Ana Sayfa Blog Sayfa 2988

Osman Kavala’nın eşi Prof. Dr. Ayşe Buğra’dan yazılı açıklama

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Buğra, eşi Osman Kavala’nın tutuklanmasına ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.

Tutuklama kararının endişe verici olduğunu söyleyen Buğra, Kavala’nın tutuklanma kararında “’Tüm terör örgütlerinin (FETÖ/PDY – PKK/KCK – DHKPC, MLKP) aktif olarak katıldığı ve destek verdiği’ Gezi direnişinin yöneticisi, organizatörü olduğu ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimine katıldığı”nın belirtildiğine dikkat çekti.

Tutuklama kararına delil olarak öne sürülen tutanakların FETÖ/PDY soruşturması kapsamında yargılananların henüz görevde olduğu tarihlere ait olduğunu ifade eden Prof. Dr. Buğra, “Bu uygulamalara dayandırılan her türlü karar, yargılanan bir dönemi açıkça meşrulaştırmaktadır” dedi.

‘Ayşe Buğra’nın yazılı açıklaması şu şekilde:

Eşim, Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı Osman Kavala 1 Kasım 2017’de saat 04:10’da ‘Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, Türkiye Cumhuriyeti devletini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme’  suçlaması ile tutuklandı.

Tutuklama kararında Osman Kavala’nın ‘tüm terör örgütlerinin (FETÖ/PDY – PKK/KCK – DHKPC, MLKP) aktif olarak katıldığı ve destek verdiği’ Gezi Olaylarının yöneticisi ve organizatörü olduğu ile 15 Temmuz 2016 darbe girişimine katıldığı belirtiliyor.

Mevcut soruşturmada ‘gizlilik kararı’ bulunmaktadır. Her koşulda, hukukun üstünlüğüne olan saygımızdan ödün vermeyerek kapsamlı bir açıklamayı zamana bırakıyoruz. Ancak, Osman Kavala hakkında bir kısım görsel ve yazılı basında gözaltı süreci boyunca yapılmaya çalışılan algı mühendisliği nedeniyle açıklama yapma zorunluluğu ortaya çıktı.

Söz konusu karar endişe vericidir. Zira, tutuklama kararı için kullanılan ‘iletişim tespit tutanakları ve fiziki takip tutanakları’ FETÖ/PDY mensubu kamu görevlilerinin henüz görevde olduğu dönemlere aittir ve bu uygulamalara dayandırılan her türlü karar, yargılanan bir dönemi açıkça meşrulaştırmaktadır.

Bu durum ayrıca, Osman Kavala’nın tutuklanmasına neden olan delilleri toplayan örgüt üyeleriyle birlikte darbe teşebbüsüne kalkışmış olması anlamına gelmektedir ve bu durum, hukuka aykırı olmaktan öte trajikomiktir.

Osman Kavala’nın hangi eylemlerle, hangi para hareketleriyle, hangi delillerle Gezi Olaylarını finanse ve organize ettiği ortaya konamazken ve o tarihten bu yana hiçbir soruşturma ve suçlamaya maruz kalmazken bugün bu gerekçelerle tutuklanmasını düşündürücüdür.

Tutuklama kararı ile yitirdiğimiz yegane şey Osman Kavala’nın özgürlüğü değil, aynı zamanda demokrasi, barış ve hukukun üstünlüğüne dair umutlarımızdır.

 

(Bianet)

İklim değişikliğinin etkilerine çare olur mu: Amazon ormanlarına devasa ağaçlandırma projesi

Dünyanın en büyük ağaçlandırma projesi kapsamında, Amazon Ormanlarına 73 milyon ağaç dikilmesi planlanıyor. Brezilya’daki bu organizasyonla, iklim değişikliğinin etkilerini önlemek veya yavaşlatmak gayesi ile yeni teknikler kullanılarak 70 bin dönümlük alanın ağaçlandırılması hedefleniyor.

Bu ağaçlandırma yönteminde, fide ekmek yerine 1 metrekarelik alana 200 farklı tohum atılıyor ve en güçlü tohum hangisiyse hayatta kalıyor; daha güçlü bir orman yapısı oluşturuyor. Ağaçlandırma çalışmaları yapan Conservation International şirketinin, gelecekte küresel ısınmanın etkilerini engellemek veya en azından yavaşlatmak için yeni bir projeye imza atacağı belirtildi.

30 bin futbol sahası genişliğinde alan ağaçlandırılacak

Tarihteki en büyük tropikal ağaçlandırma projesiyle önümüzdeki 6 yıl içerisinde, 73 milyon ağacın Brezilya’nın Amazon, Acre, Para, Londônia, bölgelerinde, mera yapılmak için üzerindeki ağaçlar kesilmiş 70 bin dönümlük (30 bin futbol sahası büyüklüğünde) alana dikmesi bekleniyor.

Küresel ısınmayı engellemek için Paris Konferansı’nda alınan kararda tropikal ormanların korunması hedefi konulmuştu. Conservation International’ın Yönetim Kurulu Başkanı N. Sanjayan, “Sadece ağaçların korunması değil, hangi ağaçların korunduğu da önemli. Atmosferin temizlenmesini istiyorsak, yağmur ormanları önemli” dedi.

Ormanların azalması engellenebilirse, karbon salımı miktarı %37 oranında azaltılabiliyor. Son 40 yılda Amazon Ormanları’nın %20’si azaldı ve gelecek 20 yılda %20’sinin daha yok olacağı tahmin ediliyor.

 

(BBC Türkçe)

Anadolu Kültür: Osman Kavala’nın bir an evvel aramıza, çalışmalarının başına dönmesini istiyoruz

Anadolu Kültür Vakfı, Diyarbakır Sanat Merkezi ve DEPO çalışanları Kavala’nın tutuklanmasına ilişkin açıklama yaptı.

17-25 Aralık ile 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin soruşturma kapsamında 2 haftadır gözaltında tutulan iş adamı ve insan hakları savunucusu Osman Kavala,  “Anayasayı ihlal” ve “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla tutuklandı. Kavala’nın kuruluşunda ve yönetiminde yer aldığı Anadolu Kültür Vakfı, Diyarbakır Sanat Merkezi ve DEPO çalışanları tutuklama kararına ilişkin açıklama yaptı. “Bize, birbiriyle uzlaşmaz görünen fikirlerin, kesimlerin, sanat aracılığıyla nasıl biraraya gelebileceğini; zor zamanlarda destek bekleyen topluluklara, sivil toplum kurumlarına, bağımsız sanatçılara nasıl hızlı ve mütevazı destekler yaratılabileceğini; çocuklarla ilgili kültür sanat ve eğitim çalışmalarının geleceğe yapılabilecek en büyük yatırımlardan biri olduğunu gösterdi” ifadelerine yer verilen açıklamada “Bir an evvel aramıza, çalışmalarının başına dönmesini istiyoruz” denildi.

Anadolu Kültür, Diyarbakır Sanat Merkezi ve DEPO çalışanları imzasıyla yayımlanan açıklama şöyle:

“Yönetim Kurulu Başkanımız ve çalışma arkadaşımız Osman Kavala’nın gözaltına alındığını büyük bir şok ve üzüntü içinde öğrenmiştik. Tutuklandığına inanmakta zorlanıyoruz.

Osman Bey’in çoğulculuk, demokrasi, barış ve insan hakları gibi evrensel değerlere bağlılığının; hayatını, çalışmalarımızı üzerine beraberce kurduğumuz kültürlerarası diyalog, kültürel miras ve sanatın paylaşımı gibi alanlara adayışının en yakın tanığıyız.

Osman Bey’le çalışırken tanık olduğumuz başka şeyler de var: Yeni fikirlere, önerilere her zaman kapı açar, heyecan duyduğu etkinliklere dair fikirlerini biz çalışma arkadaşlarına coşkuyla aktarır, Anadolu’nun ya da dünyanın pek çok yerindeki kültür sanat insanlarıyla ve kurumlarıyla bu coşkuyu paylaşır, müthiş bir çalışkanlıkla ofise erkenden gelip bizden geç çıkar.

Bize, birbiriyle uzlaşmaz görünen fikirlerin, kesimlerin, sanat aracılığıyla nasıl biraraya gelebileceğini; zor zamanlarda destek bekleyen topluluklara, sivil toplum kurumlarına, bağımsız sanatçılara nasıl hızlı ve mütevazı destekler yaratılabileceğini; çocuklarla ilgili kültür sanat ve eğitim çalışmalarının geleceğe yapılabilecek en büyük yatırımlardan biri olduğunu gösterdi hep.

Osman Bey, büyük projelerle küçük etkinliklere eşit önem verir ve bütüncül bir özveriyle yaklaşır. Kendisiyle çalışmasını paylaşmak isteyen, öneri bekleyen herkese kapısı her zaman açıktır. Anadolu Kültür’ün parçası olduğu tüm etkinliklerde yanı başımızda olarak katkıda bulunan, bu etkinlikler için dört mevsim seyahat etmeye, yüksek bir duvara resim asmaya, kablo çekmeye, sandalye tamir etmeye üşenmeyen bir insan olarak tanıyoruz biz Osman Kavala’yı.  Onun bir an evvel aramıza, çalışmalarının başına dönmesini istiyoruz.”

