Ana Sayfa Blog Sayfa 3197

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına, ‘Soframıza GDO sızdıran markaları açıklayın’ çağrısı!

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik’ten, bakanlık denetimlerinde yakalanan ve GDO içerdiği tespit edilmiş ürünlerin markalarını açıklamasını talep etmek üzere gazetemiz yazarlarından Ayşe Bereket tarafından, “Soframıza GDO sızdıran markaları açıklayın” imza kampanyası başlatıldı.

Change.org’da açılan kampanya ile imzacılar, Bakan Faruk Çelik’e “Biz, çocuğuna köfte yediren anne, bu katkı maddesinden ekmek yapıp satan fırıncı, ekmeği üç öğün sofrasından eksik etmeyen tüketiciler olarak bilgi edinme hakkımızı kullanıyoruz. Hangi şirketler, hangi markalarda yasadışı GDO kullandı? Sofraya içimiz rahat oturmak istiyoruz!” diyerek taleplerini dile getiriyor.

Soframıza GDO Sızdıran Markaları Açıklayın kampanya metni dayanakları arasında Bilgi Edinme Hakkı’nın yanı sıra, 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu‘nun 26. Maddesi ve Gıda ve Yemin Resmi Kontrollerine Dair Yönetmelik’in Şeffaflık ve Gizliliğe Dair 8. Maddesi’ni gösteriyor. Türkiye’de GDO’nun insan gıdasında kullanımı izne tabi olup, bugüne kadar Biyogüvenlik Kurulu tarafından onay verilmiş bir gen bulunmadığı için gıda amaçlı olarak kullanılması yasak.

Bundan önce Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yurt içi denetimlerinde ya da ithalat-ihracat aşamasında Gümrük ve Ticaret Bakanlığı denetimlerinde yakalanan GDO’lu gıda ürünleriyle bağlantılı şirket  ve marka isimleri, 2013 yılındaki GDO’lu  pirinç skandalı vakasında olduğu gibi kamuoyuna duyurulmuştu.

Adana’da ekmek katkı maddesinde GDO tespit edilmesinin ardından 20 Mart 2017’de Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakan Faruk Çelik, 2016-2017 yıllarında yurt içinde yapılan 660 GDO denetiminin 7’sinde GDO’lu soya kıyması tespit edildiğini ve ilgililer hakkında yasal işlem yapıldığını açıklamıştı. Üç gün sonra yaptığı açıklamada ise Bakan Çelik, Adana’da ekmek katkı maddesi üreten bir şirketin ürünlerinde GDO tespit edildiğini ve yasal işlem başlatıldığını açıklamıştı. Ancak, Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı yasadışı GDO içerdiği tespit edilen ürünlerin markalarını kamuoyuna açıklamamıştı.

Kampanyaya change.org/soframizdaGDO adresinden ulaşabilir ve imza atabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

 

Kazakistan Latin alfabesine geçiyor

Kiril alfabesinden Latin alfabesine geçmeye hazırlanan Kazakistan, 2018’den itibaren okullarda ders kitaplarının Latin alfabesinde basılmasını hedefliyor. Açıklamayı yapan Devlet Başkanı Nazarbayev, 2025 yılına kadar tüm kitapların, süreli yayın ve resmi belgelerin Latin alfabesinde yayınlanmaya başlamasını öngörüyor.

Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, Kazak dilinde Kiril alfabesinden Latin alfabesine geçme talimatı verdi. 2018’den itibaren okullarda ders kitaplarının Latin alfabesinde basılmasını hedefleyen değişiklikle Nazarbayev, 2025 yılına kadar tüm kitapların, süreli yayın ve resmi belgelerin Latin alfabesinde yayınlanmaya başlamasını öngörüyor.

Kazakistan Cumhurbaşkanının resmi internet sayfasında yayınlanan “Oryantasyon: Geleceğin manevi canlanması” adlı makalesinde Nazarbayev, Kazakistan hükümetine 2017 sonuna kadar Kazak Kiril alfabesinin Latin alfabesine geçiş grafiğini hazırlama talimatı veriyor.

Bu geçişin “siyasi nedenlere” bağlı olduğunu belirten Nazarbayev makalesinde, günümüz Kazakistan’ında farklı alfabelerin kullanımıyla ilgili tarihi bilgi veriyor.

10. Yüzyıldan 20. Yüzyıla kadar ülkede Arap alfabesinin kullanıldığını belirten Nazarbayev, makalesinde 1929’da Latin alfabesine geçiş kararı alındığını, Kiril alfabesine ise 1940 yılında geçildiğini anımsatıyor.

2017 yılının sonuna kadar bilim insanları ve toplum temsilcileri ile yapılan görüşmelerden sonra Latin alfabesi esasında yeni Kazak alfabesinde tek standardın hazırlanması gerektiğini ifade eden Nazarbayev, 2018’den başlayarak ortaokul için Latin alfabesinde kitapların yayınlanması ve yeni alfabede eğitim için uzmanların hazırlanması gerektiğini kaydediyor.

