Ana Sayfa Blog Sayfa 3217

Okul müdürünün tacizini ortaya çıkaran 3 öğretmen 12 gündür gözaltında!

Elazığ Arıcak Çok Programlı Lise’de 4 kız öğrencinin okul müdürü Abdulselam Sert tarafından taciz tacize uğradıklarını anlattığı Eğitim Sen’li öğretmenler Sema Ergin, Filiz Demir ve Eyüp Aran soruşturma kapsamında 12 gündür gözaltında tutuluyor. Müdür ise ödüllendirilir gibi merkezi bir okula görevlendirildi.

2016 yılında Elazığ Arıcak Çok Programlı Lise’de 4 kız öğrenci okul müdürü Abdulselam Sert tarafından taciz edildiklerini Eğitim Sen üyesi olan rehber öğretmenine anlatması üzerine soruşturma başlatıldı. Başta rehber öğretmeni olmak üzere konu hakkında öğrencilerden gelen şikâyeti dinleyen öğretmenler tacizin üstünün örtülmesine izin vermedi.

Öğretmenlere gözaltı

Soruşturma devam ederken okul müdürü Eğitim Sen’li öğretmenlere dönük sistematik baskıya ve tehditlere devam etti. Tehdit ve baskıların önüne geçmeyen İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, okul müdürünü açığa almak yerine adeta ödüllendirir gibi merkezi bir okula görevlendirdi.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, 17 Mart tarihinde öğretmenler; Sema Ergin, Filiz Demir ve Eyüp Aran bu soruşturma kapsamında gözaltına alındı.

Eğitim Sen’den dün yapılan açıklamada, “11 gündür gözaltında olan üyelerimiz hala savcılığa çıkarılmayarak tacizi açığa çıkardıkları için hukuksuz ve uzun gözaltı ile cezalandırılmaktadır. Buradan soruyoruz tacizi açığa çıkaran üyelerimiz gözaltına alınırken öğrencileri taciz eden okul müdürü hakkında neden hiçbir işlem yapılmıyor?” diye soruldu.

“AKP’nin cinsiyetçi politikalarından bağımsız değil”

Eğitim Sen’in açıklamasında 2016 yılında 368 kız çocuğunun cinsel istismara uğradığı hatırlatılarak şunlar kaydedildi:

“AKP hükümetinin başta Pozantı, Ensar Vakfı, İzmir, Gerger olmak üzere ülkede yaşanan cinsel istismarın üzerini örtmeye yönelik açıklamaları, cinsel istismar ve cinsel saldırıların artmasına yol açarken, kadına ve çocuğa yönelik taciz, tecavüz ve katliamlar AKP’nin cinsiyetçi politikalarından bağımsız değil. 2016 yılında;

368 kız çocuğu cinsel istismara uğradı.

Cinsel istismara uğrayan kız çocuklarının % 3’ü engelliydi.

Cinsel istismarların % 59’u okullarda yaşandı.

Çocukların okullarda, yurtlarda ve eğitim kurumlarında taciz ve cinsel istismara maruz kalmasının tesadüf olmadığını bir kez daha tescillemiş oldu Arıcak’ta yaşananlar. Milli Eğitim Bakanlığı AKP’nin cinsiyetçi politikalarını istikrarla hayata geçirirken eğitim kurumlarını taciz ve istismarın yaygınlaştığı yerler haline getirdi. Öyle ki tacizciler serbest, tacizi açığa çıkaran öğretmenler gözaltında.

Buradan başta AKP Hükümeti olmak üzere Mili Eğitim Bakanlığı’na hatırlatmak isteriz ki, Türkiye’nin imzaladığı Çocuk Hakları sözleşmesinin 19’uncu maddesine göre ‘’çocuğun yetiştirilmesinden sorumlu olanlar, bu haklarını çocuklara zarar verecek şekilde kullanamazlar. Devlet çocuğu anne-babanın ya da çocuğun bakımından sorumlu başka kişilerin her türlü kötü muamelesinden korumak, çocuğun istismarını önlemek ve bu tür davranışlara maruz kalan çocukların tedavisini amaçlayan sosyal programlar hazırlamakla yükümlüdür.’’ Üstünü kapattığınız, ‘Bir kereden bir şey olmaz’ dediğiniz her istismar ve taciz ile bu suça ortak oluyorsunuz.

