Ana Sayfa Blog Sayfa 3129

Işığa niyaz edenlerin ülkesinde: AŞİG Û MAŞÛG – Özlem Çuhadar

                                                           ” Emir veren kanun süren adam insan-ı kâmili bilmez, bilmez insanın kalbinden nelerin geçtiğini. Çünkü onun aklında hüküm vardır, hükmettiği yerdeki insanın kederi, çilesi yoktur.” Haydar Karataş, On  İki Dağın Sırrı

Halk anlatıları toprağın derinliklerinde gizlenip kuşların kanadında taşınan bilgeliği, aşk uğruna çekilen eziyeti,  insan-ı kâmile ulaşma çabasını, kimi zaman da egemenin zulmü karşısında direnişi  anlatır. Anlatıların gizemi,  dağların yücesinde gezinerek çağlayan olup akar yüreklerimize. Dile gelir taşlar, dile gelir kutsallar ve anlatır bizlere kadim halkların hakikat sırrını…

Sarkis  Seropyan’ın Ermenice kaynaklardan derleyerek Türkçeye çevirdiği  Aşig û Maşûg, aynı coğrafyada bir arada yaşayan halkların ortak değerlerini, kültürel  etkileşimlerini hissetmemizi sağlayan önemli bir seçki. Eserde yer alan üç  anlatıdan ikisi Kürt masalı olarak kaydedilmiş, üçüncü anlatı içinse Seropyan, Dersim kardeş masalı ifadesini kullanmış.

İlk anlatıda Siyamanto ve Xıçezare’nin sonu ölümle biten aşkı oldukça etkileyici. Masalı okurken olay örgüsünün  sonraki dönemlerde yazılan birçok eserle ortak özellikler taşıdığını hatta Karin Karakaşlı’nın da sunuş yazısında belirttiği gibi, aynı masalın birçok varyantı olduğunu fark ettim. Örneğin Siyamanto’nun rüyasında  Xıçezare’ye kendi yüzüğünü takması ve aynı rüyayı Xıçezare’nin de görmesi, Memê Alan destanındaki Mem ile Zin’in Botan Cizresi’nde perilerin etkisiyle birbirlerine sevdalanıp yüzüklerini değiştirdikleri cümleleri çağrıştırdı. Sevenlerin birbirlerine yüzüklerini vermesi ve yüzüğün aşkı, sadakati simgeleyişi Ahmêde Xani’nin Memê Alan destanından hareketle yazdığı, Mem û Zin adlı eserinde de ortak bir anlatı motifi olarak kullanılır. Ancak mesnevi biçiminde yazılan bu eserde farklı  olarak beşeriden başlayıp ilahiye yönelen bir aşk anlatımı görürüz.

Xıçezare, sevdiğini birlikte kaçmak üzere sözleştikleri yerde uyurken bulunca onun  cebine, sen sevda adamı değilsin, git çocuklarla aşık oyna manasına gelen bir çift altın aşık bırakıp gider. Büyük bir sevda dersi verilir böylece, aşkı her yüreğin taşıyamayacağının ilanıdır bu aynı zamanda. Masalda sembolik olarak kullanılan “aşık”, M. Said Ramazan el- Bûtî tarafından yazılan uzun hikâyede ise dört yüzü ayrı değerler taşıyan bir nesne ve kahramanımızın üvey annesi ve amcasına karşı duyduğu öfkeyi yatıştırma aracına dönüştürdüğü bir oyun olarak detaylı anlatılır. Lakin  pes etmez  Siyamanto, sevdiği uğruna her şeyi göze almıştır. Masalın çözüm bölümünde Siyamanto’nun öfkesine yenilip heşînboz  geyiği vurmasıyla başlayan uğursuzluk ayırır iki sevgiliyi.

” Niye dinlemedin, sana dedim, gitme

 Vahşi  geyiğin peşinden gitme

 Bırak onlar da  seninle benim gibi yaşasınlar, gitme

 Birbirini  sevsinler  aşk yaşasınlar, gitme…”  diye ağıt yakan  Xıçezare’nin sesiyle yankılanır dağlar  ve  sonunda Süphan Dağı mezar olur sevenlere.

Bir efsaneye göre orada, her bahar birbirine benzer iki çiçek biter. İki kelebek de gelip o iki gizemli çiçeğin üstünde kanat çırparak döner de döner… Bir diğer efsaneyse, onları Süphan Dağı’nın  zirvesinde her  akşam yeniden doğan iki yıldıza dönüştürür.”

Ah Siyamanto!  Bilmez misin geyiğin kutsallığını, işitmedin mi hiç  Dersim’de geyik  avlayanların  düşkün kabul edildiğini? Ah Siyamanto, neden işledin bu günahı?

İkinci anlatı  “Lur da Lur”, ağanın kızını seven  çoban Haso’nun hikâyesi; aşkın engel, sınır tanımayacağını anlatan bir duygu seli…  Lur, marifeti, cesareti ve güzelliğiyle nam salan; iyilerin dostu, kötülerin amansız düşmanı Haso’nun kavalının adıymış. Öyle bir çalarmış ki Haso kavalını,  her duyan  bitmesini hiç istemezmiş bu yakıcı sesin.

Ağa, kızını vermemek için Haso’ya, Ferhat ile Şirin hikâyesini çağrıştıran bir hileye başvurur ve  Haso’nun  gözünden bile sakındığı  koyunlarının  telef olmasına neden olur. Sonunda geç de olsa hileyi anlayan  Haso, bu ihaneti gururuna yediremez ve kendisini kuleden  aşağı bırakır. Aynı anda sevdiği Zalhe de durumu fark etmiş, Haso’yu seyrettiği balkondan aşağı atlayarak o da bırakmıştır kendisini ölümün kucağına. Sonra bir çığlık kopar ve susar her şey, susar Lur…

Lo, lo, lo, Karasu’nun  çobanı, dağ taş inleten civan, canavarın kalbini yumuşatan, ağaç çiçek coşturan çoban, nasıl da inandın ağaya aptal gibi?  Niye tırmandın kulenin tepesine? Keşke su olaydın ananın karnında Haso! Gelmez olaydın ağalarla dolu bu dünyaya…”

Seçkide yer alan  ilk iki anlatı daha çok halk hikâyesi özelliği taşıyor. Çünkü her ikisinde de masalların  döşeme bölümündeki kalıplaşmış ifadeler (tekerleme) kullanılmamış. Ayrıca iki anlatının çözüm bölümünde de benzer şekilde sevenlerin ölmesi ve anlatı boyunca olağanüstü durumların azlığı masaldan ziyade aşk temalı halk hikâyelerinin ortak özelliğidir.

Gelelim  üçüncü anlatıya, “Kendi içinde bir alemin Dersim’in masalı” Kral Lusig ve Sedev Hoving

Bu masalda;  Kemah, Mercan Boğazı, Hozat, Pertag, Çarsancak ülkesi, Munzur, Mazgirt, Ağsu Köprüsü gibi  çok sayıda yer ismi kullanılmış. Böylece Dersim, masalın içinde bir kahraman gibi seslenmiş bizlere.

Dersim, doğaya ve ışığa niyaz edenlerin  ülkesi

Dersim, buruk gülümsemelerin faili

Dersim, yaram derindedir, diyen anaların dalgın bakan gözleri

Dersim, bulup bulup  her defasında yitirmenin yanık türküsü…

Masal mekânlarında dolaşırken kısa bir süre önce izlediğim Zer filmindeki topal martı masalını hatırladım ve de  masalların  bir yere ait hissetme  noktasında da ne kadar çarpıcı olduğunu. Hatırladım çocukken dinlediğim Pepuk masalındaki insanlık dramını, Alık ile Fatık’ı dinlerken üvey anneye nasıl da kızdığımı…

Babaannesinin söylediği  türkünün izinde Dersim’e gelen Jan, yöre insanının sıcak  ve esprili tavırları eşliğinde  Dersim’in tüm güzelliğini ve görkemini görsel bir şölene dönüştüren  yolculuklara çıkıyor. Filmin ilk sahnelerinde babaannesinden masal da anlatmasını isteyen  Jan,  Dersim’e geldiğinde masallarla da buluşuyor. Ve öğreniyor işte, acıların bir var olup bir yok olmadığını. Öğreniyor, geçmişin bir gölge misali  aradan çok uzun zaman geçse bile   belleklere  nasıl da kazıldığını. Öğreniyor insanların belki de kendilerini sağaltmak için masallara sığındığını. Jan’ı kendi gerçekliğiyle baş başa bırakıp ben yine masalıma dönüyorum. Kulağımda Mikail Aslan’ın Petag albümünden ezgiler devam ediyorum masal içindeki arayışıma.

Lusig : Küçük ışık, Hoving : Küçük çoban

Dersim’de, Munzur efsanesinden de anlaşılacağı gibi çobanlara büyük saygı duyuluyor. Çoban arkaik bir simge, gizil güçlerin taşıyıcısı, yolcu, yol gösteren. Ancak bu masaldaki çoban bir kadın. Ve öyle bir kadın ki  anaerkil diyebileceğimiz dönemlerin  temsilcisi gibi. Hayvanlarla dost, haksızlığa karşı duran, mazlumu kendisiyle eşitlemeye çalışan tavrıyla gönüllerde taht kuran, alışılmışın çok dışında bir masal kahramanı.

Ayrıca Pertev Naili Boratav’ın haklı olarak vurguladığı, masallarda aristokrat sınıfı yücelten unsurların olduğu bilgisi de bu masal için geçerli sayılmaz.

