Ana Sayfa Blog Sayfa 3236

Kadir Topbaş’ın oğlu, boğazdaki restoranına ‘basit onarım’ ruhsatıyla kaçak kat çıktı

0

Topbaş Ailesi’nin ortağı olduğu Boğaz’a nazır Lokma Restaurant’a sonradan eklenen ikinci kat kalıcı hale geldi, yükseklik arttı.

İstanbul Boğazı’nda basit onarım ruhsatı ile küçük bir çay bahçesinden lüks bir restorana dönüştürülen Topbaş Ailesi’ne ait Lokma’dan yine inşaat sesleri yükseliyor. Lokma’nın tente ile yapılan ikinci katı alüminyum konstrüksiyon ile kalıcı hale getirildi, yüksekliği artırıldı, arka binaların cephesi kapandı. İşte ‘Ali Baba’ çay bahçesinin hikayesi:

Tuğladan yapılmış duvar

Sözcü’den Özlem Güvemli’nin haberine göre, Sarıyer Rumelihisarı’nda tapu kayıtlarında “kagir ev ve kagir dükkan” yani taş ya da tuğladan yapılmış duvar olarak gözüken İstanbul Boğazı’na nazır 518 metrekarelik parselde 2007 yılına kadar “Ali Baba” çay bahçesi hizmet veriyordu. 2007 yılından sonra ise çay bahçesinin kaderi tamamen değişti. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın ailesi tarafından alınan mekan, özel yasa ile korunan çivi bile çakılamayan Boğaziçi ön görünümünde olmasına karşın 2 katlı lüks bir restorana dönüştürüldü. Tartışma konusu olan kaçak kat, “basit onarım” olarak kayıtlara geçti.

Bugün Kadir Topbaş’ın oğlu Mustafa Ömer Topbaş, akrabası Emre Kocadağ ve futbolcu Emre Belözoğlu’nun babası Mehmet Belözoğlu’nun ortağı olduğu Lokma Restaurant’ta yine hummalı bir inşaat çalışması sürüyor. Sonradan eklenen branda ve tenteden yapılan ikinci kat, pergola sistemi (alüminyum konstrüksiyonlu tente sistemleri ) ile kalıcı bir kata dönüştürülerek yüksekliği de artırılıyor. İnşaatın hiçbir yerinde ruhsata ilişkin tabela bulunmuyor.

CHP’den itiraz

2011 yılından beri Topbaş’ın Boğaz’daki kaçak restoranına karşı hukuk mücadelesi veren CHP’li Meclis Üyesi Hüseyin Sağ’ın yeni inşaata ilişkin tespitleri şöyle:

“Tabanın büyüklüğü yüzde 50 artmış, restoran sol tarafındaki binanın içine girmiş. Kat yüksekliği artmış. Burası eskiden brandalı ve tenteli bir asma kattı. Şimdi pergola sistemi ile sabit hale getirildi. Boğaziçi İmar Müdürlüğü’nden alınmış onarım iznini asmaları gerek, o da yok.”

Manzara kapandı

Baraka görünümündeki çay bahçesinden bugün lüks bir restorana dönüşen yapının arkasındaki binaları da olumsuz yönde etkilediğini belirten Sağ, “Şimdi pergola üstüne pergola ile kat çıkıyorlar” dedi.

 

(Sözcü)

Yabancı gazetecileri ‘trolleyen’ Gökçek: Dünyadaki en geniş istihbarat servisine sahibim

Melih Gökçek’in, ABD’li gazetecileri Erdoğan ile röportaj vaadiyle kandırmasını, Huffington Post muhabiri de gündeme getirdi. Erdoğan’la röportaj vaadiyle yabancı gazetecileri Ankara’da toplayan Gökçek, dünyadaki en geniş istihbarat servisine sahip olduğunu iddia ederek, “Google’da her şeyi bulabilirsiniz. Türkiye’de Google’ı en iyi şekilde kullanan kişi benim.” ifadelerini kullanmış.

Geçen Cumartesi günü, Associated Press (AP) muhabiri, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in skandalını gündeme getirmişti.

Muhabir Josh Lederman’ın haberine göre, Gökçek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da içinde bulunduğu üst düzey yetkililerle röportaj ayarlayacağını söyleyerek ABD’li gazetecileri Ankara’ya davet etmişti.

Ancak gazeteciler, Gökçek’in “vaat ettiği” hiçbir üst düzey yetkiliyle görüşememiş, Gökçek’in “komplo teorilerini” dinlemişlerdi.

Huffington Post muhabiri de yazdı

Bu skandalın ayrıntılarını, Gökçek’in davetine katılan Huffington Post muhabiri Jessica Schulberg de yazdı.

Sol.org’un Jessica Schulberg’in Huffington Post’ta “Cumhurbaşkanı ile röportaj için Türkiye’ye gittim ve (neredeyse) tek elde ettiğim bir komplo teorisyeni ile görüşmek oldu” başlıklı haberinden aktardığına göre,  Gökçek gazetecilere Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) hakkındaki görüşlerini aktarmış.

Schulbert, New York Times, Washington Post, Wall Street Journal ve Associated Press gibi yayınların Erdoğan’la röportaj için Ankara’ya yolculuk yaptığını ancak Gökçek’in “farklı bir fikri olduğunu” kaydetti.

“IŞİD, Başkan Trump’ın da dediği gibi, yapay, sahte bir örgüt” diyen Gökçek, Trump’ın bunu bir kere değil, üç kere tekrarladığını, bu nedenle bu sözlerde “gerçeklik payı olduğuna inandığını” söyledi.

“Tam bu sıralarda, Erdoğan’la görüşemeyeceğimizi kesin olarak anlamıştım” diyen Schulberg, röportaj için nasıl temas kurulduğu hikâyesini de anlattı.

Halkla ilişkiler firması aracı olmuş

Schulberg ve diğer gazetecilerle teması, Washington merkezli bir halkla ilişkiler firmasından olan Adam Sharon kurmuş. Sharon, gazetecilere Erdoğan’la ve diğer üst düzey Türk yetkililerle yüz yüze röportaj yapma imkânı olduğunu söylemiş.

Gökçek’in röportajları ayarlamayı önerdiğini ve ekibinin de gazetecileri “ayartmak” için elinden geleni yaptığını kaydeden Huffington Post muhabiri, ayrıntılı bir gezi planı çıkartıldığını ve Gökçek ekibinin kendilerine ulaşım, barınma ve yiyecek masraflarını karşılamayı teklif ettiklerini belirtti. Muhabir, kendi masraflarının gazetesi tarafından karşılandığını da not etti.

20 bin dolara yabancı basın

Muhabirin aktardığına göre, ayarlamalar, Gökçek’in danışmanı Onur Erim, İstanbul merkezli bir halkla ilişkiiler firmasından Arda Sayıner ve Adam Sharon tarafından yapıldı. Sharon’un bu iş için 20 bin dolar aldığı da iddialar arasında.