“Üyelerimiz derhal serbest bırakılsın”

“Buradan bir kez daha ifade etmek isteriz ki biz Eğitim Sen olarak; cinsel istismar, taciz ve tecavüze hiçbir zaman seyirci kalmadık, kalmayacağız. Tacizi meşrulaştırarak toplumu çürüten politikalarınız ile mücadele etmeye devam edeceğiz. Baskı, gözaltı ve tutuklama ile bizleri yıldırıp tacizi ve cinsel istismarı meşrulaştırmanıza izin vermeyeceğiz. Çünkü bizler erkek egemen sistemin ikiyüzlü ahlak anlayışı ile değil laik, bilimsel, anadilinde eğitimi savunan ve ahlakı vicdanı ile tarttan eğitimcileriz. Dün olduğu gibi bugün de taciz, tecavüz ve cinsel istismar karşısında susmadık, susmayacağız.

Gözaltına alınan üyelerimiz derhal serbest bırakılsın.

Tacizi açığa çıkaranlar değil tacizciler cezalandırılsın.”

(İleri Haber)

Domatesin içinden çilek çıktı!

Çin’in Shenyang kentinde yaşayan üniversite öğrencisi Wang Xiaowen, süpermarketten aldığı domatesi ısırınca gördüğüne inanamadı. Domatesin ortasında çıkan çilek, sosyal medyayı karıştırdı.

Mail Online’da yer alan habere göre Çinli öğrenci Wang Xiaowen, domatesi ısırdığında içindeki çileği fark etti.

24 yaşındaki Wang Xiaowen, içinden çilek çıkan domatesin fotoğraflarını sosyal medyadan da paylaşıp, tadının ve görüntüsünün normal olduğunu söyledi.

Twitter hesabından yaptığı paylaşımın altına da ‘Domates yemeye devam etmeli miyim?’ notunu düştü.

Bazı sosyal medya kullanıcıları ise bu durumun genetik değiştirme deneyleri sonucu oluştuğunu öne sürdü.

(Hürriyet)

Haydi, Açık Radyo emekçileriyle dayanışmaya!

Uzun yıllardan beri birçoğumuzun hayatında bir Açık Radyo gerçeği var. Hepimiz az veya çok ondan bir şeyler aldık. Ben hemen hemen açıldığı ilk günden beri radyonun sıkı bir takipçisiyim.

Senin için Açık Radyo ne ifade ediyor, diye soracak olursanız tek cümleyle: Benim için bir okul oldu diyebilirim. Ama bu okulda ezber yok, hatta eğitmenler var olan ezberlerimizi bile zaman zaman bozabiliyorlar. Devam zorunluluğu da yok. Ama eğitim programı öylesine cazip ki, ders atlayınca bir tarafınız eksik kalmış gibi oluyorsunuz. Sınav da yok. Bu okula para da ödemiyorsunuz… Yaş sınırı yok. Yerel yönetimlerin yaptığı Yaşam Boyu Eğitim programlarına benziyor… Yol derdi de yok. İletişim teknolojilerinin gelişimine koşut epey bir zamandır neredeyseniz (evde, iş yerinde, deniz kenarında, yolda…) derslere oradan katılabiliyorsunuz. Açık Eğitim programı gibi bir şey yani.

Radyomdan memnunum, fakat ilk günlerde Açık Radyo değirmenine su nereden geliyor diye hep merak ederdim. Bir radyo için en başta fiziki ve teknolojik bir alt yapıya ihtiyaç var. Ve bu alt yapı zaman zaman geliştirilmeye de muhtaç.  Çalışanların ücretleri var. Binanın elektriği, suyu, telefonu var. Başka sabit giderler var. En başlarda her halde dedim onları da büyük bir sermaye grubundan alıyorlardır. Öyle değilmiş. Devlet yardımı da olamaz. Bu programcılarla, bu program başlıklarıyla devletten zırnık yardım almak mümkün değil.

Sonra öğrendim ki bu okulun 60 kurucusu varmış. Başlangıç sermayesini aralarında denkleştirmişler. Fakat orada da sorular oluştu kafamda. Kim onları ikna etti de bir Abidin Dino resmine fit olup, parasal getirisi olması bugün ve gelecekte de mümkün görünmeyen bir A.Ş. ye ortak oldular?

Programcı kadrosu da çok sıkı. Geçen gün bir programda Ömer Madra ilk günden bugüne 1500 kusür programcının varlığından söz etti. Programcılar da emeklerinin karşılığında para almadıklarını biliyorum. Ben çok memnunum onlardan ve hayatıma çok şey kattılar, hala katıyorlar da.

