Ana Sayfa Blog Sayfa 2989

[Bugün Dünya Vegan Günü] Türkiye’nin ilk Vegan Akademisi geliyor!

Dünya Vegan Günü dolayısıyla bu konuda farkındalık yaratmak ve halkı bilinçlendirmek amacıyla, Türkiye Vegan ve Vejeteryanler Derneği (TVD) organizatörlüğü, V-Label sponsorluğu ve Wyndham Grand İstanbul Kalamış Otel mekan sponsorluğu ile bir etkinlik düzenledi. Gün boyu süren etkinlikte, vegan beslenmenin sağlık, etik ve ahlaki yönü, aynı zamanda da çevre boyutu çeşitli konuşmacılar tarafından irdelendi. Yaklaşık 2000 kişinin katıldığı etkinlikte, katılımcılar birbirinden farklı konuların konuşulduğu panelde bilgilenirken aynı zamanda vegan alternatiflerle buluşmanın keyfini yaşadı.

Program, TVD Yönetim Kurulu Başkanı Ebru Arıman’ın açılış konuşması ile başladı. Veganlığın etik yönüne vurgu yapılan konuşma sonunda, etkinliğin amacına uygun olması bakımından çiftlik hayvanlarının dramını yansıtan kısa bir film gösterimi de yapıldı.

Vegan akademi geliyor!

TVD, bu özel günde 2018 yılı Ocak ayında çalışmalarına başlayacak olan ve ana amacı ülkemizde veganlık konusunda eksik olan akademik, teknik ve pratik bilgiyi akredite bir eğitim programıyla turizm okulları, üniversiteler, turizm işletmeleri ve mesleki kurslara taşımak olan VeganAkademi ve yeni internet kanalı TVDTV’nin de startının müjdesini verdi. Büyük ilgi gören Vegfest ise her yıl geleneksel olarak düzenlenmeye devam edecek.

21-22-23 Nisan 2018’de vegan dostu belediye Didim Vegan Festivali düzenliyor

Ardından söz alan Didim Belediye Başkanı Ahmet Deniz Atabay, Didim’in doğaya ve insana bakışının bu felsefeyle birebir uyuştuğunu ve bu felsefeyi yaymak için ideal bir yer olduğunu belirtti. İlki bu yıl 29-30 Nisan tarihlerinde gerçekleştirilen Didim Vegan Festivalinin 2018 yılında 21-22-23 Nisan tarihlerinde yapılacağının da müjdesini verdi. “Amacımız turizm geliri değil, felsefeyi yaymak” diyen Atabay festivalin büyük ilgi gördüğünü ve vegan kent hedefleri kapsamında geçtiğimiz kış Didim’deki işletmelere vegan menü hazırlamaları için eğitim verdiklerini söyledi.

TVD başkanı Ebru Arıman’ın “Biliyorsunuz bizim için özgürlük çok önemli. Didim’de fayton ve yunus parkları konusundaki son durum nedir?” sorusunu şöyle yanıtladı:

“Yunus parkları yok. Faytonların yerine de motorlu fayton koyacağız ancak belediye bizden önce faytoncularla bir sözleşme yaptığı için bu biraz zaman alacak.”

Vegan beslenenler sağlıklı mı?

İnsanın beslenme tarihini ve vegan beslenmenin sağlık boyutunu 2 yıl boyunca araştıran ve kendisi de vegan olan Koç Üniversitesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Dr. Suat Erus, sağlıklı olmak için hayvansal gıdalara muhtaç olduğumuzun tamamen hurafe olduğunu vurguladı.

Yapılan bilimsel bir çalışmalarda, 20 yıldır insulin kullanan diyabet hastalarınn vegan beslenmeye geçince, günde 15-20 ünite insulin kullananların 2 hafta içinde insulin almayı tamamen kestiklerinin görüldüğünü dile getiren Erus, bunun gibi sayıları giderek artan çalışmalarda vegan beslenmenin diyabet, kalp ve damar hastalıkları gibi birçok hastalığı önlediğini de görünce hastalarına bu beslenme tarzını önermeye başladığını belirtti.

Erus, giderek artan meme kanseri vakalarıyla süt ve süt ürünlerinden sürekli alınan östrojen hormonunun ilişkilendirilmediğini ve Afrika toplumlarında meme kanserine rastlanmadığını da vurguladı.

Bilimsel araştırmalar ne kadar bağımsız?

Dr. Suat Erus’un önemsediği bir konu ise ilaç firmaları ve hayvancılık sektörü arasındaki yakın ilişkiler. “Hastalıkların beslenmeyle ilişkisinin ikinci plana itilmesi, insanları ilaca bağımlı hale getirirken ilaç şirketlerini zengin ediyor.” Diyabet ve kardiyoloji derneklerinin “kendini sinsice korumaya alan” et endüstrisi tarafından desteklendiğini ve sağlık üzerine bilimsel araştırmaların da hepsinin güvenilir olmadığını hatırlatan Erus çarpıcı bir çalışmadan bahsederek dinleyenleri şu şekilde uyardı:

“Son 20 yılda yapılan 3700 bilimsel araştırma incelenmiş ve bu çalışmaların sadece %6’Sının bağımsız olduğu görülmüş. Bu araştırmacılar arasında ilaç şirketlerinden maaş alanlar var. Ve bunu açık açık söylüyorlar.”

Hayvancılık gezegen için bir felaket mi?

İklim değişikliği konusundaki çalışmalarıyla bilinen Açık Radyo’nun Kurucusu Ömer Madra Dünya Vegan Günü kapsamında veganlığın çevresel etkileri üzerine bir konuşma yaptı.

