Ana Sayfa Blog Sayfa 2986

Doğayla oyunlar oynayanların izinde: Global Nomadic Art Project – Ebru Bingöl

Global Nomadic Art Project, Türkiye, “Doğanın İzinde” teması ile Türkiye’deki 20 günlük doğa sanatı çalışmalarını fotoğraf, video ve objelerinin yer aldığı bir  sergiyle 23 Ekim 2017’de tamamladı.

Doğanın yakınında olma ihtiyacım arttıkça, doğanın içindeyken onunla keyifle oynadığım oyunlar çeşitlendikçe,  çeşitli yurt içi ve yurt dışı atölyeleriyle deneyimledikçe, mimarlık doktoram boyunca yerde yer, arazide arazi diye tutturdukça Global Nomadic Art Project, bir süredir takip ettiğim gruplardan biri oluvermişti. Global Nomadic Art Project (GNAP), farklı ülkelerden doğa sanatçılarının farklı coğrafyalarda toplanarak o yer’de ve o an’da, doğanın, coğrafyanın, kültürün ve tarihin özelliklerinden ilham alarak doğal malzemelerle, doğaya armağan ettikleri sanat eserleriyle, tıpkı nomadlar (göçebeler) gibi iz bırakmadan yoluna devam eden bir proje.

İlk defa 2014 yılında toplanan grup, o yıldan beri Hindistan, Güney Afrika, İran’ı gezdikten sonra, 2017 yılında Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Almanya, Fransa ve Litvanya’da gerçekleştirilmiş ve 2017 Avrupa ayağını Türkiye, İzmir’de sonlandırıyordu. GNAP Türkiye Toplaşmasının PORTIZMIR4 – 4. Uluslararası İzmir Güncel Sanat Trienali kapsamında, İzmir’de yapılacağını öğrendiğimde, hemen grubu bir yerlerde yakalama planları yaptım.  İnciraltı, Bahçelerarası, Bergama, Bornova, Kemalpaşa, Seferihisar, Tire ve Kapadokya’yu gezecek ve buralarda doğal, kültürel etkileşimlerle anlık üretimler yapacak olan, adı üzerinde, nomadic (göçebe) ekibi yakalamam kolay olmadı. Neyse ki Kapadokya dönüşü Bahçelerarası’nda iki gün sabit çalışacak olmaları işime yaradı.

Projenin Türkiye Direktörü Varol Topaç’ın ve K2 Güncel Sanat Merkezi, Kurucu Direktörü Ayşegül Kurtel’in samimi ve davet edici tavırları sayesinde ertesi gün  Bahçelerarası’nda idim.

Araziye vardığımda, hem bireysel olarak araziyle ve doğayla hemhal olmuş sanatçılar, hem de yaptıklarını birbirlerine ve dışardan gelenlere keyifle anlatan, birlikte üreten bir ekip gördüm. Doğa sanatının doğayla kurduğu ilişki biçimde, “sanatçı, doğaya sade bedeniyle gidip, duyarlı gözler ve kulaklarla, doğa ile konuşur ve doğa, kendi iç-doğasını açığa çıkarıncaya kadar bekler“[1]di. Projeye katılan sanatçılar da, zihinlerinde önceden uyanmış bazı fikirleri uygulamak ya da kendi sanat tarzını o araziye uydurma çabasından ziyade, arazi ve barındırdığı potansiyelleri keşfederek ürettiyorlardı.  Bu sebeple, doğa sanatı araziye ve yer’e özgü (site- specific) bir sanat biçimi.

Bu noktada doğa sanatının yer’le kurduğu ilişkiye kısaca bir göz atmak faydalı olabilir. Sanat kuramcısı Robert Irwin[2], sanat objesinin arazi ile ilişki kurma biçimlerini  dört farklı şekilde sınıflandırmakta:

(1) araziye baskın (Site dominant) sanat objesi kendi içeriğine odaklanır

(2) araziye uyarlanmış (Site adjusted), sanat objesi yapılır ve araziye uyarlanır

(3) Araziye özgü (Site specific) obje bir ya da birkaç özelliğiyle araziye entegre olur

(4) Araziyi koşullandıran (Site  conditioned/determined), arazinin çeşitli yönleri sistemik açıdan, objelerle ilişkiler açısından okunur.

Doğa sanatı, bu ilişki biçimlerinden araziye entegre olma yolunu tercih eder. Bunun sebebi de doğa sanatının ve arazi sanatının ortaya çıkışı ile ilişkili. Sanat objesinin bulunduğu alan ile kurduğu ilişkisini sorgulayan, arazi sanatı (land art), 1970’lerde yer’in birbirinden farklılaşmasını göz ardı eden modern sanata tepki olarak   doğmuştur. Doğa Sanatı ise, 1981 yılında Kore Doğa Sanatçıları Derneği (YATOO)’nin kurulmasıyla kurumsallaşmış, daha çok doğaya yönelmiş, her yer’in kendine özgü doğasını keşfetmeye ve doğayla yaratmaya odaklanmıştır.

Bahçelerarası’ndaki sanatçı üretimlerinden

Bahçelerarası, mandalina bahçeleri, nar ağaçları, yüksek kargı kümeleri, çeşit çeşit ağaçları ve hayvanları ile hayli çeşitli malzeme olanağı sunmaktaydı. Sanatçıların ellerinde, mandalinalar, narlar, ağaç dalları, kuru yapraklar, kargılar bir anda farklı bir dile bürünmüşlerdi. Her arazi, her doğa farklı bir karakter, farklı bir malzeme sunuyorsa,  doğa sanatında nasıl bir sanat objesi yapacağınızı önceden tasarlayamazsınız.

GNAP koordinatörü Eung-Woo Ri’nin söylediği gibi, “bu, spontan bir deneyimdir”. Her an eşsiz ve ne yaratacağınızı bilmediğiniz sürprizler  çıkarır karşınıza. Bu sebeple elinizde bir malzemeyle doğaya gitmezsiniz. Malzeme oradadır. Peki, bu noktada, insan yaratıcılığı nerede duruyor, doğa nerede bitip sanat nerede başlıyordu? Bu soruların yanıtlarını, kendisini bir ağacın dallarını şekillendirirken anlattı. Ri, ağacın dallarının bir kısmını olduğu gibi bırakmıştı. O’nun için bu parça doğaydı. Devamında ise dalların kabuğunu soyduğu ve şekillendirdiği bir bölüm vardı. Bu parça, kendisinin de içinde olduğu, kendi yağından, terinden vücut sıvılarını ekleyerek sanatını icra ettiği bölümdü.

Doğa, kendi formuyla dalların sanat yapılan bölümüne ilham oluyordu. Ri’nin sanat eseri, tam da doğanın enerjisinin ve insanın hayalgücünün kesiştiği yerdeydi. YATOO international koordinatörü Jeon Won-gil harika bir tanımlama getiriyordu: “Doğa sanatında, doğa ve sanat açık koşullarda var olur ve İnsanın sanat yapma arzusunun doğa tarafından itilip çekildiği bir denge noktasında doğa sanatı geçici olarak var olur[3]. Yani insan tamamen edilgen değildi. İçindeki yaratıcı güç doğa tarafından tetiklense dahi, doğa sanatı yapmak için belirgin bir sanatçı üretim arzunuz olmalıydı (tabi ki doğanın doğanın akışına izin veren bir arzu bu).

Eung-Woo Ri’nin ağaç dallarından oluşturduğu sanat ve doğanın kesişiminde ortaya çıkan eser

Doğa sanatını diğer sanat biçimlerinden ayıran en önemli özelliğinden biri de, tıpkı doğadaki her şeyin olduğu gibi tüm sanat eserlerinin geçici olması. Doğa sanatı, olanı, geleni durdurmaz; “eser, kendi kendine tamamlanmış olsa da bir tohum gibi büyümeye, evrilmeye, ve dönüşmeye olanak sağlar. Doğa sanatıyla üretilen obje doğadan koparılmaz, yeniden doğaya döner”[4].

