Ana Sayfa Blog Sayfa 3153

Seçimler, seçmenler ve rasyonel tercihler

ABD başkanlık seçimleri, Türkiye’de anayasa değişikliği için yapılan referandum, Fransa ve en son İran’da yapılan cumhurbaşkanlıkları seçimi derken, sıra Birleşik Krallık’a geldi. Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May, 18 Nisan günü meşhur 10 numaralı binanın önünde, 8 Haziran’da yapılacak ve ‘snap election’ olarak adlandırılan erken seçim çağrısında bulundu. Beklenmeyen bu seçim çağrısında başbakan May’in amaçlarından biri, Brexit konusunda yaşanan tartışmalarda pozisyonunu kuvvetlendirerek, mümkün olan en kısa süre içinde Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık’ın yollarını ayırmaktır.

Theresa May’den seçim açıklaması

Bu gelişmenin sonucunda doğal olarak, medyada bu konuda yapılan tartışmalara ve görüş açıklayan programlara ayrılan zaman arttı. İngiliz televizyon kanalllarından birinde oy verme hakkına sahip oldukları halde (oy verebilmek için yasanın zorunlu kıldığı yaş sınırını geçtiği halde), hiç oy vermeyen seçmenler ile yapılan bir programda, bu seçmenlere neden oy vermediklerine dair sorular soruldu. Seçmenlerden birinin verdiği cevap düşündürücüydü. Söz konusu seçmen, partilerin seçim öncesi yaptıkları kampanyalara inanarak oy vermesi halinde, bunun ilerde kendisi için nasıl sonuçlar doğurabileceği hakkında net bilgiye sahip olmadığını, bu koşullar altında verdiği oyun, ülkedeki diğer vatandaşları da olumsuz etkileyebileceği hakkında kaygılara sahip olduğunu ifade etti.

Ekonomiye giriş derslerinde ilk anlattığımız konulara ait varsayımlardan biri, piyasadaki aktörlerin rasyonel davrandığına ilişkindir. Rasyonel davranabilmenin ön koşulu ise, eksiksiz bilgiye sahip olmaktır. Olası tercihlerimiz hakkında eksiksiz bilgiye sahip olduğumuz zaman rasyonel davranarak, seçimler yaptığımızı varsayarız. Kısıtlarımız vardır ve bu kıstlarımız hakkında bilmemiz gereken herşeyi biliriz. Sonraki yıllarda bu varsayımı, matematiksel araçlar ile daha ileri düzeyde anlatırız. En ünlü temsilcisi Adam Smith olan Klasik Okul, rasyonel davranışlar ile ekonomide verimliliğin sağlandığını belirtir. Asimetrik enformasyon ve/veya eksik bilgi olarak adlandırdığımız durumlarda, rasyonel davranışlardan bahsetmek artık mümkün değildir. Kamu ekonomisi derslerinde ise, seçimlerde seçmenlerin, oy vermeme eyleminin neden olabileceği pişmanlığı önlemek için oy vermelerinin rasyonel bir davranış olduğunu anlatırız. Ancak bu durum, seçim öncesi siyasi partilerin, kampanya boyunca söz verdikleri politikaları seçimi kazanmaları halinde bire bir uygulamaları halinde geçerli bir durumdur. Rasyonel seçmenler açısından baktığımızda, bu seçmenler sonucu yüzde yüz belli olmayan bir durumda beklenen faydalarını maksimize etmek için oy verirler.

Siyasi süreç, seçim öncesi ve seçim sonrasını kapsayan bir süreçtir ve iktidara gelen partinin somut politikaları, ancak seçim sonrası şekillenir. Seçmenler olarak biz vatandaşlar, bütçe kalemleri hakkında ne kadar bilgiye sahibiz? Bu soru, önemli bir soru ve sadece Türk seçmeni ile sınırlı bir soru değil. Bütçe bir yasadır, yıllık olarak uygulanan çok önemli bir yasa. Kamu bütçesi hükümetin elindeki en önemli araçlardan biridir. Bütçe aracılığı ile vergiler toplanır ve harcamalar yapılır. Bu harcamalar içinde kamu çalışanlarına yapılan ücret ödemesi de yer alır, çok büyük bir elektrik santralinin inşası da. Bütçe yasa tasarısının yasalaşması için hükümetin, meclisten yani dolaylı olarak seçmenlerden güvenoyu alması gerekir. Aslında bu güvenoyu, bütçenin kendisinden daha çok bütçenin icrasını yapacak olan hükümete verilen bir güvenoyudur. Anayasa gereği meclisten güvenoyu alamayan hükümet düşer. Türk siyasi tarihinde iki defa yaşanmıştır. 13 Şubat 1965 ve 14 Şubat 1970 tarihlerinde İnönü ve Demirel hükümetleri, meclisten güvenoyu alamadıkları için düşmüş ve cumhurbaşkanın çağrısı ile ülke seçime gitmiştir.

Gerçi ülkemizde anayasa değişikliğine ilişkin yapılan son referandum ile, bütçeye artık meclis tarafından güvenoyu verilmesine gerek kalmamıştır. Ancak seçmenlerin tercihlerine dönecek ve bütçe sürecinin teknik bir konu olduğunu  ve son referandumun getirdiği değişiklikleri bir tarafa bırakacak olursak, bütçeden sağlık ve eğitim gibi harcamalara ayrılan pay bizim ne kadar dikkatimizi çekiyor, ne kadar bu konuları takip ediyoruz? Seçim öncesi yapılan kampanyalar ile, seçim sonrası uygulanan politikalar birbiri ile ne kadar uyumlu? Biz neye inanarak, daha doğrusu ne tür bir beklenti içinde oy veriyoruz? Bir parti seçim öncesi sağlık harcamalarını arttırarak, sağlık sistemindeki sorunları azaltacağını vaat ediyor diyelim. Kulağa çok hoş geliyor. Bunu yapabilmesinin bütçe ödenekleri açısından iki yolu var. Birincisi, bütçe ödeneklerinde değişiklik yaparak, sağlık harcamalarına daha fazla ödenek ayırmaktır. İkincisi ise, ek kaynak sağlamaktır ki, bu da daha fazla vergi anlamına gelir. Bu durumda seçmenlerin psikolojik yanılgıya düşmesi olasıdır.  Sağlık harcamaları için ek kaynağın, ek vergi anlamına geldiğini kaç seçmenin algılayabileceği tartışmaya açıktır.