“Birleşmiş Milletler’in rakamlarına bakıldığında, hayvancılığın neden olduğu seragazı salınımı, dünyada ulaşım kaynaklı seregazı salımından fazla olduğunu dile getiren Madra, bu yüzden hayvancılık iklim değişikliğinin en büyük sebeplerinden birisi olduğunu belirtti. Yılda yaklaşık 70 milyar kara hayvanının yenmek üzere öldürüldüğünü ve hayvanların Nazi kamplarına benzer bir hayat yaşamaya mecbur bırakıldığını vurgulayan Madra, Yahudi soykırımından kurtulan birisinin şu sözlerini paylaştı:

“İnsanlar hayvanları yemeye devam ettiği sürece savaşlar devam edecek.”

Yediğin şey sen misin?

TVD’nin davetlisi olarak programa Antalya’dan konuşmacı olarak katılan Nöroloji Uzmanı Dr.Timur YILMAZ, konuşmasına Almanların “Sen yediğin şeysin” sözünden aldığı ilhamla “Yediğin şey sen misin?” sorusuyla başlayarak, yediklerimizin ve bedensel sağlığımızın, ruh sağlığımıza, kişiliğimize ve davranışlarımıza etkisi olabileceğini belirterek bu görüşünü oldukça çarpıcı örneklerle destekledi. Yamyamlığın açlıktan değil, “Acaba cesur bir savaşçının kalbi yenirse onun gibi cesur olunur mu?” gibi soruların yanıtını bulmak için başladığını, bu mantıktan yola çıkarak bazı Uzakdoğu kültürlerinde de “İyi ve güzel olmak istiyorsan yediğin şeyleri değiştirmelisin” diyerek hayvan yemekten uzak durulduğunu anlattı.

Hayvansal gıdalar kişiliğimizi etkiler mi?

Yediklerimizin bağırsaklarımızdaki mikrobiyatayı, yani bakteri yaşamını, değiştirdiği gerçeği de hesaba katılırsa Yılmaz’a göre bu mümkün.

Konuşmasında birkaç bilimsel çalışmadan bahseden Yılmaz, şunları söyledi:

“Bir çalışmada, kedinin bağırsaklarında bulunan bir bakteri farelere yerleştiriliyor ve farelerin ezelden beri düşman olduğu kediye sevgi dolu yaklaşmaya başladığı fark ediliyor. Vücut geliştirmecilerin kullandıkları takviyelerden dolayı eşlerine karşı daha saldırgan ve daha tahammülsüz davrandıklarını gösteren bir başka çalışma daha var.”

Hayvanların beyinlerinin insandan büyük bir farkı olmadığını ve birçok duyguyu aynen bizler gibi hissedebildiğini vurgulayan Yılmaz’a göre, tüm bilinenler hesaba katıldığında şu soruyu sormamız gerekiyor, “Korku, dehşet, ve acı hissederek yaşamış hayvanların etlerini, süt veya yumurtalarını tükettiğimizde biz nasıl insanlar oluruz?”

Bennu Gerede ve mezbaha çekimi

Bali’den bu etkinlik için Türkiye’ye gelen, kendini 4 yıldır vejetaryen ve 2 yıldır da vegan olarak tanımlayan fotoğrafçı Bennu Gerede de veganlığa giden öyküsünü izleyicilerle şu şekilde paylaştı:

“Restoranda bir gün yemek yerken ‘Ben ne yapıyorum’ dedim. Önümde bir kadavra vardı.” O günden sonra et yemeyi bıraktığını anlatan Gerede ardından bir çekim anısını da paylaştı:“Bir çalışmamızda mezbaha içinde çekim yaptım. Her yer kan, her yer ölüm. Koku berbattı! Hayvanı yediğinde o ruh içine giriyor, ve o ruh korkuyla ölmüş.”

Çocukluğunda bol et tüketilen bir ailede büyüdüğünü belirten Gerede, bu farkındalığı çok geç yaşadığını belirterek herkese veganlık çağrısında bulundu.

Vegan dönerden vegan peynire, vegan sucuğa, vegan tekstil ürünlerinden vegan kozmetik ve hatta bitkisel vegan gübreye kadar birçok alternatifin sunulduğu stant alanında, 40’a yakın katılımcı yer aldığı program Nirvan Bilirmul konseri ile sona erdi.

 

(Yeşil Gazete)

ABD’ye kafa tutan Kuzey Kore’nin nükleer deneme alanında facia: 200 ölü

ABD Başkanı Donald Trump ve Kuzey Kore lideri Kim Jong Un’un nükleer restleşmesi sonrası Kuzey Kore bir faciayla gündeme geldi. Çoğunluğu inşaat işçilerinden oluşan 200 kişi nükleer deneme alanında meydana gelen kazanın kurbanı oldu.  İngiliz Independent gazetesi, Japon medyasını kaynak gösterdiği haberinde Kuzey Kore’deki nükleer deneme alanı Punggye-ri’de inşaatı henüz bitmemiş bir tünelin çöktüğünü duyurdu.

Haberde yakşalık 100 kişinin göçük altında kaldığı, enkaz altında kalanları kurtarma çalışmaları sırasında ikinci bir göçüğün meydana gelmesi sonucu 100’e yakın kişinin daha yaşamını yitirdiği öne sürüldü.

Tünelin çöktüğü tarihin 10 Eylül olduğu bildirildi.

Kuzey Kore yönetimi, 3 Eylül’de, 2006 yılından bu yana en güçlü ve 6. nükleer denemesini yapmıştı. Uzmanlar nükleer denemenin yapıldığı Punggye-ri tesisi ve yakınlarında bir dizi toprak kayması meydana geldiğini söylemişti.

 

(Independent, Yeşil Gazete)

Söz Uçar, #direnayol ve Rebirth 3. Divine Queer Film Festivali’nde

Bu yıl üçüncüsü düzenlenen ve bağımsız bir festival olan Divine Queer Film Festivali, 10-12 Kasım tarihleri arasında  Torino’da (Via Baltea, 3, Laboratori di Barriera) gerçekleşecek.

