Ana Sayfa Blog Sayfa 3044

İzmir Dikili ve Kütahya Domaniç’de orman yangınları

İzmir Dikili ve Kütahya’nın Domaniç ilçesinde orman yangınları çıktı. Adidas Gazelle Heren Dikili’de 30 dönümlük zeytinlik alan kül olurken, Kütahya’nın Domaniç ilçesindeki yangının yaklaşık 100 hektar alana yayılmış durumda olduğu belirtildi. İzmir’in Dikili ilçesinde, plajın arkasındaki alana park edilmiş aracının aynalarının kırılmasına sinirlenen bir kişi tarafından çıkarıldığı iddia edilen yangında, 30 dönümlük zeytinlik alan kül oldu. Nike Air Max 2016 Dame Yangın, bugün gündüz saatlerinde Bademli Mahallesi Killik Koyu Mevkii’nde çıktı.

  • Nike Free 5.0 Dames grijs
  • İddialara göre, aracının aynalarının kırılmasına sinirlenen bir kişi tarafından çıkarılan yangına ilk olarak o sırada denize giren vatandaşlar hortumlarla ve kovalarla müdahale etti. nike air max 2017 heren rood Çevredeki vatandaşların bildirmesi üzerine gelen itfaiye ekipleri yangına müdahale ederek alevleri söndürdü. Söndürme çalışmalarına destek veren yaşlı bir vatandaş kolundan yaralanırken, bir evin de zarar gördüğü belirtildi. Yangında herhangi bir can kaybı olmazken, 30 dönümlük zeytinlik alan alevlerden etkilendi. Yangınla ilgili başlatılan soruşturma ise sürüyor. Kütahya’nın Domaniç ilçesinde çıkan orman yangınını da kontrol altına alma çalışmaları devam ediyor. Oklahoma City Thunder Jerseys Alınan bilgiye göre, Çukurca beldesi yakınlarında bulunan Ballıca mevkisindeki ormanlık alanda henüz belirlenemeyen nedenle yangın çıktı. Durumun bildirilmesinin ardından Kütahya Orman Bölge Müdürlüğü ekiplerinin yanı sıra 6 yangın söndürme helikopteri bölgeye sevk edildi. nike air max 1 rasta Yangını söndürme çalışmalarına vatandaşlar da destek veriyor. Kütahya Vali Vekili Sedat Oktar, yaptığı açıklamada, öğle saatlerinde başlayan orman yangınının henüz kontrol altına alınamadığını belirtti. Ekiplerin çalışmalarını aralıksız sürdürdüğünü aktaran Oktar, “Yangın rüzgarın da etkisiyle yaklaşık 100 hektar alana yayılmış durumda. Maalesef henüz kontrol altına alamadık. Syracuse Orange Eskişehir, Bilecik, Balıkesir, Bursa ve Uşak’tan çok sayıda ekip bölgeye geldi. Cam Newton Hava kararana kadar 6 yangın söndürme helikopteri müdahalede bulundu. New Balance 247 hombre Bölgede 28 arazöz ve 3 dozer çalışma yapıyor.” ifadelerini kullandı. Öte yandan yangın bölgesinde bulunan Kızılsaray Yaylası’ndaki evler boşaltıldı, ahırlardaki hayvanlar tahliye edildi.

    Cumhuriyet gazetesi davasının ikinci duruşması Silivri’de bugün başlıyor

    Cumhuriyet gazetesi çalışanlarına yönelik açılan davanın ikinci duruşması bugün Silivri’de yapılacak.

    Cumhuriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, yazar Kadri Gürsel ve muhabir Ahmet Şık’ın tahliye talepleri bir kez daha değerlendirilecek.

    Gazetenin 158 gündür tutuklu bulunan muhasebe çalışanı Emre İper de savunma yapacak.

    24 Temmuz’da Cumhuriyet gazetesi yazar ve yöneticileri ilk kez hakim karşısına çıkmıştı. 5 gün süren duruşmalarda sanıklardan karikatürist Musa Kart, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyeleri Bülent Utku ve Önder Çelik, vakfın Danışma Kurulu Üyesi Avukat Mustafa Kemal Güngör, Okur Temsilcisi Güray Öz, köşe yazarı Hakan Kara ve Kitap Eki Genel Yayın Yönetmeni Turhan Günay tahliye edilmişti.

    Gazete çalışanları Sabuncu, Atalay, Gürsel ve Şık’ın yanı sıra Jeansbiri adlı Twitter hesabını kullanmakla suçlanan Kemal Aydoğdu’nun ise tutukluluk hallerinin devamına karar verilmişti.

    Ahmet Şık’ın savunmasında kullandığı ifadeler için suç duyurusunda bulunulması talebi de mahkeme heyetince kabul edilmişti.

    Şık tutukluluğuna ilişkin kararın ardından yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

    “Bugün burada çıkan karar diyor ki ‘Size diz çöktüreceğiz…’. Bütün zorbalar, tüm tetikçileriyle bu organize örgütün tüm adamları bilsinler ki- kendi adıma diyorum, buna tüm arkadaşlarımı da dahil ediyorum- ben sadece anne babamın elini öpmek için eğildim. Bundan sonra da böyle devam edeceğim.”

    İddianamede, Cumhuriyet gazetesinin yazar ve yöneticilerine ‘silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte yardım etme’ ve ‘hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma’ suçlamaları yöneltiliyor.

    Ayrıca gazetenin yayın politikasının son üç yıllık dönemde, bilhassa da 15 Temmuz darbe girişimine giden süreç ve sonrasında değişime uğradığı belirtiliyor.

    İddianamede, gazetenin ‘yıkıcı ve bölücü’ haberlere imza atma, ‘terör örgütleri liderlerinin ve yöneticilerinin şiddet çağrısı yapan açıklamalarına yer verme’ ve ‘terör örgütü liderlerini sevimli ve meşru gösterme’ gibi suçlamalara da yer veriliyor.

     

    (BBC Türkçe)

    [Canlı Takip] Irma kasırgası Florida’yı vuruyor

    Salı 13:30 Irma kasırgası sona erdi. Karayip adalarının ardından ABD’nin Florida ve Georgia eyaletlerinde etkili olan Irma kasırgası şiddeti azalarak batıya doğru hareket ederken tropikal depresyona dönüşerek sona erdi. Irma kasırgası 30 Ağustos’ta Atlantik okyanusunda Afrika’nın batısında başlamış ve hızla kategori 2’ye çıkarak Batı’ya doğru hareket etmişti. nike air max 2016 homme rouge Barbuda ve St. Martin adalarını yıkıp geçen, Porto Riko, Haiti ve Küba ‘da hasara neden olan Irma, önceki gün Florida’ya vurdu. 15 gün süren ve en uzun süre kategori 5’de kalan kasırga olan Irma, tarihin en büyük tropikal kasırgalardann biri olarak tarihe geçti. Atlanta Hawks Irma’nın Karayip ülkelerinde ve ABD’de toplam 43 kişinin ölümüne ve sadece ABD’de 290 milyar dolar hasara neden olduğu tahmin ediliyor. Goedkoop Adidas Stan Smith 23:30 Irma kasırgasının ABD’de neden olduğu can kaybı sayısı 5’e çıktı. Ölümlerden 4’ünün Florida, birinin Georgia eyaletinden olduğu bildiriliyor. 23:00 Florida’nın kuzey doğusundaki Jacksonville kentinde aşırı yağış ve fırtına dalgaları su baskınlarına sebep oluyor. Jacksonville’de su altında kalan Memorial Park https://www.youtube.com/watch?v=M-kfYPQWX-U 16:15 Elektriksiz kalan nüfus 5,7 milyona çıktı. Georgia eyaletine ulaşan Irma’nın hızı saatte 110 kilometreye düştü ve sınıflandırması kasırgadan tropikal fırtınaya düştü. 12:50 Florida’nın kuzeyinde ve Georgia eyaletinde aşırı yağışlara bağlı sel bekleniyor. Brevard County’de görülen iki hortumda evler zarar gördü, can kaybı yok. Elektrik verilemeyen kişi sayısı 4 milyona çıktı. Irma kasırgası saatte 120 kilmometre hızla etkili olmaya devam ediyor. Miami’de kasırga sırasında bir evin çatısının uçması kameralara takıldı. Phil McConkey https://www.youtube.com/watch?v=MXKvkPLNy9Y 10:30 Irma Orlando’ya doğru ilerlerken hızı saatte yaklaşık 135 kilometreye ve kasırga sınıflandırması Kategori 1’e düştü.