 

(T24)

Sivil toplum seferberliğine en güzel örnek: Nesli tükenen 50 Asya çitası için harekete geçtiler!

Araba çarpması, av kıtlığı ya da tazıların saldırısıyla ölmelerinden korkulan 50 Asya çitası için İranlı çevreciler seferber oldu.

İran yönetiminin 2001’den bu yana BM’nin de desteğiyle yürüttüğü Asya Çitaları için Ulusal Koruma Projesi sayesinde çitaların soyunun tükenmesinin engelleneceği umuluyor. Dünyanın en hızlı kara hayvanı olan çita, saatte 120 kilometre hızla koşabiliyor. Bir zamanlar Doğu Hindistan’dan Senegal’in Atlantik kıyısına kadar görülüyordu. Afrika’nın güneylerinde sayıları belirli bir düzeyde tutundu, ama Afrika’nın kuzeyleri ile Asya’da ortadan kayboldular.

İran, BM’nin desteğiyle 2001’de koruma projesini başlattı. Proje sorumlusu Humen Jokar, projeye başlama nedenlerini “İran’ın Asya çitası bulunan son ülke olduğunu fark ettik” sözleriyle açıklıyor. Orta ve Kuzey İran’da sayıları 92’yi bulan özel eğitimli park bekçileri görevlendirildi. Bu bekçiler 6 milyon hektarlık bir alanı denetliyor.1980’lerdeki İran-Irak savaşı, özellikle ülkenin batısındaki vahşi hayvanlar için yıkıcı sonuçlar doğurmuş. Orta İran’daki çöllere çekildikleri fark edilene kadar çitaların soylarının tükendiği sanılıyordu. “Projeye başladığımızda en büyük tehlike av kıtlığıydı” diyen Jokar, “Çitalar kendi bölgelerini terk edip köylere yaklaşıyorlar. Çiftçiler ve köpekleri de sürüleri korumak için onları öldürüyor” diye devam ediyor.

Bu nedenle önce çitaların yediği ceylan ve tavşanların sayısını artırmaya odaklanmışlar. Popüler oyuncu Hediye Tahrani’nin başını çektiği bir yeni kampanya kapsamında Eylül’ün başlarından bu yana 8 milyar Riyal (170.000 Avro) toplanmış. Jokar bunun için “Bugüne kadar tanık olduğum en büyük sivil toplum seferberliği” diyor.

 

(Cumhuriyet)

Altın madencileri yine Kaz Dağı’nda! Ormanları siyanüre boğacak proje bugün görüşülüyor

Kaz Dağı’nda tarım arazilerini, su kaynaklarını ve ormanları siyanüre boğacak proje bugün görüşülüyor. Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Balıkesir’in Havran ilçesinde siyanürle altın madeni açılması planlarına karşı bir açıklama yayınladı. “Kazdağı yeni bir felaketin eşiğinde” denilen açıklamada, projeden vazgeçilmesi çağrısı yapıldı. Açıklamasının tam metni ise şöyle:

“Balıkesir’in Havran İlçesi bu kez de yeni bir altın madeni projesine kurban edilecek. Havran’ın ormanlarını, tarım alanlarını katleden Tepeoba Köyü’ndeki  molibden madeni, Eğmir Köyü’ndeki  kurşun madeni projeleri devam ederken bu kez de Büyükşapçı Köyü’ne altın madeni açılmak isteniyor.

Proje Tanıtım Dosyasında altın elde etmede en vahşi yöntemlerden olan siyanür yığın liçi  kullanılacağı belirtilen Demirtaş Altın Madeni  Projesi’nin Halkın Katılımı Toplantısı bugün saat 14.00’de Büyükşapçı Köyü Kahvehanesinde yapılıyor.

Projeye ait iki adet işletme, bir adet de süresi bitmiş arama ruhsatı var. Ruhsatlar sürekli el değiştirmiş. İlk sahibi Newmont olan ruhsatlar daha sonra Teck Resources’a, şimdi de Baharlar Madenciliğe satılmış. Baharlar Madencilik A.Ş. ruhsatları noter satışı ile satın almış ancak dosyada yer alan evraktan ruhsatların henüz Maden İşleri Genel Müdürlüğü’nden devir edilmediği görülüyor. Bu durumda daha ruhsatların devir işlemi bitmeden Çevre Etki Değerlendirme sürecinin nasıl başlatıldığı soru işareti.

2012-2013 yıllarında “kuartz” arayacağız diye yapılan başvurular için Balıkesir Valiliği tarafından  “ÇED Gerekli Değildir” kararları verilmiş. Oysa arananın quarts değil altın-gümüş olduğu ortada.

Siyanür liçi kullanılacak

Madenin toplam rezervi on altı milyon ton. Çıkartılması planlanan altın miktarı ise onyedi buçuk  ton. Ocak işletme süresi on yıl.

Açık ocak yöntemi ile çalışılacak. Cevher kırılıp öğütüldükten sonra araziye serilecek. Yığınların üstüne siyanürlü su püskürtülecek. Siyanüre yapışacak altın daha sonra ayrıştırma ünitelerinde ayrılacak. Siyanürlü sular atık havuzlarında toplanacak. İşe yaramaz topraklar da pasa alanlarında depolanacak.  Siyanür atık havuzu ve pasa dağlarında oluşacak asit maden drenajı teklike saçıyor.

Havran Barajı ve Büyükşapçı Köyü içme suyu tehdit altında

Proje dosyasında da belirtildiği gibi, maden alanı, Havran Çayı’nın su toplama havzasında. Değirmendere ve Gelindere, Havran Çayı’na bağlanıyor, Havran Çayı da Havran Barajına. Dolayısıyla, maden alanına çok yakın olan bu dereler asit maden drenajı ve siyanür barajı tehditi altında. Bu derelerdeki kirlenme doğrudan Havran Barajına ulaşacak ve bu barajdan sulanan tarım arazileri de kirlenecek.  Balya örneği önömüzde. Balya’da her yıl hala asit maden drenajı nedeniyle asitli sular dereleri kirletiyor ve derelerdeki balıklar ölüyor.

Büyükşapçı Köyü’nün içme suyu kaynağı da maden alanında yer alıyor. Köyün içme suları hem kirlilik, hem de yokolma tehdidi altında. DSİ, bu koşullarda  projeye olumlu görüş vermeyecektir.  

Şapçı Dağı’ndaki önemli endemik bitkiler ve Karaçam ormanı yok olacak

Ruhsatların toplam alanı  58 bin 500  dönüm.  ÇED izin alanı ise 6 bin 886 dönüm. Ne yazık ki izin alanının yüzde 79’u orman. Ormanlık alan ağırlıklı olarak karaçam ve meşeden  oluşuyor.

Proje tanıtım dosyasında da  itiraf edildiği gibi, bölgenin bitki örtüsü yerinde incelenmemiş. Dosyayı hazırlayan firma tarafından daha önceki yıllarda kurşun madeni projesi için yapılmış çalışmaya ve literatür taramasına dayanıyor. Yine de raporda endemik bitkilerin yer aldığı kabul ediliyor hatta “İnceleme yapılırsa  daha da fazla endemik bitki bulunabilir” deniliyor. O halde, endemikler ne olacak?

Umarız Balıkesir Orman Bölge Müdürlüğü, kuraklığın iyice arttığı ülkemizin ve bölgenin çıkarlarını ve orman ekosisteminin önemini  gözeterek böylesi önemli endemik bitkilerin ve karaçam ağaçlarının bulunduğu bu önemli ormanlık alanı madencilere tahsis etmez.

Tarım arazileri de yok olacak

Proje alanının yüzde 20’si yani yaklaşık 1500 dönüm alan,  tarım alanı. Tarımdan yeterince gelir elde edemeyen Büyükşapçı Köylüsü, tarım arazilerinin 700-800 dönümünü madencilere çoktan satmış bile…Umarız  Balıkesir Toprak Koruma Kurulu görevini yerine getirir de bu tarım arazilerinin tarım dışı kullanımına izin vermez.

Havran, İvrindi, Balya, Kalkım elden gidiyor

Tepeoba Molibden, Eğmir Kurşun, Kalkım kurşun, Balya Kurşun, İvrindi altın madenleri, daha sıradaki ruhsatlar  birbirine o kadar yakın ki, bu madenlerin yeni yapılacak Lapseki-Yenice-Savaştepe Otoyolu ile birlikte  bölgeye toplam etkisinin acilen incelenmesi gerekmektedir. Bölge için Stratejik Çevresel Değerlendirme yapılması zorunludur.

Yok edilen yüzbinlerce dönüm orman ve tarım arazileri ve madenlerde kullanılacak sular, bölgede kuraklığa, susuzluğa, açlığa, yoksulluğa yol açacak, köyler iyice boşalacak, tarımsal üretim duracaktır.