Kadın muhabirleri, 8 Mart nedeniyle birer gülle karşılayan Gökçek, “15 Temmuz’un daha önce hiç yayımlanmamış görüntülerini izleteceğini” söyledi. Gökçek’in danışmanı Onur Erim ise, öğle yemeği sırasında, 8 Mart “ruhuna” yaraşır bir şekilde, görüntüleri “kadınların izlemek istemeyebileceğini” kaydetmiş.

İlk “fireler” de bundan sonra başlamış. Schulberg’in aktardığına göre, röportaj listesinde yer alan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ismi, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile değiştirilmiş.

Mehmet Şimşek’le görüşüp Anıtkabir ve TBMM ziyareti yapan gazeteciler, röportajlara ilişkin bir güncelleme istediklerinde, Sayıner tarafından geçiştirilmiş.

‘Yapay depremler’ teorisi

Daha sonra, Gökçek’in IŞİD ve Türkiye’deki “yapay depremler” hakkındaki teorilerini dinlemeye sıra gelmiş. IŞİD’i Barack Obama ve Hillary Clinton’ın kurduğunu ileri süren Gökçek, Financial Times muhabiri Mehul Srivastava’nın “yapay depremler” sorusuna şöyle cevap vermiş:

“Türkiye’de iki çeşit deprem var. Sıradan olanlar spontane ortaya çıkarken, diğerleri tetiklenir.”

Gökçek’e göre ABD ile İsrail Körfez’den enerji çıkartmak isterken “7.4 şiddetinde bir deprem yaratmış.”

“Dünyadaki en geniş istihbarat servisine sahibim”

Gökçek, bu bilgileri nereden aldığı sorusuna ise şu cevabı vermiş:

“Ben dünyadaki en geniş istihbarat servisine sahibim: Google. Google’da her şeyi bulabilirsiniz. Türkiye’de Google’ı en iyi şekilde kullanan kişi benim… Google’a teşekkür ederim.”

Ertesi gün Başbakan Binali Yıldırım ile görüşen gazeteciler, bir sürprizle daha karşılaşmış. Görüşmeden sonra Yıldırım’a teşekkür eden New York Times muhabiri Gardiner Harris, kendilerine Erdoğan ve diğer üst düzey yetkililerle röportaj vaat edildiğinden Yıldırım’ın haberi olup olmadığını sormuş.

Huffington Post muhabiri, Yıldırım’ın “şaşırmış göründüğünü” söylüyor. Yıldırım, kendisiyle röportaj yapılacağından da iki gün önce haberdar olmuş.

 

(Sol.orgHuffington Post)

Brexit yasasını Lordlar Kamarası da onayladı

İngiltere’de Lordlar Kamarası, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkış sürecini (Brexit) resmen başlatmaya izin veren tasarıyı onayladı.

Bu aşamanın ardından İngiliz hükümeti, Avrupa Birliği’nin (AB) Lizbon Anlaşması’nın 50. maddesinin öngördüğü şekilde Avrupa Birliği’ne ayrılık niyetini bildirme yetkisine sahip oldu.

Başbakanlık kaynaklarına göre Başbakan Theresa May bunu ay sonuna doğru gerçekleştirecek.

Şimdi ne olacak?

İngiltere’nin ayrılık isteğini bildirmesinin ardından en az iki yıl sürmesi beklenen ayrılık müzakereleri resmen başlayacak.

Müzakereler sonunda varılacak anlaşmanın AB tarafından kabul edilmesi için AB üyesi ülkelerin yüzde 72’sinin onayı gerekecek. Onay veren ülkelerin AB nüfusunun yüzde 65’ini temsil ediyor olması da gerekiyor. Anlaşmanın Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanması da şart.

Müzakerelerin iki yılda bitirilememesi durumunda tüm AB ülkelerinin rızasıyla müzakereler birer yıllığına uzatılabilecek.

Bazı uzmanlara göre müzakereler en az 5 yıl sürebilir.

İngiltere ve AB’nin iki yıl içinde bir anlaşma üzerinde uzlaşamaması ve tek bir AB ülkesinin bile müzakereleri uzatmama yönünde karar alması durumunda İngiltere AB ile hiçbir anlaşma yapamadan Birlik’ten ayrılmış olacak.

Fakat İngiltere hükümetinin müzakerelerin herhangi bir noktasında fikrini değiştirme ve ayrılmaktan vazgeçme ihtimali bulunuyor. Lüksemburg Başbakanı Xavier Bettel’in de dediği gibi “Boşanma işlemleri devam ederken ‘birbirimizi o kadar çok seviyoruz ki boşanamayacağımızı anladık’ diyebilirler”.

Eğer ayrılık gerçekleşirse, İngiltere AB’yi tekrar üye olmak istemesi durumunda diğer aday ülkeler gibi tekrardan bir başvuru sürecinden geçmek zorunda kalacak.

 

(BBC Türkçe)

Tarih, kültür ve doğa talanı sınır tanımıyor: Tarihi 10 gözlü köprü artık 8 gözlü!

Diyarbakır’ın tarihini anlatan On Gözlü Köprü’de büyük bir ihmal yaşanıyor. Köprünün 2 ayağının toprakla doldurulup oturma alanı halinde getirilmesi tepkilere neden oluyor. Diyarbakır Çevre Şehircilik Bakanlığı İl Müdürlüğü bakanlık izni olamadan bilgi vermezken İl Kültür Turizm Müdürlüğü yetkilileri ise konuya ilişkin tutanak tutulduğunu ve yetkili kurumlara iletildiğini belirttiler.

Güneydoğu Express’den Sedat Irmak’ın haberine göre Diyarbakır tarihine ışık tutan ve 2008 yılında alınan kararla araç trafiğine kapatılarak restore edilen On Gözlü Köprü çevresinin yeşillendirilmesi nedeniyle büyük bir turizm cazibe merkezi haline getirilmişti.

Diyarbakır dışından gelenlerin görmeden gitmedikleri bir yer haline gelen tarihi On Gözlü Köprü, özellikle hafta sonları kent insanının akın ettiği tarihi mekan alanına dönüştü. Bu yoğunluk kaçınılmaz olarak köprünün çevresinde çay bahçelerinin de açılmasını beraberinde getirdi.

10 gözlü, 8 gözlü oldu

Yapımı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yürütülen “Diyarbakır İli Dicle Vadisi, Kırklar Tepesi Rekreasyon Alanı Kentsel Tasarım ve Peyzaj Uygulama Yapım İşi” çerçevesinde On Gözlü Köprü’nün etrafında ve Kırklar tepesinde çalışmalar sürerken, daha önce su akışı sağlanan köprünün her iki ucundaki ayakların hangi amaçla toprakla doldurulduğu bilinmiyor.