  • NIKE AIR JORDAN 1 RETRO
  • Tampa, Naples ve Miami’de yoğun su baskını yaşanıyor.  

    Miami
    Naples
    Pazartesi 09:00 Kuzeye doğru ilerleyen ve şiddeti Kategori 2’ye düşen kasırganın gözü Florida’nın en hassas kenti Tampa’ya ulaştı. Naples ve pek çok kentte sokaklar fırtına dalgaları nedeniyle sular altında. Andrew Luck Stanford Jersey 3,3 milyon kişiye elektrik verilemiyor. (Video: The Guardian) https://www.youtube.com/watch?time_continue=9&v=RdpAlYi_0xM 23:15 Irma kasırgasının gözü Florida’nın kuzey batısındaki Naples kent merkezine ulaştı. Kasırganın en kuvvetli alanının dışında kalan Miami Beach’de ise caddeleri su bastı. 21:00 Florida’nın kuzey batısındaki Tampa sahilinde okyanus suları çekildi. Aynı fenomen Bahamalarda da görülmüştü. Fırtınanın yönü nedeniyle kasırganın vurduğu sahilleri yükselen dalgalar nedeniyle su basarken, henüz atmosferin sakin olduğu yerlerde bir süre çekiliyor ve kasırga buraya ulaştığında geri dönüyor ve karaya vuruyor. 20:00 Florida eyaletinde 1 milyon evin elektriksiz olduğu bildiriliyor. 18:00 Irma kasırgası kuzeye Florida Bay’e doğru ilerliyor. Key West caddeleri kabaran fırtına dalgalarıyla sular altıda görülüyor. (Kaynak: Mike Theiss) https://www.youtube.com/watch?v=UmuwFsFaKOU 16:00 Kasırganın gözü Key West’in hemen batısından geçti. Key West ve Marathon rüzgarın en hızlı olduğu gözün kuzey duvarında bulunuyor. Şu anki hızı saatte 115 km. (Kaynak: The Guardian ve meteorolog Adam Berg) 14:30 Irma kasırgası Key West’i vurdu Irma saatte 250 km hızla Key West’i vurdu. En yüksek yeri 5 metre olan deniz seviyesinde küçük bir ada (13,5 kilometre kare) olan 27 bin nüfuslu Key West kentinde elektrikler kesik. ——————- Atlantik okyanusunda bugüne dek görülen en kuvvetli tropikal fırtına olan Irma kasırgası Karayip adalarında, özellikle Barbuda, St. Martin ve Porto Riko’da en az 11 kişinin ölümüne ve ağır maddi hasara neden olduktan sonra ABD’nin Florida eyaletinin güneybatı kıyılarına ulaştı. Nike Air Presto https://www.youtube.com/watch?v=SblsE85krZk Dün Küba üzerinde hızı azalan ve Kategori 3’e gerileyen Irma, bugün deniz üzerinde tekrar şiddetlendi ve Kategori 4 oldu. FREE RN Şu anda saatte 210 kilometre hızla ve saatte 13 kilometre kuzey batıya doğru yol alarak Florida kıyılarına ulaşmış bulunuyor. Andrelton Simmons Baseball Jersey
    Florida’nın batı kıyılarında Irma’nın yaratacağı fırtına dalgalarıyla sular altında kalacak bölgeler
    Florida eyaleti yönetimi etkilenecek bölgede yaşayan 6,3 milyon kişinin bölgeyi boşaltması talimatı yayınladı.
    Florida boşaltılıyor
    Irma’nın en şiddetli bölümünün dışında kalan doğu Florida ve Miami çevresi için de hortum alarmı verildi. Hollister Soldes Florida’nın güney ve batı kıyılarını şiddetli rüzgâra bağlı hasarın yanı sıra fırtına dalgaları ve şiddetli yağış tarafından sular altına bırakması beklenen Irma kasırgasıyla ilgili gelişmeleri bu haberde güncellemelere canlı olarak takip edeceğiz.

    Irma kasırgasının iklim değişikliğiyle ilgisi ne? İklim değişikliği nedeniyle şiddeti ve etki gücü artan aşırı hava ve iklim olaylarını tipik bir örneği olan Irma kasırgası tarihte en uzun süre Kategori 5 şiddetinde (saate 250 kilometreden hızlı) kalan ve en fazla enerji biriktiren kasırga oldu. İklim değişikliği nedeniyle okyanus yüzeyinin ısınması ve buharlaşmanın artması hem kasırgaların daha fazla enerji biriktirmesine, hem de daha ağır yağış bırakmasına neden oluyor.

    Cizreli Mehmet Ali ile Anne Marie’nin ‘Rockabye’ düeti sahnelere taştı

    Ünlü şarkıcı Anne Marie’nin “Rockabye” şarkısını söylediği video ile adını duyuran Mehmet Ali Şulan, 9 Eylül Cumartesi akşamı (dün) İstanbul’da konser veren İngiliz şarkıcıyla birlikte düet yaptı.

    Mehmet Ali Şulan, bir sosyal medya programı aracılığıyla ünlü İngiliz şarkıcı Anne Marie’ye “Rockabye” şarkısında eşlik ettiği video ile gündeme gelmişti.

    Oldukça ilgi çeken videonun ardından İstanbul’da konser vermeye gelen Anne Marie, Şulan’ı da konsere davet etti.

    9 Eylül Cumartesi akşamı Babylon Soundgarden’da sahne alan Anne Marie, Şulan’ı da sahneye çağırarak “Rockabye” isimli şarkıyı birlikte söyledi.

     

    (Ötekilerin Postası, Yeşil Gazete)

    Af Örgütü Genel Sekreteri Shetty, insan hakları savunucularını Silivri Cezaevi’nde ziyaret etti

    Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Salil Shetty, Büyükada soruşturması kapsamında yaklaşık 3 aydır tutuklu bulunan Uuluslararası Af Örfgütü Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser’i, tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nde ziyaret etti.

    Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Salil Shetty

    Yaklaşık 1 saat süren ziyaret sonrası açıklamada bulunan Shetty, İdil Eser ile birlikte tutuklananların sadece insan hakları çalışmaları nedeniyle cezaevinde bulunduğunu savunarak, “Bu insanların derhal tahliye edilmesi gerekir” dedi.

    Adalet Bakanlığı’ndan aldığı özel izin ile Cumartesi günü (9 Eylül) öğle saatlerinde Silivri Ceza ve İnfaz Kurumları Kampüsü’ne gelen Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Salil Shetty, Büyükada soruşturması kapsamında yaklaşık 3 aydır Türkiye’de bulunan Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser’i ziyaret etti.

    Salil Shetty, İdil Eser’i ziyaret etmek için tutuklu bulunduğu cezaevine geldiğini belirterek, “İdil Eser ve arkadaşları Büyükada’da düzenlenen çalıştay sırasında tutuklandılar, hiçbir delil sunulmadan. Sadece insan hakları alanında yaptıkları çalışmalar nedeniyle tutuklandılar. Ben buraya hem Uluslararası Af örgütünün dayanışmasını göstermek için hem de insan haklarının suç olmadığını ifade etmek için geldim” dedi.

    Shetty konuşmasını şöyle sürdürdü: “Görüşme yaklaşık bir saat sürdü. Biliyorsunuz İdil’in ailesi yok. Ve şu anda, halihazırda yakın arkadaşları da onunla görüşemiyor. Ben Adalet Bakanlığı ile görüşmemde arkadaşlarının da gelip onu ziyaret edebilmesi için bir talepte bulundum. Umarım bu talep de gerçekleşir ve arkadaşları gelip onu ziyaret eder.”

     

    (Cumhuriyet)

    Kate Millett’ın “Cinsel Politika”sına neden ihtiyacımız var?

    New Republic’de Maggie Doherty imzası ile Mart 2016’da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete ekibinden Özde Çakmak’ın çevirisi ile paylaşıyoruz

    ***

    Günümüzün edebiyata ilişkin en tartışmalı argümanları Kate Millett’ın “Cinsel Politika”sının mirasını sürdürmektedir.

    Eski heykeltıraş, yakın zamanlı doktora öğrencisi ve şimdi ise Kadın Özgürlüğü Hareketi’nin sözcüsü olan Kate Millett 1970 yılının Emory Üniversitesi’nde konuşma yapacağı günün sabahı kahvaltı masasından kalktı ve Bowery dairesinin yerlerini kaplayan iki İran halısından birinin üzerine hızla boydan boya kustu. Kocası heykeltıraş Fumio Yoshimura dehşetle baktı. Pahalı halı Millett’in yaşamına yeni dahil olmuştu. Millett’ın ilk kitabı Cinsel Politika’nın satışından elde ettiği 800 doların hepsini iki halı ve eski bir arabaya harcadığı bir “hovarda görkemi” haftasında satın alınmıştı. Kitap çok geçmeden Millett’a 30,000$ – zamanında, küçük bir servet – kazandıracaktı. Kendi deyişiyle, “arsızca, manasızca zengin” idi. Aynı zamanda da sefil.

