Ana Sayfa Blog Sayfa 3198

Hasankeyf sular altında kalıyor: 650 yıllık türbe yeni yerine taşınacak

Ilısu Barajı’nın tamamlanmasıyla su altında kalacak olan 650 yıllık Zeynel Bey Türbesi, Yeni Kültürel Park Alanı’na 18 Nisan’da taşınacak. Hasankeyf Kaymakamı Faruk Bülent Baygüven, Zeynel Bey Türbesi’nin Türkiye’de ilk defa bütünsel olarak taşınacak tarihi bir yapı olduğunu belirterek, herkesi 18 Nisan’da Hasankeyf’e beklediklerini söyledi.

Ilısu Barajı ve HES Projesi Kültürel Varlıkları Koruma ve Kurtarma Çalışmaları kapsamında Zeynel Bey Türbesi’nin, Hasankeyf Yeni Kültürel Park Alanı’na taşınması için başlatılan çalışmalar yoğun şekilde sürdürülüyor.

CNN Türk’te yer alan habere göre, Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü’nce 2 yıl önce ihale edilen ve Diyarbakır Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nca onaylanan projeye göre, bin 100 tonluk türbe, tek parça halinde yeni yerine nakledilecek.

Son aşamaya gelinen çalışmalar kapsamında, 650 yıllık türbenin taşınması için 2 kilometre uzunluğunda ve 25 metre genişliğinde yeni bir yol yapıldı.

Türbe, 96 tekerli treylere konulup, aralarında 6 mühendis ve 3 mimarın da bulunduğu 52 kişilik ekip tarafından yeni yerine götürülecek. Taşıma işlemi, 18 Nisan’da gerçekleştirilecek.

“Türkiye’de ilk defa bu ağırlıkta bir eser bütünsel olarak taşınıyor”

Hasankeyf Kaymakamı Faruk Bülent Baygüven, barajın tamamlanmasının ardından su altında kalacak Zeynel Bey Türbesi’nin taşınması için yaklaşık 3 yıldır faaliyet yürütüldüğünü söyledi.

Yaklaşık 2 yıl önce yapılan ihale işleminin ardından başlatılan çalışmaların son aşamaya geldiğini dile getiren Baygüven, eserin yeni Hasankeyf’teki arkeoparka nakledileceğini kaydetti.

Taşıma işleminin büyük titizlikle gerçekleştirileceğini vurgulayan Baygüven, şöyle konuştu:

“Türkiye’de ilk defa bu ağırlıkta bir tarihi eser bütünsel olarak taşınıyor. Öncelikle türbeyle, emsal ağırlıkta bir kütle taşınacak. Türbeyi taşıyacak araç, ortalama saatte 2 kilometre hızla gidecek. Eserin 8 saatte taşınması planlanıyor. Çok önemli bir tarihi eser olduğu için herhangi bir zarara uğramadan yeni Hasankeyf’te arkeoparktaki alana yerleştirilecek. Türbenin taşınmasına tanıklık etmek isteyen herkesi 18 Nisan’da Hasankeyf’e bekliyoruz.”

Hasankeyf Kültür Derneği Başkanı Ahmet Akdeniz ise DSİ’nin Zeynel Bey Türbesi’nin sular altında kalmaması için yoğun çaba sarf ettiğini söyledi.

Eserin bütünsel olarak taşınacağına işaret eden Akdeniz, “Bu taşıma, devletimizin tarihi eserlere verdiği önemin kanıtıdır. Tarihe ne kadar önem verdiğimizi tüm dünya görecek. Yeni Hasankeyf’te turizmin canlanması için önemli bir eser olacak. İnşallah yurt içi ve yurt dışından çok sayıda kişi, türbenin taşınma anını yerinde görmeye gelecek.” dedi.

Zeynel Bey Türbesi, 1462-1482’de Hasankeyf’te hüküm süren Akkoyunlular’dan kalan tek eser olma özelliğini taşıyor.

(CNN Türk)

Ahmet Şık: Bu mafya iktidarı hak ettiği sonu bulacak, Alaturka führer de, partisi de kaçınılmaz olanı yaşayacak!

“PKK ve FETÖ propogandası yaptığı” iddiasıyla 30 Aralık 2016’da tutuklanan Cumhuriyet gazetesi muhabiri Ahmet Şık, tüm sanıklar hakkında beraat kararıyla sonuçlanan Oda TV davasında savunma yaptı.

Gazeteci Ahmet Şık, beraat kararı sonrası mahkeme salonunda “Ahmet çıkacak yine yazacak” sloganlarının atılmasının ardından “Bu karar Cumhuriyet iddianamesini yazan ve kabul eden savcılara ve hakimlere ders olsun. Biz çocuklarımızın düşlerini gerçek kılacağımız bir hayatı çıkaracağız. Bu mafya iktidarı, bu kötülüğün organize olmuş hali hak ettiği sonu bulacak. Kaçınılmaz olanı yaşayacak. Alaturka führeri de yaşayacak, tüm partisi de yaşayacak. Hepsi aynı çöplüğe gidecekler. Cemaat siyasetin hangi çöplüğündeyse AKP iktidarı da oraya gidecek. İyi ki varsınız.” dedi.

