Ana Sayfa Blog Sayfa 3045

[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Ama Bu Çocuk Defolu – Güzin Öztürk

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Ama Bu Çocuk Defolu

Günümüzde pek çok şeyin parayla satın alınabilineceğinin düşünüldüğünü söylemek çok da yanlış olmaz. Mutluluk, başarı, huzur belki de kendin olarak yaşayabilmek… Modern yaşamın koşturmacası arasında, daha fazla para, daha fazla başarı, daha fazlası, daha iyisi daha daha… her ânımızı bir hedefe  ulaşmak için harcıyoruz. Bu koşturmacanın içinde kaybolan, en çok da çocuklarımız oluyor.  Sıkıntılarını yutmak üzere eğitilen, itaatkar olması gerektiği öğretilen, başarının ve mutluluğun alınacak en yüksek puanla ve parayla elde edilebileceğinin, farklı  ve  toplumun genel  normlarına uymayacak olursan sistemin dışına itileceğinin dikte edildiği, hepsi de tek tip olması beklenen çocuklarımız. 

Astrid Lindgren’in dediği gibi, “İyi edebiyat, çocuğa dünyada bir yer ve dünyaya da çocukta bir yer kazandırır.” Suzan Geridönmez’in kaleminden çıkan, Ama Bu Çocuk Defolu romanı, günümüz modern yaşamına ve tıkır tıkır işleyen sisteme eleştirel bir bakışla yaklaşmış, oldukça etkileyici, düşündürücü zaman zaman da gülümseten iyi bir edebiyat eseri.

Devasa Holding’in, Kaytarma-Kayırmaca Departmanı‘nın müdür yardımcılığından müdürlüğüne terfi etmeyi bekleyen bir babanın kızı olan Sumru, Sıkıntıyı Yutmak dersinden yıldızlı pekiyi ile mezun olmuş, yaşıtlarından bir yıl önce kalite onay belgesi almış bir çocuk.  İyi ailelerin iyi çocuklar istediği ve kusursuz, uslu, laf dinleyen, beklentileri karşılayan, sevimli ve zeki çocukların vitrinlerde boy gösterdiği ve satıldığı bir mağazanın önünde geçen konuşmalarla romanın içindeki dünyaya giriyorsunuz.:

“Sonunda ucuzluk günleri başlamıştı. Akşam yaklaşmasına rağmen alışveriş merkezleri tıklım tıklımdı. Bazı dükkanların önünde uzun kuyruklar oluşmuştu. İnsanlar itişip kakışıyor, aralarında ağız dalaşı ediyorlardı:

“Önce ben geldim!”

“ Arkaya geçin, kaynak yapmayın!”

“Hadi oradan, burada sıra değil, para konuşur!”  Ne kadar tanıdık bir dünya ve sözler öyle değil mi?

Mağazanın önünde uzun pazarlıklar yapılır ve Sumru’nun babası kızı için, aradığı fiyata kusursuz, her denileni sorgulamadan yapacak, uslu, başarılı kardeşi bulamayacağını anlayınca, defolu da olsa ucuza, yanakları çilli Fırat’ı alır.  Pırlanta Koleji’nden pırlanta gibi bir çocuk olarak tanıtılan Fırat, sürekli pırt yapar ve kampanyalı satıştan indirimli olarak alındığı için iade edilemez. Toplum içine bu şekilde çıkmasına izin veremeyeceklerini düşündüklerinden Fırat’ı eğitme işi Sumru’ya kalır. Ne de olsa Sumru, sıkıntıyı yutma konusunda uzmandır ve hiç pırtlamaz.

İki çocuğun kardeş olma duygusunu tatmaya başlamaları ve aralarındaki duygusal bağın derinleşmesinin ardından beklenmedik gelişmeler olur  ve sıkıntılarını, kendi düşünce ve duygularını, isteklerini daha fazla yutmak istemeyen çocukların duruma el koymaları  ile  işler değişir.

Toplumun ve eğitim sisteminin dayattığı kurallar sebebiyle çocukların büyük beklentilerin altında ezildiği bir sistem didaktik olmaktan uzak bir şekilde gözler önüne seriliyor romanda. Hem yetişkin hem çocuk okura sesleniyor kitap. Çocukların da  birey olduklarının unutulduğu, kendi kararları, tercihleri, isteklerinin hiçe sayıldığı adeta birer robot muamalesinin yapıldığı, kusursuz ve her şeyi kabullenen insanlar olarak büyümelerinin beklendiği bir dünyadan eleştirel bir bakışla bahsediyor, yani  bizden, bizim çocuklarımızdan, günümüzden… Anne ve babaların beklentilerinin peşinde sürüklenmekten yorulan ve kendilerini yaşamayı asla öğrenemeyen, paran kadar konuş dünyasının  sabah 9:00, akşam 17:00 mesailerinin işleyen çarklarından, geleceğin mutsuz yetişkinlerinden.

Romanda geçen olaylar da romanın ismi kadar çarpıcı ve akılda kalıcı. Çağla Vera Kılıçarslan’ın çizimleri de, defolu bir çocuğun yutmak zorunda kaldığı sıkıntıyı olduğu gibi hissettiriyor.

Yazarın da romanda söylediği gibi, yutmak zorunda kaldığınız her hıçkırık ve sıkıntının bir ertesi var…

Ama Bu Çocuk Defolu

Yazan Suzan Geridönmez

Resimleyen Çağla Vera Kılıçarslan

Yaş Grubu 9+

Tudem

119 sayfa karton kapak

 

 

Güzin Öztürk

Düş kurabilmek az şey midir: Düşler Akademisi – Ayşe Pınar Böke

Düşler Akademisi, Çukurbağ, Kaş. Birçok sebepten sosyal dezavantajlı bireylerin, belki de bazı düşlerinin gerçek olduğu yer…

İyiliğe çok ihtiyacımız var. “Karşılığında ne alırım ” dan önce “Ne veririm, ne katarım?” türünden iyiliğe. Her değeri ışık hızıyla tükettiğimiz bu çağda  kendimizden başkalarını, özellikle bizim kadar şanslı olmayanları düşünmeye, sevmeye, gönüllü olmaya ihtiyacımız var.

Hepimizin daha çok  masmavi deniziyle, içimizi ısıtan güneşiyle bildiği Kaş’da ruhunuza belki de bunlardan daha iyi gelecek başka bir şey daha var. Birçok açıdan ve sebepten sosyal dezavantajlı bireylerin belki de bazı düşlerinin gerçek olduğu yer: Düşler Akademisi. Kaş’ın 6 km uzaklığında, Çukurbağ köyünün 68 yıllık ilkokul binası etrafındaki araziye kurulmuş bir sivil toplum örgütü Kaş Düşler Akademisi.

Kaş’a ayak basar basmaz uzun zamandır sosyal medya hesaplarından takip ettiğim ve her etkinlikte keşke orda olsaydım diye iç geçirdiğim bu yerin ziyaretine gittim. Çam ağaçlarının kokusu, fena halde hatıra kokan ilkokul binası ve güler yüzle bekleyen gönüllüler karşılıyor girer girmez sizi. Ve hemen hayranlıkla gezmek isteğiyle dolduğunuz yüksek tavanlı salon: Muhteşem bir kütüphaneye dönüştürülmüş çünkü.

“Tamam, güzel bir yer gibi bu anlattığın da; Düşler Akademisi tam olarak nedir?” derseniz, kendi tanımları şöyle: “Engellilik ve süreğen hastalıklar başta olmak üzere, gerekçesi ne olursa olsun toplumsal dışlanmayı yaşayan tüm birey ve gruplara alternatif, yenilikçi ve sürdürülebilir yöntemlerle ücretsiz olarak eğitim, üretim ve ortak yaşam hizmetleri sunan bir köy akademisidir.

Düşler Akademisi’nin kurucusu engelli dalış eğitmeni Ercan Tutal, yurt dışında engellilerin hayatın ne kadar içinde, ülkemizdeyse ne kadar dışında olduğunu fark ediyor ve 1997 yılında “Dalmak Özgürlüktür” projesini başlatıyor.

Her şey su altında başlıyor yani. Her türlü engel grubundan yaklaşık üç bin bireyle dalış yapıyor, su altında bambaşka bir özgürlük deneyimi yaşıyor ve yaşatıyor Ercan Tutal. Sonrasında gönüllü ekibi ile alanı genişleyen ve su altından karaya çıkan projelerle Düşler Akademisi İstanbul ve Kaş.

Tüm sistem gönüllülük prensibiyle çalışıyor, dolayısıyla bağış ve sponsorluk desteği çok önem taşıyor. Yukarıda duslerakademisi-kas.org adresinden alıntıladığım tanımda “toplumsal dışlanma” kilit nokta. Cizre’den gelen bir çocuk grubu da orada, Serebral Palsi hastası çocuklar da, otizmli genç bireyler de. İşin özü, türlü sebepten toplumsal hayata katılmasına olanak ve izin verilmemiş bireylere bunun mümkün olduğunu ve nasıl yapılabileceğini anlatmak. Akademi bünyesinde sunulan eğitim ve uygulamalarla onları bunun başarılabilir olduğuna ikna etmek işin en hassas ve can alıcı kısmı. Gönüllü ve eğitmenler, pedagog ve uzmanlar burada devreye giriyor.

Düşler Akademisi Kaş yerleşkesinde gönüllü kadronun ve katılımcıların yaşam alanı içinde spor alanı, kütüphane, ilkokul müzesi, katılımcılarla birlikte tamamen doğal ekip biçilen tarla, yapımı henüz devam eden mini amfi tiyatro ve Mehmet Uluğ Müzik Evi (MUME) var. Hatta üyeleri zaman içinde değişen, değişik türde engelli ya da değil, her türlü bireysel katılıma açık bir müzik grubu var.

Sanat, spor, psikolojik destek, zanaat ve meslek eğitimi. O kadar çok alanda o kadar çoğumuzun katabileceği öyle güzel şey var ki burada. Düşler Akademisi’nde gönüllü olmak için Nisan ayında başvuru yapabilir ve iki hafta boyunca buranın bir üyesi  olabilirsiniz. O kadar vaktim yok derseniz Kaş’a tatile geldiğinizde, haftada sadece iki saatinizi ayırıp Düşler Akademisi’ne kim bilir Türkiye’nin neresinden, nasıl bir hikayeyle gelmiş bir çocuğun/gencin belki de hayatı boyunca unutmayacağı bir deneyimin parçası olabilirsiniz, neden olmayasınız? duslerakademisi-kas.org adresinde tüm bunlarla ilgili kapsamlı bir fikir edinebilirsiniz.

Mutlulukla ilgili söylenmiş birçok söz var.. Benim en sevdiğim ”Herkes kendi mutluluğunun demircisidir”. Gerçek mutluluk ne kariyerde, ne malda mülkte ne de büyük ihtiraslarda. Bana göre gerçek mutluluk paylaştığın, ürettiğin ve bir işe yaradığını düşündüğün her günde. İşte ben de iki saatimi ayırarak bu güzelliğe ortak oldum. Düşler Akademisi’nin gönüllü bireyleriyle ”Yaratıcı Drama”atolyesi  yaptık. Böylece hem eğlenip hem de paylaşımda bulunduğumuz bu günü hayatımın en güzel anılarının arasına yerleştiriverdim.