“Baba, dedi, “Köylüler süt, yoğurt götürmeye geldiğinde, kabı arkalarında tutuyor, istemeye utanıyorlar. Bu büyük günah. yaptığın hayır da Tanrı nezdinde boşa gidiyor. Bu yüzden sütler kesiliyor, ekşiyor.”

“Evladım,” dedi Pot. “Sürünün  sahibi sensin, nasıl istersen öyle yap.”Ve bakın Sedev ne yaptı. Yedi haneye yedi yüz koyun verdi. Hane başına yüz sağmal koyun… Ve şöyle dedi: “Bunlar artık sizin, ama ben otlatır, evlerinize getiririm. Sürüyü korumak, çoban  tutmak için sıkıntı çekmeyin.”

Lusig, başlangıçta çirkin diye istemez Sedev’i. Hatta rüyalarında Sedev’le evleneceğini gördüğü için kaderine isyan eder ve evlenmemek için Sedev’i öldürmeye bile çalışır. Yaralı olan Sedev, babasının çabası, Munzur’un suyu ve doğanın muhteşem dokunuşu sayesinde iyileşir. Böylece özündeki güzellik görünüşüne de yansıyan merhametli  Sedev, doğa tarafından ödüllendirilmiş olur.

Lusig ve Sedev masal içerisinde sürekli olarak engellerle karşılaşırlar. Lusig Sedev’e kavuşabilmek için  orman canavarlarını yenmek, rakiplerini alt etmek zorunda kalır. Sedev ise kendisini kandırmaya çalışan kocakarıya ve Kel Krala karşı  mücadele eder. Ve sonunda iki sevgili muratlarına ererler. Evlendikleri gece Lusig, Sedev’in bir zamanlar öldürdüğünü zannettiği  çirkin kız olduğunu  öğrenince kaderden kaçılamayacağını da anlamış olur.

Bu anlatı  için birbirine biçimsel ve konu olarak bağlı olaylardan oluşan bir masal deryası denilebilir. Neler yok ki bu deryanın içind: çobanın bilgeliği, merhameti, kralların acımasızlığı, halkı ağrı vergiler altında ezilirken krala vergi toplayan Sadık Res’in kraldan çok kralcı tavrı, kocakarının kıskançlığı, ormanların geçit vermeyişi, asıl güzelliğin huy güzelliği ve kalp güzelliği oluşu, Borde ile Baraz’ın (aslan ile kaplan) Sedev’e bağlılığı, dostluğu ve adak mekânı Surp Digin… Masal kahramanlarının zor durumda kaldıklarında söyledikleri, “Surp Digin yardımcımız olsun.” duası, Dersimlinin dilinden düşmeyen Hızır’ı anımsatır adeta.

İnsanın doğayla bütünleştiğini, doğanın bir parçası olduğunu bilmesi ne güzel. Dersim’i farklı ve özel kılan da bu galiba, farklı kültürlerin birbirleriyle ilişkilenirken koruduğu öz, maya…

İnsanın doğayı anlama çabası, varlığı sorgulayışı. Kimseyi basamak yapmadan ulaşmak zirveye… Fakir fukaranın olmayacağı, açlığın kader diye sunulmayacağı,  bir düzenin  özlemiyle…

” Ya boz atlı Hızır, önce kurda kuşa,  fakir fukaraya sonra bize yardım et!”

 

Özlem Çuhadar Koşal

[Dünyadan Kent Bahçeleri] Yeni Zelanda’dan Singapur’a yaratıcı kent bahçeleri

[Dünyadan Kent Bahçeleri] yazı dizisindeki tüm yazıları buradan okuyabilirsiniz

Şehirlerde yaşayarak hayvan, meyve ve sebze yetiştiren, hatta arıcılık yapan topluluklardan bahsederken, gıdanın temizliği ve güvenliği, karbon ayak izinin azaltılması ve besin değeri yüksek gıdaların üretilmesinin önemine değinmiştik.

Kent çiftçileri, sınırlı alanlardan en iyi faydayı alabilmek ve faaliyetlerini şehir ortamına uyumlu hale getirmek için aynı zamanda yaratıcı düşünmek zorunda.

Bu hafta, kentsel tarımın alabileceği farklı biçimlere dört örnek paylaşıyoruz.

Food Field – Detroit

Food Field, eski bir okulu eşsiz bir tarım sahasına çeviren Noah Link ve Alex Bryan tarafından 2011’de, şirketleşmiş gıda sistemlerine alternatif yaratma amacıyla çevrede yaşayanlar için daha besleyici gıda ve ekonomik fırsatlar yaratan bir TDT (Topluluk Destekli Tarım) olarak kuruldu.

Yerel sakinler haftalık gıda paketleri ile veya Food Field içinde yer alan restaurantlarda sağlıklı gıdaya ulaşabiliyor, ya da çiftlikte gönüllü çalışarak destek sağlayabiliyorlar.

Topluluğun talebi doğrultusunda ürünler yetiştiriliyor. Yeni kurulan akuaponik sistemle balık üretmeye başlayan topluluk, aynı zamanda tavuk ve ördek yumurtaları da elde ediyor. Küçük bir alanda etkin miktarda gıda yetiştirmeyi başarıyor.

http://www.peckproduce.com/

FARM: London – Londra

 

2011 yılında Something & Son LLP’nin eko-sosyal tasarım uygulaması projesi olarak ortaya çıkan FARM:shop, küçük ölçekli tarım, çalışma alanları ve bir kafe sunan, Londra’nın “kentsel tarım merkezi”. Akuaponik sistem, yüksek teknolojiye sahip iç mekan bahçesi ve hatta bir polytunnel ve çatısında tavuk kümesi bulunuyor.

Projenin amacı sadece gıda yetiştirmek değil, şehirde yaşayanlara bu işi yapmak için dönümlerce araziye sahip olmanın gerekmediğini kanıtlamak.

http://farmlondon.weebly.com/

Sky Greens – Singapur

Tüketilen gıdanın sadece %7’sinin yerel olarak üretildiği bu küçük ülkede, Sky Greens’in dikey bahçeleri verimli ve çevreye duyarlı bir çözüm sunuyor.

Dünyanın ilk düşük karbonlu hidrolik sisteme sahip kentsel dikey bahçesi projesinin yaratıcısı Jack Ng. Geleneksel tarım teknikleri için gerekli olan geniş alan ve enerji ihtiyacının oldukça azaltıldığı üç katlı serada, geleneksel çiftliklere kıyasla birim alan başına beş ila on kat daha fazla üretim yapabiliyor.

Jack Ng

Ürünler lüks ürün kategorisinde yer bulsa da, fiyatları uygun ve yerel marketlerde yer alıyor.

Yiyeceklerinin çoğunu Çin, Endonezya ve hatta Avrupa’dan ve Amerika’dan ithal eden küçük bir ülke için Sky Greens gibi projeler büyüyen bir nüfusu beslenmenin değerli bir yolu olabilir.

https://www.skygreens.com/

Sharing Backyards – Kanada, ABD, Yeni Zelanda

Arazisi olmayan, ancak gıda yetiştirmek isteyen kişiler ile kullanılmayan bahçe alanlarına sahip kişiler arasında bağlantı sağlayan bir proje “Paylaşılan Arka Bahçeler” projesi.

İnisiyatifin web sitesi aracılığıyla kullanılmayan bahçe sahipleri, konum bilgisini paylaşıyor  ve yerel olarak gıda yetiştirmek için alan arayan kullanıcılar, yakınlarında bulunan yerleri bulabiliyor.

Projenin teknolojisi ve deneyimli kadrosu ile kentsel topluluk bahçesi kurmak ve sürdürülebilir kılmak sanıldığından çok daha kolay hale geliyor.

http://www.sharingbackyards.com/

 

Rana Söylemez

[Kedi-Siz] Sema Eryiğit: Kedi tüyü kola kadar zarar vermez bir çocuğa!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki;

Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.

Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Sevdiğim insanları konuk ede ede geldik kaçıncı sayıya. Bugün en bilindik seslerden birini konuk ediyoruz.

Hayvan hakları konusunda her zaman büyük savaşçı, hatta senelerce hayvanlar ile ilgili Radyo D’de program bile yaptı. Kısa da olsa bir süre tahtını bana kaptırmıştı!

Fazla güzel kalpli, hemen her taşın altından çıkıveriyor. Görme engelliler için kitap seslendiriyor, kışın kedi evleri yapıyor, geri dönüşüm için plastikler topluyor, hayvanlar için organizasyonlar yapıyor. Oğlu ve iki kedisini birlikte büyütüyor. E daha ne yapsın?

Gerçekten hayranım ona…

Çünkü o Sarı Şeker Sema

***

9 – Sema Eryiğit: Kedi tüyü kola kadar zarar vermez bir çocuğa!

Tolga Öztorun: Peynir ve Messi. İki kedin var beraber yaşadığın, güzel bir dünyan var. Bize onların hayatına girme hikâyelerini anlatır mısın?

Sema Eryiğit: Peynir 16 yaşına girdi, Ankara-Angora karışımı bir kedi. Bir ilanda görmüştüm, evde doğmuş. Sahibi yavrulara yuva arıyordu. Ben de o zaman kardeşimle birlikte yaşıyordum. Bir canlı dostumuz olsun istiyordum. İletişim kurdum, gittim, aldım. Bana insan dışı bir türle yaşamayı o öğretti, sabretmeyi, sevmeyi ve daha bir çok şeyi olduğu gibi.