Şık, Oda TV davasındaki savunmasında da “Girişteki Adalet (Themis) heykelinin terazisinde, bir tarafta adalet, şeref diğer tarafta adaletsizlik ve şerefsizlik var. Ve maalesef bu yargı mensupları için bu terazinin kefesindeki kötülük şu an daha ağır basıyor” ifadelerini kullandı.

Şık, Oda TV davası kapsamında Nedim Şener, Soner Yalçın, Yalçın Küçük ve Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın da aralarında bulunduğu 13 kişi ile birlikte yargılanıyordu.

(Yeşil Gazete)

Bana en sık sorulan sorudur: İklim değişikliği için ben ne yapabilirim? – Bill McKibben

Bu yazı 350turkiye.org/ dan alınmıştır

Bu yazı ilk olarak 4 Nisan 2017’de Fellowship for Intentional Community sitesinde yayınlanmıştır.

350 Türkiye için çeviren: Alidost Numan

***

Konuşmalarımdan sonra, Twitter’da, günün e-posta gelgiti içinde, hatta bazen bildiğiniz eski usul zarflı mektuplarda sorarlar soruları. En sık gelen soru aynı zamanda en basit olanıdır: Ben ne yapabilirim? Eminim bu soru bana şimdiye kadar 10 bin kere sorulmuştur. Aynı hava sıcaklığını tahmin etmeye çalışan iklimbilimciler gibi ben de hatalarımı skalanın alçak tarafından yapmaya çalışıyorum.

Bu sorması doğru soru ya da neredeyse öyle. Soru, harekete geçmek için bir azmi ve ihtiyacımız olan şeyin eylem olduğunu ima ediyor. Fakat yıllar geçtikçe ve küresel ısınmanın bilimsel tabanı farklı mecralara kaydıkça benim soruya cevabım değişti.  Artık otuz sene önce söylediğimin neredeyse tam aksini söylediğimi fark ettim.

O sırada, 27 yaşımda ve iklim değişikliği üzerine ilk kitabımı yazıyorken, belki de yaşımın gereği olarak, fazlasıyla kendime odaklanmıştım. Hem vaktimiz varmış gibi duruyordu: 1980’lerin sonunda hiçbir iklimbilimci, 2016’da Kuzey Kutbu’nda dev erimelere şahit olmaya başlayacağımızı düşünmezdi. Bu yüzden herkesin kendi hayatında yapabileceği değişiklikler üzerine düşünmesi mantıklı gözüküyordu. Zaman içinde, bunların toplamı kayda değer bir değişime dönüşürdü. The End of Nature (Tabiatın Sonu) kitabımda, eşimle birlikte nasıl isteklerimizi “budayıp şekillendirmeye” çalıştığımızı, arabayla uzun seyahatlere çıkacağımıza bisikletlerimizle yola çıktığımızı, gıdamızın daha çoğunu kendimiz yetiştirdiğimizi, “bir bebek yapmanın ne güzel olacağından” bahsetmemeye çalıştığımızı yazmıştım.

Yaptığımız bu değişikliklerin bir kısmını muhafaza ettik. Hâlâ bisikletlerimize biniyoruz ve çok uzun bir süredir bir tatile çıkmadım. Bazılarını değiştirdik. Çok şükür, bir çocuk yapmaya karar verdik ve o hayatımızın neşesi oluverdi. Bazılarından ise vazgeçtik: Son on yılın büyük bir kısmını baş döndürürcesine seyahat ederek geçirdim ve bu seyahatlerin birçoğu uçaklaydı. Bunun sebebi, zaman içinde “Ben ne yapabilirim?” sorusuyla ilgili bir sorun olduğunun kafamda netleşmesiydi.

Sorun, “Ben” kelimesi. Tek başımıza yapabileceğimiz fazla bir şey yok. Evet, çatım güneş panelleriyle kaplı ve elektriğini bunlardan alan bir elektrikli araba kullanıyorum, evet sıcak suyumuzu da güneş ısıtıyor ve evet besin zincirinin alt halkalarından ve olabildiğince yerel gıda tüketiyoruz. Tüm bunları yaptığımız için mutluyum ve herkesin yapması gerektiğine inanıyorum. Fakat artık bunun iklim değişikliğini çözeceği düşüncesiyle kendimi aldatmıyorum.

Zira bilimsel temel değişti ve bununla birlikte hayatta kalmanın zaruri siyaseti ve ekonomisine dair anlayışımız da değişti. İklim değişikliği, insanların bundan 20 yıl önce tahmin ettiğinden bile çok daha hızlı bir şekilde geliyor. 2016 yılı, 2014 yılının kırdığı rekoru kıran 2015 yılının kırdığı rekoru kırıp geçti. Dev mercan resifleri, uçsuz bucaksız nehir deltaları gibi dünyanın bazı en büyük fiziki hatları ölmeye veya yok olmaya başlıyor. Kuraklık her gün zarar veriyor, yüz yılda bir yaşanacak seller iki baharda bir vuruyor. Son iki yılda dünyanın okyanus havzalarının birçoğunda, tarihte kaydedilmiş en yüksek rüzgar hızlarını gördük. Irak’ta Basra’da, Babil Bahçeleri’nden çok da uzak olmayan bir yerde, sıcaklık geçen yaz 54 dereceye vurdu. Bu tarihte hatasız kaydedilmiş en sıcak dereceydi, insanın sıcaklık direncinin de tam sınırındaydı. 2016’nın Temmuz ve Ağustos’u sadece tarihte kaydedilmiş en sıcak aylar değil, aynı zamanda çoğu iklimbilimciye göre, insan medeniyeti tarihinin en sıcak aylarıydı. Biliminsanları ağzından en sık işittiğim ifade “tahmin edilenden daha hızlı.” Geçtiğimiz birkaç yıl içinde, insan medeniyetinin yükselişine zemin olan 10 bin yıllık yumuşak iklim tutarlılığı  Holosen’i geride bıraktık. Şimdi yeni bir şeyin içindeyiz; yeni ve korkutucu bir şeyin.