Tam da böylesi bir güzelliğe çok ihtiyacımız var. Bunun bir parçası olmaya. Hiçte adil ve eşit kurulmamış bir düzenin dışına itilmiş, kendisine bir hata gibi hissettirilmiş olanlara hatanın onlarda olmadığını, eksik olanın onlar değil sistem olduğunu, oldukları gibi çok güzel olduklarını anlatmaya ihtiyacımız var. Huzur hayali bu kadar uzakta olan bir çocuğun hayattan umudunu kesmemesi için yapabileceğiniz bir şey mutlaka vardır bence. O hayallerin renkliye döndüğünü görmek az şey midir?

 

Ayşe Pınar Böke

[Hayvan Deneyleri] Harlow’un korkunç anneleri – Yağmur Özgür Güven

İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek? [Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız

***

Hayvan deneyleri tarihinin sayfalarında, bedenleri test tüpüne çevrilen, kasten hastalık bulaştırılan, göz ve cildine tahriş edici maddeler damlatılan, organlarının yerleri değiştirilen, sakat bırakılan, deney için öldürülen hayvanların yanında, davranışla ilgili deneylerde kullanılan hayvanların hikayeleri de vardır. Amerikalı psikolog Harry Harlow (1906-1981) 1930’larda Wisconsin Üniversitesi’nde kurduğu Primat Psikoloji Laboratuvarı’nda hayvanlarda davranış, problem çözme gibi konularda çalışıyordu. Harlow’un çalışmalarını yürüttüğü hayvan türü rhesus maymunlarıydı ve bir süre sonra da kendi kolonisini oluşturdu. Bilindiği üzere, Hint şebeği (Macaca mulatta) olarak da bilinen bu maymun türünün isminin ilk iki harfini kan gruplarımızda taşıyoruz çünkü kan gruplarımızdaki varlığını ifade etmek için + ya da – olarak belirtilen bir protein, rhesus maymunlarında yapılan bir çalışmada keşfedildi.] Harlow’un 1950’lerde başladığı “anneden yoksunluk ve toplumsal tecrit” çalışmalarının kurbanları yavru rhesus maymunlarıydı ve bu çalışmanın en büyük destekçilerinden biri olan Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü Primat Tesisi yöneticisi Stephen Suomi aynı zamanda Harlow’un eski iş arkadaşıydı. Dolayısıyla Harlow çalışmaları için gereken her şeyi kolayca temin edebiliyordu. 30 yıl boyunca sürdürdüğü yoksunluk çalışmaları, 3 kategoriye ayrılmıştı: düşkünlük, mahrumiyet, ayrılma. Harlow’a göre maymunlarla çalışmanın en büyük avantajı, sadece 5 yıl sonra nasıl yetişkinler olduklarını görebilmekti. İsanlar içinse bu süre 20 yıldı. Hükumet tarafından fonlarla desteklenen bu deneylerde, yavrular annelerinden ayrılarak tecrit ediliyor, sadece bakıcının ellerini görebildiği bu metal kafeslerde hiçbir canlıyla duygusal ve fiziksel temas kurmadan büyütülürken öğrenme süreci gözlemleniyordu. Ve zamanla prosedür daha da zalimleşti. Bebek makaklar doğumdan hemen sonra anneden ayrılarak her yanı kapalı bir kutuya benzeyen metal odacıklara konularak büyütülüyor, Harlow’un taktığı isimle umutsuzluk çukuru”na mahkûm edilen hayvan, uyurken bir anda şiddetli ses-ışık ve diğer korkutucu şeylere maruz bırakılıyordu. Hayvanı “terörize etme”ye yönelik bu prosedürlerdeki tecrit süresi 1 yıla kadar uzayabiliyordu ve uzuvlarını yeme gibi kendine zarar verme davranışları sıklıkla gözlemleniyordu.

Başka bir çalışmada ise, her kafeste iki ‘yapay’ anne vardı; biri üzerinde süt şişesinin de bulunduğu metal anne, diğeri de yumuşak dokulu kumaşlarla kaplanmış ahşap anne idi ve ahşap annede süt yoktu.  Hayvanlar metal anneden süt içer içmez ahşap anneye koşuyor ve daima ona yakın durmaya çalışıyorlardı. Bunun üşümelerinden kaynaklanabileceğini düşünen Harlow, metal annenin içine ısı yayan bir ampul koyduysa da sonuç değişmedi. Tıpkı insan yavrularında olduğu gibi, hayvan yavruları için de duygusal bağ, gıda kadar önemli-hatta belki daha da önemliydi. Deneylerin hayvanlarda bıraktığı en ağır hasar ise, büyüdüklerinde ortaya çıkıyordu:. İzole edilerek büyüyen ve büyüdüklerinde cinsel yönden ne yapacaklarını bilemeyen yavrular, tecavüz askısına bağlanarak erkekler tarafından hamile bırakılmaları sağlanıyor ve doğumdan sonra, yavrularını sürekli inciten korkunç anneler oluyorlardı.

Yavrularının kafasını kafesin zeminine bastırıyor, parmaklarını yemeye çalışıyor ve hatta bazıları doğumdan hemen sonra bebeğini öldürüyordu. Harlow yıllar boyunca psikotik-depresif anneler yaratıp gözlemledi ve araştırmacı olarak saygın konumu ve tıbbi konseylerdeki üyelikleri, bu korkunç çalışmalarında ona kalkan oldu. Öğrencilerine göre Harlow’un araştırmaları doğaya karşı açılmış bir savaştı ve bu savaşın içinde ahlaki kurallar geçerli değildi. Primatlarda davranış ve sosyal zeka konulu çalışmalarıyla tanınan Hollanda asıllı Amerikalı biyolog ve primatolog Frans De Waal, Empati Çağı adlı kitabında Harlow’un yoksunluk çalışmalarından bahseder ve bu çalışmaların zaman içinde yetim insan yavruları için olumlu olduğunu söyler ancak şunu da ekler. Dönemin Romanya Cumhurbaşkanı Çavuşesku’nun yetimhanelerindeki yetimler ‘bilimsel’ ilkelere göre, duygusal bağlılıktan uzak büyütüldüler ve ileride oyun oynamayı dahi bilmeyen, öne-arkaya sallanan çocuklar oldular. Anneden yoksunluk ve sosyal izolasyon deneyleri, farklı araştırma merkezlerinde başka bilim insanları tarafından köpek, kemirgen gibi değişik türden hayvanlarla (çoğunlukla Harlow’un gözetiminde) da denendi. Her ne kadar bilimin kasti-soğuk dili bu hayvanları “özne” ya da “denek”, katlanmak zorunda bırakıldıkları her türlü koşulu “prosedür” ya da “çalışma” diye nitelendirse de, her biri kendi yaşamının öznesi olan bu hayvanlar birer “birey”, yaşadıkları ise “fiziksel ve psikolojik şiddet”tir çünkü eylemden zarar gören tarafın bizden olmaması eylemin niteliğini değiştirmez. Anne sevgisinden mahrum büyüdüğü düşünülen Harlow’un halen tartışılan bu çalışmalarının psikoloji-psikiyatriye katkısını bir tarafa koyalım; yoksunluk çalışmalarının en büyük ve en önemli sonucu, derinden yaralanmış 7 bin insan-dışı hayvandır…-

Kaynaklar: Martin L. Kevin Faulk Stephens: Maternal Deprivation: Experiments in Psychology, 1986 Y.N.

 

 

Yağmur Özgür Güven

Ursula Biemann: Su sorunları ve ‘Mısırlı Kimya’ – Ahunur Özkarahan

Ursula Biemann, 1955 doğumlu bir sanatçı, teorisyen ve küratördür. 2002’den beri Institute for Theory at Zurich University for the Arts (Zürih Sanat Üniversitesi Teori Enstitüsü’nde) araştırmalar yapmaktadır. Biemann, Umeå Üniversitesi (2008) ve Prix Meret-Oppenheim (2009) tarafından fahri doktora unvanına layık görülmüştür. new balance 574 online sale Biemann’ın çalışmalarından bir kısmı şu yerlerde sergilenmiştir: Alexandria (2012); LENTOS Müzesi, Linz (2012); Center for Art and Media Karlsruhe (Karlsruhe Sanat ve Medya Merkezi) (2011), Cooper Union, New York (2011), 7th Shanghai Biennial (7. Shanghai Bienali) (2008), 10th Istanbul Biennial (10. Istanbul Bienali) (2007) ve Liverpool Biennial ( Liverpool Bienali) (2004). Mısırlı Kimya (2012) projesi, Nil boyunca edinilen alan belgelerine ve çok sayıda toplanmış gerçek su örneklerine dayanmaktadır. Proje Mısır’daki su ürünleri mühendisliği ve çöl geliştirme projelerini inceler, toprak ve suyun hidrolik, sosyal ve kimyasal koşulları hakkında bilgi toplar. Air Jordan 14 Mısırlı Kimya projesi birçok videodan oluşan bir seridir. Neuer Berliner Kunstverein (n.b.k)’de, Biemann’ın Mısırlı Kimya projesi ile ilgili, bir su laboratuvarı ve beş kanallı bir video ile Mısır’ın hibrit ekolojisi ve bu sistemdeki Nil’in rolü üzerine ışık tutan bir enstalasyonu olmuştur.

