Ana Sayfa Blog Sayfa 2843

Küresel Yeryüzü Anayasacılığı: Doğanın ve insanın hakkı bir olana dek!

İnsanın hakları, havyan hakları, doğanın hakları ve nehirlerin akma hakkı… Anlaşılan o ki 21. yüzyılı da hak mücadeleleri tanımlayacak. Dünyada bunca adaletsizlik var olduğu sürece adalet arayışı da sürmeye devam edecek. ‘İnsanve diğerleri’ düalizminin o at gözlüğünden gezegenimize bakmak doğa ile aramızda büyük uçurumlar yarattı. Daha da kötüsü o uçurumlar büyümeye devam ediyor. İnsan kendini doğanın dışında, ondan üstün bir konumda gördüğü sürece de bu sürecek.

Brezilya’daki Xingu Nehri üzerinde yapılması kararlaştırılan Belo Monte barajı projesine karşı protesto yapan yerli halklar (Not: Baraj 2013’teki bu protestolardan üç sene sonra tamamlandı)

Doğayla kendisini ayıran insan kendi yarattığı kısır döngünün içinde içtiği suyu, üzerinde yaşadığı toprağı ve soluduğu havasıyla birlikte kendisini de kirletiyor ve tüketiyor. İnsanlık kendi yarattığı hastalığa kısa vadeli çareler ararken zaman ve umut kaybediyor. Sorunlar çözülmedikçe doğaya karşı işlenen suçlar da gitgide büyüyor, yoksulları, diğer canlıları ve gelecek nesilleri orantısız şekilde olumsuz etkiliyor. Bu ekolojik adaletsizlik karşısında insanlık hukuk yoluyla çözümler arıyor. Artık gittikçe artan bir sıklıkla doğanın haklarından da söz ediyoruz. Bu haklar çeşitli ülkelerin anayasalarında ve yasalarında yer almakla kalmıyor bazen uygulamaya konulup doğanın korunması yönünde somut adımlara da dönüşüyor.

Peki, ama doğanın hakları için verilen bu mücadeleler insanlığı içinde bulunduğu hastalıktan kurtarmaya yetecek mi? İşte bu sorunun cevabına giden yolda konunun uzmanı Küresel Yeryüzü Anayasacılığı üzerine bir yüksek lisans tezi olan Rana Göksu ile karşılaştık.

Biz sorduk o anlattı. Buyurun buradan okuyun.

Akgün İlhan: Küresel Yeryüzü Anayasacılığı üzerine yazdığın yüksek lisans tezin doğanın haklarının gelişim ve geleceği üzerine çok değerli bir çalışma. İnsan hakları konusunda yüksek lisans yaparken nasıl oldu da doğanın haklarını çalışmaya başladın?

Rana Göksu

Rana Göksu: Çocuk yaştan itibaren doğayla iç içe bir şekilde yetiştirildim. Bu farkındalık ve ilgi elbette beni yönlendiren temel faktörlerden biri ancak insan hakları çalışırken suni ayrımlardan kaynaklı eşitsizlikleri, hak ihlâllerini sadece insanlar özelinde tartışmak ve düşünmek bir noktadan sonra yetersiz gelmeye başladı.

Özellikle Judith Butler okumaya başladıkça kimlikleri ve doğa karşısında insan kimliğini sorgularken buldum kendimi. Bu da beni daha bütüncül bir düşünceye yönlendirmekle beraber en görünmez ve belki en içselleştirilmiş ayrımcılığın ve adaletsizliğin doğaya karşı olduğunu fark etmemi sağladı.

Tezimi de bu sebeple etik tartışmalar ışığında, yeni bir hukuk paradigmasını teklif eden ve kullanımı bana ait olan Küresel Yeryüzü Anayasacılığı üzerine yazdım.

Hindistan’da kutsal Ganj Nehri

Akgün İlhan: Doğanın haklarını anayasasında kabul eden ilk ülke 2008 yılında Ekvador oldu. Hatta bu anayasanın verdiği yetkiyle 2011’de hükümetin yürüttüğü bir yol projesinin yapımı sırasında Vilcabamba Nehri’ne zarar veren belediye vatandaşlarca mahkemeye verildi. Mahkeme de belediyeyi suçlu bularak nehrin zarar gören kısmının restorasyonun sağlanmasını zorunlu kılan bir karar aldı. Aynı sene Bolivya’nın yeni anayasasında doğanın hakları tanındı. İki anayasayı da birlikte ele aldığımızda benzerlikler ve farklılıklar nelerdir?

Rana Göksu: Öncelikle her iki ülke de benzer coğrafi, tarihsel ve kültürel özellikleri taşıdığı için iki anayasanın da aynı kaygılardan hareketle kaleme alındığı anlaşılıyor. Mesela her iki anayasa da yerli anayasalar olarak kabul edilmekte. Her ikisi için de İnka inanışı gereği Pachamama yani Toprak Ana korunması gereken özel bir anlam ifade ediyor.

Gelecek kuşakların hakkı gereği doğa, miras statüsünde kabul edilip doğanın yaşam hakkından her iki anayasada da bahsediliyor. Bu bağlamda iki anayasada da açıkça insan dışındaki varlıkların da yaşam hakkı olduğundan bahsediliyor.

Ancak Bolivya Anayasası üçüncü kuşak hak dediğimiz çevre hakkını da içeren ana akım mantıktan çıkamamış durumda. Bunu anlamı şudur: Doğanın insan merkezli bir bakışla insan için korunması. Anayasa genelinde doğa “kaynak” olarak nitelendirilmekte, doğa varlıkları üzerindeki tasarruf kaynak olmalarının gereği olarak topluma ve devlete bırakılmış durumda.

Bunlara ilaveten Bolivya Anayasası’nın içinde Ekvador Anayasası’ndan farklı olarak doğaya içkin haklar tanınmamıştır. Bu bağlamda Ekvador Anayasası insan merkezli perspektiften daha uzak düzenlenmiş olup Anayasa’nın 71 ila74. maddeleri arasında sadece doğaya odaklanmıştır. Bu anayasada doğa başlı başına bir hak öznesi olarak tanınmış ve 10. maddesinde ifade edildiği gibi insanlara tanınan tüm haklar aynı zamanda doğaya da tanınmıştır.