Plana göre geçişin ilk döneminde hem Kiril hem Latin alfabesi kullanılabilecek.

Yaklaşık 18 milyon kişinin yaşadığı Kazakistan’da, Kazakça (Kazak Türkçesi) ve Rusya resmi diller olarak konuşuluyor.

 

(Al Jazeera Türk)

1 Kasım seçimlerinde 8 puan yanılmıştı: KONDA, referandum anketi sonuçlarını açıkladı

KONDA, 16 Nisan’da yapılacak olan anayasa değişikliği kanununa ilişkin referandum için tahminini ilk kez açıkladı. Şirket, 1 Kasım AKP’nin yüzde 41,7, CHP yüzde 27,9, MHP yüzde 14.2, HDP de yüzde 13,8 oy alacağı tahmininde bulunmuş ve yaklaşık 8 puan yanılmıştı.

Yönetim Kurulu Başkanı Tarhan Erdem ile Genel Müdür Bekir Ağırdır yönetimindeki KONDA’nın yüzde 99 güven aralığında hata payını artı-eksi yüzde 2,2 olarak duyurduğu araştırmasına göre, “Evet” oyu yüzde 51,5 oranında önde gözükürken, “Hayır” oyu ise yüzde 48,5 bandında.

Araştırma sonuçlarına göre, halen kararsız olan ve sandığa gitmeyeceğini açıklayanların oy oranı yüzde 9 olarak yer alıyor. Konda, hata payı ve kararsız seçmen oranına da dikkat çekerek, “Bu bulgular araştırma hata payı dahilinde değerlendirildiğinde sonuca dair halen kesin bir yargıda bulunmak yanıltıcı olabilecektir” notunu düşüyor.

Seçime katılımın yüzde 90 mertebesinde olacağı tahmin edilen ve yurt dışı seçmenlerin oylarının hesaba katılmadığı belirtilen araştırma, 30 ilin 124 ilçesine bağlı 197 mahalle ve köyde 3 bin 462 kişiyle yüz yüze yapılan görüşmelere dayanıyor.

Erdoğan sahaya indi, “Evet” oyları arttı

KONDA’nın seçmenin eğilimlerini ölçen barometre grafiğine göre, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sahaya indiği 4 Şubat 2017 tarihinden itibaren yüzde 40 civarında gözüken “Evet” oyları yaklaşık yüzde 7 oranında bir artış gösteriyor. Yine grafiğe göre, Almanya ve Hollanda ile yaşanan kriz de (11 Mart 2017) “Evet” oyunu etkileyen faktörler arasında.

(T24, Yeşil Gazete)

‘Hayır şeker gibi tat bırakacak’: Metrobüs duraklarında ‘Hayır bildirisi ve şekeri’ dağıtıldı

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Türk Mühendis ve Mimar Odalar Birliği (TMMOB) ile İstanbul Tabip Odası, Uzunçayır, Zincirlikuyu, Avcılar ve Beylikdüzü metrobüs duraklarında toplu bildiri ve “Hayır” şekeri dağıttı.

DİSK, KESK, TMMOB ve İTO’nun bildiri ve şeker dağıtımına “Hayır Meclisleri”, Birleşik Haziran Hareketi (BHH) ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) de destek verdi.

#Hayırlımetrobüs TT listesine girdi

Sarı, kırmızı, yeşil, turuncu, mavi, mor renkleriyle “Hayır” yazılı şekerler metrobüsle işe giden insanlara ikram edildi. İnsanların “Hayır şekeri ise alalım” dediği şekerler hızla tükenirken, yaklaşık iki saat boyunca İstanbul’un tüm metrobüs duraklarında bildiri ve şeker dağıtımı yapıldı.

Dağıtım sırasında ise sosyal medyada “#HayırlıMetrobüs” etiketi TT listesinde ikinci sıraya kadar yükseldi. Şeker ve bildirileri alırken bir kadının “Her şeyi boş verin şekerler çok güzel ama lütfen oyların sayılacağı saat 19.00 ve 21.00 arasında trafolara kedi kaçmasına müsaade etmeyin” demesi dikkat çekti.

‘Hayır’ şeker gibi tat bırakacak

DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu da bildiri dağıtanlar arasındaydı. Bildiri dağıtımının önemine değinen Çerkezoğlu, “Hayır Şekeri”ni ise “Hayır”a doğru giderken ağızlarda şeker gibi tadın olması dileklerinde bulundu.

Çerkezoğlu, “Sokakta kazandığımız ‘Hayır’ı sandıkta kazanmak için işçilerin emekçilerin ‘Hayır’ oyu vermesi ve oy kullandıktan sonra da sandıklara sahip çıkması gerekiyor” diyerek sandıklara sahip çıkma çağrısında bulundu.