    Kendi tanımıyla “şehir heykeltıraşı” olan, bohem çevrelerde seğirtmeye alışkın bir kadın için kritik bir 18 ay olmuştu. 1969 Şubatında Columbia Üniversitesi İngilizce bölümünde doktor adayı olmanın yanısıra adanmış bir feminist aktivist, Redstockings ile New York Radikal Feministleri üyesiydi. İki ay önce, 1968’deki öğrenci protestolarındaki önde gelen rolü için Barnard’daki öğretmenlik görevinden azledilmişti. Gelir kaynağı olmadan ve kendi deyişiyle, “çıkış yolu olmadan” derhal tezi üzerinde çalışmaya başladı. Millett, bir önceki yıl Cornell’de teslim ettiği, “Cinsel Politika” adındaki “zekice ve iğneli” bir yazıyı genişletmeye karar verdi. Genişletilmiş versiyonda edebiyatın cinsel devrim ve karşı devrimi yansıtma biçimlerinin izini sürecekti. Daha sonra Time’a anlattığı gibi, proje “gitgide büyüdü ta ki ben nerdeyse siyaset felsefesi yapana dek.” Tezi 1970 yılında verdi; danışmanlarından biri eseri okuma deneyimini “testisleriniz fındık kıracağı içerisindeyken oturmak” ile kıyasladı. Kitabın Doubleday tarafından basılmasını sağlamayı başardı. İlk nüshayı elinde tuttuğunda hem sevinçli hem de gergindi, kitabın anaakım basında nasıl karşılanacağı ve hemcinsi radikal feministlerin tepkisi onu endişelendiriyordu.

    Her iki tarafın verdiği tepki Millett’ın hayal edebileceğinin de ötesine geçti. Birdenbire, her üniversite kampüsünde isteniyordu. Gündüz vakti talkshow programlarına davet ediliyordu. (Minnesota’lı annesi yıkanmamış saçlarla ekranda görünmemesi için onu uyarmıştı.) Kitabı editoryal karikatürlerde görünüyordu. Telefonu durmaksızın çalıyordu. Ressam Alice Neel tarafından çizilen portresi Time’ın kapağını süslüyordu; dergi onu “Kadın Özgürlüğü’nün Mao Tse-tung’u” olarak taçlandırmıştı. Baş makale sırasında Cinsel Politika 15,000’den fazla satmıştı ve dördüncü baskıdaydı.

    Aynı zamanda, Millett feminist mitingler ve toplantılarda da revaçtaydı. Seyirciler cinselliğini açıklaması için ona baskı yaptılar, pek çok şey onun cevabına bağlıydı. Onyılın başında, hareket homoseksüellik meselesi konusunda ayrıldı. 1963 tarihli kitabı Feminine Mystique ile feminizmin ikinci dalgasını başlatıyor gözüken Betty Friedan lezbiyenlerin kaygılarına karşı düşmanca davranmıştı; 1969’da onlara “lavanta tehdit” adını taktı. Lezbiyenler Friedan’ın hakaretini geri dönüştürerek New York’da Kadınları Birleştiren İkinci Kongre’yi protesto ettiklerinde onu tişörtlerine bastılar. Millett’ın sözde başkanlık etmesi gereken fraksiyonlu feminist hareket buydu işte. İlk önce biseksüel olduğunu (Katolik ailesini hayalkırıklığına uğratarak), ardından ise lezbiyen olduğunu açıkladı. Bu onu romantik yaşamının yakından izlediği yeni örgüt çevrelerine doğru çekti.

    Millett, bu tür bir ilgiye hazır değildi. (Daha sonraları kendisine manik depresyon tanısı konacaktı, kendisinin reddettiği bir tanı.) Coşkulu ve fevri olması sebebiyle bir hareket için sözcüyü oynayacak hali yoktu. “Friedan, Gloria ve diğerleri gibi dengede iş görmeli,” diye ifade etti daha sonraları. “Hepsi de benden çok daha iyi politikacılar. Ama ben bir politikacı değilim. “Kadın Özgürlüğü’nün Kate Millet’ı” da öyle.”” Millett denizaşırı seyahatlere karşı isteksiz değilse de – Oxford’da Viktorya edebiyatı, ardından Japonya’da heykeltıraş okumuştu – , sürekli seyahat etmek ona zarar verdi; bu yılların anısına verdiği isim Flying (Uçmak) olmuştur. Anıda tekrarlanan sözcükler “çılgınca,” “baş döndürücü,” ve “şaşkına dönmüş”tür.

    Her ne kadar An’ının istediği “politikacı” olmasa da Millett’ın politik etkisi inkar edilemez. Kitabının basılmasından yaklaşık elli yıl sonra kültür politikaları hakkındaki argümanları kaydadeğer sıklıkla yeniden belirmektedir. Columbia University Press’den bu ay çıkacak olan Cinsel Politika’nın yeni bir edisyonunun basımı, eserine yönelik yenilenen ilginin kanıtıdır. 1970’li yılların feministlerinin vaat ettiği yapısal değişikliklerin bırakın gerçekleştirilmesinin tasavvur edilmesinin bile zor olduğu bir dönemde Millett’ın kültürel temsilin önemine olan inancı olumludur. Belki de, Millett’ın ileri sürdüğü gibi, yeni bir okuma biçimi daha iyi bir yaşama biçimi üretebilir.

    Tezlerin çoğu yakın bir anal tecavüz okuma sahnesiyle başlamaz. Fakat Millett’ınki tipik bir tez değildi. ingilizce bölümünde doktora eğitimine başvursa da, disiplinden disipline geçti. Kadın özgürlüğü ve cinsiyete dayalı zulüm tarihi üzerine olan iki uzun bölüm – “Cinsel Devrim” ve “Karşıdevrim” – Millett’ın patriyarkanın “edebi yansıması” dediği şey ile çevrildi. Weber, Engels, Arendt ve diğerlerinden yararlanan Millett cinsiyetler arasındaki ilişkinin nasıl da bir “tahakküm ve itaat” ilişkisi olduğunu göstermeyi amaçlıyordu. Bu güç ilişkisinin kurumsallaşmış olduğunu ileri sürdü; bir “iç sömürgeleşme” biçimi, “her tür ayrım biçiminden daha kuvvetli ve sınıf katmanlaşmasından daha şiddetli” bir tür baskıydı. Çocuklar bu “kast sistemi”nde rollerine kaynaşıyor, böylece dünyalarını bu şekilde anlamadan çok önce bir eşitsizlik sistemine razı oluyorlardı. “Görünüşü ne kadar sessiz olursa olsun,” diye yazdı Millett, “cinsel tahakküm yine de kültürümüzün en yaygın ideolojisi olmayı sürdürmekte ve en temel güç konseptini sağlamaktadır.”

    Bu dünya düzenine örnek vermek amacıyla Millett “kültürel temsilci” olarak incelemek için “davranışları yansıtan ve aslında şekillendiren” dört yazar seçti. D.H. Lawrence, Henry Miller ve Norman Mailer kadın düşmanlıkları ve cinsel mistisizmleri yüzünden delik deşik edilirlerken, Jean Genet cinsel baskının psikolojisini araştırdığı için övgü aldı. Millett, Lawrence’ın aşkı “bir başka kişiyi domine etmek” olarak tanımladığını öne sürdü. Miller, “kibir ve iğrenme”nin sesiydi, eserleri “nevrotik düşmanlık” ve “tehlikeli cinsel ayrımcılık” ile mimlenen bir yazar. Millett, kendisinin yazdığı dönemde hala edebi bir şöhret olan Mailer’ı  “maskülenliği sayısız ikmallere muhtaç ve her yönden tehdit edilen istikrarsız bir spiritüel sermaye” olarak sunan “erkeklik kültünün bir tutsağı” olarak gördü. Millett, Mailer’ın 1965 tarihli romanı Bir Amerikan Rüyası’ndaki (An American Dream) anal tecavüz sahnesini yakından analiz etti ve onu “diplomasinin başarısız olduğu ve savaşın konumunu ölümcül tehlikede hisseden yönetici kastın son politik sığınağı” diye tanımladı.