Yeni Zelanda’daki Whanganui Nehri

Akgün İlhan: Anayasalarında doğa haklarından bahsedilmeyen ülkelerde de önemli gelişmeler yaşandı. Mesela 2017 senesinde Yeni Zelanda yerlileri Maoriler tarafından kutsal olarak kabul edilen Whanganui Nehri canlı bir varlık olarak kabul edilerek hukuki statü kazandı. Bundan birkaç gün sonra Hindistan’ın en büyük nehri olan Ganj ve Yamuna nehirlerine de hukuki statü verildi. Hatta bu nehirler için hayati öneme sahip Himalaya’daki Gangotri ve Yamunotri buzullarına da aynı statü tanındı. Bu hukuksal statü yani nehirlerin canlı birer varlık olarak kabul edilmesi ne anlama geliyor?

Rana Göksu: Çok genel ifadeyle bir doğa parçasına hukuki statü tanınma, onun hukuk içinde özne konumuna gelmesi anlamını taşır.

Hindistan’daki ve Yeni Zelanda’daki gelişmelere baktığımızda, nehirler ve buzullar canlı olarak kabul edilerek bunların haklarından bahsedilmiştir. Bu da şu anlama gelir.  Nehirler ve buzullar artık meta veya nesne değil, insanlar gibi öznedir. Bundan kaynaklı olarak ileri sürülmesi mümkün ve gözetilmesi zorunlu hakları vardır. Bu durum esasında insanın sadece hak öznesi olarak kabul edildiği klasik hukuk geleneğinden ve doğayı insan tarafından sahiplenilmesi ve kullanılması için bir kaynak ve nesne olarak insana bırakan anlayışından uzaklaştırmaktadır.

Çünkü bu durumda özne olarak insan nesne olarak kabul ettiği bir nehri dilediği gibi kullanıp ona zarar veremeyecektir. Nehir de özne olmasının bir gereği insana karşı haklarını ileri sürüp ihlâlin tazminini isteyebilecektir. Tabii bunu nehir adına yine insanlar yapacaktır. Yani insan-doğa ilişkisi insan tahakkümüne dayanan özne-nesne ilişkisinden çıkıp özne-özne ilişkisine doğru evrilmektedir.

Akgün İlhan: Doğayı koruma adına yapılan bu hukuksal çabaları kutluyor ve mümkün oldu kadar sık dile getirmeye çalışıyoruz. Peki, bunların olumsuz yanları da var mı?

Rana Göksu: Tüm bu gelişmelerin günümüz için çok hayati ve umut vadeden gelişmeler olduğu kesin. Ancak daha derinlemesine düşünüldüğünde bunun bir paradoks olduğu ve aslında kendini çürütebileceği de düşünülebilir.

Şöyle ki; hukuk sistemleri insan eliyle yaratılmış toplumsal sistemlerdir. Her toplum kendi hukukunu kendi kültürel, sosyal, ekonomik, siyasi, tarihi ve coğrafi özellikleri doğrultusunda yarattı. Şu da bir gerçek ki yaratılan sistemler aslında doğa ile toplumsal yaşam arasında bir düalizme neden oldu. Bu, bir kopukluk ve aslında iki ayrı dünyadan bahsettiğimiz anlamına geliyor. Böyle bir ortamda hukuki tanımlamalarla yapılan esas şey, doğayı kendi toplumsal yaşayışımıza entegre etme çabasıdır. Bu da elbette tehlikeli bir durumdur çünkü olması gereken toplumsal yaşamımızın doğa düzenine entegre edilmesidir.

Maalesef XVII. yüzyıl modernitesiyle birlikte insanlık doğayı bir makine gibi algılayıp onu her zaman matematikle hesap edebileceğine, doğanın insan tarafından kontrol edilip yönetebileceğine inandı. Ancak bugün anlıyoruz ki doğa ne tamamen çözülecek ne de tamamıyla anlaşılabilecek bir yapı. Kendi beşeri sistemimiz ve kapasitemizin sınırları içinde doğayı bütünüyle anlamak mümkün olmayabilir.

Bu sebeple de hukuk sistemi içinde doğaya ilişkin yapılacak her bir “açılım” ya da “tanıma”doğayı hatalı bir şekilde sınırlamaya ve sabitlemeye neden olabilir. Kaldı ki sınırlar ve sabitlemeler, doğanın değişken ve geçişken yapısıyla da örtüşmeyecektir. Bu da doğa için yapılan düzenlemelerden beklenen sonuçların alınamamasına sebep olabilecektir.

Ekvador’un yerli halkları El Mirador bakır madenini protesto ediyor (2012)

Akgün İlhan: Sence doğayı korumak için yasalar yeterli midir? Yoksa başka mücadele alanları da gerekiyor mu?

Rana Göksu: Bir önceki soruda cevapladığım gibi doğanın ve hukuki düzenlemelerin ne ölçüde birbirine uygun düştüğü konusunda hala kesin cevaplar bulabilmiş değilim. Ve en çok bunu merak ettiğimi söyleyebilirim. Özellikle küresel ekolojik krizlerle karşı karşıya kaldığımız günümüzde, doğayı görmezden gelmeye devam etmek gezegenin yok oluş sürecini hızlandıracaktır. Bu bağlamda, hukuk içinde düzeni kurgulanan toplumlar olarak, doğayı hukuk dışında bırakmak doğru olmayacaktır.

Anayasalar, yasalar, uluslararası sözleşmeler ve diğer düzenlemelerde doğanın da bir hukuk öznesi olarak yer alması önemlidir ancak yeterli değildir. Çünkü pek çok uygulamada görüyoruz ki – buna doğanın haklarını açıkça anayasal bir hak olarak tanıyan Ekvador Anayasası da dâhil – kâğıt üstünde kalan yasalar uygulama için yeterli değil.

Mesela mahkeme kararına göre Hindistan’daki Ganj ve Yamuna nehirleri hukuk öznesi olarak her türlü zarardan korunmalıyken hala bu nehirlerin üzerinde inşa edilen ve planlanan pek çok hidroelektrik santral projesi var. Keza Ekvador Anayasası’na rağmen ekonomik çıkarlar için Amazonlardaki madencilik faaliyetleri de devam ediyor.