Mimarlık camiasından bir insan olarak, sürekli olarak durağan ve sonsuza kadar yaşayacakmışçasına yapılar yapılmasına şahit oluyorum. Doğanın yapıya etkilerini geçtim, ülkemizde kentsel tasarım diye bir yıkma-yapma eylemi var; onu bile görmezden geliyoruz. Oysa ki doğa sanatı, objeyi sabit görmüyor. Bu konuda en sevdiğim benzetme şu: “Doğa sanatı hareket eden bir trenin spesifik bir noktasını işaretlemek gibidir. Treni durdurmadan noktayı işaretlemek için trenle birlikte hareket etmelisiniz”[5].

Trenle birlikte hareket etme eylemini GNAP sanatçılarının birçoğunda gözlemledim. Yerde, yerinde üretilen objeler her an rüzgarla uçabilecek yapraklar, her an bir hayvan tarafından yenilebilecek otlar (keza Sevgi Avcı’nın bir eserinin başına gelmişti), çürüyecek meyveler ya da dikkatsiz bir insan tarafından yıkılabilecek yapılardı. Birkaç gün sonra bu eserleri fotoğraflama şansım olsaydı ilk günlerinkinden çok daha farklı gözükecekleri kesindi.

Sevgi Avcı’nın ertesi gün bir kısmı yenilen eseri (ilk resim)

Tüm bunların yanında, birçok sanatçının eserlerinde performatif bir yan vardı. Özellikle Paul Donker Duyvis‘in çalışmaları, kendi bedeni ile doğanın arasında bir ayrım yapmamak vardı. Bunun yanında, tüm sanatçılarda ve özellikle Paul’un “Generation Generous[6] isimli performansı doğaya yönelik bir farkındalık oluşturmayı da hedeflenmekteydi.

Güney Afrika’daki GNAP buluşmasının çağrı metninde belirtildiği üzere, doğa sanatı, “gelişim adına geliştirilmiş şiddet araçları yerine, sanatçıları doğayla kurulabilecek şiddetsiz iletişim yöntemlerini, doğa ve insanlık arasında barış dolu bir ilişkinin nasıl yeniden kurulabileceğini araştırmaya yönlendirdiğini”[7] iddia etmekte.

Paul Donker Duyvis‘in beden-doğa performansları

Bu noktada, sanatçıyı doğanın arkasına koyan doğa sanatı mütevazi bir tavır da takınmakta. Sanatçı egosunu arka plana itip, “doğayı ortaya koyacak minimal aktiviteleri ortaya çıkarmakta”[8]. Müdahalenin büyüğü, küçüğü de yok gibi. Ne de olsa, “sanatın en mütevazi haliyle ortaya çıkan, özgür sanat ortamını yansıtan, güç anlamına gelen bilginin zorbalığından uzak duran, kapitalizmin yarışmacı sisteminin ortaya çıkardığı başarı ve arzunun baskısından kurtulmayı esas alan bir sanat biçimi”[9]ydi doğa sanatı.

GNAP Türkiye’ye katılan sanatçıların genel tavırlarında da ve hatta eserlerinde de böyle bir mütevaziliği kolayca farkettim. Sanatçılardan Ünal Kuş’un söylediği gibi “biz burada oyun oynuyoruz”.

Bahçelerarası’ndaki  ortam da adeta bir oyun alanını yansıtıyordu. Öyleyse geze geze oyuna devam Global Nomadic Art Project, ilham olmaya devam !!!

[1] Jeon Won-gil, “Between Nature and Art”, International Nature Art Seminar 2015, http://yatooi.com/57789.

[2] Robert Irwin, 1985. “Being and Circumstance: Notes Towards Confidential Art”, içinde Kristine Stiles ve Peter Selz (ed), Theories and Documents of Contemporaray Art: a sourcebook of artists writings, (Berkeley: University of California Press).

[3] Jeon Won-gil, “Between Nature and Art”, International Nature Art Seminar 2015, http://yatooi.com/57789.

[4] Jeon Won-gil, “Between Nature and Art”, International Nature Art Seminar 2015, http://yatooi.com/57789.

[5] Jeon Won-gil, “Between Nature and Art”, International Nature Art Seminar 2015, http://yatooi.com/57789.

[6] Paul Donker Duyvis’in Kapadokya’daki Generation Generous isimli  performansı için : https://www.youtube.com/watch?v=h3ZUJoheYyA&feature=youtu.be

[7] https://www.facebook.com/events/1056691374384215/

[8] Jeon Won-gil, “Between Nature and Art”, International Nature Art Seminar 2015, http://yatooi.com/57789.

[9] Jeon Won-gil, “Between Nature and Art”, International Nature Art Seminar 2015, http://yatooi.com/57789.

 

3. ve 7. fotoğraflar için Ahunur Özkarahan’a, 8. Fotoğraf için ve her türlü desteği için Patika Art Group’a teşekkürler

 

Ebru Bingöl

[Oğuz Gidiyor] Yol arkadaşım bisiklet 200 yaşında (10) Engelliler için bisiklet yarışları – Oğuz Tan

Bisiklet engel tanımaz!

Dizinin bu bölümünde engelliler için düzenlenen bisiklet yarışlarının tarihinden ve bugününden bahsetmek istiyorum.

***

10 – Engelliler için bisiklet yarışları (Para- Cycling)

Para-bisiklet, bisiklet sporunun çeşitli engelleri olan sporcular için adapte edilmiş bir türüdür. Para-bisiklet de, diğer pek çok disiplin gibi, dünya genelinde resmi olarak Uluslararası Bisiklet Birliği UCI (Union Cycliste Internationale) tarafından yönetilmektedir. Para-bisiklette, pist ve yol yarışlarını kapsayan 7 tür müsabaka düzenlenir. Elit sporcular Dünya Şampiyonaları, Paralimpik Oyunları ve Dünya Kupası’nda düzenlenen müsabakalara katılırlar.

Para-bisiklet ilk olarak 1980’lerde, görme engelli sporcuların katıldıkları müsabakalar ile ortaya çıktı. Tandem bisikletlerde, arkada pedal çeviren görme engelli sporculara ön tarafta görme yetisi tam olan sporcu eşlik etti. Para-bisiklet, 1984’teki Yaz Paralimpik Oyunları’na tek bir disiplinde(engel türü) düzenlenen yol yarışlarıyla katıldı; serebral palsi.

Serebral palsi (SP) beynin bir grup nörolojik bozukluklarını içeren geniş bir terimdir. SP’yi doğum öncesinde, doğum sırasında ve doğum sonrası erken dönemde, beyin hasarı sonucu ortaya çıkan, ilerleyici olmayan ancak yaşla birlikte değişebilen, hayat boyu süren, hareketi kısıtlayıcı, kalıcı motor fonksiyon kaybı, postür ve hareketlerdeki kalıcı eşgüdüm bozukluğu olarak tanımlayabiliriz.

1996’ya Gelindiğinde para-bisiklet pist yarışlarına da dâhil olmuş ve gerek pist gerekse yol yarışlarına dâhil edilen para-bisiklet disiplinlerinin sayısında artış görülmüştü. 90’ların Ortasında geliştirilen el bisikletleriyle de, 2000 yılında Avustralya’nın başkenti Sidney ’de düzenlenen Paralimpik Oyunları’nda bir gösteri müsabakası koşuldu. Aslında 3 tekerlekli bir tür trisiklet olan el bisikleti, daha ziyade el-siklet; engelli sporcular için tasarlanmış, pedalları kol gücüyle çevrilen ve çekişin doğrudan ön tekerleğe aktarıldığı, geleneksel bisiklete alternatif olarak kullanılan bir taşıt.

