Ana Sayfa Blog Sayfa 3218

Debbie Kasırgası Avustralya’da ana karaya ulaştı

Hızı saate 250 km’ye ulaşan tropikal siklon Debbie Kasırgası nedeniyle, Avustralya’nın kuzeydoğusundaki tatil adalarını vurduktan sonra ana karadaki Queensland eyaletine ulaştı.

Debbie Kasırgası nedeniyle, eyaletten yaklaşık 30 bin kişi tahliye edildi. Debbie’nin etkili olduğu ilk bölgelerden Whitsunday adasında 23 bin ev elektriksiz kaldı.

Yetkililer Debbie’nin 2011’deki Yasi Kasırgası’ndan bu yana en şiddetli fırtına olabileceğini belirtiyor. Avustralya Başbakanı Malcolm Turnbull daha erken saatlerde bölge halkına “evlerini derhal terk ederek yüksek yerlere çıkmaları” çağrısında bulunmuştu.

Avustralya Meteoroloji Genel Müdürlüğü, gece saatlerinde yavaşlamış olan kasırganın yeniden güç kazanarak ilerlediğini belirtti.

Uydu fotoğrafında, kasırganın Avustralya’nın kuzeydoğusuna doğru ilerlediği görülüyor.

Queensland Eyalet Başbakanı Annastacia Palaszczuk, eyalet tarihindeki en büyük tahliyeyi gerçekleştirdiklerini söyledi. “Bu Yasi Kasırgası’ndan da büyük olacak” diyen Palaszczuk, gidecek güvenli yeri olmayanlar yüksek yerlerde sığınaklar hazırlandığını açıkladı.

Halka cep telefonlarını şarj etmeleri uyarısında da bulunuldu. Şubat 2011’deki Yasi Kasırgası’nda rüzgarın hızı saatte 295 km’ye kadar çıkmış ve kasırga yaklaşık 3,5 milyar ABD doları zarara neden olmuştu. Resmi açıklamalara göre Yasi Kasırgası’nda can kaybı yaşanmadı.

 

(BBC Türkçe)

1104 hâkim ve savcının yüzde 90’ı ifade özgürlüğünün artırılmasını istiyor

Adalet Akademisi’nin Avrupa Konseyi ile birlikte gerçekleştirdiği “Türk Yargısının İfade Özgürlüğü Konusunda Kapasitesi’nin Güçlendirilmesi İzleme Araştırması” konulu çalışmadan çarpıcı sonuçlar çıktı.

Araştırma kapsamında görüşleri alınan bin 104 hâkim-savcıdan yüzde 90.1’i, “Yargının ifade özgürlüğü kapasitesinin artırımı” yönünde görüş bildirdi. Hâkim-savcılardan sadece yüzde 15’i, AİHM’yi taraflı bulduğunu söyledi. Hakim ve savcıların ifade ve basın özgürlüğü konusundaki önermelere verdiği yanıtlar ve “özgürlükçü” görüşlerin yüksekliği dikkati çekti.

Yüzde 56’sı katılıyor

Avrupa Konseyi ile yürütülen ifade özgürlüğü odaklı çalışma kapsamında 2015’te, hâkim ve savcılara yönelik çalışma yürütülmüştü. Aralıklarla devam eden eğitim çalışmaları sonrasında bin 104 hâkim ve savcıya yönelik izleme araştırması yapıldı. Hâkim ve savcılara çeşitli önermeler sorularak, katılıp katılmadıklarının yanıtı istendi.

Milliyet’ten Gökçer Tahincioğlu’nun haberine göre, hakim ve savcıların önermelere katılıp katılmadıklarına yönelik oranlar şöyle:

– “Terörist eylemi övmek ya da meşru göstermek amacı taşımayan ifadeler rahatsız edici, şoke edici bile olsa ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir” görüşü için ilk derece mahkemelerindeki hâkim-savcıların yüzde 26’sı katılmıyorum, yüzde 14.9’u kesinlikte katılmıyorum derken, yüzde 32.8’i bu fikre katıldığını, yüzde 9.7’si ise kesinlikle katıldığını vurguladı. Bölge adliye mahkemesi üyelerinin yüzde 42’si, yüksek mahkeme üyelerinin yüzde 36’sı fikre katıldığını söyledi. Yüksek mahkemelerde katılmayanların oranının düşüklüğü dikkati çekti. Toplamda yargı mensuplarının yüzde 56’sı, “katılıyorum-kesinlikle katılıyorum” dedi.

Bakanlık ‘katılmadı’

– “Nefret söylemi sayılabilecek ifadeler kısıtlanabilir. Ancak bu, herhangi bir kültürel ya da dinsel inanca ya da uygulamaya yönelik her türlü eleştirel ifadenin rahatsız edici ya da şoke edici bile olsa yasaklanabileceği anlamına gelmez” önermesi için ilk derece mahkemelerindeki hâkim-savcıların yüzde 44’ü katılıyorum, yüzde 12’si kesinlikle katılıyorum derken, yüksek yargıda, “katılan-kesinlikle katılan” oranı yüzde 58, bölge adliye mahkemelerinde yüzde 56 oldu. Bu başlığa Adalet Bakanlığı bürokratlarının yüzde 33’ünün, “katılmıyorum” yanıtını vermesi, yüzde 33’ünün de, “kararsız” olması dikkati çekti. Toplamda “katılıyorum-kesinlikle katılıyorum” oranı yüzde 44’te, “katılmıyorum-kesinlikle katılmıyorum” oranı yüzde 34’te kaldı.