Bunlar bize yasal düzenlemelerin tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Bu sebeple esas olan yasa uygulayıcılarından sıradan insanlara kadar zihniyetlerin dönüştürülmesi. Çünkü bazen anayasada veya kanunda açıkça tanınmış bir hak olmasa dahi yasa uygulayıcıları doğanın lehine karar verebiliyor. Bu sebeple aslında bireylerdeki dönüşüm ve duyarlılık en önemlisi. Yasalar ve anayasalar bunun önünü açarsa ne âlâ.

 

Röportaj: Akgün İlhan

(Yeşil Gazete)

Çan’da umut belki de bir dağ köyünde gizlidir – Özge Doruk

18 Nisan Çarşamba günü saat 11.00’de Çanakkale’nin Çan İlçesi’nin Asmalı köyünde, köy dışından bir grup insan çevresel etki değerlendirme toplantısı için köy kahvesinde bir araya geldi. ÇED toplantısı, Elektrik Üretim A.Ş tarafından 18 Mart Çan Termik Santrali Kalker Ocağı projesi için düzenleniyordu.

Oradaydım. Küçücük ve belki de Çan’ın en yüksek noktasında her yerden uzakta ağaçlı yollar, geniş meralar arasından çıkan bir yol ile varılan bu küçük köye yolum başka nasıl düşerdi bilmiyorum. Köy küçüktü, köyde kalanlar azdı. Civar köylerden de gelen katılım ile bir topluluk oluşturuldu. Çan merkezinden de Çan Çevre Derneği gelmişti, destek olmaya. Yine de nereden baksan 30 kişiydik sanırım. Bu kalker ocağını yaptırmamaya niyet etmiş 30 kişi diyelim. Eh, karşımızda her iki kişiye bir jandarma düşecek şekilde bir “güvenlik”, bir pek tabii şirket temsilcileri. Bazı görüntüler, insanların okuduğu onlarca yazıya bedel bir aydınlanma yaşatır. Bugüne kadar bir sürü ÇED toplantısının haberini okumuştum ama hiçbir şey beni köy yolunda inek tezekleri arasında takım elbiseli, topuklu ayakkabılı insanlara hazırlamamış. Köy bir sadelikse onlar şehrin süsünü taşıyorlardı. Civardaki dağ kekiklerinin gülmekten kırıldığına eminim.

Asmalı Köyü

Saat 11.00’de köy kahvesinde toplantı başladı. Tüm süreç benim için bir gözlemdi. Dinledim her iki tarafı da gür sesle konuşanları da arkada fısıldaşanları da. Takım elbisenin riyakârlığı, söz konusu yaşam hakkı olunca gürleşen, öfkeden titreyen sesleri. Köylüler bu toplantıyı yaptırmadı. Bizzat, Asmalı köyünün sakinleri, bu toplantıyı alıp götürdü. Karşı tarafın cılız sesleri ve alttan almaya çalışıp bir türlü cevaplayamadıkları sorulardan kaçışlar. ÇED raporunun belirsizliği, olası zararlara karşı söyleyebilecek hiçbir sözlerinin olmaması harareti daha da arttırdı. Zira kalker ocağının yapılmak istendiği bölge köyün direkt arkasında kalmakta ve içme suyu ile birlikte hava akımları ile köye koca bir toz bulutu indirmekteydi. Arabaları ile gelen bu ÇED toplantısından sonra muhtemelen köye bir daha hiç uğramayacak olan insanlar için önemsenmeyen bir çevresel etki süreciydi anlaşılan.

Kalker ocağının yapılmak istendiği tepe

Bu süreçte civar köylerin sakinleri ve dernek ise sadece destekçiydi. Yalnız olmadıklarını bilmeleri için. Bazen ne kadar haklı olsak da birliktelik olmadan sesimiz hak ettiği gürlüğe ulaşamıyor. Yaptırılmayan toplantıdan sonra yüzlerde bir zafer gülümsemesi, gönüllerde bir rahatlama vardı. Kısmen. Herkes bunun nihai bir sonuç olmadığını biliyor. Tekrar gelecekler, bundan eminiz, çünkü Çan Termik Santralinin yanında bir ikinci santral daha bitti ve planlanan birkaç santral daha var.

Bu küçük zafer bir başlangıç, bir umut ve aslında hiçbir yerin gözden çıkarılamayacak kadar mühim olduğunun göstergesi. Çan için küçük ama Asmalı Köyü için büyük olan bu adım, Çan için de hiçbir şeyin bitmediğinin bir göstergesi.

Marmara Bölgesi’nde hava kirliliğinin en yoğun yaşandığı bölgelerden biri olan bu ilçe için sanırım en çarpıcı bilgiyi bir minibüs yolculuğunda öğrenmiştim. Aynı yola gittiğimiz Çan’lı amca “Bursa Onkoloji Hastanesine giden her on çocuktan yedisi Çan’dan gelir” demişti.

Kolektif olarak dillendirilemeyen ama tek tek konuştuğunda herkesin dert yakındığı bir durum, Çan hasta!

 

Özge Doruk

Suriye Savaşı ve kentler

Savaşla ilgili çok fazla soru var. Önce şöyle başlayabiliriz: Suriye’de savaş var mı yok mu? Suriye’dekinin bir savaş değil, savaş taklidi/ simülasyonu/ TV’ler için üretilmiş bir canlı yayın belgeseli olduğu da söyleniyor. Ancak, her ülkenin erk sahibinin/ tiranının, kendi toplumunu oyalasın ve elindeki erk güçlü kalsın diye oluşumuna katkıda bulunduğu ve finanse ettiği bu belgeselde, insanlar gerçekten öldürülüyor, kentler yerle bir ediliyor, bombalar patlıyor ve füzeler gerekten atılıyor.