Duruma tepki gösteren vatandaşlar köprünün iki ayağının çay bahçesi işletmecileri tarafından toprakla doldurularak bu hale getirmesine anlam veremediklerini yetkililerin görevini yapmaya bu kıyama son vermeye davet etiklerini belirttiler.

Diyarbakır Eğitimsen 1 Nolu Şube Yürütme Kurulu Üyesi ve ekoloji aktivisti Zülküf Güneş de twitter üzerinden yaptığı paylaşımda bu duruma dikkat çekerek, “Tarihi 10 gözlü köprü artık 8 gözlü! Dicle vadisi diye yürütülen proje ile köprünün her iki taraftan birer gözü toprak ile dolduruldu…” mesajını paylaştı.

Konuyla ilgili olarak Güneydoğu Ekspres’in telefonla ulaştığı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı il Müdürlüğü yetkilileri Bakanlık izni olmadan basın yayın organlarına bilgi vermeyeceklerini belirtti. Diyarbakır İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri ise On Gözlü Köprü’de yaşanan tarih kıyımına ilişkin gerekli tutanaklar fotoğraflı bir şekilde Valilik, Sur Belediyesi ve Büyükşehir Belediyesine belirtildiği en kısa sürede gereğinin yerine getirilmesini beklediklerini söylediler.

HDP’li belediyeler izin vermemişti

Öte yandan KHK’lerle kayyum atanması öncesi Diyarbakır Büyükşehir belediyesi söz konusu bölgede yapılara müsaade etmeyerek köprünün suretinin bozulması sebebiyle yapıları yıkmıştı.

 

(Güneydoğu Ekspres, Yeşil Gazete)

 

Gıdalardaki antibiyotik: Sorular ve Sorunlar – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Antibiyotikler bakteriyel enfeksiyonlara karşı kullanılan ilaçlar. Doğada bazı canlılar tarafından doğal olarak üretilebilen ancak yapay olarak da sentezlenebilen kimyasal maddelerdir.

Gıdalarda antibiyotik kalıntıları bulunması son yıllarda en önemli halk sağlığı sorunlarından biri olarak gösteriliyor. Dünya Sağlık Örgütü geçen ay yaptığı bir açıklama ile aşırı ve gereksiz antibiyotik kullanımının hastalık yapıcı bazı bakterileri antibiyotiklere dirençli kıldığını belirtti. Tedavisi imkânsız bir süper enfeksiyon etkeni haline gelen bu bakterilerle mücadele etmek için elimizde etkili herhangi bir ilaç kalmadığını da ekledi.

Bakterilerin antibiyotiklere karşı direnç geliştirmelerinin nedenleri neler olabilir?

Antibiyotiklere direnç nasıl gelişir?

En önemli neden yeryüzünde yaşayan bakterilerin hayatta kalma açısından en başarılı canlı türü olması. Diğer nedenler ise en temelde nasıl bir gıda üretim-tüketim sisteminin içinde yaşadığımız sorusu içinde saklı.

Yaşadığımız gezegeni bir bakteri gezegeni olarak nitelemek hiç de yanlış olmaz. Bir bakteri hücresi şartlar uygunsa her yirmi dakikada bir ikiye bölünerek çoğalır. Bir yiyecek maddesinin 1 gramında bir milyon bakteri varsa bir yirmi dakika sonra bu sayı 2 milyon; bir yirmi dakika sonra ise 4 milyon olur…

Bir bakteri popülasyonu antibiyotik gibi varlığını tehdit eden bir durumla karşılaştığında popülasyondaki bakterilerin büyük bir çoğunluğu ölür. Ancak tek bir bireyinin bile o tehditkâr ortamdan sağ çıkmayı başarması bakteri neslinin devamını sağlamaya yeterli olacaktır.

Bu nedenle zatürre gibi ciddi enfeksiyonlarda bakterilerin ölmesini garanti altına almak için farklı kimyasal özelliğe sahip birkaç çeşit antibiyotik kullanılır. Ama bakteriler önünde sonunda kullandığımız antibiyotiklere karşı bir direnç geliştirir. Dünya Sağlık Örgütü her yıl 480 bin kişinin antibiyotiklere dirençli verem hastalığına yakalandığını ve bu durumun AIDS ve sıtma gibi hastalıkların tedavisinde de sorun yarattığını bildiriyor.

Bu sorunlar karşısında yapabileceğimiz tek şey yeni antibiyotikler geliştirmek; ancak bu başarılması çok zor bir iştir.

Bulaşıcı hastalıklar durumu kötüleştirir

Antibiyotiklere dirençli bir bakterinin bulaşıcı bir hastalığa neden olması durumu daha da kötüleştirecektir. Örneğin kolera gibi yüzyıllar boyu korku salmış, çok bulaşıcı bir hastalığın antibiyotiklere direnç sorunu nedeniyle tedavisinin ortadan kalktığını düşünelim. Böyle bir durum kitlesel ölümlerin yaşandığı zamanlara geri dönmek anlamına gelir.

Dolayısıyla hayatı tehdit eden ciddi hastalıklara karşı elimizde etkili antibiyotiklerin olmadığı bir durumda tedavi olanağımız da yok demektir. Antibiyotiklere direnç gelişimi konusu en çok bu nedenle ciddi bir halk sağlığı sorunudur.

Bunu engellemek için ne yapılabilir?

Yapılacak en doğru şey antibiyotikleri sadece gerekli oldukları durumda; yani antibiyotiklerle tedavi gerektiren bir hastalığa yakalandığımız zamanlarda kullanmak. Yani bilinçsiz ya da gereksiz yere antibiyotik kullanmaktan vazgeçmek önemli.

Ancak sorun sadece antibiyotikleri bilinçsiz kullanmaktan kaynaklanmıyor; bunu söylemek çok yanlış olurdu.

Antibiyotikleri bünyemize çoğu kez yediğimiz yiyecekler vasıtasıyla farkında olmadan alıyoruz.

İnsanlarda ve hayvanlarda kullanılan antibiyotikler genellikle aynıdır. Dünya genelinde üretilen antibiyotiklerin yarısından çoğunun hayvan yetiştiriciliğinde kullanıldığı düşünülüyor. Ancak kullanılan antibiyotikler hayvanların et, süt, yumurta gibi yenilebilir ürünlerinde kalıntı bırakıyor. Bu ürünleri yediğimizde antibiyotikleri de bünyemize almış oluyoruz.

Antibiyotikler hayvancılıkta neden kullanılıyor?

Antibiyotikler özellikle kitlesel ya da endüstriyel hayvan yetiştiriciliğinde çok kullanılıyor. Dünya genelinde üretilen antibiyotiklerin yarısının endüstriyel hayvancılık sektöründe kullanıldığı tahmin ediliyor. Ama ülkeler bazında da farklar var; örneğin Amerika Birleşik Devletlerinde kullanılan antibiyotiklerin yüzde 80’i hayvancılıkta kullanılıyor. Antibiyotiklere dirençli bakterilerin neden olduğu hastalık vakalarının en çok orada görülmesi de tesadüf değil.