2009 yılında Torino’da kurulmuş, 2011 ve 2012 yıllarında Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’ne ev sahipliği yapmış olan Taksim Kültür Derneği ile ortaklaşa düzenlenen ve birçok farklı ülkeden filmlerin buluşacağı  festivalde bu yıl üç Türk filmi yer alacak.

Hikayesi Barış Bıçakçı’ya, yönetmenliği Tufan Taştan’a ait, görevlerinden ihraç edildikten sonra açlık grevine başlamış eğitimciler olan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ ya ithafen çekilmiş Söz Uçar filmi, festivalin açılış filmi olarak programda yer almakla beraber 10-12 Kasım tarihleri arasında, üç gün boyunca seyirci ile buluşacak.

https://www.youtube.com/watch?v=2NO5SvgP1Xw

Ayrıca  festivalin programında, yönetmenliğini Rüzgar Buski’nin yaptığı  #direnayol  ile Gökçe Oraloğlu’nun yönetmenliğinde  Rebirth filmi de yer alıyor.

#direnayol – Trailer from kanka productions on Vimeo.

Cinsel kimlik, göç ve engellilik gibi konulara eğilen, yine bu konularda tüm önyargıların, korkuların ve tabuların insan hikayeleri aracılığıyla, sinema dilinin kullanılarak aşılabileceğine  inan Divine Queer Film Festivali, İtalyan aktivist ve  Queer kuramcısı Mario Mielli’ye ithaf edilen ödül töreni ile sona erecek.

https://www.youtube.com/watch?v=U7b7g2N4zAo

Ödül töreninde, yarışma filmlerine Divine Queer Film Festivali Ödülü, Uluslararası Jüri Özel Ödülü ve DQFF Halk Ödülü olmak üzere 3 ödül dağıtılacak.

Festival boyunca tüm bilgi ve güncellemeler  festivalin resmi web sitesi olan http://www.divinequeer.it üzerinden ve sosyal medya hesaplarından takip edilebilecek.

Twitter (@DivineQueerFF) / Facebook (@divineqff)

 

Haber: Nükhet Akgün Bordignon

(Yeşil Gazete)

Cumhuriyet davasında tahliye yok

Cumhuriyet gazetesinin dört çalışanının ‘terör örgütü’ bağlantılı suçlamalarla tutuklu yargılandığı davanın dünkü duruşmasında tahliye çıkmadı.

Davada genel yayın yönetmeni Murat Sabuncu, muhabir Ahmet Şık, Cumhuriyet Vakfı İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, muhasebeci Emre İper ve ‘Jeansbiri’ isimli twitter hesabının sahibi Ahmet Kemal Aydoğdu tutuklu yargılanıyor.

Mahkeme, Mehmet Faraç, Leyla Tavşanoğlu ve Doğan Satmış’ın tanık olarak dinlenmesine hükmetti. ByLock kullandığı iddia edilen muhasebeci Emre İper’e dair bilirkişi raporu beklenecek.

Mahkeme heyeti Atalay, Sabuncu ve Şık hakkındaki kararı oyçokluğuyla alırken bir üye hâkim karara tahliye yönünde şerh koydu. Duruşma 25 Aralık’a ertelendi.

‘Örgüt bu adliyede’

Duruşmada savunma yapan muhabir Ahmet Şık, şunları söyledi: “Ben iki celsede de suç duyurusunda bulunduğumu söyledim ama siz karar almaktan kaçtınız. İktidara yakın gazetede duruşma savcısının adıyla belge dolaşıyor ama siz suç duyurusunda bulunmuyorsunuz. Bizim manşetlerimizden örgüt arıyorsunuz. Ama örgütün yerini size söyledim. Örgüt bu adliye binasının içinde, hakim savcı kılığında, işbirlikçileri de medya.”

Özgür Gündem davasında 2 tahliye

Kapatılan Özgür Gündem gazetesi yönetici ve yazarları hakkındaki davanın 5’inci duruşmasında 441 gündür tutuklu olan Sorumlu Yazıişleri Müdürü İnan Kızılkaya ve İmtiyaz Sahibi Kemal Sancılı dün tahliye edildi.

İnan Kızılkaya savunmasında, “441 gündür yoksunum ve tecrit altındayım. Benim başıma gelen en kötü şey 441 gün tutuklu olmam değil, gazetemin kapatılması. Ben gazeteciyim, yaptığım tüm haberlerin arkasındayım. Bu toplumun bilgi edinme hakkıdır, anayasal haktır. Gazetecilik suç değildir. Gazetecilikten yargılanan herkesin serbest bırakılması gerekiyor.” açıklamasında bulundu. Silivri Cezaevi’nden çıkan Kızılkaya ve Sancılı’yı dostları ve sevenleri karşıladı.

 

(Diken)

Osman Kavala tutuklandı

18 Ekim’de gözaltına alınan işadamı Osman Kavala, tutuklandı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’nca, FETÖ’nün 17-25 Aralık kumpasları ile 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin soruşturma kapsamında gözaltına alınan Kavala, emniyetteki işlemlerinin ardından Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’na getirildi.

Kavala, savcılıkça tutuklanması talebiyle hakimliğe sevk edildi.

Nöbetçi İstanbul Sulh Ceza Hakimliği, ifadesini aldığı Kavala’yı “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” ve “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” suçlarından tutukladı.

 

IŞİD, New York’ta bisikletlilere saldırdı: 8 ölü

New York’un aşağı Manhattan bölgesinde, bisiklet yoluna giren bir kamyonet sürücüsü, yol üzerindekilere çarptı. New York Belediye Başkanı Bill de Blasio, olayda 8 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Blasio, olayın bir “terör saldırısı” olduğunu söyledi.

Saldırıyla ilgili düzenlenen basın toplantısında, “durumları kritik olmayan 11 kişinin hastanelerde tedavi altında olduğu” belirtildi. New York Emniyet Müdürü James O’Neill, gözaltında olan saldırganın 29 yaşında bir erkek olduğunu açıkladı. O’Neill, saldırının daha büyük bir komplonun parçası olmadığını söyledi.