Ursula Biemann, “Mısırlı Kimya”, The Neuer Berliner Kunstverein (n.b.k.)’den enstalasyon görüntüsü
(Görsel sanatçının izni ile kullanılmıştır)
Oldukça derin anlamları olan Biemann’in bu çalışması, mevcut bilgileri kullanarak, korelasyon ve subjektif izlenimleri yansıtan ve onları akademik bulgularla birleştiren bir projedir. Biemann’ın sanatsal yaklaşımı, bilgiyi organize etmenin yeni bir yolunu yaratmakta ve izleyicilerin klasik rolleri olan kurban rolünü kenara bırakarak farklı diyaloglara girebilecekleri yeni bir platform sunmaktadır. Biemann’ın eserlerini karakterize eden doğrusal olmayan anlatım yapısı, hikaye ve izlenimleri içeren görsel bir mozaik görüntüsü sunar. Biemann’ın bu eserleri temsili anlamda belgeseller değil, aksine kamusal medyadan gelen şaşırtıcı görseller ve siyaset, tarih, kültür ve sosyoloji alanlarındaki çelişen bakış açılarının, birebir şahitlikle gelen subjektif bildirilerin akademik sorularla birleşmesidir. Mısır Kimyası özellikle Mısır ve Nil’in hibrit su ekolojilerini içeriden yer alan dönüşümlerini inceler. adidas original superstar 80s femme Mısır hidrolik bir uygarlıktır. nike air max 2017 pas cher Mısırlılar uzun süredir barajlar ve kanallar gibi büyük çaplı mühendislik projeleri inşa ettiler ve Firavun ölçekli arazi ıslah girişimlerini başlattılar.
Yukarı Nil üzerindeki dev arazi ıslah projesi olan Toshka’nın ana sulama kanalı
(Görsel sanatçının izni ile kullanılmıştır)
2010 yazında Mısırlı çiftçiler arazilerindeki yetersiz su sebebi ile protesto yürüyüşlerine geçtiler. Geniş alanlar yetersiz su almış ve toprağı kurak bir hale getirmiştir. Mısır evrensel su kıtlığı sınırının altına düşmüştür. Air Jordan XX9 Mısırlı Kimya projesi için çekilen bu videolar, bilimsellik ve saha çalışmasını bu süreçte gerçekliği üreten pratikler olarak konumlandırır. Mısırlı Kimya video serisi için Nil nehrinin birçok yerinden su örnekleri toplanmıştır. Videolar, şu anda hangi biyo-politik-kimyasal bileşimlerin oluştuğunu ve biyolojik, kimyasal ve siyasi grubun ileride nasıl etkilere sahip olacağını sormaktadır.
“Mısırlı Kimyager’in Performansı”, araziden alınan su örneklerinin cam şişelere transfer edilişi
(Görsel sanatçının izni ile kullanılmıştır)
İnşaat mühendisliğine destansı bir örnek de Toshka projesidir. Bir kanal sistemi vasıtasıyla örgütlenerek, sanayi ve tarımsal ticaret için ihracata yönelik ürün yetiştirerek çöl toprağını geri almayı amaçlıyor. Nike Air Max 2016 Heren Zwart Mısır, kendi yiyeceklerini yeteri kadar su olmadan, yiyecek sarfiyatlarının azaldığını ve yerel gıda fiyatlarının patladığını izledi. Devrimin 2011’de başlattığı kentsel merkezler, geçim kaynaklarına sürekli saldırı düzenlenen köylerden gelmiş genç insanlarla doluydu.
Shahinda Maklad, köylü bir aktivist, “Mısırlı Kimya” video
(Görsel sanatçının izni ile kullanılmıştır)
Mühendisler tarafından uysallaştırılmadan önce Nil cömert ve demokratikti. Her selde, gübreleme çamurunu Nil Vadisi’nin çevresine eşit bir şekilde yayıyordu. Köylü aktivist Shahinda Maklad 1952 devrimde, feodal toprak sahiplerinden köylüler arasında yeniden dağıtılmak üzere toprak talep etmiştir. Shahinda Maklad, bir çiftçi sendikası ve 2011 devriminin oluşması konusundaki katılımından burada söz eder. Mısır eskiden dünyada buğdayın kaynağı idi, fakat baskılarla, sanayi çiftliklerinde ihracat yönelik ürünler üretmeye yöneldi. nike air jordan 3 mujer
“Mısırlı Kimya” video
(Görsel sanatçının izni ile kullanılmıştır)
Başlıca güç olan Nil, hayata her zaman güçlü bir şekilde karışmıştır, insan varlığı da dahil olmak üzere. Buna cevaben, Mısırlılar büyük ölçekli mühendislik projeleri inşa ettiler ve dev arazi ıslah girişimlerini başlattılar. AIR MAX SEQUENT Ülkenin ekolojisi değişti. Hidrolik yapıların en belirgini olan Yüksek Baraj (The High Dam), adeta bir zaman bariyeri oldu. Selleri, mevsimleri, mahsulleri ve türleri değiştirdi. Kesintilerin en azından bir bölümünü telafi etmek üzere tasarlanan azot fabrikası KIMA, barajın hemen yanında konumlanmış ve kendi küçük bileşimini de Nil’e karıştırmaktadır.
“Mısırlı Kimya” video
(Görsel sanatçının izni ile kullanılmıştır)
Çölde birkaç saat ötedeki geniş New Valley projesi, sıcağın altında yapay Nasser Gölü’nden yeni gıda üretimindeki testler için su çekmektedir. Mısır, su ürünleri mühendisliği ile kolaylaştırılan büyük bir kimyasal deneydir. New Balance 446 mujer Su, arazi kullanım politikaları, ekin döngüleri, azot endüstrileri, çiftçi toplulukları, oksidanlar, sulama teknolojileri ve sudan elde edilen elektrik gücünü birleştiren bir görevlidir adeta. Mısırlı Kimya’da tartışılan bu varlıklar, Mısır realitesinin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.

[Kedi-Siz] Ebru Karanfilci: Hırçın değil, karakterli bir kız Çıtır!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor. [Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Onu anlatmak için öyle üç beş satır yetmiyor. Neresinden başlasam diye düşünürken buldum kendimi. Mesela şimdi başlasam en az 2 dolu sayfada onu belki biraz anlatmayı başarabilirim. Anti-depresan gibi bir insandır o… Canınız sıkkın olduğunda onu aramak size iyi gelir. Şekerdir, baldır. Mesela en sevdiğiniz insanları sayın deseler en üstlere yazardım ismini. Öyle sakardır ki, onu o hali ile sevmeyecek hiçbir insan yoktur bence :) Hem balet hem oyuncu, zarafeti belki de oradan geliyor olmalı. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nin incilerinden biri… Çok eskiden alışveriş merkezlerinde kimsesiz çocuklar için, ansızın biten masalların anlatıcı perisi olmuştu. “Bu masalda burada bitmiş”   Sezona bomba gibi iki komedi oyun ile sahnelerin tozunu attıracak. Ben izlemek için şimdiden can atıyorum. Birbirimizi “Big Fish” diye severiz :) Sebebini asla öğrenemeyeceksiniz. Çünkü o Ebru Karanfilci

***

20 – Ebru Karanfilci: Hırçın değil, karakterli bir kız Çıtır!

Tolga Öztorun: Evin hırçın kızı Çıtır ile başlayalım istiyorum sohbete. Karakteri, hayatına giriş hikâyesi, bize biraz ondan bahseder misin?

Ebru Karanfilci: Hırçın kız demeyelim, karakterli bir kız diye başlayalım. Zorro gibi yarısı siyah yarısı beyaz kendine has güzellikte özel bir kedi. Arkadaşım Tuna Arman’ın evinde doğan kedinin yavrularından biri. Çok yalnız olduğum dönemlerde bu kedilerden birini almam için beni ikna etti.

O dönem yeni bir kedi almak istemiyordum. Görmeye gittim, karton bir kutunun içindeler, tüm bebekler uyuyor bir tek benimki tırmanmaya çalışıyor, Gör beni diyordu resmen. Şaşkın bakışı asla değişmedi. Görünce onunla beraber yaşamak istedim. Birlikte eve döndük. Sevgi dolu bir kedidir. Tüm arkadaşlarımı ve beni çok severek büyüdü. Bir dönem ben yoğun çalıştığımda yalnız kaldı ve huyu değişti. Sanırım ikimiz de korkağız :)

Tolga Öztorun: Kısa bir süre önce herkesin hayal ettiği gibi İstanbul’u terk ettin ve Çanakkale’ye yerleştin. Apartmanda büyüyen Çıtır artık bahçelerde özgürce koşturuyor. Bu değişim hakkında ne demek istersin?

Ebru Karanfilci: İstanbul’da yaşarken evin içinde olmak onu çok mutlu etmiyordu. Evimiz iki katlıydı. Üst katı fazlası ile sahiplenmiş ve üst kata yabancıların çıkmasını hiç istemiyordu. Onun tarif edebilecek en güzel kelime “değişik”tir. İçine cin kaçmış kedi diyorlardı. Köpek gibidir. Benimle uyur, zil çalınca kapıya gider, beraber rutinlerimiz var. İstanbul’daki evi kapatınca beraber Asos’a yerleştik. Benin ve annemlerin arasında gidip geliyor. Annemin engelli kedisi Mercan’a öyle sevgi dolu ki, artık bahçede özgürce dolaşıyor, korkaklığını attı üzerinden. Ev seven ama bahçede de keyif yaşayan bir kedi. Gerçekten bana benziyor. Eee kim doğurdu? Mesela kedilere nankör derler ya, annemler bana ilk geldiğinde onlara alışsınlar diye mamasını hep onlar verdiler. Onlara karşı asla nankör davranmadı. Sevgi dolu bir kedi oldu. Aileme karşı sevecen davranan uysal sevgi dolu bir kedi oldu. Sınırlarını yine de koruyor ama artık çok mutlu. Onu çok seviyorum. Bebek gibi. Hiç büyümeyen sevgi dolu bebekler.

Tolga Öztorun: Mesela bir masalda bir kedi olsan nasıl bir kedi olurdun?

Ebru Karanfilci: Çok sakar şapşik bir kedi olmak isterdim. Kayıp Balık Nemo gibi bir kedi olmak isterdim. Her masalda bir yerim olsun isterdim. Bir gün Pamuk Prenses’te, bir gün Hansel ve Gratel’de, Rapunzel’de ama her masalda yeri olan her masaldan geçen kedi olmak istedim. Masallar güzel, kediler güzel ve sen güzelsin Tolgacığım.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Ebru Karanfilci: Öpüyorum seni iyi ki varsın.

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Hatay’da Aleviler Gadir Hum bayramını kutladı

Gadir Hum Bayramı, New Balance 996 męskie Hatay’da kutlandı. Asics Gel Lyte Pas Cher Hz.

  • MENS NIKE AIR VAPORMAX
  • Muhammed’in Veda Haccı dönüşünde Hazreti Ali’yi vekil tayin ettiği gün olarak kabul edilen Gadir Hum Bayramı’nda Aleviler, Canotte Cleveland Cavaliers Samandağ ve Defne başta olmak üzere birçok ilçede sabahın erken saatlerinde türbelere akın etti. Getirilen kurbanlar türbelerde kesildi, Womens Air Jordan 4 ardından büyük kazanlarda hazırlanan, içerisinde buğday-et karışımının olduğu “Hirise” adı verilen güne özel yemek hazırlandı. Hazırlanan yemekler vatandaşlara ikram edilirken, dar gelirli vatandaşlara kurban eti dağıtıldı.

  • ULTRA BOOST 2017
  • Esnaf da Gadir Hum Bayramı nedeniyle etkinliklere katılmak için bir günlüğüne kepenk açmadı. buty siatkarskie asics allegro İskenderun Alevi Kültür Derneği Başkanı Nihat Yenmiş, “Bugünün kutsal sayılması, Adrian Peterson – Oklahoma Sooners günün namazla, niyazla, Nike Free 5.0 Mujer ibadetle geçirilmesi ve bayram olarak kutlanması, Alevilerin Kuran’ın, Hz. Muhammed ve ehlibeytinin takipçisi olduğunu belirten sonsuz sevgi ve saygısının göstergesidir” diye konuştu. Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı CHP’li Lütfü Savaş ise “Etnik, Nike Kobe 11 bölgesel ve dinsel çatışmaların etki alanını alabildiğine artırdığı günümüzde zengin kültürüyle bütün insanları harmanlayıp din ve mezhep ayırımı yapılmaksızın tüm insanları kucaklayan ülkemizde başta Hatay olmak üzere birçok il ve ilçede Gadir Hum Bayramı coşkuyla kutlanmaktır” dedi.

