Ana Sayfa Blog Sayfa 3154

Zeytinlikler ve meralar yatırıma açılacak mı? – İrfan Donat

Bu yazı bloomberght.com/ dan alınmıştır

Türkiye’de tarım açısından en stratejik alanlar arasında yer alan zeytinliklerin geleceği pek parlak gözükmüyor.

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nca hazırlanan “Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” TBMM Başkanlığı’na sunuldu.

Kanun tasarısı ile üretim ve yatırımın önündeki engellerin kaldırılması hedefleniyor.

Bu güzel bir hedef…

Ancak kanun tasarısında yer alan zeytinlik ve meraların kullanımına yönelik değişiklik teklifi tarım sektörü açısından endişe verici.

Hem zeytinlik hem de meraların durumu kamuoyunda çok tartışılacak gibi görünüyor.

Söz konusu tasarıda Zeytincilik Yasası’nın 20. Maddesi’nin değiştirilmesi yeniden gündemde.

Zeytinciliğin geleceği açısından kaygı ile karşılanan kanun tasarısının benzerleri, bundan önce 6 kez gündeme gelmiş ve mecliste reddedilmişti.

Hatırlayacağınız üzere 2002’den bu yana dönem dönem Meclis’e getirilen kanun tasarılarında Zeytincilik Yasası’nın 20’nci maddesi değiştirilmek suretiyle ‘zeytinlik alanların ve bu alana 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç tesis yapılamaz” ibaresi kaldırılmak istenmiş ve kamuoyunda ciddi tepki ile karşılanmıştı.

Konu şimdi yeniden Meclis’e taşınıyor.

Yeni kanun tasarısındaki gerekçeler arasında Zeytincilik Kanunu’na yönelik olarak ‘yeni tanımlar eklenerek belirsizliklerin önüne geçilmesi amaçlanmaktadır” ifadesi yer alıyor.

Taslakta, “Ülke ekonomisinde önemli bir yer tutan zeytincilik faaliyetleri ile sanayi yatırım alanlarının çakışması durumunda hem verimli sahaların zarar görmesinin önlenmesi hem de sanayi yatırımlarının ekonomik açıdan değerlendirilmesine imkan tanınması amaçlanmaktadır” ifadesi bulunuyor.

Peki yukarıda bahsi geçen bu yeni tanımlar ve düzenlemeler neler?

Son düzenlenen kanun taslağında 3573 sayılı kanunun 20’nci maddesi şu şekilde değiştirilmek isteniyor: “Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede, zeytinliklerin bitkisel gelişimini ve çoğalmalarını engelleyecek kimyasal atık oluşturacak tesis yapılamaz ve işletilemez. Ancak alternatif alan bulunmaması ve kurulun uygun görmesi şartıyla bakanlıklarca kamu yararı kararı alınmış yatırımlar için zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından izin verilebilir. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bu yetkisini gerektiğinde valiliklere devredebilir.”

9 KİŞİLİK KURUL KARAR VERECEK

Kanun tasarısındaki maddeye göre söz konusu kurul, zeytinlik sahası bulunan her ilde valinin başkanlığında oluşacak.

Toprak Koruma Kurulu’nun yapısına oldukça benzeyen bu yeni kurulda, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın ildeki üst düzey temsilcileri ile ziraat fakültesi, ziraat odaları ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı araştırma enstitüsünden birer üye olmak üzere toplam 9 üye yer alacak.

Kurul, en az 5 üyenin aynı yöndeki oyu ile karar alacak.

Yine Zeytinlik Kanunu’nda yapılması planlanan değişiklikle dekar başına en az 15 zeytin ağacının bulunmadığı alanlar zeytinlik kapsamında kabul edilmeyecek.

Kanun tasarısında yer alan bir diğer değişiklik ise cezalarla ilgili.

Zeytin ağaçlarını izinsiz kesenler, ağaç başına 2 bin Lira para cezası ödeyecek.

Zeytinlik sahalarda hayvan otlatanlar için ise mevcut düzenlemede yer alan 3 aylık hapis cezasının yerine 5 bin liralık para cezası öngörülüyor.

Peki bu kanun tasarısı yasalaştığı takdirde zeytinlik sahalarına daha kolay ve hızlı şekilde sanayi yatırımı(!) yapılma kararının önü açılmış olmuyor mu?

Bir taraftan imara, sanayiye açılan tarım arazilerinin korunması ve sahip çıkılması yönünde her gün televizyonlarda kamu spotları yayınlanırken, öte yandan zeytinliklerin geleceğine yönelik atılan bu adımlar arasında tezat yok mu?

Bu kanun tasarısının temelinde hedeflendiği gibi tabii ki yatırım ve üretim tarafındaki engeller kaldırılsın. Buna kimsenin itirazı yok. Ama bir taraftan engeller kaldırılırken, diğer taraftan tarımın en stratejik alanında ortaya çıkabilecek tahribatları iyi hesaplamak gerekmez mi?

Aslında Türkiye’nin önünde zeytincilik alanında çok önemli bir hedefi var.

O da zeytincilikte İspanya’nın ardından dünya ikinciliğine yükselmek.

Bu hedef doğrultusunda verilen desteklerle son 14 yılda zeytin ağacı sayısı ciddi oranda arttı.