Bu tezin bir de, yan çizgide gelişen ikizi var: Silah üreticileri ve silah üretim teknolojileri geliştiren oligopoller de hem silah stoklarını tüketiyor ve inanılmaz paraları kazanıyorlar, hem de ölüm teknolojilerini geliştirip, kalibre ediyorlar. Bu tür “dış politika” kuramlarını, şimdilik bir yana bırakalım.

Ortadoğu’da, yani Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de, sonra diğer Arap emirlik ve krallıklarında, sonra İran’da ve Türkiye’de olanlar, İslam uygarlığı ile Batı Uygarlıklarının savaşı olarak düşünülüyor. Arap (hatta Berberi), İsrail (ya da Musevi, İbrani), Filistinli, Farisi, Türk ve Kürt hakları arasındaki, sonu hiçbir zaman gelmeyecek çatışmaları, imparatorluk-devlet ve tahakküm mantığıyla açıkladığımızı düşünelim. Bu halkların, Batı (ABD, AB/Avrupa) ve Rusya devletleriyle, bazen kısmi anlaşmaları, bazen kısmi çatışmalarını, ya da Ortadoğu dışı halkaların, kendi aralarındaki güç (her şeyden önce enerji) rekabeti nedeniyle Ortadoğu’da yaptıkları savaşları, belki en kapsamlı bir biçimde açıklayabilecek kuram, yenilenmiş ve bugünü daha derin ve kapsamlı açıklayabilecek biçimde geliştirilmiş emperyalizm kuramıdır. Bunu da bir yana bırakalım.

Ancak yine de, son yıllarda gördüğümüz savaş, en son II. Dünya Savaşı’nda gördüğümüz savaştan farklı nitelikte ve farklı bir doğası olan bir savaş. Bunu da bir yana bırakalım. Bir anlamda Orwell’yan bir karabasanın en gelişmiş/ “modern” hallerini yaşamakta olduğumuz bugünlerde, Suriye’de ve Ortadoğu’da yaşanmakta olan, en güçsüzler ve savunmasızlar için gerçekten öldürücü, yakıcı ve yıkıcı olan “savaş simülasyonunun” nitelikleri üzerinde de, daha fazla durmayalım. Suriye’deki savaşın son aşaması, yani Trump’ın saldırısı ve May ile Macron’un da zavallı ve acınası bir acizlik içinde muktedire peşkir tutma gayretkeşliklerini de bir yana bırakalım.

Daha basit ve güncel bir soru üzerinde düşünsek: Trump, May ve Macron’un (nerdeyse ülkelerin, ABD, İngiltere ve Fransa- adını anmak bile gerekmeden, doğrudan yöneticileri sorumlu tutabileceğimiz varsayımıyla, saldırganların adlarıyla, sadece TMM diye kısaltabiliriz belki?) Suriye saldırısı, kentlerin yönetimini nasıl etkileyecek? Belki soruyu, bu savaş, “ülkelerin yönetimini nasıl etkileyecek?” ve “uluslararası ilişkileri nasıl etkileyecek?” diye de sorabiliriz. Bu sorular, çok geçerli olan sorular. Ancak, sorunun yukarıda ilk biçimiyle sorulması, doğrudan ve hemen (ya da çok yakın zamanda) gündelik yaşamımızı, gündelik toplumsal ilişkilerimizi ve hiyerarşik toplumlardaki beraberliğimizi nasıl etkileyecek olduğunu görmek bakımından, daha dolaysız bir soru.

Bu soru, Suriye saldırısının, “gündelik yaşama ve kent yaşamına, hemen yansıyan ve orada sonuçlarını görmeye başlayacağımız etkileri olacağı” varsayımına dayanıyor. Gerçekte bu etki, sadece kent yönetiminde değil, daha da genel olarak mütehakkimin/ despotun var olduğu bütün kurumlarda (başta aile olmak üzere) gözlemlenebilecek türden bir etkidir. Sağcı (ırkçı, milliyetçi, halkçı/ popülist ve dinci) bütün partilerin/ örgütlenmelerin yönetimlerini ve tabanını etkileyecektir, hatta etkilemektedir.

Bu etkinin ne olacağını net olarak görebilmek için, Suriye saldırısının ne olduğunu biraz daha açalım:

TMM’nin savı, Suriye yönetiminin kendi halkına karşı kimyasal silah kullandığı ve bunun uluslararası ilişkiler bakımından cezasız bırakılamayacağıdır.

Soralım: Suriye devletinin kendi halkına karşı kimyasal silah kullandığı savı doğru mudur, ya da doğrulanmış mıdır?

Hayır. Bu savın doğrulanması ya da yanlışlanması olası mıdır? En azından bu konuyu araştırmakla görevlendirilmiş bir heyet işe başlamak üzere olduğu için, soruyu “evet” olarak yanıtlayabiliriz.

Bu durumda, geldiğimiz yeri şöyle özetleyebiliriz: Doğru olup-olmadığı, tarafsız biçimde kanıtlanabilecek olan durumlarda bile, kanıtlamaya gerek kalmadan, güçlü olan, gücünü kullanabilir. Gücünü kullanmasını engelleyecek ya da sınırlayacak tek öge, karşısında, kendisine zarar verebilecek başka bir güç, ya da risk görmesidir.

Bir soru daha soralım: Her hangi bir devlet, kendi halkına karşı kimyasal silah kullanırsa, bu sorunla hukuki olarak ilgilenmesi (yargılaması ve cezalandırması) gereken bir kurum/ yapı var mıdır ve varsa, bu TMM midir? Neden, eğer bir yargılama ve ceza gerekiyorsa, bu cezayı veren neden TMM olsun? Suriye’yi “terbiye etmesi” gereken gücün, Amerika’dan, İngiltere’den gelmesi, neden gereksin?

Bu sorulara verilebilecek makul yanıt, eğer böyle bir sorunla ilgilenmesi gereken bir örgüt varsa, bunun ancak Birleşmiş Milletler olduğudur. Oysa BM (yani tartışarak ve birlikte, ortak karar almanın yolunu bulmak amacıyla icat edilmiş kurum), gerekirse bir dekor olarak korunan bir kurumdur. Ona hiçbir saygı göstermeyen erk sahibi, gerekirse, gücünü, istediği gibi kullanabilir.