Buna karşı şahsi elektrikli aracımız ancak bir jest olabilir. Güzel bir jest, herkesin edinmesi gereken bir jest, ama yine de bir jest. Aynısı bisikletle ulaşım veya vegan beslenme için de geçerli; artık şahsi gurur kaynağımız hangisiyse. Kuzey Amerikalılar kendilerini bireyler olarak tasavvur etmeye çok alışkındır, ancak bireyler olarak iklim değişikliğinin istikametini anlamlı bir şekilde değiştirme konusunda kuvvetsiziz. Harekete geçmek üzere şevklenecek yüzde 5 veya 10’umuz (ki herhangi bir konuda harekete geçeceklerin tamamı hep bu kadarla sınırlıdır), bu fiilleriyle atmosferdeki karbonu yüzde beş veya 10’dan daha fazla düşüremezler.

Hayır, doğru soru “Fark yaratmak için biz ne yapabiliriz?”

Çünkü bireysel fiiller küresel ısınmanın ivmesini değiştirmeye yetmiyorsa bile hareketlerin gücü hâlâ işi kotarabilir. Hareketler, insanların güç kazanmak için kendilerini örgütleme biçimidir. Söz konusu iklim olunca, belki de fosil yakıt sanayiinin malî kuvvettinin üstesinden gelebilecek kadar güç.  Karbon salımına bir fiyatlandırma getirecek, siyasetçileri fosil yakıtları yerin dibinde bırakmaya zorlayacak, güneş panellerinin sadece sizin çatınıza değil neredeyse her çatıya kurulması için teşvik talep edecek hareketlerdir. Hareketler, nüfusun yüzde 5 veya 10’unun karar verir kılınmasını sağlar, çünkü alakasızlığın hüküm sürdüğü bir dünyada yüzde 5 veya 10 muazzam bir rakamdır. ABD’deki sağ Çay Partisi hareketine bakın. Yine, ABD’deki sivil haklar hareketine bakın.

Karşı taraf bunun farkında; bunun için her zaman hareketlerle alay eder. Mesela, 400 bin kişi New York şehrinde yürüyünce, New York’a gitmenin, Allah muhafaza, benzin yakmayı gerektirdiğine dair bir sürü çirkin tweet ve e-posta alacağımı biliyorum. Hakikaten de gerektirir. Eğer raylı ulaşım altyapısını söküp atmış bir toplumda yaşıyorsanız, birçok kişi eyleme arabayla veya otobüsle gitmek zorunda kalır; bu da o sene boyunca yaktıkları en faydalı benzin olur. Çünkü, sistemi değişmeye iten odur.

Cesur insanlar hapse atıldığında kötücül kişiler bana yazıp tutukevi aracının kaç litre benzine ihtiyacı olduğunu sorarlar. Cesur insanlar kanolarla açılıp dünyanın en büyük sondaj platformlarını engellediklerinde onlarca son derece zeki ve körelmiş yüreğin bana tweet atıp “o kanoların imalatında petrol gerektiğinin farkında değil misin?” diye soracağını da biliyorum.  Evet farkındayız ve buna değer olduğuna karar vermişiz. Aziz veya evliya olmaya çalışmıyoruz, etkili olmaya çalışıyoruz.

Toplumdan keşişçe soyutlanmaya zorlanmayacağız, bu sorunla anın tüm gereçleri elimizde yüzleşmeli ve mücadele etmeliyiz. Üzerinde yaşadığımız dünyayı değiştirmeye çalışıyoruz ve şayet başarılı olursak, o zaman ardımızdan gelenlerin burada yaşamanın farklı yollarını çözmeleri için bol bol zamanları olacak. Bu süreçte yaşamlarını dönüştürmüş olanlar ilham kaynağı olabilir, ki bu da hayatîdir. Ama bunlar kendi başlarına çözüm sunmaz. Naomi Klein, bir keresinde Brooklyn’de Sandy Kasırgası ardından sel basan Red Hook mahallesinde “muhteşem” bir topluluk çiftliğine ziyaretini anlatmıştı. “İklim söz konusu olduğunda her şeyin doğrusunu yapıyorlardı” dedi. “Yetiştirdikleri gıda organik, gıda sistemlerini yerelleştirmişler, toprağa karbon gömüyorlar, fosil yakıt girdisi kullanmıyorlar- tüm iyi şeyleri yapıyorlar.” Ardından fırtına geldi. “Tüm hasatlarını kaybettiler ve selle basan su o kadar kirliydi ki topraklarına artık zehir bulaşmış olduğundan hayli eminler. Alternatifler inşa etmek önemli ve bunu yapmak zorundayız. Ancak eğer sorunun kaynağının [yani fosil yakıt sanayiinin ve bunun devletler üzerindeki etkisinin] peşine düşmezsek sel bizi alıp götürecek.”