Günümüzde, para-bisiklette 3 tane yol ve 5 tane pist yarış disiplini bulunuyor:

Yol

  • Yol yarışları (erkekler, kadınlar)
  • Bireysel zamana karşı – ITT (erkekler, kadınlar)
  • El-bisikleti takım yarışları (erkekler, kadınlar, mix)

Pist

  • Tandem sprint (erkekler, kadınlar)
  • Takım sprint (erkekler, kadınlar, mix)
  • 500m veya 1km zamana karşı (erkekler, kadınlar)
  • Bireysel takip (erkekler, kadınlar) Bu disiplinde sporcular müsabakaya pistin karşılıklı iki tarafında başlar ve amaç birbirlerini yakalamaktır.
  • Scratch (Çizgi) (erkekler, kadınlar) Bu disiplinde tüm sporcular toplu start alırlar. Amaç, belli tur sayısını tamamladıktan sonra bitiş çizgisini ilk gören sporcu olmaktır.

Charles B. Tripp(solda) ve Eli Bowen(sağda) tandem kullanıyorlar – 1890.

UCI, her yaş grubundaki kadınlar ve erkekler için fonksiyonel kategoriler tanımlamıştır. Sporcular, öncelikle fonksiyonel kapasiteleri nezdinde doğru kategoriye atanırlar. Müsabakalar 4 gruba ayrılan engel türleri için düzenlenirler; görme bozuklukları, serebral palsi, lokomotor bozukluklar ve el-bisikleti. UCI’nin tanımladığı toplam 14 farklı fonksiyonel kategori, her yaş grubundan kadınlar ve erkekler için geçerlidir. Fonksiyonel kapasitelerine bağlı olarak sporcular uygun kategoriye yerleştirilirler.

Ana müsabakalar:

  • 1994’ten beri düzenlenen Dünya Şampiyonaları
  • Farklı spor dalları için 1960’tan beri düzenlenmekte olan Paralimpik Oyunları’nda 1984’ten itibaren yer alan para-siklet disiplinleri
  • 2010’dan beri düzenlenen Dünya Kupası

Kategorilerin belirlenmesi ve sporcuların atanması UCI tarafından yapılır. Serebral Palsi Uluslararası Spor ve Rekreasyon Birliği’nin (CPISRA – Cerebral Palsy International Sports and Recreation Association) de engelliler bisiklet sporuna ilişkin yoğun ilgi ve çalışmaları olsa da, yönetim yetkisi UCI’dedir. Para-siklet sporunun kuralları ve kategori onayları, 1983 yılında, UCI yönetimindeki Uluslararası Amatör Bisiklet Federasyonu tarafından tamamlandı. UCI para-siklet kategorileri basit bir kodlamaya göre yapılmış. İlk harf cinsiyet içindir; erkekler için M ve kadınlar için W. Sonraki harf veya harfler, disiplini refere eder; bisiklet için C, el bisikleti için H, trisiklet için T, körler ve görme bozukluğu olanlar için TCB (tandem class blind) veya B harfleri kullanılır. Kodun sonundaki numara ise, bölümün kategorisini refere eder. Numara ne kadar düşükse, engel veya bozukluk da o kadar fazladır. Örneğin WH3, Women’s Handbike 3 yani Kadınlar El-Bisikleti 3’ü refere eder.

Kieran John Modra(sağda), pilotu ve eşi Kerry Modra(solda), 2000 Sidney Paralimpikleri’nde B3 kategorisinde pist tandem yarışında.

Bisiklet

Fiziksel uyumsuzlukları nedeniyle standart bisikletler üstünde mücadele veremeyen, fakat müsabakalara yine geleneksel bisiklet üzerinde katılan sporcular için 5 kategori mevcut:

C1: ağır hemiplejik veya diplejik spastisite; ağır atetoz veya ataksi; bilateral(çift taraflı) diz ampütasyonu, vb.

C2: orta dereceli hemiplejik veya diplejik spastisite; orta athetoz veya ataksi; ünilateral (tek taraflı) diz-üstü ampütasyonu, vb.

C3: orta dereceli hemiplejik veya diplejik spastisite; orta athetoz veya ataksi; bilateral diz-altı veya ünilateral diz ampütasyonu, vb.

C4: hafif hemiplejik veya diplejik spastisite; hafif athetoz veya ataksi; ünilateral diz-altı veya bilateral dirsek-altı ampütasyonu, vb.

C5: hafif monoplejik spastisite; tek taraflı kol ampütasyonu (dirsek-üstü veya dirsek-altı), vb.

Spastisite: Kasta veya kaslarda tonüs artışı; kas sertliği.

Atetoz: Ellerde ve el parmaklarında ara vermeksizin birbirini izleyen çeşitli yönlerde bükülüşlerle belirgin istem dışı hareketler görülmesi hali; atetoz (Beyni ilgilendiren bir hastalığa bağlı)

Ataksi: uzuvların herhangi birisinde beceriksizleşme veya koordinasyon kaybı anlamına gelmektedir. Beden faaliyetlerinde düzensizlik, adalelerin koordinasyon bozukluğu.

Ampütasyon: Kol, bacak gibi bir organın veya uzantı şeklinde bir oluşumun kesilip çıkarılması.

İspanyol sporcu Juan José Méndez Fernández

Bisiklet

El-Bisikleti

Trisiklet

Kör/GB Tandem

Erkekler

MC1 – MC5

MH1 – MH5

MT1 – MT2

MB TCB

Kadınlar

WC1 – WC5

WH1 – WH5

WT1 – WT2

WB TCB

 El bisikleti (Hand cycle)

Alt ekstremite bozukluğu olan sporcular, elle çalıştırılan bisiklet kullanırlar. El bisikletinde 5 kategori bulunur:

H1: C6 Omurunda ağır üst ekstremite bozukluğu olan tetraplejikler – AP1 ve AP2 tipi el bisikletleri.

H2: C7 İle T3 arası hafif üst ekstremite bozukluğu olan tetraplejikler – AP1 ve AP2 tipi el bisikletleri.

H3: T4 İle T10 arası bozukluğu olan paraplejikler – AP2, AP3 ve ATP2 tipi el bisikletleri.

H4: T11’den itibaren bozukluğu olan paraplejikler ve diz çökemeyen ampüteler – ATP3 tipi el bisikletleri.

H5: Paraplejikleri ve ampüteleri içeren, el bisikleti üzerinde diz çökebilen sporcular – standart el bisikleti.

İtalyan sporcu Alex Zanardi, H4 kategorisindeki bir zamana karşı yarışını kazanmak üzere.

Trisiklet

Sahip oldukları bozukluklar nedeniyle denge problemi yaşayan sporcular, trisiklet kullanırlar.

Görme engelliler için bisiklet – TCB (Tandem Class Blind)

Görme bozukluğu veya kör olan sporcular, tandem adındaki iki kişilik bisikletlerde mücadele verirler. Ön tarafta oturan ve görme yetisi yerinde olan sporcuya ‘pilot’ denir. UCI Kurallarına göre, para-siklet pilotluğu yapacak sporcuların, UCI profesyonel turlarından herhangi birinde 12 ay boyunca aktif olmamaları veya UCI şampiyonalarından herhangi birisi için milli takıma seçilmemeleri gerekmektedir. Bu kurallar 40 yaş üstü mastır sporcular için geçerli değildir. Bu kural, aktif bisiklet sporcularının diğer para-siklet pilotlarına üstün gelmelerinin önüne geçmek amacıyla konulmuştur. Örneğin 2004 yılında Atina’da düzenlenen Paralimpik Oyunları’nda pilotluk yapan ve madalyalar kazanan Katie Compton, cyclo-cross disiplinlerdeki UCI şampiyonalarına katılabilmek için tandem kariyerine son verdi. Cylo-cross kariyerinde defalarca UCI Dünya Kupası’nı ve 12 kez ABD Ulusal Şampiyonluğu’nu kazandı.

Sınıflandırmalar

Sınıflandırmalar; bisikletçilerin, fonksiyonel olarak birbirlerine benzer durumdaki sporcularla mücadele etmesini amaçlar.