– “Demokratik toplumda kendilerine verilen görevi yerine getirebilmeleri için gazeteciler ve diğer medya aktörlerinin ifade özgürlüğü hakkı kapsamı geniş yorumlanmalıdır” önermesi için ilk derece mahkemelerde görevli hâkim savcıların yüzde 73’ü, “katılıyorum-kesinlikle katılıyorum” yanıtı verirken, katılan-kesin katılan oranı yüksek mahkeme üyelerinde yüzde 86, bölge adliye mahkemesi üyelerinde yüzde 75, bakanlık bürokratlarında yüzde 60 olarak gerçekleşti. Toplamda ise yargı mensuplarının yüzde 76’sı, “katılıyorum-kesinlikle katılıyorum” yanıtı verdi.

Yüzde 96: Katılıyorum

– “Bir politikacı hakkında yapılan eleştirinin sınırı, sıradan vatandaşa nazaran daha geniş olmalıdır” önermesine de ilk derece hakim savcıların yüzde 89’u, “katılıyorum-kesinlikle katılıyorum” yanıtını verdi. Bölge adliye mahkemesi üyelerinin yüzde 92’si, yüksek yargı üyelerinin yüzde 90’ı aynı yanıtı verirken, bu oran bakanlık bürokratlarında yüzde 75’te kaldı. Toplamda ise yargı mensuplarının yüzde 90.6’sı, “katılıyorum-kesinlikle katılıyorum” dedi.

– “Demokratik bir toplumda ifade özgürlüğüne, ancak kanunla ve AİHS’de sıralanan meşru amaçlardan birini yerine getirmek için, zorunlu ve gerekli olduğu ölçüde müdahale edilebilir” önermesine de ilk derece mahkemelerde yüzde 94, bölge adliyelerde yüzde 92, yüksek mahkemelerde yüzde 93, bakanlıkta yüzde 91 oranında, “katılıyorum-kesinlikle katılıyorum” yanıtı verildi. Toplamda ise yüzde 96, “katılıyorum-kesinlikle katılıyorum” yanıtını verdi.

(Milliyet)

Kanada, marihuana üretimini ve satışını serbest bırakıyor

Kanada esrar olarak bilinen marihuana üretimini ve satışını bütünüyle serbest bırakan ilk G8 ülkesi olmaya hazırlanıyor.

Geçen yıllarda marihuananın medikal kullanımını serbest bırakan Kanada, 1 Temmuz 2018 tarihinde madde üzerindeki tüm kısıtlamaları iptal etmenin eşiğinde.

Canadian Broadcasting Corporation’a göre, Kanada’nın liberal hükümeti 2017’nin Nisan ayının ikinci haftasında marihuananın bütünüyle serbest bırakacaklarını açıklayacak. Trudeau, geçen yıllarda yaptığı bir açıklamayla marihuanayı yasaklamanın çocukları bu maddeden uzak tutmak konusunda işe yaramadığını belirtmişti.

Kanada’da marihuana üretimi lisanslı şirketlere bırakılacak olsa da, hane başına dört köke kadar ekimin de serbest bırakılacağı konuşuluyor. Lisanslı satışın ise 18 yaşından küçüklere yapılmayacağı belirtildi. Bazı yetkililer lisanslı satışın 2018’e yetişmesinin zor olduğunu, 2019’a ancak yetişeceğini belirtiyorlar.

Kanada lisanslı marihuana üretiminden yıllık 5-7 milyar dolarlık gelir elde etmeyi hedefliyor.

Kanada, marihuananın doğrudan ya da çeşitli kısıtlamalarla serbest bırakıldığı 20. ülke olacak. Marihuananın serbest olduğu 19 ülke ise şöyle:

Amerika Birleşik Devletleri (2 eyaletinde), Avustralya, Fransa, Arjantin, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Ekvador, Estonya, Hırvatistan, Hindistan, Hollanda, İran, İspanya, Kuzey Kore, Kamboçya, Kolombiya, Pakistan, Uruguay, Kosta Rika.

 

(Odatv, Yeşil Gazete)

Ataşehir Tiyatro Festivali, Dünya Tiyatro Günü’nde Genco Erkal ve Ferhan Şensoy ile açıldı

8. Uluslararası Ataşehir Tiyatro Festivali, ilk gününde iki tiyatro ustasını izleyicilerle buluşturdu. Genco Erkal ve Dostlar Tiyatrosu tarafından “Güneşin Sofrası”nda isimli oyun Mustafa Saffet Kültür Merkezi’nde, Ferhan Şensoy ve Orta Oyuncular tarafından “Nereye De Gidiyor Lan Bu Gemi” isimli oyun Zübeyde Hanım Öğretmenevi’nde sahnelendi. 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’nde Ataşehir’de sahne alan Genco Erkal ve Ferhan Şensoy’un müthiş performansları izleyicilerin büyük beğenisini topladı.

20. yüzyıl edebiyatının iki doruk noktası, Nâzım Hikmet ile Bertolt Brecht’i buluşturan “Güneşin Sofrası” ve ülkemizin nereye gittiğine ayna tutan “Nereye De Gidiyor Lan Bu Gemi” adlı oyunların gösterildiği iki salon da tiyatroseverler tarafından tamamen dolduruldu.

Geçtiğimiz haftasonu kırmızı halı geçidi ve muhteşem bir gala ile başlayan ve 24 Nisan’a kadar devam edecek festivalde, toplam 24 oyun sahnelenirken 12 atölye ve 4 söyleşi yapılacak. “Her Halde Tiyatro” sloganıyla tanıtılan festivalde, tiyatroseverler oyunların biletlerine birer kitap karşılığında ücretsiz olarak sahip olabiliyor.