Böyle işleyen bir mekanizmada, hak/ haklı olmak/ bir hakkı savunmak/ adaletin gerçekleşmesinin, hak/ haklılık ile ilgili olduğu vb. gibi tanımlar yapılabilir mi?

Suriye halkının hakları, en azından yaşama hakkı ve kendi ülkesinde ne olup-olmayacağına karar verme hakkı, (bu haklar iç savaş öncesinde de pek yoktu belki, ama) bütünüyle ortadan kalktı. Neredeyse 1 milyon sivil, iç savaşa katılan bütün tarafların yarattığı yıkım nedeniyle öldürüldü. Bir-kaç milyonu, mülteci durumuna düşürüldü. İç savaşın çıkması (aslında çıkartılması) ve iç savaştaki bütün tarafların açıkça başka devletler, para militer örgütlerinin çeşitli gizli-açık kolları ve “derin devletler” tarafından fonlanması, desteklenmesi, yıkıcı güçlerinin ve silahlarının artırılması ile ortaya çıkan bu büyük insan kaybı, gerçekten umursanıyor mu? Gerçekten, asıl önemli olan bu vahim tablo değil de, sadece kimyasal silah kullanımı mı? Üstelik ABD’nin, kimyasal silahların kullanımı iddialarında yanılabildiğini de, Irak deneyimimizle, biliyoruz.

Bu tür soruları ve soruların hepimizin bildiği yanıtlarını daha çoğaltmaya gerek yok.

Peki, bunca sorunun “kentle, kent yönetimiyle ve kent toplumlarının gündelik yaşamının niteliği ile ilgisi nedir?” diye sorulabilir.

Gerçekte bu soruların yanıtı, sadece kentlerle ilgili değil, yaşadığımız dünya ile ilgili. Ancak dünya nüfusunun yarıdan fazlası, Türkiye nüfusunun (kent tanımına bağlı olarak) daha da büyük bir bölümü, kentlerde yaşıyor. Her sabah uyandığımızda karşılaştığımız mekanların, işletim sistemlerinin, yararlanacağımız düzeneklerin, neler olacağına ve niteliklerine, kentlerin yönetimi karar veriyor. Peki, kent yöneticileri, yönetme/ karar verme ve haklı olma/ haksızlık yapmama, adaletle ilişikli olma, vb. gibi durumlarda, kendilerini nasıl konumlandırıyorlar?

Kuşkusuz, içinde bulundukları dünyadaki örneklere bakıyorlar. Kim daha başarılı? Kim istediklerini daha çok gerçekleştiriyor? Kim, hoşuna giden programı, hiç hesap verme endişesi duymadan uyguluyor ve bunu nasıl yapıyor? Diyelim ki, Taksim’e AVM yaptırmak istiyorsunuz çeşitli nedenlerle, bu karar nasıl alınacak? Kültür merkezini yıkmak ve yerine bir başka merkez yaptırmak istiyorsunuz. Bu iş nasıl yapılacak? Diyelim ki, İller Bankası, yapmak istediğiniz 16. Yüzyıl taklidi “Opera Camisi’ne gölge ediyor. Ne olacak?

Tartışmalı süreçler, toplumun geniş katılımı, farklı açılardan taleplerin geliştirilmesi ve tartışılması, kabaca çoğulcu bir ortam; bu ortamda ikna mekanizmalarının çalıştırılması ve demokratik kararların alınması… Kime bakarsınız? Kent yöneticisi olsanız, Trump’a ve “cesur!” Suriye saldırısına bakmaz mısınız? Dünyadaki diğer örnekler, ülke içinden örnekler nedir? Kararlar nasıl alınıyor ve uygulanıyor?

Bu sorular üzerinde düşünürken, belediye başkanı olmanız gerekmez. Bir kurum yöneticisiyseniz, ya da bir mahkemede karar vermeniz gereksiyorsa, hatta evde bir “ev erkeği” iseniz, nasıl karar alısınız? Bu örnekler ve bu örneklerin arkasındaki konuşmalar, savunmalar ve gösterilen gerekçeler, sizi daha demokratik davranmaya mı yönlendirir, yoksa daha zorba, daha despot ve daha “dediğim dedik”çi mi? İstediğinizi, istediğiniz gibi yapmakta engel tanımaz biri olmaz mısınız?

Kentlerde yaşayan insanlar olarak, birbirimizden farklı ve bir arada yaşamak isterken, sorunlarımız olursa, bu sorunları nasıl çözeceğiz? Belediyelerin zaten pek fazla bize danıştığı yoktu. Haksız mıymış? Doğru yolda değil miymiş? Bütün dünya, dünyanın en zengin ve en gelişmiş ülkeleri, sorunları nasıl çözüyormuş?

Suriye saldırısı ilk değil. Son da olmayacak. Ama bütün bu savaşlar, çatışmacı ortamlar için alınan kararlar, karar alan komutanlar/ devlet adamları, politikacılar, bize ne öğretiyorlar? Nasıl bir yönetme/ karar alma biçiminin başarılı olduğun gösteriyorlar? TMM’nin gösterdiği en son örnek bize ne öğretti?

Bundan sonra kent yönetimlerinin daha mı çoğulcu ve demokratik olmasını bekliyoruz, yoksa daha despotik ve totaliteryan mi? Makron bize ne gösteriyor? May, Trump, büyük güç ve büyük gücün eteğine asılan daha az büyük güç ilişkisine dair, ne söylüyorlar? Önce “dayılanan” sonra da elinden bir şey gelmeyeceğini anlayınca diz çökerek kendini gülünç duruma düşüren küçük despot Putin’den ne öğreniyoruz?

Ya da ben, yaya kaldırımına park etmiş bir özel otomobilin sahibine ne söyleyeceğim? “Kadını” kendisini terk etmek isteyen erkek, onu bıçaklamak ve öldürmek dışında, nasıl “terbiye” edebilir? Tarihi bir yapıyı yıkmak isteyen veya bostan yerine yüksek yoğunluklu yapılaşma isteyen müteahhit, mahalleyi “soylulaştırmak” isteyen kentsel dönüşümcü, kiracı karşısında mülk sahibi, vapurda hangi dili konuşacağımı bana hatırlatan vatandaş, cem evinin “ibadet yeri” değil kültür merkezi olduğunu söyleyen yönetici, ne giydiğinize bakarak uçan tekme atan biri, sizce TMM’nin Suriye saldırısından ne öğrendi?