TMMOB İl Koordinasyon Kurulu (İKK) Sekreteri Cevahir Akçelik de, bildiri dağıtımlarını tüm İstanbul’da eşzamanlı olarak ve tüm emek demokrasi güçlerinin destek verdiğine dikkat çekerek, sokakta her geçen gün “Hayır”ın sesinin yükseltildiğini belirtti.

(Evrensel)

Alnına mı yapıştırsaydı: İhraç edilen akademisyenin kapısına tehdit mesajı yapıştırmak suç değilmiş!

Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nden KHK ile ihraç edilen Yrd. Doç. Dr. Uğur Kara’nın odasının kapısına “Şahsınıza fenalık eden bir düşmanı affediniz, lakin vatanınıza milletinize fenalık eden bir kimseyi asla affetmeyiniz. Üniversitemde terörist akademisyen istemiyorum” yazılı sticker’ların yapıştırılması ile ilgili soruşturmada takipsizlik kararı verildi.

Savcılık, hafta sonu Kara’nın görev yaptığı hukuk fakültesine giren öğrencileri görüntülerle tespit etmesine rağmen, Kara’nın kapısına sticker (etiket) yapıştırıldığı ana ilişkin görüntülerin tespit edilemediğini belirtti. Kararda ayrıca görüntüler tespit edilse bile etiketlerdeki tehdit ve hakaretin “Kara’yı hedef alındığını gösterir ibare ve doğrudan ona yönelik bir söylemin bulunmadığını” ileri sürdü.

Cumhuriyet’ten Kemal Göktaş’ın haberine göre, Kara’nın suç duyurusu üzerine açılan soruşturmada afişin asıldığı 24 Aralık Cumartesi günü hukuk fakültesine giren 3 kişi belirlendi. Bu kişilerden 2’sinin kimlik bilgileri tespit edilirken 3. kişi ‘meçhul’ olarak kaldı. Savcılıkta sorgulanan 2 öğrenci ise olay tarihinde yüksek lisans hakkında bilgi almak amacıyla hukuk fakültesine girdiklerini ve hiç kimsenin kapısına sticker (etiket) yapıştırmadıklarını ileri sürdü. İki öğrenci, olaydan 2 gün sonra 26 Aralık 2016 tarihinde üniversitenin açık alanlarında direklere, çöp kutularına ve yemekhane çevresine söz konusu etiketleri yapıştırdıklarını söyledi. İki öğrenci Uğur Kara’nın odasına etiket yapıştırmadıklarını ve olay nedeniyle suç duyurusu yapan Kara’dan şikâyetçi olduklarını belirtti.

AKP’li başkan kabul etti

AKP Gençlik Kolları Başkanı Fatih Özata olayın yaşandığı tarihte “Üniversitelerde böyle bir çalışma başlattık. Ancak akademisyenleri asla hedef gösterme amacımız yoktu. Afişi asan arkadaşlarımız o akademisyenin kapısına da yapıştırmış. Yanlış yapılmış. Bir daha böyle hedef gösterme olmayacak. Uygulayanın yanlış hareketinden kaynaklandı” demişti. Özata, savcılığa verdiği ifadede bu sözleri söylediğini kabul etti ancak gazeteye demeç vermediğini, bir gazetecinin muhabbet esnasında gizlice ses kaydı yaparak sözlerini yayımladığını ileri sürdü. Özata, “Politika gereği asla şiddet yanlısı olmayıp siyasi serbestiyet kapsamında çalışmalarımızı yürütmekteyiz” dedi. Özata, etiketleri, akademisyen Kara’nın kapısına kimin yapıştırdığını bilmediğini ileri sürdü. Savcı Nihat Kaloğlu’nun takipsizlik kararında etiket üzerindeki yazıda suç işlemeye alenen tahrik suçunun unsurlarının olmadığı, hakaret ve tehdit suçu yönünden ise müşteki Uğur Kara’nın hedef alındığını gösterir ibare ve doğrudan ona yönelik bir söylemin bulunmadığını ileri sürdü.

(Cumhuriyet)

Ağaçlar yol kurbanı: Aliağa Belediyesi, yol çalışmasında 300 yıllık zeytin ağaçlarını kesti!

İzmir Aliağa Belediyesi, Zeytinli Park’taki 200-300 yıllık zeytin ağaçlarını yok etti.

Aliağa Belediyesi ekipleri, bu sabah erken saatlerde iş makineleri ile parka girerek, tarihi değerdeki zeytin ağaçları ile birlikte çok sayıda ağacı söktü.

Olayı duyan yurttaşlar, kitle örgütü temsilcileri ve muhtarlar parka gelerek uygulamaya tepki gösterdi. Makinelerin önüne geçerek ve üzerine çıkarak ağaçların kesilmesini engellemeye çalıştılar.