Kaz Dağı’nın üstü altından değerlidir

Bölgemizin Kaz Dağı ekosistemini oluşturan en önemli etmenlerden olan ve bölgemize hayat veren orman varlığı ve  tarımsal potansiyeli yörenin gerçek  altınıdır, yerin altındaki altın ise yalnızca madenciye kar getirip, halka da hastalık ve yoksulluk olarak geri dönecek, kamuya ve ülkemize hiçbir yarar sağlamayacaktır. Kaz Dağı’nda hayat altından değerlidir. Havran-Demirtaş Altın Madeni Projesi’nden acilen vazgeçilmeli, bu projeye “ÇED Olumsuz” kararı verilmelidir.

 

(Yeşil Gazete)

[Dünya Vegan Günü] Hayvan Hakları ve Vegan Yemek Atölyesi bu akşam Kadıköy’de

İstanbul’un Kadıköy ilçesinde 1 Kasım Dünya Vegan Günü kapsamında Kadıköy Kent Konseyi Hayvan Hakları Çalışma Grubu tarafından “Hayvan Hakları ve Vegan Yemek Atölyesi” düzenleniyor. Vegan Sepet ve Vegan Türkiye’nin katılımı ile gerçekleşecek olan etkinlik herkesin erişimine açık. Etkinlik saat 19.00’da Kadıköy’de Defnepark Cafe de başlayacak.

Yer: Defnepark Cafe, Sahrayıcedit Mah. No:6 Kadıköy
Tel: (0216) 369 09 94

(Yeşil Gazete)

Doğa intikamını aldı: Denize dökülen atıklar Amasra Sahili’ni çöp limana çevirdi!

Bartın’ın Amasra ilçesinde, dalgaların kıyıya getirdiği atıklar nedeniyle sahil adeta çöp limana döndü. Çevre ve Kültür Değerlerini Değerlerini Koruma Vakfı (ÇEKÜL) Amasra Temsilcisi Hüseyin Çoban, duruma tepki göstererek “Deniz, döktüğümüz çöpleri yüzümüze geri serpiyor” dedi.

Amasra’da 2 gündür etkili olan yağmur ve şiddetli rüzgar dev dalgalara neden oldu. Küçük Liman mevkiinde sahilin yaklaşık 100 metrelik bölümü odun parçaları, plastik bidon, şişe gibi atıklarla doldu. Bazı yurttaşlar, sahilde biriken odun parçalarını yakacak olarak olarak kullanmak için evlerine götürdü.

ÇEKÜL Amasra Temsilcisi Hüseyin Çoban ise sahildeki kirliliğe tepki gösterdi. Çoban, kirlilik manzarasının vahşi çöp depolamanın sonucu olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Bu manzara doğanın bize cevabıdır. Döktüğümüz çöpleri bize, yüzümüze geri serpiyor. Bartın’da Amasra’da ve pek çok kıyılarımızda vahşi depolama yapılıyor. Çöp sorununa bir çözüm bekliyoruz. Modern tesisler yapılırken, biz hala vahşi depolama yapıyoruz. Fırtına nedeniyle çöpler denize uçuyor ve bize geri veriyor. Bunlar balıklarımızı yok ediyor. Doğamıza vahşi davranmayalım, güya biz doğanın en akıllı varlıklarıyız. Ama bu vahşice bir doğa katliamıdır.”

 

(Evrensel)

“Yıkıp, modern opera binası yapacağız” diyen Erdoğan “yeni AKM”yi 6 Kasım’da tanıtacak!

Taksim’de atıl durumda olan Atatürk Kültür Merkezi (AKM) dokuz yıldır seyirciye kapalı. Dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’un “Ömrünü tamamladı, yıkılmalı” demesinden bu yana ise 12 yıl geçti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beştepe’deki 3. Turizm Şurası’nda konuşmasında AKM’nin geleceği ile ilgili planlarını yineledi. Erdoğan konuşmasında AKM’nin yıkılışını ‘müjde’ gibi sunarak; “Bugün burada bir müjde vermek istiyorum. Burası, Ankara’daki bizim yarı opera binası diyebileceğimiz bir kongre merkezimiz, 2 bin kişilik. Şimdi İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi’nin olduğu yeri yıkıyoruz.” dedi.

Konuşmasında AKM’nin yerine ‘modern bir opera binası’ yapılacağını da duyuran Cumhurbaşkanı, “Oraya daha büyüğünü, çok çok farklı modern bir mimariyi, pazartesi günü İstanbul’da lansmanını yapacağım toplantıyla duyuracağız. 2019’un sonuna kadar orada bir opera binasını İstanbulumuza kazandırmış olacağız. İnşallah 2019 seçiminden önceye yetiştireceğiz.”

Müşterisiz iş, motorsuz otomobile benzer”

Erdoğan konuşmasında turizme darbe vurulduğunu da söyleyerek şöyle konuştu: ”Suriye ve Irak merkezli olarak bölgemizde yaşanan gelişmelerle ülkemizdeki terör eylemleri ve darbe girişimi turizmimize çok ciddi bir darbe vurmuştur. Turist sayımız geçtiğimiz yıl 25 milyona kadar gerilemiştir. Turizmde gelen turist sayısına paralel geliri elde edemiyoruz. İnsanlar artık iyi bir müzik dinlemek kadar, o müziğin nasıl icra edildiğini görmek istiyorlar. Gastronomi turizmi de rağbet gören bir turizm çeşididir. İnanç turizmi aynı şekilde insanların ilgisini çekmektedir. İnsanlar artık sadece dinlenmekle, gezmekle, yetinmiyor, gittikleri yerlerde hayatın her alanına ulaşmak, tecrübe etmek istiyorlar. İnsanlar hediyelik eşyalar kadar unutulmaz hatıralar da biriktirmeye önem veriyorlar. Bizimle aşık atabilecek denizi, dağları, ovaları, insanı başka bir güzelliğe sahip kaç ülke bulunabilir? Kapısına gelene öyle ters bakan bir millet değiliz biz. Ülkemize gelen turiste gezdiği çarşıdan, aldığı otantik eşyadan ziyade Türk örfünü adetini sunduk sunuyoruz sunmaya da devam edeceğiz. Biz İstanbul gibi mücevher değerinde bir şehrin potansiyelini dahi tam olarak kullanabilmiş değiliz. Son dönemde karşımıza çıkan ve çıkartılan engeller bizim için geleceğimizi inşa ederken dikkate alacağımız birer tecrübedir. Müşterisiz iş, motorsuz otomobile benzer. Görüntü tamamdır ama sizi hiçbir yere götüremez. Yapmamız gereken müşterinin haberdar olmasını sağlamak sonra bunu en güzel şekilde sunmaktır.”  

 

(Evrensel, Yeşil Gazete)

[Dünya Vegan Günü] Ebru Arıman 7 soruda vegan ve vejetaryen yaşam tarzını anlattı

Yani başlayanlar için veganlık ve vejetaryenlik nedir? Vegan olmak ile vejetaryen olmak arasındaki farklar nelerdir? Vegan yaşam biçimini benimseyen kişiler sağlıklarını tehlikeye mi atıyor? Vegan ve vejetaryenlik sadece bir beslenme biçimi mi, yoksa daha derin bir felsefesi mi var? 1 Kasım Dünya Vegan gününün anlam ve önemine ithafen bu konuda farkındalık yaratmak ve halkı bilinçlendirmek amacıyla çalışmalar yürüten Türkiye Vegan ve Vejetaryenler Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Ebru Arıman’a sorduk.

“Veganlık sadece bir beslenme biçimi değil, etik bir duruş”

[1] Veganlık ve vejetaryenlik aynı şeyler mi yoksa birbirinden ayrı mı? Temel farklar nedir?

Vejetaryenlik hayvansal ürünlerin dahil ya da hariç olduğu bitkisel beslenme biçimi olarak tanımlanır. Yani kesinlikle hiçbir hayvanı yemezsiniz ancak hayvansal ürünler tercihe bağlı tüketilir; süt tüketen ya da yumurta tüketen vejetaryenler gibi. Veganlık her ne kadar vejetaryenlik şemsiye tanımının altında bir ifade olsa da, gerek bütüncül özgürlük kavramı gerekse bir beslenmeden öteye geçen yaşam biçimi sebebiyle artık ayrı telaffuz edilmeye başlandı. Aslında 4 vejetaryen tipinden biri olarak bu tanıma giriyor ve hayvana ait hiçbir şey barındırmıyor içinde; süt, bal ya da yumurta gibi. Ancak veganlık sadece bir beslenme biçimi değil yanı sıra etik bir duruş. Bunun içinde beslenme de var, giyim, ulaşım gibi tüketim tercihleri de var, kozmetik de var, hayvanların mal ve ya hizmet statüsüne girdiği eşitsizliklere, haksızlığa karşı bir duruş da var.