2008 Yaz Paralimpikleri’nde ve öncesinde sınıflar şöyleydi:

  • B&VI 1–3: Tandem bisiklete binen, görme bozukluğuna sahip sporcular.
  • LC 1–4: Ampüteleri de kapsayan, lokomotor bozukluk sahibi sporcular
  • CP 1–4: CP1, CP2 trisikletlerini veya CP3, CP4 bisikletlerini kullanan, serebral palsi sahibi sporcular
  • HC A, B, ve C: El bisikleti (hand-cycle) kullanan sporcular

2012 Yaz Paralimpikleri’nde kullanılan fonksiyonel sınıflandırma sistemi şöyleydi:

  • B: Tandem bisiklete binen, görme bozukluğuna sahip sporcular.
  • T 1–2: Trisiklete binen, serebral palsi, MS veya benzer nöro-motor bozuklukları olan sporcular
  • C 1–5: Bisiklete binen, ampütasyon, nöromotor veya Cyclists with amputations, neuromotor veya kas-iskelet bozukluğuna sahip sporcular
  • H 1–4: El bisikleti(hand-cycle) kullanan sporcular.

 Altın madalyalar ve dünya şampiyonlukları kazanan Güney Afrika’lı sporcu Ernst van Dyk.

T34 Kategorisinde yarışan, 1992 doğumlu İngiliz sprinter Hannah Cockroft, 100, 200 ve 400m dünya rekorlarını elinde tutuyor.

Paralimpik Olimpiyatları

Serebral Palsi rahatsızlığı bulunan sporcuların Paralimpik Oyunları’ndaki ilk müsabakası 1984 Yaz Paralimpikleri’nde koşuldu. Bisiklet sporunun dâhil oluşu ise 1988 Yaz Paralimpikleri’nde gerçekleşti. Birden fazla federasyon ile Uluslararası Paralimpik Komitesi tarafından yürütülen, engel tipine göre kategori atamalarının yapılmasının ardından 1992 Yaz Paralimpikleri’ne serebral palsi, ampüte ve tekerlekli sandalye gibi engel tipleri de dâhil oldu. 1996 Yaz Paralimpikleri’nde; teknisyenlerin Snellen çizelgeleri, refleks çekiçleri ve gonyometreler gibi tıbbi cihazlara erişimi sağlanarak sporcular için yerinde(on spot) sınıflandırma yapıldı. 2000 Yaz Paralimpikleri’nde, gerçekleştirilen 33 farklı değerlendirmenin sonucunda 5 sınıf değişikliği yapıldı. El bisikleti sınıfı, ilk defa 2008 Yaz Paralimpikleri’ne dâhil edildi. Londra’da düzenlenen 2012 Yaz Paralimpikleri’nde 155 erkek ve 70 kadın sporcu müsabakalara katıldılar. Yol yarışları, Londra’nın güneydoğusundaki Kent Kontluğu ’nda yer alan bir motor sporları pistinde, Brands Hatch Circuit’te düzenlendi. Pist yarışları ise Olimpik Park’taki veledromda koşuldu.

2016’da Rio’da düzenlenen Paralimpikler için, Uluslararası Paralimpik Komitesi tarafından farklı bir kategori stratejisi yürütüldü. 2014’te Yürürlüğe giren yeni düzenlemeyle birlikte, bütün sporcular, durumları nezdinde uluslararası bir sınıflandırmaya tabi tutulmalı ve Paralimpik Oyunları’ndan önce durumları onaylanmalıydı. Böylelikle, amaç, müsabakalar başlamadan önce son dakika sınıf değişiklikleri yaparak sporcuları olumsuz yönde etkilemenin ve tamamladıkları antrenman süreçlerinin hayal kırıklığı ile sonuçlanmasının önüne geçmekti. Uluslararası sınıflandırma; birer tıp hekimi, fizik tedavi uzmanı ve spor teknisyeninin yer aldığı UCI panelinde, sporcuların belirlenmeleri ve uygun kategorilerin tayin edilmesiyle yürütülür. İngilizce gerçekleşen panellere sporcular çevirmenleri ve/veya ülkelerinin ulusal federasyon temsilcileriyle katılabilirler. Kategorisi tayin edilen sporculara birer para-siklet kategori kartı verilir.

Yazı dizisi devam edecek.

 

Oğuz Tan

Bisiklet gezgini

 

[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Böğürtlen Çetesi Hazine Peşinde – Tuğba Gürbüz

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Böğürtlen Çetesi Hazine Peşinde

Bir ağaç, kesildikten sonra bile oyun arkadaşı bize. Önümüzde yatıyor. C şeklinde.

Yağan yağmurun, nemin, küfün, böceklerin, kurtçukların etkisiyle içi oyuk. Kovuğun içi mor renkli anemonlarla dolu.  Bir mezarın üstünü örter gibi gelişigüzel serpilmişler. Bir çocuğun işi olmalı. Önünde dikine yerleştirilmiş bir kaç dal parçası var. Bir sunağı andırıyor. Tek eksik, yanan mum.

Başımı yukarı kaldırıyorum. Alabildiğine ağaç… Dallar bir parça maviliğe geçit vermiyor. Yolun kalanı gözümde büyüyor ama bu ânı  genişletmek istiyorum. Deniz’i izliyorum. Sanki bir yerden işaret almış gibi başlıyor çalışmaya. Tek söz söylemeden küçük çalı çırpı parçalarıyla kapatıyor anemonların önünü. Babası yarım metre ilerimizde, saatini kontrol ediyor. Nereden baksan yedi saatlik yolumuz var. Deniz de farkında geciktiğimizin. Hareketlerinin hızlanmasından anlıyorum. Az sonra avuç içlerini birbirine sürtüp temizliyor. Yüzünde kocaman bir gülümseme.

“Bitti, artık kaçamazlar.”

Deniz, doğanın ona sunduğu anları yakalamakta ve oyuna çevirmekte mahir. Bir oyuncağın sunabileceği sınırlı eğlenceye karşın, doğadan toplanan dallar, taşlar, kurumuş yapraklar ve çiçekler içinde sonsuz olasılıklar barındırıyor. Verdiği müthiş rahatlama duygusu da cabası. Parklara, bahçelere, yeşil kitaplara düşkünlüğümüz bundan.

Böğürtlen Çetesi Hazine Peşinde sevdiğimiz yeşil kitaplardan. İsveçli yazar Stefan Casta’nın yarattığı çete Ivan, Tim, Mila, Fabian, Fabian’ın köpeği Sivriburun ve Ivan’ın kedisi Uykusuz’dan oluşuyor. Böğürtlen Çetesi üyeleri İsveç’in kırsalında yaşıyor. Böğürtleni çok seviyorlar. Tehlikeli bir durum olduğunda baykuş sesi çıkararak haberleşiyorlar. Çok önemli bir şey olduğunda önceden belirledikleri yere pamuk çiçeği saklıyorlar. Şimdiye kadar önemli bir şey olmadı amma velakin bugün talihleri dönmek üzere. Televizyon, bir soygun haberini duyuruyor. Fısıltı gazetesi iş başında. Tüm işaretler onların ormanda saklandığını gösteriyor. Soyguncular buradaysa, hazine de ormanda bir yerlerde olmalı. Üstelik yerde taze tekerlek izleri de var. Tekerlek izlerini takip edip kayıp hazinenin peşine düşüyorlar ancak soyguncuları onlardan önce polis yakalıyor. Kötü talih. Bir de Mila var. Saçlarının çok güzel koktuğunu söylemiş miydim?

İsveç’in kırsalında geçen öykünün anlatıcısı Ivan. Ivan’ın gözünden çocuk dünyası çok doğal ve gerçeğe yakın aktarılıyor. Sahici diyaloglar, fonksiyonel ayrıntılar, araya serpiştirilmiş mizahi ögeler metni zenginleştiriyor. Resimli kitap olduğu için çizer Mimmi Tollerup-Grkovic bize sahneleri çiziyor ancak metnin resimlere ihtiyacı yok. Gözlerinizi kapatın ve dinleyin. Böğürtlen Çetesi, oyun oynadıkları orman, ağaç ev, hepsi gözünüzün önünde kolayca canlanacak.