Bence bugün Açık Radyo’ yu hepimizin nefes alabildiği bir mecraya dönüştüren; demokrasi, barış, adalet ve özgürlüklerden yana güçlü bir ses haline getiren; her türlü sermaye- güç odaklarından bağımsız bir yayıncılık çizgisine taşıyan yegâne şeyin; ilk andan itibaren kurucu ekibin ve radyoya her gün 7/24 emek veren arkadaşlarımızın oluşturduğu İMECE ruhunun, giderek programcıları da içine alan daha kapsayıcı bir kolektif ruha dönüşmesinde yattığını düşünüyorum. Sonra o ruh bizleri, radyo dinleyicilerini de sarıp sarmaladı.

Geçen hafta sonu yeni bir Dinleyici Destek Özel Yayını başlatıldı. Ben Açık Radyo’ nun bağımsızlığının ve İMECE ruhunun geleceğe taşınmasında bizlere de önemli görevler düştüğünü düşünüyorum. En azından her destek döneminde en az bir programa destek olarak bu İMECE’ ye katkımızı sunabiliriz.

29 Mart Çarşamba günü 10.00’ da Ömer Madra ve Ümit Şahin’ in programına konuk oluyorum. Uzun yıllardır sesleriyle- sözleriyle evime konuk ettiğim Açık Radyo emekçilerine, gıyaplarında bir anlamda gecikmiş de olsa bir iade-i ziyaret olacak bu konukluğum. Yanımda şarkılar da olacak. Çok sevdiğim, hayatlarımıza büyük değerler katan, ama bugün aramızda olmayan insanların sesleri de…

İstiyorum ki sizler de o saatlerde radyoyu 0212 343 4141 numaralı telefondan arayın ve desteğinizle Açık Radyo emekçilerine bir omuz verin, onurlandırın, cesaretlendirin. Bunu fazlasıyla hak ettiklerini düşünüyorum.

Yarın o saatlerde katkınızı sunamasanız bile, 14. Dinleyici Destek Özel Yayını, 2 Nisan Pazar günü 19.00’ a kadar devam edecek. Yani daha epey bir zamanınız olacak. Bence hiç düşünmeyin derim. Elimizde kalan, özgürce nefes alabildiğimiz son adalardan birisi de Açık Radyo’ dur ve onun sesinin kesildiği bir dünyada bizim de işimiz hiç kolay olmayacak demektir. Bulduğunuz ilk fırsatta telefonu elinize alın!

İyi geceler

 

Ercüment Gürçay

Kant’ın sonlu küresi – Ayşe Erzan

Ayşe Erzan’ın yazısı cumhuriyet.com.tr sitesinden alındı

Yunanca “sinhoró”, etimolojik olarak aynı yerde olmak, içeriye almak, buyur etmek, yer açmak gibi anlamlar içeren bir kelime, bugün lügat anlamı “affetmek”. İnsan bir dili bazen çok az bildiğinde şiirselliğine daha çok varabiliyor.

Immanuel Kant’ın 1795’te yayımladığı “Ebedi Barış Üzerine” başlıklı denemesinde, şu sade önerme yer alıyor: “..dünya sonlu bir kürenin yüzeyinden ibaret olduğuna göre, insan nüfusu bu sonlu yüzey üzerinde sonsuza dek dağılamaz, yani başkaları ile yan yana komşuluk ilişkileri içinde yaşamaya kendimizi alıştırmamız gerekmektedir, üstelik başlangıçta kimsenin herhangi bir yeri işgal etmede bir diğerinden fazla ya da eksik hakkı olmuş olamaz.”

Görsel bir sembolizm taşıyan “sonlu bir küre” ifadesinden, Ahlakın Metafiziği’nde (1797) zorunlu bir haklar ve erdemler dizgesini çıkarsayan Kant, kanımca salt bu nedenle bile, modern siyasi felsefenin kurucusu sayılmalı. Yerkürenin fiziksel sonluluğunun, insanların mutlaka birileri ile hatta dolaylı olarak herkesin birbiri ile komşu olmasını getirdiği içgörüsü, yani dünyanın olağanüstü yoğun bir etkileşim ağı olduğu kavrayışı, 21. yüzyılda iletişim bilimi, sosyoloji, teknoloji ve tabii ki politik bilimler alanında önemli bir yer tutuyor.

Barış için koşullar

Herkesin bu yeryüzünde bir yeri olma hakkı barışı sağlamaya yeter mi? Savaşın en büyük insanlık suçu olduğunu savunan Kant, barışın kalıcı olması için bir dizi koşul ileri sürüyor.