Amerikan medyası ise saldırganın ismini Sayfullo Saipov olarak açıkladı. Saldırganın 2010 yılında ABD’ye gelen bir göçmen olduğu ve Florida’ya yerleştiği belirtildi. Saldırganın Özbekistan’dan geldiği aktarıldı.

New York Times, iki yetkiliye dayandırdığı haberinde saldırganın kamyonetinin yakınlarında IŞİD’e bağlılığını gösteren Arapça metinlerin olduğunu söyledi. CBS, salgırgana ait olduğunu belirttiği bir fotoğraf yayımladı.

‘Yalnız kurt eylemi’

New York Belediye Başkanı Blasio, saldırının “yalnız kurt” eylemi olarak göründüğünü ifade etti. New York Emniyet Müdürlüğü, vurularak yakalan saldırganın elinde, “paintball silahı ile havalı bir tabanca” olduğunu açıkladı.

Acil durum ekiplerinin aktardığına göre olay, yerel saatle 15:06’da (TSİ 22:06), New York’ta üst gelir grubunun yaşadığı TriBeCa isimli bölgede gerçekleşti.

Görgü tanıkları olay yerinde 9-10 silah sesinin duyulduğunu belirtti.

 

(BBC Türkçe)

Dev böcek ekosistemi insanlar yüzünden yokoluşun eşiğinde

The Guardian’da Michael McCarthy imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Şeyma Masca’nın çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Böcekler yüz milyonlarca yıldır okyanus dışındaki her habitatta zafer kazanıyor. Başarılarının benzeri olmadığı için yok olmaları daha da endişe verici hale geliyor.

Smithsonian araştırmacısı ve entomolojist Terry Erwin alçak yağmur ormanlarında böcek örneği toplamak için ilaçlama yapıyor. Fotoğraf Mark Moffett/Minden Pictures/Alamy

Otuz beş yıl önce Amerikalı biyolog Terry Erwin böcek türlerini saymak için bir deney yapmıştı. Böcek öldürücü “sis” kullanarak Panama’nın yağmur ormanlarında luehea seemannii adlı bir tür tropikal ağacın 19 tanesinin üst bitki tabakasında yaşayan tüm küçük canlıları çıkarmayı başarmıştı.  Hemen hepsinin kınkanatlılar türene ait olduğu ve birçoğu bilimde yeni olan yaklaşık 1.200 ayrı türün bulunduğunu kaydetti ve bunların 163’ünün sadece Luehea seemannii’de yaşadığını tahmin ettiğini söylemişti.

Hesabına göre, yaklaşık 50.000 tropikal ağaç türü olduğundan ve eğer 163 rakamı diğer tüm ağaçlar için geçerlyse, tropikal yağmur ormanlarında sadece sekiz milyondan fazla kınkanatlılar türü olmalıydı. Örümceklerden kırkayaklılara kadar börtü böceklerin dâhil olduğu eklem bacaklıların yaklaşık %40’ını kınkanatlılar oluşturduğu için, ağaçlardaki böyle türlerin toplam sayısı ise 20 milyon olabilirdi. Ağaçların üst kısmının faunası ayrı tutulup, zemin kısmında yaşayanların yarısı kadar zengin olduğu varsayıldığında ise ormandaki toplam tür sayısı 30 milyon olmalıydı.

Evet, 30 milyon. Edwin Hubble’ın evrenin genişliğini ölçmek için yaptığı bizi zaman zaman şaşkına çeviren olağanüstü hesaplamalara benziyor.

Erwin, sonuçlarının onu şoke ettiğini ve böcekbilimcilerin o zamandan beri sonuçların üzerinde tartışmalar yaptığını bildirdi. Fakat böceklerle ilgili bulguları, iki şeyi tartışmasız bir şekilde netleştirmektedir. Birincisi, milyondan ya da şimdiye kadar bilim insanları tarafından tanımlanandan çok daha fazla tür var ve bazen azami tür sayısı olarak kabul edilen 10 milyondan daha var tür mevcut. İkincisi ise, bu grup dünyanın gördüğü açık ara farkla en başarılı canlı grubudur.

Terry Eewin’in Amazon yağmur ormanlarından böcek koleksiyonu. Fotoğraf Frans Lanting/Alamy

Çoklukları hayal gücümüzü neredeyse aşmaktadır. Toprakta, suda ve havada gelişebilmektedirler. Yüz milyonlarca yıldır, Antarktika’nın her kısmında ve okyanus hariç her habitatta zafer kazanmaktadırlar. Şaşırtıcı, benzersiz ve görünüşte sınırsız olan başarıları, hakikati daha da endişelendirici biçimde yüzümüze çarpmaktadır: böceklerin başı bir bütün olarak korkunç bir dertte ve merhametsizce genişleyen insan faaliyetleri onlar için bile çok fazla.

Guardian’da, Almanya’da uçan böceklerin biyokütlesinin 1989’dan bu yana üç kat düştüğü ve “ekolojik kıyamet” tehdidi altında olduğuna dikkat çeken şaşırtıcı rapor, şu ana kadar yapılan en sert uyarıdır. Fakat bu rapor, son beş yılda nihayetinde sorunun gerçek ölçeğine halkın dikkatine çekmeyi başaran bir dizi çalışmadan en yeni olanıdır.

Bunun bir önemi var mıdır? Böcekler sizi ürpertse bile? Evet var. Böcekler çok önemli polen taşıyıcılarıdır ve tahıl ürünlerimizin çoğu rüzgâr tarafından tozlaşsa da, meyve veren bitkilerinin çoğunluğu böcekler tarafından döllenmektedir. Bu meyve veren bitkiler, papatyalardan muhteşem bir yabani çiçek olan venüsçarığına kadar vahşi bitkilerin büyük çoğunluğunu kapsamaktadır.

