Ana Sayfa Blog Sayfa 3152

Soylu ve Çavuşoğlu, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça hakkında konuştu

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça hakkında açıklama yaptı.

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile görevlerinden ihraç edilen ve işlerine geri dönmek için yaptıkları açlık grevi eyleminin 76. gününnde tutuklanan akademisyen Nuriye Gülmen ve sınıf öğretmeni Semih Özakça hakkında 20 yıl hapis cezası isteniyor.

Evlerine yapılan baskınlarla gözaltına alındıktan sonra haklarında tutuklama kararı çıkarılan Gülmen ve Özakça hakkındaki iddianame mahkemeye gönderildi. İşlerini geri almak için sürdürdükleri açlık grevinin 76’ıncı gününde tutuklanan eğitimciler, “örgüt üyeliği” ve “örgüt propagandası” yapmakla suçlanıyor.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianame, iki eğitimci hakkında daha önce açılan kamu davasının bulunduğu Ankara 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’ne birleştirme talebiyle iletildi.

İddianameye göre, “örgüt üyeliği” ve “örgüt propagandası” ile suçlanan Gülmen ve Özakça hakkında 20’şer yıl hapis cezası talep ediliyor. Açlık grevinin 78’inci gününde olan eğitimcilerin “DHKP-C ile bağlantılarının” olduğu öne sürülüyor.

Çavuşoğlu: Bu kişileri masum göstermek doğru değil

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, İtalya’daki resmi temasları sırasında basın mensuplarının sorularını yanıtlarken, Gülmen ve Özakça’ya yönelik de açıklamada bulundu. Çavuşoğlu, “Sizin bahsettiğiniz, açlık grevini başlatan kişi DHKP-C terör örgütü üyesidir. DHKP-C de PKK ile birlikte terör faaliyetlerini sürdürmektedir. Terör örgütlerine üye olan ve aktif destek veren kimse karşılığını bulmalıdır” dedi.

Çavuşoğlu, “Bu kişileri masum göstermek doğru değildir” diyerek, terörle mücadele ile demokrasinin ayrılması gerektiğini belirtti. Dışişleri Bakanı, darbe girişimi sonrası Türkiye’de gerçekleştirilen tutuklamalara kendisinin ya da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın değil, yargının karar verdiğini ifade etti.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça hakkında bir diğer açıklama da İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’dan geldi. Soylu, Gülmen’in örgüt üyesi olduğunu iddia etti.

Gülmen’in ‘şirin fotoğraflarının basıldığı’ savunan Soylu, “Ben size anlatayım” diyerek Gülmen’in DHKP-C ile örgütlü bağlantısı olduğunu ve bunun OHAL öncesine dayandığını söyledi. Soylu’nun konuşmasından satır başları şöyle:

“Nuriye Gülmen’i zamanında Fehriye Erdal’a yaptıkları gibi şirin gösteriyorlar. Böyle bir mağduriyetler, şirinlikler. Ben size Nuriye Gülmen’in kim olduğunu söyleyeyim. DHKP-C’nin açık alan yapılanması içinde olduğu gerekçesiyle hakkında arama kararı çıkarılıyor. Daha sonra yakalanıyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, 1 Nisan 2015’te salındıktan sonra örgüte yönelik bir operasyon sırasında yeniden gözaltına alınıyor. 10 Nisan 2015’te açığa alınıyor. Arkadaşlarımız uzun bir liste vermişler. Afiş asma, örgüt adına çalışma, örgüt adına açıklama yapma ve bunların ötesinde birçok şey. Bu anlattıklarım OHAL’den çok önce. DHKP-C’nin memur yapılanması, devrimci memur hareketi içerisinde yer aldığı bütün raporlarda yazıyor. Bu mu şimdi akademisyen? OHAL’den sonra 25 kez gözaltına alınmış. Sonra greve başlamışlar.

“Yiyorlar, içiyorlar, yerlerine gidiyorlar”

“Yiyorlar, içiyorlar, ertesi sabah 9’da oradaki yerlerine gidiyorlar. Doktora muayeneye gidiyorlar, kendi istedikleri gibi rapor vermedi diye doktoru hedef gösterip linç etmeye çalışıyorlar. Meclis’teki iki parti de bunlara sahip çıkan, bunları mağdur gibi gösteren bir anlayış ortaya koyuyorlar. Böyle bir kişiye devlet neden maaş versin, çocuklarımızın eğitimlerini bunlara mı teslim edeceğiz?”

Ne olmuştu?

Gülmen ve Özakça, açlık grevini sürdürdükleri eve yapılan baskın sonucu Pazartesi sabahının ilk saatlerinde gözaltına alınmışlardı. Eğitimcilerin haklarında daha önce açılan kamu davası nedeniyle “örgüt üyeliği” ve “örgüt propagandası” yaptıkları şüphesiyle tutuklanmalarına karar verilmiş, gerekçede “tutuklanmamaları halinde, adaletin işleyişine zarar verecekleri” belirtilmişti.

OHAL kapsamında alınan KHK ile görevlerinden ihraç edilen Gülmen, Konya Selçuk Üniversitesi’nde öğretim üyeliği, Özakça ise Mardin’de sınıf öğretmenliği yapıyordu.

(DW, Yeşil Gazete)

İngiltere, Manchester saldırısı kanıtlarını sızdıran ABD’ye tepkili

İngiltere hükümeti ve polis, Manchester’daki intihar saldırısının hemen ardından olay yerinde çekilmiş fotoğrafları yayımlayan ABD medyasına tepki gösterdi.

New York Times gazetesi olay yerinde çekilen fotoğrafları yayımladı

İngiltere terörle mücadele birimi yetkilileri, fotoğrafların sızdırılmasının soruşturmayı baltaladığını ve kurbanlarle görgü tanıklarının güvenini sarstığını söyledi. Fotoğraflar New York Times gazetesinde yayımlandı ve daha sonra İngiltere basınında da paylaşıldı. İngiliz hükümetinden bir yetkili, “Çok öfkeliyiz. Bu kesinlikle kabul edilemez” dedi.

Manchester Belediye Başkanı Andy Burnham, fotoğrafların basına sızmasıyla ilgili kaygılarını ABD büyükelçisine ilettiklerini söyledi.

İki ülke arasında Manchester saldırısıyla ilgili basına bilgi sızdırılması konusundaki kaygılar daha önce de dile getirilmişti. İngiltere İçişleri Bakanı Amber Rudd, ABD’nin intihar bombacısı Salman Abedi’nin kimliğini, soruşturma sürerken ifşa etmesinden rahatsızlık duyduğunu ifade etmiş ve Washington’a “Bir daha olmasın” uyarısında bulunmuştu.

New York Times’ın haberinde olay yerindeki kanıtların ‘güçlü, tahrip gücü yüksek bir bomba ve dikkatli, düzenli sarılmış şarapnellere işaret ettiği’ belirtiliyor.