Kline’ın tespiti gibi, ben de bu tip şahsi değişimleri gerçekleştirmiş kişilerin sıklıkla hareket örgütlemekte de yoğun bir şekilde aktif olduklarına sıklıkla şahit olurum. Uzun bir gün yabani ot sökmenin ardından bile yerel çiftçiler protestoya katılacak gücü toplarlar, çünkü sıklıkla tarladaki emeklerinin, bu zor emeklerini sürdürmelerine müsait bir iklimi garantilemeye bile yeterli olmadığının bilincidedirler. Hayır, çevrecilere gerçek dünyada yaşadıkları için riyakar diyenler, hiç değişim olmasın isteyenler. Hedefleri bizi mahcup bırakıp sesimizi kısmak. Böylece ne onları kötü hissettirir, ne de muktedirleri sarsarız.

Bu işe yaramayacak, yeter ki biz izin vermeyelim. Hareketler mensuplarını yanlız bırakmaz: Kefaletlerini öder, birbirlerinin fikirlerini internette yaygınlaştırırlar. Farklı konular arasında köprüler kurup güç birliği ederler. BlackLivesMatter (SiyahHayatlarÖnemlidir) hareketi yatırımları fosil yakıtlardan çekmeyi destekliyor, iklim aktivistleri sınırdışılara karşı mücadele ediyor. Hareketler, hep birlikte belki ancak işi kotaracak kadar kuvvetimiz olacağı gerçeğini teslim eder. Bunun için, insanlar bana ben ne yapabilirim diye sorduklarında artık hep aynı şeyi söylüyorum: “Bir bireyin yapabileceği en önemli şey bir birey olmamak. Birleşin—350.org, Green for All, BlackLivesMatter ya da Occupy gibi hareketlerimizin olmasının sebebi bu. Eğer yaşadığınız yerde bir mücadele yoksa, Standing Rock’tan Pasifik adalarına, destekleyecek birilerini bulun. Birinci görevimiz örgütlenmek ve ikincisiyle üçüncüsü de.”

Bunu yaptıktan sonra geriye vaktiniz kalıyorsa, tabii, lütfen, o zaman tüm ampüllerinizin LED olduğundan ve kara lahananızın yerelde yetiştirilmiş olduğundan emin olun.

*Çevre aktivisti ve yazar Bill McKibben, uluslararası bir iklim değişikliği kampanyası olan 350.org’un kurucularındandır. 

Bu yazı 350turkiye.org/ dan alınmıştır

Bill McKibben

3. Havalimanı metrosunun durakları, ‘kamulaştırma maliyetini düşürmek için’ parklara ve yeşil alanlara yapılacak!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Sultangazi- Arnavutköy metro hattının istasyon ve duraklarını “kamulaştırma maliyetlerini asgari ölçüde tutmak için” park ve yeşil alanlara yaptıracak. Ağaçların başka yere nakledileceği söyleniyor.

3. havalimanına bağlanacak Sultangazi – Arnavutköy metro hattının istasyon ve durakları parklar ve yeşil alanlara yapılacak. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından hazırlanan metro proje dosyası Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunuldu. Metro inşaatı sırasında direkt etkilenen ağaçların ve yeşilliklerin başka yere nakledileceği bildirildi. Bakanlık, önceki gün, dört istasyonluk metro hattına ilişkin, ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli değildir’ kararı verdi.

‘Ağaçları taşıyacağız’

Cumhuriyet’ten Hazal Ocak’ın haberine göre, İBB’nin proje dosyasında, “kamulaştırma maliyetlerini asgari ölçüde tutmak için, istasyon ve duraklar, park ve diğer yeşil alanlara kaydırılmıştır” ifadeleri dikkat çekiyor. Proje için bazı yan yolların da açılması planlanıyor. Projenin inşaat süresi ise dört yıl olarak öngörülüyor. Hattın bir kısmının Arnavutköy’deki Şamlar Tabiat Parkı’nın altından geçeceği ancak parka yakın bölümün karayoluna yakın olduğu belirtilerek burada zeminin yaklaşık 30 metre altından gidileceği kaydedildi. Tabiat parkındaki flora ve fauna cinslerine zarar verilmeyeceği de belirtildi.

Nereden geçiyor?

Dosyaya göre metro hattı planlanan Vezneciler – Sultangazi Metro hattının devamı niteliğinde. Sultangazi – Arnavutköy metro hattı Habipler İstasyonu’nu metro durağı ile başlayarak Eyüp, Sultangazi, Başakşehir’den geçerek Arnavutköy, Taşoluk’a varacak. Hat Kirazlı-Başakşehir-Olimpiyat metrosu ile Halkalı-3. havalimanı metrosuna entegre olacak. Ayrıca yapılması planlanan ‘3 katlı Boğaz geçişi’ne de entegre edilmesi planlanan hattın Habipler, Fenertepe, Arnavutköy, Taşoluk olmak üzere 4 istasyonu bulunuyor. Hattın toplam uzunluğu ise 15.13 km.