Türk tiyatrosunun en değerli isimlerini tiyatroseverlerle buluşturmayı hedefleyen festivalde 28 Mart Salı akşamı Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu tarafından “Ben Eskiden Küçüktüm” isimli oyun sahneye konulacak. Festivalin yabancı konuklarından İspanya’dan gelen Yllana tiyatro grubu “Zoo” isimli oyunu 29 Mart Çarşamba günü Mustafa Saffet Kültür Merkezi’nde, 30 Mart Perşembe günü de Zübeyde Hanım Öğretmenevi’nde sahneleyecek. Kanada’dan katılan Theaturtle tiyatro grubu da “Kafka and Son” isimli oyunu 3 Nisan Pazartesi günü Mustafa Saffet Kültür Merkezi’nde sahneleyecek.

 

(Yeşil Gazete)

Kedi köyünün sahibine ‘hayvanlara zalimce işlem yapmak’tan 54 bin lira ceza!

İstanbul’da yaşarken izlediği Mandıra Filozofu filminden etkilenerek kedi köyü kuran Mehmet ve Müjgan Orhan’a, tesiste gömülü 4 kedi ve 4 köpek ölüsü bulunması nedeniyle 54 bin 600 liralık ceza kesildi. Orhan çiftine kesilen cezaya, 5199 sayılı yasa gerekçe olarak gösterildi.

Antalya Sokak Hayvanları Koruma Derneği’ni (ASKODER) kuran Orhan çifti, sonrasında Doyran’da kiraladıkları bir arazide kedi köyü kurdu. Kedi köyünde geçen hafta gömülü 4 kedi ve 4 köpeğin ölüsü bulunmasının ardından hayvanseverler arasında tartışma başladı. Candostları Koruma Derneği üyeleri kedi köyüne giderek, ölü hayvanları görüntüledi ve Mehmet Orhan hakkında suç duyurusunda bulundu. ASKODER Başkanı Mehmet Orhan, kedi köyünde yeteri kadar yer olmadığı için kedi şehrine taşınmaya karar verdiklerini belirterek, hayvanları taşıdıklarını söyledi. Kedi şehrine taşınırken kendilerine emanet bırakılan köpeklerin sahiplerine ulaşarak buradan almalarını istediğini anlatan Orhan, ölenlerin sahipleri tarafından alınmayan köpekler olduğunu kaydetti.

Kaymakamlık devreye girdi

Kedi köyünün kurulu olduğu Doyran Mahallesi’nin Konyaaltı ilçesinde yer almasından dolayı Konyaaltı Kaymakamlığı şikayetler sonrasından devreye girdi. Kaymakamlık yetkililerinin araştırması sonucunda, Mehmet Orhan’a 5199 sayılı yasaya göre ‘Hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç ve susuz bırakmak, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakmak, bakımlarını ihmal etmek, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek’ten dolayı 54 bin 600 lira para cezası kesildi.

“Çiğ et yemedik ki karnımız ağrısın”

Mehmet Orhan, cezanın henüz kendisine tebliğ edilmediğini söyledi. Kedi köyü konusunda algı operasyonu yapıldığını dile getiren Orhan, “Çiğ et yemedik ki karnımız ağrısın. Sosyal medyada hakkımda sürekli yalanlar üretiliyor. Bu yalanları 430 sayfalık şikayet dilekçesiyle savcılığa verdik. Ceza konusunda da kaymakamlıktan henüz bana kimse ulaşmadı” dedi.

Savcılığa da başvurdular

Candostları Koruma Derneği Başkanı Arife Yanık ise Mehmet Orhan’ın para cezası dışında yargılanması konusunda dernek olarak savcılığa başvurduklarını söyledi. Orhan’ın kurmayı planladığı kedi şehrinde de aynı şeylerin yaşanmaması için gerekli yerlere başvurduklarını kaydeden Yanık, “Kedi köyü himayesinde bulunan 8 hayvanı gömülü, bir köpeği de canlı halde üzerine çalılar ile örtülmüş şekilde çöpte bulmuştuk. Bunun üzerine 2 hafta süren girişimlerimiz, İl Hayvan Koruma Kurulu denetim raporları ile birleştirildi ve cezalar imzalandı. Yargı yoluyla hem kendimizin hem de canlarımızın hakkını aramaktan asla vazgeçmeyeceğiz” dedi.

(Hürriyet)

Bu pazar Gezi Parkı’nda tohum takası ve şehirde ekim-dikim atölyesi var

Bombalara Karşı Sofralar (Food Not Bombs) İstanbul bu Pazar (2 Nisan 2017) Taksim Gezi Parkı’nda Tohum Takası ve Şehirde Ekim-Dikim Atölyesi düzenliyor.

Saat 14:00 ila 19:00 arasında gerçekleşmesi planlanan atölye katılımcıları tohum ve fidelerini paylaşırken bunların nasıl koşullarda dönüşüp olgun bitkiler olacağını da öğrenme imkanı bulacak. Bombalara Karşı Sofralar İstanbul ekibi bahçe-bostan, gerilla bahçecilik veya ilgili konularda deneyimi olanları da atölyede hep birlikte paylaşımda bulunmak maksadı ile kendileri ile iletişime geçmeye çağırıyor.

Atölyenin facebook etkinlik sayfasına bu link üzerinden erişim mümkün.

Bombalara Karşı Sofralar İstanbul, 2 Nisan Pazar Tohum Takası ve Şehirde Ekim-Dikim Atölyesi’ni kendi sayfasından şu şekilde duyurmuş:

Uzun ve zorlu bir kışın ardından toprağın yeşiller açacağı bir bahar gelmekte. Baharın gelişi çiçekleri ve kuşları getireceği gibi bizleri de topraktan çıkaracak. Bu vasıtayla, hazır tohum ve fidelerimizi ekme-dikme vakti gelmişken, bu pazar günü tohum ve fidelerimizi paylaşıyor ve bunların nasıl koşullarda dönüşüp olgun bitkiler olacağını öğreniyor olacağız.