Böcek miktarı son 27 yılda% 75 düştü

Dahası, böcekler binlerce gıda zincirinin temelini oluşturmaktadır ve yok olmaları, İngiltere’deki çiftlik kuşlarının 1970’den bu yana yarıya düşmesinin temel nedenidir. Bazı düşüşler felaket olmuştur. Örneğin, yavruları bir zamanlar mısır tarlalarında bol miktarda bulunan böceklerle beslenen çilkeklikler ve havadaki böceklerle beslenmekte usta benekli sinekkapanlar yüzde 95 oranında azalırken 1990’larda Britanya’da büyük kınkanatlılarla beslenen kırmızı sırtlı örümcek kuşunun soyu tükendi.

Ekolojik olarak, felaket tam da bu durumun sözcüğüdür.

İki nedenden dolayı bunu anlamamız çok zaman almıştır: Biri kültürel, diğeri ise bilimseldir. İlk olarak, böcekleri (arılar ve kelebekler hariç) umursamıyoruz. Vahşi yaşam severler bile, kürk ve tüyleri olan omurgalı canlılara özellikle de “karizmatik megafauna”ya odaklanmıştır. Toplumun genelinde ise kitin iskeletli yerlerde sürünen böceklerin akıbetine karşı daha da az anlayış gösterilmektedir. Tepki olarak direkt tüylerimizi ürpertir. Dünyada daha az böceğin olması mı? Bu birçok kişiyi memnun eder.

İkincisi, böcek türlerinin ezici çoğunluğunun sayıları izlenmiyor ya da ölçülmüyor. Bu, takriben imkânsızdır: tek başına Birleşik Krallık’ta, çoğu sadece birkaç uzman tarafından bilinen, 1.800 tür yarımkanat, 4.000 tür kınkanat, 7.000 tür sinek ve ayrıca 7.000 çeşit arı, eşekarısı ve karınca var. Bu yüzden, geniş ve felaket boyutundaki düşüş en sonunda algılanabilir hale gelmiştir. Bunu ilk algılayışımız da, istatistiklerle değil, kısa hikâyeler yoluyla olmuştur.

Bu azalmanın ilk etkisi, “ön cam hadisesi” olarak adlandırılan terim olmuştur. Özellikle yaz aylarında, uzun bir otomobil yolculukları sonunda ön cama böcekler yapışırdı. Fakat sonradan bu durum azaldı. İki yıl önce bu tuhaf olaya odaklanan bir kitap yazdım, fakat kitaba farklı bir ad verdim: güve fırtınası. Bu ismi, çocukluğumdaki yaz gecelerinde hızlanan aracın far ışıklarını kar fırtınasındaki tanecikler gibi kapatacak kadar fazla kümelenen güvelere atıfta bulunarak verdim.

Ama güve fırtınası ile ilgili mesele şuydu: kaybolmuşlardı. Ortadan kaybolduklarını bizzat kendim fark ettim ve bir gazeteci olarak bunun hakkında yazmaya başladım. Fakat bunu gözlemleyen insanlarla konuştuktan sonra kaybolmalarının muhtemelen 1970’ler ve 1980’lere kadar uzandığı ortaya çıktı. Bunun gibi büyük ölçekli bir hadisenin kolayca ortadan kalkmış olması, kaçınılmaz olarak bir korkunç sonuca işaret etmektedir: dünya genelinde fark edilmese de dev bir ekosistem çökmekteydi. Böcek dünyası parçalanıyordu.

Güveler kesin yok oluş içindeler. Fotoğraf: Dan Kitwood/Getty Images

Bugün şüphesiz, hikayelerden ziyade bilimsel istatistiklerle bunun doğru oluğunu biliyoruz. Hemen ardından bir soru geliyor. Buna ne sebep oldu?

Bu soru tartışmasız görünüyor: biziz. Yani insan faaliyetleri. Daha spesifik olarak ise, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana topraklarımıza zehir akıtan üç nesil boyunca sanayileşmiş çiftçilik. Bu, toplumun böylesine uzun süredir tasasız biçimde kabul ettiği için pestisit temelli tarımın gerçek maliyetidir.

O zaman 21. yüzyıl böcekleri için gelecek nasıl olacaktır? 2050 yılına kadar dünyada ikamet etmesi beklenen 9 milyar insanın ve 2100 yılına kadar muhtemelen 12 milyar insanın beslenmesi için mücadele ettiğimiz için durum daha da kötüleşecektir. Tarım bunu sağlamak için daha da şiddetlenmektedir. Gelecek yıllarda dünyanın dört bir yanındaki tarım arazilerine püskürtülmüş böcek ilaçlarının daha az olacağını mı düşünüyorsunuz? Tekrar düşünün. Bu gerçeklerin en rahatsız edici yanıdır, ancak direkt gözlerimizin içine bakmaktadır: yeryüzünde şimdiye kadar var olan en başarılı organizmalar bile, insan faaliyetlerinin muazzam ölçeğinde boğuluyor, aslında bütün doğal dünya öyle.

Michael McCarthy yazar, doğa bilimci ve Güve Fırtınası: Doğa ve Sevinç kitabının yazarıdır.

***

Bu haberin İngilizce orijinali

Muhabir: Michael McCarthy

Yeşil Gazete için çeviren: Şeyma Masca

 

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Fosil yakıt çağının sonu: Her yedi kömür santrali sahibinden biri ‘çıkışa’ doğru ilerliyor

Climate Change News’da Megan Dharby imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Oğuzhan Yaman’nın çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Coal Swarm araştırması, Asyalı şirketler kömür enerjisi sektöründe yeni gelişmelere hâkim olurken, Kuzey Amerika ve Avrupalı kamu kuruluşlarının eski kömür santrallerini yavaş yavaş kapattıklarını gösteriyor.