Bu koşullardan ilki, bir ülke içinde herkesin özgür, eşit ve aynı hukuka tabi olmaları, yönetim biçiminin temsiliyet içermesi ve yasama ve yürütme işlevlerinin birbirinden ayrılması, yani kuvvetler ayrılığı. İkinci koşul, bir “bağımsız devletler federasyonunun” kurulması. “Cemiyet-i Akvam” (League of Nations) deneyinin ardından, II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Birleşmiş Milletler, savaşları önleyememekle beraber, Kant’ın öngördüğü, tüm dünya vatandaşlarının bireyler olarak korunmasını sağlayacak bir dünya vatandaşlığı hukuku (kozmopolit hukuk) yaratma doğrultusunda bazı adımlar atabilmiş durumda. Haklar Öğretisi (Ahlakın Metafiziği, I. Kısım) içinde yer alan “barış içinde yaşama hakkı”ndan, bugün Birleşmiş Milletler (BM) kararları çerçevesinde söz edebiliyoruz. Koşulların üçüncüsü, dünya vatandaşlarının haklarının, evrensel konukseverlik kurallarına tabi olması gerektiği.

BM Şartı’nda yer alan temel insan haklarının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin öncülü olan bu kozmopolit hukuk tasavvuru, sadece farklı ulusların vatandaşları arasındaki ilişkileri uluslararası kurumlar aracılığı ile düzenlemek değil, aynı ülkenin içinde yaşayan dünyalıların devletleri ile olan ilişkilerini düzenlemek için de elzem hale gelmiş durumda. Türkiye vatandaşları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuranlar sırasında birinci geliyor. Bugün bir BM Türkiye Raporu ya da bir Venedik Komisyonu Raporu, Türkiye’deki iktidarın Güneydoğu’da vatandaşlarına reva gördüğü ölüm, yıkım ve göçü, tasarlanan anayasa değişikliklerinin sakıncaları, KHK’ler ve hukuk dışılıkları, tüm dünyaya ve bu arada yine Türkiye’de yaşayanlara duyururken, yaşamsal hak ve özgürlükleri koruma mücadelesini destekliyor.

Bundan 14 yıl önce, Irak’a asker göndermek için AKP tarafından TBMM’ye sunulan tezkerenin, kararlı bir sivil toplum kampanyası sonucunda 1 Mart 2003’te reddedilmesinden, ancak ABD ve koalisyon ortaklarının Irak’ı işgal etmesinden sonra, Ortadoğu’da her tarafta savaş var. İnsanların ne misafirliğine ne de ev sahipliğine saygı gösteriliyor. Göçmenlerin insan hakları çiğneniyor, alınıp satılıyor. Çağdaş hukuk anlayışında yeri olmayan kolektif cezalandırma gösterilerine başvuruluyor.

Hukuksuzluk ortamı

AKP hükümeti ülke içinde ve dışında normalleştirdiği hukuksuzluk ortamında, terörle mücadele adı altında terör estirerek iktidarını pekiştirmeye çalışıyor. “Herkes aynı hukuka tabi olmalıdır” temel kuralını bile çiğneyerek yetkisi olmayan bir merci, yasada yeri olmayan bir kararla örneğin Figen Yüksekdağ’ın HDP parti üyeliğini düşürebiliyor.

Hayır deyince

Hem bu ülkenin vatandaşları hem de birer dünya vatandaşı olarak, üstelik diğer dünya vatandaşlarının barış haklarına da saygı gereği, referandumda “Hayır” dediğimizde, ülkede hukukun üstünlüğünün yeniden geçerli olması, OHAL’in kalkmasını ve KHK’lerin tüm sonuçları ile beraber hükümsüz kılınmasını talep ediyor olacağız. ‘Hayır’ diyerek tutuklu milletvekillerinin, seçilmiş yerel yöneticilerin, parti yöneticilerinin salıverilmelerini ve görevlerinin başına dönmelerini, tutuklu gazetecilerin serbest bırakılmasını, mahkeme kararı olmadan kapatılmış televizyon ve radyoların, gazete ve dergilerin iadesini isteyeceğiz.

Bugün önümüzde duran referandum, özerk yurttaşlarca müştereken yerine getirilen bir kamu yararına akıl kullanma eylemi, çok merkezli bir yasama faaliyeti olarak görülebilir. “Herkesin ‘hayır’ı kendine” ortak anlayışı ile yürütülen referandum çalışmaları, ülke içinde gerilim ve çatışmaları kışkırtmaktan medet umanlara inat, parçalanmış cumhuru sağaltmaya kapı açacak, eşit, özgür, bireyler olarak birbirimizi içeri buyur edeceğiz.