Messi, bizim kanalın bahçesinde doğmuştu, ben de Peynir yaşlanmaya başlayınca ona arkadaş olacak ve sürekli uyumasını engelleyecek, biraz Peynir’i koşturacak bir yavru almak istiyordum. Bu yavruyu da sokaktan evlat edinmek istiyordum. Bir arkadaşım bahçede çok güzel yavrular var dedi, çıktım “pisi pisi” diye seslendim, koşarak bana geldi, bir anlamda o beni seçti. Messi’yi eve getirdiğimde hamileymişim, bilmiyormuşuz. Ben zaten çocuğumu da onlarla büyütmek istiyordum. İstediğim gibi de oldu.

Tolga Öztorun: Hiç üzerine vazife değilken, herkesin ailesi ile gezip tozduğu saatlerde insanları bilinçlendirmek için “Canlı Dostlarımız” diye harika bir program hazırladın ve sundun senelerce. Eminim ki bir sürü insan bu sayede çok şey öğrendi. Bu program ile ilgili en önemli anını anlatır mısın?

Sema Eryiğit: Aslında programın daha da uzun sürmesini isterdim ama bu tarz sosyal sorumluluk projelerine sponsor bulmak zor oluyor.

Programı yaparken hamileliğimi de yaşadım, insanlara anlatmaya çalışıyordum bu süreci. Doğum iznindeyken sana emanet etmiştim biliyorsun. Hayvanlara yapılan eziyetlerle ilgili haberleri, bu olayların dava haberlerini takip eder, yayında paylaşırdım. Çoğu haberi gözlerim dolarak okurdum. İnsanların nasıl bu kadar kötü olabildiğini aklım almıyor.

Bu programı televizyona da yapmak isterim ama dediğim gibi sponsor işi bizi zorluyor. Kanallar bu tarz işler için bütçe ayırmıyor, çünkü reyting getirisi fazla olmuyor. Ah keşke daha fazla bilinçlendirecek programlar yapabilsek.

Benim bir kitap projem var, yoğunluktan ilgilenemedim. Bir an önce bitirmem lazım.

Tolga Öztorun: Kedi ve bebek annesi olmak… Yani ikisine aynı anda anne olmak bu coğrafyanın en fena mahalle baskısına maruz kalmak demektir. Hamilelik sürecinde kedilerden ayrılman konusunda çok baskı gördün mü? Bu süreci bize anlatır mısın?

Sema Eryiğit: Beni bırak anneme bile “kızın kedileri ne yaptı? Atsın onları, bebekle olmaz” diyen çok kişi oldu. Kardeşime bile benzer sözleri söylediler benim için.

Üzerine vazife olmayan herkes karışmaya çalıştı. Herhalde ben çocuğumun sağlığını hepsinden önce düşünürüm. Bi de atmak ne demek yahu? Ben o kedileri 1 aylıkken almışım, anne gibi koynumda büyütmüşüm, nasıl bir vicdansızsın ki çocuğumu sokağa atmamı istiyorsun?

Ayrıca ben veterinerime, hamileliğimi takip eden doktoruma danışıyorum zaten, onlar sakınca görmüyor da sen hangi uzmanlığınla bu lafları edebiliyorsun? İnsanlar bu kadar acımasız işte hayvanlara karşı. Ben hepsine kulak tıkadım, kedilerimle beraber uyudum, oğlum doğdu hep yanlarında yatırdım. Hala hep beraber uyuruz. Google’a mutluluğun resmi yazınca bi resim çıkar, fakir bir aile anne, baba, çocuklar, kedi, köpek hepsi birlikte uyurken yüzleri gülüyordur. İşte mutluluk budur. Yaşamayanlara acıyorum.

Ayrıca radyoda köpeğimiz Topie var, oğlum Işık radyoya geldiğinde hep Topie’yi sever. Köpek sevgisini de ondan öğrendi.

İnsanlar kedileri hamilelik sürecinde toksoplazma yüzünden suçluyorlar, ancak çoğu kişi bilmiyor ki iyi yıkanmamış bir maruldan da toksoplazma bulaşabilir. Kimse hamile bir kadın dışarıda bir restoranda salata yerken “aman yeme” demiyor. Kedilere gelince suçlamak ne kolay.

Çocuk tüy yutar diye endişeleniyorlar ama kola içirmekten çekinmiyorlar, kedi tüyü kola kadar zarar vermez bir çocuğa. Cahillik böyle bir şey! Hürriyet Aile web sitesindeki yazılarımda zaman zaman bu konulara değiniyorum. Özellikle sosyal medya hesaplarımda Işık ve kedilerin fotoğraf ve videolarını paylaşıyorum ki örnek olsun. Nefesim yettiğince anlatmaya devam edeceğim.

Işık’ı sık sık Yedikule Hayvan Barınağı’na götürüyorum. Orada sağlıklı ya da engelli hayvanları görüyor, seviyor. Bir gün bana “anne yine barınağa gidelim” dediğinde ağlayacaktım sevinçten. Akvaryuma gidelim falan demiyor, barınağa gitmek istiyor. Engelli bir köpek var orada “Çiço’ya gidelim” diyor. Bundan daha büyük mutluluk olabilir mi?

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Şirince’de çağdaş bir medrese: Tiyatro Medresesi

Şirince, İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı doğası ve mimari dokusuyla Ege’nin eşsiz köylerinden. Efes antik kentine ve denize yakınlığıyla da turizmin yeni gözdelerinden. Nesin Matematik Köyü ve Felsefe Köyü ile farklı bir çehreye bürünen köy şimdi bir başka sanat mekanıyla bir anlamda alternatif üniversite köyü olma yolunda ilerliyor.

Şirince’de Nesin Matematik ve Felsefe köylerine komşu 6 dönümlük bir arazi üzerine inşa edilen Tiyatro Medresesi, modernleşme serüvenimizin en önemli sembollerinden tiyatro ile köklü bir geleneğe ait olan medrese formunun bir bileşimi.

Medrese’nin kurucuları tiyatro ve gösteri sanatlarına dair böyle bir “öğrenme merkezi” kurarken; tercihlerini modern zamanların zorunlu ve standart bir zaman, yöntem ve içerikle sınırlı “okulundan” ziyade, her öğrenci için farklı bir süre, usul ve muhteva taşıyan “medreseden” yana kullanmışlar ve Tiyatro Medresesi’nde, ustaların da çıraklarla birlikte öğrenmeye devam ettiği ve böylece bir ekolün nesilden nesile yenilenerek aktarıldığı bir gelenek inşa etmek istemişler. Medrese fikrine ve mimarisine yüzyıllar boyu Budist rahipler için bir sığınak işlevi gören ve Sanskrit dilinde “vihara” olarak bilinen manastırlar ilham vermiş.

Her üç oluşumda da 3 yıldan beri cezaevinde yatan Sevan Nişanyan’ın izini görüyoruz. Sevan Nişanyan’ın Şirince’de restore ettiği evler, yoktan var ettiği cennet köşesi İlyastepe’deki bağ evleri, her metrekaresinin ince ince düşünülmüş olduğu sezilen Matematik Köyü ve özellikle Kayserdağı’nda yaptırmakta olduğu kaya mezarı kuruculara Tiyatro Medresesi’ni Şirince’de inşa etmeye ikna olmaları için fazlasıyla yeterli olmuş.

Günümüz dünyasında gösteri sanatları üzerine çalışan birçok araştırma merkezi var. Türkiye’de ise birçok prodüksiyon gerçekleştirilmesine rağmen olanaklarını araştırmaya vakfeden çok fazla kurum yok ne yazık ki. Tiyatro Medresesi bu boşluğu doldurmak; düzenleyeceği atölye çalışmaları, tiyatro kampları, paneller ve konferanslarla, ev sahipliği yapacağı araştırma takımıyla hem amatör ve hem de profesyonel tiyatrocular için sınırlarını fark edebilecekleri, zorlayabilecekleri, aşabilecekleri bir merkez olma iddiasıyla 2012 yılında yola çıkan Türkiye’nin tek performans araştırmaları merkezi.

Tiyatro Medresesi herhangi bir kurumdan destek almadan Seyyar Sahne’de tiyatro yapan tiyatrocuların yıllardır dişlerinden tırnaklarından artırdıklarıyla bu projeyi yaşama geçirmişler. Sonrasında proje şekillenmeye başladıkça heyecanlarını paylaşan yakın çevreleri ve Medrese’de kendisi için sanatçı, araştırmacı veya seyirci olarak gelecek gören herkesin desteğini büyük bir mutlulukla kabul eder hale gelmişler. Örneğin 2014 kışı öncesinde Medrese’nin çatısı için açılan bir imeceye çok sayıda insan katkıda bulunmuş. Yaz eğitimleri sırasında da yemek yapımından, tuvalet temizliğine her işe koşturan Medrese gönüllüleri olmuş.

Medrese’nin bugün de desteğe ihtiyacı var. Medreseye parasal gücünüz ölçüsünde bir tuğla, amfitiyatroya bir koltuk, bir kemer, bir oda, bir prova salonu, bir gösteri salonu bağışlayarak destekçi olunabiliyor.

Tiyatro Medresesi kâr amaçlı bir oluşum değil. Kurucular gelecekte birtakım projelerden para kazanılsa dahi bu geliri yine Medrese’de yapılacak projelere harcayıp, Medrese’de çalışacak sanatçılara ve sanatçı adaylarına burs olarak aktarmayı amaçlıyorlar.