İngiliz hükümetinden bir yetkili, “ABD sisteminden sızan fotoğraflar kurbanlar, aileleri ve halk için acıverici olacak. Devam eden bir soruşturmaya İngiltere polisi ve güvenlik güçleri önderlik etmelidir” dedi.

Pazartesi gecesi Manchester Arena’daki intihar saldırısında 22 kişi hayatını kaybederken, 64 kişi de yaralandı. Saldırıyı Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) üstlenirken, saldırganın da 23 yaşında Libya asıllı bir İngiliz vatandaşı olduğu açıklandı.

İntihar saldırganının kimliği ilk olarak aralarında CBS ve NBC televizyon kanallarının da bulunduğu ABD medyasında açıklandı.

 

(BBC Türkçe)

 

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın anneleri: Çocuklarımızı işkenceyle aldılar

Açlık grevinin 76’ncı gününde tutuklanarak cezaevine gönderilen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın anneleri Cemile Gülmen ve Sultan Özakça, yayınlanan bir video aracılığıyla açıklamalarda bulundu.

Açlık grevinin 78. gününe giren Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın tutuklanması sonrası annelerinden açıklama geldi.

İki anne de çocuklarının sağlığından endişe ettiklerini açıklarken, işe iade taleplerini dile getirdi.

Karara tepki gösteren anneler, “Çözüm beklerken, zorla eve girdiler, çocuklarımızı işkenceyle aldılar” diyor.

Gülmen ve Özakça’nın annelerinin açıklamaları, Semih-Esra Özakça çiftinin Twitter hesabından paylaşıldı.

Nuriye Gülmen’in annesi Cemile Gülmen ve Semih Özakça’nın annesi Sultan Özakça’nın açıklamaları şöyle:

(Yeşil Gazete)

‘Havamızı bozmayın’: Uzmanlara göre, Türkiye’nin en büyük halk sağlığı sorunu hava kirliliği

Halk sağlığını hava kirliliğinden korumak için bir araya gelen sivil toplum kuruluşları, bugün Kaz Dağı’ndaki tehdide dikkat çekmek için basın toplantısı düzenledi. Hava kirliliğinin Türkiye’nin en büyük halk sağlığı sorunu olduğunu ifade eden uzmanlar, Çanakkale’de toplamı 16’ya yaklaşan termik santral projelerinin iptal edilmesini istedi.

Hava kirliliğini gözler önüne sermek için özel maske ile çekilen görsellerin de sunulduğu toplantıda, Kaz Dağı’nın Türkiye’nin ‘oksijen deposu’ olarak da bilindiğine vurgu yapılarak “Havamızı Bozmayın” denildi. Başta Kirazlıdere Termik Santrali Projesi olmak üzere bölgede kömürlü termik santral kurmak isteyen tüm yatırımcılara da vazgeçme çağrısı yapıldı.

Türkiye’de 2016 yılı verilerine göre hava kirliliği sadece 3 il hariç Dünya Sağlık Örgütü’nün limitlerinin üzerinde bulunuyor. Başta termik santrallerden kaynaklanan olmak üzere Hava kirliliğinin sağlık etkileri ile ilgili çalışmak için bir araya gelen 14 çevre ve kamu sağlığı alanında çalışan kuruluştan oluşan Temiz Hava Hakkı Platformu; Çanakkale’de planlananlarla beraber sayısı 16’yı bulacak olan kömürlü termik santrallerin oluşturacağı hava kirliliği ile ilgili hazırladıkları raporun sonuçlarını açıkladılar. HASUDER’den Doç. Dr. Çiğdem Çağlayan “Termik santrallerden kaynaklı kirleticilere uzun süreli maruz kalmanın başta olmak üzere akciğerler ve kalp üzerindeki etkileri olmak üzere etkilerini gösteren önemli tıbbi bulgular var. Hava kirliliği, bronşit, amfizem ve akciğer kanseri gibi kronik solunum hastalıkları ve kalp-damar hastalıkları gibi ölümcül hastalıklara sebep olabiliyor” dedi. Çağlayan, “Adana ve İskenderun görsellerinin de gösterdiği üzere, termik santraller ölümcül hava kirliliğinin başlıca kaynaklarından biri. Türkiye’de termik santraller her yıl yaklaşık 3000 erken ölüme sebep oluyor” şeklinde konuştu.

Ardından, Sağlık ve Çevre Birliği’nden Funda Gacal termik santrallerden kaynaklı hava kirliliğinin tüm dünyanın tartıştığı bir konu olduğuna dikkat çekti ve “Bu yüzden, dünyanın dört bir yanında hava kirliliğini gözler önüne sermek için sivil toplum kuruluşları bir araya geliyor. Kömürlü termik santraller ile mücadele aynı zamanda bir halk sağlığı meselesidir. Artık hep beraber ‘Havamızı Bozmayın’ dememiz gerekiyor” dedi. Kömürün iklim değişikliğini tetiklediğini de vurgulayan Gacal, “Son günlerde, Paris İklim Anlaşması’na uyumlu kömürlü santral yapacağız diyenleri duymaya başladık. Paris’ten sonra kömüre yer yok, bu gerçeği özel sektör de biliyor. Sadece Çin bu yıl içinde hava kirliliğini de gerekçe göstererek 120 GW’lık 103 termik santral projesini iptal etti” dedi.

Hava kirliliği yaşanmaz düzeylere ulaşabilir

Türkiye’nin en önemli doğal ve kültürel miraslarından Kaz Dağı, Türkiye’nin ‘oksijen deposu’ olarak da biliniyor. Ancak bölgede, işletme, inşa ve izin aşamasındakilerle beraber toplam 16 adet kömürlü termik santralin üretim yapması planlanıyor. Firmalar, tüm bu santrallerin toplam etkisini dikkate almayan ÇED raporları sunuyor. Ancak, Platformun hazırladığı rapor, bu termik santral projeleri hayata geçerse, hava kirliliğinin yaşanmaz düzeylere ulaşabileceğini ortaya koyuyor. Toplantıda çıktıları sunulan ‘Çanakkale için Hava Kirliliği ve Sağlık Etki Modellemesi’ raporu çarpıcı sonuçlar içeriyor. Rapora göre hava kirliliğine neden olan ve gözle görülemeyen parçacık maddeler rüzgarın etkisi ile çok geniş bir alana yayılabiliyor. CALPUFF hava kirliliği modelleme sistemini kullanarak yapılan çalışmaya göre özellikle Bandırma-Çanakkale arasındaki bölge ve Ezine’deki hava kirliliği düzeyleri etkilenecek. Bu bölgelerde, santrallerden kaynaklanan emisyonlar hava kirliliğini %50-150 arasında artırabilecek. Bu kirliğin sağlık etkisinin bölgede her yıl 1130 erken ölüm olacağı ve her yıl 160 bebeğin düşük doğum ağırlığıyla dünyaya geleceği hesaplanıyor

Çanakkaleliler Kirazlıdere Termik Santrali’nin iptalini istiyor

Son günlerde yoğun bir şekilde yurttaşlar tarafından itiraz edilen Kirazlıdere Termik Santrali Projesi, basın toplantısında da gündeme geldi. Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği adına konuşan Nebile Bayrak “Yıldırım Holding, yabancı bankalardan kredi alabilmek için teknolojimizi yeniledik diyerek kamuoyunda sanki temiz ve zararsız kömür varmış gibi yanıltıcı bir algı oluşturmaya çalışıyor. Oysa kömürün hangi şekilde olursa olsun santralde yakıldığı sürece hava kirliliğine ve iklim değişikliğine neden olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış durumda. Bizleri temiz kömür gibi kelimelerle kandıramazlar, artık kömür çağı geçti” dedi.