Örneğin yün, deri, ipek gibi alternatiflerin temininde bir hayvan kullanımı söz konusu ve bu temin onların bireysel iradesiyle olmuyor elbette ki. Deri için kürk için de hayvan ölmüş olmalı, ipek için kaynar sularda haşlanarak öldürülüyor ipek böcekleri, yün endüstriyelleşmeyle birlikte acı dolu yöntemlerle temin ediliyor. Hayvanların sırf eğlence amaçlı dar kafeslerde ve havuzlarda hapsedilmesi, strese maruz bırakılması ve onların doğal yaşam alanlarından koparılması da kabul edilemez bir işkence. İşin özü; “hayvanlar bizim için değil, bizimle birlikte” gerçekliğini kavramak ve buna göre yaşamak.

“Sağdan soldan duyduklarımızı bilimsel gerçeklik kabul ediyoruz”

[2] Türkiye’de veganlık ve vejetaryenlik algısı nasıl? Mesela et yemeyen bir kişi sanki hiç düzgün beslenemeyecek ve ölümle yüz yüze kalacakmış gibi bir algıyla karşılaşabiliyor. Doğru mu?

Bunun böyle algılanmasının bence 3 önemli nedeni var: Birincisi bence Türkiye’de en temel sosyolojik sorunlardan biri, fikir edinmek için okumak araştırmak yerine, sağdan soldan duyduklarımıza su götürmez bilimsel gerçeklik gibi kabul etmek ve etrafa aynı inançla yansıtmak.

İkincisi, duymak istediklerimize/işimize gelene inanmak.

Ve üçüncüsü bu algının yanlış örneklerle şekillenebilmesi ve bunun üzerinden genellemeye gidilmesi.

Peki işin aslı ne? Yemediklerinizin yanı sıra ne yediğiniz de çok önemli. Sadece hayvansal gıdaları keserek sağlıklı olmak diye bir genelleme yaratamazsınız, bu havada bir iddia olur. Dengeli ve yeterli beslenme işin içinde yoksa, hiçbir beslenme şekli sağlıklı olamaz. Bugün, vegan beslenmenin sağlıksız olmak bir tarafa, birçok sağlık sorununu da bertaraf edebildiğine dair birçok bilimsel çalışma mevcut. Ancak yanlış uygularsanız yanlış yere çıkarsanız. Demek ki nereden baktığımız da önemli. Bu durumda veganlık sağlısız bir beslenme biçimi de diyemezsiniz.

“Tabağımdaki aslında bir canlının kolu ya da bacağı”

[3] Bir kişi vegan ya da vejetaryen olmaya nasıl karar veriyor?

Bu genellikle vicdani bir muhasebe ile başlıyor. “Tabağımdaki aslında bir canlının kolu ya da bacağı” diye düşündüğünüzde hesaplaşma başlıyor. “Bu canlının kedimden ya da köpeğimden anatomik olarak farkı yok.” “Beslenmem için bir canlı öldü, bu gerekli miydi?” Bu tür sorular sizi vejetaryenliğe götürebilir. İşin içine bir de “bu süt aslında bir yavruya ait, tıpkı bizde olduğu gibi” ya da “yumurta tüm canlılarda üreme hücresidir, döllenirse embriyo oluşur, ben cenin mi yiyorum?”, “Süt içmek benim yaşımda hangi canlı için gereklilik, neden bir ineğin lohusalık sıvısına ihtiyacım olsun?” gibi sorular işin girince de veganlığa giden yol aralanıyor.

“Ellerimizle küresel iklim değişikliğinin, ekilebilir tarım arazilerinin yok edilmesinin ana sebebini yaratıyoruz”

[4] Vegan ve vejetaryen beslenme biçimini benimsemek tüketim kültürüne karşı da radikal bir duruş aslında. Bu duruş sebebiyle toplumun bazı kesimleri bu kişilere karşı önyargılı bir tutum sergiliyor. Hayvancılık endüstrisi dünyaya nasıl zarar veriyor?

Bire bir ilişkilendirmek yanlış ama kaynakların kontrolsüzce kullanımı ekolojik sisteme, canlılara ve dolayısıyla bütün gezegene zarar veriyor bu inkar edilemez. Yanlış burada başlıyor. Endüstrileşme, maalesef nüfus artışına paralel olarak gelişen bir girdap. Bir ürüne olan ihtiyaç artıyorsa o ürünün üretimi de artıyor. İşgücünün yetersizleşmesi endüstriyelleşmeyi de beraberinde getiriyor. Veganlık da hızla endüstriyelleşmeye doğru gidiyor, bunu kimse inkar edemez. Bundan daha doğal bir sonuç da olamaz. Ya tüketmeyeceksiniz ya da sayısal olarak belli bir oranda kalacaksınız, artmayacaksınız. İkisi de mümkün değil. O halde bırakın bir endüstri olacaksa bu da veganların artışı için olsun.

Endüstriyelleşme hayvancılık tarafında olduğunda ortaya çıkan tablo muazzam. Her şeyden önce zulüm pompalıyoruz dünyaya. Beraberinde küresel iklim değişikliğinin, toprak ve orman kaybının, temiz su kaynaklarının, ekilebilir tarım arazilerinin, yenilebilir hububat kaynaklarının ölçüsüzce yok edilmesinin ana sebebini yaratıyoruz kendi ellerimizle. Gıda dağılımındaki adaletsizliğe çanak tutuyoruz. Kaynakları son hızla tüketiyoruz, sürdürülebilirliği sekteye uğratıyoruz. Sonra çevre konferansları düzenleyip daha çevreci duş başlıklarını konuşuyor, akşam haberlerinde halka nasıl daha ucuz et yedirebileceğimizi düşünüyoruz. Ben çevreciyim diyen kimse endüstriyel hayvancılık faaliyetlerini savunamaz, bu çevreye ihanettir.

[5] Vegan ya da vejetaryen olmaya karar verirsek nasıl beslenmeliyiz?

Dengeli ve yeterli. Bunu bir matematik gibi düşündüğünüzde, her değeri yerine koyarsanız elbette formül de doğru sonucu verir. Protein konusunu her fırsatta abartanlar için de basit bir tanım; protein 20 parçadan oluşan bir puzzle. 20 aminoasit, 1 tablo. Puzzle’ın bütün parçaları ise doğada mevcut.

“Kimse size vicdanlı olmayı öğretemez. Vicdan, acıma duygusu değil, adil bakabilme yetisidir”

 [5] Türkiye’de vegan ya da vejetaryen beslenenler için kamusal ya da özel alanlarda ne gibi beslenme reformları yapılabilir?

Bu ay Food Time Dergisi’ndeki köşemde de bu konuyu yazdım, kısaca bahsedeyim. Kim ne şekilde tanımlarsa tanımlasın, aksine davranmayı mümkün kılmayan bir bakış açısıdır vicdan, sonradan edinilmeyen, istediğinde vazgeçilmeyen.  Kimse size vicdanlı olmayı öğretemez örneğin ya da vicdanınızdan vazgeçmeyi. İşte bu önemli değer üzerine kurulur veganizmin temeli. Vicdan, acıma duygusu değil, adil bakabilme yetisidir.

T.C. Anayasası Madde 25 şöyle der: Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

Madde 10:  Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Madde 18: Her şahsın, fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır; bu hak, din veya kanaat değiştirmek hürriyeti, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca, açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle izhar etmek hürriyetini içerir. 

“İlgili bakanlıkların düzenlemeye gitmesini rica ediyoruz”

Beslenme tercihim, beni ben yapan vicdani temelimin bir sonucudur. Kamu ve özel kurum yemekhanelerinde, Çalışma Bakanlığı yasa ve yönetmeliklerinde olması gereken, vicdanımın reddettiği ve bana yemek olarak sunulan, kabul etmemin mümkün olmadığı, reddettiğimde maruz kaldığım eşitsizliğe karşı tüm haklarım anayasada teminat alınmışken, neden tesisinde zorlanıyoruz? Neden imza kampanyalarıyla boğuşuyoruz, her rektörlükle ayrı mücadele veriyoruz? Neden üniversite yemekhanelerinde bize sunulanla değil, yalnızca bulabildiğimiz alternatiflerle öğünümüzü geçirmek, bulamadığımızda aç kalmak zorunda kalıyoruz?

Hastane menüleri, okul menüleri, askeriye menüleri gibi, sunulanın dışında çevre alternatiflerin temininin bile mümkün olmadığı alanlar ve niceleri. Ayrıcalık değil eşitlik, yemek seçmek değil vicdani özgürlük, tabi olduğum anayasaya göre benim en temel hakkım. İlgili bakanlıklara bu doğrultuda talebimizi ileterek, düzenlemeye gidilmesini rica ediyoruz. 

“Yapılan bir takım çalışmalar, etçil insanların daha agresif olduğunu söylüyor”

[6] Hayvanlara karşı nasıl bir ahlaki bir tutum sergilemeliyiz? 

