Sosyal Haklar Derneği (SHD), 2015 ve 2016 yıllarında Soma’da düzenlediği yaz okulunu, bu yıl hem Soma hem Aladağ’da yapıyor.
Dernek, geçtiğimiz yıl, üyelerinin ve gönüllülerinin desteği ile 200 genç ve çocuğa ulaşmıştı.
Bu yıl ise 10-28 Temmuz’da Soma’da, 13-16 Temmuz Aladağ’da yapılacak yaz okullarında, çocukların yaz dönemindeki olanaklarını çoğaltmak ile gelişimlerine sosyal ve kültürel açıdan destek olmak hedefleniyor.
Yaz okullarında düzenlenen atölyeler; sorgulayan, tutum sahibi, sevgi dolu, paylaşımcı ve dönüştürme gücüne sahipçocukların yetişmesi için uygun atmosfer sağlamak üzere eleştirel pedagoji süzgecinden geçirilerek biçimlendiriliyor. Ancak öğrencilerin hiçbir eğitsel etkinliğe katılmadan sadece oyunlar, dinlenme ve eğlenme aktiviteleri ile vakit geçirme özgürlükleri de bulunuyor. Düzenlenen atölyeler listesinde meslek tanıtımları, temek haklar, ekoloji ve çevre, barış, resim, ebru, satranç, spor ve doğa, tarih, felsefe, grafik tasarım, teknik resim, yaratıcı drama gibi birbirinden farklı alanları yan yana görmek mümkün. Hatta bu sene, Aladağlı çocukların özel isteği üzerine bir graffiti atölyesi düzenlenmesi de tasarlanıyor.
Okullar çocukların, gençlerin ve ailelerinin yaz okulundaki etkinlikler sonrasında, kendi yapıları içinde gelişip öğrenmeye devam edecekleri bir ortama kalıcı bir zemin hazırlamak üzere kurgulanıyor.
Kamusal sorumlulukları hatırlatan bu dayanışma eylemi ile paranın geçerli olmadığı, hiçbir şeyin alınıp satılmadığı, her şeyin gönüllü emeği ve dayanışma ile organize edildiği bir eğitimin mümkün olabileceğini, bir kez daha, hem görmek hem de göstermek isteniyor.
Sosyal Haklar Derneği: “İnsan sosyal haklarıyla insandır!”
2006 yılında kurulan Sosyal Haklar Derneği görece ihmal edilmiş bir hak kategorisi olarak sosyal hakların herkese tanınması için mücadele eden bir demokratik toplum kuruluşu. Çevre, Ekoloji ve Kent Hakkı, Eğitim Hakkı, Çocuk Hakları, Sağlık Hakkı, İşçi Hakları, Hayvan Hakları, Kadın – LGBTi+ Hakları alanlarında çalışmalar yapan Dernek, yıl boyunca aylık Sosyal Hak İhlalleri Raporları ve yine aylık olarak Sosyal Hukuk adlı bir dergi yayınlamakta.
Merkezi İstanbul’da olan derneğin Ümraniye, İskenderun, Adana ve Soma’da temsilcilikleri bulunuyor.
SHD’nin Soma ve Aladağ hakkındaki ve diğer raporlarına internet sitesi üzerinden ulaşabilirsiniz.
13 Mayıs 2014 tarihinde, Cumhuriyet tarihinin en büyük iş cinayetinin gerçekleştiği Soma’da ve 29 Kasım 2016 tarihinde yurt kapıları kilitli olduğu için çıkan yangında 12 çocuğun hayatını kaybettiği bir sosyal cinayete tanık olan Aladağ’daki çocukların yaşadıkları travmaları atlatmasına katkı sağlamayı da hedefleyen bu yaz okullarını gerçekleştirmek için, SHD’nin desteğinize ihtiyacı var.
17 Haziran Cumartesi 16:00’da İstanbul’da hazırlık toplantısı
Öncelikle , atölyelerin düzenlenmesi için, hem atölye düzenleyicilerine hem de atölye düzenlemese de çocuklarla çalışabilecek gönüllü dostlara ihtiyaç bulunuyor. Düzenlenecek atölyelerin sarf malzemeleri , çocuk ve gençlerin okul alanına taşınması, beslenmeleri , okul alanının tanzimi gibi masraf kalemleri için ise maddi destek gerekiyor.
Gönüllü olmak, bağış yapmak veya ihtiyaç listemizdeki malzemeler konusunda destek olmak için bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.
Gönüllü olmak ve yaz okulları hakkında bilgi almak isteyenler, 17 Haziran Cumartesi, (bugün) saat 16.00’da Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, Karaköy’de yapılacak hazırlık toplantısına katılabilir.
Bir savaş var, durmaksızın devam eden. Bin yıllara yayılmış, son birkaç yüzyılda ise hızını ve yıkıcılığını artırmış bir savaş. İnsanın doğa ile ve dolayısıyla kendiyle olan savaşı bu. Ve öyle bir savaş ki bu, bir zaman bir yerde okuduğum üzere, kazandığımız takdirde kaybetmiş olacağız.
Bu yazı, doğayla olan kısım üzerine…
Farklı bir savaş bu; saldıran var ama -bırakın karşı saldırıyı- savunan yok. Tek taraflı ilerliyor; hep hücum, hep hücum… İşin ilginci geri çekilen de yok. Olduğu yerde durup duran, her tokadımızı, her tekmemizi, her sillemizi sessizce sineye çeken bir saldırılan var ortada. Bu kadarını İsa bile yapamazdı herhalde; ya da sadece o yapabildi belki, bilinmez.