Yatırımcı şirketin daha önce planladığı Kirazlıdere 1 ve 2 TES projelerinin teknolojisini değiştirip, tek proje haline getirerek Kirazlıdere TES ismiyle sunduğu ÇED Raporu onaylanmamış, hava modellemesinin yenilenmesi için İnceleme Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısında iki ay süre verilmişti. Bayrak “Uzmanların söylediği bilimsel veriler ve görseller ortada. Çanakkale korunmalı, termik santrallerin havamızı bozmasına izin verilmemeli. Yıldırım Holding eğer isminin temiz yatırımlarla anılmasını istiyor ve iklim değişikliğini, halk sağlığını önemsiyorsa; tüm kömür projelerini derhal iptal etsin. Kömür projelerini iptal ettiklerini açıklayana kadar konunun takipçisi olacağız” diye konuştu.

(Yeşil Gazete)

‘Benzeri bir daha asla yapılamaz’: 750 yıllık Gökmedrese’nin çinilerini asitle yok edip maviye boyadılar!

Selçuklu döneminin önemli eserlerinden 750 yıllık Sivas Gökmedrese’nin minarelerinde ve minare kaidesinde yer alan mozaik tekniğiyle dekore edilmiş geometrik motifli Selçuklu çinilerinin asitle temizlenerek yok olmasının ardından maviye boyandığı ortaya çıktı.

Yaklaşık 20 yıldır restorasyonu süren Sivas Gökmedrese Camisi’ni yerinde gören sanat tarihçisi Şennur Şentürk, çinilerin kötü restorasyon nedeniyle tamamen yok olduğunu belirtti. Şentürk, “Zaman içinde bakımsızlık, kötü restorasyonlar nedeniyle de çiniler tamamen yok olmuş, en son da hâlâ sürmekte olan restorasyonda da bu alanlar asitle temizlenerek mavi boya ile boyanmış ve içler acısı bir görünüm almış” dedi.

Cumhuriyet gazetesinden Ceren Çıplak’ın haberine göre, Şentürk, onarımını çini restorasyonu yapan uzmanlar tarafından yapılması gerektiğini, bünyesinde uzman restoratör bulundurmayan herhangi bir inşaat şirketinin böyle bir restorasyonu yapamayacağını da sözlerine ekledi.

Şentürk, Sivas Gökmedrese Camisi’nin, taç kapısının, çifte minarelerinin ve dönemin firuze renkli Selçuklu çinileriyle, kabartma taş süslemeleriyle kült eserlerden birisi olduğunu belirterek Türk sanatında, dünya kültür mirasında önemli bir yeri olduğuna değindi. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında 1271 yılnda vezir Sahip Ata tarafından yaptırılan ve zamanla tahribata uğrayan Sivas Gökmedrese Camii’nin uzun süredir atıl bir restorasyon geçirdiği ve duvar taşlarında da kötü restorasyon uygulandığı görülmekte.

Türk İslam sanatı okuyan, 35 yıldır da kendi alanında uzman olarak çalışan Şentürk, “Çok üzüldüm, içim sızladı. 25-30 yıl önce gördüğümde bu çiniler böyle kötü değildi. Gökmedrese kentin ortasında yanlış ameliyat yapılıp terk edilmiş bir hasta gibi duruyor ve gelen geçenin içini acıtıyor” dedi.

Şentürk, çevredeki halkın da ağır aksak yürüyen restorasyondan rahatsız olduğunu belirtti.

Konuyla ilgili olarak görüşüne başvurulan Cumhuriyet gazetesi yazarı Özgen Acar da “Evliya Çelebi’nin ‘Benzeri bir daha asla yapılamaz!’ dediği 750 yıllık Gökmedrese çinilerine onarım soy kıyımı uygulandığı ortaya çıktı. Timur’un hayranlık duyduğu Gökmedrese, turkuaz renkli çinilerden adını almıştı. Uzmanlık gerektiren onarım, bakım işlerini bilgisiz kuruluşlara verenlerden hesap sorulmalıdır” dedi.

(Cumhuriyet)

‘Türkiye’de kalker ocağı yapılmayacak tek yer’: Saros Körfezi, kalker ocaklarıyla yok ediliyor!

Edirne’nin Keşan ilçesi Saros Körfezi kıyısındaki, ’Turizm Koruma ve Geliştirme Bölgesi ile Özel Koruma Bölgesi’ ilan edilen ormanlık alanlar, açılan kalker ve taş ocakları nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bakanlığın, ’ÇED raporu gereksiz’ kararı üzerine çevrecilerin başvurduğu mahkemenin verdiği ’ÇED raporu gereklidir’ kararına rağmen, bölgeye iki yeni kalker ocağı açılması için başvuru yapıldı.

Taş ocakları nedeniyle İstanbul’a yaklaşık 2,5 saat uzaklıktaki Türkiye’nin en önemli dalış merkezi İbrice Limanı, ormanlık alanlar büyük ölçüde etkilenirken, yargı yoluna giden çevreciler bir yandan da yaşanan tahribatı önlemek için eylemler yaptı.

Keşan ilçesinin Mecidiye Köyü’nün Saros Körfezi kıyısındaki ormanlık alan 2006 yılında Kütür ve Turizm Bakanlığı tarafından ’Turizm Koruma ve Geliştirme Bölgesi’, 2010 yılında ise ’Saros Körfezi Özel Koruma Bölgesi’ olarak ilan edildi. Buna rağmen Türkiye ve dünyadan dalış yapmak için grupların akın ettiği Saros Körfezi’nde denize yaklaşık 500 metre mesafede bulunan ormanlık alanlarda taş ve kalker ocakları art arda açılmaya başlandı. Saros’un yeşil kıyıları, ormanlık alanları tahrip edilirken, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Mart ayı başında bölgedeki kalker ocakları için, ’ÇED raporu gerekli değildir” kararı verdi. Karar üzerine Saros Körfezi Mecidiye Turizm ve Çevre Kültür Varlıklarını Koruma Derneği, avukat Bülent Kaçar aracılığıyla Edirne İdare Mahkemesi’ne yürütmeyi durdurma talebiyle başvurdu. Mahkeme, verdiği ara kararda ’ÇED raporu gerektiği’ yönünde ara karar verdi.