    [Oğuz Gidiyor] Yol arkadaşım bisiklet 200 yaşında (5) Oğuz Tan

    Yazı dizisinin önceki bölümlerinde bisikletin icadından pedal gücüyle hareket eden ilk dört tekerlekli 2 kişilik araba olan Velocar’a kadar süregelen gelişmelerden söz etmiştim. Bugün bisikletin askeri amaçlı kullanımından söz etmek istiyorum.

    Askeri bisiklet

    Silahlı kuvvetlerin ihtiyaçları doğrultusunda özel olarak tasarlanan bisiklete askeri bisiklet diyebiliriz. 20.Yüzyıl başlarında dünya genelinde pek çok ordu tarafından kullanılan askeri bisiklet, savaş alanında askerlerin sessiz ve yüksek mobiliteyle hareket etmelerini sağladı. Askerler sırtlanmak zorunda kalmadan daha fazla mühimmat taşıyabilmesi ile at ve motorlu taşıtlara kıyasla çok daha düşük üretim ve bakım maliyetlerinin oluşu, askeri bisikletin diğer avantajları arasındaydı. Askeri bisiklet aslında ilk olarak 19.yüzyıl sonlarında kullanıldı.      

    Hollanda Ordusu bisikletli alayı, 2.Dünya Savaşı, 1944

    1.Dünya Savaşı başladığındaysa tüm ordularda askeri bisikletler vardı. Alman ordusunda birbirinden bağımsız 36 tane bisikletli piyade bölüğü vardı. Tüm süvari tümenlerine eklenmiş bisikletli birer tabur ve ekstra 10 bisiklet bölüğü ile 17’şer yedek asker vardı. İtalyan ordusunun Bersaglieri( nişancı birliği), katlanır bisikleti ilk kullananlar oldu. 2.Dünya Savaşı’nda paraşütçüler, yere inişi takiben binecekleri katlanır bisikletlerle atlıyorlardı. ABD ordusu bisikleti ulaşım ve posta amaçlarıyla kullandı. 20.Yüzyılın sonuna dek pek çok orduda bisikletli piyade birlikleri vardı. 2003’te İsviçre ordusunun son 3 bisikletli piyade alayını revize etmesiyle, tarihte bisikletli birliklerin devri kapanmış oldu.

    1990 sonlarında, şehirlerde devriye gezmek veya piyadelerin savaş alanında kullanmaları amacıyla arazi bisikletleri ve katlanır bisikletler tekrar gündeme geldi. Kontra pedal freni, kilometre sayacı gibi, askeri bisikletler için yapılan bazı inovasyonlar sivil pazarda oldukça popüler oldu. Günümüz modern çağında halen bisiklet ve elektrikli bisikletler pek çok ordu tarafından kullanılsa da bisikletli ayrı birlikler bulunmamaktadır.

    1.Dünya Savaşı’nda Alman Landwehr Birliği, doğu cephesinde Prudziszki, Polonya’ya ilerlerken, 1915

    Bisikletli piyadeler

    Savaş alanlarında bisikletle hareket eden askerlere bisikletli piyadeler diyebiliriz. Bu terim, 19.yüzyıl sonlarında emniyet bisikleti Avrupa, ABD ve Avustralya’da popüler olduğu sırada türedi. Bisikletin kullanımıyla atlara, yakıta ve araç bakımına olan ihtiyaç ciddi ölçüde azaldı. Yine 19.yüzyıl sonlarında bisiklet kullanımının askeri yapılanmada alabileceği rol konusunda pek çok deneme yapıldı. Bunun başlıca sebebi, bisikletli askerlerin yürüyenlere kıyasla daha fazla takım taşıyabilmekle birlikte daha uzak mesafelere gidebilmesiydi.

    Pnömatik(havalı) lastikle birlikte daha kısa ve sağlam kadroların üretilmesi, askeri yapılanmaların bisiklete olan ilgisini arttırdı, ciddi araştırmalar yapıldı. Belli ölçüde olsa da, bisikletli askerler süvarilerin yerini aldılar. Örneğin haberci ve gözcüler, savaş sırasında at yerine bisiklet kullandılar. 19.Yüzyıl sonunda pek çok orduda bisikletli birim veya müfreze birlikler vardı. İngiltere, bisikletli birlikleri milis güçlerinde ve yerel askeri yapılanmalarında kullandı. 1887’ye gelindiğinde gönüllü askerlerle düzenli İngiliz ordusunun bisikletli ilk birliği kuruldu. Fransız ordusunda da 1886’dan itibaren bisikletli deneysel birimler kuruldu. Fransızlar askerlerin sırtlarına asıp taşıyabilecekleri katlanır bisikletler geliştirildi. 1900 yılına gelindiğinde Fransız hattındaki tüm piyade ve chasseur(daha ziyade Fransız ordusunda görülen, hafif süvari birliğine bağlı, hızlı hareket etmek üzere donatılan ve eğitilen asker) taburlarında bisikletli birer müfreze bulunuyordu. Bu müfrezeler gözcülük yapmak, kargo taşımak ve çarpışmak için kullanılıyordu. 1.Dünya Savaşı öncesi Batı Avrupa’sında, parke veya çakıl yollardan oluşan geniş ulaşım ağı -ekonomik avantajları, eğitim basitliği, sessiz hareket kabiliyeti ve lojistik destek kolaylığı nedeniyle- ordularda bisikletli askerleri atlı birliklere kıyasla oldukça elverişli bir alternatif haline getirdi. Hollanda ve Belçika orduları, sınırları içinde bisiklete binilebilir geniş düz alanlar yer aldığından, tabur veya bölük büyüklüğünde bisikletli birimler bulundurdular. Hızlı hareket eden nişancı piyade görevindeki İtalyan Bersaglieri birliği, 1890’dan itibaren bisikleti yaygın biçimde kullandı. İsviçre ordusu, atlı süvarilerin kullanılamadığı sert arazilerde mobilite sağlayabilmek amacıyla bisiklet tasarımları geliştirdi. Rus İmparatorluğu Jandarma Teşkilatı, 1905’teki Rus-Japonya Savaşı öncesi Sibirya Demiryolu’na devriyeler yerleştirmek maksadıyla, ayaklı tekerlekleriyle raylar üzerinde ilerleyen bisikletler kullandı.

    Rus İmparatorluğu Jandarma Kuvvetleri, Moskova, 1890                                                                                   

    Belçika’daki düz arazi, 1.Dünya Savaşı’nda siper çarpışmaları başlamadan önce, Belçikalı bisikletçi askerler tarafından yoğun şekilde kullanıldı. Belçika ordusunun karabinalı (namlusu genellikle yivli, kısa ve hafif bir tüfek) süvari taburlarının dördünde de bisikletli birer bölük vardı. Bu bölüklerde Belgica markalı, katlanır ve taşınabilir bisikletler kullanıldı. Alaylardan birinde açılan bisikletçi okulunda harita okuma, keşif, habercilik ve sözlü mesaj taşıma eğitimleri verildi. Bisikletlerin bakım ve tamirlerinin yapılmasına çok dikkat edildi.

    ABD Ordusu, Buffalo Askerleri, 25. Bisikletli Piyade Birliği, 1897

    ABD’de bisikletli birimler üzerinde yapılan en büyük deneme, 25. Piyade Birliği 1. Teğmeni Moss tarafından yürütüldü. Moss ve askerleri, farklı bisiklet modelleri kullanarak, 1300 ila 3000 km arasında değişen mesafelerde bisiklet yolculukları yaptılar. 19.Yüzyıl sonunda ABD ordusu, askerlerin arazi koşullarında bisikleti ulaşım aracı olarak kullanılabilmesi yönünde de denemeler yaptı. Montana’daki Buffalo Askerleri (1866-1917 arasında ABD’nin batısında görev yapan Afro-Amerikalı siyah askerler), yolun olmadığı arazilerde yüksek hızda ilerleyerek yüzlerce kilometreyi bisikletle kat etti. Wheelman lakaplı asker, 3000 km mesafedeki St. Louis Missouri’ye bisikletle 34 günde gittiğinde ortalama hızı 9,5 km/s’in üstündeydi.

    Bisikletin savaştaki ilk kullanımı 1895’te Güney Afrika’da gerçekleşen Jameson Baskını’nda oldu. Bisikletçilerin haberci olarak kullanıldığı Jameson Baskını, Hollanda’lı sömürgeci halk topluluğu Boer’lerin o dönemde oluşturduğu bir ülke olan Transvaal Cumhuriyeti ile İngiltere arasında verilen savaş dizisinin bir parçasıydı. 2.Boer Savaşı’nda da askeri bisikletler keşif ve habercilik amacıyla kullanıldı. Raylara oturan, özel olarak üretilmiş tandemle bisikletli bir birim demiryolu hatlarında devriye gezdi. Bisikletli piyadeleri ile her iki taraf da birbirine pek çok baskın düzenledi. Günümüz modern ordularında olmasa da, dünyanın farklı bölgelerindeki milis güçleri tarafından bisiklet hala aktif olarak kullanılmakta.                                                                                                      

    Katlanır bisiklet

    Katlanır bisiklet; taşımasını ve depolamasını kolaylaştırmak amacıyla kompakt biçimde katlanmak üzere tasarlanan bisiklet türüdür. Katlanır bisiklete ordunun ilgisi 1890’larda başladı. Fransa ordusu ve diğerleri, piyadelere katlanır bisikletler verdi. 1900’de Mikael Pedersen’in, İngiltere ordusu için ürettiği katlanır bisiklet 7 kg ağırlığında, 24 inç tekerlek çapına sahipti. Tüfek yuvasının da yer aldığı bu bisiklet 2.Boer Savaşı’nda kullanıldı. 2.Dünya Savaşı sırasında 1941’de İngiliz Milli Savunma Bakanlığı; paraşütle uçaktan atılmaya dayanabilecek, 10,5 kg’ın altında katlanır bir bisiklet üretilmesini istedi. Buna karşılık BSA’nın (Birmingham Small Arms Company) geliştirdiği 14,5 kg ağırlığındaki katlanır bisiklet, küçük planörlere sığabiliyor ve paraşütle atılabiliyordu.

    Dursley Pedersen katlanır bisiklet, 1914

    2.Dünya Savaşı’nda İngiliz hava kuvvetlerinin kullandığı BSA(Birmingham Small Arms Company) katlanır bisiklet çok sağlam yapılmıştı. İniş anında tekerleğin yere çarpıp hasar alması, bisikleti kullanılmaz duruma getirirdi. Bisikletin yere ilk temas eden kısımları gidon ve selesiydi.

    BSA hava kuvvetleri katlanır bisikleti, 2.Dünya Savaşı, 1944                                                          

    Geleneksel elmas biçimli gövde tasarımı, iniş sırasında bisikletin alacağı şoka dayanmayacağından, eliptik şekilli yeni bir kadro tasarlandı. Alışıldık bisiklet kadrolarındaki gibi kalın bir profil boru yerine, bu kadroda birbirine paralel iki ince profil boru kullanılarak yüzey alanı ve mukavemet arttırıldı. Kadro üzerinde selenin ve orta göbeğin ön taraflarında birer menteşe vardı. Hem katlanıldığında daha az hacim kaplaması hem de sağa sola takılmasını engellemek için demir çubuktan yapılmış pedallar bisikletin iç kısmına itiliyordu.