Böğürtlen Çetesi Hazine Peşinde baskısı tükenmiş bir kitap. Dilerim hem bu kitap hem de çetenin diğer maceraları kısa zamanda okura ulaşır.

Böğürtlen Çetesi Hazine Peşinde

Yazan Stefan Casta                                      

Çizen Mimmi Tollerup-Grkovic

İsveççeden çeviren Ali Arda

Kanat Kitap

 

Tuğba Gürbüz

“Yenilenen” kentler / yeni-yenilenen kentliler: Üç büyük kasırga hipotezi ve geriplan

Türkiye kentleri, biri Yirminci Yüzyıl’ın başında, biri sonunda, biri de yüzyılın ortasında, bir önceki dönemlerden radikal biçimde kopmalarına neden olan üç büyük olay yaşadı. Bunlardan birincisi ve sonuncusu doğrudan, ikincisi ise dolaylı olarak, kentlerin kendi kültürel birikimlerinin dışından gelmiş akışlardan kaynaklanıyordu.

Birinci hipotez

Yüzyılın başındaki birincisi, yani 1915’deki Ermeni ve Süryani soykırımı ve hemen arkasından gelen “mübadele” ya da farklı kültürleri olan Rumları, Karamanlıları, Pontusluları zorunlu olarak göç ettirme, Anadolu coğrafyasındaki bütün yerleşimlerin yerel kültürlerini radikal bir biçimde yıktı ve yok etti. Yıkımın nedeni, 19. Yüzyıl için “küresel” diyebileceğimiz bir ideolojik akım olan milliyetçiliklerdi. İmparatorluktaki her “millet” bir biçimde bu milliyetçi akımdan etkilendi ve sonuç olarak İttihat ve Terakki’nin milliyetçi programı, bütün toplumu ve kentsel kültürleri yerle bir etti.

Bu kentsel kültürler, her kentin kendisine özgü olmakla birlikte, genelde Roma’dan da önce oluşmaya başlamış Helenistik kültürün izlerini taşıyan ve Selçukların gelmesiyle doğu ve Doğu-Ortadoğu (Fars, Arp ve Türk) kentli kültürleriyle giderek artan oranda ilişkilenmiş ve etkileşmiş, özgün bireşimlerinin binlerce yılda gelişmesiyle oluşmuşlardı. Belki İstanbul, 1910-20’lerdeki yıkımın en radikal etkilerini, bir miktar daha hafifletilmiş ve sündürülmüş biçimde zamana yayarak yaşadı. Ancak onun dışında Cumhuriyet coğrafyasında yer alan hiçbir kentin yerel kültürü, bu ani darbeden kurtulamadı ve yıkıldı.

Buraya kadar söylenenleri, çok daha geniş açıklamalar gerektiren bir hipotez olarak, şimdilik bir kenara bırakalım. 

İkinci hipotez

Yüzyılın sonunda “küreselleşme” olarak adlandırılan ve aslında acımasız ve güçlü bir teknolojik devrimle birlikte geldiği için çok güçlü hissedilen üçüncü büyük yıkıcı akım, “post modern” bir ideolojiyi de geri planına yerleştirmiş bir ekonomik modelle birlikte geldi. Küreselleşmenin kentlerde (modernizm ve daha öncesinden kalan tarihsel doku üzerinde) yarattığı yıkım, farklı bir yaklaşımla, yol ve yordamla, kendisine özgü bir biçimde, hala devam ediyor.

Eminönü Meydanı düzenlemeleri, 1958-19

Bunu da, üzerinde çok tartışılan ve geniş bir alan olduğu için, ikinci bir hipotez olarak, şimdilik geçelim.

Yüzyıl ortasıyla ilgili hipotez

Ancak kentlerde, kentsel kültürün değişiminde olup-bitenleri tam olarak anlayabilmek için, bir üçüncü hipoteze daha ihtiyacımız var: Bu da, yüzyılın tam ortasında, Orta Anadolu ve Karadeniz’in kırsal bölgelerinden başlayan ve bütün ülkeyi kapsayan demografik, sosyolojik ve kültürel göç akımları olarak özetlenebilir. Büyük kentlerde büyük toplumsal ve kültürel değişime ve aynı zamanda yıkıma neden olan bu olgu da, kentlerin kendi içsel dinamiklerinden çok, bölgelerin ve ülkenin içsel dinamiklerinden (ve dünyadaki teknolojik gelişmelerden) kaynaklandı. Bu olguyu, olağan (ama çok hızlı seyreden) bir toplumsal değişme süreci olarak kabul edebiliriz.

Bugün Fikirtepe gecekondularının yerinde ‘modern’ binalar yükseliyor

Yüzyıl ortası göçlerinin kentlere getirdiği ve bir kez daha, yerel kent kültürlerinin belleğinde kalmış olanları da silip-süpüren olgu, kent mekânlarında gecekondunun, toplumsal-kültürel açıdan da, kır kültürünün ve toplumsal ilişki tarzlarının, kentlerde egemen olmaya başlaması ve eskiden beri kentlerde mevcut olan kırsal özelliklerin, giderek daha güçlü bir biçimde ve daha büyük oranda, kentsel toplumsal-kültürel sentezin içinde yer alması, biçiminde özetlenebilir.

Kentlerin yüzyıl ortasındaki göç ve toplumsal dönüşüm nedeniyle yediği darbenin mekansal ve toplumsal/kültürel etkileri, belki tahrip edici etki bakımından en büyük olandı ve kentler, geri dönüşü mümkün olmayan bir biçimde, büyük bir değişime uğradı. Kentleri, iki dışsal kaynaklı yıkım arasında dönüştüren bu süreci açıklamak (ya da kısmen açıklamak) için kullanılabilecek terim, belki “(Türk tipi) modernleşme”  ve yakın zamanlara doğru da, “muhafazakar modernleşme” olabilir. Ya da diğer bir deyişle, Türkiye’deki kentlerin değişiminin bu evresini, ekonomik olarak sanayi ve hizmet üretiminde işletmelerin, toplumsal ve kültürel olarak da, gündelik yaşamın, modern olana doğru, yerelle çeşitli biçimlerde eklemlenerek gelişmesi, biçiminde özetleyebiliriz.

Bu kendiliğinden demografik ve mekansal, hızlı ve aşırı büyümelerin, bütün kentler üzerinde yıkıcı etkileri oldu. Pazar için mal ve hizmet üretimlerinin yapıldığı mekanlar olarak kentlerin, yüzyıl ortası değişimini, olağan ve (henüz dünya pazarlarına tam olarak açılmamış ve bağlanmamış) ülkenin, genellikle kendi dinamiklerinden kaynaklanan, bir alt-üst oluş biçiminde yorumlayabiliriz. Bu değişimlerin sonucunda, özelikle konut üretimindeki yerel örüntülerden/ teknolojiden ötürü, Türkiye’nin gelişmeye başlayan bütün kentlerinin bazı bölümleri, birbirine benzemeye başladı. Öyle ki, birini gözleri kapalı olarak gezdirseniz, Adana’da mı, Samsun’da mı, Ankara’da mı, Mersin’de mi, kolay kolay ayırt edemezdi.

Kentlerde teknoloji, kitle kültürü ve popüler kültürler

Cumhuriyet Türkiye’sinin sınırları içinde kalan ve (demografik ve mekânsal büyüklükler bakımından) her boydaki kentsel yerleşim, 20. Yüzyılda, peş peşe gelen bu üç büyük ve radikal dönüştürücü etkinin sonucu olarak, 21. Yüzyıl’da artık, başka tür toplumsallıklar ve kültürel özelliklere sahip olmaya başladı. Bugün kentlerde egemenliği en çok hissedilen, (kuşkusuz dünyada da egemen olan) teknolojik gelişmelerle oluşan altyapıya göre biçimlenmiş mekanlar ve popüler beğeniye/ tercihlere uygun kitle kültürü türleridir.