Zeytincilik sektörü adına maalesef böyle önemli bir trend ve ortaya çıkan fırsat, tarımı ikinci plana iten bazı politikalar yüzünden riske atılıyor.

Türkiye’nin katma değer yaratma ve markalaşma hedefine ulaşabileceği ve dünyada rekabetçi konumda olabileceği ender alanlardan bir tanesi zeytincilik sektörü…

Ama bu bakış açısıyla değil…

Bildiğiniz üzere ülkelerin Uluslararası Zeytinyağı Konseyi’ne üyelik anlaşması kapsamında zeytinlik alanların korunması noktasında taahhütler ve ortak bir politika anlayışı da var.

İspanya, İtalya gibi zeytin ve zeytinyağından ciddi bir ihracat geliri elde eden ülkeler zeytin ağaçlarına gözü gibi bakarken ve sektöre her geçen gün daha fazla yatırım yaparken, biz gözden çıkarırcasına bakamayız.

Türkiye, stratejik değer ve öneme sahip zeytinliklerini korumak ve geliştirmek zorunda.

Zeytinliklere yönelik kanun tasarısının her fırsatta Meclis’e taşınmasından rahatsız olan sektör temsilcileri “Enerjimizi bu tür konulara değil, zeytinciliğin geliştirilmesine yönelik kullanmak istiyoruz” diyor.

Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi Başkanı Ümmühan Tibet de söz konusu gelişmeleri kaygı verici olarak nitelendiriyor.

Zeytinciliğin kaderini belirleyecek olan kanun tasarısının Salı günü komisyona gelmesi bekleniyor.

Bakalım görüşmelerden nasıl bir sonuç çıkacak?

Yakından takip edeceğiz.

MERALAR DA TEHLİKEDE

Kanun tasarısında yer alan ve tarımı yakından ilgilendiren bir başka konu ise meraların geleceği ile ilgili.

Yeni tasarıya göre endüstri, organize sanayi, teknoloji geliştirme ve sanayi bölgeleri ile sanayi sitelerinin kuruluş ve genişleme aşamasında ihtiyaç duyulan alanlar mera vasfına sahipse, bu alanların vasfında değişiklik yapılma imkanı olacak.

Daha net ve öz bir ifadeyle, istikrarlı ve sürdürülebilir bir hayvancılık politikasının olmazsa olmazlarından birisi konumundaki meralar, endüstri ve sanayiye kurban edilebilecek.

Yine söz konusu kanun tasarısına göre mera vasfına sahip olan alanların vasfının değiştirilmesi durumunda ödenecek olan ot bedelinden muafiyet sağlanacak.

Meraların geleceğine yönelik alınan kararlar da tarım sektörü açısından kaygı verici.

Gönül isterdi ki bu yazıda meralara yönelik ıslah çalışmalarını, mera yönetimini ve bilinçli otlatma konularını ele alalım.

Ama bunları yazabilmek için önce eldeki meralara sahip çıkmamız ve korumamız gerekiyor.

Bu tür gelişmeler karşısında zaman zaman Türkiye’nin nasıl bir tarım politikası izlediğini anlamakta gerçekten güçlük çekiyoruz.

Bu yazı bloomberght.com/ dan alınmıştır

 

İrfan Donat

Bloomberg HT Tarım Editörü

[email protected]

‘Direniş göstereceğiz’: Yıldız Teknik öğrencileri, okullarının ‘külliye’ için boşaltılmasına tepkili

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın emriyle “cumhurbaşkanlığı ofisi”ne tahsis edilmesi planlanan Yıldız Teknik Üniversitesi’nin (YTÜ) Yıldız Kampüsü, dün sabah saatlerinde boşaltılmaya başlandı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından iki yıl önce başlatılan tartışma geçen haftalarda yeniden gündeme taşınmış, karara tepki gösteren YTÜ’lü öğrenciler, geniş katılımlı bir forum düzenlemişti.

Tepkiler devam ederken, dün sabah kampüse gelen çok sayıda nakliye kamyonu Çukur Saray ve tarihi Rektörlük binasını boşalttı. Kampüsteki maket atölyesi ve Mediko binasının da boşaltıldığı belirtildi.

Yıldız Kampüsü’nden hareket eden bazı nakliye araçlarının Davutpaşa Kampüsü’ndeki Kimya-Metalurji Fakültesi önüne geldiği ve Rektör’ün aracının da Davutpaşa’da olduğu aktarıldı.

“Ellerinde tahliye kararı yok”

Boşaltma kararının kabul edilemez olduğunu vurgulayan Yıldız Savunması’ndan Ekin Can Alıcı, BirGün’den Burak Ekici’ye konuştu. Alıcı, şu ifadeleri kullandı:

“Bir süredir rektörlük ve Çukur Saray’ın tadilat gerekçesiyle taşınacağından haberdardık, ama bu biraz apar topar oldu. Rektörlük Genel Sekreteri’ne ‘Elinizde bir tahliye kararı var mı?’ diye sorduk. Kendisi hem foruma geldiğinde hem de birebir görüşmemizde, ellerinde bir tahliye kararı olmadığını söyledi. Ama Rektörlük fiili olarak binaları boşaltmaya başladı. Fiili bir durum yaratamaya çalışıyorlar. Kampüs özelliğini ortadan kaldırıp diğer binalara el koymak gibi bir niyetleri var. Çünkü yönetim kademelerinin tamamı aşındıktan sonra sadece üç tane fakültenin orada kalmasının hiçbir anlamı olmayacak.”