    İtalyan Ordusu bisikletli süvari birliği eğitim kampı, 1910                                                                                                          

    1942-1945 yılları arası katlanır bisiklet, İngiliz ordusunda hava birlikleri, komandolar ve bazı piyade alayları tarafından kullanıldı. Askeri üsler içindeyse ulaşım amacıyla kullanıldı.

    Raleigh Twenty, katlanır bisiklet, 1975

    1970’e gelindiğinde katlanır bisiklete ilgi oldukça fazlaydı. Raleigh Twenty ve Bickerton Portable, tartışmasız şekilde 70’lerin ikonik katlanır bisikletleri oldu.

    Bickerton Portable, katlanır bisiklet, 1976                                                                                                                          

                                                                                                                                     Brompton katlanır bisiklet

    Dahon, katlanır bisiklet, 1982                                                                                                                                    

    Fakat 80’lere gelindiğinde Brompton ve Dahon markalarının ürettiği çok daha küçük bisikletler, modern katlanır bisikletlerin doğuşu niteliğindeydi. Fizikçi ve mucit Dr. David Hon ile kardeşi Henry Hon’un 1982’de kurduğu Dahon markası, dünyanın en büyük katlanır bisiklet üreticisi olacaktı. 2006’da Dahon, dünya pazarının üçte ikisine sahipti.

    Günümüz katlanır bisikletleriyle binalara girmek, toplu taşıma aracına binmek, daha küçük hacimde depolayabilmek hatta uluslararası uçak seyahatleri yapmak oldukça kolay. Farklı marka ve modellerin kullandığı farklı katlama mekanizmaları var. Bisikletin katlanma hızı, katlanma kolaylığı, ne kadar kompakt katlandığı, sürüş kalitesi, ağırlığı, dayanıklılığı ve fiyatı önemli faktörler arasında. Katlama mekanizmalarına, kullanılan parça ve teknolojilere bağlı olarak katlanır bisikletler benzer özelliklere sahip geleneksel bisikletlere göre daha pahalı oluyorlar. Katlanır bisiklette model seçimi, fiyattan bağımsız olarak, kişinin ihtiyaçları göz önünde bulundurularak bu faktörler doğrultusunda yapılır.

    Bersaglieri Birliği

    İtalyan ordusundaki Bersaglieri keskin nişancıları, daha sonra İtalya Kraliyet Ordusu’na dönüşecek olan Sardinya Kraliyet Ordusu’na hizmet etmek üzere 1836’da kurulan bir kolordu. Kurulduğu günden beri Bersaglieri’ler yüksek mobiliteye sahip hafif piyadeler oldular. 1.Dünya Savaşı’nda Bersaglieri alaylarındaki toplam 210.000 askerin 32.000’i öldü, 50.000’i yaralandı.

    İtalyan Bersaglieri nişancı birliği, 1.Dünya Savaşı öncesi

    Bianchi, İtalya’nın tarihinde çok önemli bir marka. O zamanlar yılda 45000 bisiklet, 1500 motosiklet ve 1000 araba üreten Bianchi’den, 1.Dünya Savaşı’nda kullanılmak üzere askeri araçlar tasarlaması ve üretmesi istenildi.

    Bisiklete monte edilmiş makineli tüfeği kullanan İtalyan askeri, 1920

    Bersaglieri’ler için tasarladıkları katlanır bisikletler uzun namlulu tüfek, makineli tüfek veya havan topu taşıyabilecek şekilde tasarlanmıştı. 1 Havan topu parçalarına ayrılıp 3 bisikletli tarafından taşındığından, parçaları taşımaya uygun aparatlar takılıyordu.

    Dünya Savaşları

    1.Dünya Savaşı boyunca bisikletli piyade, gözcü, haberci ve ambulanslar tüm ordular tarafından yaygın biçimde kullanılıyordu. İtalya Bersaglieri birliğinde savaşın sonuna kadar bisiklet kullandı. Alman ordusunun hafif piyade(Jäger) tabularındaki bisikletli bölük(Radfahr-Kompanie) sayısı 80’di. Bunların bir kısmıyla 8 tane bisikletli tabur (Radfahr-Bataillonen) kuruldu. İngiliz ordusunda tümenlere bağlı bisikletli birlikler vardı ve daha sonra 2 tümenin tamamı bisikletli oldu: 1. Ve 2. Bisikletli Tümenler.

    1937’de Çin tarafından işgal edildiğinde, Japonya 50000’den fazla bisikletli asker kullandı. 2.Dünya Savaşı başlarında, 1941’de Singapur’u ele geçirmek için Malaya cephesi üzerinden gerçekleşen güney harekâtı da büyük ölçüde bisikletli askerlere bağlıydı. Bu iki girişimde de, bisikletin kullanılması, binlerce askerin sessiz ve esnek ulaşımını, düşmanın şaşkınlık ve karışıklık yaşamasını sağladı. Askerlerin taşınması için kamyon veya gemilere, değerli petrole olan ihtiyacı ortadan kaldıran ve önemli kazanan bisiklet, aynı sebeplerle Japon ordusu üzerinde baskı da kurmuştu. Askerlerin suya inip karaya ulaşmalarını yavaşlatacağından, Japon ordusu Malay’a giden gemilere bisikletle binilmesini yasaklamış olsa da, istihbaratın sağladığı bilgiye göre Malay’da fazla sayıda bisiklet vardı. Sistematik olarak bu bisikletler kamulaştırılıyor ve sivillere veriliyordu. Bisiklet kullanan Japon birlikleri, geri çekilmekte olan Müttefik Kuvvetleri’nden daha hızlı hareket ediyor ve çekilmeyi sonlandırıyordu. Tarla yollarını, yerel patikaları ve basit köprüleri kullanan Japonlar ilerleme hızları sayesinde, ana yolları ve nehir geçişlerini kontrol eden Müttefik Kuvvetleri beklemedikleri şekilde yakalayıp arkadan saldırdılar. Japon birlikleri üzerinde durumu tersine çeviren bir kaç vakadan birinde, Avustralyalı birlikler nehirler üzerine inşaa edilmiş köprüleri havaya uçurarak bisikletli birlikleri kendilerine eşlik eden motorize güçlerden ayırıp sıkıştırdılar. Bisiklet sayesinde Japonların kazandığı bir diğer avantaj da, dinlenme ihtiyacı doğurmadan her bir askerin daha fazla yük taşımasını ve yeniden tedarik ihtiyacını geciktirmesiydi. İngiliz askerler cangıllarda uzun mesafeler kat edebilmek için 18 kg teçhizat taşıyorlardı. Bisikletli Japon askerlerse 36 kg teçhizat taşıyorlardı.

    1939’da Polonya işgal edildiğinde, çoğu Polonyalı piyade tümenlerinde bisikletli gözcülerden oluşan birer birlik bulunuyordu. Her birlikte 196 bisiklet, 1 sepetli motosiklet, 9 at arabası, 3-6 arası anti-tank tüfeği ve MG, tüfek, tabanca, el bombası gibi standart piyade teçhizatı bulunuyordu. 2. Dünya Savaşı sırasında Fin ordusu, Doğu Cephesi’nde 1941-1944 arası gerçekleşen Devam Savaşı’nda ve 1944-1945 yıllarında Fin ve Alman güçleri arasında gerçekleşen Laponya Savaşı’nda bisikletlerden büyük ölçüde yararlanmıştır. Jaeger(Jääkäriprikaati) taburları ve tümenlerdeki hafif müfrezeler tarafından bisiklet önemli bir ulaşım aracı olarak kullanıldı. Bisikletli birimler, 1941’de Sovyetler Birliği’ne karşı ilerleyişinin başını çektiler. Özellikle de, sınırlı yol ağında hızlı ilerleyebilmek için birer tank ve anti-tank taburlarıyla güçlendirilen 1. Jaeger müfrezesi başarılı oldu. Kışın, diğer piyadeler, bisikletli birlikler de kayağa geçiyordu. 1942-1944 yıllarında bisiklet, alayların özel görev malzemelerine eklendi. 1944 yazında Sovyetler Birliği’ne karşı verilen savaşlarda bisikletler, rezerv askerler ve kontra ataklar için hızlı mobilite imkânı sundu. Finlandiya yol ağı Alman saldırılarıyla yok edildiği ve Fin tankları kullanılamadığı için, Jaeger taburundaki bisikletli birlikler 1944 sonbaharında Lapland’da Almanlara karşı yapılan ilerlemede başı çektiler. Acele biçimde toplanan Alman Volksgrenadier tümenlerinden her birinde, mobil rezerv sağlamak amacıyla birer bisikletli piyade taburu bulunuyordu. 2.Dünya Savaşı’nda müttefiklerin bisiklet kullanımı sınırlıydı. Fakat paraşütçülere ve dost hatlar arasındaki habercilere katlanır bisikletler tedarik edilmişti. ‘Bombardıman bisikleti’ terimi de bu periyodda kullanılmaya başlandı.

    İngiliz Hava Kuvvetleri bisikletleri planöre yüklüyor, Market Garden Harekâtı, II. Dünya Savaşı, 1944                                                                        

    ABD kuvvetleri düşman hattının gerisindeki birliklere ulaştırmak için uçaklardan bisiklet bırakıyorlardı. 1939’a gelindiğinde İsveç ordusunun yönetiminde 6 tane bisikletli piyade alayı bulunuyordu. Yerli üretim İsveç askeri bisikletleri kullanıyorlardı. En yaygın olanı dik sürüşlü, tek vitesli bir roadster olan m/42’ydi. Bu bisiklet İsveç’teki farklı büyük üreticiler tarafından üretilmekteydi. 1948 ve 1952 arasında bu alayların yetkisi alındığında bisikletler genel kullanım amacıyla orduda tutuldu veya iç güvenlik kuvvetlerine gönderildi. 1970’ler başladığında İsveç ordusu ihtiyaç fazlası olarak bu bisikletleri satışa çıkardı. İsveç’te, özellikle de öğrenciler arasında, ucuz ve bakım derdi çok az olan bir ulaşım metodu olarak popülarite kazandı. Popülerlik yakalayan ve sınırlı sayıda olan m/42’nin daha modern bir versiyonunu Kronan isimli şirket 1997’de tekrar üretmeye başladı.

    1.Dünya Savaşı’nda bir bisiklet ambülans

    Sonraki Kullanımları

    1.Dünya Savaşı’nda yaygın olarak kullanılmış olsa da, modern ordularda motorize taşıtlar bisikletin yerini aldı. Fakat yüzyılın ilerleyen yıllarında ‘halkın silahı’ adıyla, gerilla mücadelelerinde ve gayri nizami savaşlarda bisiklet tekrar hayat buldu. Bisiklet, bir yayanın hızında ilerleyerek 180kg yük taşıyabiliyordu. Hafif teçhizatlı kuvvetler için oldukça elverişli bir taşıttı.