Siyasi partilerin bizim eğitim, sağlık ve sosyal güvenceler aracılığı ile gerçek refahımızı ne kadar arttırdığı ile mi ilgileniyoruz? Yoksa örneğin, milliyetçilik gibi ideolijilerimize hitap edip, ruhumuzu okşadıkları için mi oy veriyoruz? Hükümetlerin vergileri ne kadar artırdığı, enerjide nasıl bir politika izlediği dikkatimizi çekiyor mu? Ve bu süreç sadece seçim öncesi yürütülen kampanyalar ile mi sınırlı? Bu tür sorular çoğaltılıp, tartışma derinleştirilerek zenginleştirilebilir. Günlük hayat içinde en fazla politika konuşulan ülkelerden biri Türkiye olduğuna göre, Türk halkı politikanın nesini konuşuyor? Laiklik, milliyetçilik ve din üzerinden yürütülen siyasetin ne kadar ötesine geçebildik? Siyasi partilerin ideojileri, topluma dayanarak şekillenmiyor mu?

Gerçek şu ki, seçimler demokrasinin temellerinden biri de olsa mükemmel bilgiye sahip olmadan yapılan tercihler rasyonel değildir. Seçmenler, neye oy verdiklerinin, ne kadar farkındalar? Kararlarında siyasi literatüre yeni kazandırılan ve politikacıların dilinden düşmeyen ‘uydurma haber’ ne kadar etkili oluyor? Tercihleri manipule etmek için uydurulan haberler, rasyonel davranışların önünde çok büyük engeldir. Özellikle ‘uydurma haber’ söz konusu olduğunda asimetrik enformasyon sorunu yaşanmaktadır. Seçmenler tarafından esas alınan referanslar, kampanyalarda öne çıkan vaatlerden mi ibaret? Başkaları bizim verdiğimiz oylardan nasıl etkileniyor? Bütün bunları düşününce seçimler, rasyonel olmayan tercihleri mi yansıtıyor sorusunu sormamak imkansız.

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu

Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi

Exeter Üniversitesi konuk araştırmacı

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça tutuklandı

KHK ile ihraç edilen ve iki ayı aşkın süredir Ankara’da açlık grevi yapan eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuklandı.

Erken saatlerde, İstanbul’da Kadıköy ve Beşiktaş’ta, Ankara’da ise Sakarya Caddesi’nde Gülmen ve Özakça’nın gözaltına alınmasını protesto edenlere polis müdahale etti.

Eğitimciler Pazar gecesi evlerine düzenlenen polis baskınıyla gözaltına alınmıştı.

Avukat Selçuk Kozağaçlı, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça‘nın tutuklanmasına dair adliye çıkışı açıklama yaptı. Seyri Sokak tarafından sosyal medyadan canlı yayınlanan açıklamayı bu link üzerinden izleyebilirsiniz.

Kozağaçlı açıklamasında hukukta görülmemiş bir uygulama ile tutuklama yapıldığını ifade etti. Gülmen ve Özakça’nın sağlıklarından da endişe ettiklerini kaydeden Kozağaçlı, “Kabul edilemez bir karar. Arkadaşlarımızı öldürmelerine ya da sakat bırakmalarına izin vermeyeceğiz” diye konuştu.

Gerekçelerden biri: Tutuklanmamaları halinde adaletin işleyişine zarar verebilirler

Mahkemenin gerekçeli kararında Özakça ve Gülmen hakkında daha önce kamu davası açılmasına rağmen ”DHKP-C adına faaliyet yürütmeye devam ettikleri’ ifadesi yer aldı.

Kararın devamında şu ifadeler bulunuyor:

“(…) Şüphelilere ait fotoğraf görüntüleri ve internet üzerinden yaptıkları paylaşımların içeriği birlikte değerlendirildiğinde üzerlerine atılı suçları işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesinin var olduğu, şüphelilerin üzerlerine atılı silahlı terör örgütüne üye olma suçunu CMK’nın 100/3-a maddesinde sayılan katalog suçlardan olması, öte yandan üzerlerine atılı suçların niteliği, delillerin henüz tam olarak toplanmamış olması tutuklanmamaları halinde adaletin işleyişine zarar verecekleri ve eylemlerin ceza süreleri dikkate alındığında adli kontrol koruma tedbirlerinin yetersiz kalacağı anlaşılmakla şüphelilerin üzerlerine atılı suçlar nedeniyle şüphelilerin (…) tutuklanmalarına (…) karar verildi”.

Gülmen ve Özakça’nın, işlerini geri alma talebiyle eylemleri Ankara’da İnsan Hakları Anıtı önünde 196 gün önce başlamıştı.

Açlık grevleri de bugün 75’ıncı gününe girdi.