Dünya genelinde hayvan yetiştiriciliğinde ne kadar antibiyotik kullanıldığına dair sağlıklı veriler yok. Bu konuya ilişkin tahminler 63 bin ton ile 240 bin ton arasında değişmekte. 2010 ile 2030 yılları arasındaki dönemde hayvancılık sektöründe kullanılacak antibiyotik miktarının ise %67 oranında artacağı tahmin edilmekte.

Neden bu kadar çok antibiyotik kullanılıyor?

Birinci neden çok sayıda hayvanı küçük bir mekâna tıkarak yetiştirme esasına dayanan endüstriyel hayvancılık uygulamaları. Bu uygulamalar hastalıkların yayılması için çok uygun bir ortam oluşturuyor. Dolayısıyla salgınları önlemek için bazen herhangi bir hastalık bile ortada yokken “koruma” amaçlı antibiyotik veriliyor. Antibiyotikler, hayvanların toplu yetiştirme koşullarından mezbahaya gidene kadar hayatta kalmalarını garanti altına almak için kullanılıyor.

İkinci neden ise hayvanların bir an önce büyümelerini sağlamak. Çok sayıda hayvanı küçük mekânlarda endüstriyel yemle beslemek çok masraflı bir iş ve masrafların azaltılması hayvanların bir an önce büyütülerek satışa sunulmasına bağlı. Büyümeyi hızlandırmak için hayvanların yediği yemi hızla ete dönüştürmesini, yani hızla kilo almalarını sağlamak gerekiyor ve bunu sağlamak için de antibiyotikler kullanılıyor.

Bir domuzun pazarda satılabilir ağırlığa gelmesi için yemesi gereken yem miktarını, yemin içine antibiyotik katarak ya da hayvana antibiyotik vererek yüzde 10-15 oranında azaltmak mümkün. Bu oranların sığır için yüzde 17, koyun için yüzde 10 ve etlik piliçler içinse yüzde 15 olduğu belirtiliyor.

Hayvanların yetiştirilmesi esnasında antibiyotik kullanılması bu hayvanların çeşitli organlarında bulunan bakterilerin zamanla dirençli türlere dönüşmeleri anlamına gelecektir. Örneğin kanatlı sektöründeki üretim, kesim ve işleme faaliyetleri sonucu açığa çıkan çeşitli yan ürünler ve atıklarda bulunan bakteri türlerinin sayısı 100’ü bulabilmekte. Bu bakterilerden hastalık yapıcı olanların zaman içinde kullanılan antibiyotiklere direnç geliştireceği ve insanlarda hastalığa yol açmaları durumunda ise kullanılacak antibiyotiklerin etkili olmayacağı aşikârdır.

Ama mesele sadece antibiyotik direncinin ortaya çıkmasından ibaret değil. Antibiyotiklerin insan sağlığına başka zararlı etkileri de var. Bu nedenle geçmişte hayvancılıkta kullanımı serbest olan çoğu antibiyotik artık yasak. İnsan sağlığına ve özellikle de bebek ve çocuklara zararlı etkileri olduğu anlaşıldı. Örneğin halk sağlığı açısından oluşturduğu risklere yönelik artan kaygılar nedeniyle Avrupa Birliği büyümeyi hızlandıran bazı antibiyotiklerin kullanımını 2006 itibariyle yasakladı. Bu yasaklama kararı daha sonra ülkemizde de alındı.

Yasak kararı etkili oldu mu?

Olmadı.

Avrupa Birliği üyesi ülkelerde yapılan saha çalışmaları yasaklama kararının büyümeyi hızlandıran bu ilaçların kullanılması üzerinde belirgin bir etkisinin olmadığını gösteriyor. Yani yasak kararına uyan yok.

Büyüme hızlandırıcı bazı ilaçların yasaklanmasının en önemli nedeni bu ilaçların (örneğin Nitrofuranlar gibi) hormonal sistem bozuklukları ve kanser gibi çeşitli hastalıklara yol açıyor olması.

Nitrofuranlar hayvancılık sektöründe 1950’li yıllardan itibaren kullanılmaya başlandı ve 1995 yılında yasaklandı. Kullanıldığı süre boyunca kaç kişide örneğin kanser gibi bir hastalığa yol açtığı araştırma konusu olmadı. Bir kimyasal maddenin kullanılması nedeni ile oluşan sağlık zararları araştırılmaz; yasaklama kararı yeterli görülür ve oluşan zararların geriye dönük tazmini de asla söz konusu olmaz. Yasaklanan ilaçların yerini ise yeni ilaçlar alır; ta ki o ilaçlardan bazılarının da sağlık için zararlı olduğu anlaşılana kadar.

Türkiye’de de antibiyotik büyütme faktörlerinin tümünün kullanımı 21 Ocak 2006 tarih ve 26056 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan tebliğ ile yasaklanmıştı. Ancak bu konuyu düzenleyen mevzuat incelendiğinde görülecek ki kullanılmasına izin verilen pek çok ilaç büyümeyi hızlandırıcı bir etkiye sahip. Örneğin antikoksidiyaller olarak nitelenen ilaçlar. Bu ilaçlar iyonofor grubu antibiyotik sınıfına aittir ve bu ilaçların endüstriyel tavukçuluk üretiminde kullanılan yemlere bir katkı maddesi olarak katılmasına, yani büyümeyi hızlandırıcı olarak kullanılmasına izin verilmiştir.

Bu izinleri kim veriyor?

Hayvanlarda tedavi amaçlı kullanılan antibiyotiklerin kullanımına dair izinler Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından verilmekte. Tedavi amaçlı antibiyotik uygulanan hayvanların da kullanılan antibiyotiğin yasal ilaç kalıntı arınma sürelerini tamamlanmadan kesilmemesi ve tüketime sunulmaması gerekmekte. Yani bir hayvanda ilaç kullanıldığında o hayvanın tüketime sunulmadan önce bir süre bekletilmesi gerekiyor ki o ilaç hayvanın vücudundan atılsın. Ancak ondan sonra piyasaya sunulabiliyor. Ama uygulamada bu ne kadar yapılıyor belli değil. Dolayısıyla kalıntı izleme çalışmaları yaparak durumun ne olduğunu anlamak gerekiyor.