Medrese öncelikle, 2010 yılında kurulan ve tiyatro ve gösteri sanatları alanında çalışan Performans Araştırmaları Merkezi’ne ev sahipliği yapıyor.  Medrese’nin yürütücü ekibi farklı sanat disiplinlerinden müzisyen, ressam, sinemacı, felsefeci ve edebiyatçı ile Medrese’ye ilişkin projeler de geliştirmeye başlamışlar. Bu nedenle yürütücü ekip Tiyatro Medresesi yerine artık çoğu zaman Medrese adını zikrediyorlar. Gelecekte Medrese bünyesinde bir felsefe ya da müzik araştırmaları merkezinin kurulması da gündemlerinde yer alıyor.

Medrese’ye herkes sanatsal projelerini önerebiliyor, projenin kabul edilmesi halinde o projenin koordinatörlerinden biri olarak yürütücü ekiple birlikte çalışılıyor.

Medrese’nin kadrosu, proje koordinatörlerinden, Medrese’nin sanatsal ve yönetsel stratejisini belirleyecek ve proje koordinatörleriyle birlikte çalışacak bir yürütücü ekipten ve Türkiye tiyatrosunun alanlarında uzmanlaşmış, değerli isimlerinden müteşekkil bir danışma kurulundan oluşuyor.

Medrese’nin yürütücü ekibi ağırlıklı olarak daha önce Seyyar Sahne’de tiyatro yapmış sanatçılardan ve akademisyenlerden kurulu. Bu ekip, Seyyar Sahne bünyesinde yurtiçi ve yurtdışında birçok oyun sergilemiş olmanın yanı sıra, Medrese öncesinde altı yıldır yapılan tiyatro kamplarının ve çeşitli kentlerde yapılan atölye çalışmalarının da yürütücülüğünü yapmaktaydı.

Medrese Yürütmesi’nde Dr. Celal Mordeniz (Haliç Üniversitesi Konservatuarı Tiyatro Bölümü Misafir Öğretim Üyesi), Erdem Şenocak (Oyuncu, Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü Misafir Öğretim Üyesi), Suzan Karaosmanoğlu (Aktivist), Dr. Nesrin Uçarlar (Oyuncu, Bilgi Üniversitesi Siyasal Bilimler Bölümü Misafir Öğretim Üyesi), Rezzan İlke Yiğit (Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi), Dr. Senem Donatan (Eğitmen) görev alıyorlar.

Medrese yurt içinden ve yurt dışından PARC(Performans Araştırmaları Merkezi) , Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu, Haliç Üniversitesi Konservatuarı Tiyatro Bölümü, İ.Ü. Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü, Ordu Üniversitesi Konservatuarı, Tiyatro Araştırmaları Laboratuvarı, Jerzy Grotowski ve Thomas Richards Çalışma Merkezi (İtalya), Odin Teatret (Danimarka), Grotowski Enstitüsü(Polonya) ve Dramatic Arts Centre(İran) ile ilişki içerisinde etkinliklerini gerçekleştiriyor ve Türkiyeli sanatçıların dünyanın dört bir yanından gelen meslektaşlarıyla buluşacakları bir mekân olarak Türkiye’deki çok büyük bir sanatsal boşluğu dolduruyor.

Günümüzde hem büyük bütçeli hem de onlara alternatif olan düşük bütçeli festivallerin sanatçılar ve araştırmacılar için bir buluşma mekânı olma iddiasından giderek uzaklaştığı bir gerçek. Festivaller oyunların sırayla sergilendiği etkinliklere dönüştükçe gerek seyircilerle oyuncular gerekse festivale katılan topluluklar arasında gerçek bir karşılaşma yaşanması olasılığı azalıyor. Medrese’nin, seyirciler ve sanatçıların beraberce konaklayacağı, avluda bir araya gelerek tanışma ve tartışma imkânı bulacağı gerçek bir karşılaşma mekânı olması amaçlanıyor.

Medrese mimarisinin hem bir inziva hem de bir buluşma halini içeren ikili yapısı da katılımcılar için cezbedici. Tiyatro Medresesi’nde sanatçıların ayrı çalışmalar yürütebileceği özel alanlar ve birbirleriyle karşılaşabilecekleri bir avlu var. İnziva halinde üretilenler, klasik medrese mimarisinin en önemli unsuru olan avluda, bu kendine özgü kamusal alanda, başkalarıyla paylaşılıyor. Bu yolla Medrese’de bir yoğunlaşma ve bu yoğunlaşmaya derinlik katan bir ortak yaşam atmosferi oluşuyor. Sene boyunca farklı disiplinlerden sanatçılara ve araştırmacılara kapıları açık olan Medrese’nin avlusunda yeni iş birlikleri de doğabiliyor.

2017 Yaz Programı 11 Haziran’da başladı ve 12 Eylül’e kadar sürecek. Programda Bedensel Farkındalık, Beşerî Bilimler, Dans, Edebiyat, Gençler için Tiyatro Yaz Okulu, Hikâye Anlatıcılığı, Müzik, Sinema, Tiyatro, Uluslararası, Yeni Başlayanlar için Oyunculuk Okulu vs. gibi çok sayıda atölyeler gerçekleştirilecek.

Çağdaş Dans Olgusu ile Tanışma ve Beden Farklılığı Atölyesi/ 23 – 27 Temmuz

Erkan Oğur ile Atölye: Perdesiz Gitar, Kopuz, Ses ve Sessizlik Paylaşımı/ 23 – 28 Haziran 2017

Derya Türkan’la Atölye: İstanbul Müziği/ 26 Haziran – 1 Temmuz 2017

Murat Gülsoy’la Yaratıcı Yazarlık Atölyesi/ 6-11 Temmuz 2017

Judith ile Masal Yolunda İlk Adımlar/ 12-16 Temmuz 2017

Kısa Film Yapım Atölyesi/ 16-21 Ağustos 2017

Medrese aynı anda 60 kişiye ev sahipliği yapabiliyor. Yılda birkaç kez düzenlenen çok özel festivallerde seyircilerin de Medrese’de kalmak istemeleri durumunda prova ve gösteri salonlarına döşekler atılarak bu sayı 100’e kadar çıkartılabiliyor.

Medrese’ye destek olmak, atölyelere katılımcı olmak ve dışarıya açık sanatsal etkinlikleri izlemek için ne yapabilirim diyorsanız; Medrese’de kendinize bir gelecek hayal ederek işe başlayabilirsiniz. Kendinizi Medrese’de çalışırken, dinlenirken hayal edebilirsiniz veya Medrese’de çalışılmış bir gösteriyi izlerken hayal edebilirsiniz.

Sonra 2017 Yaz Programına Medrese’nin WEB sayfasından ulaşabilir, e-posta gönderebilirsiniz. Her çalışmanın kendine has bir başvuru şekli var ve başvurunuz kabul edildiği takdirde geriye Medrese’ye gitmek kalıyor.

Umarım adeta çölün ortasında bir vaha olan Nesin Matematik Köyü, Nesin Felsefe Köyü ve Medrese gibi oluşumların sayısı daha da artar ve bizler de bu alternatif eğitim-yaşam projelerinin yaşaması için gereken toplumsal dayanışmayı çoğaltarak sürdürebiliriz.

Haftaya Yeşil Gazete’de üç telli sazın ustası Fethiyeli Ramazan Güngör’ün izinden yürüyerek 2015 yılından bugüne Fethiye Müzik Köyü’nü hayata geçirmeye çalışan arkadaşlarımızı yazmaya çalışacağım.

Hepimize iyi bir hafta diliyorum.

www.tiyatromedresesi.org

[email protected]

 

Ercüment Gürçay

[Hayvan Deneyleri] Loulis: “Bir şey” değil, “Birey” – Yağmur Özgür Güven

İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek?

[Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız

***

Loulis, 10 Mayıs 1978 günü Atlanta-Georgia’daki Yerkes Bölgesel Primat Araştırma Merkezi’nde doğdu ve ismini, ona ve diğer şempanzelere bakan Louise ve Lisa adlı iki çalışan koydular. Loulis’in biyolojik annesi, çok uzun zamandır Yerkes’deki beyin araştırmalarında kullanılan deneklerden biriydi. Oğlunu ne şartlarda ve nasıl doğurdu, nasıl büyüttüğüne dair pek bilgi olmasa da kolay olmadığını tahmin edebiliyoruz.

Loulis

Loulis’in doğumundan 9 ay sonra, 1,500 km uzaklıktaki Oklahoma Üniversitesi Primat Araştırma Enstitüsü’nde Washoe adlı şempanze doğum yapmış ancak yavrusu Sequoyah sadece üç ay hayatta kalarak 8 Mart 1979 günü zatürreeden ölmüştü. İki hafta sonra, primatolog Roger Fouts, Yerkes’deki demir parmaklıkların ardından Loulis’e bakıyordu. Ve köşeye sinmiş, kafasından dört metal cıvata çıkan annesine… O an kararını verdi ve evrak işlemlerini tamamlayarak Loulis’i Norman-Oklahoma’daki yeni annesi Washoe’ya götürdü-gerçek annesinin artık onu tanıdığı ya da fark ettiğinden bile emin değildi.

Washoe ve Fouts

Washoe, 1965 yılında ABD Hava Kuvvetleri tarafından uzay araştırmaları programında kullanılmak için doğadan yakalanmış (Batı Afrika) fakat bu araştırmalarda kullanılmadan davranış bilimci Allen ve Beatrix Gardner tarafından alınarak dille ilgili çalışmalar yapmak üzere aynı bir insan çocuğu gibi (masada onlarla oturup yemek yiyerek, diş fırçalayarak, arabada yolculuk ederek, oyuncaklarla oynayarak vs.) evlerinde büyütülmüş, fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçları karşılanmış ve bu esnada da Amerikan işaret dili öğretilmeye başlanmıştı.