Bu saldırı sadece Suriye’ye mi yapıldı? Bu saldırı, sadece “küçük despotun” burnunu mu yere sürttü? Hepimizin yaşadığı dünyada yaşamayı kolaylaştırdı mı, zorlaştırdı mı? O “tomahawk”, bütün bileğinin gücüne hayran buyurganlarının elinde, bize doğru sallanmıyor mu? Bu traji-komik TV gösterisi, her despotun (dar anlamda ve kısa erimde Esat ve Putin hariç) elini güçlendirmedi mi?

Bütün bu soruları, “kentin sorunları ile ülkenin ve neredeyse bütün gezegenin sorunlarının, ne kadar iç içe geçtiğinin bir başka yönü üzerinde düşünmek” olarak da ele alabiliriz. İçinde bulunduğumuz yüzyıl, yani küreselleşme sonrası 21. Yüzyıl, artık kent sorunlarını, sadece kentin sınırları içinde düşünemeyeceğimizi gösteriyor. Kentin sorunları, dünyanın sorunlarıyla, giderek daha fazla iç içe geçiyor ve kent sorunlarıyla ilgilenmek, dünyanın sorunlarıyla ilgilenmeyi, giderek daha fazla gerektiriyor.

Dünyanın ekolojik sorunları, ekonomik sorunları, toplumsal cinsiyet sorunları, toplumsal sorunlar, sınıf ve ayrımcılıkla ilgili sorunlar, kültürel sorunlar, giderek daha çok, kentlerin sorunu oluyor. Kenti daha yaşanabilir bir yer olarak düşünebilmek için, dünyanın daha iyi yaşanabilir bir yer olmasını düşünmek zorundayız. Ve de tam tersi yönden de bakmalıyız. Böyle baktığımızda, TMM, sadece Şam’ı bombalamadı. İstanbul’u, Ankara’yı, Moskova’yı, hatta Paris, Londra ve New York’un gücü yeterli olmayan kesimlerini de, bombaladı.

Her geçen gün biraz daha güçleşen kentteki yaşamı bombaladı.

Trump’ın kulesi, her gün, biraz daha sivriliyor.

 

Akın Atauz

 

[Hermit] Halktan biri ‘Travis Pine’ – Ayşegül Sağlam

18 Nisan Çarşamba akşamı ‘Baba Sahne’deki ilk oyunumu izledim. Ne yazık ki ‘Baba Sahne’ye daha önce gitme şansım olmamıştı. Kadıköy’deki bu sahnede 80 küsur yıl öncesinin esintilerini hissetmek mümkün. Aslına uygun olarak tasarlanan sahnenin locaları, balkonu, perdeleri hatta sahnenin kenar süsleri; sahnenin yapım aşamasında, ne kadar büyük bir emek harcandığının bir göstergesi. Ayrıca sadece görsel değil teknik anlamda da oldukça donanımlı bir sahne olmuş. Böyle sahnelerin devlet eliyle çoğaltılması gerekir ancak bu sahnede böyle bir katkının olduğunu söyleyemeyiz. Sahnenin girişindeki Baba Sahne, hiçbir kurum ve kuruluştan yardım almadan; eş dost, hısım akraba ve bazı meslektaşların desteğiyle yapılmıştır. ibaresi de bunun bir göstergesi. İsminin neden ‘Baba’ olduğunu ise Şevket Çoruh; ‘Kendimizi yetim hissetmemek için…’ diye açıklamış.

Baba Sahne; kendi bünyesindeki, ‘Aşk Ölsün’, ‘Bir Baba Hamlet’ ve ‘Kanlı Komedya’ oyunlarının yanı sıra konuk tiyatrolara da ev sahipliği yapıyor. Benim izlediğim oyun da böyle bir oyundu. Travis Pine… Prömiyerini Baba Sahne’de yapan oyunun yapımcılığını Komedia Türk İstanbul üstenmiş.

‘Komedia Türk’ Almanya’da kurulan ve Avrupa’nın önde gelen tiyatrolarından biri olmasının yanı sıra aynı zamanda bir tiyatro- sinema oyunculuk okulu. Bu kurumun Türkiye ayağı olan ‘Komedia Türk İstanbul’ un sanat yönetmeni; Halk Tiyatrosu’ndan da tanıdığımız Bahtiyar Engin. Engin, kurumun Türkiye’deki ilk oyunu olan Travis Pine’ın yönetmenliğini de üstlenmiş. Levent Ülgen ve Galip Erdal gibi iki muhteşem oyuncuyla çalışması muhtemelen Bahtiyar Engin’in işini de kolaylaştırmış. Zaten oyunun sonundaki mütevazı konuşmasında, kendisi de bunu dile getirdi. ‘Biz oyuncular; büyük ustalara, rejisörlere duyduğumuz saygının yanı sıra bazen de onlara özenir, oyunlar yönetiriz. Bunu hem kendimizi mutlu etmek için hem de böyle iyi oyuncuları kötü yönetmenlerden korumak için yaparız.’ diyerek, oyununu ne kadar iyi isimlere emanet ettiğini de dile getirmiş oldu.

Vatanperver bir yurttaşın bir ajanla ne işi olur? Amerikan başkanına mektup yazmayı seven huysuz bir ihtiyarın mektupları, nelere sebep olabilir? İşte nelere sebep olabileceğinin 90 dakikalık öyküsü sunuyor bize ‘Travis Pine’. Ekin Tunçay Turan’ın dilimize çevirdiği oyunun yazarı Bobrıck; anlatmak istediklerini o kadar yalın bir dille anlatmış ki izleyicinin bir an bile oyundan kopmasına izin vermiyor. Buna abartıdan uzak, samimi oyunculuklar da eklenince zamanın nasıl geçtiğini anlamadan tamamlıyorsunuz oyunu. Sam Bobrıck; oyunu George W. Bush döneminde yazmış ancak Donald Trump döneminde güncelleyerek oyunun başına şu notu eklemiş. “Bu oyunu George W. Bush / Dick Cheney’nin yönetimde olduğu, ülkenin gidişatından pek memnun olmadığım dönemde yazdım. Oyunu güncelledim. Ne yazık ki tarih kendini tekrar ediyor gibi görünüyor, sadece daha kötü…” Yer yer ülkemize ait nüveleri de rahatlıkla bulabileceğimiz küçük esprilerle süslü oyunun dekorunu, Barış Dinçel tasarlamış. Salona girer girmez her ayrıntısıyla sizi içine alan dekor, oyun için harcanan emeğin tüyolarını daha oyun başlamadan veriyor adeta. Müzikler de dönemi ve kültürü sarıp sarmalayan türden. Ozan Erdoğan’ın da eline sağlık.