Devletler ve kapitalizm, GDO “bilim”i ile, atalık tohumu yasaklayan yasalarıyla, on bin yılı aşkın dünyanın dört bir yanında üretim yapmış ve yapmakta olan çiftçileri birer uluslararası suç örgütü üyesi ilan ederken, direnişi Dakota’da, Hambach’ta, Chipko’da ve Gezi’de hep beraber örüyoruz. Ormanları, okyanusları, parkları savunduğumuz gibi sofralarımızı da savunuyoruz.

Balkonlarımızda, pencere kenarlarında, bahçelerimizde, bulabildiğimiz her bir toprak parçasında tohumları ve fideleri nasıl ekip-dikip bakımını sağlayabileceğimizi konuşup, elimizdeki tohum ve fideleri paylaşacağız. Bir yandan da üç seneyi aşkın bir süredir yaptığımız gibi sistemin israfından kurtardığımız yiyeceklerle kurduğumuz sofrayla hep beraber karnımızı doyuracağız.

Program

13.00-14.00: Yiyecek toplama
14.00-16.00: Hazırlama ve pişirme (infiAl, Turan Cd. No:36/A, Tarlabaşı)
16.00-19.00: Yemek paylaşımı, takas ve atölyeler (Gezi Parkı)
19.00-20.00: Temizlik

Deneyim ve bilgi paylaşımları hafta içinde duyurulacak. Bahçe-bostan, gerilla bahçecilik veya herhangi ilgili deneyimi olan bizimle iletişime geçebilir, paylaşımımızı hep beraber yapabiliriz.

Elinizde paylaşabileceğiniz tohum-fide veya ilgili alanlarda kullanılabilecek herhangi bir malzeme varsa paylaşabiliriz!

Bombalara Karşı Sofralar ( Food Not Bombs) İstanbul

 

(Yeşil Gazete)

İşten atılan akademisyen: Tiranlık korku rejimidir diye anlatırken ülkede olanlara nasıl sessiz kalabilirdim?

Barış için Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildirisine imza attığı için önceki gün Işık Üniversitesi’ndeki işinden kovulan akademisyen Sinan Birdal, işten atılmasıyla ilgili bir yazı kaleme aldı. Birdal, “Tiranlık korku, cumhuriyet erdem rejimidir’ diye anlatırken nasıl sessiz kalabilirdim ülkede olup bitene?” ifadelerini kullandı.

Işık Üniversitesi’ndeki işinden kovulan Sinan Birdal, Evrensel’de “Teşekkür ve minnet” başlığıyla bugün (28 Mart 2017) yayımlanan yazısında, ” Ölü gençlerin bedenleri sokaklarda sürüklenirken, evine ekmek götürmeye çalışan yaşlı amcalar, teyzelerin cansız bedenleri sokaklarda yatarken, bodrumlardan kömürleşmiş çocuk kemikleri çıkarken nasıl sessiz kalabilirdim şahit olduklarıma?” dedi.

Sinan Birdal’ın yazısı şöyle:

Saat üç sularında ertesi günkü altı saatlik ders maratonuma hazırlığımı tamamlamış yatağa doğru yönelirken annemden gelen bir telefonla irkildim: “Eyvah” dedim kendi kendime, “Birinin başına bir şey geldi”. Araya giren mesafeler büyüdükçe endişeler artıyor. Annem çalıştığım üniversite tarafından kovulduğuma dair gelen bir tebligat ulaştığını söyleyince rahatladım doğrusu. Herkesin sağlığı yerindeydi. Zaten bir süredir bekliyorduk bu haberi. Son birkaç haftadır Barış İçin Akademisyenler bildirisine attığım imzamı çekmem yönünde idareden telkin gelmekteydi. Hayatımda beraber çalıştığım “en akademik” rektörün istifa etmesinden beri bekliyordum bu gelişmeyi. Facebook’ta paylaştığım iki satırlık dayanışma mesajı üç saat sonra derse gitmek için hazırlanırken bir çığ olmuş onlarca dayanışma mesajı akmıştı sosyal medya hesaplarıma.

Dostlarım, öğrencilerim, meslektaşlarım, okurlarım uykusuz vücuduma öyle bir enerji verdiler ki koca bir günü bir çırpıda bitirip kendimi bu yazının başında buldum. Başıma gelen haksızlığın ülkemizdeki haksızlıkların yanında bir arpa tanesi gibi kalmasının mahcubiyetine rağmen içimden gelen yazma isteğine yenik düştüm. Her kişisel hikaye politiktir. Anlatmaya mecburuz…

Üniversiteye ilk gidişim ilkokuldan bile öncedir. Her hastalandığımda ya annem ya da babamla medikososyale gidip doktordan sonra kah çalışma arkadaşlarıyla kah öğrencileriyle vakit geçirdiğim bu ziyaretleri pek severdim. Akademik özgürlük ve özerk üniversite kavramlarıyla tanışmam bu zamana rastlar. Ne olur ne olmaz azarım diye derslere sokmazdı annem babam. Enerji patlaması yaşayan bir çocuk olduğumdan pek eleştiremeyeceğim onları. Derslerini çok ciddiye alırlardı. Bir keresinde babam “Oğlum” demişti, “Dersliğin kapısında Cumhurbaşkanı beklese dersi bölecekse içeri almazsın”. 1980 darbesinin ve darbenin üniversiteyi zapturapt alan silahı YÖK’ün hakimiyetinin zamanlarıydı oysa. Bir idealden bahsediyordu babam. Tabii yine de bir çocuk olarak etkilenmiştim icabında Kenan Evren’i bile kapıda bekletecek babamın otoritesinden. Lakin otoriter bir hoca değildi. 70 yaşını geçmesine rağmen öğrencileri için yeni kaynak arayan, usanmadan sayfalarca ders notu hazırlayan, saatlerce ayakta yol gidip öğrencileriyle yaşam bulan, “Bir öğrencim şu konuda araştırma yapıyor yeni kaynak var mı?” diye gece yarısı ortalıkta dolaşan bir adamdan bahsediyorum. Tabii dönemin unutulmaz hareketi annemden gelmişti. Derste artistlik yapıp sınıftan çıkan üniformalı bir öğrencinin arkasından koşup yakasına yapışıp “Hepiniz kendinizi küçük Evren mi sanıyorsunuz?” diye çıkışan annem olayı anlattığında birkaç gün gergin bir bekleyiş yaşadığımızı hatırlıyorum. Zor dönemlerdi. Orhan Cavit Tütengil gibi katledilen hocaları da olmuştu, 1402’lik olup okuldan atılan hocaları da, emeklilik talep edip ayrılan hocaları da. Sonradan intihali ayyuka çıkan bir düşkün YÖK’ün kurucu başkanı olmuş, üniversite kışlaya dönmüştü.

