullandığı iddiasıyla tutuklu bulunan birçok sanığın ve Gezi Direnişi’ne Eskişehir’de düzenlenen destek eylemleri sırasında polis tarafından dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın katilinin avukatlığını yapan Mutlu Karayılan, ‘FETÖ’ üyeliği suçlamasıyla nöbetçi mahkemece tutuklandı.

Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Amirliği (KOM) tarafından yürütülen ‘FETÖ’ soruşturması kapsamında gözaltına alınan Mutlu Karayılan, iki saat süren ifade işlemlerinin ardından çıkarıldığı nöbetçi mahkeme tarafından tutuklandı.

AKP’den milletvekili aday adayı olmuştu

Gezi Direnişi sırasında Eskişehir’de katledilen Ali İsmail Korkmaz’ı tekmeleyen polis Mevlüt Saldoğan’ın da avukatlığını yapan Mutlu Karayılan, 7 Haziran 2015 seçimlerinde Nevşehir’den AKP milletvekili aday adayı olmuştu.

Öte yandan, ‘FETÖ’ soruşturmasında hakkında yakalama kararı bulunan Avukat Gökhan Taşdemir’in de arandığı belirtildi.

Ali İsmail’in ailesi tepki göstermişti

Karayılan, “Ali İsmail’in hastaneden çıktıktan sonraki 17 saati kayıp. Belki Ali İsmail’i bir başkası dövdü. Görüntülerdeki kişi Ali İsmail midir, değil midir önce tespit edilmelidir.” sözleriyle Korkmaz’ın ailesinin tepkisini çekmişti. Karayılan savunmasında, “Mevlüt Saldoğan,  Ali İsmail’in yüzüne bakıp kalp kapakçığının rahatsız olduğunu nasıl teşhis edebilsin ki? Maktül olay yerinden koşarak ayrılmış, orada beyin kanaması yok, belki sonra başka bi yerde başına bir şey gelmiştir. Farklı siyasi gruplar davada delil oluşturmaya çalıştı.” ifadelerini kullanmıştı.

Avukat Karayılan ayrıca, “Eskişehir Emniyet Müdürü, Valisi, İçişleri Bakanı ve Başbakan da davaya dahil edilip, ifadeleri alınmalıdır.” demişti.

 

(Ajanslar)

Kuzey ormanlarında katliam hesabı!

3. köprüye bağlanacak 275 kilometrelik Kuzey Marmara Otoyolu projesini üstlenen şirketin yetkilisi “kaç ağacın kesileceğinin belli olmadığını, hesaplama çalışmalarının sürdüğünü” açıkladı. Çevreci aktivistler “çevre ve ağaç katliamı” yaşanacağına dikkat çekerken Kuzey Ormanları Savunması “Ormanlar daha da paramparça olacak” uyarısı yapıyor.

Kuzey Marmara Otoyolu Projesi’nin paydaş katılım toplantısı dün yapıldı. Şirket yetkilileri, proje için ne kadar ağaç kesileceğinin şu an belli olmadığını, hesaplama çalışmalarının sürdüğünü söyledi. Kuzey Ormanları Savunması aktivistleri ise ağaç katliamı yaşanabileceğini belirterek tepki gösterdi.

Cumhuriyet’ten Hazal Ocak’ın haberine göre, projenin sosyal ve çevresel etkileriyle ilgilenen yetkili Tolga Balta, ne kadar ağacın kesileceğinin sorulması üzerine, “Şu anda çalışma devam ediyor. Çalışma sırasındaki etki alanlarından biri de orman kayıpları. Haritalara, planlara bakıyoruz. Sahada çalışmaları yaptıktan sonra kesilecek ağaç sayısını küsuratına kadar tespit etme aşamasındayız. Net bir rakam veremiyorum çünkü çalışmalar devam ediyor. Sunumda belirtildiği gibi kesilecek ağaçların yerine daha fazla ağaç dikilecek. 1 ağaca karşılık 5 ağaç dikilecek” yanıtını verdi.

Kuzey Ormanları Savunması aktivistleri ise “Ağaçlar 3. havalimanı ve 3. köprü projelerinde de fazlasıyla kesildi” diyerek tepki gösterdi. Savunmadan Başar Toros, “Bu proje 3. köprü ve 3 havalimanını bütünlüyor. Bu projeler emlak projesidir. Nüfus arttı. Kuzey ormanlarının içine doğru kent büyüyor. Ormanlar daha da paramparça olacak” dedi.

Bu parayla ev mi alınır?

Çevre köylerden yurttaşlar ise arazilerinin proje kapsamında değerlerinden çok daha az ücretlere kamulaştırılmak istendiğini söylediler. Tayakadın köyünden Fatih Soydemir, “Bu paralarla İstanbul’da nerede ev alacağız? Açıkta kalıyoruz” dedi. Tayakadın köyünden Ramazan Soydemir ise “OHAL fırsat bilinip 27. maddeye göre yerlerimize el konuldu. Gasp oluyor bu” diye konuştu.