İki ocak açılması için başvuru

Dava devam ederken, bazı firmalar aynı bölge deniz kıyısında ormanlık alanda iki yeni kalker ocağı açmak için bakanlığa başvurdu. Bakanlık şimdiye kadar, başvuruya olumlu ya da olumsuz bir yanıt vermedi. Avukat Bülent Kaçar, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın’Ocaklar su kaynaklarına 2 kilometreden yakın olamaz’ genelgesi bulunduğunu belirterek, “Oysa yapılan bu projede mühendislerin ölçümleri 850 metre olduğu ortaya çıktı. Denize ise daha yakın” dedi.

Köylüler eylem yaptı

Saros Körfezi kıyıları taş ve kalker ocaklarıyla yok olurken, Mecidiye Köyü sakinleri bölgede protesto eylemi yaptı. Eyleme konuyu meclis gündemine taşıyan CHP Edirne Milletvekili Erdin Bircan, Keşan Belediye Başkanı Mehmet Özcan, çevreciler ve köylüler katılarak, ’Artık yeter köyümüzde taş ocağı istemiyoruz’ pankartı ile ’Doğayı katletme turizmi yok etme’, ’Turizm bölgesinde taş ocağı istemiyoruz’ yazılı dövizler taşıdı.

CHP’li Bircan: Rant kime sağlanıyor?

Bölgede alanların tahrip edilmesiyle, İbrice Limanı’na yaz aylarında dalış yapmak için gelen binlerce turistin gelmeyeceğini, turizmin, sebze, meyve ve bahçelerin yok olacağınıbelirten köylüler, dünya güzeli arazilerinin yok olduğunu dile getirdi. CHP Edirne Milletvekili ve TBMM Çevre Komisyonu üyesi Erdin Bircan, bölgedeki ocaklar için 10’a yakın soru önergesi verdiğini belirterek şunları söyledi:

“Ben bölgenin insanıyım. Bu bölgede yapılan tahribatlara sonuna kadar karşı çıkacağım. Bakan Veysel Eroğlu, ‘Bu tip ocaklar, kalker ocağı, taş ocağı, kum ocağı, doğayı tahribat yapan her yer yerleşim birimine 2 kilometre uzaklıkta olmalı’ diyor. ‘Deniz kıyısına da 5 kilometre uzaklıkta olması gerekir’ denmesine rağmen denizin dibine bu ocaklara müsaade ediliyor. Ya sayın bakan yalan söylüyor, ya sayın bakanın bilgisi dışında yapılıyor bunlar. Burası Saros Körfezi kıyısı, 2006 yılında turizm alanı ilan edilen yer burası. Ama buna rağmen Turizm Bakanlığı duyarsız kalıyor, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı duyarsız kalıyor. Buna rağmen Orman ve Su İşleri Bakanlığı duyarsız kalıyor. Rantsa kime sağlanan rant? Neyin rantı, niye izin veriliyor? Bu rant bizim çocuklarımızın torunlarımızın geleceğinden daha mı önemli? Biz birlik olarak bu mücadeleyi sürdüreceğiz.”

Bölgede yaşanan tahribat uydu fotoğraflarında böyle görülüyor

“Türkiye’de kalker ocağı yapılmayacak tek yer”

Milletvekili Bircan, kalker ocağı yapılan alanda 100 dekar alanın tahrip edildiğini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:

“Türkiye’nin neresine kalker ocağı yapılmaz dense, her halde buraya yapılmaz diye gösterirler. Burada İtalyan Kalesi ve İtalyan Koyu var. Bu bölgede Bizans ve Roma dönemine ait kalıntılar vardır. Burası dalış merkezi. Türkiye’nin her yerinden buraya dalış yapmaya gelenler var. Burada 17 dekar üzerinde çalışmada 100 dekar alan tahrip ediliyor. Bunu yapanların hiç vicdanı sızlamayacak mı? Sorun denize bu kadar yakın ormanlık alanın, denize bu kadar yakın olan turizm alanı olmasına rağmen katledilmesidir.”

Belediye Başkanı: dünyanın her yerinden dalış yapmaya geliyorlar

Keşan Belediye Başkanı CHP’li Mehmet Özcan da, son 3- 4 yılda bölgede taş ve kalker ocaklarının sayısının hızla arttığını belirterek şöyle konuştu:

“Buraları birinci derecede doğal SİT alanı. Hani bir çivi çakılmazdı? Kanunda 5 kilometre mesafe olması gerekiyor ocağın açılması için. Saros Körfezi’nin dibine taş ocağı açıyorlar. Bu gördüğümüz tahribat hiçbir yasaya, hiçbir kanuna uyacak gibi değil. Burası bizim doğal güzelliğimiz. Burası İbrice Limanı ve İstanbul Kadıköy Su altı Sporları Merkezi Okulu’nun eğitim yeridir. 2014 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde turizm amaçlı burada 1 gemi batırdık. Su altı tarihi müzemiz de var burada. Su altı sporları için ciddi çabalarımız var. Dünyanın her yerinden buraya dalış yapmaya gelenler oluyor. Maalesef korumakta zorlanıyoruz. Yasalar bir şekilde kolayca deliniyor. Biz burada taş ocaklarını açılmasını durdurmaya çalışıyoruz. Fakat onlar maden yasasından çıkan taş ocaklarını rahatlıkla açarak doğayı tahrip etmeye devam ediyorlar.”

“Taş ocakları karadan fazla denize zarar veriyor”

Saros Körfezi Mecidiye Beldesi Turizm ve Kültür Varlıklarını Koruma Yaşatma Derneği üyesi dalgıç Recep Çınar da, dünyanın her yerinden dalış yapmak için bölgeye gelenlerin sayısında her geçen gün düşüş yaşandığını belirterek şunları söyledi:

“İstanbul ve dünyanın çeşitli ülkelerinden buraya gelen dalgıçlar su altı mağaralarında yaşayan balıkları görmek için dalış yapıyor. Bu taş ocakları patlatma yapmaya başladıklarından beri su altı zenginlikleri de bitmeye başladı. Taş ocaklarından çıkan tozlar deniz altı canlı familyasını olumsuz etkilemekte. Yine dalış için gelen balık adamlargelmemeye başladı. Taş ocakları karadan fazla denizlere zarar veriyor. Eskiden 157 çeşit balığımız vardı, şu an 60- 70 çeşide düştü. Bu taş ocakları balık çeşitlerini yok etti. Burada balıkçılıkla geçimini sağlayanlar geçinemez oldu. Taş ocaklarının patlatmasından dolayı balık çeşitleri buradan göç etmesine ya da yok olmasına neden oldu. Saros’u koruma bölgesi içinde bakanlık 2006 yılında koruma altına aldı burasını. Ancak korunacağına taş ocakları mantar gibi türedi. Saros dünyada kendi kendini temizleyen 3 denizden birisi. Burası Tanrı’nın insanlığa sunduğu bir nimet. Bunun değerini bilip korumamız lazım.”