“Okulun yarısını verelim yarısı kalsın”

Rektörlük ile Cumhurbaşkanlığı arasındaki görüşmelerin devam ettiğini aktaran Alıcı, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bugün bir görüşme yapıldı tekrar. Söylenen, Cumhurbaşkanlığı ile hâlâ görüşme halindeler. Okulun anlattığı kısmıyla, ‘Okulun yarısını verelim yarısı kalsın’ üzerinden pazarlık ediliyor. Ancak bizim böyle bir tavrımız yok. Burası restore edilecekse edilsin, buna bir itirazım yok. Ancak burası tekrar Yıldız Teknik Üniversitesi’ne geri verilmek şartıyla boşaltılabilir. Başka bir şekliyle biz bunu bir saldırı olarak kabul ediyoruz. Bu saldırıya karşı da bir direniş göstereceğiz.”

(BirGün)

Yüksel Caddesi’nde gözaltıları protesto edenler de gözaltında

Gülmen ve Özakça’nın açlık grevinin 75. gününde gözaltına alınmasının ardından onlara destek için İnsan Hakları Anıtı önünde buluşanlara polis ikinci kez müdahale etti, anıtın çevresi de kapatıldı.

Ankara, Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için bir araya gelen gruba polis dün (22 Mayıs) öğleden sonra da saldırdı.

75 gündür açlık grevi yapan akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın kaldıkları eve, özel harekat polisleri tarafından dün sabaha karşı 01.00 civarında baskın düzenlendi.

Avukat Selçuk Kozağaçlı, Gülmen ve Özakça’nın bugün (23 Mayıs) savcılığa götürüleceğini açıkladı.

Özakça’nın eşi ve annesi de açlık grevinde

Onların gözaltına alınmasını protesto için anıt önünde toplananlara sabah da müdahale edilmiş, yedi kişi gözaltına alınmıştı.

İlk saldırının ardından Semih Özakça’nın eşi Esra Özakça ve annesi Sultan Özakça da açlık grevine girdiklerini açıkladı.

Vekiller oturma eylemine başladı

Bugün öğleden sonra polis, anıt önünde bir araya gelenlere ikinci saldırısını gerçekleştirdi.

Sokağa gaz bombaları atılırken, aralarında Semih Özakça’nın eşi Esra Özakça ve annesi Sultan Özakça ile yine kanun hükmünde kararname ile ihraç edilen Acun Karadağ ve Veli Saçılık ile Seyri Sokak muhabiri Oktay İnce’nin de olduğu en az sekiz kişi gözaltına alındı.

Oturma eylemine polis saldırısı olmasına tepki gösteren Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekilleri Mustafa Balbay, Veli Ağbaba ve Ali Haydar Hakverdi anıtın yanında oturma eylemine başladı.

Sendika.org’un haberine göre, polis gözaltı aracının içine de gaz kapsülü attı, aracın içindekilerin nefes almakta zorlandı, Esra Özakça baygınlık geçirdi.

Anıta çiçek bırakmak isteyen bir kadın ile Halkevleri üyesi Tayfun Yıldırım da gözaltına alındı.

Çevik Kuvvet polisi anıtın çevresini sardı, sokağa giriş çıkışlar kapatıldı.

 

Fotoğraflar: Veli Ağbaba, dokuz8haber.

(Bianet)

 

BIFED 2017 başvuruları 31 Mayıs’a kadar uzatıldı

11- 15 Ekim tarihleri arasında dördüncüsü düzenlenecek olan Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED), her geçen yıl daha büyük ilgiyle karşılanıyor. Festivalin Fethi Kayaalp Uluslararası Belgesel Yarışması ve Gaia Öğrenci Ödülleri Yarışması bölümlerine şimdiye kadar farklı coğrafyalardan 200’ün üzerinde başvuru yapıldı. Festival yönetimi, bağımsız yönetmenlerin talebi üzerine başvuru süresini 31 Mayıs Çarşamba gününe kadar uzatma kararı aldı.

Bozcaadalı festival, ‘özelliklerini’ koruyor

Daimi teması ekoloji olan, doğa, toplum, göç, tarım, yerel halklar, tohum, gıda, kentleşme, çöp, enerji gibi konularda belgesel film üretilmesine, gösterimine ve ödüllendirilmesine bağımsız bir alan yaratmak için Bozcaada’da doğan BIFED, dördüncü yılında da, insani ve ekolojik sorunlara karşı dayanışma ve iletişimin  önemine vurgu yapıyor. Dünyanın en seçkin belgesel filmleri üzerinden hem sorunları hem de çözümleri paylaşmayı, tartışmayı amaçlayan festival, dayanışma köprülerini güçlendirecek farklı çabaları da içine alan anlamlı bir program sunmaya hazırlanıyor. Geçen yıl festivale 58 ülkeden 280 film başvurmuş, bunlar arasından seçilen 60 film festival izleyicisiyle buluşmuştu.
Dünyanın farklı coğrafyalarında aynı sorunlarla mücadele edenlerin hikayelerini bir adada perdeye yansıtan, belgesel film yönetmenleriyle izleyicilerini küçük ama kalabalık salonlarda buluşturan festival, büyümemekte ısrarlı davranırken, Asya, Afrika, Güney Amerika ve sesini duyuramayan tüm coğrafyaların sesi olmakta, farklı ve yeni pencereler, bakış açıları sunmakta ilgileniyor.