(Cumhuriyet)

Klaus Toepfer Burs Programı, doğa koruma örgütlerinin başvurularını bekliyor

Orta ve Doğu Avrupa, Kafkaslar ve Orta Asya bölgelerinde doğa koruma alanında çalışan örgütlere yönelik destek sağlamak amacıyla çalışan Klaus Toepfer Burs Programı, 2017-2019 dönemi burs çağrısını yayınladı.

Biyo-çeşitliliğin korunması alanında faaliyet gösteren örgütlerde çalışanlara yönelik kapasite geliştirme eğitimlerini içerecek programa başvuru için son tarih ise 30 Mayıs 2017.

Programın ayrıntılarını öğrenmek ve başvuru yapmak için buraya tıklayınız.

Başvuru süreci tamamıyla İngilizce yapılacaktır.

Ayrıntılarla ilgili program yetkilileriyle iletişime geçmek için buraya tıklayınız.

 

(Sivil Düşün, Sivil Sayfalar)

 

Kadir Has’ta futbolda cinsel şiddet ve cinsiyet ayrımcılığı sempozyumu

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği futbolda üretilen cinsel şiddet söylemleri ve cinsiyetçi tezahüratlara karşı farkındalık yaratmak için 13-14 Mayıs 2017 tarihinde ”Futbolda Cinsel Şiddet ve Cinsiyet Ayrımcılığı” konulu bir sempozyum düzenliyor.

Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin destekleriyle gerçekleşen sempozyumun düzenleyicileri arasında; Kadınlar için Spor ve Fiziksel Aktivite Derneği (KASFAD) ve Kadir Has Üniversitesi Spor Çalışmaları Merkezi de bulunuyor.

Kadir Has Üniversitesi’nde düzenlenecek sempozyuma; Hacettepe Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve KASFAD Başkanı Prof. Dr. Canan Koca, Hacettepe Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Araştırma Görevlisi Pınar Öztürk,  Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Yard. Doç. Dr. İdil Elveriş, Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Doç. Dr. Itır Erhart, Taraftar Hakları Derneği Başkanı Burkal Efe Sakızlıoğlu, Okan Üniversitesi Spor Yöneticiliği Bölüm Başkanı Doç. Dr. Lale Orta, Hakem İbrahim Dinçdağ, Türkiye Futbol Federasyonu Esenlik ve Çocuk Koruma Departmanı Uzmanı Dr. Gülhan Gündüz, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nden Hilal Esmer ve Şehlem Kaçar, Avukat Aynur Tuncel ve Avukat Mert Yaşar gibi isimler katılacak.

Sempozyum boyunca futboldaki şiddet ve cinsiyetçi söylemlerin kırılması ve alternatif oluşturulması için ‘Tezahüratta Mağdursuz Küfür Atölyesi’, ‘Ayrımcılık ve Mücadele Yöntemleri ve Önleyici Yaklaşımlar’, ‘Medya, Cinsel Şiddet, Dil ve Çözüm Önerileri’ gibi çeşitli atölyeler de düzenlenecek. Sempozyum bitiminde ise Korospular sahne alacak.

Dostluk Maçı

Sempozyumun ardından Kızlar Sahada, Atletik Dildoa, Karşı Lig, Sportif lezbon ve Lezyonerler takımları ile bir dostluk maçı düzenlenecek.

Herkesin katılımına açık olan sempozyuma bu linkten kayıt yaptırabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

Cinsel istismar mağduruna yaş tespiti ‘işkence’si: Mahkeme 7’inci kez yaşının belirlenmesini istedi

Diyarbakır’da 13 yaşındayken cinsel istismara uğrayan M.T.’nin yedinci kez yaş tespiti için hastaneye sevkine karar verildi. Zanlı iki yıllık tutukluğun ardından tahliye edilirken, daha önce mahkeme zoruyla muayeneye götürülen M.T.’nin ailesi kızlarını rapor eziyetinden kurtarmak için 3 kez adres değiştirdi.

Diyarbakır’da, 2009 yılında ekmek almak için evden çıkan ve sokakta tanıştığı kişinin cinsel istismarına maruz kaldığını belirten M.T., rapor aldırılmak üzere Kadın Doğum Hastanesi’ne gönderildi. Raporda cinsel ilişkinin gerçekleştiği, ancak M.T.’nin bakire olduğu tespit edildi. Olayın savcılığa bildirilmesi üzerine soruşturma başlatılırken, M.T. ailesine teslim edildi. Bir süre sonra emniyete çağırılan M.T., sabıkalılar albümünden şüpheli 21 yaşındaki S.T.’nin fotoğrafını teşhis etti. Soruşturma sırasında Diyarbakır Adli Tıp Kurumu’na sevk edilen M.T.’nin, ruh sağlığının bozulduğu belirtildi. İstismarın yaşandığı yerdeki koltuk örtüleri ve M.T.’nin çamaşırları üzerinde yapılan incelemede de sperm örnekleri tespit edilirken, yakalanan S.T. tutuklandı. İncelemede mağdurenin iç çamaşırından alınan sperm ile S.T.’den alınan örneklerin birbiriyle biyolojik uyum sağladığı tespit edildi.