“Torunlarımıza bunları mı bırakacağız?”

Köy sakinlerinden Müfide Göktaş ise, “Bu doğayı yok etmeye kimin hakkı var. Bir ağaç yetiştirmek için kaç yılımızı veriyoruz. Doğayı katlettiler. Bıktık artık, buradan gitmelerini istiyoruz” dedi. Köylülerden Dilber Sarı, “Ocaklardaki kamyonlar günün her saatinde köyümüzden geçiyor. Toz soluyoruz. Boğazımıza yapışıyor. Kanser oluyoruz. Hiç durmuyorlar evimiz öyle bir sallanıyor ki deprem oldu sanıyoruz. Köyümüzde dalgıçların dalması için limanımız var. Buraya gelenler bu rezilliğimizi görmeye mi geliyorlar. Vicdanım rahat değil. Torunlarımıza bunları mı bırakacağız? Taş ocağı istemiyoruz” diye konuştu.

(T24)

Koskoca dünyaya, iki incecik tekerleğin üzerinden bakmak… – Murat Sevinç

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

O iki basit tekerlek, o basitlikleriyle koskoca dünyayı görünür hale getirir. Ayrıntıların fark edilmesini sağlar. Çakıl taşının sesini, yol kenarındaki samanın kokusunu, kuytuda kalmış güzel bir insanı, kenar bucak bir kahveciyi.

Gezmek, gezinmek, seyahat etmek, yolculuk yapmak…

Hangisi daha çok yakışır iki incecik tekerleğe? Gezinmek sanırım. ‘Gezmek’ daha planlı programlı bir eylem olabilir. Yolculuk yapmak, biraz sıkıcı gibi. Seyahat etmek ise ciddi bir iş sanki. Daha üst sınıf jargonu, biraz ‘cemiyet insanı’ olmayı gerektiriyor. Öyle herkesin harcı değil, seyahat! Gezinmek öyle değil ama. Gezenti var bir de, gezip tozmayı seven anlamında; akraba sayılırlar. İki tekerleğin üzerine yakışanı, hiç kuşkusuz gezinmek.

Olabilecek en güzel formlardan biri. Basit. İki güzel ve içi metal çubuklarla örülü daire. İkisini birleştiren, kadro. Kadronun arkasında küçük bir sele. Önünde gidon. Gerisi zincir, fren mekanizması, üç beş dişli ve kablo. Hepsi bu. Siz bakmayın o büyük teknolojiye, giderek daha hafiflerinin, hızlılarının imal edilişine. Asıl mesele basitliğinde. Bir şey basitleştikçe, kendisi dışındakilerle kurduğu ilişkinin şekli şemaili değişir. Onları daha görünür hale getirir. Bülent Ersoy’u düşünsenize. Yalnızca ona bakabiliyorsunuz, yanındakilerin görünmesini önleyecek kadar gösterişli. Ne örnek ama!

Sadelik bir insanda, bir nesnede ya da mekânda temsil edilebilir. Biraz görünmez olmak, biraz fark edilmez olmak, biraz kendinle meşgul olmayı reddetmek, iyi hissettirebilir görünmez olana, fark edilmeyene, kendisiyle meşgul olmayana. İşte o iki basit tekerlek, o basitlikleriyle koskoca dünyayı görünür hale getirir. Ayrıntıların fark edilmesini sağlar. Çakıl taşının sesini, yol kenarındaki samanın kokusunu, kuytuda kalmış güzel bir insanı, kenar bucak bir kahveciyi. Aslında ne denli güçlü olduğunuzu. Sabır ile direnç ile ve mutluluk arasındaki bağı keşfetmenizi. Dört tekerlek ve motor gücü ile yaşanamayacak her ne varsa.

Rampa çıkmak, misalimiz olsun:

Motor gücü ile çıkıldığında, bir yokuş, yalnızca vites düşürülmesini gerektiren ‘eğimden’ ibaret. Hele bir de viraj varsa, sıkıcı, yorucu hale de gelir. Ancak iki tekerlek üzerindeki için o yüzlerce metrelik yokuş ya da gezentilerin sevdiği sözcükle ‘rampa,’ birden çok deneyim içerir. İlk kez mi geçiyorsunuz? Ne zaman biteceğiniz bilmiyorsunuz demek ki. Önünüzde uzayıp giden yokuşta kaç viraj olduğunu, yolun durumunu, asfaltın eriyip erimediğini, yolun kalitesini. Demek ki yolunuz bir bilinmeze doğru. Yüklenirsiniz kaslarınıza. Ancak bu bir kas, güç kuvvet işidir zannedilmesin sakın. Hele ki bir rampa, büyük ölçüde zihinsel faaliyettir. Çok genç birinin kolayca üstesinden gelemeyeceği türden. Biraz yaş almayı gerektirir ki acele edilmesin. Yavaşlıktan haz almayı bilmeyi ister. Uzun mesafe koşuculuğu gibi, dağcılık gibi…

İlk kural, yavaş yavaş ve kan ter içinde gidilen o zorlu yolun, acele ile değil, zevk duygusuyla, ancak sabırla tamamlanabileceğini kestirebilmek. İşte pek çok konuda insanın başına bela olan ‘yaş almak,’ uzun yolun zorlu rampalarında çok işe yarar! Acele edilmemesi gerekir. Zira o yokuşu tırmanıyor oluşun asıl nedeni, zaten ‘acele’ hayattan kaçış. Kadıköy’de, Beşiktaş’ta, evlerinde deney tüpleri bekliyormuş da o akşam kansere çare bulacakmış gibi koşuşturan ve bu sürekli telaş halini ‘olağan’ gören zavallı İstanbullu ile iki tekerlek üzerinde gezmeye çıkmış insan arasındaki fark. İkincinin, acelesi yok. Acele etmesini gerektiren amacı yok. Derdi tasası, bir rampayı tırmanmak. Yola bakmak zorunda. Her bir taşı, dikeni hesaba katmak, küçük çukurları görmek, kendisini özellikle tatile çıkmış cip sahibi şehirli gerzeklerden korumak zorunda. Araç camından fındık fıstık atanlardan. Tahmin edilebileceği gibi zekâ düzeyi ve gülmece anlayışı tatile çıkınca değişmiyor, şehirde neyse taşrada da o. İşte rampa tırmanan bunları hesaba katmak zorunda; ciddi, özenli olmalı. Ter bazen gözüne kaçıyor. Gözlüğün içine sızıyor sıcak havada. Kimi bunu engellemek için alnına bir tülbent sarıyor. Bir virajı alırken, yüzlerce metrelik bir viraj daha fark ediyor. O bittiğinde ne ile karşılaşacağından habersiz. En heyecan verici olan da bu. Araç yolunun kenarında, araçların gidiş yönünde yolculuk ederken virajdan ötesini görmek zor hakikaten. Bir bakıyorsunuz, yeni ve upuzun bir viraj daha. Sabır. Yanınızdan aheste bir kamyon geçiyor. Elinizi kasasına atmak istediğiniz bir an gelebilir ama sakın ha. Sabır.