 

(BBC Türkçe, Seyri Sokak, Yeşil Gazete)

Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi İcra Direktörü Mustafa Tan: Zeytini bitirecek tasarı ertelendi

Zeytinciliği bitireceği için gelen tepkiler üzerine daha önce Meclis’te 6 defa geri çekilen Zeytincilik Yasası, 7. kez Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunuldu. Konuyla ilgili Yeşil Gazete’ye konuşan Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi İcra Direktörü Mustafa Tan, taslağın görüşülmesinin belirsiz bir tarihe ertelendiğini duyurdu.

 

Üretim Reform Paketi olarak adlandırılan taslağın belirsiz bir tarihe ertelendiğini duyuran Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi İcra Direktörü Dr. Mustafa Tan, taslağın yasalaşması halinde Türkiye’nin zeytin ve zeytinyağı üreticiliği konusunda ilk aşamada İspanya’nın ardından dünya ikinciliği hedefine yürürken  kendi başarısını baltalayacağını belirtti.
Taslağın belirsiz bir tarihe ertelenmesinin bir kazanım olduğunu ancak kesin bir sonuç olmadığını ifade eden Tan, taslağın her an için tekrar TBMM’ye sunulabileceğini de kaydetti. Taslağın muhatabının Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı olması gerekirken, sektör dışındaki bir bakanlık olan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın teklifiyle Torba Yasa’ya alındığını da ifade eden Tan, “Sektörün karşı duruşunu dikkate almadan Meclis Genel Kurulu’na yollanır mı, emin değilim.” dedi.
Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi İcra Direktörü Mustafa Tan
“Her seferinde daha katı ve acımasız bir şekilde getirildi”
Zeytinclik Yasası’na yönelik yapılması planlanan değişiklikleri 7. kez engellemeye çalışmak zorunda kaldıklarına da değinen Tan, “Her seferinde bir öncekinde daha katı ve acımasız bir şekilde önümüze getirildi.” diye konuştu.
“Değişikliğin arkasında çeşitli sektörler var ama asıl neden madencilik sektörü “
Teklifin arkasında enerji ve maden sektörünün olduğunu ileri süren Tan, “Teklifin arka planında maden yatırımlarının önünü açma amacı var” dedi. 3573 sayılı Zeytincilik Yasası’nın omurgası niteliğini taşıyan 20. maddenin değiştirilmek istendiğini belirtti.
Taslakta 3573 sayılı kanunun omurgası niteliğindeki  20’nci maddesi şu şekilde değiştirilmek isteniyor:
“Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede, zeytinliklerin bitkisel gelişimini ve çoğalmalarını engelleyecek kimyasal atık oluşturacak tesis yapılamaz ve işletilemez. Ancak alternatif alan bulunmaması ve kurulun uygun görmesi şartıyla bakanlıklarca kamu yararı kararı alınmış yatırımlar için zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından izin verilebilir. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bu yetkisini gerektiğinde valiliklere devredebilir.”

 

Zeytinlik alanların yatırıma açılması için kurulacak Zeytinlik Sahaları Koruma Kurulu’nun uygun görüşü ve Tarım Bakanlığı’nın izni gerekecek. Kurulda; Çevre, Tarım, Maliye, Orman bakanlıkları temsilcileri ile ilgili sivil toplum kuruluşları olacak. İzni verecek kurulun içinde bürokrasiden gelecek üyelerin olması, değişikliğe karşı çıkılmasının en önemli nedenlerinden biri.

 

İzni verecek kurulun içinde bürokrasiden gelecek üyelerin olması, değişikliğe karşı çıkılmasının en önemli nedenlerinden biri.

 

“Sektörden 10 milyon kişi geçiniyor”

Sektörden doğrudan ya da dolaylı olarak gelir elde eden 10 milyon kişinin olduğunu da belirten Dr.Tan, 2002’ye kadar Türkiye’de yaklaşık 100 milyon zeytin ağacının olduğunu, 15 yıllık sürede de 70 milyon ağacın dikildiğini söyledi. Yeni dikilen ağaçlardan henüz büyük miktarlarda üretim yapılamadığını söyleyen Tan, 2002’ye kadar dekar başına 10 ağaç kuralıyla dikim yapıldığını, taslağın yasalaşması halinde ise dekar başına 15 ağaçtan az olan yerlerin zeytinlik sayılmayacağına dikkati çekti.
Tan’a göre, bu taslakla beraber, Türkiye’deki zeytin üretiminin büyük çoğunluğunu yapıldğı 100 milyon ağaç, zeytinlik kapsamından çıkarak, maden, inşaat, turizm gibi sektörlerin tehdidiyle karşı karşıya kalacak.
Yeni dikilen ağaçların soğuğa ve sıcağa dayanıklılığının az olduğunu ve hemen kuruyabildiğini ifade eden Tan, asırlık zeytin ağaçlarının dünyaki zeytin ağaçlarının gen merkezi olduğunu ve  dünyaya Anadolu’nda yayıldığını belirterek, asırlık ağaçların çok dayanıklı olduğunu kaydetti.
“Konu sadece ekonomik değil, yüzlerce binlerce yıllık Anadolulu zeytin ağaçları kültür mirası”
Konunun sadece ticari ve ekonomik olarak değerlendirilmemesi gerektiğine de vurgu yapan Tan, asırlık zeytin ağaçlarının kültür mirası olduğunu söyledi. Tan, “Özellikle yaşlı ağaçların yok olmasına yol açacak bu tasarı çok ürkütücü. Adeta, Türkiye’deki zeytinciliğin yükselişi engelleniyor izlenimi yaratabilir. Çünkü, Türkiye bu yıl İspanya’nın ardından ikinciliğe gidiyor.” diye konuştu.
“Türkiye’nin zeytincilik sektöründeki hızlı yükselişinden birileri sanki rahatsız oluyor ve sanki  kasten hükümet de yanlışa mı sürükleniyor? sorusunun da akıllara geldiğine dikkati çeken Tan, “Kaş yaparken göz çıkarılıyor.” diyerek sözlerini noktaladı.
___________________________________________________________________________________
Büyük tepkilere yol açan düzenleme ile şu değişiklikler öngörülüyor:
1) Kolin Şirketi’nin Soma’nın Yırca ilçesinde zeytinliklerin içine termik santral yapımını engelleyen “3 kilometre uzaklık” şartı kaldırılıyor.
2) Zeytinlikler, “alternatif alan bulunmaması” bahanesiyle oluşturulacak kurul kararıyla sanayi yatırımına açılacak. İllerde vali başkanlığında oluşturulacak kurul istediği zeytinlik alanına yapılaşma izni verebilecek.
3) Değişiklikle dekar başına en az 15 zeytin ağacı veya 15 kültür çeşidinin bulunmadığı alanlar zeytinlik saha olarak kabul edilmeyecek.
4) Zeytin ağaçlarını izinsiz kesenler, ağaç başına 2 bin TL para cezası ödeyecek. Zeytinlik sahalarda hayvan otlatanlar için 5 bin TL’lik para cezası öngörülürken, mevcut düzenlemedeki 3 hapis cezası kaldırıldı.
5) Zeytinlik alanların yatırıma açılması için kurulacak Zeytinlik Sahaları Korumaa Kurulu’nun uygun görüşü ve Tarım Bakanlığı’nın izni gerekecek. Kurulda; Çevre, Tarım, Maliye, Orman bakanlıkları temsilcileri ile ilgili sivil toplum kuruluşları olacak.