İstanbul’u baştan sona dolaşıyor

Arnavutköy’deki Durusu Kültür Merkezi’nde düzenlenen toplantıda yapılan sunuma göre, otoyol 274 kilometre olacak. Avrupa yakasında 88, Asya yakasında ise 187 kilometre yol planlanıyor. Kınalı-Yassıören’den başlayan otoyol, Yassıören-Odayeri, Habibler Hasdal’dan geçerek 3. Köprü’ye bağlanıyor ve Kurtköy Liman’dan Akyazı’ya kadar uzanıyor. Projenin Avrupa ayağını Kalyon, Asya tarafını Limak-Cengiz-Kolin şirketleri yapacak. 3 yılda bitirilmesi öngörülen proje güzergâhında tarım, mera ve orman alanları da yer alıyor.

 

(Cumhuriyet)

Akkuyu için TAEK ve EPDK’ya başvuru yapıldı

Türkiye’nin ilk nükleer güç santrali projesi Akkuyu’nun inşaat lisansı için 3 Mart’ta Türkiye Atom Enerjisi Kurum’u TAEK’e, elektrik üretim lisansı için de 28 Şubat’ta Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu EPDK’ya başvuru yapıldığı bildirildi.

Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) Lisanslama ve Kamu Kurumları ile İlişkiler Direktörü Kürşad Tosun, 4. Uluslararası Nükleer Santraller Zirvesi’ndeki “Rusya Nükleer Deneyimi ve Akkuyu Projesi” başlıklı oturumda, Akkuyu nükleer santraline ilişkin bir sunum yaptı.

Santralin doğu limanıyla ilgili izinleri için başvuruda bulunduklarını ve sürecin devam ettiğini belirten Tosun, “16 farklı lokasyonda radyasyon izleme cihazları kurulacak. Bununla ilgili izin süreci de devam ediyor. İki acil durum yönetim merkezi kurulacak. Saha seçiminde TAEK ve AFAD’la beraber çalışmalar yürütüyoruz. Santraldeki işletme dönemi için binalar ve sosyal tesisler kurulacak.” diye konuştu.

Tosun, EPDK’dan elektrik üretim lisansı alabilmek için gerekli mevzuat değişikliklerine olan ihtiyacın geçen yıl haziran ayında tamamlandığını söyledi.

Akkuyu için çevresel etki değerlendirmesinin 2014 Aralık’ta alındığını anımsatan Tosun, “Enerji üretim ön lisansını 25 Haziran 2015’te EPDK’dan aldık. Akkuyu nükleer santral inşaat lisansı için 3 Mart’ta Türkiye Atom Enerjisi Kurumuna’na (TAEK) başvuruda bulunduk. 28 Şubat’ta da Enerji Piyasası Düzenleme Kurumuna (EPDK) elektrik üretimi için lisans başvurusu yaptık.” dedi.

 

(Dünya)

Güney Afrika’nın ilk iklim değişikliği davasında halkın zaferi: Termik santral izni iptal!

Güney Afrika’da inşa edilecek kömürlü termik santrala verilen hükümet izni Pretoria’daki Yüksek Mahkeme tarafından geri çevrildi.

Türkiye’de de kömürlü termik santral finanse etmeye çalışan, fakat halkın tepkisi ile geri çekilen Fransız Engie şirketi, 2015 yılında yine iklim değişikliğine katkı yapmamak gerekçesiyle Güney Afrika’da Thabemetsi kömürlü termik santral projesinden vazgeçmişti. Proje, Japon bir yatırımcıya satılmış olmasına rağmen davalar devam ediyor. İklim değişikliğine katkı çerçevesinde giden dava sürecinde, hakim iklim adaletinden yana karar verdi.

Ekoloji aktivisti grup Earthlife Africa, Çevre Bakanı Edna Molewa’nın kömürlü termik santral izni için kanunsuz, mantıksız ve akıl almaz yorumlarında bulundu.

Yargıç John Murphy, Çevre Bakanı Edna Molewa’ya geçen yıl Mart ayında Thabametsi Enerji Projesi için verilen çevresel değerlendirme iznini tekrar gözden geçirmesini emretti. Bakan, iklim değişikliği ve paleontolojik etki değerlendirme raporlarının dikkate alınması kararını verdi. Earthlife, uygun bir iklim değişikliği etki değerlendirmesi bulunmaması durumunda bakanın izin vermesinin kanunsuz, mantıksız ve akıl dışı olduğunu vurguladı. Yargıç Murphy, Ulusal Çevre Yönetimi Kanunu’nda, izinleri değiştirme ve askıya alma konusunda çeşitli yetkiler olsa da, iklim değişikliği raporunda, enerji santralının faaliyete geçmesinin yarattığı geri döndürülemez zarar karşısında iznin verilmemesi gerektiğini ve kanundaki hükümlerin hiçbirinin yasal olarak yetkiyi iptal etmeye dayandırılamayacağını belirtti.

Yargıç Murphy, “Ekolojik açıdan savunmasız bir alanda, 40 yıl boyunca büyük miktarda sera gazı salan bir kömürlü termik santral kurulması için, iklim değişikliği etkileri değerlendirilmeden izin verilmesi kararını sakıncalı buluyorum.” dedi.

Mahkeme kararının İngilizce 50 sayfalık kopyasına buradan erişim mümkün.

 

(350Türkiye.org, Centre of Environmental Rights)