Kamyoncu demişken. İki tekerlek üzerinde gezmeye başlamadan önce eşin dostun en çok merak ettiği iki şey oluyor. Tayt giyilecek mi? Kamyoncular taciz etmez mi? Tabii ikisinden hemen önce, o bilgece soru: Deli misin? Ve aynı bilgelikle bir tahmin: Ölürsün. Oysa bir İngiliz ya da Almanla konuştuğunuzda, ilk tepkileri ‘Harika, keşke ben gelebilsem sizlerle’ oluyor. Kültürel farklılıkların her konuda ne denli belirleyici olduğunun nefis örneklerinden biri daha. Hele ki şu ‘tayt’ konusu. Türk erkeğinin sınanma konularından biri. Her sporun bir kıyafeti olduğunu anlamayışına mı, cinsiyetçiliğine mi yoksa kendi poposunu dünyanın en estetik organı olduğunu zannetmesine mi yanarsın! Şekerim tüm Türkiye köylüsü işi gücü bırakmış senin arkanı ve bacaklarını mı merak ediyor. Nasıl bir saplantıdır bu. Oysa malum, ne o taytı giyen herkes Kıvanç Tatlıtuğ ne de başka bir giysi ile iki tekerleği kullanmak mümkün; çünkü taytın içindeki dolgu malzemesi olmadan yol yapmak olanaksız. Haliyle tayt giyen sürücü, örneğin evinde deri pantolon ve kamçısı olan insanlar değil; aslında son derece gerekli ve sağlıklı bir şey yapıyor. Kamyoncu meselesine hiç girmeyelim. Bu daha da anormal bir merak. Dolandırmadan yanıta gelmeli: Hayır kamyoncular son derece anlayışlılar ve büyük şehir plakalarıyla tatile çıkıp henüz sürat ile sonuçları arasındaki bağı kavrayamamış şımarık orta sınıf mensuplarından çok daha iyi, efendi sürücüler. Ezcümle, bunların dert edilmesine hiç gerek yok.

Gezintiye çıkmanın bir de yük kısmı var. Tercih çok muhtelif. Sırt çantası, arka bagaj, arka bagajını hafif tutanlar, ağırlık taşıyanlar… Nasıl süreceğiniz, nerede/nasıl konaklayacağınızla ilgili tercihler bunlar. İki çorap, tişört, terlik, bir iki tamir malzemesi yeter de artar ama kimi bilgisayardan tut da kallavi üst başa kadar taşımayı tercih ediyor. Artık o gezentinin meşrebine kalmış, kendi bilir. Akşam yıkayıp sabah giyersin olur biter. Ne kadar az yük o kadar ferahlık. Az eşya, az kıyafet gibi. Zigon ve orta sehpa olmadan çay içip gazete okuyamayanlar için değil zaten tekerlek üzerinde gezinmek.

Yokuş çıkmanın ödülü, yokuş inmek değil aslında; yukarıdan, tırmanılan yola bakmak. Hele ki Datça ile Marmaris arasındaki o meşhur yokuşu çıkıp Akdeniz ve Ege’yi aynı anda görebildiğiniz tepe noktası gibi bir yerlerdeyseniz, değmeyin keyfe. Zannetmeyin ‘inmek’ kolay iş. Çok daha fazla dikkat gerektirir. Öyle havası atılacak iş değil bu, dedim ya acele etme lüksü yok çünkü tek bir taş insanı darmadağın edebilir. Yavaşça inilecek yokuştan. Yüzünüzde rüzgar, gözleriniz her bir çukurda, omuzlarda artan bir ağrı. Körolmayasıca ağrı, zaten yavaş yavaş tüm bedende yayılır üç beş günde.

Diyeceksiniz ki “Her yerimde ağrılar olacaksa nesi güzel, iki tekerlek üzerinde gezip tozmanın?” İşte ben de onu anlatıyorum ya, koldaki, bacaktaki ufak tefek ağrıların ne önemi var, üç beş güne geçer. Mesele, o sızıyı da hissederek yol alabilmekte. Bir başkasının değil ki sizin sızınız söz konusu olan. Hem sizin olmazsa başkasınınkini nasıl anlayacaksınız, öyle ya. Koca dünyaya iki tekerlekten bakmanın en anlamlı yanlarından biri, omuz sızınızı bir saman balyası kokusunun unutturmasında. Üstelik ağrısı olmayan insan mı olur…

İki tekerlek üzerinde, o iki tekerleğin temas ettiği yol dışında hiç bir şey düşünmeden, sıcak ve serine, beden ağrılarına aldırmadan yol almak. Yol alıyor olmanın güzelliği, ferahlatıcılığı. Biraz da seleden bakmayı denemeli güzelim dünyaya. Belki başka bir şeyler fark ederiz…

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

 

Murat Sevinç

 

Barbarlık çağına doğru koşar adım – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Hayatlarını sağlıklı ve temiz bir doğa için mücadeleye adamış Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu çiftinin anısına…

Antalya’da doğa ve yaşam hakkı savunucusu Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu çifti önceki hafta evlerinde bir cinayete kurban gitti.

Antalya’nın Finike ilçesindeki Kızılcadağ yaylasında yaşayan ve arıcılık yapan çift bölgedeki taş ve mermer ocaklarının yaratığı doğa tahribatına engel olmak için mücadele ediyordu.

Cinayetin faili yakalandı. Sorgusunda cinayeti bölgede faaliyet gösteren bir mermer ocağında çalışan “Çirkin” lakaplı bir kişinin azmettirdiğini söyledi.  “Çirkin” lakaplı kişi Ali Ulvi Büyüknohutçu ailesinin hukuki mücadele ile kapattırdığı Bartu Mermer Ocağı’nda çalışıyor. Soruşturma devam ediyor.

Bu cinayet doğal hayatı korumak için yapılan mücadeleler açısından yeni bir döneme girildiğinin habercisi olarak görülmeli. Hukukun askıya alındığı, adalet duygusunun buharlaştığı, kamu fikrini yok etmeye yeminli bir siyasal iktidarın işbaşında olduğu zamanlardayız ve bu durum geçici gibi görünmüyor.