(Can Bursalı – Yeşil Gazete)

Halk tepkili: Diyarbakır’ın Sur ilçesinde yıkım başladı

Diyarbakır’ın merkezdeki Sur İlçesi’nin Alipaşa Mahallesi’nde kentsel dönüşüm çalışmaları kapsamında aralarında metruk yapıların da bulunduğu bazı binaların yıkımına yoğun güvenlik önlemleri altında başlandı.

Merkez Sur İlçesi’nin Alipaşa ile Lalebey Mahallesi’nde kentsel dönüşüm kapsamında daha önce kamulaştırılan ve yıkım kararı alınan bina ve evlerin yıkımına başlandı. Mahallede oturan sakinlerin tepkilerine rağmen bugün, Alipaşa Mahallesi’ndeki yıkım için çevik kuvvet ekipleri olağanüstü güvenlik önlemleri aldı.

Büyükşehir Belediyesi’ne ait işi makinaları sabah saatlerinden itibaren mahalleye girerek önceden suyu ve elektriği kesilen binaları ve evleri yıkmaya başladı. Çevik kuvvetin yanısıra polise ait TOMA ve zırhlı araçların bölgede aldığı önlemler devam ederken, yıkım çalışmalarının da süreceği belirtildi.

Lalebey ve Alipaşa mahallelerinin sakinleri ise, kentsel dönüşüm kapsamında alınan yıkım kararına tepkili. Mahallelinin yarısı banka hesaplarına yatan paralara razı olarak mahalleyi terk etti. Geride kalanlar ise evlerini terk etmek istemiyor. Mahalleli kadınlar, “Hayatım bu mahallede, bu evde geçti. Burada ölmek istiyorum. Bu evde kalmak istiyorum” derken, Lalebey Muhtarı Abdullah Çelik “Ne seçilmiş ne de kayyım belediyelerden hiç bir çözüm görmedik. Hiçbir milletvekilinin de bizimle ilgilendiği yok. Bizi TOKİ’nin önüne attılar. Mahalleli TOKİ’ye kurban edilmek istemiyor” diyor.

(Hürriyet, Cumhuriyet, Yeşil Gazete)

Akın Öztürk: 15 Temmuz gecesi üniformam kısaydı, gülünç durumdaydım

15 Temmuz darbe girişiminin kilit isimlerinden eski YAŞ üyesi Orgeneral Akın Öztürk ilk kez hâkim karşısına çıktı.

 

Kendilerine Yurtta Sulh Konseyi adını veren cuntacıların 15 Temmuz’daki darbe girişimini yönettikleri Akıncı Üssü’nde yakalanan ve darbenin as kadrosunu oluşturduğu iddia edilen isimlerin yargılanmasına başlandı. 16 Haziran’a kadar sürecek yargılama sırasında, Eski Hava Kuvvetleri Komutanı ve Yüksek Askeri Şura üyesi Akın Öztürk, savunma yaptı.

Öztürk, “Yurtta Sulh Konseyi”nin başında olduğu ve darbe girişimini yönettiği iddiasıyla çıktığı mahkemede yaptığı savunmasında “46 yıl boyunca bayrak, vatan, cuhuriyet için hizmet ettim. Vatanıma, milletime kurşun sıkacak değilim. Hain suçlamasıyla yargılanmak en büyük cezadır. Hiçbir bilgim, haberim yoktur. Çok kez şehit olma riskiyle karşı karşıya kaldım. Keşke şehit olsaydım da bu suçlamaya muhatap olmasaydım” dedi. Akın Öztürk, Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın isteği üzerine Akıncı Üssü’ne gittiğini ifade ederken sivil kıyafetli olduğu için emir astsubayından üniformasını getirmesini istediğini; ancak yolların kapalı olması nedeniyle üstte kendisi için üniforma ayarlandığını söyledi ve “Üniforma kısaydı. Gülünç bir durumdaydım. Bir konsey başkanının böyle bir durumda olması siz değerlendirin. Darbe girişiminin başında olsam bu duruma düşer miydim” diye konuştu.