    Literatürün yanısıra politik tarihi de bu şekilde ve politik içeriği bakımından inceleyen Millett kendi disiplinine bir müdahele etmeyi – ve böyle yaparak da sözde gerçek dünya da bir değişiklik yapmayı – amaçladı. 1970 yılında kadınlar bir erkeğin kazandığı her dolar için elli sentin hemen üzerinde bir para kazanıyorlardı ve uzmanlık alanlarının yalnızca %9’unu teşkil ediyorlardı. Harvard’ın fakültesinde yalnızca iki adet kadrolu kadın profesör vardı. Akademi, incelediği toplum da cabası, acilen bir değişime gereksinim duyuyordu. “Edebiyatın tasarlandığı ve üretildiği daha büyük kültürel bağlamı gözönüne alan bir eleştiriye yer olduğu önermesiyle çalıştım,” diye yazdı önsözünde. “Edebiyat tarihinden kaynaklanan eleştiri bunu yapmak için kapsam olarak çok sınırlıdır; estetik düşüncelerden kaynaklanan eleştiri, “Yeni Eleştiri” (New Criticism) asla bunu yapmayı istemedi.” Cinsel Politika polemiktir, fakat aynı zamanda akademiktir de. Ağırdır, aşırı derecede dipnotludur, tarzı için haklı olarak hantal denilebilir.

    Bu yaklaşımın avantajı, Millett’ın ikonoklastik fikirleri akademik özenle geliştirebilmesidir. Evlilik kurumu ve “patriyarkal bir bütün içerisinde patriyarkal bir birim” dediği aileyi ifşa etmek için antrpoloji ve hukuk tarihinden yararlandı. “Özellikle patriyarkal tekeşli evliliği tehdit eden geleneksel cinsel yasak ve tabuların bir sonu: homoseksüellik, “gayrimeşruluk”, yeniyetme, evlilik öncesi ve evlilik dışı cinsellik” olarak nitelediği bir cinsel devrimi kutladı.

    Bu fikirler radikaldi, fakat aynı zamanda çağa da aitti. 1970 yılı Shulasmith Firestone’un The Dialectic of Sex: The Case for Feminist Revolution ve Germaine Greer’ın The Female Eunuch adlı kitabı dahil olmak üzere bir dolu feminist kitap basımını gördü. Bu kadınlar Millett’ın işbirlikçileri ve arkadaşlarıydılar. Tıpkı Millett gibi, tekeşliliğin, evliliğin ve çekirdek ailenin lağvedilmesini savundular. Firestone, Millett’ınkine çok benzeyen “cinsel bir sınıf sistemi”ni tanımladı. Gebeliğe “barbarlık” dedi, yapay üremeyi alkışladı ve Eros gibi çocukların yeryüzünü özgürce gezebilecekleri bir ütopya hayal etti. Doktorasını Cambridge’de yapan bir Avustralyalı olan Greer kadınları kendi adet kanamalarını tatmaya teşvik etti ve onları tekeşli partnerlikten caydırdı. “Kadınların,” diye iddia etti, “erkeklerin onlardan ne kadar nefret ettiklerine dair hiçbir fikri yoktur.” Bu tür sözcükler Millett’ın kitabında uygunsuz kaçmazdı.

    Şimdi kaydadeğer görünen şey, kültürel anaakımın bu devrimci fikirlerle ne denli ciddi yakından bağlar kurduğudur – ki bu onları onaylamak demek değildir. Bu kadınlar geniş çapta eleştirildiler ve genellikle iyi eleştiriler aldılar. Kitap satışları etkileyiciydi – Dialectic bir çoksatandı, Eunuch birkaç ay içinde ilk baskısını tüketti. Meydan okudukları adamlarla birlikte canlı mülakatlara davet edildiler – Greer, 1971 yılında bir “Dialogue on Women’s Liberation”da (Kadınların Özgürlüğü Hakkında Diyalog) Mailer ile boy ölçüştü. Millett’ın kapak portresi olan Ağustos sayısında Time radikal feministlerin hedefleri ve örgütlenme pratikleri üzerine beş adet makale yayımladı.

    Herkes bu kadınları ciddiye almaya hazırlıklı değildi. Eleştirmen Irving Howe Harper’s için yazdığı baştan savma, küçümseyici eleştiride Millett’a bir “orta sınıf aklı,” bir “ideolog” ve bir “kadın taklitçi”  dedi; onu “hayat hakkında hiçbir şey bilmeyen küçük bir kız olarak” ciddiye almadı. (Millett, 34 yaşındaydı.) Marxist kuramı cinsler arasındaki ilişkiye uygulaması, özellikle şansını Millett’a ve hemşerilerine gerçek eşitsizliğin sınıfa dayalı tahakküm biçimini aldığını hatırlatmada gören Howe’u öfkeden kudurttu. “Manhattan’ın Üst Doğu Yakası’ndaki bayanlar, Kaliforniya’daki üzüm toplayıcıların eşlerinin olduğu biçimde “köle” midirler?” diye sordu, “ve eğer öyleyse bu kölelerin efendileri aynı mıdır?”

    Küçümseme ve ayrımcılık bir yana, Howe haklıydı. Cinsiyete kendi başına bir sınıf muamelesi yapmaktaki sorun ekonomik sınıfı – ırk ve cinselliğin yanısıra – örtbas etme eğiliminde olmasıydı. Millett ve hemcinsi radikal feministler genellikle “kızkardeşlik” adı altında kadınlar arasındaki mühim farkları – siyah ve beyaz, işçi sınıfı ve zengin – atladılar.

    1970’lerin başlarında, bazıları kızkardeşlik idealini sorguluyordu. The Black Woman: An Anthology, Cinsel Politika (Sexual Politics) ile aynı yıl yayımlandı. Editörlüğünü Toni Cade Bambara’nın yaptığı antoloji Siyahi feminizmin merkezi haline gelecek olan yazarları takdim ediyordu – Nikki Giovanni, Audre Lorde, Alice Walker ve Bambara’nın bizzat kendisi. Şiir, öykü ve makaleden oluşan koleksiyon hem Black Power hem de kadınların özgürlüğü ile ilintili reçeteleri ve yasaklamaları sorgularken  siyahi kadınların yaşamlarını kutlar. Bambara yazdığı girizgahta şunu sordu: “Gerçekler, deneyimler ve beyaz kadınların bulguları Siyahi kadınlar ile ne kadar ilintilidir? Ne de olsa kadınlar sadece kadın değil midir?” kendi sorusuna yanıt vererek şu yorumda bulundu:

    Uzmanların (beyaz, kadın) bu yeni alanına bağlı olmayı sağlayabilecek kadar önceliklerimizin aynı olduğunu, kaygılarımızın ve yöntemlerimizin aynı ya da hatta yeterince benzer olduğunu bilmiyorum.

    Barbara ve diğer katılımcılar için ırk ve cinsiyet, tahakkümün benzersiz ve yükseltilmiş bir biçimini yaratmak üzere birleşen farklı fakat örtüşen kategorilerdi. Katkıda bulunan yazar Francis Beale buna “çifte yargılama” adını verdi. Black Woman’ın piyasaya çıkmasından nerdeyse yirmi yıl sonra Kimberly Crenshaw ezilen grupların üyelerinin yaşayabileceği çakışan ayrımcılık biçimlerini analiz etmenin bir yolu olarak “kesişimsellik kuramı”nı geliştirdi. Kesişimsel konseptin yaygın dolaşımı – şimdi üniversite ders tanımlarından Hillary Clinton’ın kampanya tweetlerine değişiklik gösteren bağlamlarda başvurulan – Millett’ın önemine uzaklığımızın bir ölçüsüdür.

    Bugün internette Kate Millett’ı araştırırsanız eğer, görünürde demode olmasına dikkat çeken ve şöhretini tazeleme teşebbüsünde bulunan çok sayıda makale bulursunuz. Bunların ilki Millett’ın kendisinden gelmektedir. Guardian için kaleme aldığı “Zamanın Unuttuğu Feminist” (Feminist Time Forgot) başlıklı 1998 tarihli kişisel yazıda iş bulma mücadelesini ayrıntılarıyla anlattı. Mali durumu düşüşte, kitaplarının baskısı tükenmiş halde kendi feminist neslinin “birbirlerini desteklemek için gereken topluluğu yaratmada” başarısız olmuş olduğundan endişeleniyordu ve şimdi “bir neslin anlayışı ile bir sonrak neslin anlayışı arasında bir boşluk” ile yüzleşiyordu.