Başvurular ve gösterimler ücretsiz

BIFED’in 31 Mayıs Çarşamba günü sona erecek yarışma başvuruları için katılım şartnamesi ve başvuru formu http://www.bifed.org/ adresinde. Yarışmaya başvuran filmlerin konusunu çevre sorunlarından almış ve 1 Ocak 2013 tarihinden sonra çekilmiş olması gerekiyor.
BIFED için başvuru ücreti alınmıyor.
Haber: Güneş Dermenci
(Yeşil Gazete)

Bilgi Üniversitesi Santral İstanbul Kampüsü ne kadar engelsiz: ‘Engelsiz üniversiteyim’ diyen bir yerde bu olmamalı!

Sivil toplum için çalışanlara ücretsiz destek veren Sosyal Kuluçka Merkezi, bünyesinde bulunduğu İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin son güvenlik önlemlerinden sonra engelliler için zorlu bir alan haline geldi. Üniversite’nin Santral Kampüsü’nde yer alan Sosyal Kuluçka’nın hem kendisine ulaşım yolu uzadı, hem de Sosyal Kuluçka’dan tuvalet, yiyecek ve benzeri ihtiyaçların karşılanabileceği tek yer olan Kampüs’e giden yol. Kampüse giden yolda mesafe dışında bir engel daha var: Güvenlik için kurulmuş x-ray cihazı ve turnikeler.

Engellilerin bu yolculukla nasıl başa çıkabildiklerini merak konusu. Üstelik Sosyal Kuluçka Merkezi, bu dönem her zamankinden çok engelli bireyi ağırlıyor çünkü faydalanıcıları arasında Engelsiz Pedal Derneği de var. Konuyu Engelsiz Pedal Derneği’ne, Üniversite’nin Engelsiz Birimi‘ne ve Sosyal Kuluçka Merkezi ekibine sorduk.

Özgür Baştaş: ‘Engelsiz üniversiteyim’ diyen bir yerde bu olmamalı

Engelsiz Pedal Derneği’nden Özgür Baştaş: Biz engelli engelsiz herkes arasındaki dostluğu ve iletişimi kuvvetlendirmek adına bisiklet üzerinde adımlar atan bir derneğiz. Ben ortopedik engelliyim. Yürüme ve denge zorluğu çekiyorum. Değneklerle hareket ediyorum ve yanımda birinin olması gerekiyor.

Özgür Baştaş

Sosyal Kuluçka’ya erken gittiğim zaman kafede oturmak istiyorum mesela, ben ve refakatçim (yakın olan) ilk kapıdan alınmıyordum. Onlara, görmüyor musunuz, diyorum, diğer kapıya yani ziyaretçi kapısına gitmem 1 saat vaktimi alır. Kesinlikle inisiyatif almıyorlardı.

Ayrıca alt yapı yetersizliğinden dolayı tuvalet de yok Sosyal Kuluçka’da. Bizim tandem bisikletimiz var. Dernek’ten Samet (Aksuoğlu) önde ben arkada girelim dedik kampüse bir gün ama giremedik. Güvenlik kimliklerimizi bırakmamızı istedi, kimliklerimizi bıraktık ama çadırın içinden (içinde x-ray cihazı olan güvenlik çadırı) geçmemizi de istediler. Geçemezdik. Bisikletle kampüsün içine girmek istedik ama o da olmadı. Daha sonra ben mail trafiğine girdim Üniversitesi’nin Engelsiz Birim ile. 1 tam günümü ayırdım. Yüz yüze görüşmeler de yaptım.

Kendime kart çıkardım sonunda. Bu kez refakatçi sıkıntısı çıktı ortaya. Benden refakatçi ismi istediler ama benim refakatçim sürekli değişiyor. Benim yanımda kim varsa o gün ona da geçiş hakkı vermeleri gerekir. Sormanız gereken şey refakatçimin adı değil benim adım olmalı. Uğraştık, hallettik en sonunda onu da. Bir refakatçi kartı çıkardık, refakatçilerimin eline veriyorum. Benim sorunum bir şekilde halloldu. Ama başka bir engelli geldiği takdirde yine aynı problemleri yaşayacak. Her engelli benim kadar bulaşmak istemeyebilir. Tabiri caizse biraz bulaşmayı seven biriyimdir. Belki başkası vaktini ayıramayacak, belki konuşmakla ilgili bir sıkıntı yaşıyor olacak. ‘Engelsiz üniversiteyim’ diyen bir yerde bu olmamalı. Ben kendi üniversitemde de sorunlar yaşadım.

Yeşil Gazete: Kampüse girişin hallolmuş ama tuvalet ve kampüs hala uzak. Bunun için bir çalışma, iyileştirme var mı?

Özgür Baştaş: Altyapı problemli olduğu için bir tuvalet yapılamadığı söylendi. Yalnızca giriş çıkışta beklemiyoruz, bu halloldu.

Akülü sandalye almak gündemde değil

Sosyal Kuluçka Merkezi ekibinden Halil Öz, bölgenin 2. derece tarihi eser olduğunu ve bu nedenle tuvalet için alt yapı inşa edilemediğini ancak tuvaletlerin bulunduğu Kampüs’e gitmek için Sosyal Kuluçka’nın içinde bir tekerlekli sandalyenin herkesin kullanımına hazır beklediğini söylüyor.