Kültür Mahallesi Muhtarı Muharrem Şen, parkın Aliağa’nın akciğerleri konumunda olduğunu belirterek yol açmak için 200-300 yıllık zeytin ağaçlarının kesildiğini söyledi.

Emekli-Sen Aliağa Şube Başkanı Sebahattin Yeşiltepe, belediye meclis üyesi iken parkın isim babalığını kendisinin yaptığını belirterek “Bu ağaçlar kimleri görmedi ki. Tarihi bizden daha çok anlatırlar. Parkın içinde ‘Engelsiz Kafe’ var. Buradan yol geçerse engelliler nasıl gelecek kafeye? Ağaçların yerine dükkan dikecekler, kendi yandaşlarına peşkeş çekecekler” dedi.

Çevrede toplanan vatandaşlar da “Aliağalıların akşamları ve hafta sonları gelip piknik yaptığı, nefes aldığı yerler buralar. Çocukların oyun alanı. Yan tarafta zaten yol ver ve ihtiyacı karşılıyor” diyerek ağaçların kesilmesine tepki gösterdi.

(Evrensel)

Hâkimden kadını kezzapla tehdit eden sanığa: Tamam aslanım, sakin!

Bir şirkette finans müdürü olarak çalışan bir kadın, iş yerinde vinç operatörü olan bir erkek tarafından tehdit edildi. Operatör “Sen kadın olduğuna dua et, başkalarına benzemem” ve “Bakkalda kezzap 1 lira, atar alırım güzelliğini” ifadelerini kullandı. Duruşmaya bakan mahkemenin hâkimi ise, sanığa “Aslanım, tamam sakin” dedi.

Operatör tarafından tehdit edilen kadın, iş yerinin tam karşısında ikamet eden adam hakkında şikâyette bulundu. Tehdit davası, Beykoz Adliyesi’nde 16 Mart’ta görüldü. Kezzapla tehdit edilen kadının avukatı, mahkemeye başkanlık eden hâkim R.O. hakkında duruşma sonrası Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) bir şikâyet dilekçesi yazdı. Avukat Arın Gül Yeniaras, müvekkilinin sanığın tehditleriyle korktuğunu beyan etmesi üzerine hâkimin, “Beni bunlarla meşgul etmeyin, daha önce söylemişsin işte. Tamam korkmuşsun” dediğini, duruşma sırasında telefonla konuştuğunu, beyanlarını zapta geçirmediğini ifade etmesi üzerine, “Git nereye ediyorsan şikâyet et, bana bir şey olmaz” dediğini belirtti.

Yeniaras dilekçesinde hâkim R.O.’nun, sanığın “Bakkalda kezzap 1 lira, atar alırım güzelliğini” sözleri hatırlatılınca gösterdiği tepkiye, “Aslanım, tamam sakin” şeklinde karşılık verdiğini de ifade etti.

‘Suç açıkça övülmektedir’

Avukat Yeniaras tarafından hazırlanan HSYK dilekçesinde, hâkimin tavrının ‘cesaretlendirici’ olduğu belirtilerek, şunlar dile getirildi:

“Yargıç tarafından ‘Aslanım’ diye hitap edilen sanığın bu biçimde cesaretlendirilmesi, suçun yargılanması değil açıkça övülmesidir. Suçun ve suçlunun duruşma esnasında bir yargıç tarafından açıkça övülmesi tarafsızlık ilkesi ile bağdaşmaz bir tutumdur. Yargıcın haksız tutumu, evi müvekkilimin işyerinin tam karşısında bulunan sanığın yeni suç davranışı için cesaretlenmesine zemin hazırlamıştır. Yargıcın kendisinin şikâyet edilmesi neticesinde herhangi bir denetime tabi tutulmayacağının garantisi olduğunu duruşmada çekincesizce ifade etmesi, yargıçlık makamının itibarını doğrudan zedelemektedir.”

Aslı Baş cinayetinde delilleri karartmıştı

O dönem savcı olan hâkim R.O.’nun, manken Aslı Baş cinayetinde delilleri kararttığı ortaya çıktı. R.O.’nun, Bodrum’da Ahmet Bayer’in villasında düşerek hayatını kaybettiği iddia edilen manken Aslı Baş’ın dosyasında gösterdiği ihmaller sonucu delillerin karartıldığı müfettiş raporu ile tespit edilmişti. Ancak kusurlu bulunan dönemin savcısı R.O.’ya HSYK tarafından yalnızca uyarı cezası verilmişti. Ardından da bu ceza kaldırılarak Samsun’a hâkim olarak atanmıştı.