    Ertesi yıl bir gazeteci Bay Area’yı bir nüshası için arayıp taradığında, Cinsel Politika’nın baskısı hala yoktu. “Nasıl oldu da Yüce Kate Millett ortak bilinçten nerdeyse silindi?” diye sordu Leslie Crawford. Millett’ın National Women’s Hall of Fame’e kabul edildiği 2013 yılına ileri saracak olursak, Katie Ryder’ın “Kate Millett’ın hala önem taşıdığını” ileri sürdüğünü görürüz. 2000 yılında, Illınois Üniversitesi Millett’ın sekiz kitabının hepsini yeniden piyasaya sürdü. Columbia University Press’in yeni Cinsel Politika edisyonu hukuk bilimcisi Catharine MacKinnon’ın önsözü ve New Yorker kadrolu yazarı Rebecca Mead’in sonsözünü içermektedir. 1970’den bu yana “pek çok şeyin değişmeden kaldığını” ifade eden Mead bize yapısal ve yasama ile ilgili değişikliklerin kültür içerisindeki değişimlerin gerisinde kaldığını hatırlatır. “Bazı açılardan,” diye yazar Mead, “beraberinde politik dönüşüm olmadan feminizmin vaat ettiği kültürel değişime sahiptik.”

    Günümüzün kültürel tartışmaları halen büyük önem taşımaktadır; bu anlamda Cinsel Politika’nın dönüşü iyi zamanlanmıştır. Yalnızca son altı ayda Millett’ın mirasını kanıtlayan ateşli edebi tartışmalara tanık olduk. Jonathan Franzen’ın – romanlarındaki açık seçik antifeminizm ile olduğu kadar röportajlarda sarfettiği cinsiyet ayrımcı ifadeleri de öfke toplayan bir yazar – etrafındaki tartışmayı düşünün. Ya da Rebecca Solnit’in geçen yıl bir erkek dergisiyle girdiği ağız dalaşını hesaba katın. Solnit Esquire’ın “Her Erkeğin Okuması Gereken 80 Kitap” listesini alaya aldığında, hem kadın yazarların eksikliğine hem de kadın karakterlerin rahatsız edici temsiline işaret etti. Bu kitapların çoğu, diye iddia etti, esasında “varlığı ya da mevcudiyeti tanınmayan kişi olarak kadınlara yönelik talimatlardır.” Erkek okurlar tepki gösterince, Solnit Millett’tan alıntı yaparak kitapların erkeklerin kadınlar ve seks hakkındaki görüşlerini şekillendirdiği şeklinde yanıt verdi – ve bazı kitaplar erkeklerin canları istediğinde her ikisinde de hakları olduğunu öne sürer. Edebiyat ve yaşam arasındaki çizgi bir kez daha oldukça ince görünmektedir.

    Yine de bugün herhangi bir yazınsal bilgi birikiminin – bırakın bir doktora tezini – yazarını Time’ın kapağı yaptırdığını hayal etmek güçtür. Çağdaş akademinin kendi payına düşen halk aydınları olsa da, akademisyenlerinin çoğu uzman seyircileri için yazar (ne de olsa, tam da bunu yapmak için işe alınırlar.) Buna karşılık, Millett Louis Menand’ın “kahramansal eleştiri” çağı dediği – edebi tartışma bahislerinin yüksek göründüğü bir zaman – son yıllarda yazıyordu. Tercih ettiğiniz kitaplar politikanız, hatta ahlakınız hakkında bir şey söylüyordu. İnsanların yaşama ve sevme biçimlerini değiştirmek istiyorsanız eğer, pekala okuma biçimlerini değiştirmekle işe koyulabilirsiniz.

    Edebiyata duyulan inanç – özellikle de, akademik edebiyat incelemesine duyulan bu inanç – belki de Millett’ın eserini bir başka zamanın ürünü olarak en çok mimleyen şeydir. İlk kitabının satışa sunulmasını izleyen yıllarda, zamanının çoğunu “eşcinsel özgürlüğü”nü savunmakla geçirdiğinde, yapabileceği en iyi şeyin konuşmak, örgütlenmek ya da öğretmek değil de bir edebiyat eleştirisi kitabı, “eşcinsel ve straight’in Cinsel Politika’sı, yetkililer için daha ikna edici bilimsel açıdan tarafsız bir yaklaşım” yazmak olduğunun farkına varması çarpıcıdır. Bir gece Poughkeepsie’deki çiftlik ve de sanatçı kolonisinde bunu ayrıntılarıyla açıkladı: “Öncelikle iki kültür, bölünmüş toplumumuz hakkında bir kuram ortaya atın. Ardından homoseksüel literatürde yaşandığı gibi duygusal deneyim gerçeğini bulun.” Kitap asla gerçekleşmedi, ama hayali bize 1970’lerin başlarında bir edebiyat akademisyeni ve radikal bir feminist olmanın ne demek olduğunu bize anlatır.

    “Gelecekteki tarihçiler işi elime yüzüme bulaştırdığımı mı söyleyecek?” diye soruyordu Millett Flying’de. Yanıt, hayır olmalıdır. Geçmişe özgü bir düşünce şeklini belgeleyen her metinde olduğu gibi, Cinsel Politika’nın da entelektüel ve politik hataları olabilir. Fakat Millett’ın eserinin gösterdiği şey, politik eylem ile kültürel ifadenin birbirinin içine nüfuz etme biçimleriydi. Her iki mücadele konumu da Millett’a göre cinsel bir devrimi mimleyecek ve “içinde yaşadığımız çölün dışından katlanabildiğimiz bir dünya” getirecek “değişen bilinç”i meydana getirmek için gerekliydi. Henüz bu çölün dışında değiliz; bazı açılardan her zamankinden daha çok kaybolmuş durumdayız. Ama Millett bize kültürün daha iyi bir kara parçası bulmamıza yardımcı olabileceğini öğretti.

     

    Yazının İngilizce Orjinali

    Yazar: Maggie Doherty

    Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

     

    (New Republic, Yeşil Gazete)

    ODTÜ ormanında doğa katliamı: Yol çalışması için üç bin ağaç kesilecek

    Ankara’da bulunan Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ormanına iş makineleri girdi. İş makinelerinin Ankara Büyükşehir Belediyesi ile ODTÜ rektörlüğünün üniversite arazisine yapılması planlanan yol çalışmaları için alana girdiği ve ağaçları kesmeye başladığı görüntülendi.

    Ankara Büyükşehir Belediyesine ait 100 iş makinesi ve 400 kamyon, ODTÜ arazisine yapılacak yol için üniversite arazisine girip ağaçları kesmeye başladı. ODTÜ Aysel Sabuncu Yaşam Merkezi’nin bulunduğu bölgeden başlayan yıkım kapsamında 3 bin ağacın kesileceği belirtiliyor.

    Tartışmalara yol açan ODTÜ’den yol geçirme projesinde yeni protokolün imzalanmasının ardından Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, ODTÜ’de ağaç kıyımına başladı.

    ODTÜ yönetimi, Ankara Valiliği ve Büyükşehir Belediyesi arasında imzalanan protokolle ODTÜ’ye zarar vermeyeceği sözleri unutuldu. 9 Eylül Cumartesi akşam saatlerinde ODTÜ arazinde Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne ait 100 iş makinesi, 400 kamyon ve yüzlerce polis gece baskını ile 4.8 kilometrelik yeni yol çalışmasına ODTÜ Aysel Sabuncu Yaşam Merkezi’nin bulunduğu bölgeden ağaçları keserek başladı.

    ODTÜ Mezunlar Derneği Başkanı Seyhan Çamlıgüney, “Bugün ilan etti Rektörlük saat 18:00’de ve Ankara’da ne kadar dozer varsa 5-6 yerden ODTÜ’ye girdi. Talan başladı. Bizimle konuştukları gibi 40-50 metre değil, büyük bir alan yok ediyor. Hukuksuzlukla karşı karlıyayız. ODTÜ’ye ait tapu bizim üzerimizde ama bir gece ansızın girdiler. Arazimizi işgal ediyorlar. Korkunç bir toz bulutu, araçlar canavar gibi çalışıyor ve yüzlerce polis burada. Polis yolda durmaya bile izin vermiyor. Bu kadar polisin yığılması, durulması mümkün değil. Buna karşı tepki göstereceğiz ancak yakşamıyoruz bile. İş makinesine bile yaklaşamıyoruz. Akademik kartlarımızla bile yakşamıyoruz. Yürekler acısı. Elimizle tırnağımızla diktiğimiz ağaçları söküyorlar” dedi.