***

Açık kömür tesisi

2010 ve 2017 yılları arasında, dünya çapında her yedi kömür santrali sahibinden biri, kömür filolarını tamamen veya kısmi olarak aşamalı bir şekilde kapattı.

Çarşamba günü, veri izleyicisi Coal Swarm’ın yayınladığı kömür enerjisini yürürlükten kaldırma planlarının ilk küresel araştırması, endüstrinin Batı’da çöktüğü fakat Asya’da yükselişe geçtiği iki farklı gidişatı ortaya koydu.

Ağırlıklı olarak Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da bulunan, kömür santraline sahip 994 şirketin 139’u kapasitelerinin en az yüzde 20’sini kapattı, bunların 71’i kömür filolarını tamamen görevden aldı.

Greenpeace tarafından yayınlanan benzer bir rapor da, enerji üretmek için kömür yakmadan dolaylı veya doğrudan çıkan 23 şehir, bölge ve ülkeyi tanımlıyor.

Araştırmacılar, bu iki raporun birlikte kömür ekonomisi ve politikasındaki hızlı değişimi gösterdiğini söylüyorlar. Greenpeace analisti Lauri Myllyvirta, Climate Home News’e yaptığı açıklamada “Beş yıl önce kimse bunu öngörmüyordu, bu anlamda işler inanılmaz derecede hızlı ilerliyor” diyor.

Aynı zamanda veriler gösteriyor ki; daha çok Asyalı şirketlerin hâkim olduğu 303 yeni kömür santrali yatırımcısı yeni projeler kovalıyor. En büyük iki pazar olan Çin ve Hindistan’daki kapasite fazlasına getirilen son kısıtlamaya rağmen ilgi devam ediyor.

Başkan Donald Trump’ın kömür madeni işçilerini işe geri alma sözü verdiği Amerika Birleşik Devletleri’nde önde gelen birkaç kamu kuruluşu ise aksi istikamete yöneliyor.

Rapor, son sekiz yılda AES, Berkshire Hathaway, Duke, NextEra Energy, NRG Energy ve PSEG’in kömür kapasitelerinin yüzde 12 ila 77’sini durdurduğunu gösteriyor. Bunlardan yalnızca AES’in Filipinler’de yeni bir santral inşa etme planları var.

Kaliforniya 2014 yılında kömürden arındırıldı ve Trump’ın kömür kullanımı engellerini kaldırma planına bakılmaksızın 2025 yılına kadar beş eyaletin daha onu takip etmesi bekleniyor.

Bazı Avrupa devleri, ‘fosil-egemen’ geçmişleri ile ilişkilerini kestiklerini göstermek için isimlerini veya yapılarını değiştirdiler. Dong (petrol ve doğalgaz –oil and gas- sektöründeki kökenlerine atıfta bulunan bir kısaltma) bu ay marka ismini Ørsted olarak değiştirirken, E.on düşüşteki termal enerji firması Uniper’i yenilenebilir enerji firmasından ayırdı. Iberdrola ise kömür filosunun yüzde 82’sini görevden aldı.

Birleşik Krallık ve Fransa’nın da aralarında bulunduğu sekiz Avrupa Birliği ülkesi, 2030 yılı itibariyle veya daha yakın bir tarihte kömür enerjisini bırakacaklarını açıkladı. Geçen hafta ise, Hollanda’nın yeni kurulan koalisyon hükümeti iklim hedeflerine daha erken ulaşmak için yeni yapılmış üç kömür santralini kapatacağını doğruladı. Birleşik Krallık ve Kanada geçtiğimiz hafta, bir ‘kömür enerjisini aşamalı olarak sonlandırmaya teşebbüs eden milletler birliği’ oluşturacaklarını açıkladılar.

Uluslararası Enerji Ajansı’ndan (IEA) kıdemli enerji analisti Carlos Fernandez-Alvarez eğilimleri yorumlayarak: “Avrupa, Birleşik Devletler ve Kanada’da, gerçekten kömür kullanımından kaçınan şirketler görebilirsiniz” diyor.

Uluslararası iklim hedeflerini yerine getirme açısından kritik olan Asya’daki görünüm ise daha karmaşık.

Coal Swarm, üzerinde çalıştığı 681 kömür yeni yatırımcısının yüzde 56’sının projelerini ertelediğini veya iptal ettiğini vurguluyor. Bu da, sektöre karşı isteğin azaldığına dair bir kanıt olarak gösteriliyor.

Fernandez-Alvarez, yüzde 56’lık bir proje iptali oranının, büyük ölçekli enerji altyapısı için olağandışı olmadığını, Asya’da kömür enerjisi üretimi bakımından inişli çıkışlı geçen bir on yılın ardından, gidişatın durağanlaştığını görmenin ‘büyük bir değişim’ olduğunu söylüyor ve ekliyor: “fakat bu kesinlikle kömür enerjisinin sonu değil”.

Fernandez-Alvarez ayrıca, IEA’nın son yıllarda kömür enerjisi için büyüme tahminlerini düşürdüğünü fakat bunun o kadar da önemli bir ölçüde olmadığını söylüyor. Ana senaryoları önümüzdeki on yıllarda kömür talebinde hala hafif bir artış öngörüyor.

Greenpeace ise, Çin’in 2015 ve 2016 yılları arasında kömür enerjisi projelerine verilen yapı ruhsatlarının sayısını yüzde 85 oranında azalttığını kaydediyor.

Ucuz güneş enerjisi pazarı sarsarken Hindistan köür yatırımları için finansman kıtlığı çekiyor. Hindistan’ın merkezi enerji kurumu Central Electricity Authority, hâlihazırda yapım aşamasında olan santrallerin talepleri karşılamak için 2027 yılına kadar yeterli olacağını tahmin ediyor.