(Journo)

İnsan dışı varlıklar ve adalet sorunu

Adalet ve İktidar: Tünelin çıkışına dair

Masamda çalışıyorum. Pencereler açık, dışardan bahar kokuları ve kuş sesleri geliyor. Berlin’de her yerden hayat fışkırıyor. (Kendi cansızlığımdan utanıyorum). Sonra bir arı giriyor içeri, istifimi bozmuyorum. Bir süre dolaşıyor, sağı solu yokluyor. Birbirimize ilişmiyoruz. Gömleklerimden birinin koluna giriyor. Çıksın diye bekliyorum, çıkmıyor. Bir saat, iki saat; varlığını unutuyorum. Akşam olurken çıkıyor, odada bir tur atıyor ve geldiği gibi gidiyor. Üç gündür bu böyle. Başka bir arı olamaz, çünkü doğrudan gömleğe gidiyor. Odamı tanıyor. Yiyecek bulmuş olsa (gömleğimin reçele bulanması olmayacak iş değil) gider gelir, kovana yiyecek taşır, arkadaşlarını çağırır. Ama bu arı akşama kadar gömlek kolunun içinde vakit geçiriyor. İşten mi kaytarıyor? Bir arı bunu yapabilir mi?

1.

İçgüdü kelimesi, genellikle hayvanı insandan ayırmak için kullanılmış. Hayvanların içgüdüleriyle hareket eden, şuursuz, makine gibi varlıklar olduğu öne sürülmüş (Rene Descartes, ö. 1650). Kimi zamansa içgüdülerin, akılla bulunamayacak gizemli bir dünyayla bâtınî (ezoterik) bir ilişki tesis etmeye yaradığı düşünülmüş (Henri Bergson, ö. 1941). Hayvanların haricinde kadınlara ve yerlilere yakıştırılmış. Sadece hor görmek için değil (o var), kimi durumda aklın kuruluğu ve sıkıcılığına karşı güzelleme düzmek için.

Ancak hayvanlarla kurulan tek ilişki içgüdü(doğa)-zekâ(kültür) ayrımına dayanmıyor. Yaşam çok zengin, çok çok zengin; bir sürü ihtimal barındırıyor. Bazen tartıştığımız, konuştuğumuz, önemsediğimiz konuların, düşünmeden kullandığımız kavramların ne kadar sınırlı bir aklın ürünü olduğunu fark ediyorum. Bir yanıyla kendimi hapsedilmiş hissediyorum, zira bütün bedenimle belirli bir ontolojinin (açıklayacağım), alışkanlıkların ve kalıp düşüncelerin içine gömülüyüm. Çıkmak kolay değil. Oysa bu dünyada feyz alınabilecek, başka türlü duyguları ve oluşları harekete geçirebilecek ne çok ihtimal var. Bir ufak örnek vereyim, sonra bunun neden önemli olabileceğini ve ontolojiyle ne kastettiğimi açıklayacağım.

Belki müzelerde yahut belgesellerde denk gelmişsinizdir: Av esnasında bazı yerli topluluklar maske takar(mış). Amaç, hayvanı korkutmak değil (zaten avlanacak hayvanın korkutulmaması gerekir), hayvandan gizlenmek. Gizlenmek deyince modern akla muhtemelen sadece kamuflaj geliyor, yani avı gafil avlamaya yönelik işlevsel bir şaşırtmaca. Oysa maskenin arkasında daha fazlası var. Antropolog Philippe Descola, maske takmaktaki maksadın, hayvanın avcısını tanımasını engellemek olduğunu ileri sürer (Descola 2013 s. 19-20). Çünkü bazı toplumlarda hayvanların intikam alabileceğinden endişe edilir.[1]

Avcının her an av olabileceği tekinsiz ortamların bahsi geçen endişeye sebep olduğu düşünülebilir, ancak tam olarak öyle değil. Suratın gösterilmediği hayvanlar sadece yırtıcılarla sınırlı değildir. Kuşlar, kemirgenler ve maymunların intikamından da endişe edilir. Dolayısıyla can korkusundan bahsetmek, daha karmaşık bir toplumsal sistemi ıskalamaya yol açar. Burada endişe edilen daha ziyade denkliğin, kurulu dengenin bozulmasıdır. Bu yüzden kimi toplum öldürme eylemini maskenin arkasına saklanarak kimisi ise avlanan canlının karşılığı olarak ormana yahut görünmeyen varlıklara hediye vererek dengeyi muhafaza etmeye çalışır.

Amazon yerlileri (Açuarlar), hayvanları akraba olarak görür. Makunalar ise (Kolombiya’da) potansiyel eş olarak (s. 8)… Bu toplumlarda insanlar ve diğer canlılar arasında keskin bir ayrım yoktur: Ağaçlar, hayvanlar, insanların da dahil olduğu her tür, birer “halk” olarak kabul edilir. Dolayısıyla halkların kardeşliği insan türüyle sınırlı kalmaz. Her halkın kendine has töreleri, niyetleri, bilgileri olduğu varsayılır. Dünya, bizim ontolojik varsayımlarımızdan farklı olarak, insan erkeğinin tepede olduğu ve “az gelişmiş” canlıların aşağı doğru dizildiği (yerliler, kadınlar, çocuklar, hayvanlar, bitkilerden oluşan) hiyerarşik bir üçgen olarak tasnif edilmez.