Ya sosyalizm ya barbarlık

Yetmişli yıllarda dünyanın gidişatının nereye doğru olabileceği “ya sosyalizm ya barbarlık” sloganı ile dile getirilirdi. Sosyalizm bir ütopya olarak yerli yerinde duruyor; içinde olduğumuz iklim krizi önemini daha da öne çıkardı üstelik. Ama yıllar içinde ülkemizde ete kemiğe bürünen barbarlık oldu; devlet eliyle işleyen, toplumsal ilişkileri, iyi veya kötü işleyen bütün kurumları dağıtan ve tahrip eden bir barbarlık.

Sadece AKP iktidarının yarattığı bir tahribat da değil bu. 12 Eylül darbesi bir milat olarak kabul edilirse, darbe sonrasında işbaşına gelen her hükümet, üç aşağı beş yukarı aynı siyasal programı icra etti: Özelleştirmeler yoluyla kamunun tasfiyesi, küçük köylü tarımının tahrip edilmesi, kentsel dönüşüm projeleriyle yoksulların mülklerine el konulması, dev inşaat projeleriyle doğal yaşam alanlarının yapılaşmaya açılması, tarımsal ve endüstriyel faaliyetlerin yol açtığı toksik kirlenmeye göz yumulması gibi sorunlar ilk anda aklıma gelenler.

Uyduruk yatırım projeleri

İrili ufaklı çeşitli yatırım projeleri içeriği boş, ucuz bir kalkınma söylemi ile uygulamaya konuldu; konuluyor. Bu projelerin gerçekleşmesinde “üstün kamu yararı” bulunduğu söylendi sürekli olarak. Oysa her biri birer ekolojik yıkım örneği olarak da okunabilecek “çılgın” projeleri yürürlüğe sokmakla toplumun hangi ihtiyaçlarının karşılandığı sorularına olumlu yanıtlar vermek olanaksız.

Bir ülke düşünün ki milyar dolarlık projelerin kamu yararı oluşturduğuna sadece bakanlar kurulu üyeleri karar veriyor! Televizyonlarda, basında, sosyal medyada bu yıkıcı projeleri meşrulaştırma görevini üstlenen, gerçekle bağını koparmış bir dünya “kadrolu” gazeteciyi, yorumcuyu, akademisyeni de unutmamalı.

Ama bir de Büyüknohutçu çifti gibi doğal hayatın korunmasını iş belleyen, o dev projelerin yaşadıkları yerde ne büyük yıkıma yol açtığını gün be gün gözleriyle gören insanlar; gerçekleri dile getirdikleri için baskı gören, işinden olan gazeteciler ve akademisyenler var. Devletin, şirketlerin tahammül edemediği, görmek veya duymak istemediği insanlar.

Büyüknohutçu çifti son yıllarda Antalya ormanlarında koca birer yara izi gibi beliren taş ve mermer ocaklarının yarattığı tahribata karşı mücadele ediyordu. Evlerinin etrafındaki sedir ormanlarının yok olmaması için çok çaba göstermişlerdi. Bir zamanlar kutsal olarak nitelenen sedir ağacı ya da halk arasında daha yaygın olan ismiyle katran ağacı.

Dağların kadısı katran ağacıydı

Batı Toroslar ve özellikle Antalya ili katran ağaçlarının doğal yaşam alanı. Boyu 40 metreye kadar ulaşan bu ağaçlar dünyada sadece ülkemizde ve Lübnan’da bulunuyor.

Taş ve mermer ocakları en büyük tahribatı bölgedeki bitki örtüsü üzerinde yapıyor. Açığa çıkan toz bitkilerin yaprak ve benzeri dokularının üzerini örterek ya da içine nüfuz ederek hayati faaliyetlerini sekteye uğratıyor.

Bir diğer zararlı etki ise suların kirlenmesi. Mermer ocaklarında su kullanımı çok fazla. Sondajla çıkarılan ve genellikle üst düzey içme suyu kalitesinde olan bu sular kullanım sonrası kirleniyor. Atık su havuzlarında toplanan ya da çevreye saçılan bu sular zaman içinde mermer ocaklarının faaliyet gösterdiği bölgedeki su varlıklarına da bulaşarak kirlenmesine neden oluyor.

Bütün bu sorunların bölgedeki doğal hayat üzerindeki en yıkıcı etkisi ise biyoçeşitlilik kaybı oluyor.

Antalya’da işletme ruhsatı verilen taş ve mermer ocağı sayısı 2000 civarında. Hepsinin faaliyete geçtiği bir durumda bölgede tek bir ağaç, bir damla su ve yaşayan tek bir hayvan kalmayacağından emin olabiliriz.

Katran ağacı kutsal olarak görülen ağaçlardan biri. Halk arasında “Dağların kadısı katran, müftüsü çam” diye bir deyiş var. Ya da bir zamanlar böyle bir deyiş vardı.

Her türlü kutsal değerin bir mala, ürüne dönüştürülerek yok edilmesi, muhafazakâr olduğunu iddia eden, dini referanslarla iş gören bir siyasal parti olan AKP’nin en büyük başarısı olarak görülebilir.

Son yıllarda mermer ocağı ya da HES gibi projelere karşı bölge sakinlerinin açtığı davalardan “bazen” yürütmeyi durdurma kararları çıkabiliyordu. Ancak bu kararlara rağmen inşaat ya da üretim faaliyetleri de devam edebiliyordu. Yani yargı kararlarına uyulmayabiliyordu.

Yargının hukukla bağını bütünüyle kopardığı günümüzde böyle davalar için herhangi bir mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı alıp alamayacağını göreceğiz.

Ama her hâlükârda en önemli soru ise iyice belirginlik kazanıyor: Hukuki mücadele imkânlarımız gasp ediliyor, ortadan kaldırılıyorsa nasıl mücadele edeceğiz.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

Ormanda ev yapım atölyesi temmuz ayında Bayramiç’te

Yeni İnsan Yayınevi‘nden kitap ve e-kitap olarak çıkan, ‘Geleneksel Yapı Teknikleri : Doğal ve Ekolojik Yapı Rehberi ile gazetemizde yer verdiğimiz Kırsal Yaşam ve Yapılar yazı dizisinin yazarı Melih Aşanlı, Çanakkale Bayramiç’te bulunan Harmonia arazisinde 1-9 ve 14-22 Temmuz tarihlerinde 9’ar günlül “Ormanda Ev Yapım Atölyesi” düzenliyor.

Harmonia‘nın kendi arazisindeki düzenlediği ilk uygulamalı eğitime ekolojik mimari hakkında genel bilgi sahibi ollmak isteyenler, kırsalda ve/veya şehirde kendi evini inşa etmek/ettirmek isteyenler katılabiliyor.