Allen-Beatrix Gardner ve Washoe

Bu süre içinde onunla herhangi bir vokal iletişimden kaçındılar ve yapılan her eylemi -örneğin; dişlerini fırçalama- işaretle de pekiştirdiler. 5 yaşına geldiğinde ise, onu Roger Fouts’un çalıştığı Oklahoma’daki enstitüye götürdüler ve dil çalışması burada devam etti. Washoe, insanlara ait bir dili kullanarak insanlarla iletişim kuran dünyadaki ilk insan-dışı primat unvanını kazanmış ve hatta işaret kombinasyonlarını dahi kullanabilir hale gelmişti.

Deborah-Roger Fouts ve Washoe

İşaretini bilmediği kelimeleri de (termos gibi) kombinasyonlarla anlatıyordu: “METAL-KAP-İÇECEK”. Washoe bir aynanın karşısına oturtulup ne gördüğü sorulduğunda “Ben. Washoe.” şeklinde yanıtladı. Onyıllar boyunca Afrika’da şempanzelerle birlikte yaşamış ve onları gözlemlemiş olan primat uzmanı Jane Goodall’a göre bu, “öz farkındalık” işaretiydi. Sadece insana özgü olduğu sanılan…

Fakat merak edilen bir şey daha vardı: öz farkındalığa bir şekilde sahip olan ve dil bariyerini yıkan primatlar, kendilerine ait olmayan bir iletişim yöntemini türünün diğer mensuplarına ya da yeni nesillere de öğretebilirler mi?

Loulis, Washoe’nun yanındaki ilk gecesinde çekingen ve ürkek davranıyordu. Metal paletin üzerine sessizce kıvrılmıştı. Fakat sabaha karşı Washoe’nun ona seslenmesi her şeyi bir anda değiştirdi ve yeni annesine giderek sarıldı.

Beatrix Gardner ile çalışma

2 ay gibi kısa bir süre içinde merkezdeki diğer şempanzelerle işaretleşmeye başlamış, 1,5 yaşında geldiğinde çeşitli işaret kombinasyonlarını kullanabilir duruma gelmiş ve 5. yaşının sonunda ise kullanabildiği işaretlerin sayısı 55 olmuştu. Etrafındaki insanların, belirlenmiş 7 temel işaret dışında (Kim-Hangisi-İstemek-Nerede-İsim-Bu-İşaret) onunla işaretleşmesi ve yenilerini öğretmesi yasaktı. Merkezdeki diğer şempanzelerin aksine Loulis türler arası evlatlık değildi. İnsanlar tarafından değil, Washoe tarafından büyütülüyordu. Dolayısıyla her şeyi ondan ve merkezdeki diğer işaretçi şempanzelerden öğrenmişti. İnsanlara ait bir dili kendi türünün mensuplarından öğrenen dünyadaki ilk insan-dışı primat unvanı da Loulis’in oldu.

Hepsinin sevdiği yiyecekler farklıydı: Loulis kırmızı elma, müsli barları ve pirinci, Washoe kabaklı puding, sakız ve kahveyi, Moja soğan, fıstık ezmesi ve bisküviyi, Tatu peynir, havuç ve çayı, Dar muz, erişte ve dondurmayı çok seviyordu. Hepsinin vakit geçirme şekli de farklıydı; Dar dergilere bakmak, Loulis insanlarla işaretleşerek sohbet etmek, Washoe resim yapmaktan hoşlanıyordu. Her birinin kendine özgü tercihleri vardı.

Washoe

1980 yılında Washoe, Loulis ve Loulis’le aynı yıl aileye katılan -fakat aralarındaki en yaşlı şempanze olan- Moja, Central Washington University’deki Şempanze ve İnsan İletişim Enstitüsü’ne götürüldüler. Ertesi yıl, Oklahoma Üniversitesi Primat Araştırma Esntitüsü’ndeki Gardner çifti tarafından büyütülen diğer işaretçi şempanzeler Tatu ve Dar da onlara katılmıştı.

Moja’nın 2002 yılındaki ölümünden 5 yıl sonra, işaret dilinin 350 kelimesini kullanabilen Washoe da son 20 yılını ailesindeki diğer işaretçi şempanzelerle birlikte geçirdiği Washington Üniversitesi’ndeki merkezde 42 yaşındayken öldü. 2012’de Dar da ani bir kalp rahatsızlığı nedeniyle ölünce, aileden sadece Loulis ve Tatu kalmıştı. Şempanzelerin yasal temsilcisi konumunda olan Friends of Washoe, ailenin son iki üyesi için ABD’de bir bakımevi arayışına girdi fakat onlar için en uygun yer Kanada’daydı. Nihayetinde karar verildi ve 2013’ün Ağustos ayında, Kanada’ya götürüldüler.

Loulis ve Tatu, hala Kanada-Quebec’deki Fauna adlı rehabilitasyon merkezinde yaşıyorlar.

Tatu – yaşlı

Loulis’i Oklahoma’ya götürmek için satın aldığında, Georgia yasalarına göre eşya alıp satılırken ödenen %7,5 vergiyi ödediğinde Fouts, onun bir “şey” değil bir “birey” olduğunu biliyordu. Tıpkı -bu şempanzeler kadar şanslı olmayan- askeri üslerdeki uzay araştırmalarında, silah deneylerinde, radyasyon çalışmalarında kullanılan, bilim adamları tarafından beyni istila edilmiş Loulis’in ismi dahi olamayan annesi gibi bir birey.

Bir sonraki bölümde de, onların birey olduklarına inanan aktivistlerin mücadelesine göz atacağız…

Kaynaklar:

  1. Fouts & D. Fouts: Chimpanzees’ Use of Sign Language, 1993

Steven M. Wise, Rattling the Cage, 2000

http://www.friendsofwashoe.org/

Wikipedia

 

Yağmur Özgür Güven

Hayaller Çimen Ev ve Bulut Ev’de yeşeriyor! – Büşra Güder

Bu yazının iki konusu var: Başlıktan da anlaşılacabileceği gibi Çimen Ev ve Bulut Ev.

Bu iki merkez de İstanbul’da faaliyet gösteriyorlar ve dezavantajlı çocuklarla çalışıyorlar.

Çimen Ev, 2016 yılının Şubat ayında Roman Hakları Derneği’nin öncülüğünde kuruldu. Açık Toplum Vakfı tarafından destekleniyor ve Şişli Belediyesi de çocuklara yemek sağlıyor.

Geçtiğimiz Pazar akşamı Boğaziçi Üniversitesi’nde çocuklar harika bir yıl sonu gösterisi yaptılar şarkılar, tiyatro, dans gösterileri ve sergi… Herşey harikaydı. Bir yılda ortaya çıkan iş gerçekten muazzam.

Şişli Elmadağ bölgesinde yaşayan 6-16 yaş arasındaki çocukların akademik becerilerini, sosyal ve bilişsel düzeylerini ve özgüvenlerini artırmak amaçlı kurulan Çimen Ev Bilim ve Sanat Merkezi, aslında sadece çocuklarla değil velilerle de çalışmalar yapıyor.

Merkezde, okul terkini önlemek, okula devamsızlığı azaltmak ve çocukların akademik başarılarını artırmak için hafta içi ve haftasonları bir çok aktivite gerçekleştiriliyor. Yapılan tüm aktiviteler bölgedeki çocukların ve ailelerin ekonomik nedenlerle ulaşamadıkları sosyal, sanatsal ve bilimsel faaliyetlere erişmelerini sağlayarak fırsat eşitliği sağlamak amacıyla planlanıyor.

Atölyelerin bir çoğu gönüllü eğitmenlerin desteğiyle yapılıyor ve mutlaka çocukların ilgi ve istekleri göz önünde bulunduruluyor. Ayrıca yukarıda da bahsettiğim gibi velilerle, özellikle çocukların anneleri ile birlikte Çimen Ev Kadın Programı yürütülüyor.

Ben pazar akşamı gözlerim sulu bir halde çocukları izlerken yanımda Özlem Anadol oturuyordu; Konu buradan Özlem’e geldi çünkü konuyu Çimen Ev’in ardından daha bir kaç ay önce hayata geçirilmiş bir proje olan Bulut Ev’e getirme derdindeyim. Özlem, Bulut Ev’de çocuklarla çalışıyor ve bana yaptıkları harika şeyleri anlattı. İsteriz ki Bulut Ev’de de işler Çimen Ev gibi rayına otursun, bir sene sonra oradaki çocuklar da bize harika gösteriler hazırlasınlar, ordaki çocukların da hayatı değişsin…

Bulut Ev’de de Unkapanı civarındaki 5-15 yaş arasındaki dezavantajlı çocuklarla çalışılıyor. Çimen Ev modelinden yola çıkılmış olsa da bu bölgedeki çocukların bir çoğu sosyo-ekonomik sebeplerden okula gidemiyorlar.  Merkez çok kısa bir zaman önce 3 Nisan 2017’de Roman Hakları Derneği ve Roman Hakları Federasyonu  (ROMFO) nun öncülüğünde açıldı.

Ama sorunumuz Bulut Evin tamamen bireysel imkanlar ile açılmış olması ve daha fazla desteğe ihtiyacı olması. Şimdilik –umarım şimdilik- herhangi bir kurumdan destek almıyorlar. Az da olsa bireysel bağış yapanlar var neyse ki. O yüzden ihtiyaç listesi elime geçtiğinde birşeyler yapmak ve çocuklara kırtasiye malzemesi toplamak için facebook hesabım üzerinden bir duyuruya çıkmıştım. Özlem bana çocukların resim yapmayı çok sevdiklerini, başlarda en çok siyah ve gri renklerini kullandıklarını ama artık renkli resimler yaptıklarını anlatmıştı. Çocuklarla resim atölyelerinin dışında ayrıca ileri dönüşüm atölyesi, doğayı keşif atölyesi, dans atölyesi ve okula giden çocuklar için de etüd çalışmaları yapılıyor. Hem gönüllü eğitmenlere hem de malzeme desteğine ihtiyaçları var.