Yaralar açılıp dururken saldırı altındaki doğa, büyük bir şefkat ve hiç bitmeyen yeniden başlama enerjisiyle pansuman yapıyor, bunları sarmaya çalışıyor; fakat saldırı yeniden ve yeniden vuku buluyor.
Saldırıyı dört bir koldan sürdürüyoruz. Binlerce yıldır hiçbir şeyde yakalayamadığımız uyuma bu konuda ulaştık. Din, ticaret, güç, şöhret, hırs, para ve diğer şeylerden kaynaklanan savaşları birbirimizle yapaduralım; bunları yaptığımız zamanlar dâhil olmak üzere O’na, yani doğaya, yani bütüne karşı olan savaşımızda müttefik ve hemfikiriz. Kesintisiz, dur durak bilmeyen savaşımızda… Kusursuz bir istikrarla… Buna dair en ufak bir anlaşmazlık taşımıyoruz.
Doğa ise savunmada kalmaya devam ediyor, kendini yeni koşullara adapte etmeye gayret ediyor; sadece yapması gerekeni yapıyor: Pansuman, baticon, sargı bezi…
Havadan, sudan ve karadan bombalıyoruz her şeyi. Hava kuvvetleri; ağır sanayi kuruluşlarıyla, kirli ve riskli enerji üretimiyle dünyamızı bombalarken denizciler boş durmuyor, daha masum görünen ama perde arkasında gölleri dolduracak kadar göz yaşıyla dolu diğer üretim hamleleriyle, elektronikle, daha fazla ve daha fazla elektrik tüketen her türlü ürünle bu bombalamaya destek veriyor; hatta son yıllarda öne çıktığı ve bu amansız saldırıda başı çektiği görülüyor.
Elbette ki hiçbir işgal, hiçbir saldırı, kara kuvvetleri olmadan tamamlanamaz. Ortalığı istediğiniz kadar yakıp yıkın, düşman topraklarına bizzat girmek zorundasınızdır, aksi takdirde gerçek anlamda hakimiyet kurmanız mümkün olamaz; yakıp yıkmanız geçici kalır, düşmanı sömürgeleştiremez, kapitülasyonlar ve diğer anlaşmalarla ondan en fazla faydayı sağlayamazsınız. Kara kuvvetleri ise biziz: biz ve tüketim gücümüz. Hava ve deniz kuvvetlerinin tamamlayıcısı biziz. Onların ürettiğini tüketen, parlattığı şeylere gözleri kamaşan, gözü dönen, daha fazla ve daha fazla isteyen ve daha fazla bombalamaya, daha fazla saldırıya alan açan biziz. Her gün binlerce uçağı uçuran biziz, milyonlarca klimayı çalıştıran biziz, karbonları can’ım atmosfere salıp duran biziz, daha fazla tüketebilmek için doğanın göz yaşlarını görmezden gelen biziz. Arz’ın karşılığındaki talep biziz!
Soyut bir biz’e gitmesin kafalar; gerçek anlamda biz’iz: sen’sin, ben’im. Annemiz, babamız, o tatlı pazarcı teyze, güler yüzlü komşumuz, çok sevdiğimiz hocamız, dini bütün dedemiz, ateist arkadaşımız, liberalimiz, solcumuz; hemen hepimiz…
Ve fakat
doğa da biz’iz;
dünya da ben’im;
bütün de sen’sin.
Kendi ayağına sıkanlarız yani.
https://www.youtube.com/watch?v=X_dicxElh28
Bakalım bu amansız saldırıdan ne zaman vazgeçeceğiz. Benim umudum var.
Üretim Reform Paketi’nden zeytinlerin sanayi yatırımına açılmasına izin veren düzenlemenin çıkarılmasının ardından CHP ve MHP’nin ısrarı sonrasında AKP yönetimi de ikna edilerek meraların sanayiye açılmasına ilişkin iki maddenin tasarıdan çıkarılması kararı da alındı.
Meralarla ilgili maddelerin de tasarıdan çıkarılmasına yönelik en etkili kampanyalardan birine ise #meraanadoludur sloganı ile Anadolu Meraları imza attı.
Anadolu Meraları’nın kurucularından Durukan Dudu. Açık Radyo’da her çarşamba 10:30 – 11:00 saatleri arasında yayınlanan Açık Yeşil programında Ümit Şahin ile Murat Can Tonbil‘e konuk oldu.
Henüz meralar ile ilgili maddeler tasarıdan çıkarılmamış iken 14 Haziran Çarşamba günü yayınlanan programı burdan dinleyebilirsiniz
Programının tamamının, Yeşil Gazete Çanakkale muhabiri Güneş Dermenci tarafından gerçekleştirilen metin çözümlemesini de paylaşıyoruz.
Durukan Dudu (kırmızı boyunbağlı), 2012’deki 9. Açık Radyo Dinleyici Destek Şenliği özel yayını sırasında da Açık Yeşil programına konuk olmuştu
Nedir mera?
Ümit Şahin: Bugün çok önemli bir konu ve konuğumuz var. Zeytinlikler kurtuldu diye haberlerini duyduk ama meralar öyle değil. O yüzden biz de bugün Anadolu Meraları’nın kurucusu Durukan Dudu’yu telefonla Açık Yeşil’e konuk ediyoruz.
Bu tasarıda son durum nedir ? Meralar, zeytinliklerde olduğu gibi kurtulacak mı? Bunları konuşacağız ama bunlara geçmeden çok temel bir soru ile başlamak istiyorum. Biz şehirde tam olarak mera nedir, neresidir galiba bilmiyoruz. O yüzden de fazla önemsemiyor olabiliriz bu işi. Biraz anlatabilir misin, nedir mera?
