Hafta SonuManşet

[Yaşadım Diyebilmek] Yaratıcı bir protesto – Şahin Tekgündüz

0

İstiklal Marşı tartışması ve yeni Mehter müziği versiyonu beni 58 yıl öncesinde 27 Mayıs darbesinden birkaç gün sonra yaşadığım bir olaya götürdü ve bir kez daha gülümsetti.

Mamak Muhabere Okulu’nda yedek subayım. Muhabere Okulu’na bağlı Astsubay Okulu’nda kısa bir süre takım subaylığı yaptıktan sonra, Muhabere Okulu Komutanı’na bağlı inzibat subaylığı görevine getirilmiştim. Üstelik Mamak, Kayaş gibi geniş bir alanı kapsayan, Doğu Bölgesi İnzibat ve Trafik Karakol Komutanlığı’na. Muvazzaf subayların bile edinmek için her türlü yolu denediği bu itibarlı göreve nedense, Muhabere Okulu Komutanlığı’nca ben uygun görülmüştüm. Komutanı olduğum karakolda bir asteğmen yardımcım, bir kıdemli astsubay başçavuş, bir başçavuş, iki onbaşı ve kırk inzibat eri vardı. Ayrıca biri cip biri pikap iki de araç… Araçların ikisi de, kırmızı zemin üzerine yazılmış AS-İZ plakaları ve tepelerine yerleştirilmiş, yanıp sönen kırmızı ışıklar ve sirenlerle donatılmıştı…

O günlerde de âdetâ bugünleri yaşıyorduk. Devlet radyosu sürekli iktidarın başarılarını övüyor, Vatan Cephesi listeleri yayımlıyor, gazeteler sansürlü beyaz sayfalarla çıkıyor, siyaset ortamı da toplum da günden güne gerginleşiyordu. Bu ortam, göz göre göre gelişen 27 Mayıs hareketiyle sonuçlandı, 10 yıldır Türkiye’yi yöneten DP, iktidardan uzaklaştırıldı. Toplumun önemli bir kesimi darbeyi bir ihtilal olarak gördü. Ankara birkaç gün süren coşkulu bir bayram yaşadı. O günlerde Küçükesat’ta oturuyordum ve REO servis kamyonlarıyla karakola gidip geliyordum. Fakat o sabah servisten söz etmek ne mümkün. Tank ve uçak sesleriyle birlikte sonuna kadar açılmış radyolarda ihtilal bildirileri okunuyor, marşlar çalıyordu. Herkes salkım saçak pencerelerdeydi. Subay kıyafetimle, askeri bir araç bulabilmek için Küçükesat’tan İnönü Meydanı’na kadar yürüyorum; yol boyunca balkonları ve pencereleri dolduranlarca alkışlanıyorum ve kendimi 27 Mayıs’ın başkomutanı gibi hissediyordum.

Karakola ulaştığımda Garnizon Komutanı birliğimi toplayıp, bölgede huzursuzluk çıkarması beklenen Demokrat Partilileri kontrole alıp, gerekirse tutuklamamı emretmiş fakat ben ve askerlerim sadece taşkınlıkları önlemekle yetinmiştik. O gün Ankara, geç saatlere kadar başta Kızılay olmak üzere meydanları ve sokakları doldurmuş, tankların, askerî araçların tepesinde, büyük bir coşkuyla tam bir şenlik yaşamıştı.