Piyasaya sürülen gıda ürünlerinde antibiyotik kalıntısı bulunup bulunmadığını belirlemeye yönelik çalışmalar ise Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından yürütülen yıllık kalıntı izleme programı çerçevesinde yapılıyor. Ancak kapsamlı ve genel durumu yansıtacak genişlikte saha analizleri yapıldığı söylenemez. Gıda güvenliği adına yapılan çalışmalardan elde edilen sonuçlar kapsamlı şekilde açıklanmadığı sürece de yapılan çalışmaların yetersiz olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Kapsamlı açıklamadan kastım ise ülkemizde piyasaya ne kadar et ürünü sürüldüğü, bu ürünlerden kaçında hangi analiz yöntemi ile hangi antibiyotik kalıntılarının araştırıldığına dair analitik çalışma verilerinin açıklanmasıdır. Detayların açıklanmasından söz ediyorum. Yoksa şu sayıda gıdada antibiyotik kalıntısı analizi yaptık şu kadar üründe de uygunsuz sonuç bulduk demek topu taca atmaktır.

Basitçe şu örneği vererek neden böyle düşündüğüme açıklık getirmeye çalışacağım.

Antibiyotik kalıntı izleme çalışmalarıyla halk sağlığı korunur mu?

Hayvansal gıdalarda kullanılmasına izin verilen farmakolojik aktif maddeleri ve bu aktif maddelerin gıdalarda bulunacak maksimum kalıntı limitlerini düzenleyen yönetmelik 35 sayfa. Bu yönetmelik incelendiğinde et, süt, yumurta gibi hayvansal ürünlerde bulunması muhtemel ilaç kalıntılarının sayısının yüzlerce olduğu görülecektir. Yapılması gereken bu yüzlerce kimyasal maddenin gıdalardaki kalıntısının araştırılması. Sadece etlik piliç üretiminden yola çıkarak kalıntı izleme faaliyetinin boyutlarının ne olduğu hakkında bir fikir edinmek mümkün.

Ülkemizde 15 bin civarında etlik piliç yetiştirme kümesi olduğu ve bir yıl içinde ortalama 5 kez üretim yapıldığı belirtiliyor. Bu hesapla sadece bir yıl içinde 75 bin parti ürün piyasaya sunuluyor demektir. Bu ürünlerin istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç edinmemizi sağlayacak kısmında sadece antibiyotik kalıntılarının bulunup bulunmadığını araştırmak bile başlı başına bir iştir.

“Tavuk etinde antibiyotik kalıntılarının belirlenmesi” işi demek farklı kimyasal özelliklere sahip oldukları için tek bir analiz yöntemi ile analiz etmenin mümkün olmadığı yüze yakın kimyasal maddenin araştırılması işi demektir. Örneğin sadece sulfonamid grubunda kalıntısı araştırılması gereken 17 tane antibiyotik yer alıyor.

Gıdalarda bulunması muhtemel antibiyotiklerin tamamının kalıntısını araştırmak çok masraflı ve analitik olarak da yapılması çok zor bir iştir. Elbette Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bu konuda yapmış olduğu çalışmaların detaylarını kamuya açıklayarak bizi şaşırtabilir.  Ama hatırlatmak isterim yukarıda adını andığımız 35 sayfalık yönetmelikte sadece antibiyotikler yok; gıdalarda kalıntı bırakması muhtemel yüzlerce kimyasal madde var.

Kalıntı izleme çalışmaları halk sağlığını korumak için pek de bir işe yaramıyorsa meseleyi nasıl çözeceğiz sorusu akla gelebilir. Öncelikle şunu söylemeli gerek gıdalarda ve gerekse doğal hayatta kimyasal kirlenmeye neden olan maddeleri araştırmaktan vazgeçmemeliyiz. Bunun gerekliliği tartışılmaz; ama bu işin nasıl yapılacağı ve elde ettiğimiz sonuçlarla ne yapacağız bu tartışılır. Ancak meseleyi salt bu tartışmalara kilitlemek asıl meseleyi gözden kaçırmamıza neden olur. Öyleyse asıl mesele nedir kısaca değinelim.

Asıl mesele nedir?

Asıl mesele bu ilaçların nasıl doğru biçimde kullanılacağı ya da toksik kimyasalların gıdalarda bıraktığı kalıntıların hangi yöntemlerle izleneceği değil. Asıl mesele endüstriyel hayvancılık gibi doğaya ve insan sağlığına olan zararları olağandışı büyüklükte olan bir gıda üretim sistemini kullanmaya ve devlet eliyle sübvanse etmeye nasıl devam edebildiğimiz. Bu irrasyonel sistemi hangi söylemlerin bu kadar göze hoş gösterdiği ve alternatifler üzerinde neden düşünemediğimizdir asıl mesele. Yüksek miktarda atık üreten, aşırı enerji kullanan ve su varlıklarına zarar veren bu sistemin açığa çıkardığı sosyal maliyetleri neden ödemediğini sorgulamak ya da bu maliyetlerin toplumun sırtına yıkılmasını nasıl kabul edebildiğimiz gibi sorular üzerinde durabilmektir asıl mesele. Sadece atıkların yarattığı sosyal maliyetler üzerinde durmak bile başlı başına bir önem arz eder.

Sosyal maliyetler

Sosyal maliyetten neyi kastettiğimi kanatlı sektöründen açığa çıkan atıkları örnek vererek anlatacağım.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2013 verilerine göre sadece kanatlı sektöründen yılda yaklaşık 15 milyon ton atık açığa çıkmakta. Bitkisel ve hayvansal üretim bir arada, ekolojik tarımsal ilkeler gözetilerek yapılıyor olsaydı bu atıklara gübre dememiz gerekirdi. Ancak kanatlı sektöründen açığa çıkan atıklarda üretim esnasında kullanılan antibiyotikler başta olmak üzere çeşitli ilaçların kalıntıları bulunur. Ayrıca yüksek düzeyde azot ve fosfor içerirler. Kullanılan yemlerde bulunabilecek bazı ağır metallerin kalıntıları da atıklarda bulunabilir.  Dolayısıyla bu atıklara gübre diyemeyiz. Bu atıklar kimyasal kirlilik kaynağı olarak görülmeli. Açığa çıkan atıklar su varlıklarımızın kirlenmesine neden olduğunda ortaya çıkan bedeli vergilerle, atık giderim bedeli adı altında yapılan tahsilatlarla ödediğimizde oluşmasındaki payımızın çok az olduğu, gerçek sorumluların ortada olmadığı bir sorun için para ödüyoruz anlamına gelir. Bu kirlenme nedeniyle sağlığı bozulan insanların tedavi için yaptığı harcamalar da aynı kategori içinde düşünülmeli. Sosyal maliyetlerin toplumun sırtına yıkılması demek üretim maliyetlerinin düşük tutulması demektir.

İşin aslı açığa çıkan sosyal maliyetler şirketler tarafından üstlenilse pek çok üretim faaliyeti karlı olmaktan çıkardı.