Ayrıca Engelsiz Pedal Derneği’nden kendi akülü sandalyesini geçici olarak bırakan olmuş, herkes kullansın diye. Ancak, bu geçici çözümü kalıcı yapmakla, yani bir akülü sandalye almakla ilgili bir gündem yok Üniversite’de.

Ayrıca Santral Kampüsü’ne ulaşmanın da oldukça problemli olduğuna değiniyor Halil Öz ve ekliyor, “Kampüse gelen servislerden yalnızca birinde tekerli sandalye yeri var ve bu servisi önceden bilgilendirmek gerekiyor.”

“Kamp tuvaleti gündemde”

Üniversite’nin Engelsiz Birimi’nden Sema Bozkır da alt yapı sorununa değinirken giriş çıkışların hızlandırıldığını söylüyor. Sema Bozkır, ayrıca Sosyal Kuluçka’ya yakın bir alana kamp tuvaleti koyma konusunun da gündemde olduğunu dile getiriyor.

Ne olmuştu?

1 Mart 2017’de alınan güvenlik önlemleri öncesinde herkesin girişine açık olan İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü’nün etrafı tellerle çevrildi ve biri ziyaretçiler için diğeri ise personel ve öğrenciler için olmak üzere 2 giriş noktası oluşturuldu.

Bu 2 giriş noktası arasında yaklaşık 1 kilometre var. Toplu taşıma ile kampüse gelindiğinde ilk giriş öğrenci ve personel girişi. Ziyaretçi girişi içinse 1 km kadar yürüyerek kampüsün etrafında dolaşmak gerekiyor. 2 kapı arasında yer alan Sosyal Kuluçka Merkezi, tellerle çevrilmiş alanın dışında. Yani, herkesin girişine açık.

 

Haber: Pelin Atakan

(Yeşil Gazete)

Manchester Arena’da Ariana Grande konseri sonrası patlama: En az 22 ölü, 59 yaralı

İngiltere’nin kuzeyindeki Manchester kentinde bulunan konser salonu Arena’da Pazartesi akşam saatlerinde bir patlama meydana geldi. Polisin intihar saldırısı olarak ele aldığı olayda can kaybının en az 22’ye yükseldiği ve 59 kişinin de yaralandığı açıklandı. Saldırıyı radikal İslamcı terör örgütü IŞİD üstlendi.

Manchester Emniyet Müdürü Ian Hopkins, yaşamını yitirenler arasında çocukların da olduğunu ve şu aşamada bir kişi tarafından gerçekleştirildiğini düşündüklerini açıkladı.

Hopkins, gazetecilere yaptığı açıklamada, üzerindeki patlayıcı düzeneği ateşleyen saldırganın olay yerinde öldüğünü de sözlerine ekledi. Hopkins, soruşturmanın şu aşamadaki önceliğini saldırganın tek başına mı hareket ettiği, yoksa bir örgütün üyesi mi olduğunu tespit edilmesi olarak açıkladı.

Emniyet Müdürü, bu patlamayı, “Manchester Bölgesi’nde yaşanan en korkunç olay” olarak nitelendirdi.

Patlama, ABD’li pop şarkıcısı Ariana Grande’nin konserinin sona ermesinin hemen ardından TSİ 00.30 sularında meydana geldi.

İçişleri Bakanı: Barbarca bir saldırı

İngiltere Başbakanı Theresa May konuyla ilgili ilk açıklamasında, düşüncelerinin “polis tarafından dehşet verici bir terör saldırısı olarak ele alınan olaydan” etkilenenlerle birlikte olduğunu söyledi.

İçişleri Bakanı Amber Rudd, yayınladığı video mesajında, “Bu, bir pop konserine giden gençler ve çocuklar gibi toplumumuzun en hassas kesimlerini kasten hedef alan barbarca saldırıdır” dedi.

BBC’ye konuşan acil müdahale ekipleri, tedavi ettikleri bazı yaralanmaların “şarapnel yaralarına benzediğini” belirtti.

Patlamanın ardından Muhafazakar Parti, İşçi Partisi, İskoçya Ulusal Partisi ve Liberal Demokratlar, 8 Haziran’daki genel seçim kampanyası kapsamında Salı günü yapacakları programlarını askıya aldıklarını açıkladı.

Saldırıyı IŞİD üstlendi

Reuters, saldırıyı IŞİD’in üstlendiğini duyurdu. IŞİD’in Telegram üzerinden yaptığı açıklamada, saldırının konser salonuna yerleştirilen patlayıcı düzenekle gerçekleştirildiğini de belirtti.

Patlamanın olduğu alan önemli bir aktarma noktası

BBC Muhabiri Daniel Sandford ise üst düzey terörle mücadele yetkililerinin Londra’da toplandığını ve İçişleri Bakanlığı ile temas halinde olduklarını bildirdi.

İsminin açıklanmasını istemeyen iki ABD’li yetkili patlamanın bir intihar saldırısı olduğunu öne sürdü. Ancak bu bilgi henüz yetkili makamlarca teyit edilmiş değil.

İngiltere Ulaştırma Polisi, patlamanın konser salonunun fuayesinde meydana geldiğini açıkladı. Burası, kentin kuzeyinde tren ile tramvay hatları arasındaki en önemli aktarma noktalarından birisi.