Prof. Dr. AYŞE ERZAN – Cumhuriyet

İtalya’da gaz boru hattına karşı zeytinciler ayakta

İtalya’nın güneyindeki Puglia bölgesi sakinleri, Trans Adriyatik Doğalgaz Boru Hattı (TAP) Projesi’ni protesto etmek için sokağa indi.

Boru hattının geçeceği yerlerde bulunan zeytin ağaçlarının kesilmesine karşı çıkan bölge sakinleri projenin inşaat alanına girmeye çalışınca, protestoculara polis müdahale etti.

İtalyan zeytinciliğinin merkezi sayılan Puglia bölgesinde bazıları 400 yaşını aşkın 10 000’den fazla zeytin ağacı proje nedeniyle yok olma tehdidi altında. Roma’daki yetkililer Nisan sonuna kadar ağaçları başka bir bölgeye taşıyıp dikme ve boruların döşenmesi bittikten sonra yerlerine geri dikileceği sözü verse de zeytinciler bu söze itibar etmediler. Yerel yetkililer ise boru hattının güzergahının zeytin ağaçlarına zarar vermeyecek şekilde yeniden belirlenmesini talep ediyor.

40 milyar Euroluk Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı Projesi (TANAP) ile Azeri Şahdeniz II gazı, Gürcistan’dan geçerek Türkiye üzerinden TAP’a bağlanacak. Yani Hazar denizinden başlayacak olan boru hattı, Türkiye, Batı Trakya ve kuzey Yunanistan üzerinden Arnavutluk’a oradan da denizaltı boru hattı ile İtalya’ya ulaşacak. 2020’den itibaren İtalya’ya senede 10 milyar m3 gaz taşıması öngörülen boru hattı ile Avrupa’nın Rusya’ya enerji bağımlılığının azaltılması hedefleniyor.

Euronews’un haberine göre polis ile bölge sakinleri arasında çıkan arbedede bazı kişilerin yaralandı.  Olaylar sonrasında zeytin ağaçlarının sökülmesi işlemi askıya alındı.

(Euronews – Yeşil Gazete)

Trump’tan iklim değişikliğiyle mücadeleye darbe: ABD’nin temiz enerji politikalarına son verildi

ABD başkanı Donald J. Trump seçim kampanyasından bu yana iklim değişikliğiyle mücadeleyi ortadan kaldırmak için kararlı olduğunu açıkladığı darbeyi sonunda vurdu!

Bugün Trump’ın imzaladığı yeni bir başkanlık kararnamesiyle ABD’nin Paris Anlaşması çerçevesinde yer alan taahhütlerini gerçekleştirmesini imkansız kılacak şekilde Obama döneminde emisyonların ve kömür yatırımlarının azaltılmasına ilişkin en önemli eylemler ortadan kaldırıldı.

ABD Çevre Koruma Ajansı’nda (EPA) düzenlenen toplantıda yapılan açıklamaya göre EPA’nın Temiz Enerji Yasası’nda belirlenen kömür santrallarından kaynaklanan emisyonların azaltılmasına dair kararlardan vazgeçiliyor. Petrol ve gaz çıkarılan alanlardaki metan kontroluna son veriliyor.

Ayrıca federal alanlarda yeni kömrü aramalarına uygılanan moratoryum kaldırılıyor. Trump konuşmasında “kömüre karşı savaşı” bitirdikleri açıklamasını yaptı.

Toplantıda kömür ve petrol şirketlerinin temsilcileri hazır bulundu.

Çevre örgütleri Trump’ın kararnamesini mahkemeye götüreceklerini açıkladılar.

(Yeşil Gazete)

 

 

Işık Üniversitesi, barış imzacısı Neşe Yıldıran’ın da görevine son verdi

Barış imzacısı akademisyen Sinan Birdal’ın ardından Işık Üniversitesi barış imzacısı Prof. Dr. Neşe Yıldıran’ın da görevine son verdi.

Akademisyen Prof. Dr. Neşe Yıldıran Işık Üniversitesi’ndeki görevine son verildi. Yıldıran’a gerekçe olarak Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza atması gösterildi.