    ODTÜ ormanında planlanan ağaç katliamı ile ilgili konuşan ODTÜ Mezunlar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Can Doğan, projenin ulaşım için değil rant için yapıldığını söylerek, şunları ifade etti:

    “Tünel olarak yapılması düşünülen yolun ne kadar ihtiyaç olduğu baştan beri tartışmalı bir konu. Şu anda da iş makineleri esas rantın olduğu pastanın büyük kısmına girmiş durumda, züccaciye dükkanına dalmış fil gibi ağaçları yok ediyorlar. İzinler alınmış değil. Ağaç tespiti yapılacağı ve ağaçların taşınacağı söyleniyordu fakat yapılmadı.

    “Ulaşım için yapılmadığını rant için yapıldığını biliyoruz. Eğer ulaşım sorununu çözmek isteselerdi toplu taşıma üzerine yoğunlaşırlardı. Ama ranta açılan bu alana konutlar yapılacak ve bu yol sadece sorunu birkaç sene ötelemiş olacak. Kurulacak olan kent hastanesi için bu yolun yapıldığı söyleniyor fakat bu hastaneye gideceklerin çoğu özel aracı olmayan yoksul insanlar. Yoksulları düşünmedikleri, sadece rant peşinde koştukları belli, AKP’nin 16 yıllık iktidarında yaptığının aynısı yani.

    “60’lardan beri ODTÜ öğrencileri ve emekçilerinin ilmek ilmek ördüğü bir ormanın tek gecede yok olmasına şahit oluyoruz. [Rektörlükle Melih Gökçek arasındaki anlaşmaya ilişkin olarak] Bu protokol zaten bir satış protokolüydü, onu biliyoruz.”

    2013 yılında da benzer şekilde ODTÜ ormanına giren iş makineleriyle yol çalışması başlatılmıştı. ODTÜ öğrencileri yol çalışmasına karşı direnişe geçerken, yurdun dört bir yanında da ODTÜ’ye destek eylemleri yapılmıştı. 9 Eylül’ü 10 Eylül’e bağlayan gece Antakya’da yapılan eylemde 22 yaşındaki Ahmet Atakan polis tarafından katledilmişti.

     

    (Cumhuriyet, Sendika.org, İleri Haber, Birgün)

    Bir umut bostanı olarak Kültürhane – Ulaş Bayraktar

    Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

    Taşrada akademisyenlik pahalıdır; bilen bilir. Yurtiçinde bile olsa, her nevi toplantıya katılım masraftır. Hele hele bunları gereksiz gören bir yönetimin mali desteğinden mahrumsanız cebinizden harcama yapmak zorundasınızdır her defasında. Dahası ilgilendiğiniz alana dair her kitabı almak istersiniz zira onları ödünç alacak bir kütüphane yoktur taşra kentlerinde. Üniversite kütüphaneleri deseniz etüd salonu olarak işlev görür genelde. Dolayısıyla, eğer yeni yayınları, çalışmaları takip etmek derdindeyseniz her kitabı almak istersiniz.

    O yüzden Mersin’in muhreçleri olan bizlerin Martı Kitapevi’nde hiç kapanmayan veresiye defterleri vardır mesela. Kargocular da hiç sevmezlerdi bizim bölümü; e kolay değil her hafta koli koli kitap taşımak… Yeni bir kitap kolisi geldi mi, kime geldiyse onun odasına üşüşürdük, koridorumuza yeni hangi mahsuller gelmiş diye.

    Gel zaman git zaman, malum, o odalar boşalıverdi. Daha OHAL gündeme gelmeden bizde yaprak dökümü başlamıştı bile. Koridorumuz boşaldı tek tek, oda oda. Önce Mustafa gitti, sonra onun odasına yerleşen Esin’i de uğurladık. Selim 2017’ye Yeni Dünya’da girdi. Ali Ekber’in ayrılması ve Bediz’in odasını boşaltması için de çok beklemeyecektik neticede. OHAL’den sonra hepimiz için geri sayım hızlanmıştı. Yine de Tolga, Hakan ve Esra için KHK’yı bile beklemeyecekti yönetim. Diğer fakültelerdeki arkadaşları saymıyorum bile. Boşalan odalarımız dolan kitap kolilerine dönüşüyordu. Yurtdışına çıkanlar kitaplıklarını yanlarında götüremeyecekti haliyle. Evler desek, zaten çoktan istiap hadlerini aşmıştı. Dağıtmaya da kıyamıyorduk en değerli hazinelerimizi. Kütüphane fikri öyle doğdu. Bu kitapları toplu halde kolektif kullanıma sunma konusunda kimse en ufak bir tereddüt göstermedi.

    Ne zaman, nasıl, nerede yapacağımıza dair hiçbir fikrim yoktu ama iki şeyi biliyordum: Ben nefesim yettiğince burada kalacak ve bu kütüphaneyi açacaktım. Yolumun üzerindeki tüm kiralık dükkanlara alıcı gözle bakıyor, kiminle konuşsam bu fikirden bahsediyor; uygun yer bulurlarsa haber etmelerini istiyordum. Fizibilite, iş planı çalışmalarını bile yapmıştık Ayşe Gül ve Ertan ile. Hatta bir ara sabırsızlığa kapılıp, bir belediye başkanına bile önerdim fikri. Allah’tan ilgilenmedi de iş başa düştü.

    Yazmıştım ya, KHK akşamı telefonum kapalıydı. İşte asıl sebep bu. İnsanlar beni avutmak için ararken, biz iş konuşuyorduk. Soru “ne, nasıl, neyle?” değil, “nerede?” idi. Eski kent merkezi en çok istediğim yerdi ama artık ne yazık ki sapa ve ulaşılması zahmetli bir haldeydi. Öğrencilerin erişimi açısından ideali üniversite yakınları idi ama üniversitenin civarından bile geçmek zor geliyordu. Pozcu en mantıklısı idi ama orada da uygun büyüklük ve bütçede bir yer bulunması pek kolay değildi. Şans bu ya, KHK’dan tam on gün sonra yeri bulmuş, 15 gün sonra sözleşme imzalamıştık hem de Pozcu Dikenliyol’da.

    İşte böyle başladı bizim tarım faaliyetimiz çünkü esnaf gibi göründüğümüze bakmayın biz kendimizi çiftçi olarak görüyoruz; Kültürhane’yi umut tohumları attığımız ve nicelerinin atılacağı bir bostan olarak biliyoruz.

    Kültürhane öncelikle bir bilim, akademi bostanı. İhracın bizi sadece ofisimizden ve maaşımızdan ettiğini, işimizi yapmaya devam etmeye engel olamayacağını göstermek için Kültürhane’ye akademik üretim tohumları atıyoruz. Biz orada olacağız, kitaplarımız orada olacak. Nisana kadar odalarımızda, evlerimizde yaptığımız işleri bundan böyle Kültürhane’de yapmaya devam edeceğiz. Hem de hayal bile edemeyeceğimiz bir kaynak hazinesi ile. Düşünsenize Bediz’in sosyal politika, Ali Ekber’in kent, Mustafa’nın siyasal tarih, Hakan’ın hukuk, Selim’in iktisat kitapları… Hepsi birlikte ve aynı yerde. Beşi bir yerde takılmış gelin gibiyiz resmen. Sonradan akan bağış kitapları da düşünürseniz, burada kaynak sıkıntısı çekeni döverler alimallah.

    Dahası, imzacıları aydından saymayanlara bir çift sözümüz olsun istedik. Bütün kitaplarımızı toplu olarak bir yere koyalım görsün cümle alem, biz meşhur bildiriye imza atmadan önce nelere, nelere imza atıyorduk bunca yıldır? Disiplinler arası bir BAK kitaplığı oluşturmaya giriştik bu niyetle.

    Sadece kendimize çalışma ofisi yapmadık tahmin edebileceğiniz gibi. Öğrencilerimizi ve meslektaşlarımızı da bekliyor olacağız. Kaynakların haricinde belki çalışma masalarına desteğe bile gideriz. Teorik, analitik ya da metodolojik soru ve sorunlarını bizle paylaşmak isteyenlere şimdiye kadar yapmış olduğumuz gibi destek olmak boynumuzun borcu. Hem geçmiş yaşamdan biliyoruz, arada not baskısı ve resmi danışmanlık ilişkisi olmayınca muhabbet daha samimi olur her zaman.

    Böyle böyle bu bostanda sadece kendi mahsullerimiz değil, meslektaşlarımızın, çıraklarımızın, öğrencilerimizin de ürünlerine yer ve imkan olacak. Kültürhane-Mersin damgalı makaleler, kitaplar hayal ediyorum ne yalan söyleyeyim.