Myllyvirta: “Büyümeyi şekillendiren pazarlar fazla şişmiş durumdalar ve planlamacıların tahmin ettiği kadar hızlı büyüyen bir kömür enerjisi talebini gerçekte görmüyorlar. Eğer Hindistan’da, hâlihazırda bulunan yenilenebilir enerjilerin ne kadar rekabetçi olduklarına bakarsanız –hem rüzgâr hem de güneş enerjisi, yeni kömür santrallerinden daha düşük fiyat teklifleri verebiliyor- on yıl içinde kömür talebindeki bir reaksiyon büyük bir sorun teşkil etmez” diyor.

Bununla birlikte Çin’in beş yıllık planı, 2020 yılında kömür enerjisi hacmini bugünkü seviyeye göre 150GW’lık bir artışa izin vererek 1.100GW’a çıkarmayı hedefliyor. Kıyaslamak gerekirse, dünyanın en büyük ikinci kömür filosuna sahip olan Amerika Birleşik Devletleri 300GW’dan daha az enerjiye sahip.

İnşaat öncesi planlama durumundaki santrallerin küresel ölçekteki en büyük on geliştiricisinden altısı Çinli, ikisi Hint, biri Endonezyalı, biri ise Taylandlı.

***

Bu haberin İngilizce orijinali

Muhabir: Megan Darby

Yeşil Gazete için çeviren: Oğuzhan Yaman

 

(Yeşil Gazete, Climate Change News)

Dünya genelindeki bal örneklerinin yüzde 75’inde tehlikeli böcek ilacı bulundu

Mother Jones’da Tom Philpott imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cem Sabuncu’nun çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Son yediğiniz balı muhtemelen dünyanın en yaygın kullanılan insektisit (zirai haşere ilacı) sınıfına mensup neonikotinoitlere maruz kalmış arılar üretti.

İsviçreli bir araştırmacı grubunun, 6 Ekim’de, Science dergisinde yayınlanan makalesinin sonuçları bunu gösteriyor. Dünya genelinden alınan bal örneklerinin %75’inde, Kuzey Amerika’dan gelenlerinse %86’sında bu haşere ilacının kalıntılarına rastlandı.

Bal arısı kovanının içi. Fotoğraf: florintt/Getty Images

İlaç kalıntısının bal yiyen insanlara muhtemelen bir zararı yok. Araştırmacılar, teste tabi tutulan tüm örneklerde ilaç kalıntısı miktarının AB ve ABD yönetmeliklerindeki yasal sınırın altında, yani beşeri tüketime uygun olduğunu belirtiyorlar. Neoniklerin genellikle insan sağlığına zararsız kabul edildiğini, ancak bu konuda oldukça az gözden geçirilmiş çalışmanın yapılmış olduğunun da altını çiziyorlar. George Washington Üniversitesi’nde yakın zaman önce yapılan analiz de bu duruma vurgu yapıyor.

Yeni bulgular, yaklaşık on yıldır, genelde kış aylarında ama son yıllarda yazın da yaşanan ani arı ölümlerine tanıklık eden kolonilerin ne kadar tehlike altında olduklarını gösteriyorlar. Araştırmacılar, cüzi dozda neoniklere maruz kalmış arıların dahi büyüme bozuklukları, bağışıklık sisteminin düşük verimlilikte çalışması, nörolojik ve bilişsel bozukluklar, soluma ve üreme fonksiyonlarında bozulma, kraliçe arıların hayatta kalmasının zorlaşması, nektar toplamanın zorlaşması ve evedönümlerinin bozulması gibi durumlarla boğuştuklarını dile getiriyorlar.

İsviçreli grup, test edilen ballarda gram başına ortalama 1.8 nanogram kimyasal bulduklarını, ve gram başına 0.1 nanogram kadar az miktarda kalıntının bile arılarda hasta edici etkilerinin olduğunu belirtiyorlar. Alınan örneklerinin neredeyse yarısında bu miktarda veya üstünde ilaç kalıntısı bulunuyor.

Neonikler başlıca İsviçreli-Çinli agrokimya devi Syngenta ve bu şirketlerin rakibi, şu an Monsanto’yla birleşme aşamasında olan Alman Bayer şirketi tarafından üretiliyor. Bu firmalar, dünya çapında çok satan bu böcek ilaçlarının arılara ve diğer polinatörlere zarar verdiklerini tüm güçleriyle reddediyorlar. Ancak, yapılan araştırmalar tam tersini iddia etmeye devam ediyor.

Science dergisinin 30 Haziran 2017 tarihinde çıkan sayısında yayınlanan iki makalede şu sonuçlara varılıyor: “neonikotinoitlerin, realistik tarımsal koşullar altında, polinatörlerin sağlığını negatif etkilediği doğrulanmıştır.” Kanadalı bir grubun yaptığı araştırmada, neonik uygulanmış mısır tarlalarının yakınlarındaki arı kovanlarında işçi arı ölümlerinde artış, bağışıklık sistemlerinde bozulma, ve kraliçe arısız kovanların sayısında artış saptanmış, ve bu durumun yaygın kullanımı olan bir fungusitin (mantar ilacı) uygulanmasıyla beraber daha da kötüleştiğini ortaya koyulmuştur. Diğer çalışmada ise, Birleşik Krallık’tan bir grup araştırmacı, üç farklı ülkede, ilaçlanmış tarım alanlarının yakınındaki bal arıları ve yaban arılarının sağlıklarının bozulduğunu göstermekteler.

Mayıs 2017’de, Uygulamalı Ekoloji Dergisi (Journal of Applied Ecology)’nde yayınlanan, Purdue Üniversitesi’nden entomolog Christian Krupke öncülüğünde yapılmış araştırmada, ABD’nin yoğun mısır tarımı yapılan Indiana eyaletindeki bal arılarının %94’ünün mısır ekimi zamanında neoniklere maruz kaldığını ortaya koyuyor. Araştırmanın diğer bir sonucu ise, neoniklerle muamele edilmiş mısırın muamele görmemiş olan mısıra nazaran daha hızlı büyümediği veya daha verimli olmadığı doğrultusunda. Yani, bu bağlamda bal arılarına verilen zararın mısır üreticilerine herhangi bir getirisi de yok.