    Ho Chi Minh Yolu

    Ho Chi Minh Yolu, Laos ve Kamboçya krallıklarından geçerek Vietnam Demokratik Cumhuriyeti(Kuzey Vietnam) ile Vietnam Cumhuriyeti(Güney Vietnam) arasında bağlantı kuran bir lojistik sistemiydi. Yolun bir kısmı, lojistik sistemi geliştirilmeden çok önce, ilkel patikalarla bölgede ticaret yapmak için yüzyıllardır kullanılıyordu. Sistemin dolambaçlı şekilde yayıldığı alan, Güneydoğu Asya’nın en zorlu coğrafyaları arasındaydı; nüfusun çok seyrek dağıldığı, yüksekliğin 500 ila 2400 metre arasında değişen kayalık sert, üç farklı yükseklikte bitki örtüsünün olduğu cangıl, ilk çağlardan kalmış yoğun yağmur ormanları.

    Ho Chi Minh Yolu

    Kurulan lojistik sistemi, 20.yüzyılın en büyük askeri mühendislik başarılarından biri kabul ediliyor. Vietnam Savaşı boyunca sistem, Ulusal Cephe’deki Güney Vietnam Özgürlük Hareketi’ne(Viet Kong) ve Vietnam Halk Ordusu’na(Kuzey Vietnam Ordusu) işgücü ve malzeme tedarik etmek amacıyla kullanıldı. Aslında büyük bir kısmı Laos’tan geçen yola Amerikalılar Kuzey Vietnam başkanı Ho Chi Minh’in ismini vermişler. Komünistler ise dağlık bir ülke olan Vietnam’ın merkezindeki Annamit dağ silsilesinin Vietnam dilindeki karşılığını, Truong Son Stratejik Tedarik Yolu ismini vermişler.

    Vietnam Halk Ordusu’nun Ho Chi Min yolu üzerinde kullandığı kargo bisikletleri, 1959–1975

     Viet Kong ve Kuzey Vietnam Ordusu, ABD ile müttefiklerinin saldırı ve bombardımanlarına maruz kalmadan, Ho Chi Minh yolu üzerinde malzeme taşımak için uzun yıllar bisiklet kullandı.

    Vietnam’ın batı sınırındaki Ho Chi Minh yolu, Vietnam Savaşı sırasında Kuzey Vietnam kuvvetlerinin tedarik ihtiyaçlarını karşılamak için oluşturulan eşsiz patika sistemi. Örneğin çuvallar dolusu pirinç yüklendiğinde binilemeyen bisiklet, yürüme hızında itiliyordu. Hacimli bir yük taşındığında, bazen teknelerdeki dümen yekesine benzer şekilde bisiklete iliştirilen bir bambu sırık ile direksiyon kontrol edilebiliyordu. Vietnam cangıllarındaki atölyelerde, her türlü arazide ağır yükleri taşıyabilmesi için bisikletlere güçlendirilmiş kadrolar takılıyor ve ‘kargo bisikletleri’ yapılıyordu.

    Modern Zamanlar

    Piyadelerin bisikleti kullanmaları İsviçre ordusundaki bisikletli alayla 21.yüzyıla kadar devam etmiş oldu. Bu alayda 2001 yılına kadar piyade harekât ve taarruz tatbikatları devam etti. 2001’de alayın devre dışı bırakılmasına karar verildi. Finlandiya savunma kuvvetleri, günümüzde de, tüm acemi askerlere bisiklet ve kayak eğitimi vermekte.

    Tamil Kaplanları

    Tamil Kaplanları, Sri Lanka’da uzun yıllar devam eden çarpışmalarda bisiklet kullandı. Sri Lanka ordusunda da bisikletli bir birimi bulunmakta. Bu birim ana olarak başkent Colombo’nun yüksek güvenlikli bölgelerine konuşlandırılmış.

    Bisikletli iki Tamil Kaplanı, Jaffna, Sri Lanka

    Tamil Eelam Özgürlük Kaplanları (yaygın ismi LTTE veya Tamil Kaplanları), merkezi kuzeydoğu Sri Lanka olan bir Tamil milis yapılanmasıdır. 1976’da Velupillai Prabhakaran tarafından kurulan LTTE büyüdü ve dünyanın en karmaşık, en sıkı yapılanmış direnişçi gruplarından biri oldu. Sri Lanka’nın kuzeyinde ve doğusunda Tamil halkı için bağımsız bir Tamil Eelam devleti kurmak amacıyla, LTTE, ayrılıkçı milliyetçi bir ayaklanma başlattı. 1983’te Tamil gerillalarının 13 askeri öldürmesini takiben Sri Lanka ordusunun karşı saldırılarıyla, LTTE ve Sri Lanka ordusu arasında büyük ölçekli şiddet ve Sri Lanka İç Savaşı başlamış oldu. Sri Lanka ordusuna karşı izlediği taktikler nedeniyle LTTE; ABD, Hindistan, Kanada, Avrupa Birliği ülkeleri de dâhil en az 32 ülkenin terörist listesinde yerini aldı. Sri Lanka devlet güçleri de; ciddi insan hakları ihlalleri, insan hakları ihlalleri için sistematik dokunulmazlık, keyfi göz altılarda ihzar müzekkeresine(mahkemece yapılan çağrıya uymayanların kolluk gücüyle mahkemeye gelmesini sağlamak için verilen yazılı emir) uyulmaması ve zorla kaybetmelerle suçlanıyor. LTTE, Çin’in finansal ve stratejik yardımlarıyla Sri Lanka ordusu tarafından 2009’da mağlup edildi. 26 yıl süren savaşın ülkede nüfus, ekonomi ve ekoloji üzerinde yıkıcı etkileri oldu ve 100binden fazla kişi yaşamını yitirdi.

    Bisikletin 200 yıldır süren yol hikâyesi devam edecek.

     

    Oğuz Tan

    Bisiklet Gezgini

    [Babil’den Sonra] Yeni Şarkı – Nueva Cancion

    Latin Amerika’yı önce edebiyatıyla tanımıştım. Ülkü Tamer’in güzel Türkçesiyle dilimize kazandırdığı şiir çevirilerinin yer aldığı Çağdaş Latin Amerika Şiiri Antolojisi 1980’lerin başında yayımlanmıştı. Nicolas Guillen’i, Miguel Angel Asturias’ı, Cesar Vallejo’yu, Ruben Dario’yu, Pablo Neruda’yı, Octavio Paz’ı, Rahip Ernesto Cardenal’i ve daha birçok adını bilmediğim şairi o kitapla tanımış ve sevmiştim.

    Tabi öncesinde, ortaokul yıllarımda, birçok çocuk gibi Vasconselos’un Şeker Portakalı kitabı ile Brezilyalı küçük Zeze’yi tanımıştım. Hayal gücümün tıpkı Zeze gibi dizginlenemez bir hızla çalıştığı yaşlardaydım. Aslında Latin Amerika tutkusu, Zeze ile hayatıma girdi desem yalan olmaz. Sonra diğer edebiyatçılarla bu tutkum gelişti. Latin Amerika edebiyatının bana göre zirvesi Gabriel Garcia Marques’dir.

    Edebiyat, kıtanın tarihine olan ilgimi de beraberinde getirmişti. 1971’de Uruguaylı gazeteci Eduardo Galeano’nun edebi dil ustalığını da kullandığı, adeta bir aşk romanı sürükleyiciliğinde, her okuyanın rahatça anlayabileceği bir tarzda kaleme aldığı Latin Amerika’nın Kesik Damarları kitabı 1983 yılında ülkemizde de yayımlanmıştı. O kitap bugün yaprakları sararmış da olsa hala başucumda duruyor. Yeni baskıları yapılmış da olsa aynı kitabı kaç kez okuduğumu hatırlamıyorum. Genellikle bugün de çok gerekmedikçe yeni kitap almıyorum. İkinci el kitap satan sahafları arşınlıyorum. Hem okunmuş kitabı daha çok seviyorum ve hem de bir tür dayanışma ekonomisinin yaşatılmasına katkıda bulunmaya çalışıyorum.

    Yarın dergisinin 1980’lerin sonunda dergiyle beraber verdiği kasetler Latin Amerika müziğiyle tanışmamı sağladı.  And müziği, Latin Amerika folk müziği, İspanyol müziği ve rock müziği karışımlı müzikal rengi; değişim, demokrasi, yoksulluk- sömürü- eşitsizlik- sosyal adalet, insan hakları, emperyalizm, din, cinsiyet ayrımcılığı ve ırkçılık gibi konuları içeren politik sözleri-şiirleri ile insanın kanını kaynatan farklı bir müzikti.

    Ağırlıklı olarak gitarın öne çıktığı şarkılarda quena, zampoña, charango ve cajón çalgıları da kullanılıyor. Şarkı sözleri çoğunlukla İspanyolca olmakla birlikte zaman zaman bazı yerel dillere de rastlamak mümkün.

    Sonradan adının Yeni Şarkı-Nueva Cancion olduğunu öğrendiğim bu müzik 1950’li yıllardan sonra Güney Amerika’nın güneyinde, Arjantin, Şili ve Uruguay’da ortaya çıkmış. Özellikle Şili kırsal şarkı biçimi olan Cueca bu tarz müziğin en önemli kaynağı olarak gösteriliyor. En çok sayıda müzisyen Şili’den çıkmış olsa da, Nueva Cancion, İspanyolca konuşulan hemen tüm ülkelerde ve İspanya’da yaygın bir müzik tarzı olarak benimsenmiş. Bu tarzın öne çıkan isimlerine örnek vermek gerekirse Atahualpa Yupanqui, Mercedes Sosa, Victor Heredia (Arjantin), Violeta Parra, Victor Jara, İnti İllimani, Quilapayun, Patricio Manns, Angel Parra, İsabel Parra, Horacio Salinas (Şili), Daniel Viglietti, Alfredo Zitarrosa (Uruguay), Tania Libertad (Peru), Sembrador (Paraguay), Soledad Bravo, Ali Primera (Venezuela), Silvio Rodriques, Pablo Milanes, Carlos Puebla, Noel Nicola (Küba), Oscar Chavez, Eugenia Leon, Julio Soloranzo, Guadalupe Pinera (Meksika), Gilberto Gil, Caetano Veloso (Brezilya), Luis Lopez (El Salvador), Alex Nahuel (Guatemala), Carlos Mejia Godoy, Luis Enrice (Nikaragua), Andres Jimenez, Nicole Perez, Lourdes Perez (Porto Rico), Pedro Guerra, Caco Senante, Manolo Almeida (Kanarya Adaları), Joan Manuel Serrat, Lluis Llach (İspanya- Katalonya), Sangre Machehual, Sabia (California-ABD) bildiğim ve dinlediğim isimleri sayabilirim. Bugün de o yıllardaki kadar olmasa da bu ustaların yolundan yürüyen genç müzisyenlere ve müzik gruplarına rastlamak mümkün.

    Sadece İspanyol dilinin konuşulduğu ülkelerde değil dünyanın birçok ülkesinde farklı dillerde bu müzikal form kullanılmış. Yeni Türkü de 1970’lerin sonlarında bu tarz müziğin bizim topraklarımızdaki ilk örneğiydi. Pablo Neruda’nın bir şiirinden adını alan Buğdayın Türküsü albümü 1979 yılında kaset olarak yayımlanmıştı. 12 Eylül darbesiyle tezgâh altına inen bu kaseti Karaköy’de bir kitapçı tezgâhında bulduğumu anımsıyorum. Sonra bu albüm CD olarak da yayımlanmıştı. Grup Yorum ve benzeri bazı grupları Yeni Şarkı tarzının ülkemizdeki temsilcileri olarak bugün de dinleyebilmek mümkün.