Alper de iletimi görünce “Neden tüm bunları Yeşil Gazete okuyucuları ile paylaşmıyoruz ?” diye sordu. Ben de kendimi bu yazıyı yazarken buldum. Belki de böylece daha fazla çocuğa umut olur, daha fazla çocuğun hayatını renklendiririz diye heveslendik.

Bu güzel hayallere destek vermek isteyenler, ihtiyaç listesini öğrenmek, merkezi ziyaret etme daha fazla bilgi almak, gönüllü olmak ya da birşeyler göndermek için Bulut Ev’in koordinatörü Özlem ile aşağıdaki mail adresinden bağlantıya geçebilirler.

[email protected]

 

 

Büşra Güder

[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Teo’nun Dalga Geçme Kitabı

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Teo’nun Dalga Geçme Kitabı

Teo’nun Dalga Geçme Kitabı, Teo Serisi’ne ait bir kitap. Bu kitaptan başka “Teo’nun Kaka Kitabı, Teo’nun Tırnak Yeme Kitabı, Teo’nun Gece Korkusu kitabı, Teo’nun Can Sıkıntısı Kitabı ve Teo’nun Tablet Kitabı” isimlerinde kitapları da mevcut. İsimlerden anlaşılacağı üzere çocukların karşılaşabileceği güçlüklerle mücadele etmesinde terapi amaçlı yazılmış kitaplar. Bu tip kitaplara ihtiyaç olsa da beraberinde risk de getirmektedir. Öğreticilik metnin önüne geçebilir ve okuma keyfini bozabilir. Bu kitapta nispeten bu sorunun önüne geçilmiş ama yer yer öğreticilik hikâyenin önüne geçiyor.

Teo, basket maçında yeteri kadar iyi oynayamamıştır ve arkadaşları onunla dalga geçer. Teo bununla baş edemez ve öfkesini kontrol edemez. Ağlar hatta kavga bile çıkarır. Bu durumda öğretici annedir. Güzel çözümler üretir anne. Bu sayede Teo görmezden gelmeyi ve öfkesini kontrol etmeyi öğrenir hatta başka arkadaşlarına da bu konuda yardımcı olmayı başarır.

Kitapta, çocukların sıklıkla karşılaştıkları dalga geçme, akran zorbalığı ve öfke kontrolü gibi empatinin alt başlıklarını görürüz. Bu anlamda bibliyoterapi niteliği taşıyan bir kitap Teo’nun Dalga Geçme Kitabı.

Yazarlardan birinin psikolog olması, metnin amacını ve meselesini kitabına uygun bir şekilde vermesini sağlıyor. Burada kitap hakkında bir eleştirim de kitabın sonunda ebeveynlere nasihatler içeren bir de yazının olması. Bu bir ebeveynler için el kitabı değil. Çocuklar için yazılmış, çocukların elinde duracak bir kitap. Bu yüzden nasihatleri çocukların göreceği bir alanda tutmak bu amacı bozar nitelikte. Bibliyoterapi, çocuğun karakterle empati kurmasını sağlar ve gücünü edebiyatın inandırıcılığı ve çekiciliğinden alır. Yazarımız, yazar kimliğini unutup psikolog kimliğine büründüğü için kitaba nasihatler eklemeyi tercih etmiş. Bence kitabın yeni baskılarında çıkarılması daha uygun olacaktır. Belki bu kitabın yanında bir kitapçık olarak basılması daha uygun olur. Bu anlamda yayınevinin kolaycılığa kaçtığını düşünüyorum ya da en kötüsü yazarımızın (psikoloğumuzun) bilinçli yaptığını…

Genel olarak önemli bir soruna ışık tutması açısından dikkate değer bir kitap olduğunu söyleyebilirim.  Yeter ki Teolar üzülmesin.

 

Teo’nun Dalga Geçme Kitabı

Yazan: Yağmur Artukmaç&Ceylan Akgün

Resimleyen: Nurbanu Asena

Bilgi Yayınevi

7+

 

Tunç Kurt

Siya gölge demek

Eşyaların hikayesini yazdığımdan beri aklımda yazmak istediğim bir hikaye var , bana yine türlü bin vesilelerle gelen şeylerden en sevdiğimi…

Şu son 4 yıla kadar pek kedi sever biri değildim. Bunlar hep çocukluktan geliyor. Annem pek hayvanlara yaklaşamaz, haliyle biz de böyle büyüttü. Ben İstanbul’a geldikten sonra yavaş yavaş kedilere yaklaşmaya başlasam da kardeşlerimin arasında hala fobi derecesinde kediden korkan var. Yaklaşmaya başladım dediğime bakmayın, yine de  kedilere dokunmaz, kedi olan evlerde hafiften tırsar bir kenarda pek kıpırdamadan otururdum, sosyal medyadan sürekli  kedi paylaşanları da kınardım.

Elmadağ’da otururken alt komşum Ali bir gece kedisi Yoda’yı bana bırakmıştı. Yoda ilk dokunduğum kedi oldu; daha doğrusu, gelip burnumu yalama suretiyle o bana dokundu. Simsiyah uzun kulaklı minik bir kediydi Yoda. Bir süre pencerelerde miyavlama krizleri yaşadıktan sonra muhtemelen çiftleşmek arzusuyla evden kaçtı. Sonra da  dönmeyince Ali onun kız kardeşi Siya’yı eve aldı. Siya, Yoda’nın dişi versiyonuydu. Kara, atletik, minik bir kedi. Siyam-sokak kedisi melezi. Siya, Ali’ye geldikten sonra bir ay geçti geçmedi biz Ali’yle ve tabi ki de Siya’yla beraber yeni evimize taşındık.

Bir erkek ev arkadaşı, üstüne bir de kedi, esneme alanımı birden ikibinbeşyüz kilometre genişletmişti. Başta ben Siya’ya pek alışamasam da Siya bahçeli bu evde yavaş yavaş dışarı çıkmaya alışıyordu. Ben içten içe istiyordum ki Siya kardeşi gibi kaçsın ve gelmesin ama bu isteğim neyse ki gerçek olmadı.

Bir süre sonra Siya’nın her sabah iyk iyk diye basınca öten plastik oyuncak sesleriyle beni uyandırıp nereye gidersem takip etmesiyle ilişkimiz başka bir boyuta ulaştı. Kendimi yanında hayvan dostuyla gezen fantastik roman kahramanı gibi hissetmeye başlamıştım.

Ben yavaş yavaş onu sevmeye başladıkça o da Ali’den çok benimle takılır olmuştu. Bana sürekli kedilerle ilgili  şoklar yaşatıyordu, mesela gurladığını ilk duyduğumda hasta oldu sanmıştım meğer kediler hep gurlarmış, patilerine ilk dokunmam 5-6 ayı bulmuştu ve yumuşak olmasına çok şaşırmıştım. Bu kadar kedi cahiliydim düşünün, dolayısıyla da suyu, maması, tuvaleti konusunu da pek bilmiyordum. Günler böyle akıp giderken benim evi 4 gün boş bırakmamdan faydalanan Siya hamile kaldı.

Hamileliğinin son akşamını hiç unutmam; bütün gece yanımdan ayrılmadı, ona bir sepet hazırladım, kuytu bir köşeye koydum, o da içine yattı. Sonra onu okşayıp  dedim ki ”güzel, güzel rahatlıkla doğur Siyoş’um” ve sabah kalktığımda 5 tane yavrusu olmuştu. Benim için mucizevi bir gündü. Dedim ki kendi kendime “insan bağ kurmaktan, sorumluluk almaktan korkmamalı, karşılığı güzelliklerle geliyor”.

Siyoş yavruları benim odaya taşıdı, maaile aynı odada kalıyorduk artık. Maalesef  mutluluğumuz bir aylık yavruların tek tek ölmeye başlamasıyla sona erdi. Sonuncusu öldüğünde ben İstanbul’da değildim, zaten odamda bir yavruyu daha ölü bulacak gücüm kalmamıştı. Bağlanma ve sorumluluğa dair düşüncelerim tamamen tersine dönmüştü o olayla. Sonra Siya kısırlaştırıldı, sonra ameliyat yeri patladı, sonra idrar yolları kristallendi, iki kere ameliyat oldu, o dönemde bazı bazı sağa sola işedi. Bir sürü badire atlattık anlayacağınız. Bütün bunlar beni kendisine biraz daha bağladı. Bizim veteriner Sertaç yalan olmasın şuna benzer birşey demişti; kediler bir şey salgılıyormuş ve insanı kendilerine bağımlı yapıyorlarmış. O yüzden köpek delisi insan pek yokken kedi delisi çokmuş.

Bir buçuk yıl sonra Ali, Kaş’a taşındığında Siya’nın benimle kalması zaten konuşmayı gerektirmeyen bir karar olmuştu. Şimdi hala beraber yaşıyoruz Siyoş’la, keyfi isterse beraber uyuyoruz, keyfi isterse kucağa geliyor, dışarıdaysa ve yine canı isterse Siya diye çağırınca eve koşuyor, komşu evin çatısında kuş kovalıyor, eve hediye olarak kertenkele getiriyor, evde yanımdan hiç ayrılmıyor. Korkak bir kedi, yüksek bir ses duysa dört ayağı yerden kesiliyor ve diğer kedilerle hiç anlaşamıyor. Bence kendini insan sanıyor, sohbetini duysanız siz de öyle düşünürsünüz.