Liseyi bitirip üniversiteye başladığım 1995 yılında özerk, bilimsel, parasız eğitim sloganıyla sokağa dökülmek doğal gelmişti benim için. Mülkiye’de derslerini takip ettiğim hocalarım ya 1402’liklerdi ya da son dönemin KHK’lıları. Müthiş bir okuldu benim için bu dönem. Sınavları değil hocaların tezlerini tartışırdık kantinde, tabii ülke gündemi bağlamında. Film gösterimleri, şiir dinletileri, amatör dergi deneyimleri, felsefe tartışmaları, elbette siyasal analizler. Yargısız infazlar, neredeyse yüzyıla varan cezalarla yargılanan arkadaşlarımız, kirli savaş, Susurluk sonrası 28 Şubat dönemini yaşadık beraber. İdare Hukuku’nun, Anayasa Hukuku’nun sınavlarını kaçıran arkadaşların yazdığı ve Olağanüstü Hal rejimini tüm yurda yayan EMASYA protokolünü analiz eden bildiriyi okumanızı isterdim.

Not, kariyer, rekabet değildi bilgi merakımızı tetikleyen. Anlı şanlı sendikalar, işadamları dernekleri darbeyi destekleyen bildiriler yayınlarken etrafımızda sayımızı aşan sivil polis kameralarına karşı okuduk bildirilerimizi. Demokrasi, özgürlük ve barış hiç şaşmaz şiarımızdı. “Savaşa değil eğitime bütçe” diye bağırdık usanmadan. Üniversitenin ne olduğunu esas o zaman kavradım: Ferman padişahın, üniversiteler bizimdi, öğrencilerin! Başımıza gelmedik kalmadı: Ev baskını, polis takibi… Kimimiz hapse girdi, kimimiz hayalindeki işe veda etti. O günlerde Cebeci’den Kızılay’a yürürken bir arkadaşım dalga geçmişti akademisyen olma hayalimle: “Hocam bu eylemlerden sonra seni hayatta almazlar!” Hemen cevabı yapıştırdıydım: “Sen kendine bak oğlum. Ertürk Yöndem’e malzeme oldun!” Kredi Yurtlar Kurumu’na yürürken “Parasız, bilimsel eğitim” pankartımızı tutan arkadaşım “Terör örgütü pençesindeki genç” ilan edilmişti TRT’deki Anadolu’dan Görünüm programında. Güldük geçtik. Gençtik.

Mezun olunca Boğaziçi Üniversitesi’nde yüksek lisansa, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde asistanlığa başladım. Bambaşka bir öğrenme süreciydi. Derslerde doktorada bile rastlamadığım bir iştahla tartışırdık birbirimizle. Yetmez ders çıkışı yemekte tartışmalara devam ederdik. Not değil hayat memat meselesiydi okuduğumuz yüzlerce sayfa. Siyasal’ın Çançan odasında ise sonu gelmez tartışmalarla genişledi dimağım. Üniversitede öğrencilikten çıkıp, çalışana dönüştüğüm bu yıllarda rekabet değil hakiki bir kardeşlik bağıyla bağlandığım bir dizi genç akademisyenle tanıştım. Yıllarca birbirimizi besledik, hâlê besleriz.

Kemal Alemdaroğlu’nun sorgularıyla tanışmam da o döneme rastlar. Yeni işe alınan asistanlar olarak İstanbul Üniversitesi’nde bir tanışma kokteyline davet edilmiştik. Davet edildiğimiz saatte vardığımız rektörlükte anlamıştık bir sorgudan geçeceğimizi. Tek tek içeri alındığımız odada ne bir akademisyen vardı ne bir idareci. “Dülülü dülülü” öten bir polis telsizi eşliğinde türban hakkında ne düşündüğümüz sorulmuştu. Hiçbirimiz istenilen cevabı vermedik tabii ki. Ben türbanın bizzat Rektörlük tarafından bir sorun haline getirildiğini, kimsenin eğitim hakkının gasbedilemeyeceğini savunmuştum bana tiksintiyle bakan polise. “Özgürlükçü laiklik” kavramını açıklamaya çalışan arkadaşlarımız olmuştu. Bağıra çağıra kovulan arkadaşımız da. Neler gördük! Nizam-ı alem adına zehirlenen kediler, bugün yine Milli Mutabakat hükümetine ortak olmayı becermiş sözde solcu partinin halkla ilişkiler ofisine dönüşmüş bir rektörlük… Fakülte birincisi olmasına rağmen mezuniyet konuşması hakkı elinden alınınca gözyaşlarına boğulan türbanlı öğrencimizin yanında duran bizdik. Alemdaroğlu’nun son volesi soyadımın vesilesiyle İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’dan öç almaya çalışarak, hak kazandığım YÖK bursunu kesmek oldu. Bir akrabalığım olmadığını söylemek ağır geldi açıkçası. Akın Bey ve insan hakları mücadelesiyle ilişkilendirilmek ancak onur vesilesi olur benim için. İstifa edip yurtdışında kabul aldığım üniversitenin doktora programından burs bularak çok sevdiğim okulumdan ayrıldım.