15 Temmuz’da torunlarını özlediği için Ankara’ya geldiğini ileri süren Öztürk “Darbe toplantılarına katılmadım. 15 Temmuz’da torunlarımı özlediğim için Ankara’ya geldim. Korumalarımla makam şoförümü şehre yolladım. İçinde olsaydım korumalarımı yollar mıydım? Kızımı, torunumu bu işin içine sokar mıydım?” şeklinde konuştu.

Akıncı Üssü’ne Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar ile görüşmek için gittiğini söyleyen Öztürk, “Genelkurmay Başkanı’nın Akıncı’da olduğunu öğrendikten sonra sivil kıyafetle yanına gittim. Akar, bana ‘Bunları ikna et’ dedi. 5 kez görüştüm, ikna edemedim. En son sabah görüşerek ikna ettim.” diye konuştu.

Akın Öztürk duruşmaya böyle getirildi

Öztürk, bugüne kadar ettiği askerlik yemini doğrultusunda görevini icra ettiğini savundu. Hainlik suçlamasıyla yargılanmanın kendisine verilecek en büyük ceza olduğunu belirten Öztürk, “Yüce milletim, beni yetiştiren komutanlarım ve silah arkadaşlarım iyi bilsin ki bu hain darbe girişimine hiçbir katkım, hatta haberim bile yoktur. Ben bu rütbe ve yaşa gelmiş bir asker olarak silah arkadaşlarıma, vatandaşlarıma silah doğrultacak biri değilim. Bu hain darbe girişimiyle hiçbir ilgim ve alakam yoktur. Aynı şekilde acılarını paylaşıyorum. 46 yıllık hayatım boyunca çok sık olarak ölümle burun burana geldim. Keşke ölseydim de bu şekilde yargılanmasaydım. İçim çok acımaktadır. 15 Temmuz gecesi kalkışılan darbe girişimi ile ülkemiz ve milletimiz bir travma yaşamıştır” ifadelerini kullandı.

“Partigöç’le koruma astsubayım görüştü”

15 Temmuz günü Ankara’ya geldiğinde, kızının lojmanın olduğu Akıncı Üssü’ne gittiğini ve eşinin hasta olması nedeniyle gece orada kalmaya karar verdiklerini savunan Öztürk, şunları söyledi:

“O gece koruma astsubayım İsmail Keskin telefonla arayıp ’Genelkurmay’da saldırı olmuş’ dedi. Bunun üzerine koruma astsubayımı tekrar kaldığım lojmana çağırdım. Kendisinden neler olup bittiğini öğrenmesi için Genelkurmay Harekat Merkezi’ni arattım ancak telefona çıkan subay Mehmet Partigöç’ten bilgi alabileceğimizi söylemiş. Bunun üzerine koruma astsubayım Mehmet Partigöç’le görüştü. İddianamede iddia edildiği gibi ben direk görüşmedim”

“Abidin Ünal’ın isteği ile üsse geldim”

Gecenin ilerleyen saatlerinde, İstanbul’da bulunan Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın kendisini aradığını ve neler olup bittiğini öğrenmesini istediğini anlatan Öztürk, “Bunun üzerine lojmandan ayrılarak Akıncı Üssü 143. Filoya ÿgittim. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın da tutulduğu odaya girdim. Burada Akar dışında yanılmıyorsam Kubilay Selçuk, Ömer Faruk Harmancı, Hakan Evrim ve Mehmet Dişli vardı. Genelkurmay başkanı bana, ‘Bunlar darbe yapmak istiyor, bunlarla konuş ikna et, vazgeçsinler’ dedi. Ben de Genelkurmay başkanımızın ifadelerini kullanarak, ’yanlış yaptıklarını, vazgeçmelerini’ söyledim” diye konuştu.

“O gece komik durumdaydım”

Sivil kıyafetli olduğu için emir astsubayından üniformasını getirmesini istediğini; ancak yolların kapalı olması nedeniyle üstte kendisi için üniforma ayarlandığını söyleyen Öztürk, “Üniforma kısaydı. Gülünç bir durumdaydım. Bir konsey başkanının böyle bir durumda olması siz değerlendirin. Darbe girişiminin başında olsam bu duruma düşer miydim” dedi.

“Odanın dışında silahlı askerler bekliyordu”

Öztürk, daha sonra tekrar Genelkurmay Başkanı’nın yanına gittiğini ve darbecilerin kararlı olduklarını söylediğini anlattı.

Damadı soruldu

Akın Öztürk, komutanlığı döneminde defalarca bu yapıyla mücadele edilmesi gerektiğini astlarına söylediğini savundu. Öztürk, Mahkeme Başkanı’nın sorusu üzerine o gece, davanın sanıklarından olan damadı Yarbay Hakan Karakuş’la hiç görüşmediğini söyledi.

“Beni birisi buraya monte etmiş”

Öztürk, “Bu yaftayı üzerime çiviyle çaksalar da tutturamazlar. Ancak birisi beni buraya monte etmiş, ne niyetle, ne sebeple bilemem. Onu ben yargıdan istirham ediyorum, ortaya çıkarsınlar.” Sanık Akın Öztürk, eşi ve kendi mal varlığı üzerindeki kısıtlamaların kaldırılmasını, tahliyesini ve beraatini talep etti.

(T24)

Polisten Gülmen ve Özakça’ya: Ölüm orucu eylemi yapmanız konusunda size ne tür menfaatler sunuldu?

Ankara’da önceki gece evlerinin kapısı kırılarak gözaltına alınan 76 gündür açlık grevinde bulunan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça adliyeye çıkarıldı. Gülmen ve Özakça’nın avukatı Selçuk Kozağaçlı, polisin açlık grevi direnişçilerine “Ölüm orucu eylemi yapmanız konusunda size ne tür menfaatler sunulmaktadır?” diye sorduğunu duyurdu.