Kentlerin silueti ve bazı kent parçaları, özellikle konut alanları, AVM’ler ve ulaşım altyapıları, artık, dünyanın her hangi bir yerindeki benzerinin aynısıdır. Yine gözlerinizi bağlasalar, mekanlara bakarak sizi Dubai’ye mi, İstanbul’a mı, Londra’ya mı yoksa Hong Kong ya da orta Çin’de başka bir kente mi veya Kahire’ye, ya da Beyrut’a mı getirdiler, bunu anlayabilme olanağı kalmamış durumda. Ankara bile, “marka şehir” mertebesine erişmiş olduğu iddiasında ve böbürlenmesinde…

Kentlerdeki bu küresel toplumsal-kültürel süreçlerin yanı sıra, yerel kırsal özelliklerden kent yaşamına eklemlenmiş (ve bu eklemlenme sırasında bazı değişikliklere uğramış) olan (bazı yerel) kültürel süreçler de, kentlerde her şeye rağmen, yer yer yaşamakta. Gerçekte, teknolojik süreçler bütünüyle batı kültürlerinin ürünü olduğundan ve güçlü bir biçimde kentsel toplumsal yaşamı belirlediği için, bu teknolojilerin kullanımın da, kentsel gündelik yaşamın çeşitli özelliklerini etkilediği, kolaylıkla gözlemlenebilir. Kentsel yaşamın konut, ulaşım, iletişim ve haberleşme, sanayi ve hizmet üretim organizasyonu vb. gibi alanlarında, batılı anlamdaki (teknolojik, toplumsal ve kültürel) süreçler egemendir (zaten bütün dünya kentleri için de, yaklaşık olarak böyledir).

Buna karşılık, kentsel gündelik yaşamın bazı aralıkları içinde, yerel toplumsal adetler, ilişkiler ve değerler, küreselleşmenin bir alt bölümü olarak veya ona eklemlenmiş/ onu hafif burkmuş ve başkalaştırmış biçimlerde, yaşam alanı bulabilirler. Bu türdeki kentsel toplumsallaşmanın ve buna dayalı gündelik yaşamın temel özellikleri; erkek egemenliği, sığlık, kabalık, hatta bazı durumlarda şiddete varan zorbalıklar ve yobazlıklar, çeşitli ayrımcılıklar, oldukça saygısız ve bencilce anonim ilişkiler, kentsel karmaşadan kaynaklanan sürekli aksaklıklar ve kazalar, zaman kaybettirici onarımlar, stres yüklü bir gecikmişlik duygusu ve doğaya ve kentteki hayvanlara karşı tahripkar, kirletici, genellikle gürültücü bir insan hegemonyası vb. biçiminde özetlenebilir.

Kentlerdeki bütün bu tür kültürel özellikleri, yine çok genel biçimde özetleyecek başlıklar/ etiketler bulmak istersek, bunlar; doğallık ve saflık anlamından çok kabalık ve erkek egemenliği biçiminde ortaya çıkan köylülük ve bütün Ortadoğu ve İslam kentlerinde rastlanabilecek, özensizlik, miyopluk, kolay ve kestirme yollardan elde edilen kestirme çözümler, savrukluklar, “adam sendecilik”ler ve çoğunlukla erkeklerde gözlemlenen kendini beğenmiş horozlanmalar ama güce-güçlüye yaltaklanmalar ve güçsüze saldırganlıklar, saygısızlıklar… Bu özellikler, kentlerin mekanlarını da, kentlerdeki toplumsal ve kişisel davranışları da, kurumların ve bürokrasinin işleyişini de, aşağı yukarı betimler.

Yeni yüzyılda, kentlerdeki zaman kavramı, bütünüyle değişmiş ve hızlanmış gibidir. Artık zaman, kentteki en kıt kaynaklardan biridir ve bu nedenle, zaman hiç kaybedilmeden hemen tüketilmelidir. Zaman birçok bakımdan “para” ile özdeşlemiştir ve kaybedilecek zaman yoktur. Zamanın aciliyet kazanması, daha çok, kentsel rantın yükselmesine ve orta sınıfların bu rantı bir an önce elde etmek istemelerine (bir an önce yıkmak ve yapmak) bağlı olarak gelişmekle birlikte, kentin tıkanıklığı da sabırsızlaşan kent toplumunu, artık düşünmeye/ planlamaya yeteri kadar zaman ayırmadan, hemen çözümlere/ acil çıkışlara yönlendirmektedir. Hızlanan zaman ve önemli olanın, içinde yaşanılan an olması, hem kentin geleceğini ipotek altına almakta, hem de belleğinin altını oymaktadır.

Ana akım süreçlere karşı durma çabaları

Bütün bu niteliksizlikleri, saygısız, kaba ve zalim işleyişleri, insanlara ve doğaya çok değersizlermiş gibi tüketici bir anlayışla yaklaşılmasını kabul etmeyen ya da bundan hoşlanmayan, buna rağmen kentte bulunmak zorunda olan veya kent yaşamını anlamlı bulan kentlilerin, böylesi bir kent ortamında, kendileri için, soluk alacak bir yaşam alanı, yaşam güzergâhı ve kentli insanlar arasında inceliklere yer veren ve tüketici olmayan bir ilişki biçimini kurabilmek arayışları nasıl gerçekleşecektir?

“Yenilenen” kentler/ yeni –yenilenen kentlilerin bu ortama ve gidişata karşı ayaklarını yeniden “yere”e basmak konusunda, ana akıma karşı çeşitli arayışları, sanki kamusal ortamda bazen biraz belirmekte ve üzerinde düşünmeye fırsat bile olmadan, kayboluvermekte…

Bu tür arayış örnekleri, kentsel muhalefet, toplumsal-kentsel direniş süreçlerinin kısa evrimi bir sonraki yazıda ele alınacaktır. Daha sonraki üçüncü bölüm ise, kentlerdeki sivil direnişlerin yapısı/ doğası ve başarı/ başarısızlık nedenleri üzerine düşünceler geliştirmeyi amaçlamaktadır.

Devam edecek… 

 

Akın Atauz

 

Bornova’da “Yereli Yeşillendir, İklimi Yeşillendir” projesi

Yeşil Düşünce Derneği ve Bornova Belediyesi’nin ortak yürüttüğü “Yereli Yeşillendir, İklimi Yeşillendir” projesinin tanıtım toplantısı 31 Ekim 2017, Salı günü Bornova Belediyesi’nin ev sahipliğinde gerçekleştirildi.

15 Eylül 2017 tarihinde uygulanmaya başlayan ve 12 ay sürecek olan bu projenin amacı yurttaşların, bireysel girişimcilerin, kooperatif girişimlerinin ve yerel yönetimlerin iklim değişikliği, iklim değişikliğine uyum ve azaltım yöntemleri ve yenilenebilir enerji alanlarında kapasitelerini arttırmak.

Bu amaçlara ulaşmak için proje süresince Bornova Belediyesi’nde konuyla ilgili eğitimler düzenlenecek ve yayınlar hazırlanacak.

Bornova Belediyesi Belediye Meclis Üyesi Öget Nevin Çöçen

Yeşil Düşünce Derneği’nden Proje Koordinatörü Özgecan Kara, Bornova Belediyesi Belediye Meclis Üyesi Öget Nevin Çöçen’in ve Yeşil Düşünce Derneği’nden Yönetim Kurulu Üyesi Barış Gençer Baykan’ın açılış konuşmalarını yaptığı toplantıya Bornova Belediyesi Başkan Vekili, Belediye BaşkanYardımcısı ve Belediye Meclis Üyeleri ile yenilenebilir enerji uzmanları, akademisyenler ve yerel çevre grupları katıldı.

 

Bornova Belediyesi Meclis Üyesi Öget Nevin Çöçen Bornova Belediyesi’nin “Convenant of Mayors” – “Başkanlar Sözleşmesi”nin Türkiye’deki ilk imzalayanlardan olduklarını ve EnergyCities üyeliklerinin altını çizerek sivil toplum ve belediye ortaklığının öneminin altını çizdi.