    Akademik bahçe bu bostanın sadece bir kısmı; bir de kamusal alan bostanı olacak Kültürhane’nin. Mersin sahil boyunca yayılan, uzun ince ve baskın bir kent merkezinden mahrum yerleşim yeri olduğu için her kesimden insan, birbirinin hiç farkına varmadan, temas etmeden yaşayabiliyor. Düşünsenize dört partinin hepsinin hem milletvekili, hem de belediyesi olan (kayyuma kadar en azından) tek şehirden bahsediyoruz; dile kolay. Bu kent morfolojisi ve coğrafyası, benzer merakları, ilgileri ve eğilimleri olan insanların da yan yana ama birbirlerinden bihaber yaşayabilmesine sebep oluyor. Kültürhane’nin bu kesimlerin karşılaşmasını, tanışmasını ve ortaklıklar kurmasını sağlayacak bir kamusal alan tohumları taşıdığına da inanıyoruz belki de çok safça.

    Bu birlikteliklere ilham versin diye bir müşterekler vitrini kurduk mesela. Orada Hopa’nın çayı, Zapatista’nın kahvesi, Kadın Kadına Mülteci Mutfağı’nın reçelleri, Kader Kısmet’in el işleri, Kazova’nın kazakları, Mardin’in sabunları ve benzer müşterekçe ortaya konmuş ürünler sergilensin, satılsın, onlara destek, diğerlerine ilham olunsun istiyoruz.

    Bunun sadece kahve içerek, pasta börek yiyerek olmayacağını biliyoruz ama en azından. Bunun vesilelerini sunalım istiyoruz. Hafta içi günlerinin bir teması olsun diyoruz mesela. Farz-ı misal, pazartesi edebiyat günü olsun, bir hafta roman, bir hafta şiir, bir hafta tiyatro konuşulsun; salı günü ekoloji günü olsun permakültür, sürdürülebilir kalkınma, gıda toplulukları, türetici ve onarıcı tarım konuşulsun. Çarşamba günü sinema, fotoğraf, güzel sanatlar gündem olsun, perşembe bisikletçiler, yelkenciler, dağcılar, yamaç paraşütçüleri Kültürhane’yi mekan bilsin, Cuma günü kulakların pası silinsin mesela diyoruz. Bunlar daha fikir bile değil, hayal aslında ama benzer merakları, kaygıları, tecrübeleri olanların bir araya geleceği bir kamusal alan olsun, bu tür müstakbel birlikteliklerin tohumları atılsın istiyoruz Kültürhane’nin kafe bostanında.

    Bu yerel karşılaşmanın en önemli ayaklarından birinin, ne yazık ki yeterli ilgiyi ve desteği görmeyen yerel basın organları olduğunun farkındayız. O yüzden mesela bu yazıyı Duvar’a yollamadan önce rica ettim, biraz bekleyelim önce yerel basında çıksın bizimle ilgili haberler, söyleşiler diye. Çünkü ulusalda çıkmış haberin yerelde değeri pek kalmıyor ama tersi söylenemez. Öyle ya, hanginiz okudunuz mesela bizimle ilgili Mersin yerel basında çıkan haberleri. Mersin’de yaşayanların da haberi olmadı muhtemelen, zira yerel gazeteler pek dağıtılamıyor. Bu olgudan hareketle Kültürhane’nin bir köşesinde yerel basından seçilmiş ve kesilmiş haberlerin olduğu bir duvar gazetesi oluşturduk. Yerel gündeme dair bir fikir verecek isteyene. Belki de yarın Kültürhane’nin kendi internet radyosu/televizyonu olur. Kim bilir? KHK’dan hemen sonra Medyascope’daki programda söylemiştim, biz de Mersin’de kuracağız böyle bir mecra diye. O zaman gülmüştük, ama Ruşen Çakır’ın haberi olsun biz ciddi düşünüyoruz. Öyle ya, şimdiden menümüzü fanzin gibi hazırlamaya karar verdik. Hem sunduğumuz ürünler olacak, hem de bunlarla ilgili bilgiler, haberler. Alıp götürecek isteyen, elden ele dolaşacak Kültürhane’nin gündemi.

    Son olarak, bir de asma katımız var küçük toplantılara ev sahipliği yapacak. Aşağıda birliktelik tohumları tutarsa, yukarıda planların, projelerin, faaliyetlerin tohumları atılsın istiyoruz. Gruplar, dernekler toplansın, seminerler, eğitimler, sunuşlar düzenlensin. Fikirlerin projelere, projelerin tecrübelere dönmesini hayal ediyoruz.

    İşte böyle dostlar, biz çiftçiliğe soyunduk, umut tohumları atıyoruz, nicelerinin atılacağı bostanlar kuruyoruz çünkü tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar barışa, demokrasiye ve özgürlüğe ulaşın istiyoruz biz Kültürhane’de…

    Siz de isterseniz bu bostanda dikili bir umudunuz olsun, Mersin’deyseniz ya da buralara yolunuz düşebilirse işiniz kolay: Kültürhane’nin faaliyetlerine katılımınızı, katkılarınızı ve yeni faaliyetlere dair fikirlerinizi bekliyoruz. Yok uzaktaysanız bir toplu fonlama kampanyası düzenledik ona katkı vermek istersiniz belki ya da haftalık, aylık ya da yıllık kütüphanemize üye olup, siz gelemezseniz bile bir öğrencimizin faydalanmasını sağlarsınız kütüphanemizden.

    Uzun lafın kısası, Kültürhane dostların arasında, güneşin sofrasında, bir umut adası, umut tarlası. Yolu ve aklı bostanımıza düşen tüm umut çiftçilerini bekliyoruz sabırsızlıkla…

    Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

     

    Ulaş Bayraktar

    Sosyal bilimler esnaf ve zanaatkârı, Kültürhane

    Ende gelände! Buraya kadar! – Esra Özkan

    Hiç bilmediğim bir yerdeyim. Muhtelemelen herhangi başka bir sebepten uğrama ihtimalimin çok düşük olduğu, dilini konuşmadığım bir coğrafyada havuç ve patates tarlaları arasından yürüyorum.

    Photo: Janis GroBe

    Etrafımda benim gibi beyaz tulum giymiş yüzlerce insan var. Çoğunu tanımıyorum. Yanımda buraya birlikte geldiğim arkadaşlarım var. İçlerinden biriyle, Alex, ayrı bir hukukumuz var. Ne olursa olsun birbirimizi gözden kaybetmemeye çalışacağımıza dair söz vermişiz. Sırtlarımızda büyük çantalar var, her türlü hava şartları altında birkaç günü dışarda geçirebilecek durumdayız. Niyetimiz de bu, Avrupa’nın en büyük karbon emisyonu kaynağı Rhineland kömür madenini durdurmak istiyoruz.

    Photo: Channoh Peepovicz

    Tarlalar arasından geçerek bu kapkara madene akmaya çalışan beyaz dereler gibiyiz.

    Aynı noktaya akan beş farklı dere… Bu kollardan her birine “parmak” deniyor. Ben siyah-mor (kuir-feminist) parmakla yürüyorum, yüzlerimize simli boyalar sürmüşüz. Ne kadar garip göründüğümüz hakkında en ufak bir fikrimiz yok. Çok havalı hissediyoruz kendimizi. Bir ara tepemizde uçan helikopterde olmak istiyorum. Nasıl görünüyordur acaba göz alabildiğince uzanan tarlalar arasından akmaya çalışan binlerce insan? Peki onlara baraj olmaya çalışan polis barikatları?

    Photo: Merwin Goldschmidt

    Ben bunları düşünürken daha uzakta olduğunu sandığım polis kordonuna çok yaklaşmışız. Birden benim de içinde olduğum grup aniden diğerlerinden ayrılıp başka bir yöne koşmaya başlıyor.

    Daha küçük gruplar halinde kordonun farklı yerlerinden geçmeye çalışacağız. O anda gerçeklikle yüzleşiyorum: Nereye gidersem gideyim copları, biber gazları ve yumruklarıyla baya sinirlenmiş görünen en az iki polisin arasından geçmek zorundayım. Geriye dönüş diye bir ihtimal yok. Yürüyüp geldiğimiz yolların hepsi polis dolu. Aklıma yine bir sürü soru akın ediyor: Neden bu duruma soktum kendimi? Yapacak başka bir şey bulamamış mıydım? Korkuyorum.