Güney Kaliforniya Üniversitesi’ndeki doktora çalışmalarım yoğun bakım gibi geçti desem yeridir. Bambaşka bir ülkede yaşamanın zorluğu bir yana ustam Hayward Alker’ın her görüşmemizde önüme yığdığı cilt cilt kitapları okumakla geçti zamanım. Amerikan akademisinin kariyerizminin entelektüel üretime nasıl engel olduğunu ondan öğrendim. Barok müzikten Çin minyatürlerine uzanan bitmek bilmeyen sohbetlerimizde ders kitaplarından çok farklı bir uluslararası ilişkiler eğitimi aldım. “En önemli şey entelektüel dürüstlüktür. Ne yaparsan yap asla bundan taviz verme” derdi ustam. Çıraklıktan çıkıp icazetimle Türkiye’ye döndüğümde beni en zorlayan şey bu oldu açıkçası. Öğrenciye müşteri, çalışanına serf muamelesi yapan bir kurumda ancak bir sene dayanabildim. Akademisyenleri kart basmaya “Diğer hizmetlerde çalışanlar parmak basacak” diyerek ikna etmeye çalışan çakma üniversiteden büyük bir iç ferahlığıyla, hapishaneden kaçar gibi uzaklaşmıştık bir meslektaşımla. Sendikalaşma girişimimizin başarısızlığa uğraması üzerine işsizliğe adım attığımız gün çocuklar gibi şendik.

Bir yıllık işsizlik sonunda Işık Üniversitesi sakin bir liman gibi gelmişti bana. Meslektaşların birbirine destek verdiği, ortak araştırmaların tasarlandığı, kahvaltıda yemekte farklı disiplinlerden meslektaşların birbirine ilham verdiği bir ortamdı. Küçük ama dinamik bir okulduk. Öğrencilerimizle aramızda vakıf üniversitelerinde az rastlanır bir bağ vardı. Nihayet evimi buldum diye düşünmüştüm. Ta ki ülkenin anayasal düzeni askıya alınıncaya dek.

Verdiğim siyaset teorisi derslerinde haftalarca Aristoteles’ten Montesquieu’ye “Tiranlık korku, cumhuriyet erdem rejimidir” diye anlatırken nasıl sessiz kalabilirdim ülkede olup bitene? Rahmetli ustam Alker’ın “Taviz verme” dediği entelektüel dürüstlük olmadan nasıl çıkabilirdim öğrencilerimin karşısına? Ölü gençlerin bedenleri sokaklarda sürüklenirken, evine ekmek götürmeye çalışan yaşlı amcalar, teyzelerin cansız bedenleri sokaklarda yatarken, bodrumlardan kömürleşmiş çocuk kemikleri çıkarken nasıl sessiz kalabilirdim şahit olduklarıma? Cicero’nun “Eşitlik yoksa özgürlükten bahsedilemez” lafını hangi yüzle açıklayabilirdim öğrencilerime? “Kürtler yurttaş sayılmaz” mı diyecektim? “Savaşta, politikada herşey mübahtır” mı diyecektim? “Anayasayı, cumhuriyeti falan unutun işinize bakın” mı diyecektim?

Ne münasebet!

“Sana sağladığımız eğitim imkanları bu ülkenin çoğunluğuna sağlanmıyor, onlara hizmetle borçlusun” diyen cumhuriyetçiler tarafından büyütüldüm ben. “Hocam kitabî konuşmayı bırak şu işin aslı nedir?” diye sorgulayan yoldaşlar tarafından sınandım ben. “Önemli olan kariyer değil, derdin ne evladım?” diye soran ustalardan icazet aldım ben. “Hocam bu kadın düşmanlığını nasıl teori diye okutursun” diye Machiavelli’yi öfkeyle yere çalan kadın öğrencilerim tarafından eğitildim ben. İntihalcilerin kurduğu bir darbe aletine biat etmem söz konusu olmaz. Sinan ben. Hâlâ öğrenciyim. Tüm öğretmenlerime teşekkür ve minnet ederim.

(Evrensel, Yeşil Gazete)

Yerel direnişin simgelerinden Bergama’da anayasa değişikliği ve çevre paneli

Ege Çevre ve Kültür Platformu ve Bergama Çevre Platformu tarafından organize edilen “Anayasa Değişikliği ve Çevre” paneli/forumu, 27 Mart Pazartesi günü, Bergama’da gerçekleştirildi.

Bergama Belediyesi Haluk Elbe Toplantı Salonu’nda düzenlenen panele, konuşmacı olarak, Avukat Arif Ali Cangı, Gazeteci Özer Akdemir, Bergama Belediye Başkanı Mehmet Gönenç ve Avukat Kerem Dikmen katılırken, çevre il ve ilçelerden pek çok yerel örgütlenme, çevre platformu, Bergama halkı ve muhtarları da katılım gösterdi.

Bergama Çevre Platformu Sözcüsü Erol Engel’in moderasyonunda yürütülen, üç saatlik, kalabalık ve katılımcı geçen panelde, 16 Nisan’da oylanacak anayasa değişikliği teklifinin, çevre açısından olası sonuçları konuşuldu.

Panelde ilk sözü, kapatılan Hayat Televizyonu’nda, “Çepeçevre Yaşam” isimli programı yapmış olan Özer Akdemir aldı.