Artık kedi sever biriyim çünkü her bir kedide Siya’dan haller görüyorum. Kedi sevmez biri olarak yazıyı sonuna kadar okuyabildiyseniz bence sizde bir gün kedici olabilirsiniz, iş ki kendi Siyanızı bulabilesiniz. Siya gölge demek bu arada.

 

Selma Hekim

Lise arkadaşlıkları: Masum yıllar sağlam dostlukların temeli mi? – Seran Vreskala

Ne ilginçtir ki çoğumuzun sosyal medyadaki arkadaş listesi hep lise arkadaşlarından oluşuyor. Lise buluşmalarımız bile diğerlerinden daha renkli ve çılgın geçiyor. Bunun sebebi birlikte geçirdiğimiz en masum yıllardan mı kaynaklanıyor?

Şimdi sosyal medyadaki arkadaşlarıma bakıyorum da çoğu lise yıllarımdan kalan insanlar. Hayatımdakilere baktığımda ise yakın arkadaşlarımın çoğunun da yine liseden olduğunu fark ettim. Üniversiteden hala görüştüğüm arkadaşlarımın sayısı bir elimin parmaklarını bile geçmiyor. Bu da merakımı cezbetti. Neden lise arkadaşlarımız bu kadar kalıcı?

  • Öncelikle ve en önemlisi bizi en tuhaf hallerimizle gördükleri ve o şekilde beraber geçirdiğimiz yıllardan sonra bile hâlâ bizimle arkadaşlar. Üniversite ve iş arkadaşlarımız bizim o cılız, tıfıl, köse, paspal ve devamlı trip atan hallerimizi bilmiyorlar tabii! Muhtemelen ismimizin ekli olduğu tüm o eski fotoğraflardan kendimizi sildiğimiz için de bilmeyeceklerdir. Saçlara ve kıyafetlere girmiyorum bile. Allahtan saçlarımızı aslan başı ya da begüm yaptığımız zamanları asla görmeyecekler.
  • Lise arkadaşlarımız bizim hakkımızdaki herşeyi bilirler ve bilmelerine rağmen yine de bizi severler. Muhtemelen o yıllarda da bizi bizden daha iyi tanıyorlardı. Neye nasıl tepki vereceğimizi biliyorlardı. Çünkü o yıllarda belki de hiç olmadığımız kadar gerçektik. Belki hakkımızda bu kadar fazla şey bildikleri için huzursuz olabiliriz ama merak etmeyin çünkü biz de onlar hakkında çok fazla şey biliyoruz.

Biz birbirimizin ciğerini biliriz.

  • Ayrıca muhtemelen birbirimizin en utanç verici anlarını da biliyoruz. Uğruna salya sümük ağladığımız ilk aşkımızdan tutun, deli gibi dans ettiğimiz çaylara (o zamanlar partilere çay denirdi nedense ve öğlen 12’de başlar, 5’te biterdi. Ne çılgınmışız!), ilk sarhoşluğumuzdan ilk öpücüğümüze kadar herşeyi biliyorlar. Hatta okulu kırıp disipline gittiğimiz gün bile -bizim olmasa da- onların kesin aklında. Orta birden itibaren lise sona kadar ne yaşadıysak, o anları üniversite yıllarında paylaşmamız çok zor; artık çocuk değiliz çünkü.
  • Lise arkadaşlarımızın ailesi ailemiz olmuştur. Anneleri teyzemiz, babaları amcamızdı. Okuldan sonra eve gitmeden arkadaşlarımıza gittiğimiz, onlarla yemeğe oturduğumuz çok olmuştur. Çılgın pijama partilerinden bahsetmiyorum bile. İş arkadaşımızın annesine ‘Türkan Teyze bana salçalı ekmek yapar mısın?’ diyemeyiz ama lise arkadaşlarımızın annelerinin gözünde bizler hala tanıdıkları o küçük çocuklarız. Onların karşına en hanım halimizle çıkmaya ihtiyaç duymuyoruz.
  • Lise buluşmaları kendimiz olabildiğimiz tek yer olduğu için gerçek bir şölene dönüşüyor. Tüm kirli çamaşırlarımızın ortaya döküldüğü, bağıra bağıra bir ağızdan anlatıldığı ve gülmekten yüz kaslarımızın ağrıdığı bir gün, o gün. Kendimize ait bir dilimiz var zaten ve bu dili eşimiz dahil kimse konuşamaz ve anlamaz. Üstelik birbirimizi en gerçek hallerimizi bildiğimiz için, ne saygın bir işadamı ne de ünlü bir doktor olmamızın hiç önemi yok! Biz onlar için ya ‘sümüklü tosbağa’ ya da ‘Safinaz’ız…

Kabul, birlikteyken hala biraz tuhafız!

  • Belki üniversite yıllarında bile yeterince tuhaf olup, acayip davranışlar sergilemişizdir ama hiçbiri lisedeki tuhaflığımızla mukayese bile edilemez. Lise yıllarında istisnasız tüm sınıf, hatta okuldaki herkes, gerçekten bir tuhaftık. Diğer yıllarda ne kadar uğraşsak da o tuhaflığa yetişmemiz mümkün değil! Ah ergenlik!
  • Her zaman güvenebileceğimiz bir topluluk lise gurubumuz. Eğer saçma, aptalca ya da mantık dışı davranıyorsak, emin olun bunu bize korkmadan söyleyeceklerdir. Her ne kadar bundan dolayı didişmeler, kavgalar yaşansa da hatta küssek bile, biliyoruz ki bu küskünlük fazla uzun sürmeyecek.
  • Lise arkadaşlarımızı her gördüğümüzde, bizde geçmişten kalan inanılmaz rahat bir his oluşuyor. Birbirimizden ne kadar uzakta yaşasak ya da yıllardır sesimizi bile duymamış olsak da, karşılaştığımızda sanki daha dün görüşmüşüz gibi iletişim kurarız. Bu kadar uzun zamandır tanıdığımız ve bu kadar samimi olabildiğimiz başka bir grup olmadığı için istesek, birbirimiz için suç ortaklığı bile yaparız. O derece yani!

Hayatımızdan pek çok kişiyi silmiş bile olsak, bunu kolay kolay lise arkadaşlarımıza yapamıyoruz. Sonuçta bizi daha kişiliklerimiz oturmadan tanıyan ve seven insanları hayatımızdan çıkarmayı istemiyoruz. Bakalım, bunca yıl sonra bile birbirleriyle hala dost olan aynı lise mezunları neler söylüyorlar? 

Ankara Fen Lisesi, 75 mezunları

Prof. Dr. Patolog Sergülen Dervişoğlu

Prof. Dr. Patolog Sergülen Dervişoğlu

Birlikte büyümek sanırım en önemlisi. Tam şekillenme dönemi olduğu için hepimizde acı, tatlı izleri var. Büyümelerimiz, sancılarımız bir arada yaşandı. Yatılı okul olduğu için her tür boş veriliğimize şahit büyüdük. Hala da büyüyoruz belki. En hızlı değişip dönüştüğümüz zamanlardı. Bazılarımızı ciğerine kadar tanıdık, bazılarımızı es geçip sonradan tanıdık ve yeni canlar kazandık.

Dipl. Ing. Nezih Yücedinç

Nezih Yücedinç

Lise çağı çocukluktan çıkış, dünyayı tanımaya başlama dönemidir. O yoldaki yoldaşların yeri ayrıdır. Bizimkinin yatılı olması durumun vahametini artırıyor tabii.

Prof. Dr. Gastroenterolog Ethem Tankurt

Prof. Dr. Gastroenterolog Ethem Tankurt

Lise arkadaşlıklarına hissettiğimiz özel duygular, aslında o yıllara duyduğumuz özlemdir. Lisedeyken gittiğin mekanları, gördüğün filmleri, gezdiğin yerleri hep çok güzel hatırlarsın ama hatırladığın ve özlediğin aslında o yıllardaki ‘sen’dir.

Orhan Erdem, Sanayici

Orhan Erdem

Neden? Çünkü kişisel gelişimimizin en önemli dönemlerinde, yatılı okumamız nedeniyle de çok yoğun olarak birlikte zaman geçirmemiz, anne babamızdan çok birbirimizi görüp etkilenmemiz… Uzun aralar verilse de sanki kan bağımız varmış gibi bizi çekiyor bu durum. Lise dostundan başka kimse gece yarısı, sadece sınıf arkadaşının eşi diye, hastası bile olmadığı halde evine gelmez.

İbrahim Türkmenoğlu, Kadın Doğum Uzmanı

İbrahim Türkmenoğlu

Bir büyük 70’lik, arkada Led Zepplin ve ‘Child in Time’, yanımda da lise arkadaşlarım. Daha ne isterim? Sadece dinleyen bir  kulak ve okuyan bir  göz yetmez.

Çavuşoğlu Koleji, 91 mezunları

Dr. Arkeolog Defne Tekay Bali

Dr. Arkeolog Defne Tekay Bali

Birbirimizin en yara almamış ve en saf halimizi biliriz biz. Lise arkadaşları siz daha hayata atılmadan, daha yolun başındayken size eşlik edenlerdir. Kaygılarınız da amaçlarınız da ortaktır. Kalıcılığı da buradan kaynaklanıyor bence. Biraraya geldiğimizde liseye tekrar geri dönmüş oluyoruz. Sanki yine o yaşlara dönmüşüz gibi…

Tomurcuk Çınar, Turizmci

Tomurcuk Çınar

Unutulmaz bir sürü acı tatlı anıyı kimsenin anlayamadığı ama sadece lise yıllarındaki arkadaşların çözebildiği bir bulmacaydı bizimkisi… Bunu sadece bizler anlarız.