Anlaşılan Komedia Türk İstanbul, sağlam bir ekiple ve sağlam bir oyunla güzel bir başlangıç yapmış. Alkışları bol olsun…

http://www.komediaturk.com/istanbul/

 

Ayşegül Sağlam

 

[Yaşadım Diyebilmek] Ağlama Ahmet ağlama – Şahin Tekgündüz

Her birimizin yaşamında paha biçilmez değerde dangalaklıklar vardır. Yoktur diyene de inanmak zordur. Farkında ya da bilincinde olmaksızın neden olduğumuz bu dangalaklıklar sonucunda öyle durumlara düşeriz ki, yıllar sonra anımsadığımızda hâlâ sırtımızdan aşağıya buz gibi ter damlalarının indiğini hissederiz. Bundan kurtulmak için çoğu zaman kendimizden bile saklarız ama onlar bizi bir türlü bırakmaz, hangi durumda olursak olalım, en küçük çağrışımlarda karşımıza dikilip gözümüzün içine baka baka acımasızca dalga geçerler bizimle. Bir de benim gibi, böyle durumlarla kendisiyle dalga geçmeyi sevenler vardır. Diyelim dostlarla bir sohbet sırasında, yıllar önce sebep olduğum bir dangalaklık dikiliverir karşıma. Kafamdan atmaya çalışırım, ama bir türlü terk etmez beni, sırıtır durur karşımda. İşte o anda bu açmazdan kurtulmak için, içinde bulunduğum durum ne olursa olsun hemen söze girip, hattâ başkasının sözünü kesip, başlarım ballandıra ballandıra anlatmaya. Sonunda da herkesin kahkahayı basmasını beklerim. Çünkü o kahkahalar, aradan uzun yıllar da geçmiş olsa karşımda sırıtıp duran dangalaklığımı deniz dalgaları ya da sabun köpükleri eritip giderirler. İçin için hissettiğim baskı kalkar, derin bir nefes alırım… İşte şimdi de böyle yapmaya çalışacağım ve paha biçilmez değerde bir dangalaklığımı anlatacağım sizlere.

Yıl 1965… Kasım ya da aralık… Yaklaşık on otomobille Ankara’dan yola çıktık, Doğu’ya gidiyoruz. En öndeki resmi otomobilde, daha sonraki İçişleri Bakanlığı döneminde adı Zehir Hafiye’ye çıkan, Adalet Partisi Cumhuriyet Halk Partisi koalisyonunun Sağlık Bakanı Faruk Sükan var. Öteki arabalarda da Sağlık Bakanlığı’nın üst düzey yönetimi ve kimi gazeteciler… Ben de TRT Haber Merkezi’ni temsilen konvoydayım.

Faruk Sükan

Ancak benim gibi eskiler anımsayabilir, o yıllarda da her zaman olduğu gibi, devletin, birkaç yıl içinde çöpe atılacak ve unutulacak pek çok büyük projeleri var. Bunların heyecanı yaşanıyor. Türkiye’nin sağlık sorununun kökünden çözüleceği iddiasıyla kürsülerde bol bol nefes, gazetelerde sayfa sayfa kâğıt ve mürekkep tüketiliyor. Meclis kürsüsü ise, Zaloğlu Rüstem gibi amansız düşmana gürz sallayan, İskender gibi kördüğümü kılıçla yaran kahramanlarla dolu. Büyük Türk milleti diye başlayan nutuklar birbirini izliyor… Bu geleceği âşikâr projelere itibar etmeyenler ise her fırsatta sesleri kesilen meslek örgütleri ve kimi yazarlar…

O yıllarda, aradan on yıllar geçmesine karşın bugün de olduğu gibi Doğu Anadolu’da sağlık kurumu ve hekim sayısı ihtiyacı karşılamaktan uzak. Batı bölgelerinde ise yine bugün de olduğu gibi, özellikle uzman hekimlerin hemen tümü yarım günlerini hastanelerde, yarım günlerini de özel muayenehanelerinde geçiriyor ve paraya para demiyor. Dolayısıyla, devletin ödeyebildiği ücretlerle Doğu Anadolu’ya gönderilecek hekim yok.

İşte Sağlık Bakanı Faruk Sükan, zehir hafiyeliğini daha o günlerden göstermeye başlıyor ve TBMM’nin önüne iki yasa teklifi koyuyor. Bunlardan biri, Batı’daki hekimlerin ücretlerini artırıp muayenehane açmalarını yasaklayarak sağlık kurumlarında tam gün çalışmalarını zorunlu kılmak. Bunun adına “Full Time” deniyor. İkinci yasa teklifi ise, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde köyleri de içine alacak yoğunlukta sağlık ocağı açmak, oralara tatmin edici ücretlerle hekim, ebe-hemşire ve sağlık memuru atayarak sağlık hizmetlerini yaygınlaştırmak. Bunun adına da “Sosyalizasyon” deniliyor.

İşte biz, Sağlık Bakanı ve ekibiyle birlikte, bir yıl kadar önce başlatılmış bulunan sosyalizasyon uygulamasını yerinde görmeye, incelemelerde bulunmaya gidiyoruz. Ankara’dan sonra ilk durağımız Malatya… Malatya’ya girişimiz akşamı bulduğu için doğruca geceyi geçireceğimiz Şeker Fabrikası lojmanlarına gidiyoruz. Akşam da fabrikanın salonunda büyük bir yemek var.