Atölyeye ayrıca ekolojik mimari konusunda uzmanlık isteyen mimarlık öğrencileri ile doğal malzemeleri tanımak, onlarla çalışmak isteyen sanat/tasarım öğrencileri ve malzeme olarak ahşabı daha yakından tanımak isteyenler de katılabilir.

Program, ücret, katılım koşulları vsr hakkında bilgi için Ormanda Ev Yapım Atölyesi eğitim dökümanını inceleyebilir, eğitime başvuruda bulunmak için ise [email protected] adresine mail atabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

Güneş gönüllüleri İstanbul’da buluşuyor

Güneş enerjisinin kullanımının yaygınlaşmasında  genel kabul gören bir gerçek var: Türkiye’deki  süreç çok ciddi bir eksiklik  göstermektedir. Yurttaşlar bu sektöre giremediler. Yurttaşın Enerji Santrali Y.E.S.  yok.  Gerek 10 kW’a dek pv (fotovoltaik)  güneş paneli kurulumlarında ve gerekse ortakların daha mütevazi paylarla yatırıma katıldıkları kooperatiflerin kurularak yatırım yapmalarında kayda değer bir gelişim  olmamıştır.  Halbuki bu alanda kimi ülkelerde yurttaşların payı %50’yi bulmaktadır. Bu eksikliğin diğer yönü ise pv solar panel kurulumları için en uygun yer olan çatılar ülkemizde ihmal edilmektedir. Gerek mevcut binalarda gerekse kentsel dönüşüm vd yeni  yapılacak binalarda çatılar güneş paneli kurulmak üzere değerlendirilmemektedir.

Evet, çatılara yurttaşın enerji santrali. 3,5 yıldan beri Yeşil  Gazete‘de Güneş Gönüllüsü adıyla  yazıyorum. Yazdığım da ne ki?

Çatılara yurttaşın enerji santrali., evet ,  kendi catımıza  ve/veya kooperatif  kurarak,  başkalarını ikna ederek, belediye vd  yerelde ne varsa hepsine ulaşarak güneş enerjisinden yararlanmayı artırmak. Güneş Gönüllüsü olarak okuyucu ve dinleyicilerimi de Güneş Gönüllüsü olmaya çağırıyorum. Yatırımcı insanlar tek tek ya da gurup olarak KENDİ  çatılarımıza kurmaya çağırıyorum ve AKTIVIST GRUP olarak yerelde belediye ve diğer yurttaşları da bunun  için harekete geçmeyi öneriyorum. Bilgi edinmek anlamında tüm yenilenebilir  enerjiler konumuz, ama  çabamız ilk elde yukaridaki eksikliği gidermek

Yatırım? Örneğin bir kooperatif hissesi, 500 TL? Bütçenize göre 2.000 TL tutarında bir solar panel? 1 kW derseniz galiba 5,000TL tutar. 3-5 kW le hemen tümüyle tüketiminizi karşılamak da mümkün. Eğer çatınıza biraz daha büyük bir pv solar panel (10 kW a kadar) kurulumu  yaparak ihtiyaç fazlası elektriği satmak istiyorsanız çatıya statik rapor almak gibi yerine getirilmesi gereken işlemlerin azaltıacağına dair çalışmaların sonucunu beklemek isteyebilirsiniz. (Kaç yıldır  bekliyorsunuz?)  Ama önce hemen karar vermeniz gereken konu gerçekten bu kadar büyük bir yatırıma hazır mısınız?

9 Ekim 2013’te Yeşil  Gazete’de Otonom Enerji başlığıyla ilk yazım yayınlandı. 20 Şubat 2017 tarihine dek 14 yazının hemen hepsinde yurttaşları enerji üreticisi olmaya  çağırdım. Kimi zaman enerji sektöründe  her insanın bu üretim aracına sahip olabilmesinin tekeller üzerindeki etkisi hakkında yazdım veekonomipolitik anlattım. Kimi zaman  Y.E.S. ten sözettim. Bunun  getireceği demokratikleşmeye lafı getirdim. Farklı çıkar grupları ve siyaset ilişkisine dek anlattım. Almanya’nın nükleerden  çıkışında siyasetin iyi niyetinden önce Fuşima felaketinden hemen sonra  800 civarı yerleşim  biriminde üç ay gösteri yapan nükleer karşıtlarının zorlamasının  asıl etkiyi yaptığından söz ettim. „Biz Almanya’da bu mücadeleyi  çatılarda kazandık“ diyerek nükleer karşıtı aktivistlerin Almanya’da güneş enerjisine ilk yatırım yapanlar olduğunu anlattım.

Herşeyin bir zamanı var demek ki: Nisan ayında İstanbul’da  „Yeryüzü derneğinde“ toplantı çağrısı yaptım 8-10 kişi geldi.. Güneş Gönüllüeri adını da beğendi arkadaşlar. O zamandan beri İstanbul’da bir kaç toplantı yaptılar ve bir de  Kadıköy Koşuyolunda bulunan YUVA Derneği’nde eğitim aldılar. Eğitim? Evet ve başta enerji verimliliği.

Güneş Gönüllüleri misyonlarını (varoluş amacı) yenilenebilir enerji üretimi hakkında farkındalığı artırmak ve uygulama çalışmaları yapmak, vizyonlarını ise (gelecek görüşü) yenilenebilir enerji teknolojileri konusunda küçük ölçekli, yaygın ve yerel uygulamaları artırmak olarak tarif ettiler

Kırsal alanı olmayan dolayıs ile rüzgar santrali ve biyogaz üretiminin  pek gündeme alınamayacağı Kadıköy ilçesinde  ele alabileceğimiz konu Güneş enerjisi. Ama yalnızca elektrik üretimi değil, güneşten gelen ısının değerlendirilmesi. Günısı? Evet ama o sıcak suyu kalorifere indirirseniz, hatırı sayılır yakıt tasarrufu gerçekleşiyor (Solartermi).

Kadıköy Belediyesi, Çevre Haftası etkinlikleri kapsamında Kadıköy Çevre Festivali düzenliyor. 26 – 28 Mayıs 2017 tarihleri arasında Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nda gerçekleşecek olan festivalde GG’ler (Güneş Gönüllüleri) Yeryüzü  Derneği standında olacaklar. Başka etkinliklerin yanısıra Yenilenebilir Enerji Üretim Kooperatifi Paneline katılacaklar. Çanakkale Troya Çevre Derneği’nden iki arkadaşımız da panelist.

Bir grup  Güneş Gönüllüsü ay başında Çanakkalede “Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri Konferansı”na katılmıştı. Konferansın en güzel haberi ise Türkiye’de 17. Enerji kooperatifinin  Çanakkale’de kurulduğu ve bütün yönetimin de kadınlardan oluştuğu olmuştu

 

Alper Öktem

Güneş Gönüllüsü