Kentin en büyük kapalı konser salonu

Manchester Arena, yaklaşık 18 bin kişilik kapasitesiyle şehrin en büyük kapalı konser salonu olma özelliğini taşıyor.

23 yaşındaki ABD’li pop şarkıcısı Grande’nin özelikle gençler ve çocuklar arasında popüler olduğu biliniyor.

Grande, Twitter hesabıdan paylaştığı mesajda ‘çok üzgün olduğunu, söyleyecek sözü olmadığını’ ifade etti. Grande, ayrıca dünya turnesini askıya aldı.

Görgü tanıkları patlamanın ardından büyük bir panik yaşandığını aktarıyor.

İnsanların yangın çıkışlarına doğru yönelirken büyük bir kaosun yaşandığı ve etrafa cep telefonu, kıyafet, ayakkabı gibi kişisel eşyaların saçıldığı vurgulanıyor.

“Savaş filmi sahnesi gibiydi”

Yaşananları ‘savaş filmi sahnesine’ benzeten görgü tanığı Andy Holey, patlamanın etkisiyle yere düştüğünü söyledi.

Holey, “Ayağa kalktığımda etrafa baktım, her yerde cansız bedenler vardı. 20-30 tane gördüm sanırım. Ölü olduklarını söyleyemem ama ölü gibiydiler” dedi.

Kızıyla konsere giden bir diğer görgü tanığı da, “Ariana, ‘Güle güle Manchester! dedi, ışıklar kapandı ve iki büyük patlama sesi geldi. Asansöre binip çıkışa doğru gidiyorduk. Kapılar açıldığında yerde kan gördüm, iki kişi yaralı yatıyordu. Yüzlerinde kan vardı” diye konuştu.

Reuters haber ajansına konuşan görgü tanığı Catherine Macfarlane, “Dışarı çıkıyorduk tam kapının önündeyken çok büyük bir patlama yaşandı herkes çığlık atıyordu” dedi.

Macfarlane, patlama sesinin duyulmasıyla Arena’daki kalabalığın ‘panik halde çığlık atarak salondan çıkmaya çalıştğını’ söyledi.

Sosyal medyada en çok konuşulan konulardan

Patlama sosyal medyada da farklı etiketlerle en çok konuşulan olaylar arasında girdi.

Açılan #MissingInManchester etiketi altında birçok kişi kayıp yakınlarını bulmak için mesaj atarken, kentte kalacak yer arayanlara evlerini açanlar da #RoomForManchester etiketini kullandı.

Facebook da güvenlik bildirimi özelliğini devreye aldı.

(BBC Türkçe)

Avlamaya çalıştığı filin altında kalıp öldü

Zimbabwe’de, Güney Afrikalı Avcı Theunis Botha, avlamaya çalıştığı filin üzerine düşmesiyle öldü.

Zimbabwe’de safaride olan Güney Afrikalı avcı 51 yaşındaki Theunis Botha, filin üzerine düşmesiyle öldü. Botha’nın kayıp arkadaşının timsahlar tarafından yenildiği de birkaç hafta önce ortaya çıkmıştı.

Botha’nın Cuma günü Gwai, Zimbabwe’de bir grup avcıyla birlikte safariye katıldığı ve olayın bu sırada gerçekleştiği belirtildi.

Network24’ün haberinde 3 dişi filin grubun arasına daldığı ve Botha’nın fillere ateş ettiği belirtildi. Dördüncü bir filin ise diğer taraftan gelerek Botha’yı gövdesinden yakaladığı aktarıldı.

Filin, avcıyı havaya kaldırdığı sırada başka bir avcı tarafından vuruldu ve filin Botha’nın üzerine düştüğü belirtildi.

51 yaşındaki Theunis Botha, zengin ABD’lilere geleneksel Avrupa tarzı av deneyimi vadeden bir safari şirketinin sahibiydi.

Botha aynı zamanda geçtiğimiz ay yine Zimbabwe’deki bir av gezisi sırasında öldürülen Güney Afrikalı Scott van Zyl’in de yakın arkadaşıydı. 7 Nisan’da kaybolan Scott van Zyl’in timsahlar tarafından yenildiği ortaya çıkmıştı. Avcının sırt çantası Limpopo nehri kıyısında bulunmuştu. Öldürülen 2 timsahın midesinden alınan DNA örnekleri, Van Zyl’in bu timsahlarca yendiğini doğrulamıştı.

(Evrensel)

Sinop’ta nükleer santral için iki yılda 350 bin ağaç kesildi!

Sinop’ta yapılacak nükleer santral için alınacak ÇED raporu öncesi İnceburun bölgesinde çevre katliamı yapıldı. Yöre halkı, bölgenin nükleer santral için “temizlendiğini” anlatırken nükleer karşıtı platform üyeleri ise son iki yılda 350 binden fazla ağacın santral için kesildiğini dile getirdi.

Pek çok ülkede vazgeçilen nükleer santralın adı bile Türkiye’de çevre katliamına yetti. Ülkede yapılması planlanan ikinci nükleer santral için Sinop’un İnceburun yarımadasında binlerce ağaç kesildi.

Cumhuriyet’ten Olcay Büyüktaş’ın haberine göre, yöre halkı, bölgenin nükleer santral için “temizlendiğini” anlatırken nükleer karşıtı platform üyeleri ise geçen yıl 225 bin, bu yıl da 130 bin ağacın kesildiği bölgede nükleere izin vermeyeceklerini yineledi.