Yeşil Düşünce Derneği Yönetim Kurulu üyesi Barış Gençer Baykan

Yeşil Düşünce Derneği Yönetim Kurulu üyesi Barış Gençer Baykan ise iklim değişikliği ile mücadele konusunda yerel yönetimlerin insiyatif alıp genele örnek olması gerektiğini belirtti.

 

 

“Yereli Yeşillendir, İklimi Yeşillendir” projesi Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği tarafından ortak finanse edilen Türkiye’de İklim Değişikliği Alanında Kapasitenin Geliştirilmesi Hibe Programı çerçevesinde gerçekleştiriliyor.

 

(Yeşil Gazete)

Çankaya Belediyesi Görme Engelliler Spor Kulübü yarın görme engeliler sporu tarihine geçiyor

Çankaya Belediyesi Görme Engelliler Spor Kulübü, kadın kaleci Didem Çankaya’yı oynatarak dünyada bu alanda ilk kez bir kadın futbolcu oynatmış olacak.

4 Kasım Cumartesi saat 11.00’de Çankaya Belediyesi’nin Türkiye Görme Engelliler Derneği ile oynayacağı maçta kaleyi kadın file bekçisi Didem Çankaya koruyacak.

‘Turkcell Sesi Görenler Ligi’nde’ yarınki maçın ardından 5. kez şampiyonluğunu ilan edecek olan Çankaya Belediyesi Görme Engelliler Spor Kulübü, kupasını Çankaya Belediyesi Ahlatlıbel Spor Tesisleri’nde alacak.

Bu yıl dünyada ve Türkiye’de ilk kez resmi bir maçta kadın futbolcu oynatacak olan Çankaya Belediyesi Görme Engelliler Spor kulübünün kalesini Didem Çankaya koruyacak.

 

(Sporx, T24)

Urla Gülbahçe’de taş ocaklarına karşı yaşam şenliği

Urla Gülbahçe mahallesi halkı bölgede açılmak istenen taş ocaklarına karşı 5 Kasım’da yaşam şenliği düzenliyor. Urla’da doğa yürüyüşleri düzenleyen grupların da destek verdiği  ve Gülbahçe halkı ile Gülbahçe Çevre Gönüllüleri tarafından düzenlenen şenliği Urla Belediyesi tarafından da destekliyor.

5 Kasım pazar günü yapılacak şenlik saat 12:00’de Gülbahçe Köy Meydanı’nda başlayacak. Şenlikte yöresel ürünler sergisi, İYTE Halk Dansları Gösterisi olacak. Toprak Sahne Tiyatrosu şenlik kapsamında bir sokak oyununu sahneleyecek. Ayrıca Arnavut Böreği yapım atölyesi düzenlenecek.

Bölgede açılmak istenen taş ocakları hakkında bilgi verilecek şenlikte bir de imza kampanyası başlatılacak. Şenlik sonunda taş ocağı açılacak olan Tatar Deresi mevkiine doğa yürüyüşü düzenlenecek.

Gülbahçe iki ayrı taş ocağının tehdidi altında

Urla ilçesine bağlı Gülbahçe mahallesinde iki ayrı taş ocağı açılmak isteniyor.

Gülbahçe temiz havası, denizi ve sakinliği ile son yılların gözde tatil mekanları arasında yer alıyor. Ayrıca deniz derinliği ve rüzgar şiddeti nedeni ile de rüzgar sörfü tutkunlarının gözde mekanları arasında bulunuyor.

Kite surf yarışmalarının düzenlendiği Gülbahçe’nin sınırları içinde ülkenin saygın üniversiteleri arasında yer alan İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü de bulunuyor.

Urla yürüyüş gruplarından şenliğe destek

Her hafta Urla ve çevresinde farklı rotalara doğa yürüyüşleri düzenleyen Urla Dağcılık ve Doğa Yürüyüşü Grubu ve Urla Doğa Sporları Topluluğu bu hafta Gülbahçe halkına destek vermek için daha önce açıklanan rotalarını değiştirdi.

Urla Dağcılık ve Doğa Yürüyüş Grubu 5 Kasım’da Barbaros’tan Gülbahçe’ye yürüyecek. Grubun internet sitesinden yapılan duyuruda, Barbaros Köyü’nden başlayacak yürüyüşün şenlik alanına oradan da Tatar Mevkii’ne uzanacağı belirtildi.

URDOST ise Gülbahçe Mahallesi bölgesinde açılması gündemde olan taş ocaklarının tabiata, jeolojik yapıya ve dolaysıyla çevreye vereceği zararı protesto etmek için Pazar günü sivil toplum örgütleriyle birlikte toplanacak. Grup Tatar boğazında yürüyüşe başlayıp Yağcılar ve Demircili’ye doğru yürüyüş düzenleyecek.

 

(Yeşil Gazete)

 

Istrancalardaki yarasaların çığlığına gönüllü mağaracılardan destek – Göksal Çidem

Kırklareli Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün web sayfasında 18.10.2017 tarihinde yapılan duyuruda; Patlatmalı kalker ocağı kapasite artışı için ÇED süreci başlamıştır denildi.

Kırklareli’de özellikle de Istrancalar bölgesinde çok sayıda faaliyette olan, bir o kadar da yeni açılmak istenen maden ocakları ve kırma eleme tesisleri var.

Bunların bazıları orman içerisinde su kaynakları üzerinde, bir kısmı da koruma alanlarının hemen dibinde. Orman ve su varlıkları kirletip yok olurken,  buradaki doğal yaşam da bu faaliyetler nedeniyle yok oluyor, telafisi mümkün olmayan sonuçlara neden oluyor.

2012 yılında Dupnisa mağarasına gelen mermer ocağı talebi, yine gönüllü mağaracılık faaliyeti yürüten araştırmacıların hazırladıkları bilimsel raporlar doğrultusunda durdurulmuş, mağara ve onbinlerce yarasa kurtulmuştu.

Son gelen dosya ile Koyunbaba mağarası karşısında patlatmalı kalker üretim kapasite artışı talep edildi.

Dupnisa için seferber olan gönüllü araştırmacılar bu defa Koyunbaba mağarası için hafta sonu bölgede incelemeler yürüttüler.

Koyunbaba Mağarasının, Boğaziçi Üniversitesi Mağara Araştırma kulübü gezisi sırasında,1985 yılınnda çekilmiş fotoğrafı

Yapılan araştırmalarda, Koyunbaba Mağarası’nı 11 farklı yarasa türünün kullandığı tespit edilmişti. (Tablo 1; Paksuz, 2009; Furman & Özgül, 2004). Mağara, yarasalar tarafından hem yaz aylarında yavrulamak, hem de kış aylarında kış uykusu için kullanılmaktadır. Şu ana kadar tespit edilen en yüksek popülasyon büyüklüğü yaklaşık olarak 30,000 bireydir. Mağarada tespit edilen türlerin ikisi, Mehely Nalburunlu Yarasası (R. mehelyi) ve Uzunayaklı Yarasa (M. capaccinii), Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) tarafından türleri tehdit altında olarak (Hassas) listelenmiştir (Tablo 1). Ayrıca mağarada tespit edilen türlerin tümü, Türkiye’nin de taraf olduğu Bern Sözleşmesi tarafından koruma altına alınmıştır. Bu sözleşmeye göre bu türlerin yaşadığı mağaralar ve bu mağaraların etrafındaki alanların koruma altına alınması gerekmektedir. Aynı şekilde bu türlerin beslenme ve üreme için kullandıkları alanların da korunması büyük önem arz etmektedir.

Koyunbaba Mağarası’nın barındırdığı yarasa türleri ve bu türlerin popülasyon büyüklükleri göz önünde bulundurularak mağara ve çevresinin ivedilikle koruma altına alınması gerekmektedir. Mağarada yaşayan yarasa popülasyonlarının azalması ya da yok olması bölgedeki ekolojik dengeyi olumsuz etkileyecektir. Bu olumsuzluklar tarım zararlılarının artışı gibi insan hayatını da negatif etkileyecek birçok faktörü içermektedir. Bu bağlamda mağara ve çevresinin mümkün en yüksek koruma statüyle koruma altına alınması hem ekolojik denge hem bölge insanı için elzemdir.