Durukan Dudu: Çok haklısın aslında. Dünyada ve Türkiye’de hem çevre savunusu, hem de özellikle şehirlerde gelişmekte olan bu ekoloji farkındalığı üzerine, biyolojik çeşitlilik farkındalığına baktığımızda, meraların bugüne kadar hakettiği önemi görmediğini çok rahatlıkla söyleyebiliriz.
Türkiye’deki meralar genelde sarı, bozkır, çorak, kıraç, pek bir işe yaramayan, dağ başında araziler olarak düşünülür. Ekosistem hizmetleri dediğimiz kavramlar açsısından da çok değerli oldukları pek fark edilmez. Hatta genelde ormanlara yönelik bir talebimiz vardır, ormanlaşma isteriz her yerde. Meraların da ormanlaştırılmaya çalışılması gibi çalışmalar da oldu Türkiye’de. Bütün bunların sebebi, meraların aslında hem potansiyelini, hem de potansiyelini gerçekleştiremese bile bugün itibariyle sahip oldukları değeri pek bilmemekten kaynaklanıyor.
Bizim mera diye tabir ettiğimiz ve çok farklı alt ekosistemlerden oluşan bölgeler, dünyanın yaklaşık yarısını kaplıyor. Yeryüzündeki her iki adımdan biri aslında bir meraya, meranın alt ekosistemlerinden birine düşer. Bu ekosistemler, yağışın düzenli olmadığı bölgelerde ki dünyanın en az yarısı böyledir, biyolojik çeşitlilik anlamında, toprakta organik madde tutma anlamında, yaşamı besleme anlamında doğanın geldiği geldiği en güçlü noktadır. Bu nokta çoğu zaman orman ekosistemlerinden daha güçlüdür aslında. Bizim mera deyip geçtiğimiz şey, en az ormanlar kadar önemli bir ekosistemdir. Türkiye’de örneğin meraların ve alt ekosistemlerinin barındırdığı toplam biyolojik çeşitlilik, ormanların barındırdığı toplam biyolojik çeşitlilikten daha fazla.
Ümit Şahin: Meralar ne kadar alan kaplıyor?
Durukan Dudu: Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaklaşık 44 milyon hektar kadar olduğu hesaplanıyordu. Bu arada bunların hesaplama çalışmaları hala bitmiş değil. Bugün itibariyle 13 – 14 milyon hektara düşmüş durumda. Yani yaklaşık üçte birinden daha az bir alana düşmüş durumda.
Ümit Şahin: 14 milyon hektar ne demek?
Durukan Dudu: Türkiye’nin kabaca %20’si demek.
Ümit Şahin: Türkiye’nin %20’si mera mı yani?
Durukan Dudu: Evet. Bütün ülkeyi baştan sona dolaşın, her beş adımınızdan biri meraya atılmış olur.
Meralar herkese ait
Ümit Şahin: Mera kanununda bir tanım var, öyle değil mi?
Durukan Dudu: Tabii, aynen öyle. Mera aslında, bugün özellikle meclise gelecek haliyle hukuki bir tanım.
Kanunda çok ilginç, işin özünü çok güzel anlatan tanımlar var, ‘kadimden beri kullanılan’ gibi. Yani buralar aslında kadimden beri kullanılan, insanların özellikle hayvanlarını otlatma, toplayıcılık amaçlarıyla kullandıkları, göçerlerin, Türkiye’deki bütün kırsalla alakası olan insanların kullandığı bölgeler. Bu bölgeler aslında mülkiyet hukukuna değil, egemenlik hukukuna tabi. O yüzden sahipleri yok, o yüzden devletin tasarrufu altında.
Buralar aslında devletin tapusunun olduğu hazine arazileri değil. Aynı ormanlar gibi.
Ümit Şahin: Köylere ait meralar yok mu?
Durukan Dudu: Kimseye ait bir mera yok. Hukuki olarak tanımlandığı zaman, millete ait. Devletin hüküm ve tasarrufu altında.
Zaten, hala bitmemiş olan çalışma da, hangi köyün hangi merayı kullanabileceği, hangi meranın hangi köyün bakma hakkı altında olduğuna dair bir çalışma. Dolayısıyla aslında köylerin de sahip olduğu alanlardan değil, hukuki anlamda millet olarak, ulus olarak sahip olduğumuz, egemenliğimiz altında olan arazilerden bahsediyoruz.
Ümit Şahin: Orman gibi düşünmemiz lazım merayı, öyle mi?
Durukan Dudu: Aynen öyle. Hem kanun itibariyle, hem de pratik itibariyle, bir orman arazisi nasıl orman arazisinden çıkabiliyorsa, mera da ancak o şekilde çıkabiliyor.
Artık orman olmayan yerler ormandan alınıp hazineye devredilir. 1998’de yapılan mera kanununda, hangi şartlar altında meraların başka amaçlarla kullanılabileceğine, otlatma, hayvancılık ve diğer kadim işler dışında kullanılabileceğine dair istisnalar var.
Şu anda komisyondan dün (13 Haziran Salı) geçmiş olan ve bugün mecliste görüşüleceği tahmin edilen kanunla birlikte o istisnalara bir tanesi daha eklenecek. O istisna da, gerektiğinde sanayi tesislerine açılabilmesi anlamına gelecek meraların.
Bu çok önemli, bütün denklemleri değiştirebilecek kadar güçlü etkileri olabilecek bir istisna.
Nehirleri ve dereleri besleyen mera ekosistemleridir
Murat Can Tonbil: Bir haber vardı bugün. Edirne’nin Lalapaşa ilçesindeki Çömlek köy mevkiinde yapılmak istenen kalker ocağının, köyün kullandığı merayı tehdit ettiğini söyleyen TEMA Vakfı Edirne İl Temsilcisi Şirin Çoğal, “Bu projenin hayata geçirilmesiyle birlikte bölgede bulunan 25 familya ve bu familyalara ait 92 bitki türü ile birlikte endemik türler de zarar görecek” demiş.