    Uzun yıllar önce Brezilyalı küçük Zeze ile tanıştığım bu görkemli, gizemli ve görece yoksul kıtayla olan tutkulu ilişkim edebiyat, tarih ve müzikten sonra Latin Amerika sinemasıyla başka bir boyuta taşındı. Juan Pablo Rebella, Alfonso Cuaron, Sara Gomez, Fernando Solanas, Carlos Sorin, Patricio Guzman, Manuel Herrera, Fernando Mierelles, Nelsen Xavier, Pablo Larrain, FranciscoVargas, Hecto Babenco, Octavia Cortazar, Fernando Perez, Tomas Guiterez, İnnaruti ve adını burada sayamayacağım daha onlarcası, Latin Amerika şiirini, müziğini eşsiz görüntülerle harmanlayarak bugüne, bizlere taşıdılar, taşıyorlar. Araya fotoğrafı ve özellikle Brezilyalı fotoğrafçı Sebastio Salgado’yu da eklemeden geçemeyeceğim.

    Müziğe dönersek çocuk yaşlarda hayatıma giren radyonun da etkisiyle her zaman Balkan ve Yunan müzikleri, Anadolu müzikleri benim için öncelikli olsa da Latin Amerika müziklerini de yıllardır tutkuyla takip ediyorum, biriktiriyorum, paylaşıyorum.

    Bugün artık bu müziklere, filmlere ulaşmak çok kolay. Önceleri bu kadar kolay değildi. 2007’de asli işimden emekli olduktan sonra Beyoğlu’da Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü’nde çalışmaya başladım. Hatta bir kez Zapatista komutanı Zero’nun sevgilisini (şimdi adını anımsamıyorum) İspanyolca çevirmen İlker Özünlü aracılığıyla enstitüye davet etmiş ve unutulmaz bir söyleşi gerçekleştirmiştik. O günlerde enstitüde birlikte çalıştığım bir arkadaşım bir gün kolunun altında Latin Amerika müzikleri arşiviyle çıkıp gelmişti. Hazine değerinde bir hediye olmuştu benim için. Bugün de öyle.

    Bugün o arkadaşımla, Latin Amerika tutkunu- gezgini sevgili Hakan Şengün ile Açık Radyo’da Babil’den Sonra programında Latin Amerika’yı sınırlı bir sürede de olsa birçok farklı yönleriyle konuşmaya, getirdiği müzikleri dinletmeye çalışacağız.

    Aslında Babil’den Önce programı yerine bir Latin Amerika şarkıları projesini radyo yapım ekibine önermeyi epey zamandır düşünüyordum. Hatta bu önerimi Hakan Şengün ile birlikte yapmayı düşünüyordum. Hakan için zaman uygun değildi ve belki hemen olmasa da gelecek yıllarda bunu radyoya önerebiliriz. Kim bilir? Galeano’nun kitabının isminden yola çıkarak “Latin Amerika’nın Kesik Damarlarından Sızan Şarkılar: Nueva Cancion” başlıklı bir program hayalimi gerçekleştirene kadar korumaya kararlıyım.

    Şimdilik Babil’den sonra yeryüzüne yayılan seslerin kıtaya ait olanlarına mevcut programım içerisinde yer vermekle yetineceğim. Daha önce Arjantinli ozan Jorge Cafrune’yi çalmıştım, geçen hafta da Küba’dan Compay Segundo’yu anlatmaya çalıştım, şarkılarından örnekler dinlettim. Bugün de Hakan Şengün ile radyoda keyifli bir Latin Amerika yolculuğuna çıkacağız. Hepinizi bugün 16.00’da radyolarınızın başına davet etmek istiyorum. Programı kaçıranlar bu akşam Facebook Babil’den Sonra sayfasından programı dinleyebilirler.

    Yazımı Ülkü Tamer’in çevirdiği bir şiirle bitirmek istiyorum.  Kübalı şair Pablo Armando Fernandez’in 1930’da kaleme aldığı bir şiir: Trajano “Türkü söylemek kolay değil, delikanlı/Her sözcüğü türküye bağlamak yetmez/ onları tutsak edip sonra uçurmak yetmez/ Takılırlar, düşerler, yuvarlanıp giderler/ Kaldırmak kolay değil onları/ kanatlarını incitmeden, teker teker/kolay değil onlara kişilik vermek/soluk vermek, güç vermek kolay değil/Bir ses yaratmak gerek o sözcüklerden/türkünün istediği bir ses/ acıdır, delikanlı, türkü söylemek/Türkünün güzelliğine bakma sakın/önceki karanlığı düşün ve sessizliği/o buluşmadan doğmuştu sözcük/ve sözcüğün yarattığı aydınlık.”

    Önce kaos vardı. Karanlık ve gürültü vardı. Konuşmaya başlamadan çok önce şarkı söylemeye başladık. Sonra dil geldi. Ardından aydınlık. Zaman geçti diller farklılaştı. Birbirimizi anlamakta güçlük çekmeye başladık. Sessizlik hâkim oldu. Sonra büyük bir kakafoni sardı ortalığı. Sesimiz hepten duyulmaz oldu.

    Ahir zamanlardan geçtiğimiz duygusunu yaşadığımız günümüz dünyasında bir dil var ki hala dünyanın neresinde yaşıyor olursak olalım hala birbirimizi anlamamızı sağlıyor. Bu dil müziğin dili. Müzik ve sanat kuramcısı Jacques Attali, Gürültüden Müziğe kitabında sadece müzik dinlemenin yerini müzik yapmanın alacağı ve herkesin kendi müziğini yeniden yaratabileceği bir dünya tasarlıyor. Herkesin yeniden kendini keşfetmeyi, kendini sevmeyi öğreneceği, sonra da başkaları tarafından keşfedilmekten ve karşılığında hiçbir şey beklemeden vermekten zevk alacağı bir toplumu öngörüyor. Çok uzak diyebilirsiniz belki ama denemeye değer. Kübalı şairin dediği gibi kolay olmasa da takılıp, düşen, yuvarlanıp giden sözcüklere yeniden kişilik vermek, soluk vermek, güç vermek. Yeniden o yaralı sözcüklerden, arzuladığımız türkülerin-şarkıların istediği yeni bir sesi yaratmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum.

     

     

    Ercüment Gürçay

    Ayder’den sonra: Turizm ve yaylalar – Umut Kocagöz

    Geçtiğimiz sene yeşil yol projesi ile gündeme gelen Karadeniz yaylaları, bu sene Ayder üzerinden başlayan bir tartışmaya konu oldu. Rize’nin en popüler ve erişimi en kolay yaylalarından biri olan Ayder, Cumhurbaşkanı’nın Rize il danışma meclisinde yaptığı konuşma sonrası önemli bir tartışma başlığı olarak gündeme geldi. Erdoğan, özetle, Ayder’deki mevcut yapılaşma durumuna gönderme yaparak, burada gerçekleşmesi gerektiğini düşündüğü bir değişimi muştuladı.

  • NIKE FREE 5.0
  • Foto: Ecehan Toprak
    Doğu Karadeniz yaylalarının bu şekilde gündeme gelmesinde Ayder meselesinin sembolik bir önemi var. Rize-Ayder, Trabzon-Uzungöl ile birlikte, endüstriyel kitle turizminin, plansız-projesiz ve doğasına zarar veren yapılaşmanın, büyümenin, kültürel çözülmenin ve kültürün metalaşmasının en görünür yaylalarından biri. Başka bir ifadeyle, Ayder, işler olduğu gibi gitmeye devam ederse, Karadeniz yaylalarının gelecekte nasıl olacağının en iyi örneği. En iyi ama, en kötü örneği. Yeşil yol projesi üzerinden başlayan, Ayder’e bağlanan tartışma, elbette mevcut ve devam eden sürecin bir parçası olarak okunmalı. Karadeniz sahil yolu projesi ile başlayan, barajlar, HES’ler, maden projeleri ve kitle turizmi ile devam eden süreç, Karadeniz bölgesini hem coğrafi zenginlikleri hem de insan popülasyonu açısından ciddi bir rant potansiyeli olarak tanımlamakta. Buna bir de çay ve fındık üreticiliğinde yaşanan dönüşüm ve rantlaşma süreçlerini eklediğimizde, Karadeniz’de üretkenliğin zayıfladığını; bir çok yerde göçlerle beraber genç nüfusun bölgeyi terk ettiğini; kolaycılığın ve rantçılığın hakim hale geldiğini görüyoruz. Esasında bütün bu ifade edilen durumlar, önemli bir gerçekliğin altını çiziyor. Öyle ya da böyle, elektrik ve yol giden herhangi bir yaylalanın düştüğü durum gibi, Karadeniz bölgesinde yaşanan dönüşüme dair bütünlüklü bir vizyon geliştirmek elzem. Yani, elektrik ve yolun getirdiği dönüşümü anlamak, çağın ihtiyaçlarına uygun hareket etmek gerekiyor. Elektrik ve yol geldi diye, örneğin, yaylalarımızı terk edemeyiz. asics gel stratus hombre Ama, velev ki yaylamıza yol gelmedi, ve yolun getireceklerini -örneğin, Ayder üzerinden- biliyoruz; o zaman da yola karşı çıkmaktan vazgeçemeyiz. Bu bağlamda, emeği, üretmeyi, korumayı ve sahip çıkmayı merkezine alan bir bakış açısı geliştirmek zorundayız. Air Jordan 13 Retro Örneğin, turizm yapacak isek, gerçekten alternatif bir anlayış geliştirmekle yükümlüyüz. Air Max 2016 Goedkoop Ormanına, deresine, pınarına değer veren, onu koruyan; yaylasına sahip çıkan, kitle turizmi istilasından, günübirlikçilikten koruyan; emek temelli üretim yapan, örneğin yaylada hayvancılık yapan, bostancılık yapan, dolayısıyla bir değer üreten, o yaylayı emeği ve değeriyle var eden bir anlayış geliştirmek zorundayız. Böyle olduğunda, yaylalar bir yaşam alanına dönüşebilir, hakiki mekanlar haline gelebilir.

    Pokut ve Sal

    Çamlıhemşin’in en güzel ve hala korunmakta olan yaylalarından olan Pokut ve Sal, yol, gündelikçi akını ve kitle turizmi tehdidi altında. Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada paylaşılan bir fotoğraf, durumun küçük bir örneğini gözler önüne seriyordu:

    Foto: : Tülay Gülay
    Pokut ve Sal’a bu sene başlamış olan günübirlik turlar, her gün yüzlerce kişiyi yaylaya çıkarıp indirmekte. Bunun yanında, günübirlik kendi araçlarıyla Pokut’a ve Sal’a gelen kişiler, yaylanın mevcut değer ve kültürüne pek aldırış etmeden, yaylanın herhangi bir yerinde piknik ve mangal yapıyor, etrafı kirletiyor, toplamadan gidiyorlar. Bu durum iki şeyin göstergesi olarak okunabilir. Birincisi, özellikle Fırtına Vadisi’nde Ayder merkezli turizm belirli bir hacmi aşmış olduğu için, yeni yaylalar daha çok ön plana çıkıyor. Ayder ve Yeşil yol üzerine kurulan söylem zaten bunu pekiştirmekte.