İmzasını geri çekmeyen Yıldıran sosyal medya hesabından şu açıklamayı yaptı:

“Birlikte ders yaptığımız öğrencilerimin bilgi sahibi olma hakkını gözeterek çok kısa bir açıklama yapacağım:

Barış bildirisine koyduğum imzamın geri alınmasını talep eden mütevelli heyetinin isteğini reddettiğim için, Işık Üniversitesi’ndeki görevime son verilmiş bulunuyor.

Hukuksuz olan bu kararı yargıya taşıyacağım için daha fazla yorumda bulunmak istemiyorum.

Lütfen yerime derse gelen hocanıza saygılı olun, kendisini kötü hissetmemesini sağlayın. Sizden tek istediğim budur. Hep tekrarladığımı hatırlayın: Her ne olursa olsun işimizi iyi yapacağız.”

 

(Gazete DuvarSendika.org)

Glifosat kalıntısı GDO’lu ekmek kadar önemli bir halk sağlığı sorunu – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Ekmekte GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) içeren soya ürünü olduğuna dair tartışma Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik tarafından yapılan “Adana’daki test edilen ekmeklerde GDO’ya rastlanmamıştır” açıklaması ile durulmuş görünüyor.

Ülkemizde GDO’lu gıda yetiştirmek de gıda maddesi olarak piyasaya sunmak da yasak ve bu konular çok tartışıldı. Bu yazıda hem GDO meselesi ile ve hem de halk sağlığı ile yakından ilgili önemi giderek artan bir başka güncel meseleye dikkat çekmek istiyorum: Gıdalarda ve sularda glifosat kalıntısı.

Glifosat GDO tarımının olmazsa olmazı bir toksik kimyasal madde. Dolayısıyla GDO tarımı yapılan ülkelerde toprak ve sular için önemli bir kirletici. Ama sadece GDO tarımı yapılan ülkelerde değil hemen her ülkede kullanılıyor. Bu kullanım sonucu gıdalarda ve sulardaki kalıntı bırakabiliyor. Bu kalıntıların yol açabileceği sağlık sorunlarına yönelik yeni bulgular GDO meselesi kadar önemli.

Birleşmiş Milletler raporu

Tarımsal ürünlerde kullanılan pestisitlerin gıdalarda bıraktığı kalıntılar ve doğal ortamlarda yol açtığı kimyasal kirlenme uzun yıllardır tartışma konusu. Birleşmiş Milletler örgütü bir rapor yayınlayarak tarımsal üretimde pestisit kullanmanın istenilen faydayı sağlamadığını, kimyasal kirlilik sorununa yol açtığını, hem şimdiki ve hem de gelecek kuşakların sağlıklı ve yeterli gıda edinme hakkına zarar verdiğini açıkladı.

Ancak bu açıklama yapıldı diye pestisit kullanımının sona ereceğini düşünmek saflık olur. Dolayısıyla halk ve çevre sağlığını korumakla görevli kamu kurumları, gıdalarda ve sularda pestisit kalıntılarını kontrol etmek ve gereken önlemleri almakla yükümlü olduğuna göre bu işi ne kadar doğru yaptıklarını sorgulamak bir gereklilik.

Öncelikle gıdalarda ya da sularda çok düşük miktarlarda olsa dahi glifosat kalıntılarının ne gibi sorunlara yol açabileceği hakkında önemli uyarılar içeren yakın tarihli bir çalışmayı özetleyeceğim.

Ultra düşük miktarı bile

Laboratuvar farelerinin içme sularına litresinde 0.5 mikrogram olacak şekilde glifosat eklenerek zamanla açığa çıkacak sağlık sorunlarının izlendiği bir bilimsel çalışmadan şaşırtıcı bulgular elde edildi.

Suya eklenen 0.5 mikrogramlık glifosat miktarı kanunen gıdalarda bulunmasına izin verilen glifosat miktarından binlerce kez daha düşük bir miktar. Örneğin ülkemiz mevzuatınca buğdayda bulunmasına izin verilen glifosat miktarından 20 bin kez daha az.

Bu ultra düşük değer ancak çevresel bulaşmalar sonucu gıdalarda ya da sularda bulunabilecek glifosat miktarı olarak kabul edilebilir. Yani glifosat kullanımı sonrasında toprakta kalan kısmının zamanla yeraltı ve yerüstü sulara karışması sonucu açığa çıkacak kalıntı miktarına işaret eder. Çalışma sonucunda bu kadar düşük miktardaki glifosat maruziyetinin bile deney hayvanlarının karaciğer ve böbreklerinin faaliyetlerini düzenleyen genlerin çalışmasında bozulmalara yol açtığı ve bunun da karaciğer ve böbreklerin yapı ve fonksiyonlarındaki bozulmalara neden olduğu belirtildi.