Doğa Derneği’nin başlattığı imza kampanyasından da belki burada bahsedebiliriz. Anadolu’ya özgü endemik bitkilerin yarısından fazlası meralarda bulunurmuş. Bu da önemli noktalardan biri olsa gerek.
Durukan Dudu: Çok doğru bilgiler. Meralar genel olarak zaten çok önemli.
Mera ekosistemleri, Anadolu ekosisteminin, büyük ekosistemin ayakta kalmasını sağlayan en güçlü ve en temel direktir. Çünkü bu biyolojik çeşitliliğin yanı sıra müthiş bir su tutma özelliği var. Biliyorsunuz Anadolu’nun birçok yerinde yağışlar mevsimseldir. Belli dönemlerde yağar ve ondan sonra uzun süre kuraklıklar olur. Bu su rejiminin, bizi sellerle veya kuraklıklarla boğuşturmamasının sebebi meralardır.
Meralar birer süngerdir. İçindeki toprak örtüsü sayesinde yağan yağmuru tutar ve yavaş salar. Yani dereleri, nehirleri besleyen, meralardır. Bütün bunları yan yana koyduğumuzda, meraların Türkiye’de iki tane dezavantajı var. Biri, algı konusunda çok ciddi bir zayıflığımız var. Meralar, gözden çıkarılabilecek ilk alanlar olarak görünüyor.
Ümit Şahin: Bir de ekonomik değer olmayan alanlar olarak görünüyor.
Durukan Dudu: Aynen öyle. Bu çok önemli kısmı. Diğer dezavantaj, muhattabı yok.
Orman deyince aklımıza gelen belli STK’lar, kurumlar, ciddi kamuoyu desteği var. Zeytin deyince yine üretici anlamında da örgütlülük var. Mera dediğiniz zaman muhattabı yok.
#meraanadoludur’u başlatmamızın nedeni meraların birebir muhatabının bulunmaması
Ümit Şahin: Biraz TEMA sahip çıkıyordu, özellikle mera kanunu zamanında, öyle değil mi? Şimdi de biraz sesleri çıkıyor ama Tema’nın da herhalde ilk işi mera değil.
Durukan Dudu: Muhattabı yok derken bu konuya destek veren yok demek istemiyorum ama mera deyince gerçekten meralara odaklanmış ve sadece meralarla uğraşan yok.
Sadece STK ayağı olması da yetmiyor. Biz Anadolu Meraları olarak çevre savunuculuğu yapan bir oluşum değiliz. Sosyal medyada ‘Mera Anadoludur’ diye başlattığımız kampanyayı başlatma sebebimiz de bu muhattap eksikliğiydi. Böyle bir beklenti oluştu. Biz de aslında bugüne kadar hiç kampanyacılık yapmamıştık. Bu meseleye bir anlamda girmek zorunda kaldık.
Bu bahsettiğin ekonomik arguman da çok önemli. Zeytinde bir takım ekonomik hesaplar yapılabiliyor, şu zeytinyağını marka yapalım gibi. Merada bu mevcut haliyle yapılamıyor. Çünkü meraların potansiyeli bilinmiyor aslında. Şu anda ben yaptığımız iş gereği hem bürokrasi kısmında hem de üreticiler kısmında birçok farklı paydaşla görüşen birisi olarak şunu söyleyebilirim, meralardan umut kesilmiş durumda. Biz meraları çok rahatlıkla, kısa sürede hemde, yeniden verimli, ekonomik anlamda da çok ciddi bir katkı sunan, kadimden beri devam eden ve özellikle son yıllarda kördüğüm haline gelen hayvancılık meselesini çözebilecek hale getirebiliriz.
Bunu biliyoruz. Meraların hayvancılık yapılarak ıslahı, verimliliğinin arttırılması anlamında esasen zaten bizim yaptığımız çalışmalar da. Bu ekonomik argümandan da bahsetmek gerekiyor. Sadece ekolojik anlamda çok önemli, romantik anlamda kırsal olarak çok önemli değil. Evet bunlar çok önemli ama bunların yanı sıra işin ekonomik kısmı var.
Meralardan umudunu kesenlere her fırsatta şunu söylüyorum, meralar yeniden Türkiye’nin en güçlü direği haline gelebilir.
Sadece merada otlayarak hayvancılık mümkün
Ümit Şahin: Ben bunu biraz derinleştirmek istiyorum. Hayvancılık deyince endüstriyel bir hayvancılık biçimi geliyor akla. Mera deyince işin içinde bu kadar olmasaydım ilk olarak aklıma şu gelirdi herhalde, köyün üç beş hayvanını otlatmaya çıkardığı, çok da değerli olmayan küçük bir alan ya da çok büyük sürülerin gezdiği yaylalar.
Şehirde yaşayan bizler de hayvancılığın artık böyle yapılmadığı ve o kadar yer olmadığı kalıbı var sanıyorum. Durum gerçekten böyle mi yoksa sadece mera üzerinden hayvancılık yapılabilir mi?Endüstriyel hayvancılığı ortadan kaldırıp meraya dayanan hayvancılık yapmak mümkün mü? Ekonomik olarak da gıda olarak da.
Durukan Dudu: Bu çok güzel bir soru. Anadolu Meraları olarak en başından beri iddiamız ve pratik olarak arazide uyguladığımız şey bunun üzerine kurulu. Sadece merada otlayarak bir hayvancılık mümkün.
Bu ekonomik olarak çok daha düşük maliyetli, besin değeri olarak çok çok katma değerli bir ürün oluyor. Sadece teorik bilgi olarak değil, gerçeklik olarak da bunu söyleyebilirim.