Hiçbir canlı tesadüfen bu dünyada değil, hepimiz bir bütünün parçalarıyız. Ben ne kadar yaşamayı, acı çekmemeyi, varlığıma saygıyı hak ediyorsam, ruhu bedene bürünmüş her canlı da aynı derecede bunu hak ediyor. Doğal seleksiyon ise bu döngünün değişmez kuralı. O yoksa yaşam döngüsü de yok. (İşte o hep öne sürülen bitkilerin canı ya da doğadaki aslan ceylan kısmı). Doğanın kendi içinde gelişen, gelişmesi gereken doğal seleksiyonu, diğerlerinden daha akıllı ya da zeki olduğumuz, daha iyi silah kullanabildiğimiz, daha iyisini hak ettiğimizi düşündüğümüz ya da o anki ruh halimiz onu gerektirdiği için bozmaya hakkımız yok. Bir başka türü mal ve hizmet olarak gören bir anlayış sadece insanmerkezci bir bakış açısıdır. Onlar üzerinde tahakküm kurmaya kimsenin hakkı yok, özgürlük yaşamın temelidir.

 [7] Büyük kesimhanelerde çalışan işçilerin ağır travmalar yaşayarak psikolojilerinin bozulduğunu duyuyoruz, okuyoruz. Vegan/vejetaryen yaşam tarzının insan psikolojisine nasıl bir yansıması var?

Hayvanlar üzerinde uygulanan şiddet pratiklerinin, önünde sonunda uygulayanların kendi türüne de döndüğünü düşünüyorum. Beraberinde, bu acılar ve travmalarla ölen hayvanların ızdırabının ve negatif enerjisinin, dolaylı olarak onu gıda olarak tüketenlere geçtiğini de. Yapılan bir takım çalışmalar, etçil insanların daha agresif olduğunu söylüyor örneğin. Bizlerse o kötü enerjilerle yalnızca bedenimizi değil ruhumuzu da beslemiyoruz. Bütün bu acıları yaratmaya değecek bir şey mi vazgeçemediklerimiz? Bence bu ay bunu düşünmenin tam da zamanı.

Röportaj: Merve M. Damcı – Yeşil Gazete

 

Balık çiftlikleri ve tersaneler balıkçılar ile doğanın sonu olmasın – Umur Gürsoy

Mersin’den Taşucu’na kadar sahili Mersin ve Adanalı milyonlarca yurttaşın emeklilik hayallerini gerçekleştirdiği yazlık sitelerle dolu. Akdeniz’in koruma altındaki önemli doğa ve tarihi miraslarıyla dolu olduğu gibi önemli bir tarım ve turizm bölgesi olan Mersin-Silifke-Aydıncık, uzun yıllardır süren Akkuyu Nükleer santral projesine ek olarak son yıllarda çimento fabrikası, termik santral ve taş ocaklarının saldırısı altında. Bu saldırıya şimdi balık çiftlikleri ve tersaneler eklendi.

18 Ekim 1984 tarihinde yapımı bitirilerek faaliyete geçen Türkiye Cumhuriyetinin ilk kâğıt sanayi yatırımı olan Taşucu SEKA (Türkiye Selüloz Ve Kâğıt Fabrikaları A.Ş) 2006 yılında üretimini durdurarak özelleştirme kapsamına alınmıştı. Öncesinde 1999 yılında bakanlar kurulu kararıyla Taşucu SEKA Limanı’nın 87 dönümlük kısmı “tersane” kurulmak üzere tahsis edilince Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından açılan ihaleyi kazanan Mersin Ortak Girişim Grubu’na15 Eylül 2003 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 46 yıl süreyle “İşletme Hakkı Deviri” yapılmıştı. 03.09.2004 tarihinde ÇED OLUMLU raporu alan ve Mersin İli, Silifke İlçesi, Taşucu Mahallesi, Seka Liman Sahası Mevkii’nde yapılmak istenen Tersane Alanı Projesinin inşaatına aynı yıl başlanmış, ancak 28 Mart 2004 yerel seçimlerinde yönetim kademesi değişen Taşucu Belediyesi tarafından çevreye zarar vereceği endişesiyle, halkın da desteği ile tersane projesine karşı çıkılmış ve açılan dava sonucunda “Göksu Deltasına, Özel Çevre Koruma Bölgesine, Tarımsal niteliği korunacak alanlara ve çevrenin ekolojik dengesine yaratacağı etkileri” nedeniyle 2004 yılında Danıştay tarafından tersane yapım işi durdurulmuştu.

Sonrasında, girişimcilerin istenilen şartları oluşturamamasından dolayı arazinin satışı (Özelleştirmesi) gerçekleştirilememiştir. Bunun üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla Taşucu SEKA arazisinin turizm alanı olarak değerlendirilmesine, SEKA Limanının da yat limanı olarak kullanılmasına karar verilmiştir. Fakat bu karar da pek uzun sürmemiş ve Mersin Deniz Ticaret Odası’nın SEKA arazisinin turizm alanı olarak kullanılmasına dönük bakanlar kurulu kararına yapmış olduğu hukuki itiraz neticesinde;  DANIŞTAY ALTINCI DAİRE’sinin Esas No: 2009/10322 sayılı kararı ile turizm alanı olarak kullanılmasına dönük bakanlar kurulu kararının yürütmesinin durdurulması kararı vermiş; böylece Taşucu SEKA arazisi üzerinde turizm alanı olması münasebeti ile oluşan tüm yatırım engelleri 2009 yılında kaldırılmıştı.

2015’e kadar uyuyan projenin, 9 Ocak 2015’de Belediye Merkezli Silifke Kent Konseyi desteğiyle çeşitli sivil – siyasi örgütlenmeler, çeşitli kurum temsilcileri ve halkın katılımı ile gerçekleştirilen Doğu Akdeniz Yatçılık ve Yatçılık Teknolojisi Üretim Merkezi Çalıştayı’nda tersane yatırımlarını şirin gösteren ikna çalışmalarından sonra uyandırıldığı anlaşıldı. Zira, 26.03.2015’da bölge halkı tarafından toplantının yoğun şekilde protesto edilen Mega Yat İnşaa-Bakım-Onarım ve Gemi Havuzlama Tesisi (Tersane) Projesinin Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Halkı Bilgilendirme Toplantısı yapılmıştı.

2017 Yılına gelindiğinde tersane yapımı tekrar gündeme geldi ve 20.06.2017 tarihinde Akter Akdeniz Taşucu Gemi Sanayi A.Ş. tarafından, Tersane Alanı Projesi’nin Silifke’de Halkı Bilgilendirme toplantısı çevreci halkın protestolarıyla yapıldı. Toplantıda söz alan Silifke Belediye Başkanı Mustafa Turgut, tersane projesine karşı olduklarını, belediye olarak mücadelelerini sürdüreceklerini, ancak yetkilileri de dinlemek gerektiğini söyledi.  Bununla birlikte 27 Ekim 2017 itibarıyla adı geçen firmanın 2004 yılında aldığı ÇED UYGUDUR raporu dışında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı web sayfalarında herhangi bir ÇED UYGUN raporu veya ÇED süreci devam eden projeler duyuruları sayfalarında yeni başvuru duyurusu (adı geçen halkı bilgi bilgilendirme toplantısı duyurusu dahil) görülmüyor.

AYDINCIK VE SİLİFKE BALIK ÇİFTLİKLERİ GİRİŞİMLERİ

Pınar Eşkin’in Ekolojist.net’de yer alan haberine göre 2008’deki yeni yönetmelik çerçevesinde balık çiftlikleri kurulması konusunda 70 firma, 1 milyar dolarlık yatırım için Mersin’e doğru yola koyulmuş durumdaydı. Sivil toplum kuruluşlarının protestolarıyla birlikte Mersin Barosu bu yatırımların iptali için dava açtı ve Danıştay yatırım kararlarının yürütülmesini durdurunca Mersin balık çiftliklerinden kurtulmuştu. Ancak son dönemde birkaç firma Çevre Bakanlığı’ndan izin almayı başarmış.

Sonuçta gerek yönetmeliğin verdiği sürelerin bitmesi gerekse Ege’deki (özellikle Çeşme ve Karaburun) yöre sakinlerinin ve çevrecilerin olumsuz tepkileri nedeniyle; 2004’de Muğla sahilleri, Aydın Didim sahilleri için 2012 de ve İzmir sahillerinde 2017’de ÇED olumlu raporu olan Kılıç Deniz Ürünleri A.Ş. ait dört adet balık çiftliğini eski yerlerinden kaldırarak üçünü Aydıncık İlçesi Sancak Burnu, birini de Silifke Danaburnu Mevkiine kaydırmak istiyor. Firmanın yaptığı başvurulardan Aydıncık-1, Aydıncık-2 ve Aydıncık-3 nolu balık çiftliklerine tek bir ÇED raporu ile yapılan başvuru Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğünün 25 Ağustos 2017 tarih ve E.13765 sayılı yazısı ile kabul edildi. Ancak çiftliklerin ÇED raporlarına Çevre ve Şehircilik Bakanlığının “ÇED Kararları”  ve “ÇED süreci devam eden projeler” sayfalarından ulaşılamıyor (Çevreciler duyuruların bir iki gün sonra bakanlık web sayfalarından kaldırıldığını söylüyor).