Et yemek bir ihtiyaç olarak görülüyor ama bu ihtiyacı hayvan refahını gözeterek, daha az zararlı atık çıkararak ve insan ve çevre sağlığını da tehlikeye atmadan yapmamızı sağlayacak yöntemler mevcuttur. Kuşkusuz neden et yediğimiz ve et yiyerek ne gibi sorunlara yol açtığımız üzerinde düşünmek de gerekli. Hayvanları yaşam hakkı olan bir canlı olarak değil de bir mal olarak gören, işlenmiş bir ürün haline getiren ve beslenme ihtiyacımız ile bağı kopmuş gıda üretim sistemlerinin insan ile hayvan arasındaki binlerce yıldır süregelen refakat ilişkisini nasıl tarumar ettiğini de bir mesele olarak görmek gerekli. Ne yiyorum sorusunu kendimize de sormalı. Bu sosyal maliyetlerin oluşumunda kendi payımızı da hesaba katmalı. Veganlık ahlaki bir tercih değil de bir zorunluluk olsaydı iklim krizini ve doğadaki kimyasal kirlenmeyi daha az konuşuyor olurduk.

Bu yazıda son olarak sadece antibiyotik kullanımı açısından değil genel olarak farmakolojik esaslı ürünlerin kullanımı açısından giderek önem kazanan ve dikkatlerden kaçmaması gerektiğini düşündüğüm bir başka soruna “insan ve hayvanlarda kullanılan ilaçların su varlıklarımıza karışması” sorununa değineceğim. Bu sorun yakın bir gelecekte karşımıza çıkacak önemli sorunlardan biri.

Gelecekte karşımıza çıkacak bir sorun: Sularda ilaç kalıntıları

İnsan ve hayvanlarda kullanılan ilaçların bir kısmı idrar ve dışkılama yolu ile dışarı atılır. Bazı ilaçların molekül yapısı çok kararlıdır ve uzun süre dayanıklılığını korur. Bu süre boyunca da kimyasal olarak etkinliğini korur. Örneğin endüstriyel hayvancılık işletmelerinde kullanılan antibiyotiklerin %75’i atıklarla hiç bozulmadan tekrar doğaya karışmakta.

İlaçların nihai toplanma noktalarından en önemlisi sular. Hastane atıklarının, hayvan yetiştiriciliği sonucu açığa çıkan atıkların kanalizasyona verilmesi, doğal hayata karışması gibi yollarla antibiyotikler başta olmak üzere pek çok ilacın yeraltı ve yerüstü sularına bulaştığını gösteren akademik çalışmaların sayısı ve sularda ilaç kalıntılarının bir halk sağlığı sorunu olarak taşıdığı önem hızla artıyor.

Yapılan çalışmalar sulardaki ilaç kalıntılarının çok düşük düzeylerde olduğunu gösteriyor. Ancak kapsamlı izleme çalışmaları ile sulardaki ilaç kalıntılarının izlenmesi gerektiği de önemle vurgulanıyor. Ülkemizde de bu kontrol-izleme çalışmalarının planlanması ve yapılması gereklidir. Bu çalışmayı yapmaktan sorumlu kurum ise Sağlık Bakanlığı’dır.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

Avrupa’yla yaşanan kriz sanatı da vurdu; Apocalyptica konserini iptal etti

Finlandiya’nın dünyaca ünlü çello-metal grubu Apocalyptica, 8 Nisan Cumartesi günü İstanbul’da vereceği konserini iptal ettiğini duyurdu. Grup, konseri iptal etmesine gerekçe olarak Finlandiya, Almanya, Büyük Britanya gibi ülkelerin uyarılarını gösterdi.

Çıkış albümü “Plays Metallica by Four Cellos”un 20. yılı için düzenlenen özel bir turne kapsamında 8 Nisan Cumartesi günü İstanbul’da sahne alacağı bildirilen Apocalyptica, konserini iptal ettiğini bildirdi.

Sosyal medya hesabından bir açıklama yayımlayan grup, 8 Nisan’da İstanbul’da konser veremeyeceklerini belirterek, “Finlandiya, Almanya, Büyük Britanya gibi çeşitli ülkelerin dışişleri bakanlıklarından resmi uyarılar yapılması sonucu tur ekibimizden bazı kişilerin kaygılı olması nedeniyle, grup üyeleri ve ekibimizce konseri iptal etme kararı aldık. Grubumuzda demokratik bir sistem var. Kimseyi İstanbul’a gitmeye zorlayamayız. Umarız tekrar Türkiye’ye gelmek için yakında bir fırsat buluruz. Türkleri çok seviyoruz ve önceki ziyaretlerimizden muhteşem hatıralarımız var” ifadesini kullandı.

Grup sosyal medya hesabından konseri iptal ettiğine ilişkin açıklama yayımladı

Organizasyonu düzenleyen Freebird Agency ve Vera Müzik ise şu açıklamayı yaptı:

“8 Nisan’da gerçekleştirilmesi planlanan Apocalyptica konseri, grubun isteği üzerine iptal edilmiştir. Freebird Agency ve Vera Müzik olarak grubu ikna etmek için son ana kadar büyük çaba sarf ettik, sunabileceğimiz tüm önerileri sunduk ancak kararlarından döndüremedik. Biletlerinizi, yarından itibaren aldığınız noktalara iade edebilirsiniz.”

 

(Diken)

[İklim İçin] Bu hafta da haberler kötü

Merhaba sevgili Hollanda portakallarım,

Bu hafta sonu olan biteni çekirdek çitleyerek takip ettim. En son gecenin bir yarısı uykumun kaçmasına La La Land’e yanlışlıkla en iyi film Oscar’ı verilişine canlı tanık olduğumda sevinmiştim. Pazar öğlene doğru İstanbul’daki Hollanda Başkonsolosluğunda Hollanda bayrağı indirilip Türkiye bayrağı asıldığında hayatın anlamını sorgulamaya başladım. Yaptığım işi, Avrupa Birliği olan ilişkileri. Şu an kelime anlamıyla Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki sivil toplum diyaloğunu geliştirmek için bir işte çalıştığımdan her şey çok anlamsız geldi.

Neyse, her hafta bir kriz oluyor zaten, haftaya bunu da unuturuz. İklim değişikliği üzerine çalışmanın en güzel yanı, nasılsa hepimiz öleceğiz diye düşünüyor insan. Hepimizin doğaya yaptıklarımız yüzünden cezalandırılacağını bilmekte manevi bir ferahlık olduğunu düşünüyorum.

Karbondioksit rekor seviyelerde artıyor

Atmosferdeki karbondioksit seviyesi rekor hızla artıyor. 2016’da atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu milyonda 3 parçacık artmış. 2015’te ise senelik atmosferdeki karbondioksit yoğunluk artışı milyonda 3,03 parçacık olmuştu. Çevresel Sistem Araştırma Laboratuvarı (ESLR) 59 yıl boyunca yaptığı gözlemlerin hiçbirinde son iki senedeki milyonda 3 parçacık artışı olmamıştı. Verilerin tutulmaya başladığı yıllardan 1960’lara kadar senelik artış milyonda 1 parçacık olurken, 1960’lardan 2010’ların ilk yarısına kadar senelik artış milyonda 2,4 parçacık olmuştu.