14 milyon hektar alandan bahsediyoruz Türkiye’deki meralardan söz ederken. Türkiye’de otlatmaya ayrılabilecek, ayrılması gereken alan günümüz itibariyle yaklaşık 40 milyon koyunu besler. Bu da yaklaşık 40 milyon kuzu demektir.
Ümit Şahin: Türkiye’de ne kadar küçükbaş hayvan var?
Durukan Dudu: Bunların sayıları çok hızlı değişiyor. Bir sayı verip yanıltmış olmayayım ama özellikle küçükbaşta ciddi bir erozyon vardı sayı anlamında. Şimdi yeniden biraz toparlamaya başladı. Hayvancılık kısmı işin çok ayrı bir boyutu ama şu örneği verebilirim, yaklaşık 25 liraydı artık kesilmiş bir kuzunun kilosu, şu anda 35 lira ve bu değişim son 4 – 5 ayda oldu.
Mera deyince akla gelen sulanabilir olmayan meralar, küçükbaş için çok uygun yerler. İnekler, sığırlar yani büyükbaş için daha çok çayır sistemleri diyoruz. Bu ikisi de var Türkiye’de ve bu ikisi de yapılabilir. Meseleye bütüncül bir bakış açısıyla bakıp elimizde neler var, bunları nasıl iyileştirebiliriz ve bunların sonucunda ne elde edebiliriz diye baktığımızda Türkiye çok daah ucuza, çok daha kaliteli eti, sütü, diğer hayvancılık ürünlerini meralardan üretebilir.
Bunu yaparken bir yandan iklim değişikliği ile ilgili yükümlülüklerini de karşılamaya başlar aslında. Çünkü meralar toprağa organik madde gömer. Bu anlamda dünyada çok ciddi bir yönelim var. O yüzden meralar iklim değişikliği ile hem mücadele için, fazla karbonlamada karbondioksitin organik maddde şeklinde toprağa gömülmesi için, hem de adaptasyon için önemli. Bu seller, yağış anomalilerine karşı sünger görevi yürüttüğü için müthiş önemli.
Benim bilgili bir tahminle yaptığım tahmin, Türkiye’deki meraların potansiyelinin şu anda % 10 – 15 civarında olduğu. Bunun zenginleştirilmesi gerekiyor ve bu çok mümkün. Bugüne kadar mera ıslah projeleri çok başarısız oldu. Bunu bakanlığın kendisi de söylüyor zaten. Çünkü yanlış şekilde yapıldı. Dünyada da böyle yapılıyor. Mevcut haliyle potansiyelinin % 10’unda olmasına rağmen Türkiye’nin en güçlü, en sağlam, bir nevi kirişlerini taşıyan kolonu olan meraları bir de gerçek potansyeline yaklaştırabilirsek, varın siz hayal edin işin hem ekonomk hem ekolojik hem toplumsal boyutta yapacağı müthiş ilerlemeleri.
Tüm bu sebeplerle biz de yaptıklarımızı yapıyoruz ama tabi ki bunlar için meraların var olmaya devam etmesi gerekiyor.
Murat Can Tonbil: Başbakan Binalı Yıldırım sanayicilerle buluşmasında şöyle bir açıklama yapmıştı: ” Samimiyetle söylüyorum. Zaten meralık yer var, mera vasfını yitirmiş, sanayinin ortasında kalmış, denizin kenarında kalmış. Buraların fiilen mera, yaylalık olarak kullanılma şansı yok.” demişti.
İki soru var şu anda aklımda. Kim buraları meralık vasfını ytirmiş ya da yitirmemiş olarak nitelendirecek olan kurum ya da kişi oluyor? İkincisi de, bu vasfı yitirilmiş olarak nitelendirilen yerler kullanılamaz, çöl, atıl bir bölge haline mi geliyor? Potansiyeli var mı tekrardan geri dönüşmesi için?
Durukan Dudu: İkinciden başlayayım. En kötü durumdaki meranın, en kötü durumdaki ekosistemin bile mevcut potansiyeline, olabilecek potansiyeline ulaşması son derece mümkün. Yaptığımız çalışmalarda biz bunu söylüyoruz, bize en kötü durumdaki araziyi verin. En çöl, en kurak, en bitmiş araziyi istiyoruz.
Bunun sebebi de bütün bunların çok hızlı bir şekilde geri dönüştürülebileceğini bilmemiz. İlk soruya gelince, mera kanununa göre mera komisyonları var illerde kurulan. Bunlar mevcut kanundaki istisnaları değerlendirmek üzere toplanabiliyorlar. Sanayi tesisi kurulması geçerse, o sanayi tesisinin kurulması taleplerini görüşmek için de yine aynı komisyon toplanacak. Yerel bir komisyon olması açısından güzel bir oluşum ancak yüksek oranda devlet bürokrasisinin olduğu bir alan. Dolayısıyla her konuda sağlıklı, doğru bir karar verilebilir demek zor. Mevcut deneyimlerimiz bu konuda iyimser olmamızı engelliyor.
‘Çorak, bitmiş’ dediğiniz mera varsa bize verin düzeltelim
Ümit Şahin: Aslında bu, ormanlardaki 2/B meselesi tartışmasının aşağı yukarı aynısı. Orada da orman vasfını zaten kaybetmişti bu arazi, siz bunun nesini savunuyorsunuz diyorlardı. O aslında ilerde de orman vasfını kaybedecek araziler için bir yol açtığı için karşı çıkılıyordu.