Öte yandan, Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreci 7 Ağustos 2017 tarihi itibariyle başlatılan Polat Denizcilik AŞ’ne ait yıllık 40 bin ton kapasiteli Balık Çiftliği Projesi, Selçuk Üniversitesi Sualtı Arkeolojisi Bölümü araştırmacıları tarafından incelenen ve “dünyada arkeolojik olarak kanıtlanabilen en büyük tersane” olarak nitelenen Silifke Dana Adası mevkiine yapılmak isteniyor.

BÖLGEMİZDE TERSANE VE BALIK ÇİFTLİKLERİ İSTEMİYORUZ” PANELİ

Son olarak geçtiğimiz 14 Ekim 2017 tarihinde Mersin Çevre ve Doğa Derneği Silifke Temsilciliği tarafından “Bölgemizde Tersane ve Balık Çiftlikleri İstemiyoruz” konulu panel, Mersin-Silifke İlçesi’nin CHP’li Belediye Başkanı Uz. Dr. Mustafa Turgut’un desteği ile Silifke Göksu Otel konferans salonunda saat 17.30’da yapıldı. Panele yere basın temsilcileri, yörenin bazı eski belediye başkanları sivil toplum temsilcileriyle ve geniş bir halk katılımı oldu.  Aynı gün saat 10.00’da Mersin-Aydıncık İlçesinde yapılması tasarlanan aynı konulu panel ise Aydıncık Belediyesinin AKP’li belediye başkanı Ferat Aktan’ın son anda desteğini çekmesi ile yapılamadı.

Panelde Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği Emekli Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Enver Yaser Küçükgül yöreye olacak etkileri temelinde tersanelerin çalışmasını ve çevresel etkilerini; Halk sağlığı uzmanı Dr. Umur Gürsoy da balık çiftliklerinin sağlık etkilerini anlattı.

TERSANELERİN DOĞAL YAŞAMA VE İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ

Mesafe itibarı ile tersane alanının Özel Çevre Koruma Bölgesine sınır,  Ramsar Sulak Alan sınırına 1-1.5 km,  Göksu Deltasına 500 m’den daha yakın,  Sulak Alanlara 500 m’den daha yakın, Kaplumbağa Üreme Alanına bitişik, Taşucu ve Silifke Belediyeleri sınırları içinde kalmakta,  Silifke İlçe Merkezine 7 km ve Mersin İline 95 km mesafede olduğunu anlatan Küçükgül’ün verdiği bilgilere göre: Tersane etki alanındaki koruma bölgesinde 2130 ha sulak alan, 200 ha kumul ve 3280 ha geçici tuz stepleri ve çeltik alanı vardır. Göksu deltasında yoğun tarım faaliyeti, hayvancılık ve deniz alanında da balıkçılık yapılmaktadır. Tarımsal ürünler yılda üç kez istihsal edilmektedir.

Deltada koruma altında olan, nesli tehlikede olan ve endemik tür niteliğinde flora ve fauna ile yaklaşık olarak 330 un üzerinde kuş türü bölgede yaşam alanı bulmaktadır. Ayrıca 90 tür için üreme alanı olup kuluçka dönemini deltada geçirmektedir. Koruma altında altı tür kara ve su kaplumbağası, altı tür kara ve su kurbağası, ondört tür kertenkele, on tür yılan ve göç döneminde çok sayıda göçmen kuşa ev sahipliği yapan bir alandır. Sulak alan içerisinde önemli bir diğer tür ise mavi yengeçlerin varlığıdır. Fauna açısından 352 tür bitki barınmaktadır. Bunlardan sekiz tür endemik olup 32 tür ise nadir tür sınıfına girmektedir.

Aliağadaki Gemi Söküm Tesisleri, Fotoğraf: Enver Küçükgül

Türkiye’deki ÇED raporu uygulamalarını eleştiren Küçükgül, gelişmiş ülkelerde Çevresel Etki Değerlendirmesinin projenin tanıtımı, faaliyet alanlarının konumu, yer seçimi kriterleri, seçilen yerin gerekçesi, sahanın fiziksel, kimyasal biyolojik özellikleri, flora, fauna, endemik türler, nesli tehlikedeki türler, koruma altına alınan türler, özel çevre koruma alanı olup olmadığı, yer üstü ve yer altı özellikleri, sular, meteorolojik ve iklimsel özellikler yatırımın yapılacağı yerin en az 4 mevsim incelenmesinden sonra yapıldığını ve yöre halkının olumlu yöndeki onayı da alındıktan sonra ÇED raporu, olumlu veya olumsuz olarak verilir, diye devam etti.

Liman ve tersane tesislerinde; mekanik, ahşap, elektrik, boya, plastik işlemleri yanı sıra gemi bakımı için bunlara ilave olarak yüzeylerin hazırlanması, sac temizliği-tamiratı, boyama, renk giderme ve raspa işlerinin bir kısmı açık alanda yapılır. Sahanın bu hizmetlere hazır hale getirilmesi için denizde kazı, inşaat, dip taraması, kıyıda dolgu yapılacaktır.

Bölgede koruma faaliyetleri için 2002 yılında yürürlükte olan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğindeki “Tampon Bölge” sınırlarının koruma alanına mesafesi 5 km’den az olamaz  ve bu alanda Birinci Sınıf Gayri Sıhhi Müessese yapılamaz ifadeleri 17.5.2005 tarihinde değiştirilerek tampon bölge sınırları 2.5 km mesafeye düşürülmüştür. Gayrisıhhı Müesseseler mevzuatında ise insan yerleşimine izin verilmemesi gereken sağlığı koruma bantları 50 metrelere kadar düşürülmüştür. Yönetmeliklerdeki durum konuşmaya bile değmeyecek kadar bilimdışıdır.

Mekanik, ahşap, elektrik, boya, plastik işlemleri yanı sıra gemi bakımı için bunlara ilave olarak yüzeylerin hazırlanması (sac temizliği-tamiratı, boyama, renk giderme ve raspa işleri) birçoğu açık alanda yapılması planlanmaktadır. Sahada oluşacak emisyonlar (partikül madde, toz, metal tozları, boya pigmentleri, çözücüler, yanma tepkimeleri sonucu oluşan gazlar, atıklardan oluşacak buharlaşmalar vb.) çevreyi olumsuz etkileyecektir. Faaliyet hazırlık aşamasında ve sonrasında yapılacak işlemler sonucu; özellikle katı, sıvı ve gaz atık oluşumu görülecektir. Bu atıkların bertarafı için yeterli önlemler alınmamıştır. Atmosferik emisyonlarla gazların ve partiküllerin gerek deltaya gerekse denize yayılması ile her iki ortamda olumsuzluk yaratılacaktır.

Yüksek basınçla birlikte teknelerin iç ve dıştaki eski boyalı yüzeylerine uygun kum püskürtülerek ilk günkü halini almasını sağlamak demek olan raspa işlemleri, boyama, metal işlemleri vb. önemli kirletici prosesler doğada toprakta, suda ve canlı bünyesinde taşınım prosesleri sonucu biyoakümülasyon ve biyomagnifikasyon süreçleri ile toksisite düzeyine kadar ulaşabilecek etki yaratacaktır. Dünyada çoğu yerde özellikler AB ülkelerinde yasaklanan bu kuru Gırid tozuyla yapılan raspalama işlemi kum tanelerine dönüşerek toz üretir. Bu toz bulutu rüzgârla taşınarak insanda 5–10 yıl içinde akciğer kanserine yol açmasına neden olabilir.

Raspalandıktan sonra ise yüksek basınçlı püskürtmeli boya tabancaları ile boya işlemine geçilir. Kullanılan boya deniz kabukluları için zehirli olduğu için dünyada yasaklanma yoluna gidilmekte ancak gemileri koruyacak başka önlemler olmadığı için mecburen kullanılmaktadır. Boyalar solunduğunda akciğer kanserine, deri ile temasında cilt kanserine yol açmaktadır. Gemi inşaatı ve bakım onarım faaliyetleri süresince yoğun olarak kaynak yapılacaktır. Yapılan kaynaklar genellikle gaz altı kaynağı tekniği iledir ve kullanılan gaz ise az miktarda karbondioksit ve çok miktarda zehirleyici etkilere sahip argon gazıdır. Uzun süre maruz kalındığında mutasyonlara yol açacağı için her türlü kanseri tetikleyebilir ve bu etkiler 10 yıl içinde görülür. Pek çok ülkede kıyıda izin verilmeyen deniz gemi sökümü ve beraberinde getirdiği asbest tehlikesi de Türkiye tersaneleri için önemli bir tehlike sunmaya devam etmektedir.