Eşik çizgisinin (bizimki gibi) olmayışı, farklı bir ontolojiye dayanır. Okulda ontolojiyi “varlık ve var oluş felsefesi” diye öğrendik. Yanlış değil, ama izaha muhtaç. Ontolojinin temel sorusunu şöyle özetleyebiliriz: Ben neyim; diğer varlıklarla (Tanrı, diğer insanlar, ağaçlar vs.) farkım/ilişkim ne? Philippe Descola’ya göre Orta Asya’dan Afrika’nın belli bölgelerine ve Amerika kıtasına uzanan geniş bir coğrafyada bu soruya (bütün çeşitliliğine rağmen) ortak bir daire etrafında cevap verilmiş. O da şu: Diğer varlıklarla bedenlerimiz (dışımız) farklı; ancak içimiz (ruhumuz, enerjimiz, canımız…) aynı/benzer. Onların da iç dünyası (ruhları) bizimki gibi (Descola 2013 4., 5., 6. ve 11. bölümler). O yüzden hayvanların da komşuluk ilişkileri olabiliyor. Savaşabiliyor, kin güdebiliyor, intikam alabiliyorlar. Temel olarak insan gibi yaşıyorlar. Bütün farklı halkların (insan olsun, olmasın) uyduğu bazı ortak kurallar var.

Bir yanıyla burada da insan merkezli bir bakış tespit etmek mümkün, sonuçta diğer varlıklara insanî nitelikler atfediliyor. Ancak bugün yaygın olan insan merkezcilikten farklı. Bizim aşina olduğumuz ve fark etmeden kullandığımız çerçeve, Descola’nın Şamanlık olarak nitelendirdiği yukardaki çerçeve ile taban tabana zıt. Bizimki (diyeceğim) kimya ve biyoloji bilimine dayanıyor ve kabaca şunu ileri sürüyor: Bedenlerimiz ortak yapı taşlarından oluşur. Su, karbon, hücreler, organlar… birbirine benzer. O hâlde malzeme, yani kılıf aynıdır. Farklı olan, bizi diğer varlıklardan ayıran içimizdir. İnsanın ruhu/zekâsı vardır, güler, konuşur, ağlar; hayvanlar bundan mahrumdur (Descola 2013 8. bölüm).

Özetle biri içimiz aynı, dışımız farklı; diğeri içimiz farklı, dışımız aynı der. Bahsi geçen ontolojik farkları şöyle görselleştirebiliriz:

Şu nokta önemli: Şamanlar, kartalın insan olduğunu zannetmez; kafaları o anlamda karışık değildir. Ancak insanla hayvanın ortak bir iç tasarımı (ruh, enerji…) olduğunu varsayarlar. Arada aşılmaz bir ayrım değil, geçişlilik görürler. Hattâ kimi özel durumlarda, bazı kişilerin hayvanların “donuna” girebildiğini; yani örneğin kurtların dünyasına geçiş yapabildiğini düşünürler (Harvey 2005 s. 10-21).

Yukarıda dediğim gibi, iki var oluş hâli de insanı merkeze koyar. Bunları birbirinden ayırmak isteyen Descola, insanî nitelikleri diğer türlere aktaran Şamanlığı insan referanslı (antropogenic), bizim aşina olduğumuz Natüralizmi ise insan merkezci (antropocentric) olarak niteler.[1]

Peki ama bir canlının ruhunun olduğunu varsaymak neyi değiştirir?

2.

Adalet kırılgandır. Bir tarafın diğerinden açıkça güçlü olduğu durumlarda adaletin tesisi zorlaşır. Nietzsche, adaletin esasının bir tür denge, mütekabiliyet, hesaplı bir değiş tokuş olduğunu ileri sürer (Nietzsche 1994 s. 64). Eğer denge yoksa, biri diğerine ucu bucağı olmayan usûllerde zulmedebilir. Soykırımlar, devletlerin yaptığı katliamlar yahut insanların mezbahalarda hayvanlara yaşattıkları, böyle bir asimetriden, yani aradaki (hayalî yahut gerçek) denkliğin kopmasından kaynaklanır. Bizim kanun, din, ahlâk diye anlattıklarımızın önemli bir bölümü aslında bu meseleyle uğraşır: Sınır çeker, ölçü koyar, denge kurar. Tam eşitlik mümkün olmasa da belirli bir daire etrafında kişilere “haddini bildirir”.