Burada da aynı şekilde, belki gerçekten mera vasfını kaybetmiş ya da sanayi bölgesinin içinde kalmış, üstüne zaten fabrika kurulmuş bir yeri yasalaştırmaya çalışıyor olabilirler ama bu uzun vadede bütün meraların sanayiye açılması anlamına gelecektir. Herhalde o yüzden karşı çıkıyoruz. Meranın mera olmasının bir önemi yok zihniyetine karşı çıkıyoruz.
Durukan Dudu: Aynen öyle, yapısal bir değişiklik. Bu değişiklik geçerse, Türkiye’nin herhangi bir noktasındaki herhangi bir mera teknik olarak sanayi yeri haline gelecek.
Ümit Şahin: Bu da komisyonun iki dudağının arasında olacak.
Durukan Dudu: Burada şunu bütün samimiyetimle söylüyorum. Çok kötü durumda olduğu için, çok çoraklaştığı, verimli olmadığı için, bitmiş artık burası dediğiniz için sanayiye açmayı düşündüğünüz bir mera varsa, verin bize düzeltelim. Yeniden mera vasfını kazandıralım. Milletin egemenliğine teslim edelim, oradaki köyler yararlanmaya devam etsin.
Anadolu Meraları’nın iki kurucusu Volkan Büyükgüngör ve Durukan Dudu bir eğitiim esnasında
Burada çözümsüzlük olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Bu mera kötü durumda, sanayiye de yer ihtiyacı var, o zaman meralara kuralım sanayi tesislerini gibi bir mantık var. Bu mantığın içindeki temel varsayım, meraların çok kötü durumda olduğu ve bundan sonra da iflah olmayacakları. Biz diyoruz ki bu temel varsayım yanlış. Tam tersi, meralar çok daha güçlü hale getirilebilir. Halihazırda da Türkiye’nin taşıyıcı direğidir doğa, ekosistem anlamında, insanlığa hizmet anlamında bile diyebiliriz insan merkezli bakış açısıyla.
Murat Can Tonbil. Bu konuyla alakalı bir kampanya başlatmıştınız. Ondan bahsedelim mi?
Durukan Dudu: Pazartesi başlattığımız, Mera Anadoludur hashtagiyle paylaştığımız bir kampanya. Meraların önemini ve potansiyelini anlatmaya çalıştık. İnsanları da hem sosyal medyada hem de grup başkanvekillerini arayarak onları ben bu mera kısmının bu tasarıdan çıkarılmasını istiyorum demeye çağırıyoruz.
Bütün bunlar bize zaman kazandıracak. Bu zamanı meraların hakettiği ekolojik, ekonomik, toplumsal değerin yeniden görülmesi için akıllıca kullanmamız, meraları hakettiği yere getirmemiz gerekiyor.
Diğer türlü, günü kurtarmanın ötesine geçemeyiz. Bugün itibariyle önceliğimiz bu tasarıdan mera kısmının çıkması. Bu çıkar çıkmaz yapmaya devam etmemiz gereken şey de, meraların hem ekonomik hem ekolojik hem toplumsal değerini arttıracak her türlü çalışma.
Burdur Gölü’nün rengi ‘alg’ patlaması nedeniyle sarıya dönerken, kıyı kesiminde ise su bulamaç kıvamına büründü. Uzmanlar, gölde toplu balık ve kuş ölümleri olabileceği uyarısı yaptı.
Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. İskender Gülle, ’alg’ (nodularia sipumigena) patlaması nedeniyle rengi sarıya dönen Burdur Gölü’nde inceleme yaptı. Su içerisindeki bazı mikroskopik bitkilerin çok yoğun şekilde gelişerek tamamen ortamı kendi lehine çevirmeleri ve rengine boyamalarına ’alg’ patlaması denildiğini belirten Prof. Dr. İskender Gülle, “’Saklı Cennet’ olarak adlandırılan Burdur Gölü’nün güzel manzarasından ne yazık ki güzel haberler veremiyoruz. Gölün kıyı kesimleri sarımsı renkte ve bulamaç kıvamında” dedi.
Tuzluluk ve kirlilik başlıca neden
Prof. Dr. Gülle, alg patlamalarının dünyada yaygın olduğunu, birçok ekonomik, çevresel ve sağlık sorunlarına neden olabildiğini kaydetti. Burdur Gölü’nde bu organizmanın varlığının ilk defa 2000 yılında kendisi tarafından rapor edildiğini anlatan Prof. Dr. Gülle, şunları kaydetti:
“Daha sonra 2006, 2010, 2011 yıllarında son olarak da geçen yıl bir miktar görüldü. Fakat tüm zamanların en büyük gelişimini bu sene görüyoruz. Bunun başlıca sebebi gölün tuzluluk oranının her yıl artması. Göl suyunun tuzluluk oranı yüzde 50 artarak binde 21.5 civarına geldi. Ayrıca 40- 50 yıldır Burdur şehrinin bütün yerleşim bölgelerinin kanalizasyon dahil olmak üzere tarımsal atıkları, yüzey atık suları göle gidiyor. Gölün fosfor açısından zenginleşmesine sebep olan bu durum, alg gelişimini oldukça kolaylaştırıyor.”
“Kitlesel balık ölümleri olacak”
Prof. Dr. Gülle, göldeki alg patlamasının yaklaşık 10 gün devam edeceğini daha sonra bu organizmaların toplu halde çürümeye başlayacağını söyledi. Çürümenin çok yoğun olacağını ifade eden Prof. Dr. Gülle, “Çürüme esnasında oksijen oldukça düşecek veya sıfırlanacak. Yoğun bir koku olacağı gibi göl suyu da çok kirli, bulanık bir hal alacak. Oksijen azalacağı için gölün endemik balık türlerinden Burdur dişli sazanında kitlesel ölümler meydana gelebilir. Hatta su kuşlarında bile ölümler olabilir” diye konuştu.