Resmi bir gelişme olmamasına karşın, Sinop’un merkezinden, ülkenin kuzeydeki en uç noktası olan İnceburun’a doğru giderken ormanlık alanın birden bire sanki yangın çıkmışcasına ağaçsız kaldığı görülüyor.

Gençleştirme kılıfı

Sinop Nükleer Karşıtı Platform Derneği Sekreteri Zeki Karataş, 1970’li yıllardan beri söz konusu bölgede her yıl belli bir miktarda ağaç kesildiğini anlatıyor. Karataş’ın verdiği bilgiye göre, bölgenin yakacak odun gereksinimi bu şekilde karşılanır ayrıca belli bir oranda gençleştirme yapılır ve kesim işinde bölge halkı çalışıyordu. Ancak son iki yılda “gençleştirme” adı altında pek de masum olmayan kesimler yaşanıyor. Örneğin gençleştirme kesimleri için belli aralık ve yaştaki ağaçlar kesilmesi gerekirken iki yıldır tıraşlama yöntemiyle ne var ne yok, kökünden kesiliyor ağaçlar. Geçen yıl 225 bin, bu yıl da daha mevsim yeni başlamasına karşın 130 bin ağaç kesilmiş İnceburun yarımadasında.

Her şey ÇED için

“Çünkü” diyor Karataş ve devam ediyor:

“O bölge şuanda yalnız proje üzerinde yapılan bir ön belirleme ama eğer olur da nükleer sahası olarak ilan edebilirlerse Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporlarında o bölgeyi temiz göstermek gibi bir dertleri var.”

Karataş, bir bölgenin nükleer bölge olarak kabul edilebilmesi için 1/100.000’lik harita yer alması gerektiği bilgisini veriyor. Proje üzerinde bir de çalışma ofisi göründüğü için şehir planlamacıları, çevre dostları, nükleer karşıtlarından oluşan yaklaşık 35 sivil toplum kuruluşu ve kişi dava açıyor. Amaç, burada bir nükleer alan olmadığını mahkeme kararı ile ortaya koymak. Çünkü bu yapılabilirse bu süreçte oraya santral binası yapmış olsa dahi yapılacak bina kaçak olacağı için açılma şansı olmayacak. Hatta santral kapattırılabilecek.

1 Haziran 2016’da açılan dava hala devam ediyor. Davanın bir kısmının bölge mahkemesine bir kısmının da Danıştay’da açılmasına karar veriliyor. Mahkeme süreci devam ediyor.

Bir yandan mahkeme sürecleri izlenirken bir yandan da olaya farkındalık yaratmak için her yıl Çernobil nükleer facisanın yıl dönümüne denk gelen hafta sonları etkinlik yapılıyor.

Üniversitenin alanı

Projede su ürünleri fakültesine ait 60 kilometrekarelik bir alan nükleer alan ilana ediliyor. Ancak, söz konusu bölgede altı köy ve yerleşim alanları olduğu için Enerji ve Çevre Bakanlığı proje alanını 10.5 kilometrekarelik bir alana indiriyor. Kamulaştırma işlemi olmasın, prosedür uzamasın diye proje alanı olarak özellikle Sinop Üniversitesi Su ürünleri Fakültesi’ne ait alanın seçildiği belirtildi. Ancak EPDK’nın sitesinde projenin yeniden 60 kilometreye çıkarıldığı görülüyor.

 

Hibakuşlar olmasın diye… 1945 yılında Hiroşima ve Nagazaki’de atılan atom bombasından sonra tesadüfen yaşayan insanlara Japonya’da ‘Işın yiyen insan’ anlamına gelen bir isim takmışlar: Hibakuşlar. Şimdi Sinoplular olası bir nükleer kaza sonrasında tesadüfen yaşamak yani Hibakuş olmak istemiyor.

 

(Cumhuriyet)

İsviçre halkı nükleer enerjiden çıkışa ‘evet’ dedi

İsviçre’de yapılan referandumda halkın yüzde 58,2’si nükleer enerjiden çıkışa ve yenilenebilir enerjilerin desteklenmesine Evet dedi.

İsviçre’de halkın yüzde 58,2’si ülkenin nükleer enerjiden çıkılmasına ve yenilenebilir enerjilerin daha güçlü bir biçimde desteklenmesine Evet dedi. İsviçre Radyo Televizyonu SRF’nin haberine göre oyların tamamı sayıldı.

Yeni nükleer santral inşasına yasak

İsviçre’de kabul edilen yasa, yeni nükleer santrallerin inşa edilmesini yasaklıyor, otomobillerden salınan karbondioksit gazlar için daha düşük değerler öngörüyor ve yenilenebilir enerjiler için ayrılan teşvik yardımlarını yükseltiyor. İsviçre’de mevcut 5 nükleer santral, denetim makamları tarafından güvenli olarak sınıflandırıldıkları sürece çalışır halde kalacak. Referandumda kabul edilen yasa, 2018 yılında yürürlüğe girecek.