Descola’ya göre Natüralizm, uzun insanlık tarihinin oldukça yakın zamanlarında ortaya çıkmış. Çok işlevsel, çünkü insanı ayırıp nesneleri ve diğer canlıları tek bir küme altında topluyor. (Kimi insanların doğal hâlden çıkamamış oldukları gerekçesiyle diğer kümeye atıldığı, insan olarak kabul edilmediği de olmuş elbette). Varlıkların dışı, yani kılıfları (bedenleri, kemikleri, meyveleri…) hadsiz şekilde insanın hizmetine sunulurken içleri (canları, ruhları, bize benzeyen duygu dünyaları) olmadığı düşünülüyor. Bu şekilde dünyanın geri kalanı nesneleştiriliyor. Bugünkü aşırı birikimi mümkün kılan sebeplerden biri de varlıkların işte bu şekilde tenzil edilmesi/değer kaybetmesi. Jason Moore ucuzlatılmış dört varlık grubu tespit ediyor: gıda, enerji, hammaddeler ve (insanı insanlıktan çıkaran bir süreç olan) emek… (Moore 2015). Her bir unsurun maruz kaldığı değer kaybının kendi tarihsel seyri var; ancak her birinde denklik kuran sınırlar ihlâl ediliyor. Madenlerin üzerinde yaşayanlar, mezbahalarda kesilenler, en kötü koşullarda sömürülenler tenzil edilmiş varlıklar hâline geliyor. Daha doğrusu varlık sorunu, ruhu olmayan bir metaya tahvil ediliyor. Denkliğin olmadığı, haddin bilinmediği yerde de adalet olmuyor; sistemli zulüm başlıyor. Sadece yerlilere, kadınlara, kölelere, çocuklara, işçilere karşı değil, tüm diğer varlıklara, tavuklara, ineklere, arılara, ağaçlara karşı…

Burada, tek yol Şamanlık, mealinde bir çıkarımda bulunmak istemiyorum. Zaten öyle bir geçiş mümkün değil; çünkü anlattıklarım birer “inanç” değil, dünyayla kurulan son derece maddî ilişkiler. Belirli bir hayat örgüsünün içinde, belirli faaliyetler  etrafında yaşanıyor, sadece kafada olup bitmiyor. Yine de yaşadığımızın, dünyadaki tek ve en doğru ihtimal olmadığını hatırlamak, bizi diğerlerinden ayıran her tür sınırın (ağırlığını teslim etmekle birlikte) keyfiliğine vurgu yapmak çok önemli. Antropoloji ve tarih okumanın kıymeti buradan geliyor. Bu minvalde asıl gayem iktidar, adalet, eşitlik gibi insanlarla sınırlı bazı kavramların daha geniş, yani insan türünü aşacak şekilde nasıl ele alınabileceğine işaret etmek. Diğer bir deyişle neyi vaat edip, nerede tıkandıklarına bakmak.

3.

Kargalar doğduklarında insan gibi çaresizdir. Hayatta kalmayı, hattâ uçmayı dahi doğumdan sonra bağ kurdukları diğer varlıktan öğrenirler (bu genellikle dişi karga olur). Keza düşmanlarını bile bilmezler. Hiç öğretilmezse, bir karga kendisini yemek isteyen kedinin yanına konabilir. O yüzden kolektif bir bilgi dağarcığını genç nesillere hızla aktarırlar. Bir karga diğerini belli bir sesle “dikkat” anlamına gelecek şekilde uyarırsa, bu uyarı genç karganın bedenine nakşedilir, bir daha unutmaz. Kedinin tehlikeli olduğu, seslerle diğer nesillere aktarılır. Kargalar hiyerarşik canlılardır, bir tür aile yapıları vardır. Lider karga (alfa erkeği) dövüşte yenilince eşi de kademe kaybeder. İki numaraya düşerler. Yeni lider, hiyeraşide alttan bir eş seçmiş olsa dahi, o da otomatik olarak bir numaraya yükselir. Liderin eşi, eskiden boyun eğdiği daha iri kargalara dahi diklenebilir (Lorenz 2004).

Kargalarla ilgili bu kadarcık gözlem bile aramızdaki mesafeyi azaltmıyor mu?

[1] Hemen bir şerh düşeyim: Sınırlı sayıdaki toplumdan bahseder Descola, dolayısıyla maske sembolünün evrensel açıklamasını sunmaz.

[2] Var oluş evrenindeki ihtimaller yalnız bu ikisiyle sınırlı değil. Şamanlığın ve Natüralizmin haricinde Descola iki ayrı küme daha tarif eder: Afrika’dan Çin’e uzanan geniş bir coğrafyada yakın zamanlara kadar kullanılagelmiş benzerlikler ontolojisi (Analoji) ve daha çok Avustralya yerlileri ile sınırlı kalmış Totemizm. Her biri, beni diğerlerinden ayıran nedir, sorusuna farklı cevaplar üretmiştir. Toplumsal yapı, akrabalık ilişkileri, mimarî ve hattâ inançlar bu sorulara verilen cevaplar doğrultusunda şekillenmiştir.

Kaynaklar

Descola, Philippe. 2013. Beyond Nature and Culture. Çev. Janet Lloyd. Chicago & Londra: University Of Chicago Press.