30 yılla yargılanıyor

İddianamede, S.T.’nin ‘çocuğun nitelikli cinsel istismarı’ ve ‘çocuğu hürriyetinden yoksun kılma’ suçlarından 30 yıla kadar hapisle cezalandırılması istendi. İddianamenin kabulünün ardından S.T.’nin yargılamasına 2010 yılında Diyarbakır 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlandı. İfadesinde mağdurun yaşının küçük olduğunu bilmediğini belirten sanık S.T., zorla ve tehditle istismarda bulunmadığını söyledi.

İfadesi alınan mağdur M.T., “Sanık beni zorlamıştı. Evleneceğimizi ve beni İstanbul’a götüreceğini söyleyerek ikna etti. Bu şekilde 2 saat arayla, iki kez cinsel istismarda bulundu” dedi.

Sol kolu mühürlenerek sevk edildi

Mahkeme 2010 yılındaki ilk duruşmada, mağdurenin tam teşekküllü devlet hastenesine sol kolu mühürlü olarak sevk edilip, fiili livata ile ilgili bulgu olup olmadığına ilişkin rapor aldırılmasına karar verdi. Mahkeme ayrıca mağdurenin Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne sevk edilerek, beden ve ruh sağlığı kurul raporu aldırılmasına hükmetti. İstenen raporlar alınırken mahkeme daha sonra mağdurenin yeniden Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne sevk edilerek, cinsel istismara maruz kalıp, kalmadığı, fiili livata bulgularının bulunup bulunmadığı ve mağdurenin kızlık zarının bozulup, bozulmadığına ilişkin de rapor alınmasına hükmetti. Daha önce Devlet Hastanesi, Çocuk Hastanesi, Kadın Doğum Hastanesi ve Adli Tıp Kurumu’na defalarca giden M.T.’nin ailesi ise kızlarının psikolojisinin daha fazla bozulmaması için başka bir şehire yerleşip, Tıp Fakültesi’nden istenen raporları aldırmadı.

Mahkeme zoruyla sevk

Mahkemenin ısrarı üzerine savcı polis merkezine talimat yazarak, mağdurun rapor için hastaneye götürülmesini istedi. Sanık S.T., 2 yıllık tutukluluktan sonra tahliye edilirken, Adli Tıp Diyarbakır Şube Müdürlüğü raporunda, mağdurenin 4 ayrı kurumda muayene edildiği belirtildi. Raporda, olaydan hemen sonra yapılan muayenede kızlık zarının sağlam olduğu, ancak bir yıl sonra Devlet Hastanesi’nde yapılan muayenede doğal çentik tespit edildiği belirtildi. Raporda, aradaki çelişkinin giderilmesi için mağdurenin tekrar muayene edilmek üzere İstanbul Adli Tıp Kurumu 6’ncı İhtisas Dairesine sevk edilmesi istendi.

Yargılama sırasında mağdur yeniden muayeneye gitmek istemezken, mahkeme M.T.’nin gitmek istememesi durumunda polis zoruyla sevk edilmesine karar verdi. M.T.’nin ikinci kez muayeneye gitmeyi reddetmesi üzerine mahkeme yeniden gerektiğinde zor kullanılarak götürülmesine hükmetti. M.T.’nin Adli Tıp Kurumu’na gitmek istememesi üzerine mahkeme mağdurun Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne sevk edilerek 7 kişiden oluşan doktor heyetinden rapor alınmasına karar verdi. Avukatların ikna etmesi üzerine Tıp Fakültesi’ne giden mağdura verilen raporda beden ve ruh sağlığının bozulmadığı belirtildi. Tıp Fakültesi heyet raporu ile Çocuk Hastanesi raporu arasında çelişki olduğunu belirten mahkeme, çelişkinin giderilmesi için mağdurenin İstanbul Adli Tıp Kurumu’na sevk edilmesine karar verdi.

Aile 3 kez adres değiştirdi

Çocuklarının psikolojisinin bozulması üzerine bir daha rapor aldırılmasını istemeyen ailesi ise kendilerine ulaşılmaması için 3 kez adres değiştirdi. 2010 yılından bu yana devam eden davanın geçtiğimiz gün görülen 30’uncu celsesinde mahkeme mağdurenin radyoloji ünitesi olan bir devlet hastanesine sevkinin sağlanarak yaş tespiti için grafi, bilgisiyarlı tomografilerinin çekilmesine karar verdi. Mahkeme filmlerin çekilmesinin ardından dosyanın İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderilerek mağdurun suç tarihi itibariyle yaşının tespit edilmesine ve mağdurun ruh sağlığının bozulup, bozulmadığının belirlenmesine karar verdi.

Mağdur M.T.’nin avukatı Gevriye Atlı, ailenin olayı unutmak için başka bir yere taşındığını belirterek, “Biz mağduru Dicle Üniversitesi’ne götürmek için çok uğraştık. Mağdur Adli Tıp Kurumu’na gelmeyecektir. Bu karardan vazgeçilmeli. Ruh sağlığının bozulduğu Diyarbakır Adli Tıp Kurumu raporuyla tespit edilmişti. 2012’den bu yana mağdurun bulunmasını ve Adli Tıp Kurumu’na sevk edilmesini bekliyoruz. Ailenin nerede oturduğunu bilmiyoruz. Bu dosya nedeniyle 3 kez adres değiştirdiler” dedi.