‘FETÖ’yle mücadele gerekçesiyle ilân edilen Olağanüstü Hal kapsamında yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işten atılan ve işlerine geri dönme talebiyle 76 gündür açlık grevinde olan akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça, önceki gece gözaltına alınmıştı. Savcı ilk olarak Özakça’nın ifadesini almaya başladı. Ardından Nuriye Gülmen’in de ifade işlemine başlandı.

Çok sayıda yurttaş Gülmen ve Özakça’ya destek olmak için Ankara Adliyesi’ne geldi. Polis ise, “Savcı talimat verdi” diyerek destek için gelenleri adliye binasından çıkarttı. Gülmen ve Özakça’nın ifade verdiği koridora basın mensupları da polis tarafından yaklaştırılmıyor.

Özakça ve Gülmen’in avukatı Selçuk Kozağaçlı, Twitter hesabından, polisin açlık grevi direnişçilerine sorduğu soruları yayımladı. Gülmen ve Özakça’ya “Ölüm orucu eylemi yapmanız konusunda size ne tür menfaatler sunulmaktadır?” gibi soruların yöneltildiğini belirten Kozağaçlı’nın tweetleri şöyle:

 

(Yeşil Gazete)

‘Erdoğan ve onun sessiz medyasının mağduru’: Ken Loach’tan Gülmen ve Özakça’ya destek mesajı

Dünyaca ünlü yönetmen Ken Loach ve filmlerinin yapımcı şirketi Sixteen Films’in direktörü Rebecca O’Brien, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya destek mesajı gönderdi.

Loach ve O Brien, Açık Gazete ve Evrensel Londra’ya gönderdiği mesajda Gülmen ve Özakça’nın yanında oldukları ve yaşadıklarından da büyük üzüntü duyduklarını ilettiler.

İki sinemacının mesajı özetle şöyle:

“Erdoğan iktidarı ve onun sessiz medyasının mağduru olan Nuriye ve Semih’e buradan desteğimizi ve selamlarımızı gönderiyoruz. Bizim politikacılarımız da adalet ve açık demokrasi isteyen Nuriye ve Semih’in taleplerinin ivedilikle yerine getirilmesi için çaba göstermeliler…”

Açık Gazete Editörü Faruk Eskioğlu, iki usta sinemacının mesajını şöyle yorumladı:

“Küresel dünyada yaşıyoruz. Artık güvercinin kanadını kıranların hiç bir şey yanına kâr kalmayacak. Gülmen ve Özakça’nın haklı talepleri artık uluslararası boyutta. Britanya Film Akademisi tarafından verilen BAFTA ödülleri töreninde konuşan sosyalist yönetmen Ken Loach, sinemacıların safının yoksulların yanı olduğunu söylemişti. Çektiği her film dünya sinemasında konuşulan Ken Loach ve yapmıcısı Rebecca O’Brien yarın Nuriye ve Semih’in haklı mücadelesini film yaptıklarında ne olacak? Erdoğan iktidarı kritik aşamadaki Gülmen ve Özakça’nın taleplerini derhal kabul etmeli…”

Ken Loach ne demişti?

Geçen Şubat’ta BAFTA ödülü alan Ken Loach’un tarihi konuşması ise şöyle:

“Akademi’ye filmin anlattığı doğruları desteklediği için teşekkür ederim. Bu ülkede yaşayan yüzlerce, binlerce insan bu doğruların farkında. Hükümetin bu ülkenin en yoksul ve savunmasız insanlarına karşı vurdumduymaz ve zalimce davranması utanç verici. Bu zalimlik yardım edeceğimize söz verip dışarıda bıraktığımız göçmen çocuklara da uygulanıyor. Bu da utanç verici. Fakat filmler çok fazla şey yapabilir. Bizleri eğlendirebilir, ürkütebilir, hayal dünyalarına götürebilir, güldürebilir ve bizlere gerçek dünya hakkında bir şeyler anlatabilir. Kusura bakmayın, politik bir konuşma için saat biraz erken. Bildiğimiz gibi bu gerçek dünyada işler daha da kötüye gidiyor. Bir tarafta zenginler ve güçlüler, servet sahipleri ve ayrıcalıklı olanlar, büyük şirketler ve onların yanında duran siyasetçilerin, diğer tarafta bizlerin olduğu bir mücadele başlıyor. Ve sinemacılar, buradaki gerçek sinemacılar, bu mücadelede hangi tarafta olacaklarını biliyorlar. Bu tür şatafatlı ve görkemli organizasyonlarda yer alsak da bizler insanlarımızın yanındayız. Ödül için teşekkür ederim.”

(Evrensel, Diken)

Uçuş sahasına rüzgâr enerjisi santrali planı fiyaskoyla sonuçlandı; 1.5 milyon Euro çöpe gitti

Amasya’ya yapılması planlanan rüzgâr santralı projesi fiyasko ile sonuçlandı. Santral için yapılan 1.5 milyon Euro’luk masraf çöpe gitti.

Amasya İl Özel İdaresi tarafından şehre 60 kilometre uzaklıktaki Merzifon Kayadüzü köyüne bir rüzgâr enerjisi santralı kurulması planlandı. Ancak projede, ‘bir an önce rant sağlamak niyetiyle’ acele edildiği iddia edildi. Uygun olduğuna karar verilen bölge için ruhsat bile alınmadan proje tamamlanmak istendi.