Glifosat bütün dünyada çok yaygın olarak kullanıldığı için toprak ve sularda kirlenmeye yol açan pestisitlerden biri. Dolayısıyla çok düşük miktarlarda bile sağlık sorunlarına yol açabilecek olması zamanla yaygın halk sağlığı sorunlarına neden olabilir. Yapılacak en doğru şey glifosat kullanımına son vermek.

Ama böyle bir şey gerçekten sürpriz olurdu. Glifosatın karaciğer ve özellikle böbrekler için toksik etkilere sahip olduğuna dair akademik yayınlar daha önce de çıkmıştı.

Karaciğer ve böbrek dokusunda kas, yağ veya vücudumuzun diğer dokularına kıyasla 10 ile 100 kat daha fazla glifosat birikebiliyor. Ülkemizde geçerli mevzuata göz atıldığında sakatat ürünlerinde bulunmasına izin verilen glifosat kalıntısının en yüksek olduğu ürünün de böbrek olduğu görülecektir.

Toksik kimyasallar bahsinde çoğu kez gördüğümüz gibi uğradığımız zarar gözden kaçırılamaz bir noktaya geldiğince ancak rasyonel bir önlem almak mümkün olabilecek. İnsan ancak zaman geçtiğinde neleri kaybettiğini daha iyi anlayabilen bir canlı türü belki de.

Son olarak Avrupa Birliği üyesi ülkelerde ve ülkemizde gıda ürünlerinde ve sularda glifosat kalıntılarını belirlemek için yapılan çalışmalar ne durumda biraz da ona bakalım.

Gıdalarda glifosat kalıntısı belirleme çalışmaları

2011 yılında 29 Avrupa Birliği üyesi ülkede yüzlerce gıdada 79 bin analiz yapılarak 900 farklı pestisitin kalıntıları arandı.

Çalışma sonucunda pirinçte ortalama 5, yulafta 23 ve buğdayda 18 mikrogram/kg düzeyinde glifosat kalıntısı tespit edildi.

Elde edilen sonuçlar mevzuatta belirtilen limitleri aşmıyor. Avrupa Birliği Gıda Otoritesi (EFSA) tarafından yürütülen çalışmanın değerlendirme raporu 511 sayfa.

Raporda kullanılan yöntemlerden, ürün bilgilerine, bulunan pestisit kalıntılarından maruziyet çalışmalarına esas oluşturacak verilere kadar her ayrıntı mevcut. Ülkemizde Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı bu konularda yaptıkları çalışma sonuçlarını ise açıklamıyor.

Ülkemizdeki durum ne?

Ülkemizde kamu ve pestisit kalıntıları analizi için yetki verilen özel laboratuvarlar çalışmalarını çoklu pestisit kalıntısı analizi yöntemlerine dayandırır. Glifosat kalıntılarının tespitine yönelik ayrı bir çalışma olup olmadığını bilmiyoruz. Yapılmadığını düşünüyorum.

Gıdalarda glifosat kalıntısını yapacak kamu kurumu Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı. Bakanlık şu sorulara açıklık getirmeli: Kamu ve özel laboratuvarlarda gıdalarda glifosat kalıntısı analizleri yapılmakta mıdır? Eğer yapılıyorsa son on yıl içinde hangi gıda ürünlerinde glifosat kalıntısı belirleme çalışması yapılmıştır ve elde edilen sonuçlar nedir?

Yeraltı ve yerüstü içme suyu varlıklarımızda glifosat kalıntısı analizi yapılıp yapılmadığını; eğer yapılıyorsa son on yıl içinde elde edilen sonuçları açıklamaktan sorumlu olan kamu kurumu ise Sağlık Bakanlığı.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

ÇED iptali de sonladırmadı: İzdemir Termik Santrali için yeni ÇED raporu!

İzmir Aliağa’da üç yıldır faaliyette bulunan İzdemir Termik Santralinin ÇED olumlu raporunun iptal edilmesinin ardından yeni ÇED raporu çıkarıldı.

Evrensel’den Özer Akdemir’in haberine göre Aliağa ilçesi yakınlarında üç yıldır faaliyette olan İzdemir Termik Santralinin ÇED raporunun mahkemece iptal edilmesinin ardından santrale mühür vurulması beklenirken, Çevre ve Şehircilik Bakanlığından jet hızıyla yeni ÇED raporu çıkardı. Mahkeme kararının 21 Şubat 2017 tarihinde Bakanlığa tebliğ edilmesinden sonra, iki hafta içinde yeni bir ÇED raporu hazırlandı ve bakanlık İnceleme Değerlendirme Komisyonu’nda uygun bulundu. 22 Mart tarihinde de tüm itirazlara rağmen “ÇED olumlu” kararı verildi.