Banu Ortaç, ev hanımı

Banu Ortaç

Arkadaşlıkların dostlukların en çıkarsız en masum olduğu zamanlar lise yaşları. Hele ki bizim zamanımızda ortaokuldan sonra da aynı lisede devam ettiğimiz için, 11 yaşlarından beri arkadaşlıkların başlamasına tekamül ediyor. Nasıl unutabilirsiniz ki bu kadar uzun bir ilişkiyi?

 

Seran Vreskala

[Babil’den Sonra] İyi müziğin yeni adresi: Sofar Sounds İstanbul

Epey zamandır tıpkı İstanbul’un itiş-kakış sokaklarından uzakta olduğum gibi kalabalık konser salonlarından, sinemalarından da uzaktayım. Artık küçük arkadaş gruplarıyla evde müzik dinlemeyi, film izlemeyi daha çok tercih ediyorum. Belki oturduğum semtin kent merkezine uzaklığı, ekonomik nedenler bunu da beraberinde getiriyor, bilemiyorum, ama nedeni her ne olursa olsun çevremde de böyle bir eğilimin varlığını gözlemliyorum. Hemen çoğu insanda bu ve benzeri daha steril bir hayata doğru gelişen meyil var.

Dünyadaki Sofar Sounds kentleri

Sofar (Songs From A Room) Sounds dünyadaki benzeri bir tüketici davranışının, kültür-sanata yaklaşımın, geleneksel konser ortamının itiş kakışından, gürültüsünden sıkılıp “Başka bir konser mümkün” deyip, yerel sesleri küresel arenada duyurmak için kurucuları tarafından geliştirilen yeni bir yöntem olarak, önce Londra ve New York’ta ortaya çıkan ve bugün dünyanın 270’den fazla kentinde gerçekleştirilen, küresel alternatif-interaktif bir müzik hareketi.

Bu projeyi Gezi eylemleri öncesinde Türkiye’ye taşımaya çalışan Eda Demir reklamcılık okuduktan sonra Berklee College of Music’te ‘Music Business’ eğitimi almış. Reklam ajansları, trend danışmanlık şirketleri ve dijital medya ajanslarında çalışmış. Bir trend şirketinde reklam, kültür-sanat, pazarlama, tasarım gibi alanlarda dünyada ne olup bittiğini takip edip, markalara bunları raporlama esnasında Sofar Sounds ile tanışmış. Araya Gezi olaylarının girmesiyle bu düşünü bir süre ertelemek zorunda kalmış. O da sokak eylemlerine katılmış. Gezi sonrası sokaklardan evlere, mahalle forumlarına dönüldüğü günlerde 2009’da projeye Moda’da bir evde yapılan konserle başlamışlar.

Kısa zamanda Türkiye’nin en çok bilinen birkaç müzik projesinden birisi hâline gelen Sofar Sounds İstanbul dinletileri 9 kişilik bir ekip tarafından gerçekleştiriliyor. Teknik ekipte 3 görüntü elemanı, 2 sesçi, 1 de fotoğrafçı var. Ekibin diğer 3 üyesi de basın, sosyal medya, ev içinde şişe toplama, evi temizleme gibi işleri üstleniyor.

Konser katılımcılarından bir ücret alınmıyor. Zaman zaman sponsorlar bulunuyor ve teknik-lojistik masraflar karşılanmaya çalışılıyor.

Sofar Sounds İstanbul müzisyenleri de bu konserlerden herhangi bir ücret almıyorlar. Konserlerin video kayıtları yapılıyor. Bu kayıtlar iki işe yarıyor: Müzisyenler, Sofar Sounds’un Youtube kanalına yüklenen videolar aracılığıyla dünyanın diğer yerlerindeki yüzbinlerce müziksevere de ulaşabiliyorlar. Konserlere izleyici olarak katılım başvurusu yapan ve binlerce başvuru arasından seçilip katılma şansı bulamayanlar için de konserleri videoları aracılığıyla izleme şansı doğuyor. Ben de birçok Sofar müzisyenini ilk kez bu videolar aracılığıyla tanıma şansını yakaladım.

Bu buluşmalar sıradan bir ev partisi gibi olmuyor, gerçek bir konser organizasyonu yapılıyor. Önce ağırlıklı olarak hâkim müzik piyasasından bağımsız müzik yapan, kendi bestelerini çalan-söyleyen müzisyenler bulunuyor. Müzisyenlerin kendi bestelerini yapıyor olmaları da tek başına yetmiyor. Bu müzisyenlerin iyi müzik yapıyor olmaları da gerekiyor. Bu beğenide kesin bir formül yok. Burada seçici grubun hisleri belirleyici oluyor. Organizasyonu yapan ekip herkese açık bir iletişim ağı üzerinden başvuran çok sayıda müzisyeni adil karar verebilmek kaygısıyla defalarca dinliyorlar. Emin olamadıkları zaman bir başka bestesini daha istiyorlar. Her konser için 3 müzisyen veya grup seçiliyor.

Sonra 60-70 kişinin müzik dinleyebileceği bir salonu olan, kent merkezine yakın bir ev bulunuyor. Komşulardan gereken izin ev sahibince alınıyor. Her ay evini bu konserlere açmak için çok sayıda baş vuru yapılıyormuş.

Her ay İstanbul’da bir kez yapılan konserlere dinleyici olarak başvuranların sayısının 3000 civarında olduğu söyleniyor. Sofar İstanbul dünyada en çok kayıtlı takipçisi olan ve en çok rezervasyon talebi alan Sofar olma unvanına sahip bir organizasyon.

Konsere katılacak izleyicilerin seçiminde de Sofar Sounds’ın dünya genelinde kullanılan sofarsounds.com adresi kullanılıyor. Bu adrese girdiğinizde şehir seçebiliyorsunuz. İstanbul’a tıkladığınız zaman konser tarihini görebiliyor ve tıklayarak rezervasyon yaptırabiliyorsunuz. Başvurular alınıyor ve adil şekilde kura çeken bir web sitesine bütün hepsi giriliyor. 30 isim kurayla belirleniyor ve bu isimlere konserden bir gün önce “Yarın şu saatte, şu evde ol ama kimseye de söyleme, şu gruplar, şu müzisyenler çalacak…” notunu içeren bir davetiye gönderiliyor. Davetiyede yanınızda bir kişi ile gelebilirsiniz de deniyor ve 60 kişi bu şekilde tamamlanmış oluyor.

Sonra konser günü konserin yapılacağı evin salonu düzenleniyor, bir köşeye sahne kuruluyor, müzisyen ses sistemi ile çalmak istiyorsa ses sistemi kuruluyor ve video çekimi için kameralar yerleştiriliyor.

Katılımcılardan istenen konser saatinden önce gelmeleri ve iki- iki buçuk saat süren konser sırasında da müziğe ve müzisyene saygılı olmaları. Bir şey yemek, konuşmak, mesajlaşmak yasak. Sadece nefes alabiliyorsunuz!

Konserler her ay 1 kez İstanbul’da yapılıyor. Ankara’da ve Eskişehir’de bir kez yapılmış. Anadolu kentlerinden de çok sayıda teklif geliyormuş ama müzisyenlerin, teknik ekipmanların uzak kentlere taşınması bir problem. Bir de organizasyonun bence de geçerli bir nedeni daha var: Bu konserlere İstanbul’dan müzisyenler götürmek yerine o kentte müzik yapan müzisyenlerle bu konserleri gerçekleştirmek ve onların sesini küresel Sofar Sounds platformuna taşımak. Eğer uygun koşullar yaratılabilirse davet aldıkları İzmir, Bursa ve Antalya gibi kentlerde de bu konserleri gerçekleştirmeyi düşünüyorlar.

Sofar Sounds İstanbul’un ilk festivali 18 Aralık 2016’da gerçekleştirildi.

Festivalin video kaydını buradan izleyebilirsiniz

Tüm dünyada olduğu gibi Sofar Sounds İstanbul’un da temel kaygısı müzisyenlerin, müziğin ve konserlerin kalitesini en yükseğe taşımak. Video kaydında en iyi kaliteyi yakalamak. Ben kendi adıma Sofar Sounds İstanbul’un her açıdan bu kaliteyi yakaladığını düşünüyorum.

Onlar sayesinde adını ilk kez duyduğum çok sayıda iyi müzik yapan iyi müzisyeni tanıyabildim. Projenin kurucularına çok teşekkür ediyorum bunun için. Bugün Yeşil Gazete’ye yazarak ve Açık Radyo’ da Sofar şarkıları çalarak çabalarına katkıda bulunmaya çalıştım

Eğer siz de Sofar Sounds İstanbul’a destek olmak isterim, evimi Sofar’a açabilirim, müzisyen olarak Sofar’da çalabilirim, konserlerine müzisyen önerebilirim, etkinliklerinde gönüllü çalışabilirim, video veya fotoğraf çekebilirim diyorsanız [email protected]  adresine yazabilirsiniz.

Sofar İstanbul etkinliklerini www.sofarsounds.com/istanbul, facebook veya twitter adreslerinden takip edebilir. Konser videolarını ise youtube adresinden izleyebilirsiniz.

 

Ercüment Gürçay