Karbondioksit o kadar hızlı artıyor ki bu atmosfer, dünya ve hepimiz için gerçek bir şok yaratıyor. Sanayi Devrimi öncesinde atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu milyonda 280 parçacık civarındaydı. Geçtiğimiz sene Eylül ayında bilim insanları atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun milyonda 400 parçacık eşiğini geri dönülemez bir şekilde geçtiğini ortaya koydu. Bilim insanlarının güvenli ve sürdürülebilir bir yaşam için belirledikleri sınır ise milyonda 350 karbondioksit parçacığı.

Atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun Şubat ayı ortalamasının 406,42 ppm olarak gerçekleştiği bildirildi. Havai’deki Mauna Loa İstasyonunda yapılan ölçümlerde bu değer Ocak ayında 406,42 ppm, geçtiğimiz yılın Şubat ayında ise 404,04 ppm olarak ölçülmüştü.

2016’nın sıcaklık rekoru kırması

Her yeni gelen ayın sıcaklık rekorunu kırdığını artık haberlere bakmadan söyleyebiliyorum. Hiç yanlış tahmin ettiğim olmadı. Geçtiğimiz Şubat ayı için NASA’nın sitesinde analiz çıktı mı diye araştırdım ama henüz Şubat ayıyla ilgili bir rapor yayımlamamışlar. Belki de Trump hükumeti NASA bütçesini kıstığı için bu gecikmeler yaşanıyordur, belki de artık Çevre Koruma Ajansı’nın çıkacağı tüm basın bültenlerinin idari denetimden geçmesi gerektiği için de olabilir.

Türkiye’de ilginç bir şekilde Meteoroloji Genel Müdürlüğü çalışıyor. Aşağıdaki tabloda 2016’nın ortalama uzun dönem sıcaklıklarla karşılaştırmasını görebilirsiniz.

Küresel sıcaklık ortalamaları:

Dünyanın okyanusları tahmin edilenden %13 daha hızlı ısınıyor:

Fazla ısının %90’ından fazlası okyanusta toplanıyor ve de küresel ısınmanın ne önemli ölçümleri okyanuslarda yapılıyor. Ancak okyanus sıcaklığını ölçmek kolay iş değil. 2005 yılında yeni bir tür ölçüm cihazıyla 2000 metreye kadar derinlikteki sıcaklık değerleri toplanabiliyor.

Science Advances dergisinde yayınlanan bir makalede küresel ısınmayı tahmin edebilmek için ve de okyanus ısınması hakkında bildiklerimizi geliştirmek için yeni bir strateji kullanılıyor. Bu yeni tekniklerle 1950’lere kadar geri giderek okyanus ısınmasını ölçebiliyorlar. Çalışmanın ana çıktılarından biri tahmin ettiğimizden 13% daha hızla ısınıyoruz. Sadece bu değil, ısınma artıyor. 1992’lerdeki ısınma hızı 1960’lardakinin iki katı fazla. Ayrıca 1990’lardan beri ısınma 700metreden daha derinlere inmiş durumda.

Bu hafta iyi haberlere yer yok.

Öyle ki geçen hafta iyi haber olarak geçtiğimiz Çin’in kömürü terk etme haberinin takibi kötü haber olarak karşımıza çıkıyor.

Geçen hafta İklim İçin Açık Radyo programında Çin’in kömürünü ihraç ettiğinden bahsetmiştik. Çin kendi ülkesinde kömürü azaltacak politikalar geliştirirken, kömürü ve kömürlü termik santrali (Türkiye gibi) başka ülkelere ihraç ediyor. Orta ve Doğu Avrupa Bankwatch Ağı raporlarına göre Çin’in toplamda 52 gigawatt kapasitede olacak 80’den fazla deniz aşırı kömürlü termik santral inşaat planı var. Uluslararası Enerji Ajansı’nın raporuna göre de Çin kömürlü termik santral inşaatlarına devam ediyor. Çin, kömür pazarından çok büyük bir oyuncu.

G20’den iklim değişikliğine para çıkmayacağı belli oldu:

ABD, Çin, Almanya ve G20 ülkelerinin ekonomi bakanları, iklim değişikliğiyle mücadele için söz verdikleri yardımı küçültebilirler. Bakanlar “kıt kamusal kaynakları” referans gösterek, Paris İklim Anlaşması’ndaki hedefleri tutturmak için çok uluslu kalkınma bankalarını özel fonlar kurmaları için teşvik edeceklerini bildirdiler.

Yazımı bitirirken, AB, Hollanda, Trump, referendum gibi konulara çok takılmamanızı öneriyorum, nasılsa hepimiz öleceğiz. Şu şarkıyı dinleyin, otlar öbür tarafta daha yeşil.

Herkese iyi haftalar.

 

 

Boğaziçili akademisyenler: Çalışma izinlerinin iptali özerkliğe ve ilkelerimize aykırı

Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Noémi Lévy-Aksu ile Sosyoloji Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Abbas Vali’nin çalışma izinleri 22 Şubat tarihinde YÖK Yürütme Kurulu tarafından iptal edildi. Boğaziçi Üniversitesi’nden akademisyenler ve öğrenciler bugün düzenledikleri yürüyüş ve basın açıklaması ile YÖK tarafından alınan kararı protesto etti.

Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinin konuyla ilgili yaptığı açıklamayı Prof. Dr. Yaman Barlas okudu.

T24’ün haberine göre, açıklamada “Üniversitemizin Tarih Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Noémi Lévy-Aksu ile Sosyoloji Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Abbas Vali’nin çalışma izinlerinin 22 Şubat tarihinde YÖK yürütme kurulu tarafından iptal edildiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Üniversitemizin süreç ve kurullarını tamamen dışlayan bu kararı, akademik ilkelerimize ve özerkliğe aykırı bulduğumuzu ve bu karar geri alınıncaya kadar konunun takipçisi olacağımızı duyuruyoruz” dendi.

‘Barış için Akademisyenler’ bildirisine imza atan Doç. Dr. Aksu, bu bildiride imzası bulunup Boğaziçi Üniversitesi’nden gönderilen ilk imzacı akademisyen olmuştu.

Doç. Dr. Noémi Lévy-Aksu da çalışma izninin iptal edilmesine ilişkin yazılı açıklama yaptı. Lévy-Aksu’nun açıklamasında şunları ifade etti:

“Ben de kendi adıma ,sadece beni bağlayan birkaç söz söyleyeceğim. Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinin tepkisi bir ilk, umarın başka üniversitelere örnek olacaktır. Bu YÖK’ün kararı yalnızca Boğaziçi Üniversitesi akademik ilkelerine değil, ifade özgürlüğüne karşı bir saldırıdır. Türkiye’nin birçok üniversitesinde eleştirel seslere karşı yapılan saldırılardan farksızdır. Eleştirinin imkansız olduğu bir üniversite, üniversite değildir. Muhalefetin susturulduğu demokrasi de demokrasi değildir. Barış, demokrasi ve üniversite için mücadele etmeye devam edeceğim.”