EGEÇEP Hukuk Komisyonu üyesi Avukat Arif Ali Cangı, İzdemir Termik Santrali ÇED Raporu sürecindeki şaşkınlığını “Siz bu kadar hızlı bir ÇED izni sürecine tanık oldunuz mu? Ben olmadım!” sözleriyle anlattı.

Tarım alanlarının üzerine, birçok antik kentin tam ortasına, uluslararası koruma statüleri olan tarihi ve kentsel sit alanlarına komşu bir konumda bulunan, bilirkişi raporlarıyla ÇED dosyasındaki birçok eksikliğin ortaya konduğu İzdemir-II termik santral projesinin 2010 yılında verilen “ÇED olumlu raporu” geçtiğimiz yıl Aralık ayında mahkemece iptal edilmiş ve mahkemenin kararı Bakanlığa 21 Şubat 2017 tarihinde tebliğ edilmişti. Yürürlükteki yasalar ve Anayasa gereği mahkeme kararına uyularak 30 gün içerisinde termik santralin mühürlenmesi gerekiyordu.

Ancak 2009/7 sayılı genelgeye dayanılarak santral için yeni bir ÇED süreci başlatıldı. Bir iki gün içinde yeni ÇED raporu hazırlandı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığına sunuldu. Bakanlık İnceleme Değerlendirme Komisyonu’nda 6 Mart 2017 tarihinde yapılan toplantıya katılan EGEÇEP ve FOÇEP temsilcilerinin santralle ilgili itirazları ve buna dayanak olan bilimsel raporları aktarmalarının hiçbir işe yaramadığı ertesi gün ÇED Raporu’nun uygun bulunduğunun açıklanması ile ortaya çıktı. Mahkeme kararı gereği en geç 23 Mart’ta termik santrali kapatması gereken Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 22 Mart’ta santrale yeniden ÇED olumlu kararı verdiğini duyurdu.

Gelinen durumu yorumlayan Av. Cangı, Bakanlığın mahkeme kararını yok saydığını dile getirerek, “Çevre Bakanlığı ve  şirket el ele vererek Aliağa’da mahkeme kararını çöpe attılar! Aliağa’nın, Foça’nın, Menemen’in Karaburun’un, İzmir’in sağlığını umursamıyor, bölgede yaşayan herkesle alay ediyorlar. Bu gidişe dur demek gerekiyor. Bakanlık ile şirketin el ele yarattıkları hukuksuzluklara karşı direnmeye, yaşamı savunmaya devam etmeliyiz” şeklinde konuştu.

 

(Evrensel)

Marketlerde naylon poşet devri kapanıyor

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, naylon poşet yerine biyobozunur poşet kullanımını teşvik edecek.

Çevre Yönetimi Genel Müdürü Mehmet Baş, doğada kısa sürede yok olması nedeniyle biyobozunur poşet imalatını sağlamak üzere poşet üreticileriyle görüşmelerin devam ettiğini açıkladı.

Biyobozunur poşetlerin sponsorluğunu yapacak üreticilere ve marketlere Bakanlık tarafından destek verileceğini ifade eden Baş şöyle konuştu:

“Marketler naylon poşetleri parayla alıyor. Biyobozunur poşetlerin fiyatı, normal poşetlerin iki katı kadar. Market mesela 100 bin liralık poşet aldığında, bunun belli bir miktarını Bakanlık olarak karşılayıp, teşvik edici noktada olacağız. Dolayısıyla da rakamlar aşağıya düşmüş olacak.”

Naylon poşet yerine biyobozunur poşetlerin kullanılması için bazı önlemler almayı planladıklarını belirten ve biyobozunur poşetlerin marketlerden ücretsiz alınabileceğini söyleyen Baş şunları söyledi:

“Plastik poşet alanlara da bedel koyalım diyoruz. Plastik poşet, Avrupa’nın tümünde ve Türkiye’deki bazı büyük marketlerde parayla satılıyor. Ancak vatandaş biyobozunur poşeti bedava alacak. İllaki plastik poşet isterse onun bedelini ödeyecek. Bu yönde bir planlama yapıyoruz.”

(soL)