  • Mens Nike Air Max TN
  • Geçtiğimiz bayram zamanı ve civarında, Çamlıhemşin’de İstanbul’u andıran trafik manzaralarının oluştuğunu düşününce, durumun giderek zorlaşacağını söylemek gerekir. İkincisi, yine aynı turizm anlayışının kendini henüz yeterince bozulmamış, dejenere olmamış, değer üretimine devam eden yerlere gerek zor, gerek istila, gerekse yol vb. “hizmet” adı altında yapılan çalışmalarla sokmaya çalıştığı. Bu durumda, bölgenin geleceğini düşünen, vadilere, yaylalara sahip çıkmak isteyen yöre halkı, muhtarları, ve bölge sevdalıları, akil davranmak, sorunları ele almak ve çözme inisiyatifi göstermekle yükümlüdür. Böylesi potansiyeli içerisinde yer alan bir çok bölgede olduğu gibi, para ve rant ilişkileri önce bölgede yaşayan insanların arasını bozmak ve birliği dağıtmak şeklinde çalışıyor. Bölgede kendi çıkarını pekiştirmek ve herkesin çıkarından daha fazla pay almak isteyen kişiler, bahsi geçen potansiyeli rant haline dönüştürmek isteyen sermaye ile çeşitli ilişkiler geliştirerek, tabiri caizse pastadan pay kapmanın hesabını yapıyorlar. Bunun önüne geçmek için öncelikle herkesin çıkarını ifade eden bir pozisyonu tesis etmek ve bunun etrafında birlik kurmak gerekir. Geçtiğimiz günlerde yaylaya piknik yapmaya gelen bir grup, yaylanın “devletin malı” olduğunu, buradan diledikleri gibi faydalanabileceklerini, yaylayı kullanan yurttaşları da bu anlamda kaale almayacaklarını ifade eden sözler sarf etti. Nike Zoom All Court CK Halbuki burada yatan temel motivasyon, “devletin malı deniz” düşüncesinde ortaya çıkıyordu. Maglia Allen Iverson Evet, devletin malı deniz de, bu malı kim üretiyor, kim koruyor, bunu düşünen yoktu. new balance 247 damskie Bugün korunan ve bir şekilde yaylacılık kültürünü devam ettiren hangi yaylaya giderseniz, orada üretim ve paylaşım ilişkilerinin devam ettiğini, yaylada yapılan faaliyetin yaylaya ve bölge insanına katma değer yarattığını görürsünüz. Buna karşın, devletin gözetimi altında veya değil, kâr ve rant ilişkilerinin girdiği her yer bozulmakta, çürümektedir. Bu amaçla, bölgede “kamucu”, koruyucu ve kollayıcı ilişkiler geliştirmek, birliği bunun üzerine inşa etmek gerekiyor. Kamucu bir vizyon, herkesin çıkarını savunmak anlamına gelir. Herkesin çıkarı, öncelikle bölgede yaşayan insanların çıkarını korumak, tesis etmektir. Çünkü bölgede yaşayan halk, bölgenin gerçek koruyucusu, bu anlamda “sahibi”dir. Bu olduğu zaman, bu bölgeyi ziyaret etmek isteyen misafirlerin de özgürce faydalanabileceği, güçlü ve misafirperver ilişkiler inşa edilebilir.

    Foto: Umut Kocagöz
    Pokut ve Sal yaylalarının korunması bu açıdan çok önemlidir. Chaussure Lebron James
    Bu yaylalar, bir anlamda sembol yaylalar. Burada emeği ve üretkenliği ile yaşayan, yaylacılık kültürünü devam ettiren, hayvancılık yapan ve teşvik eden güzel insanlar yaşamakta. Buraya gelen misafirlere, ormanı ve yaylayı korumanın önemi anlatılmakta. Yani, bütün Türkiye yurttaşlarının sahibi olduğu bu yaylalar, burayı en iyi koruyan yurttaşlar tarafından korunmaktadır. Buna sahip çıkmak da herkesin boynunun borcudur.

    Balık Bereketi – Levon Bağış

    Bu  yazı agos.com.tr sitesinden alındı

    Zafer takları komutanların
    Adsız mezarlar askerlerin.
    Köprü
    Gölgesinde kalan
    Meçhul balıkların anıtı’’
    Gündüz Vassaf
    Av yasağı bitimi her sene haberlere konu olur. Bütün bir yazın ardından ilk defa balığa çıkan vapur büyüklüğünde teknelerin görüntülerini paylaşır televizyon muhabirleri. Ve sanki çok matah bir şeymiş gibi  o koca teknelerin ağzına kadar balık dolu halde hale girişleri çekilerek her sene yapılan rutin haber bitirilmiş olur.

    Aslına bakarsanız bütün bir yaz sezonu balıklar yavrulayabilsin diye yapılan bu yasağa kimin ne kadar uyduğu bile tartışmalıyken sırf bu görüntüler bile çağımızın aç gözlülüğün sembolüdür.

    İlk tutulduğunda sudan ucuza satılan balıklar neredeyse son tanesine kadar avlandığından bir zaman sonra fiyatları ilk tutulduklarının beş katına çıkar. Balık bu nedenle sürekli fiyatı değişen bir yiyecek olarak insanların sofralarına koymakta epey çekingen davrandıkları yiyeceklerden birisi oluverir.

    Balığın az tüketiliyor olmasının tek sebebi bu olmasa da bu da önemli nedenlerden birisi bence. Bugün ülkemizde bir yılda kişi başı altı buçuk kilo balık tüketiliyor ki bu bile başlı başına balıkla aramızın pek hoş olmadığının kanıtı.

    Oysa sadece İstanbul’un tarihi, bir zamanlar bugünden daha fazla çeşitliliğe sahip olduğumuzun göstergesi.

    İstanbul’un en önemli anlatıcılarından Eremya  Kömürciyan ‘’17. Yüzyılda İstanbul’’ kitabında diyor ki “Yüz kadar cins rengârenk balıklar tablaya serildiğinde, tablalar bahar mevsiminde bir çiçek bahçesini andırır”

    Yine 1910-1917 yıllarında İstanbul Balıkhanesi Müdürlüğü yapmış Karekin  Deveciyan mevsimine göre günde 80 cins balığın İstanbul Balık Hali’ne girdiğini anlatıyor.  Deveciyan yazdığı ‘Türkiye’de Balık ve Balıkçılık’ kitabında 1912 senesinde İstanbul’da avlanan lüfer miktarının 380.000 kilo olduğunu söylüyor. Bugün avlanan ise bu rakamın nerdeyse 5’te biri kadar.

    Geçmişin bu bereketli günlerini yapılan yanlış ve açgözlü avlanma nedeni ile epey özlerken bu sene av sezonu bereketli haberler ile başladı. Balıkçılar uskumru tutmuşlar. Hem de bol miktarda varmış denizlerde. Uskumru Marmara Denizi’nde tutulan en lezzetli balıklardan birisi. Bana kalırsa en lezzetlisi diyebilirim. Gerçi bu sözüme itiraz edecek çok fazla lüfer sever biliyorum ama uskumruyu ezdirmem.

    Çok sevindirici bir haber olmasının esas sebebi ise bu balığın lezzeti değil, bir zamanların bu en kıymetli balığının neredeyse otuz yıldır hemen hemen hiç tutulmuyor olması.

    Üstelik uskumru sadece pişirilip yenilen bir balık değil. Bir defa İstanbul mutfağının en iyi mezelerinden birisi ‘çiroz’ içleri iyice temizlenen , sonrasında 10-12 saat tuzda bekletildikten sonra iplere dizilip açık havada kurutulan uskumrudan yapılır. Eski boğaz ve ada fotoğraflarında bolca görülen bu çiroz kurutma tezgahları belki yeniden karşımıza çıkar diye umutlanıyor insan.

    Aynı şekilde artık neredeyse unutulan uskumru dolması da yapılmaya başlanacak diye de umutlanıyorum. Ustalık isteyen bir iştir uskumru dolması yapmak. Balığın kılçığı ve iç eti ustalıkla çıkartılıp bol soğan ve baharatlı bir iç ile beraber tekrar balığın içine doldurulup sonradan pişirilen bir balık dolmasıdır bu ağzımıza layık dolma. Balığı parçalamadan içini çıkarmak ise epey zordur. Unutulmuş olmasının sebebi ise ustalık istemesinden değil. Yıllardır Marmara’dan bu balığın çıkmıyor olmasından. Çünkü uskumru dolması yapmak için irice uskumrulara ihtiyaç duyulur. En lezzetli yemek yazılarını yazan Selim İleri bu yemekten bahseder;
    ”Marmara’da artık pek görülmeyen uskumru, elli yıl öncesinin Kadıköy Çarşısı’nda handiyse sıradan bir balıktı, boldu, ucuzdu. Uskumru dolması beceri istediğinden, her evde yapılmaz, ama şık, lüks mezecilerde büyük beyaz kayık tabaklarda alıma sunulurdu.”

    Nâzım Hikmet, hapishanede yazdığı Memleketimden İnsan Manzaraları kitabında Kurtuluş Savaşı’nın ortasında İstanbullu Şoför Ahmet’e hatırlatır uskumru dolmasını:
    “Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek.
    Yaldızlı kuyruğundan tutup
    bir salkım üzüm gibi yersin”

    Bu balığın ya da denizlerimizde diğer herhangi bir balığın ardından ağıtlar yakacak , şiirler yazacak kadar kıymetli olmasını sağlayan , sadece oburların gırtlağını şenlendirmesi değil elbette. Yemeklerin, mezelerin, yüzyıllardır süren ritüellerin şehrin kültürünü yaratan en önemli unsurlardan olduklarını düşünüyorum.

    Balığımızı soframızı kaybedersek kültürümüzü de kaybediyoruz. Pişirilmiş mutfak süngeri gibi çiftlik balıklarına, kötü malzemeden yapılmış basit mezelere mahkum olmak, şehrini de kaybetmek anlamına geliyor. Kendi doğduğu büyüdüğü milyonluk şehirlerde kendini evinde hissedeceğin bir elin parmağı kadar mekanın olmaması bizim çağımızda yaşayanların laneti herhalde.

    Denizin bereketine saygılı olmazsak, şehrimizi, onu şehir yapan ruhu da kaybedeceğiz. Bu nedenle bir şey yapmamız lazım. Balığın kaybolmasına, bol olduğu vakitte köküne kibrit suyu ekecek kadar avlanmasına belki biz mani olamayız ama alışveriş yaparken lokantada sipariş verirken duyarlı davranırsak balıkçıların da aç gözlüğüne karşı çıkmış oluruz.

    Avlanması tamamen yasak olan Orfoz, Lağoz gibi balıkları, 24 santimin altındaki yavru lüferleri almamak, satanlardan şikayetçi olmak bizim için bir başlangıç olabilir…

    Levon Bağış – Agos