Alman haber ajansı dpa’ya konuşan St. Gallen Üniversitesi Yenilenebilir Enerjiler Yönetimi Profesörü Rolf Wüstenhagen tüm nükleer santrallerin kapatılmasının 15 yıl sürebileceğini söyledi. İsviçre’de 2029 yılına kadar tüm santrallerin kapatılması kasım ayında referanduma sunulmuş ancak bu öneri halk tarafından kabul görmemişti. İsviçre’de enerjinin yüzde 60’ı ağırlıklı olarak su ve rüzgar olmak üzere sürdürülebilir kaynaklardan elde ediliyor.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Kömüre yatırım yapan Elektrik Üretim A.Ş’ye uluslararası iklim hareketinden ölümcül devlet teşvikleri ödülü

Avrupa İklim Eylem Ağı ve partnerlerinin düzenlediği Fosil Yakıt Teşvik Ödülleri’nde Türkiye’den Elektrik Üretim A.Ş (EÜAŞ) en kirli ve en ölümcül devlet teşviklerinde ikinci oldu.

Aralarında CAN Avrupa, HEAL, Overseas Development Institute (ODI), Bankwatch, OilChange International (OCI) gibi kurumların yer aldığı sivil toplum kuruluşları, Avrupa devletlerinin fosil yakıtlarına aktardığı kamu kaynakları hakkında farkındalık yaratmak için verilen Fosil Yakıt Teşvik Ödülleri törenini Brüksel’de gerçekleştirdi. İklim değişikliğini hızlandıran devlet destekleri ve projeleri gözler önüne seren törende Türkiye’den kamu şirketi Elektrik Üretim A.Ş (EÜAŞ) da ödül aldı. Türkiye, kömürlü termik santrallere verdiği teşvikler yüzünden “Sinsice Verilen Özel İmtiyazlar” kategorisinde dereceye girdi.

Diğer ödül alan ülkelerden bazıları ise Polonya ve Norveç oldu. Polonya, AB fonlarını kömüre kullandığı için “Ölümcül Fonlama” ödülü alırken, Norveç ise halkın vergilerini kutupta petrol aramalarına ayırdığı için “Kirli Vergi Hediyeleri” ödülüne layık görüldü. Ayrıca, özel jüri ödülü de yerelde çok tartışmalı olan mega proje Güney Gaz Koridoru’na AB bütçesinden verilen teşvikler yüzünden Avrupa Birliği kurumlarına verildi.

 

CAN Avrupa Direktörü Wendel Trio

CAN Avrupa Direktörü Wendel Trio, bu ödüller ile görülmeyen kirli desteklerin açığa çıkartılmasını amaçladıklarını, bu desteklerin 2020’ye kadar geri çekilmesi gerektiğini belirterek, ülkelere çevreyi ve halkları yerine fosil yakıtları desteklemeyi bırakmaları çağrısında bulundu.

EÜAŞ, özellikle elektrik üretimde kömürlü yakıt kullanan şirketlere ve kömür madenciliğine önemli imtiyazlar sağlıyor. EÜAŞ, kömür rezervlerinin kamu kaynakları ile geliştirilmesi, finansal risklerinin teşviklerle aşılması ile verimsiz ve kâr etmeyecek kömür yatırımlarını, yatırımcılar ve bankalar için cazip hale getirmesi gibi başlıklar altında kamu kaynaklarını kirli kömür şirketlerine aktarıyor.  2005 yılında yeniden başlattığı kömür arama faaliyetleri ile EÜAŞ, 8 milyar ton rezervin 15 milyar tonu aşmasını sağlayarak iklim değişikliğini hızlandıran bir rol oynadı. Ardından bu sahaların yatırım hazırlıklarını kamu kaynakları ile yapmaya başladı. Devlet, üretim maliyeti yüksek ve pahalı olan, finansman sorunu yaşayan bu projelere yüksek alım garantisi veriyor. Örneğin, 2016 yılında toptan elektrik fiyatı 15 krş/kw iken bu sahalardan elde edilen elektriğe devlet 18,6 krş/kw ödeme yaptı. Şubat 2016’da yapılan Çayırhan B projesi özelleştirmesinde ise yatırımcı, ihaleyi kilovat saat başına yaklaşık 6,04 cent, yani 22 kuruş alım garantisi ile kazandı.

Fosil yakıt teşvikleri iklim değişikliğinin en önemli tetikleyicileri arasında bulunuyor. Piyasa koşullarında ayakta duramayan fosil yakıt şirketleri, kamu kaynakları ile kurtarılarak sera gazı üretmeye devam ediyor. Bu yüzden tüm dünya yavaş yavaş bu teşvikleri ortadan kaldırmaya dair adımlar atmaya başladı. G7 ülkeleri, 2030 yılın kadar verimsiz fosil yakıt teşviklerini kaldırmayı kabul etti. Türkiye’nin de üyelerinden olduğu G20, 2009 yılında verimsiz fosil yakıtlara teşvik vermeyi keseceğini kabul etti. Ancak, Türkiye’de bu konuda henüz somut bir adım atılmadı. EÜAŞ’ın mevcut teşvikleri hem Türkiye’nin bu sözünü tutmasını engelliyor, hem de küresel piyasa şartlarında popülerliğini yitiren kömürün yerini rekabetçi, sürdürülebilir yenilenebilir yatırımlarının almasının önüne geçiyor. EÜAŞ bu yüzden, Avrupa yurttaşlarının oylarıyla fosil yakıt şirketlerine sinsice özel imtiyazlar veren bir kuruluş olarak afişe edildi.

 

(Artı Gerçek)