    Photo: Felix Spira

    O an Alex beni kolumdan tutup grubun içine çekiyor, bütün grup kolkola girerek polis kordonunu itmeye başlıyoruz. Oh be, diyorum, yalnız yapmak zorunda değilim bunu. Korkacak vaktin olmadığı bir an bu, çoğumuz coplanıyoruz ama o kadar kalabalığız ki bizi durduramıyorlar. Kimileri bağırıyor, kimileri şarkı söylüyor, slogan atanlar da var. Sakinim. Sonra koşuyoruz… Koşuyorum…Ne kadar uzun süre koşmam gerektiğini düşünmeden pembe simli derede kayıp gidiyorum.

    Bir iki kere düşüyorum, birileri kaldırıyor, yere düşen eşyalarımı getiriyolar. Bunun gibi birkaç barajı daha atlattıktan hemen sonra, yine önümüz kesiliyor. Yorgunum. Göz göze geldiğim birine “buraya kadar mı?” diye soruyorum. Sonra kendimi havuç tarlasında buluyorum. Madenden çıkan kömürü taşıyan “trenleri durduralım!” önerisi geliyor. Dağılmadan, koşar adımlarla uzaktaki demir yoluna yöneliyoruz. Gaza gelmiş yüzlerce delinin “evet” diyeceği türden bir plan bu. “Daha yeni başlıyoruz.” “Havuçları ezmeyiiin!”

    Photo: Janis GroBe
    Photo: Tim Wagner

    Neden burdayım? Çünkü felaket haberi almaktan bıktım. Seller, orman yangınları, kasırgalar, kuraklıklar… Çünkü bunların durmayacağını ve artarak devam edeceğini biliyorum. Çünkü artık iklim değilişikliğinin varlığını ve sebebini tartışacak noktayı çoktan geçtik. Çünkü bisiklete binerek, et yemeyi bırakarak bu işten yırtamayacağımız kesinleşti. Çünkü iklim değişikliği adil bir dünyada yaşama umudumu azaltıyor.

    Photo: Janis GroBe

    Ben burdayım çünkü tanıdığım birçok kişinin böyle bir lüksü yok. Mesela bakmam gereken birisi yok, izin alabileceğim bir işim var, Almanya’da olağanüstü hal yok ve polisin beni demokratik haklarımı kullandığım için öldürmeye kalkmayacağından eminim. Bu yüzden bu tür sivil itaatsizlik eylemlerine katılmak “zorunda” hissetmem doğal geliyor bana. Onlarca farklı ülkeden kalkıp gelmiş altı bin kişi de bana bunu düşündürüyor. Geçen sene bu sayı dört bindi. Bir sene içinde iki bin kişi daha gayet radikal sayılabilecek bu eyleme katılmaya karar verdi. İklim konusunda sorumluluk duyan ve sorumluluk duygusu ile eyleme geçme arasındaki uzun mesafeyi almakta olan binlerce insan daha yola çıkmayı bekliyor.

     

    Esra Özkan

    Ben nohuta inanıyorum – Tuğçe Isıyel

    Bu yazı bianet.org/biamag sitesinden alındı Bu yaz birkaç günümü Çanakkale taraflarında ekolojik tarım yapan bir köyde geçirdim. West Virginia Mountaineers Jerseys Burası ekseriyetle atalık tohumdan buğday üreten bir yer. Atalık tohum ne demek? Çok kısaca yüzyıllardır günümüze kadar gelen sürdürülebilir tohum. Bu çiftlikte buğdayın yanısıra nohut ve birkaç çeşit sebze meyve de yetiştiriliyor. Buğdaydan yaptıkları unu, ekmeği, bulguru da eklemeden geçmeyeyim. Öncelikle bu çiftlik ticari bir yer değil. Kendi kendine yeten ve yine kendi olanaklarıyla az miktarda da olsa dışarıya açılan bir yer. “Küçük üretici” dedikleri. Ben de nohutun ve bulgurun macerasına tanıklık ettim bu birkaç gün içerisinde. Dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Ama şunu belirteyim ki bulgurun macerası çok uzun. Allah uzun ömür versin. Yani şöyle söyleyeyim bulgur romansa, nohut novella sanki. Ben bu yazıda nohutu odağıma alıyorum. Şimdi nohut dedikleri şey, bir dalın üzerinde yer alan minik heybeciklerin içerisinde bulunuyor. Her heybede bir veya iki nohut tanesi var. Yani bir dalda onlarca nohut… Yaşken yemesi çok keyifli. New Balance 574 męskie Bunları sabah çiğ düşmeden önce topraktan söküp dalında bir güzel kurutuyorsunuz. Sonra çeşitli yöntemlerle heybeciklerin içindeki nohutlara ulaşmaya çalışıyorsunuz. Çekirdek çıtlatmak gibi diyebilirim. Biz dalları topluca alıp sert bir şeyle kurumuş dallara vurup, o nohutların heybelerden dışarı çıkmasını sağlamıştık. Sonra bunları genişçe bir tepsiye alıp o heybe dediğim kabukları nohutun kendisinden ayrıştırıp, sadece nohut kalıncaya dek ayıklamaya çalıştık. Scarpe Air Jordan 3.5 Harmanladık yani. Yazıldığı kadar kolay olmadı, günlerimizi aldı. Andrew Luck Bir de nohutun tüm bunlardan önce ekilme biçilme hikayesi var ki, evlere şenlik… O kadar uğraşmamıza rağmen elde ettiğimiz nohut yaklaşık 5-6 kilo civarında oldu. İnsan bunca emek verdiği nohutu yemeye kıyamıyor. Haydi yedik diyelim, bu sefer de tek bir tanesi bile ziyan olsun, çöpe gitsin istemiyor. Şimdi hal böyleyken çeşitli makinelerle bu işi fabrikasyon yapan yerler var. Bazıları üstün körü, bazıları belki hakkını vererek.

  • Nike Air Max 2016 Uomo
  • Yapsınlar tabii. Onlar yapmazsa koca koca süpermarketlerin rafını neler dolduracak. Ancak bir de köylerde, çiftliklerde el emeği göz nuru şeklinde bunu yapan yüzlerce küçük üretici var. Ürettikleriyle güç bela ayakta durabiliyorlar. Sisteme direnmeye çalışıyorlar. Onlardan aldığınız şey marketteki raflardan aldığınız bir paket nohuta, bulgura, pirince, zeytine benzemiyor. Onlardan aldığınız şeyin hikayesini biliyorsunuz, o üreticiyi tanıyorsunuz, bir bağ kuruyorsunuz onunla. Hangi eller o nohutu bugünlere getirdi anlıyorsunuz. asics gel kinsei 5 hombre Hikayesini bildiğiniz şey, midenizde, zihninizde başka türlü yer ediyor.

  • Nike Air Huarache Uomo
  • Bedeninize başka türlü yarıyor. Nike Air Max 2016 Heren Zwart Marketten aldığınızla ise aranızda hep bir mesafe oluyor. Onların ambalajından başka bir şeyini bilmiyorsunuz. Yapay ışıklar altında parlatılmış, klimalı ortamda serinletilmiş, havasız kalmış, ahı gitmiş vahı kalmış meyve ve sebzelerle hayat geçiriyoruz. Ne idüğü belirsiz gıdaları içimize alıp kendimizi, çoluğumuzu çocuğumuzu zehirliyoruz. Maglie Orlando Magic Rant peşinde koşanların ekmeğine bal sürüyoruz. Jake Arrieta Authentic Jersey Geçenlerde okuduğum bir haber Türkiye’nin zeytinyağı sektöründe en çok bilinen 3 ana markasının Amerika merkezli Bunge şirketine satılması üzerineydi. Bu şirketler, sektörler dört nala koşarken birileri binbir emekle, ağır ağır zeytin yetiştirip, zeytinyağı üretiyor, üstelik tüm ağaç düşmanlarına karşı direnerek. Bu üreticilere ulaşmak mümkün. Bu yerlerin çoğu internetten satış yapıyor, bir kısmı kooperatifler kurup şehirdeki insanlara yerel gıdayı taşıyorlar, bir kısmı ise semt pazarlarında, küçük dükkanlarda ürünlerini satıyor. Velhasıl başka türlüsü mümkün. Yemekte de, giyimde de, oyuncakta da, kırtasiyede de.. Küçük üreticiler her yerde ve hayatlarımıza dahil olmayı, etrafa biraz daha dikkatle bakmamızı bekliyorlar. Küçük tüketiciler olup küçük üreticileri desteklesek dünya daha başka bir yer olur sanki. Ortalık çiçeklenip güzel kokularla dolar belki. Ütopya filan değil. Devrim olacaksa nohuttan başlayacak. Ben nohuta inanıyorum.