Bu bulgular, ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA)’nın 2014’te soya fasulyesi üzerine yaptığı bir araştırmanın sonuçlarını akla getiriyor. Bu çalışma, EPA’nın internet sitesinden şu anda kaldırılmış gözüküyor, ama ben eski bir yazımda araştırmanın sonuçlarına değinmiştim: “Soya fasulyesi tohumlarının neonikotinoitlerle muamele edilmesinin çiftçilere ekonomik açıdan belirgin ve tutarlı bir faydası yoktur.”

Science dergisinde bal üzerine çıkan yeni bir araştırmada neoniklerin küresel ölçekte çevremizde çok yaygın bulunduğunu belirtiliyor. Yazarlar, bal arılarının kovanlarından 12.5 km uzağa kadar uçup nektar ve polen topladıklarını, bu yüzden de “çevresel kalitenin koruyucuları” olduklarını söylüyorlar. Baldaki kalıntılar o bölgedeki çevresel kirlenmenin de bir göstergesi. Neonik haberleri, özellikle de bu kimyasalların sadece bal arılarına değil, yaban arılarına, kuşlara ve akuatik böceklere de zarar verdiğinden şüphelenildiği göz önünde bulundurulursa hiç de tatlı değil.

 

Bu haberin İngilizce orijinali

Muhabir: Tom Philpott

Yeşil Gazete için çeviren: Cem Sabuncu

 

(Yeşil Gazete, Mother Jones)

BM dünya ülkelerini acilen Paris Anlaşması hedeflerini uygulamaya çağırdı!

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) bugün yayınladığı Emisyon Raporu’nda hükümetlere ve devlet dışı aktörlere Paris Anlaşması’nda belirlenen hedeflere ulaşabilmek için acil eylem çağrısı yaptı. UNEP’in sekizinci Emisyon Açığı Raporu 6-17 Kasım tarihlerinde Almanya’nın Bonn kentinde gerçekleşecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı öncesinde yayınlandı.

Raporda Arjantin, Suudi Arabistan ve Türkiye, “2020 için emisyon hedefi koymamış G20 ülkeleri” olarak gösterildi. Paris anlaşmasının iklim değişikliğinin en kötü etkilerinden kaçınmak için ihtiyaç duyulanların sadece üçte biri olduğu vurgulanan raporda bazı sektörlerde yapılacak yatırımların emisyonları azaltmak konusunda çok etkili olabileceği aktarıldı.

2030’a kadar emisyonlar gerekenin sadece üçte biri kadar azalacak

UNEP’in raporuna göre, ton başına 100 doların altında bir yatırımla emisyonlar 2030 yılına kadar her yıl 36 gigaton azaltılabilir.

Raporda, “kısa ömürlü çevre kirleticilere ilişkin yapılan Montreal Protokolü Kigali Değişikliği’nin ve 2020 yılına kadar G20 ülkelerinin Cancun’daki zirvede belirlenen hedeflerine daha sıkı sarılmasının da iklimin etkilerini minimize edebileceği” vurgulanıyor.

Raporda, ülkeler tarafından verilen sözlerin 2030’a kadar emisyonları gerekenin sadece üçte biri kadar azaltabileceği vurgulanıyor ve özel sektör ve ulusal seviyede alınan eylemlerin bu endişeleri dindirecek yönde olmadığı eleştirisi yapılıyor.

2100 yılına gelindiğinde sıcaklıklar en az üç derece yükselecek

Paris anlaşmasında küresel ısınmanın iki derecenin altında olması istenmiş, hatta 1.5 derece hedefi konmuştu.

Ancak, rapora göre ülkelerin belirlediği katkılar tam olarak gerçekleştirilse bile 2100 yılına gelindiğinde sıcaklıklar en az üç derece yükselecek. ABD’nin Paris Anlaşması’ndan geri çekilme ihtimali ise bu tabloyu daha da kötüleştirebilir.

Rapor Paris’te verilen sözlerin tutulması halinde 2030 yılında sera gazı emisyonların 11 ila 13.5 gigaton karbondioksite yükseleceğini öngörüyor; bu da Paris’te konulan “iki derece” hedefi için gerekli olan düzeyin üzerinde.

Bir gigaton emisyon kabaca Avrupa Birliği’nde (havacılık da dahil) bir yıl boyunca tüm ulaşımın ürettiği emisyona karşılık geliyor.

Yeni kömürlü termik santraller açılmamalı

Paris hedeflerine ulaşılabilmesi için bir diğer yardımcı etkenlerden birinin yeni kömürlü termik santrallerin açılmaması olduğu belirtildi. Dünyada toplam 1964 GW kurulu gücünde 6.683 aktif kömürlü termik santral olduğu tahmin ediliyor. Bu kömürlü termik santraller ömürlerini tamamlamadan kapatılmadığı ve Karbon Yakalama ve Gömme teknolojisiyle yenilenmediği takdirde, toplam 190 Gt karbon dioksit salacak.

2017 başlarında, inşaat halinde 273 GW ve planlama aşamasında 570 GW kömürlü termik santral kurulu gücü vardı. Bu yeni kömürlü termik santraller faaliyete geçtikleri takdirde yaklaşık toplam 150 gigaton karbondioksit emisyonuna sebep olabilir. Dünyadaki toplam kömüre dayalı enerji üretiminin yaklaşık %85’i on ülkede yapılıyor: Çin, Hindistan, Türkiye, Endonezya, Vietnam, Japonya, Mısır, Bangladeş, Pakistan ve Güney Kore Cumhuriyeti.

 

(Yeşil Gazete)