(Gazete Duvar)

Referandumlar ve insani gelişme endeksi

Türkiye, 16 Nisan 2017 tarihinde anayasa değişikliği için yapılan referandumda tercih hakkını kullanacak. Evet ya da hayır seçeneğini tercih edecek olan bütün seçmenler, nefeslerini tuttu ve sonucu bekliyor. Referandum hazırlıklarının daha doğrusu siyasi partilerin seçmenleri ikna çalışmalarının adil bir ortamda yürütülüp, yürütülmediği tartışmaya açık. Hükümetin bazı tüketim mallarında KDV indirimine gitmesi, hatta süreyi uzatması, elindeki bütün olanakları buraya yönlendirmesi ise düşündürücü.

Bu yılki bütçe harcamaları geçen yıla kıyasla artmıştır. Bunun mutlaka bir maliyeti olacaktır; özellikle iş dünyasına ve vatandaşlara yansıtılan bir maliyet. Özelleştirmeyi hükümet açısından geçici ve her zaman olanaklı olmayan bir gelir kapısı olarak düşünürsek, bütçe açığını kapatmanın iki yolu vardır: Borçlanma ve vergi gelirlerinin arttırılması. Borçlanma, ‘crowding out’ etkisi ile faizlerin artmasına, dolayısı ile kredi kullanmanın daha maliyetli hale gelmesine yol açar. İş dünyası, baskıyı bu şekilde hissedecektir. Eğer bütçe açığını kapatmak için borçlanma tercih edildi ise, bu vatandaşlara ödetilecek ek verginin ertelenmesinden başka bir şey değildir. Hükümet, şu anda referandum kaygısı ile vergi indirimini tercih etmektedir.

Türkiye’nin maalesef bu çağda bütün enerjisini, kaynaklarını bu işe ayırması elbette  talihsiz bir gelişme. Ama bu gelişmede iktidar kadar, muhalefet partilerinin de sorumluluğu var. Benimsemiş oldukları ideolojileri, ne insan odaklı ne de doğa odaklı. İnsanın gerçekten merkeze konulduğu ideolojiler geliştirilmiş olsaydı, ülkede muazzam bir beşeri sermaye yaratılmış olacaktı. Demokrasisi kurumsallaşmış (güçler ayrılığının kurumsallaşması ve politikacıların kendilerini devlet büyüğü, vatandaşları teba olarak görmediği demokrasiler) ülkelerde, politikaların seçmenler tarafından kabul edilebilirliği ile bu politikaların, politikacılar tarafından uygulanması arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Demokratik toplumlarda vatandaşlar sadece oy veren değil, aynı zamanda bağımsızlığı ispatlanmış kurumlar aracılığı ile de hesap sorandır. Vatandaş, temsil yetkisini politikacılara bırakırken aynı zamanda hesap sorabilme hakkını saklı tutar.

Türkiye’nin 2015 yılında İnsani Gelişme Endeks (İGE) değeri, 0.767 olarak hesaplanmış ve 188 ülke içinde 71. ülke olmuştur. İGE hesaplanırken bir çok gösterge dikkate alınmaktadır. Bunlardan bazıları gini katsayısı (yüksek gelirli grup ile düşük gelirli grubun milli gelirden nispi olarak ne kadar pay aldığını gösteren katsayı), ormanlık alanın toplam ülke alanı içinde sahip olduğu pay ve eğitimde geçirilmesi beklenen sürelerdir. Burada en düşündürücü olan, Türkiye’nin son yıllarda en büyük 25 ekonomi içinde yer alması, ancak İGE’nin 188 ülke içinde 71. sırada olmasıdır. Gelirin adil dağılmaması, beşeri sermayenin kötü etkilenmesine ve bu da gelişen/değişen insanın taleplerine karşılık veremeyen eski ideolojiler ile ülkenin yönetilmesine yol açmaktadır.  Ülke nüfusunun büyük kısmı, ekonomik açıdan gelecek endişesi ile yaşadığından dolayı uzun vadede neler yaşayabileceğini değil, kısa vadede nasıl güvende olabileceğini düşünmektedir.