Özer Akdemir: Bergama’daki mücadele, çevre hareketine bakış açısını değiştirdi

Pek çok yerel direnişlerden ve çevre hareketinden bahseden, video ve fotoğraflar paylaşan Akdemir, “Ekoloji hareketi daha önceleri bir grup aydının hareketi, çiçek böcek çevreciliği diye küçümsenen bir hareketken, Bergama köylü hareketi ile birlikte, bir bakıyoruz binlerce köylü, ellerinde meşalelerle, farklı eylem türleriyle, farklı yöntemlerle yaşam alanlarının nasıl savunulacağını tüm ülkeye gösterdi.” …  “Bergama köylülerinin hareketine gelmeden önce, bir ülkede iktidar, emekçilerden, demokrasiden, insan haklarından yana bir iktidar değilse, ülkelerin yer altı zenginlikleri, o ülkelere beladan başka bir şey getirmiyor. Çevremizde, Afrika Ülkeleri’nde, Irak, Suriye’de ki durumlar, iç savaşlar, yüz binlerce insanın canından olmasına yol açan kargaşalar hep elmasla, altın madeni ile ilgili olan şeyler.” dedi.

Ülkenin dört bir tarafında, insanları, çaresizliğe mahkum ederek, yoksullaştırarak topraklarını ellerinden aldıklarını, madenlerde çalışmaya mahkum ettiklerini anlatan Akdemir, Kaz Dağları, Soma, Bergama, Efemçukuru, Himmetdede, İliç, Yenice, Artvin, Gerze gibi yerel direnişlerden bahsetti.

Ekoloji mücadelesnin, sınıf mücadelesninin en önemli parçalarından olduğunu, ekoloji, emek, demokrasi mücadelelerinin ortak verilmek zorunda olduğunu söyleyen Akdemir, 16 Nisan’ın bu konuda en büyük sınav olduğunu söyledi. Kapatılan televizyonlardan ve tutuklanan meslektaşlarından bahsederken, direnen basın mensuplarının, gerçekleri anlatmaya devam edeceğini belirtti.

Kerem Dikmen: Hepimiz biliyoruz ki, 18 yaşında milletvekili seçilecek olanlar, bu salondakilerin çocukları ya da ben olmayacağız

İzmir barosundan bir grup avukatla birlikte, referandum için bilgilendirme amaçlı köyleri gezen Dikmen, referandumun hukuki sonuçlarına ve köylerde karşılaştığı çekincelere değindi.

“Sistem değişikliklerinde geriye dönüş yok.” diyen Dikmen, ilk bakıldığında göze iyi gelen, seçilme yaşı, mahkemelerin bağımsızlığı yanına, tarafsızlık vasfının da eklenmesi gibi bir takım değişikliklerin ayrıntılarını değerlendirdi.

Hukuki açıdan, anayasa değişikliğinin çeşitli sonuçlarını maddelerle değerlendiren Dikmen, “Bir kişinin kandırılması beş yüz elli kişiden daha kolaydır.” dedi.

Dikmen, “Meclis bizim için çok önemli, çünkü tecavüzcüsü tarafından öldürülen çocuğun, tecavüzcüsünün hapisten çıkmasını engelleyen iradeyi meclis gösterdi. Yine Irak Savaşı’na girme yönünde hükümet bir karar almıştı ancak meclis askerin gönderilmemesi yönünde bir karar aldı ve bu şekilde engellenmiş oldu.” dedi.

Dikmen ayrıca, değişiklik onaylanırsa, acele kamulaştırma gibi hak ihlallerine, hukuki olarak direnmenin neredeyse imkansızlaşacağını hatırlattı.

Arif Ali Cangı: Binlerce yıllık insanlık tarihinin bize öğrettiği şeyler var, güç tek elde toplanırsa, o yönetim zorbalığa dönüşür

Anayasa değişikliğinin, özellikle cumhurbaşkanı’nın tek yetkili olmasının, çevre hareketi ve çevre hakkı açısından nasıl sonuçlar doğuracağını, Avukat Arif Ali Cangı değerlendirdi.

Çevre hakkının tanımını yapan ve çevre kavramının oluşumundan bahseden Cangı, çevreyi korumanın, hem hakkımız hem sorumluluğumuz olduğunu belirtti.

Mevcut anayasanın, 17. ve 56. maddelerine değinen Cangı, 17. maddede belirtilen yaşama hakkının, çevreyi de kapsadığını, sağlıklı bir çevrenin yaşama hakkının koşulu olduğunu söyledi. “Böyle giderse bu maddeler de değişebilir, en azından elde ettiğimiz kazanımları korumakta yarar var.” dedi ve Bergama Hareketi ile alınan, dünya çapında pek çok kazanımın öncüsü olan, danıştay kararının da 56. maddeye dayandığını hatırlattı.

“Bergama hareketi, kazanılmış bir mücadeledir. Sonuç ne olursa olsun hareketin kendisi, geleceğe bırakılan önemli bir mirastır.”

“Bergama hareketi, pek çok kazanım bıraktığı gibi çeşitli hukuksuzlukların da örneklerini bıraktı, Erol’un da söz ettiği gibi, kesinleşmiş mahkeme kararının arkasından dolanma geleneği ortaya çıktı.” diyen Cangı, Ecevit – Bahçeli – Yılmaz hükümeti döneminde, bakanlar kurulu kararı ile mahkeme kararının yok sayıldığını, bunun, şu an yapılmaya çalışılan anayasa değişikliği için bir örnek olduğunu, tek bir insanın kararı ile daha kötüleri olabileceğini söyledi.

Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin, nasıl değiştirilmek istendiğini ve yapılmak istenen diğer değişiklikleri özetleyen Cangı, 12 Eylül darbe lideri Kenan Evren’in, devlet başkanı statüsünün devamını sağlamak için, 1982 Anayasası’nın, Cumhurbaşkanı’na zaten gereğinden fazla yetki verdiğini, şimdi ise bunlara yeni yetkiler eklenmek istediğini, 12 eylül anayasası’nı daha da geriye götüren bir değişiklikle karşı karşıya olduğmuzu söyledi.

Türkiye’nin savaşa sürüklenebileceğini belirten Cangı, ölenler bizim çocuklarımız olacak, buna karşı çıkmak zorundayız dedi.

Bergama Belediye Başkanı Mehmet Gönenç’in de, yerel yönetimlerin çevre hareketleri konusundaki önemine, örneklerle değindiği panel, diğer katılımcıların da soru ve fikirlerini aktarması sonrası bitirildi.

 

Haber: Elif Cansu İlhan

(Yeşil Gazete)

DBP Eş Genel Başkanı Yüksek’e 8 yıl 9 ay hapis cezası

Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Kamuran Yüksek hakkında “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla 15 yıla kadar hapis istemiyle açılan davada karar çıktı.

Diyarbakır 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davaya Kamuran Yüksek katılmazken, avukatları hazır bulundu. Duruşmada ilk sözü alan Avukat Mesut Beştaş, davada bazı tanıkların dinlenmesi ve soruşturmanın genişletilmesi yönünde talepte bulundu. İddia makamı talebin reddedilmesini istedi. Mahkeme heyeti Beştaş’ın kovuşturmanın genişletilmesi talebenin davanın esasına etki etmeyeceğini savunarak, talebi reddetti.

Avukat Mesut Beştaş, “halk mahkemesinde yargılandığını” iddia eden A.D. isimli kişinin davada tanık olarak dinlenmesini ve iddianamede suçlama konusu yapılan faaliyetlerin DBP parti faaliyetleri kapsamında olup olmadığı, faaliyetlere ilişkin partinin disiplin soruşturması açıp açmadığının araştırılmasını istedi.

Avukat Mehdi Özdemir de, mütalaanın dayanağı olan hususların araştırılmasını istedi. Avukat Nuri Özmen ise, parti merkezine gönderilen bir disiplin soruşturmasının “KCK’nin yargılama faaliyeti” olarak görüldüğüne dikkat çekerek, bunun araştırılması ve tanıkların dinlenmesini talep etti. Avukatlar ayrıca savunma için ek süre istedi.

Mahkeme, avukatların bu taleplerini de reddetti. Ardından davanın esası hakkında savunma yapan Avukat Mesut Beştaş, “Taleplerimizin reddedilmesi, savunma için süre isteme talebimizin reddedilmesiyle, savunma hakkımızın kısıtladığını düşünüyoruz. Hazır olmamamıza rağmen savunma yapmaya zorlanmamız savunma hakkımızın kısıtlanmasıdır. Davanın mütalaası tarafıma tebliğ edilmemiştir. Bu davada maddi hususların araştırılmasına imtina edildiği, maddi hususların araştırılmasına imtina edilmesi nedeniyle esas hakkında savunma yapmıyoruz” dedi.

Avukat savunmaları ardından kararı açıklayan mahkeme, Yüksek’e “Örgüt üyesi olduğu” iddiasıyla 8 yıl 9 ay hapis verdi. Cezayı üst sınırdan veren mahkeme, Yüksek’in “hükmen tutuklanmasına” ve hakkında yakalama kararı çıkarılmasına karar verdi.

Karara tepki gösteren Yüksek’in avukatları, kararı temyiz edecek.

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında 10 Mayıs 2016’da gözaltına alınıp, 13 Mayıs’ta tutuklanan Yüksek, 7 Ekim 2016’da görülen ilk duruşmada tahliye edilmişti.

(Dihaber)

Avrupa Birliği, Türkiye’ye aktardığı fonları askıya alabilir

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki 16 Nisan başkanlık anayasası referandumu öncesinde yaşanan geriliminin ardından, AB’nin Türkiye’ye yönelik IPA (Katılım Öncesi Mali Yardım) fonlarını askıya almayı düşündüğü ileri sürüldü.

Türkiye, 2007-2013 yılları arasında 4 milyar 795 milyon Euro mali katkı almış, Makedonya ve Sırbistan gibi ülkelerle kıyaslandığında fondan en çok yararlanan ülke olmuştu. AB’nin Türkiye’ye bu yıl da dahil olmak üzere 2020 yılına kadar adalet, içişleri ve temel haklar, ulaştırma, çevre ve iklim, enerji, rekabetçilik ve yenilik, istihdam, insan kaynaklarının gelişimi ve sosyal politikalar, tarım ve kırsal kalkınma, bölgesel ve sınır ötesi işbirliği alanlarındaki projelerde kullanılması için 2.5 milyar Euro vermesi planlanıyor.

Gazete Habertürk’ten Bakar Bakır’ın haberine göre, AB ülkeleriyle yaşanan miting gerilimi ve sonrasındaki karşılıklı sert söylemler, AB’nin Türkiye’ye karşı IPA fonlarının kesilmesi kartını gündeme getirdi.

Kaynaklar, “AB, Türkiye’deki projelere verilen fonların gerektiği gibi kullanılmadığını, farklı yerlere harcandığını iddia ediyor. Bu iddialar doğru değil. Şu anki gerilimin bir yansıması olarak değerlendiriyoruz. Bu politik bir söylem. Şu an böyle bir adım yok. Zaten bunun askıya alınması için Türkiye ile müzakerelerin askıya alınması gerekiyor. Böyle bir karar alınmış değil ama iki tarafın söyleminde de bu tür ifadeler yer alıyor” dedi.

(Habertürk)