Küçükgül, tersanenin neden olacağı gemi trafiği artışıyla gemilerin su kesimi yüzeyleriyle taşınacak egzotik türler, sintine ve balast suları, yakıt ve yağlardan oluşacak ve çeşitli yollarla yayılacak kontrolsüz kirlilikler deniz suyunu doğrudan da dolaylı olarak olumsuz etkileyecektir. Tuzla Tersanesinde yapılan bilimsel ölçümler tersanenin denizi çok ciddi kirlettiği ortaya çıkmıştır. diye sözlerini tamamladı.

BALIK ÇİFTLİKLERİNİN DOĞAL YAŞAMA VE İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ

Panelin ikinci konuşmacısı Dr. Umur Gürsoy ise konuşmasına balık çiftliklerinin sağlık etki değerlendirmesini yapacağını söyleyerek ve ilk olarak: “Biz balık çiftliklerini kurarız ve doğadaki balıkların nesli kuruturuz.”, diyerek Rachel Carson’un dünyayı değiştiren ünlü kitabı “Sesiz Bahar’a gönderme yaptı ve geçmişteki bir Silifke sonbaharını betimleyerek başladı:

“Balık sürülerini esrarengiz hastalıklar kırıp geçirmiş, yunus ve deniz kaplumbağaları hastalanıp ölmüşler. Her yerde ölümün gölgesi varmış… Sözgelimi martılar nereye gitmiş olabilirler… Barınaklardaki balıkçı tekneleri terkedilmiştir… Sessiz bir balıkçı son baharıdır bu sonbahar.”

Bedensel etkiler:

Ortalama yıllık balık tüketimi 2015’te 6,2 kilogram olan Türkiye’de denizdeki ve akarsulardaki balık çiftlikleri bizi bütün yıl boyu, tatil ve izin günleri dahil yedi gün, çalışma ve dinlenme saatleri dahil 24 saat etkilerler, çünkü etkileri ya soframızda tabağımızdaki balıktadır, ya da yer altı suyunun kirlenmesiyle bardağımızdaki sudadır, yüzerken ağzımıza burnumuza giren deniz suyundadır. Balık çiftliklerindeki dünya standardı, “İnsan yaşamayan yerlerde, 100-200 metre/sn çok kuvvetli akıntı alan denizlerde ve iki yılda bir yer değiştirecekler” şeklinde. Ülkemizde denizdeki balık çiftlikleri beş yılda bir yer değiştiriyor. Yer değiştirmeni nedeni yaptıkları kirlilik. Çiftlikler deniz tabanına çok fazla miktarlarda organik madde ve azot kirliliği yapıyor. Bizde izin verilen akıntı hızı ise çok düşük: 0,1 m/sn veya daha yüksek olmalı ki bu, dünya standardının 1000-2000 katı daha düşük bir akıntı hızı olan yerlere çiftlik kurulabilir demek. Bu akıntı hızı bizdeki balık çiftliklerinde yurtdışındaki balık çiftliklerinin kirlilik verilerinden çok daha fazla kirliliklere yol açabilir. Balık çiftliklerinin sağlığımıza etkisi akciğerden (tozlaşan balık yeminin çiftlik işçilerine etkisi), besinlerle ve su-balık ve balık yemine derimizle değinme yoluyla ya bedensel, ya da sosyo-ekonomik ve ruhsal yönden iyilik durumumuzu bozarak doğrudan (çiftlik balığı yemekle, çiftlikte çalışmakla) ve dolaylı yolla (çevre kirliliğinin sosyo ekonomik etkisi vb.) olur.

Üretim aşamalarında yüksek miktarda antibiyotik ve başta pestisitler olmak üzere çeşitli kimyasallar kullanılıyor, ama kültür su ürünlerinin tüketiminin insan sağlığı üzerine etkilerini tartışan geniş yayınlar yok. Çünkü yeni (1980’lerden sonra artan) ve bilimin tanımadığı bir durum bu.

Hayvan çiftliklerinde kalabalık yaşam enfeksiyon zincirini kolaylaştırıyorlar. Hastalığın ekolojisini ve enfeksiyon zincirindeki her hangi bir halkayı bozuyor ve bulaşıcı hastalıkların hayvanlara ve hayvanlardan diğer insanlara ve deniz için doğadaki hayvan türlerine geçişi kolaylaşıyor. 2012’de Kanada’da deniz çiftliklerinden doğal ortama kaçan deniz bitleri tüm pembe somon nüfusunun %80’inin ölümüne yol açtı. Bu nedenle hayvanlara sürekli antibiyotik ve parazit ilacı veriliyor. Bu da, hem hayvanlarda, hem de insanlarda hastalık yapıcı mikropların kullanılan antibiyotiklere dirençli hale gelmesine yol açıyor. Bu nedenle: Hayvan dışkısına da geçen ve hayvanlara yemleri ile verilen antibiyotiklerin: Gerek balığın yenmesi gerekse deniz banyosu sırasında deriden veya ağızdan alınması; çiftlik işçilerinin yemlerin tozunu yutmaları veya balıkçılık mesleklerindekilerde deniz uğraşları sırasında deniz suyunun ağıza alınması veya yutulması sonrasında antibiyotiğe dirençli hale gelen bir mikropla hastalananlarda ve bu hastadan diğer toplum bireylerine bulaşan iltihabi ve parazitli hastalıkların tedavisi gederek güçleşiyor. Giderek artan sayıda zatürre ve böbrek iltihabı hastası antibiyotiklere yanıt vermediği için ölüyor.

Çiftlik balığı 1 kg et ağırlığına gelinceye kadar yaklaşık 2 kg yem yiyor. Çiftlik balığı üretiminde yem dönüşüm oranı Türkiye’de halen levrek için 1,8 ve çipura için 1,6 civarındadır. Yemin yüzde 45’i balık unu, yüzde 10’u balık yağıdır. Kalan kısmı ise soya, mısır ve vitamin. Yemin ham maddesinin yüzde 80’i yerli, yüzde 20’si ithaldir. Bir kilo karides, somon ya da benzeri bir canlı yetiştirmek için yaklaşık 2,5 ila 5 kilo arasında değişen miktarlarda yaban balığı gerek ki bu miktar, ton balığında 20 kiloya kadar artış gösterebilir. Çipura ve levrek üretimi için yaklaşık %60-80’i hayvansal protein kaynaklarına dayanan balık yemine ihtiyaç duyulmaktadır. 1950 ve 1960 arasında denizlerimizde tutulan ve %90’ı doğrudan insan tüketimine yönlendirilen hamsinin, 2013’te %56’sı balık unu ve balık yağı üretiminde kullanılmıştırDolayısıyla doğrudan insan tüketiminde kullanılabilecek, fiyat olarak daha ucuz ve gıda içeriği olarak zengin bir kaynak olan hamsinin çok büyük bir oranı balık çiftliklerinde yem olarak kullanılmakta; hamsiden daha pahalıya satılacak ve çoğu ülkemiz insanını kursağına gitmeyerek ihraç edilecek balıkları üretmek üzere yem fabrikalarına gönderilmektedir.

Karadaki diğer çiftlik hayvanlarında (Domuzların gübresinde daha az fosfor bulunsun, ineklerin meme iltihabına dirençli olsunlar ve tavuklar hızlı büyüsün ve kolay pişsin diye genleriyle oynamalar yapılıyor.  Aynı şey çiftlik balıklarında da yapılıyor mu; bilmiyoruz. Ancak hayvan yemlerinde Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizma) GDO’lu ürünler kullanılıyor.  Çünkü T.C. Tarım Bakanlığı Biyogüvenlik Kurulu, GDO’lu 3 soya ve bir mısır çeşidinin hayvan yemlerinde kullanımına onay verdi.

Çevre ve Doğal Ortamların Kirlenmesi

Bir kilo karides, somon ya da benzeri bir canlı yetiştirmek için yaklaşık 2 buçuk ila 5 kilo arasında değişen miktarlarda yaban balığı gerek ki bu miktar, ton balığında 20 kiloya kadar artış gösterebilir. 2.500 tonluk bir balık çiftliğinde 100 gr ile 500 gr arasında yaklaşık 6 milyon adet balık var. Bu balıklara günde 12-13 ton balık yem veriliyor ve çiftlik kafeslerinin bulunduğu deniz tabanına eğer balık somon ise bin ton somon yetiştirilmesi; bütün üretim aşamalarından hasadına kadar deniz dibine 5 bin tondan fazla azot kirliliği, yılda metrekareye 6 kilo karbon (organik atık) kirliliği yapıyor. Bunun sonuçları kokuşma, denizdeki bitkisel yaşamın ve alglerin artmasına bağlı sudaki oksijen azalmasıdır. Bu denizdeki oksijen yoğunluğunu düşürerek özellikle kapalı veya deniz dibi akıntılarının düşük olduğu havzalarda ve ani sıcaklık artışlarında toplu balık ölümlerine yol açabiliyor.  Ancak istiridye (midye) çiftlikleri kirletmiyor, aksine temizliyor; çünkü yemlenmiyor; denizdeki alglerden besleniyorlar. Bu yüzden somon çiftliği yanındaki istiridye-midye çiftliklerinde midyeler %50 daha iyi büyüyor ve kirliliği azaltıyorlar.