Karakolda

Darbeden iki ya da üç gün sonraydı. Saat 01.00 sıralarında şehir içi devriye görevini tamamlamış, cipimle karakola dönüyordum. Sokağa çıkma yasağı nedeniyle yollarda in cin top oynuyordu. Tam Kurtuluş Meydanı’ndan geçerken şoförüm Manisalı Mehmet Pehlivan acı bir fren yaptı. Gecenin karanlığında uzun boylu bir gencin kendini cipin önüne attığını gördüm. İçgüdüsel olarak ikimizin de elleri de tabancalarımıza gitti. Genç büyük bir heyecanla yaklaşmış, “Lütfen yardım edin bana, lütfen kumandanım…” diye bağırıyordu. Mehmet elindeki feneri delikanlının yüzüne tuttu. Şaşırdım. Çünkü hiç yabancı gelmemişti karşımdaki yüz. Cipi yolun kenarındaki sokak lambasının altına çektik. Birbirimizi daha iyi görüyorduk. Evet bu Erdoğan’dı, Gülşehir’de ilkokuldan sınıf arkadaşım. “Erdoğan sen misin?” dedim; şaşkınlıkla yüzüme baktı, kısa bir tereddütten sonra “Teğmenim, sen Şahin’sin!” dedi. Cipten indim ve heyecanla kucaklaştık. On, on iki yıldır görmediğim arkadaşımla böyle bir durumda karşılaşmak çok garip gelmişti bana. Erdoğan heyecanını bastırmaya çalışarak benimle karşılaşmasının büyük şans olduğunu söyledi ve sorununu anlatmaya başladı:

“Şahinciğim, üç gündür pederle başımız dertte. Adam kafayı çekip çekip olay çıkarıyor. 27 Mayısçılardan tut da İsmet Paşa’ya kadar herkese küfrediyor. En yakın komşularımız bile rahatsız, biraz daha kalırsa mahalleli linç edecek diye korkuyorum. Allah aşkına şu adamı içeri alın da biz de kurtulalım, onun da başına bir şeyler gelmesin…”

Durum gittikçe ilginç hâle geliyordu, ama yapacak bir şey yoktu. Erdoğan’ı da arabaya alıp, Topraklık semtine doğru yola koyulduk. Mahallede ışıkları yanan tek katlı, yarı gecekondu bir evin önünde durduk. Erdoğanların eviydi. Erdoğan, babası götürülürken görünmek istemediği için biraz geride gizleniyordu. Evin önünde üstü hasırlarla kapatılmış bir set vardı. Elli altmış yaşlarında, uzun boylu, zayıf sakalları uzamış, sinirli bir adam karşıladı bizi. Beni görür görmez,

“Beni götürmeye mi geldiniz, götürün bakalım, korktuğumu mu sanıyorsunuz, orada da aynı şeyleri söyleyeceğim” dedi. İyiden iyiye sarhoştu. Sette tahta bir masa, üzerinde, o zamanlar çopur dediğimiz 35’lik boş bir rakı şişesi, yarısına kadar sulandırılmış rakı dolu bir çay bardağı, peynir kırıntıları vb. Bir de Grundig TK 23 marka, makaraları boşa dönen bir teyp vardı. Adama Erdoğan’ın arkadaşı olduğumu söyledim.

“Yalan söyleme komutan, zaten Erdoğan, öz oğlum ihbar etti beni; nerde o şimdi? Kaçtı değil mi, benden korkup kaçtı, alacağı olsun onun. Mahalleli de kıçına kına yakar artık” dedi öfkeyle. O sırada karısı çıktı içerden. Şaşkın şaşkın bize bakarken, kocasını koruyup kollayıcı bir tavır da takınmamıştı nedense. İçerden adamın ceketini getirdi. Adam sürekli homurdanıyordu ama güçlük çıkarmadan, teybini de koltuğunun altına alıp bizimle gelmeyi kabul etti. Bu arada çevredeki evlerin ışıkları yanmaya ve perdelerin arkasından meraklı gölgeler belirmeye başlamıştı.

Cipe bindikten sonra teybi niçin yanına aldığını sordum. Homurdanarak, “Onda millî Türk musikisi var, sen hiç dinlemedin mi?” dedi. Sonra da sarhoş kafayla priz arar gibi bir harekette bulunup, arabada olduğunu fark edince vazgeçti. Yol boyunca hiç konuşmadık. Teslim aldığımız yer benim yetki alanımda olmadığı için onu Ulus’taki Merkez Komutanlığı Karargâhı’na götürüp teslim ettim. Tutulan tutanak sayesinde de adının Selahattin olduğunu öğrendim.