Noémi Lévy-Aksu kimdir?

2010 yılında Paris’teki Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales’da “Osmanlı’nın son döneminde İstanbul’da asayiş” konulu doktora tezini savundu. İlgi alanları arasında Osmanlı toplumsal ve siyasi tarihi ile karşılaştırmalı hukuk tarihi bulunuyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde polis, kamu düzeni ve hukuk üzerine makaleleri ve kitap bölümleri yayımlandı. European Journal of Turkish Studies dergisinin yayın kurulundadır. 2011 yılından beri Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde çalışıyordu.

Abbas Vali kimdir?

Abbas Vali 1949 İran’da doğdu. İlköğrenimini Tebriz’de tamamladı. İran Milli Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümüne 1973’te girdi. Daha sonra İngiltere’de Keele Üniversitesi’nde siyaset dalındaki master derecesini 1976’da aldı. 1983 yılında Londra Üniversitesi’nde sosyoloji bölümünde doktorasını verdi. Doktora sonrası araştırmalarını Economic and Social Research Council’de yaptı.

Akademik kariyerine 1986’da Wales Üniversitesi’nde başladı. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden Erbil Üniversitesi’ni kurması için 2005 yılında davet aldı. 2008 yılında Erbil Üniversitesi’nden ayrıldığında rektörlük görevini sürdürüyordu. Vali o tarihten itibaren Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde çalıştı. Vali son olarak geçen yıl sonunda Boğaziçi Üniversitesi’nden de ayrıldı.

 

(T24)

Dünya Kültür Mirası Listesi’ndeki 7 bin yıllık Hevsel Bahçeleri yıkılıyor!

‘Dünya Kültür Mirası’ listesinde bulunan 7 bin yıllık Hevsel Bahçeleri KHK kararı ile ‘ Özel proje alanı’ ilan edildi. 3 aydır ağaçların kesildiği ve yol genişletme çalışmasının yapıldığı Diyarbakır’ın nefes borusu Hevsel için UNESCO’ya çok geç olmadan harekete geçmesi için çağrı yapıldı.

Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO); tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınan Diyarbakır’ın Sur ilçesi sınırları içindeki Dicle Vadisi ve Hevsel Bahçeleri, Ocak ayında çıkan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile “Özel Proje Alanı” ilan edildi. Aradan üç ay geçmesine rağmen proje ile ilgili kimse bilgiye sahip değil.

Gazete Sujin’in haberine göre, 7 bin yıllık tarihi olan Hevsel için hukuki itirazlar ve tüm başvurulara rağmen ‘yıkım ve ekolojik tahrip’ kararı 3 aydır uygulanıyor. Hevsel’de bahçesi bulunanların hesaplarına Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından kamulaştırma parası yatırıldığı gelen bilgiler arasında. Proje içeriğine göre Hevsel’de yıktığı yerlere cami ve sosyal tesis yapacak.

Henüz proje ortaya çıkmadan yüzlerce ağacın kesildiği Hevsel’de aylardır yıkım ve ağaç kesimi devam ediyor. Yıkım kararından sonra ilk olarak Amed Ekoloji Meclisi tüm hukuki yollara başvuracaklarını dile getirmiş ardından ise TMMOB verilen karara itiraz etmişti. Hukuki itirazlara henüz bir cevap verilmedi.

7 bin yıllık tarihe, kültüre ve ekolojik yapıya sahip olan Hevsel Bahçeleri Almanya’nın Bonn kentinde 2015 yılında düzenlenen UNESCO 39’uncu Dünya Miras Komitesi Toplantısı’nda, Diyarbakır Surları ile birlikte UNESCO “Dünya Kültür Mirası” listesine girmişti. UNESCO, devam eden yıkıma yönelik bölgede bir gözlem yapmadı. Proje kapsamına alınan 32 bin hektarlık alan üzerinde planlanan yıkım araçlarının girişleri için Dicle Vadisi’ne doğru ağaçlar kesilerek yol genişletilmeye başlandı.

 

(Gazete Sujin)

Fukuşima felaketinin 6. yılında, “Sinop Fukuşima olmasın” eylemi

Sinop Nükleer Karşıtı Platform, Japonya’nın Fukuşima kentinde kurulu nükleer santralde 2011 yılında meydana gelen patlamanın yıl dönümünde geçen cumartesi günü Uğur Mumcu Meydanı’nda basın açıklaması yaptı.

Basın açıklamasını platform sekreteri Zafer Altınkaya okudu. Altınkaya, “2011, 11 Mart‘ında gerçekleşen felaketten sonra 43 reaktör yerine sadece 2 reaktör çalışıyor. Bu Japon ve dünya halklarının mücadelesi sonucudur.” dedi.

Evrensel’in haberine göre, felaketin binlerce insanın hayatına ve 160.000 kişinin evlerinden uzaklaştırılmasına neden olduğunu hatırlatan Altınkaya sözlerine şöyle devam etti:

“Sadece ayda bir evlerine gitmelerine izin verilen bu insanlar şimdi şirketin tazminat ödememek için ‘tehlike yoktur’ yalanıyla evlerine dönmeye zorlanıyor. Tokyo Elektrik işletmesinin sahip ve yöneticileri hakkında 5 yıl hapis veya 1 milyon yen para cazasıyla hazırlanan iddinameyle yargılanacaklar. Peki bu yargılama yüksek radyoaktiviteye maruz kalan, evlerinden edilen 160.000 insanın farklı eyaletlerde istiflenmiş 9 milyon ton radyoaktif atığın, 6 yıldır her gün okyanusa akan 300 ton suyun, yüzde 50 kirlenmiş tarım alanlarının, yüzde 100’ü kirleniş yolların, Troid kanserine yakalanmış yüzlerce çocuğun, evini ve işini kaybettiği için intihat edenlerin, hastalıklarla yaşam boyu uğraşmak zorunda kalanların mağduriyetini giderebilirmi?”

Sinop İnceburun yarımadasına yapılmak istenen santrale de değinen Altınkaya “Burada yürütülen anlaşma gizli bir anlaşmadır. Şeffaf değildir ve kamu yararı yararı yoktur. Bu santralı yapacak Japon Mitsubshi ve Fransız Areva şirketleri kirlidir. Mersin Akkuyu, Sinop ve İğneada yapılması düşünülen Nükleer santrallerden vaz geçilmesini istiyoruz’’ dedi.

 

(Evrensel)