Su ürünleri yetiştiriciliğinde kullanılan dezenfektanlar (hijyen amaçlı), algisidler (alg öldürücüler), herbisidler (bitki öldürücüler), pestisidler (bitki ve böcek öldürücülerin tümü), parazisidler ( parazit öldürücüler), antibakteriyeller (bakteri öldürücüler) doğal ortamdaki balık ve deniz canlılarını etkiliyor.

Sosyo-ekonomik Etkiler

Balıkçılığın denizde veya çiftliklerde şirketler ve tek işveren eliyle yürütülmesi geleneksel balıkçılıktaki kendi kararlarını kendi alabilen işçi ve balıkçılığı yok ediyor. Erkekler akşam eve dönen balıkçılar olmaktan çıkıp şirketin yolladığı alanlarda uzakta çalışıyorlar. Kadınlar ve çocuklar ve aile yapısı bu durumdan zarar görüyor. Üretilen balığın daha çok ihracata yönelik olduğu düşünüldüğünde, istihdam olasılıkları haricinde yerel halkın çoğunun deniz alanını kullanan bu projelerden eşit biçimde faydalanamadığı ve çiftlikleri benimsemedikleri ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’de (2005 sonu itibarıyla) 245 balık çiftliği vardı. 2012’de üretici sayısı 2000’e yaklaştı. Kesin sayıyı bilmiyoruz. 1986’da Türkiye su ürünleri üretiminde %1’in altında paya sahip olan kültür balıkçılığı sektörü 2012 yılı itibariyle bu payı %33’e yükseltmiştir. 2015 Yılında 432 bin ton su ürünü doğal balıkçılık yoluyla, 240 bin ton su ürünü balık çiftlikleri yoluyla (%35,7) üretilmiştir. 2014’de üretilen 234,3 bin ton çiftlik balığının 108,2 bin tonu (%46,2) alabalık ve tatlı su balıkları şeklinde; 126,1 bin tonu (%58,8) ise denizlerde kurulu çiftliklerden üretildi. 2016’da deniz çiftliği ürünlerini üretiminin yüzdesi %59,8 olmuştur (bkz. Tablo: 1).

Günümüzde sektör, çipura ve levrek üretiminde Avrupa’nın en büyük üreticilerinden biri haline gelmiş ve Avrupa’ya Türkiye’deki üretimin %75’ini gerçekleşmiştir. Türkiye’nin AB ülkelerine ihraç ettiği tek hayvansal gıda Çiftlik balığıdır. Yunanistan’ ve AB ülkelerinde deniz balık çiftlikleri yoktur. Neden onlar kendileri balıkların üretmiyorlar diye düşünmeliyiz. Çiftlik balığı üretiminin artış oranı yıla %10 olan Türkiye’nin büyük çiftlik balığı üreticileri şunlardır: Kılıç (15-17 bin ton), Gümüşdoğa (10 bin ton), Yunanlılara ait Fiyord Marin (8 bin ton), Agro-Marin (5 bin ton), Nord Sea (isveç) (3 bin ton ) Elize (2,5 bin ton) ve Hadko (1 ton).  Denizlerimizde üretim kapasitesi 250 ton/yıl altında olan işletmelerin başvuruları kabul edilmeyip, onaylanacak projelerde ÇED belgesi istenmektedir. Son yıllarda kurulan işletmelerin tamamı, açık deniz (off-shore) tipi işletmelerdir.

Bununla birlikte bu tesisler iyi denetlenmemekte ve izinsiz çalışabilmektedirler. TSK Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın 2000 yılı faaliyet raporuna göre 209 adet balık çiftliği denetlenmiş ve 124 adedi çevre kirliliğine sebebiyet ve ruhsatsız çalışma suçlarından dolayı savcılığa sevk edilmiştir.

Özet olarak gerek tatlı sularımızdaki gerekse denizlerdeki balık çiftlikleri:

1- Bedensel sağlığı bozucu (Antibiyotiklere direnç gelişmesine neden olmaları), 2- Sosyo-ekonomik sağlığı bozucu, 3- Psikolojik sağlığı bozucu (yazlıkçıların, emeklilerin hayalleri yok olması, çalışanların, okul çocuklarının yaz tatili ve eğlence spor olanklarının daralması vb.) etkilerive 4- Ekolojik-Çevresel kirliliğe (Sonuçları bizi dolaylı olarak etkileyecek) neden olmaları nedeniyle  ‘Herkes için sağlık’ temel ilkeleri kapsamında çevre sağlığında gereksinim duyulan dokuz temel hedeften biri olan ihtiyat (sakınma) ilkesinin, yani “Çevreye ve sağlığa bir dizi tehdide ve geri dönüşü olmayan zarara neden olma olasılığı bulunan iş veya ürünler konusunda korkulan sonuçlar, ürün veya işler arasında tam bir ilişki kanıtı olmasa bile, güvenilir bir neden varsa, bu iş ve ürüne karşı koruyucu ve önleyici önlemler alınması”nı gerektirirler.

Ayrıntılı bilgi için bkz.:

  1. https://www.facebook.com/TasucuDenizkizi/posts/10152904628607989:0
  2. https://yesilgazete.org/blog/2017/09/07/mersinde-balik-ciftligi-isyani-gdolu-ve-yagli-besinler-denizleri-kirletiyor/
  3. http://ekolojist.net/mersinde-balik-ciftligi-isyani/
  4. http://www.mersinhaberci.com/haber/10588/kabus-geri-dondu.html
  5. http://www.kilikyahaber.com/balik-ciftlikleri-bolgemizde-ciddi-riskler-olusturacaktir/
  6. http://www.guneygazetesi.com/muglali-firma-mersinde-4-balik-ciftligi-kuracak-h10825.html
  7. Cinmen I. Greenpeace’den Deniz Sözüdoğru’yu dinleyin. Bu Denizi Orkinoslar mı Kirletti? İstanbul – BİA Haber Merkezi20 Nisan 2012, https://m.bianet.org/bianet/cevre/137743-bu-denizi-orkinoslar-mi-kirletti.
  8. Environmental Impacts of Fish Farming. http://www.gov.scot/uploads/documents/ae01environimpact.pdf.
  9. The State of World Fisheries and Aquaculture 2016. http://www.fao.org/3/a-i5555e.pdf.
  10. Güngör Uras, Milliyet, Yazının tarihi: 20.09.2009. http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/gungor-uras/ciftlik-balikcisi-denize-her-gun-25-bin-tl–bir-otomobil–atiyor-1141540/.
  11. Halweil B., Nierenberg D. Et ve Deniz Mahsulleri: Küresel Beslenme Biçiminin En Pahalı Malzemeleri. İçinde: Dünyanın Durumu Raporu-2008. TEMA Vakfı Yayınları, No:54, İstanbul:71-88.
  12. Nierenberg D. Küresel Et Sanayiini Yeniden Gözden Geçirmek. İçinde: Dünyanın Durumu Raporu-2006. TEMA Vakfı Yayınları, No: 50, İstanbul:24-25.
  13. Machalaba CC ve ark. Hayvanlardan Bulaşan Hastalıkların Ortaya Çıkışı. İçinde: Dünyanın Durumu Raporu-2015.İşBankası Yayınları, İstanbul:145.
  14. YETİŞTİRİCİLİK – TÜRKİYE’DE BALIK ÇİFTLİKLERİ. İçinde. Deniz Atlası-2017. Heinrich Böll Vakfı:2017:52. https://tr.boell.org/sites/default/files/deniz_atlasi_tum_son.pdf. Erişim Tarihi: 12.10.2017. ve https://tr.boell.org/tr/2017/06/07/yetistiricilik-turkiyede-balik-ciftlikleri. Erişim Tarihi: 12.10.2017.
  15. Nil Kayarlar Sarrafoğlu. Balık çiftlikleri hakkında dokuz korkunç gerçek. http://www.gelbalder.org/makaleler/5052-balik-ciftlikleri-hakkinda-dokuz-korkunc-gercek.html. Erişim Tarihi:11.10.2017.
  1. Dvorak V. Ionizing Radiation. In Last J.M. Wallace B.R,editors,  Cannor E. Ve Ark, ass. editors. Maxcy-Rosenau-Last Public Health and Preventive Medicine, 13th ed. U.S.A: Prentice-Hall International Inc.
  2. http://www.gazetevatan.com/elif-ergu-442036-yazar-yazisi-avrupa-nin-en-buyuk-levrek-ureticisi-oldu–guney-amerika-ve-fas-ta-balik-ciftligi-kuracak/
  3. Kültür Balıkçılığı Sektör Raporu-2014. http://www.dogaka.gov.tr/Icerik/Dosya/www.dogaka.gov.tr_525_XM1R38TF_Kultur-Balikciligi-Sektor-Raporu-2014.pdf
  4. TÜİK. Kültür Balıkları Üretim Miktarı Yetiştiricilik üretimi. http://www.tuik.gov.tr/PreTablo.do?alt_id=1005

 

Umur Gürsoy