Koyunbaba Mağarası arkeolojik açıdan da öneme sahiptir. Yapılan araştırmalarda, Koyunbaba mağarasının ilk olarak 1980 yılında belgelendirilen ve Orta Kalkolitik, Demir Çağı ve Ortaçağda iskân edilen bir mağaradır. Ancak gerek mağaranın konumu, gerekse boyut ve biçimsel özellikleri yönünden burada daha eski dönem dolgularının da olabileceği düşündürmektedir. Maalesef, mağara içinde çok sayıda kaçak kazı çukuru vardır.

İlk resmin çekildiği aynı noktadan, 21 Ekim 2017 günü çekilmiş bugünkü durumu

21.10.2017 tarihinde yapılan son gözlemde, mağaranın girişinin sadece 50m yakınında sürdürülmüş olan patlatmalı taş ocağı faaliyeti sonucunda, mağaranın iki girişinden birinin maalesef tamamen yıkılmış, mağaranın giriş yakınındaki kayaların stabilitesinin de bozulmuş olduğu tespit edilmiştir.

Bu durum, mağaranın girişlerinin aynı noktadan 1985 yılında (Resim 1) ve bugün (Resim 2) çekilmiş iki fotoğrafı karşılaştırıldığında net olarak görülmektedir. Mağaranın hemen yakınında yapılmış olan bu patlatmalı taş ocağı faaliyeti neticesinde, Koyunbaba mağarasının soldaki girişi yukarıdan inmiş kayalarla kapanmış, sağdaki girişe de zemine yukarıdan bir kaya düşmüş durumdadır (Resim 2). Böylece, mağaranın yüzbinlerde yılda oluşmuş girişinin doğal şekli ve güzelliği zarar görmüş durumdadır. Tahrip olan bu girişler bir proje dahilinde eski haline dönüştürülmelidir.

Ayrıca, girişlerin sadece 50 m kadar solundaki bu taş ocağı faaliyetinin yola kadar indirdiği dik kesim nedeni ile, tepenin doğal stabilizesi de bozulmuştur. Bozulmuş olduğu, üçüncü resimde, sol üst kayalardaki sola doğru açılmalardan anlaşılmaktadır (Resim 3). Kayalar, soldaki uçuruma (kesime) doğru açılmaktadır. Eğer boşaltılan bu yer, doldurulup orijinal doğal meyiline geri döndürülmez ise, kayacın zaten sola meyilli tabakalanması ve doğal şartlar nedeni ile zamanla, kayalar sola doğru esneyip yıkılacak, mağaranın girişleri kapanacak, mağaranın bir bölümü de tahrip olacaktır.

Yapılacak taş ocağı çalışmaları geri dönüşümü imkansız olan süreçlere yol açacağından ülkemizin kültür varlığı olan Koyunbaba Mağarasının en yüksek koruma statüyle koruma altına alınması, hem barındırdığı ve koruma altına alınması gereken canlılar, hem arkeolojik buluntular hem de tarihi süreçleri takip etme açısından çok önemlidir.

Mağara girişi ve etrafında yapılacak her türlü çalışma, mağara ve çevresindeki habitatı değiştireceğinden yarasaları orta ve uzun vadede olumsuz etkileyecektir.

Koyunbaba Mağarasının kalan sağ girişini ve 50 m soldaki taşocağı nedeni ile kayaların sola doğru açıldığını gösteren 21 Ekim 2017 tarihli resim.

Koyunbaba mağarası tür çeşitliği bakımından ülkemizdeki çok az sayıdaki mağaradan biridir. Yavrulama ve yavru yetiştirme dönemleri hassas olduğu ve insan kaynaklı tehditten uzak tutulması gerektiği vurgulanmıştır. Turizme açık tek Mağaramız olan Dupnisa da bu dönemlerde ziyaretçi girişlerine kapatılmaktadır. Ancak  bahse konu  taşocağı faaliyetinde 3 günde bir patlatma yapılacağı planlanmaktadır.  Dupnisa da yarasaların etkilenmemesi için ziyarete kapatılırken, Koyunbaba mağarasının karşısında patlatmalar yapılarak yürütülecek faaliyet sonucu hem mağaranın hem de yarasaların zarar göreceği bilimsel ve resmi rapolar ile ortaya konmuştur.

Sonuç olarak incelemelerini tamamlayan mağara araştırma kulüp ve dernekleri, Boğaziçi Üniversitesi Mağara Araştırma Kulübü, Galeri Mağara Araştırma Grubu, İstanbul Teknik Üniversitesi Mağara Araştırma Kulübü, ilgili projeyle alakalı ÇED sürecinin durdurulmasını talep ederek ilgili bakanlık ve kurumlara dilekçelerini sundular.

Yaptıkları çalışmalar ve gösterdikleri duyarlılıktan dolayı Kırklareli Kent Konseyi Çevre Meclisi adına teşekkür ediyoruz.

 

 

Göksal Çidem

Twitter çalışanından Trump’a son dakika golü

Sosyal medya ağı Twitter, yaptığı açıklamada işteki son günü olan bir çalışanının ABD Başkanı Donald Trump’ın hesabını sildiğini duyurdu.

Trump’ın @realdonaldtrump adlı Twitter hesabı, açıklamanın öncesinde 11 dakika boyunca Twitter’dan silinmişti. Trump’ın hesabına girmeye çalışanlar ‘Böyle bir hesap yok’ ikazını görüyordu. Twitter yaptığı ilk açıklamada bir çalışanlarının ‘yanlışlıkla’ Trump’ın hesabını sildiğini söylemişti.

Trump’ın twitter hesabının silindiği 11 dakika boyunca takipçi sayısının da 5bin kişi kadar azaldığı belirtildi. Real Donald Trump hesabını 40 milyon kişi takip ediyor.

Şirket daha sonra yaptığı bir başka açıklamada ise, “Öğrendik ki Twitter’ın müşteri destek ekibinden perşembe günü işteki son günü olan bir çalışanımız tarafından Trump’ın hesabı kapatıldı. Geniş çaplı bir araştırma yapıyoruz” dedi

 

(Express.co.ukEvrensel, BBC Türkçe)

 

7. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali başladı

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından 3-9 Kasım tarihleri arasında düzenlenen 7. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali 2 Kasım akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda yapılan açılışla başladı.

Pınar Altuğ ve Yekta Kopan’ın sunduğu gecede konuşan Festival Başkanı Prof Dr. Adem Sözüer festivalin her geçen gün dinamikleşen yapısına ve toplumların adalet ve barış isteğine dikkat çekti. Mültecilerin dünyadaki konumlarına da değinen Sözüer; akademik ve film kısmının her sene özenli bir şekilde hazırlanıp seyircilerin ve katılımcıların dikkatine sunulduğundan da bahsetti.

Festivalde yer alan, yarışan filmlerin ve jürilerinin tanıtımından sonra gece onur ödülü alan sanatçıların takdimiyle devam etti. Akademik dalda adalet üzerine çalışmaları ve bu alana olan bilimsel katkısı nedeniyle, akademik onur ödülü, bu yıl Profesör Doktor Claus Roxin’e verilirken, sinema onur ödülü ise adalet üzerine çektiği filmlerle, Türk sinemasının unutulmaz ismi Erden Kıral’a sunuldu.

Festivalde bu sene ilk defa, CapTalks adındaki panellerle, sinema dünyası hakkında tartışmalar da gerçekleştirilecek. Festival salonları Atlas ve Nişantaşı City’s sinemaları.

Altın Terazi Uzun Metraj Film Yarışması’nda toplam on film yarışıyor. En iyi film10.000 Euro ödül alacak. Seyircilerin yarışma filmleri arasından seçtiği filme ise Habertürk seyirci ödülü verilecek. Uzun metraj jürisinde Feride Çiçekoğlu (Başkan), Demet Evgar, Selman Dursun, Tarık Tufan ve Barry Ward yer alıyor.

 

(T24)