BirGün’den Erk Acarer’in haberine göre, 1 KW’lik rüzgâr santralının devlete maliyeti ve dolayısıyla halkın cebine yansıması bir servete mal oldu. 2016 yılının aralık ayında türbin Hollanda’dan satın alındı. Santralın yapılacağı alana 3 bin beş yüz metreküp beton döküldü. 400 ton demir satın alındı. Ne var ki bu işler tamamlandıktan sonra santralın kurulacağı yerin uçuş sahasında olduğu anlaşıldı.

Ruhsatsız alanın, uçuş bölgesinde olduğu anlaşılınca, projeden vazgeçildi. Rüzgâr türbini götürülüp Yeniçeltek kömür işletmesi alanına bırakıldı. Yine yapılacağı yer de, beton dökülmüş hali ve satın alınan 400 ton demirle öylece bırakıldı.

“Müdürden yeğenine kıyak” iddiası

Santralın kurulması göreviyle başından beri Amasya İl Özel İdaresi Sekreteri Faruk Aykutlu ilgilendi. Özel İdarede 4 mühendis çalıştırılırken, proje kapsamında onlara görev verilmedi. Sekreter Aykutlu; üniversiteden yeni mezun olan yeğenini elektrik mühendisi olarak belediyeye aldırdı ve ona danışmanlık ücreti olarak 150 bin TL ödediği iddia edildi.

(BirGün)

88 gündür açlık grevinde olan Kemal Gün oğlunun kemiklerine kavuşuyor

Dersim Çet Deresi’ne yapılan hava saldırısında yaşamını yitiren Kemal Gün’ün oğlu Murat Gün’ün kemikleri, Gün ailesinin avukatına teslim edildi.

Artı Gerçek’ten Bahar KılıçGedik’in haberine göre 88 gündür açlık grevini sürdüren Kemal Gün’ün oğlunun kemiklerini İstanbul Adli Tıp’ta Avukat Engin Gökoğlu elden teslim aldı.

Avukat Gökoğlu kemikleri aldıktan sonra kemikleri Dersim’e götürmek üzere Avukat Oya Aslan’a verdi. Gökoğlu’nun eşi gözaltına olduğu için Dersim’e gidemediği belirtildi.

Baba Kemal Gün’ün kemiklerin kendine ulaşmasıyla açlık grevini sonlandıracağı ve ardından cenazenin Dersim’in Hozat ilçesinde toprağa verileceği öğrenildi.

Kemal Gün’ün kızı Beyhan Gün, “Babam açlık grevini bırakmayacak. Yarın kemikleri teslim alır almaz açlık grevini bırakacağını soyledi. Defin işleminden sonra babamı hastaneye götüreceğiz” dedi.

Baba Kemal Gün’ü açlık grevine götüren süreç 7 Kasım 2016’da başladı.

Dersim ile Hozat ilçeleri arasındaki bölgede hava operasyonu yapılmış, bu operasyon sonucunda 11 DHKP-C’li öldürülmüştü. Ölenler arasında Kemal Gün’ün 28 yaşındaki oğlu Murat Gün’de vardı.

Baba Kemal Gün, aylarca oğlunun kemiklerini almak için uğraştı. Çaresiz kalınca 24 Şubat 2017’de Dersim Merkez’de bulunan seyit Rıza Meydanı’nda açlık grevine başladı.

Bu eylem süresince Baba Kemal Gün’e olmadık eziyetler yaşatıldı. Kabahatler Kanunu’na aykırı davrandığı gerekçesiyle onlarca kez ceza kesildi, Baba Kemal Gün’e. Nihayetinde verilen cezaların tutarı 18 bin TL’yi geçti.

Tüm eziyetlere rağmen Baba Kemal Gün açlık grevinden vazgeçmedi, bir tek istediği oğlunun kemikleriydi. O kemikleri alıp kendi eliyle toprağa vermek istiyordu.

Gelişmeler üzerine Dersim ve Diyarbakır Barosu başkanları Dersim’de Valilik ve Savcılık ile görüştü. Savcı, kemiklerin Adli Tıp’tan 1-2 gün içinde getirilip babaya teslim edileceğini söyledi. Baba Kemal Gün ise kemikleri eliyle gömmeyi bekledi, açlık grevini bırakmadı.

Baba Gün’ün oğlunun kemikleri açlık grevlerinin 88. günde avukatına teslim edildi.

 

(Artı Gerçek)

Mecliste görüşülecek yasa tasarısı zeytinciliği tamamen yok edebilir – Göknur Yazıcı

Mecliste çok önemli bir yasa tasarısı görüşülecek. Önemli çünkü sevgili zeytinlerimiz geçmiş yüzyıllardan bugünlere gelmiş ancak çağımızda yanlış tarım politikalarıyla ve dolayısıyla böyle yasa tasarılarıyla geri dönüşümsüz yok olabilir.

İzmir’in Urla ilçesinde tarihi altı bin yıllık zeytinyağı fabrikası var. Dileyen gezebilir. Bu bölge sevgili zeytinlerin yerleşim yeri olmuş yüzyıllardır. Bir çok uygarlığı beslemiş, doyurmuş. Ancak şimdilerde Urla’da taş taş üstünde kalmadı . Ben 1999 -2004 yılları arasında Urla İlçe tarım müdürlüğünde istatistik şube sorumluluğu görevini yürüttüm. O tarihlerde henüz bu kadar vahşi bir yapılaşma başlamamıştı. Ama özellikle Gölcük depreminden sonra ve Doğu Anadolu’dan zorunlu göçlerle hızla Urla başta olmak üzere tüm yarımada talan edildi. Belki yüzbinlerce zeytin katledildi rant uğruna sessizce. O bölgeyi avucumun içi gibi bilirim çünkü. Ne kadar zeytin kesildi tahmin edebilirim. Bu kadar zeytin kesildi ama pek bir yasal işlem yapılmadı.  Çok komik olan cezalar bile  verilmedi.