Aradan birkaç hafta geçmişti. Aynı zamanda Doğu Bölgesi Garnizon Komutanı da olan Muhabere Okulu Komutanı Tuğgeneral Celâdet Ögel’in beni emrettiği bildirildi. Huzura çıktım. Celaâdet Paşa tedirgin ve sinirli bir tavırla,

“Teğmen, nedir bu Topraklık’tan aldığınız adam? Topraklık’la ne alâkan var senin de oralarda olaylara müdahale ediyorsun?” dedi. Durumu açıklayınca sâkinleşti ve yanındaki Kurmay Albay İhsan Sakarya’ya dönüp,

“Şu işe bak yahu, millet öyle bezmiş ki, babasını bile ihbar ediyor… Yalnız anlayamadığım bir husus var albayım, soruşturmayı nedense askerî mahkemede değil, sivil mahkemede açmışlar” dedi. Sonra da bana, mahkemeden tanıklık için davet geldiğini bildirip resmî bir zarfı uzattı ve

“Ere de tembih et, mahkemede sadece bildiklerinizi anlatın, ileri geri laf etmeyin sakın teğmen” uyarısında bulundu. Ardından da ekledi: “Sonra da gelip bana rapor vereceksin”.

Şoförüm Mehmet Pehlivan’la Anafartalar Caddesi’ndeki Adliye binasındaydık. İlk kez mahkemeye çıkacağım için çok heyecanlanmıştım. Bizi yönelttikleri üst katlara çıkarken kulağıma “Kadifeden Kesesi” türküsünü melodileri çalındı ama sözleri çok yabancıydı. Kulak kesildim. Türkünün sözleri Harbiye Marşı’nın sözleriydi. Yukarı kata çıkınca ses daha da belirginleşmişti. Hiçbir anlam veremiyordum ama bir yandan da gülmekten kendimi alamıyordum. Ayrıca koridorlardaki insanlar da şaşkın ve anlamsız gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. Sesin, ifade vereceğimiz sorgu yargıcının odasından geldiğini anlayınca şaşkınlığımız iyice arttı. Evet, Kadifeden Kesesi türküsü resmen Harbiye Marşı’nın güftesiyle söyleniyordu:

Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
Tufanları gösteren, tarihlerin yadıyız,
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,
Cehennemler kudursa, ölmez nigahbanıyız.

Kapının önündeki kalabalık artmaya başlamıştı. Herkes kulak vermiş bu garip müziği dinliyordu. Mübaşire tanık olarak geldiğimizi söyleyince, tam bir kumandan edasıyla “Bekleyin” dedi. Kısa bir sessizlikten sonra içerden gelen müzik değişiverdi. Bu kez melodi Harbiye Marşı ama, sözleri değişikti:

Kadifeden kesesi kahveden gelir sesi
Oturmuş kumar oynar ciğerimin köşesi

Kadife yastığım yok odana bastığım yok
Kitaba el basarım senden başka dostum yok…

Nihayet kafama dank etti. Bu sesler, Erdoğan’ın babası Selahattin Bey’in, yanından ayırmadığı teypten geliyordu. Güleyim mi ağlayayım mı, bilemedim. Adliye koridorlarında çın çın öten bu garip müzik bitince beni tanık olarak içeri aldılar. Selahattin Bey’le göz göze gelmemeye özen göstererek ifademi verdim. Mehmet’in ifadesi de tamamlandıktan sonra garip duygular içinde Adliye binasından ayrıldık.

O gün bugündür dinlediğim bu garip şarkıların kulağımdaki izleri ve bu yaratıcı protesto yönteminin sahibi Selahattin Beyin yüzü belleğimde taptaze durur ve bu anımı anlatmaktan büyük zevk duyarım. Tabii olayı Celadet Paşa’ya anlatırken hiç zevk duymadığımı da belirtmek isterim.

 

 

 

Şahin Tekgündüz

Kategori: Hafta Sonu

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.