Finlandiya ve İsveç’te yaşanan gelişmeler, İGE’nin aslında siyasi hayatta da nasıl rol oynadığını, farklı insan ve doğa temelli ideolojilerin nasıl geliştirebildiğini göstermektedir. Son yıllarda beşeri sermayenin kuvvetlenmesi ile ortaya çıkan yeni taleplerin, siyasi partilerin oluşumunda oynadığı rol ortadadır. İyinin daha da iyisi. Bu nedenle, bu ülkelerde insan ve doğa odaklı partilerin parlamentolarda yer alabildiğini görmekteyiz. Hatta ‘Pareto Improvement’ dediğimiz durumun yani herkesin refahının daha da arttığı bazı önemli politikaların uygulanmasında da anahtar role sahip olduğunu görmekteyiz. En güzel örneklerden biri, İsveç’ten verilebilir. Çevreci Parti (Environmentalist Party), 2002 genel seçimlerinde seçimi kazanan ve hükümeti kuran Sosyal Demokratlar’a verdiği desteğin karşılığında, trafik yoğunluğunu azaltmak için önerilen trafik yoğunluğu fiyatlandırmasının pilot olarak uygulanmasında ısrarcı olmuştur. Pilot uygulama esnasında trafik yoğunluğundaki ve hava kirliliğindeki azalma, uygulamaya destek vermeyenlerin uygulamaya destek vermesini sağlamıştır. 2006 yılında yapılan referandumda çoğunluğun uygulamayı desteklemesi ile 2007’de trafik yoğunluğu fiyatlandırması daimi hale getirilmiştir. Uygulamadan elde edilen gelirin önemli bir kısmının toplu taşımacılığa ayrılması, düşük gelirli grupları ve kadınların refahında artışa yol açmıştır. Zamanı daha değerli olanlar ise ücreti ödeyip, trafikte harcanan zamandan tasarruf ederek refahlarını arttırmıştır.

Keşke referanduma götürdüğümüz konular, İGE’yi arttırmaya yönelik konular olabilseydi. Keşke siyasiler, İGE’yi arttırmaya kafa yorsaydı. Böylece çoğunluğa hitap eden ideolojiler de değişecekti.

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu

Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi

Exeter Üniversitesi konuk araştırmacı

 

İçişleri Bakanı: Diyarbakır’daki patlama, tünel kazılarak yapılan saldırı nedeniyle oldu

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Diyarbakır’ın merkez Bağlar ilçesindeki İl Emniyet Müdürlüğü ek birimlerinin yer aldığı alanda meydana gelen patlamanın, tünel kazılarak gerçekleştirilmiş bir saldırı olduğunu söyledi. Saldırıya ilişkin 5 kişinin gözaltına alındığı belirtildi.

Saldırıya ilişkişn 5 kişi gözaltına alınırken, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Habertürk TV canlı yayınında şu ifadeleri kullandı:

“Acaba bu tamirden mi oldu diye epey bir araştırma yaptılar. Dün gece itibarıyla netleşti. Mesele bir terör saldırısı. Şu anda 10-12 hafif yaralımız var hastanelerde. Ama onun ötesinde de bir teknisyen arkadaşımız daha enkaz altından çıkarıldı, şehit oldu. Bir polis memurumuz da orada şehit oldu. Bir terör saldırısı olduğu açığa çıktı. Çünkü bir araç da patlayınca ve orada bir çukur meydana getirince araçtan kaynaklandığı düşünülmüştü. İlk önce bir kişi içeriye girip bir çalışan marifetiyle bir şey koydu mu diye düşünmüştük ama dışarıdan açılan bir tünel vasıtasıyla bunu gerçekleştirmişler.”

Soylu, emniyet binalarının etrafında ayda bir arama tarama yaptıklarını aktararak, “Yani böyle bir tehditle karşılaşmayalım diye. Demek ki çok kısa bir sürede böyle bir şey kazmışlar yerin altında bir patlayıcı yerleştirmek suretiyle… Tüm detayları Vali Bey açıklayacak.” dedi.

Diyarbakır’ın merkez Bağlar ilçesinde meydana gelen patlamada 3 kişi hayatını kaybetmişti.

(Habertürk)

Çin hedef büyüttü: Rüzgar ve güneş enerjisi 780 milyar dolar yatırım çekebilir

Çin’de güneş ve rüzgar enerjisi 780 milyar dolar yatırım çekebilir. Greenpeace ortaklığında Çin kamu sektörü ve akademik kuruluşları tarafından gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, Çin’in güneş ve rüzgar enerjisi sektörleri 2016-2030 yıllan arasında 782 milyar dolar yatırım çekebilecek.

Çin, 2027 yılına kadar enerji tüketimi içinde yenilenebilir enerji kaynaklarının payını yüzde 12’den en azından yüzde 20’ye yükseltmeyi hedefliyor. Bu hedefin belirlenmesindeki önemli unsurlar ülkedeki hava kirliliği ile mücadele ve C02 emisyonlarını azaltılması.

Araştırmaya göre, bu hedefe ulaşılabilmek için Çin’in toplam enerji tüketimindeki rüzgar ve güneş enerjisi oranlarını 2030 yılına kadar yüzde 17’ye çıkarması gerekiyor. Rüzgar ve güneş enerjisi kullanımı ile 2030 sonuna kadar fosil yakıt tüketiminde yaklaşık 300 milyon tonluk azalma sağlayacak.

Çin Ulusal Kalkınma ve Reform Komisyonu (NDRC) 2016-2020 yıllarını kapsayan beş yıllık yenilenebilir enerjiler planı doğrultusunda 2015 yılında 129 GW olan rüzgar kapasitesini 2020 yılında 210 GW’a; solar enerji kapasitesini ise 43.18 GW’tan, 110 GW’a çıkarmayı hedefliyor. NDRC, 2016-2020 döneminde solar, rüzgar ve diğer yenilenebilir enerjilere toplamda 2.5 trilyon yuan yatırım gerekeceği öngörüsünde bulunuyor.

(Dünya Gazetesi)