26 /1/ 1939 tarih ve 3573 sayılı kanun Urla başta olmak üzere  yüzbinlerce zeytinin kesilmesini engelleyemedi. Sözcükler bu kanunda inci gibi dizilmiş. Peki bu yasaya rağmen Urla’da yüzbinlerce zeytin nasıl kesildi? Kimler, nasıl  izin verdi buna? Ceza alanlar ne kadar para ödedi kim caydı inşaat yapmaktan bu komik cezayla?

Sorular sorular… Her alanda olduğu gibi yaşama geçmeyen uygulanmayan yasalar yönetmelikler.

Ben çalışırken çok tanık oldum zeytin kesimine sadece çaresiz içim acıdı. Urla’da zeytinlerin nasıl yok edildiğinin canlı tanığıyım. Elim kolum bağlı hiçbir yere yetişemedim maalesef.

Zaten vahşi yapılaşma dolayısıyla zeytin nesli ülkemizde özellikle zeytinin vatanı Batı Anadolu’da  tamamen bitme noktasında. Bu plansız ve vahşi yapılaşma talana sebep oluyor. Bu yüzden zeytinlikler zaten yok edilmişti ve halen ediliyor.

Şimdi bir de bu yasa tasarısıyla yasal olarak zeytinliklerin  tamamen bitirilmesinin önü açılacak. Nasıl mı?

Bu kanun tasarısı 26/ 1/1939 tarihli ve  3573 sayılı Kanunun 20. Maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarını   fiili olarak ortadan kaldırarak 25 dekarın altındaki zeytinliklerin zeytinlik olmadığı iddiasını taşıyor. Oysa ülkemizde zeytincilik yüzyıllardır ailenin  ihtiyacı için yapıldığı  ve coğrafi yapı uygun olmadığı için zaten küçük alanlarda yapılıyor. 25 dekarın üzerinde zeytinlik bulmak çok güç. Böylece 25 dekarın altındaki alanlar yapılaşmaya açılabilecek.  Bu durumda zaten yapılaşma vs. ile  talan edilen zeytinlikler yasal olarak tamamen bitirilecek.

Bu kanun tasarısıyla birlikte yine binlerce tarım arazisi enerji, maden, turizm ve inşaat yatırımları için rahatça yok edilecek. Termik santrallerden toplu konut ve turizm projelerine ve arama çıkarma faaliyetlerine değin birçok proje zeytinlik alanlarda yapılabilecek.

Değişikliklerle nükleer ve termik santrallerin de önü açılacak.

Dolayısıyla yüzyıllardan bu günlere gelen ve yaşamın döngüsünü sağlayan doğanın insanlığa en değerli armağanı sevgili zeytinler çağımızda tamamen yok edilebilecek. Bu nasıl onaylanır? Eko sistemin yok edilmesine nasıl izin verilir. Göz göre göre gelecek nesillerin hakları nasıl ellerinden alınır!

Zeytin ağaçları kadar vefalı başka hiçbir ağaç yoktur. Bakmasanız da kabaklama ( gövdenin ortadan kesilmesi)  budasanız da su vermeseniz de o yine kendini toplarlar meyvelerini verir sizi aç bırakmaz. Böyle bir ağaca para  uğruna nasıl kıyılır!

Ülkemizdeki zeytinlikler öncelikle ailenin beslenme ihtiyacı için tesis edilmiş. Yüzyıllardır Anadolu’da bir çok uygarlık zeytinyağıyla sağlıklı olarak beslenmiş.

Bu yasa tasarılarıyla zeytinliklerin geri dönüşümsüz yok edilmesiyle zeytinyağı üretimi ve tüketimi  düşeceği için  en doğal insan hakkı olan sağlıklı gıdaya erişim hakkı yok olacaktır. Gelecek kuşakların sağlıklı gıdaya erişimleri de yok edilecektir.

Çünkü zeytinler yüzyıllarca yaşarlar ve peyzaj için  yeni fidan dikmek asla katledilen zeytinlikleri telafi edemez.

Taslakta kesilen ağaçların yerine fidan dikmeyenlere ceza verilecekmiş. Yüzyıllık ağaçları kesip yerine yeni fidanlar dikmek çözüm olamaz. Çünkü bu şekilde döngüde süreklilik sağlanamaz. Zeytin kıyımı asla telafi edilemez. Zeytin kolay büyüyen bir ağaç değildir. Zaten cezayı ödeyen yeni fidan  dikmez bile. Uğraşmaz caydırıcı olmayan parayı öder işine bakar.

Bu tasarı derhal geri çekilmeli ve daha sonra ufak tefek değişiklerle de tekrar meclise sunulmamalıdır. Mevcut yasa  doğadaki canlıların yaşam hakkını elinden almayan  ve insanın sağlıklı gıdaya erişimini sağlayan, eko sitemi bozmayan zeytincilikle ilgili teşvik vs. veren ,yani zeytin alanlarının artmasını sağlayan (örneğin benim çalışırken bedava zeytin fidanı dağıtımı projesini ortaya atıp İzmir’de yaşama geçirdiğim gibi) düzenlemelerin yapılması doğrultusunda değişiklikler yapılarak meclise gelmelidir. Bunlar belki ütopik taleplerdir günümüz politikaları göz önüne alındığında. Fakat biz doğa ve insan dostları yine de taleplerimizi sunuyoruz.

Sevgili zeytinlerimize bize verdikleri için binlerce teşekkürler, saygılar sevgiler…

 

 

Göknur Yazıcı