“İnsan sağlığına doğrudan etkisi yok”
Alg patlamasının bazı durumlarda yoğun toksin saldığını da anlatan Prof. Dr. İskender Gülle, “Hepototoksin denilen, canlıların karaciğeri üzerinde etkili olan bir tür toksin salgılıyorlar. Bu toksin, balıklarda ve suyu kullanan diğer canlılarda akut ve kronik etkilere yol açabilir. Ancak Burdur Gölü’nün suyu içme, sulama ve evsel amaçlı kullanılmadığı için bu toksinin insanlar üzerinde doğrudan bir etkisi söz konusu değil” dedi.
Prof. Dr. Gülle, “Göle girilmesi, su sporları tavsiye edilmeyen bir durum. Bütün dünyada bu durumlarda su kenarına uyarı levhaları asılır. Burada böyle bir şeye gerek görülmemiş. Kıyaya gelenler çok fazla estetik bir yapı göremeyecek” dedi.
“10 santimetreden sonrası görünmüyor”
1990’lı yıllarda suyun 10 metre dibi görülürken şu anda görüş açısının 10 santimetreye kadar düştüğünü vurgulayan ve kirliliğe dikkati çeken Prof. Dr. Gülle, “Hava koşullarına bağlı olarak birkaç gün sonra yoğun bir amonyak ve hidrojen sülfit kokusu yayılabilir. Aslında bu olay yıllardır göle ne yapıldıysa onun ortaya çıkmış hali. Göl suyunun eski haline dönmesi, her şey düzgün olsa bile 10 yıldan önce mümkün değil” diye konuştu.
Beyoğlu Sineması için hafta başında alınan kapatma kararı, sinemaseverlerin desteği ile şimdilik durdu. Sinema yazarı Cem Altınsaray girişimleriyle başlayan kampanyanın etkili bir noktaya gelmesi ile tarihi sinemanın kapanma tehlikesini tamamen aşabileceği kaydediliyor.
Beyoğlu Sineması’nın borçlarını ödeyemez hale geldiği için kapanma kararı aldığını duyurması özellikle de sinemaseverler arasında büyük bir üzüntü dalgası yaratmıştı. Haberin yayılmasından sonra devreye giren ilk isimlerden biri sinema yazarı Cem Altınsaray oldu.
Altınsaray hemen ertesi gün sinema yönetimiyle irtibata geçti ve salonun kapanmaması için neler yapılabileceği üzerine görüşmelere, toplantılara başladı.
Sosyal medya üzerinden de attığı her adımı duyuran Altınsaray dün Beyoğlu Sineması ile birlikte oluşturduğu bir metni paylaştı.
Altınsaray’ın sosyal medyadan paylaştığı ve yapılması gerekenleri 3 maddede sıralayan bu bildiride şu ifadelere yer verildi: “1. Borcun en kısa zamanda ve sinemanın şanına yakışır şekilde ifa edilebileceği sağlıklı bir kaynak akışı yaratmak, 2. Mali açıdan dengeye ulaşmaya çalışırken, eşzamanlı olarak borca yol açan olumsuz koşulların giderilmesi adına adımlar atmak, 3. Sinemanın kendisini sadece film izlenen değil, sinema kültürünün her yönüyle paylaşılabildiği sosyal bir yaşam alanına dönüştürmek için projeler üretmek.”
“Mesele sadece Beyoğlu Sineması değil”
Cumhuriyet Gazetesi’ne konuşan Cem Altınsaray, sosyal medyada başlayan ve kartopu etkisiyle büyüyen kamuoyu tepkisinin sinema yönetiminin de kapanma kararında geri adım atmasında etkili olduğunu vurguluyor:
“İki gündür sadece bana 2000’den fazla destek mesajı geldi. Kimse bu sinemanın kapanmasını istemiyor. Bu coşku, bu tutku, bu heyecan herkesi çok duygulandırdı. Sinemanın yöneticileri de inanamadı, rüyada gibiler diyebilirim. Bence iyi bir organizasyonla, iyi bir akılla bu işin içinden çıkılabilir. Şu andan itibaren atılacak somut adımları belirlemeli, önümüzdeki altı ay boyunca neler yapılabilir onları planlamalıyız.”
Kampanya sürecinde Filmloverss.com sitesinin kurucusu Utku Ögetürk ve ekibinin de kendisine yardımcı olduğunu belirten Altınsaray sözlerini şöyle noktalıyor:
“Hani Gezi zamanı deniyordu ya ‘mesele sadece ağaç değil’ diye. Şimdi de mesele sadece Beyoğlu Sineması değil. İnsanlar artık bir şeyleri de kurtarabilmek istiyor. Bu kararlılık, bu coşku hep ondan; bir şey yaptık diyebilmek için.”
Hurriyet.com.tr’ye konuşan bir kaynak ise, sinemanın kapatılmasına yönelik alınan kararın tamamen geri çekilmediğini, başlatılan kampanyanın etkili bir konuma gelmesi durumunda, bu tehlikenin aşılabileceğine işaret etti.
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, partisinin milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından ‘adalet’ talebiyle başlattığı yürüyüş 2. gününde sürüyor.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun dün sabah saatlerinde başlattığı yürüyüşe bugün eski AKP’li isimler ve İslamcı cenahta yakından tanınan kişiler de katıldı.
Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşüne AKP kurucularından olan ve partiyle yolları ayrılan Fatma Bostan Ünsal ile eşi Mazlumder’in eski başkanı, eski AK Parti Adıyaman Milletvekili Faruk Ünsal, Merve Kavakçı’nın eşi olan ve Merve Kavakçı’nın eşi olan ve KHK ile üniversiteden ihraç edilen Prof. Cihangir İslam da katıldı.