Harvey, Graham. 2005. Animism: Respecting the Living World. New York: Columbia University Press.

Lorenz, Konrad. 2004. ‘Die zeitlosen Gesellen’. Er redete mit dem Vieh, den Vögeln und den Fischen, içinde. Münih: dtv Verlagsgesellschaft.

Moore, Jason W. 2015. Capitalism in the Web of Life: Ecology and the Accumulation of Capital. New York: Verso.

Nietzsche, Friedrich. 1994. Human, All Too Human. Çev. Stephen Lehmann. Londra: Penguin Classics.

 

Sezai Ozan Zeybek

1 dakika geciktiği için YGS’ye giremeyen öğrenci intihar etmişti: AKP İlçe Başkanı’nın kızı 9 dakika geç kaldığı sınava alındı!

AKP Birecik İlçe Başkanı Müslüm Kayapınar’ın YGS’ye 9 dakika geç kalan kızını sınava soktuğu ortaya çıktı. Çanakkale’de bir öğrenci, 1 dakika geç kaldığı sınava alınmadığı için intihar etmişti.

12 Mart saat 10.00’da başlayan Yükseköğretime Geçiş Sınavı’nda (YGS) salonların kapıları 9.45’te kapatılmış sınava giremeyen binlerce öğrenci mağdur olmuştu.

Halk TV’nin haberine göre, AKP’nin Şanlıurfa Birecik İlçe Başkanı Müslüm Kayapınar’ın YGS’ye 9 dakika geç kalan kızını sınava soktu.

1 dakika yüzünden intihar etmişti

Çanakkale’nin Biga ilçesinde 12 Mart pazar günü yapılan YGS’ye  bir dakikalık gecikme nedeniyle alınmayınca bunalıma giren 18 yaşındaki Büşranur Kalaycı intihar etmişti.

(Halk TV, Yeşil Gazete)

3. köprü ve otoyol için kesilen ağaçların yerine dikilenler kurudu!

Açılışı, 26 Ağustos 2016’da gerçekleşen Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve köprünün devamındaki Kuzey Marmara Otoyolu Projesi’nde kesilen ağaçların yerine dikilen ağaçlar kurudu.

Kuzey Marmara Otoyolu nedeniyle karşıdan karşıya geçemeyen yaban hayvanlarını düşünülerek yapılan ekolojik köprü ise adeta toprak bir yolu andırıyor.

Ulaştırma Haberleşme ve Denizcilik Bakanı Ahmet Arslan, Yavuz Sultan Köprüsü’nün açılışı öncesi köprüde incelemelerde bulunurken, “Orman ve Su İşleri Bakanlığımız ile birlikte süreci başından itibaren titiz bir şekilde takip ederek yaklaşık 300 bin ağaç Orman Genel Müdürlüğümüz tarafından başka yerlere aktarılmıştır. Buna karşılık bu projede şu an 2 buçuk milyon ağaç dikmiş durumdayız. Ancak günde 10 bin ağaç daha dikiyoruz ki bununla birlikte bu projede 5 milyon 100 bin ağaç dikeceğiz. Yani buradan başka yere aktarılan ağaçların yaklaşık 17-18 katı ağaç dikilecektir” demişti.

Geniş toprak kitlelerinin eşlik ettiği yol boyunca bazı kesimlerde yer yer ağaç dikimlerinin yapıldığı görülse de dikilen ağaçların bir kısmı susuzluktan kurumuş durumda. Yol boyunca tel örgülerle çevrilen bazı alanlarda ise şahıslar adına hatıra ormanlarının oluşturulması için fidanlar dikilmiş.

Yol nedeniyle karşıdan karşıya geçemeyen yaban hayvanlarını düşünülerek yapılan ekolojik köprü ise adeta toprak bir yolu andırıyor. Avrupa yakası E-2 kısmının Fenertepe vahşi yaşam alanına denk gelen bölgede yer alan köprünün yanı sıra çevresindeki bölge de çorak görünümü ile dikkat çekiyor.

Geçtiğimiz yıl sonunda viyadük altlarının da ağaçlandırılmaya başladığını ve ilk adımı öğrencilerin katılımı ile yaptıklarını hatırlatan ICA’dan bir yetkili, “Ağaçlandırma çalışmalarına 2017 yılında da devam edecek. Nisan ayı sonunda viyadük altlarında ağaçlandırma töreni yapılması planlanıyor. Gerek yapımının her aşamasında gerekse işletme döneminde büyük bir özen ile planlı olarak yapılan ve tüm maliyetleri ICA tarafından karşılanan peyzaj ve ağaçlandırma çalışmalarının sürekliliğini korumak için baharın gelmesi ile rutin bakımlar gerçekleştiriliyor. Kuruyan ağaçlar yenileri ile değiştiriliyor. Yeni dikimlerin yanında bakım çalışmaları da yoğunlaşarak devam ediyor.” dedi.

(Cumhuriyet)