İngiltere’nin başkenti Londra’da 24 katlı binada çıkan yangında can kaybı artıyor.
Polis en az 30 kişinin hayatını kaybettiğini resmen açıkladı.
Binada yaşayan 76 kişiye ise ulaşılamıyor.
İngiltere’de çeşitli basın organlarında, Londra’da yanan 24 katlı binada 100’den fazla kişinin ölmüş olabileceğini ve bu kişilerden bazılarının teşhis edilemeyecek durumda olabileceğini yazdı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından Pendik sahiline yapılması planlanan 3 adanın inşaası sırasında denizin kirlenmeyeceği “sadece bulanıklık oluşacağı” belirtildi. CHP’li Meclis Üyesi Tarık Balyalı, projenin takipçisi olacaklarını vurgulayarak “Projede 9 milyon metreküp dolgu malzemesi kullanılacak. Bu devasa deniz dolgusu bile projeye karşı çıkmak için yeterli. Bu proje denizi bitirecek” dedi.
11 adaya 3 adacık daha
Marmara Denizi’ndeki 11 adaya yeni adaların daha eklenmesi planlanıyor. İBB tarafından inşaa edilecek Pendik Deniz İçi Su Sporları Adası Düzenleme projesi ilk olarak geçen şubatta duyuruldu. Proje Pendik sahilinde Marina ile Pendik Tersanesi arasında ve birbiriyle bağlantılı toplam yüzölçümü 603 bin 500 metrekare olan 3 adacıktan oluşuyor. Adaların toplam kıyı uzunluğu ise 7 bin 460 metreye ulaşacak.
Projeye göre birbiriyle bağlantılı adalarda su sporu alanları, yelken, tekne turları, gezinti ve seyir terasları, dinlenme ve yemek alanları, parklar ve bisiklet parkurları gibi çok sayıda aktivite alanı olacak. Adaya ulaşım için karayla arasında araç trafiğine kapalı bir asma köprü, yat ve çekek alanı, Teleferik İstasyonu ve Su Taksi Terminali inşa edilecek. Adaların arasına da köprüler inşa edilerek bağlantıları sağlanacak. Projeye ilişkin henüz imar planları yok.
Cumhuriyet’ten Hazal Ocak’ın haberine göre, İBB ve Pendik Belediyesi’nin CHP’li meclis üyeleri projeye tepkili. Meclis üyeleri Tarık Balyalı, İsa Öztürk ve Ayşe Ayla Tayaroğlu, İBB’den proje hakkında bilgi almak için soru önergesi verdi. Soru önergesine skandal niteliğinde bir yanıt geldi. Yanıtta adaların bir set ile çevreleneceği belirtilerek dolgu faaliyetlerinin bu çevre bandı içinde gerçekleşeceği ifade edildi. Dolgu çalışmaları sırasında oluşacak bulanıklığın bant içinde kalacağı anlatılan yanıtta “Sanılanın aksine bulanıklık kirlilik değildir. Dolgu malzemesi deniz dolguları için uygun, kontemine (kirletici) olmayan özellikte olacaktır. Bu malzeme kirlilik oluşturmayacak ve potansiyel bulanıklık çevre bandı içinde tutulacaktır” ifadeleri kullanıldı.
Yakın zamanda İstanbul Şehir Hatları vapurlarına köpeklerin ağızlık ve kafes içinde binebilme yasağına tepkiler gitgide büyüyor.
İki gün önce köpeği ile vapura binmek isteyen Umut Deniz Tekin, Köpeği Terra ile vapura alınmak istenmeyince oturma eylemi yaptı. Yaklaşık bir saat süren pasif direnişin sonunda Terra vapura binebildi.
Umut Deniz Tekin Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Yaptığım eylem sayesinde olay büyümesin diye bu seferlik vapura binebildik” dedi.
Zaten ağızlığı ile iskelede olan Tarra, yeni yasaya rağmen vapurda kafes olmaması sebebi ile bindirilmek istenmemişti.
Sırbistan’da Devlet Başkanı Aleksandar Vuçiç, başbakanlığa Ana Brnabiç’i atadı. Brnabiç ülkenin hem ilk kadın başbakanı hem de ilk eşcinsel başbakanı oldu.
Muhafazakar bir ülke olan Sırbistan’da, başbakanların parlamento tarafından onaylanması gerekiyor. Fakat Vuçiç’in partisi müttefikleriyle birlikte parlamentoda çoğunluğa sahip olduğu için bu konuda herhangi bir sorun yaşaması beklenmiyor. Ancak ittifaktaki küçük partilerden Birleşik Sırbistan’ın lideri Dragan Markovic Palma “O benim başbakanım değil” dedi.
Sırbistan’da böyle bir atama birkaç yıl önce hayal bile edilemezdi. Fakat AB’ye girmek isteyen ülke, bunu daha toleranslı bir ülke olmanın kanıtı olarak sunmak istiyor.
Brnabiç İrlanda Başbakanı Leo Varadkar ve Lüksemburg Başbakanı Xavier Bettel ile birlikte Avrupa’daki az sayıdaki eşcinsel başbakanlardan biri olacak.
BBC’nin Sırbistan’daki muhabiri Guy De Launey, Brnabiç’in başbakanlık pozisyonunun sembolik olacağını, ülkedeki en güçlü siyasi figürün Başkan Vuçiç olmaya devam edeceğini söylüyor.
Ülkenin başkenti Belgrad’daki Eşcinsel Onur Yürüyüşü aşırı sağcıların saldırmasının ardından 2010’da yasaklanmış, ancak 2014’ten itibaren ve yoğun güvenlik önlemleri altında tekrar yapılabilmişti.