Yemek gerçekten görkemli. Şeker Fabrikası’nın en az 500 kişilik salonu gösterişli bir şekilde düzenlenmiş. Sanırsınız ki, bugünün etkinlik düzenleyen halkla ilişkiler ve ikram şirketlerinin eli değmiş. Beyaz kolalı örtüler, porselen tabaklar ve pırıl pırıl çatal bıçaklarla donatılmış bütün masalar tıklım tıklım dolu. Bir görevli bizi basın için ayrılmış büyük bir yuvarlak masaya götürüyor. Benim dışımda Ankara’dan geziye katılan Anadolu Ajansı muhabiri ile kimi gazetelerin Ankara muhabirlerinden başka bölge basınından gazeteciler de var. Oturduğumuz yuvarlak masa öylesine büyük ki, bölgenin Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri ve bölge temsilcilerinden birkaçı da aramızda.

Cezmi Kartay

Yemek büyük bir keyifle sürüyor. Bölge sorunları tartışılıyor. Biz Başkent’ten gelen bilmişler olarak ortaya atılan her soruna, önünü ardını düşünmeksizin büyük havalar içinde bilgiççe çözümler üretiyoruz. Bu cesur davranışımızın temelinde, zengin mezelerle götürdüğümüz duble duble rakıların rolü de büyük. İşte tam bu sırada, Malatya’nın başarılı valisi Cezmi Kartay ev sahibi edasıyla masamıza geliyor. Yer vermek istiyoruz, ama oturmuyor. Hepimizle ayrı ayrı tanışıp tokalaştıktan sonra elini benim sandalyemin arkalığına koyarak sohbete başlıyor.

Hoşbeşten sonra konu Sosyalizasyon Projesi’ne geliyor. Herkes bir şeyler söylüyor. Kafalar bulutlu olduğu için görüşler sınırsız. Özellikle AP’liler pek keyifli. Onlardan birisi,

“Sayın valim, her şey çok iyi gidiyor da şu sosyalizasyon adını hiç mi hiç sevmiyoruz. Bunun sonu komünistliğe mi gider diye de işkilliyiz doğrusu”

diyor. Cezmi Kartay AP’liyi zarif bir şekilde yanıtladıktan sonra ‘full time’ mı, ‘sosyalizasyon’ mu başarılı olacak tartışması başlıyor. Herkes farklı görüşlerde. Benim dileğim ise sosyalizasyonun başarılı olması. Serde sosyalistlik var ya, başka türlü düşünülebilir mi? Konuşulanları dikkatle dinleyen Vali Kartay, “Beyler Malatya Valisi olarak ben de sosyalizasyonun başarılı olmasından yanayım, ama şunu unutmayın, ‘full time’ çok büyük bir proje, hem de varlıklı kesimi temsil ediyor. Bu nedenle de sosyalizasyonun önünü kesecektir diye korkuyorum doğrusu. Malum, büyük balık küçük balığı yutar” diyor.

Valinin söyledikleri kanıma dokunuyor. O ana kadar hep sustuğum için konuşma sırasının hattâ hakkının bende olduğunu düşünüp sendeleyerek ayağa kalkıyorum ve başlıyorum nutuk atmaya, daha doğrusu saçmalamaya:

Oktay Rıfat

“Sayın Vali Bey, ben sizin gibi düşünmüyorum efendim. Mutlaka sosyalizasyon galip gelecektir. Çünkü özünde halk var, emek var, sömürüye karşı çıkma var… Hem bakın ben size çok sevdiğim bir şiiri okumak istiyorum” diyorum. Herkesin şaşkın ve endişeli bakışları altında Oktay Rifat’ın Ahmet adlı şiirini teatral bir ifadeyle okumaya başlıyorum:

“Ağlama Ahmet ağlama

Davranma kuşağına ikide bir

Anam avradım olsun

Bu kara günlerin sonu gelir

Büyük balık küçük balığı yutar demişler

Bok yemişler…”

Birden ne bok yediğimi hissediyorum. O anda yüzümün aldığı rengi, sırtımdan aşağı inen buz gibi teri, bulanıklaşan gözlerimle ayırt etmeye çalıştığım insan yüzlerini unutmam ne mümkün. Dangalaklık parayla mı, yetmezmiş gibi, çam devirmeye devam ediyorum ve üst üste,

“Sizi tenzih ederim vali bey, sizi tenzih ederim efendim…” demeye başlıyorum. Masadan kıkırdamalar geliyor kulağıma, Vali Cezmi Kartay sırtımı sıvazlayarak oturtuyor beni yerime. Algılayabildiğim ve kulağımda kaldığı kadarıyla beni teselli eden şeyler de söylüyor,

“Estağfurullah Şahin Bey, haklısınız aslında sosyalizasyon elbette galip gelecek…” diyor.

Gece nasıl bitti bilmiyorum. Ertesi sabah geceyi düşünerek uyanıyorum. Sabahın serininde yeniden ter boşanıyor bütün vücudumdan. Kulağımdaki tek ses ise “Büyük balık küçük balığı yutar demişler Bok yemişler…” sözleri.

Olayın duyulmaması ve TRT’deki işimden olmamam için dua ediyorum. Ama olay ilginç bir şekilde orada kalıyor. Yıllar sonra Ankara’daki bir seminerde Cezmi Kartay’la karşılaşıyorum. Beni tanıması ne mümkün. Ama ben kahve molasında kendimi tutamayıp yanına gidiyorum. Artık TRT’ci de olmadığım için daha rahatım. Kendimi tanıtıp, günah çıkartırcasına olayı anlatıyorum. Müthiş bir kahkaha patlatıyor ve olayı anımsadığını söylüyor. Zarafeti hiç elinden bırakmadığı için,

“Şahin Bey sizin tepkiniz doğruydu… Üstelik tepkinizi de dobra dobra ortaya koydunuz” diyor.

Bu olağanüstü dangalaklığımı hoşgörmeniz için o güzel şiirin son dizelerini de alıyorum buraya. Birleştirip okuyun, eminim siz de çok seveceksniz.

Onu sardalyalar düşünsün

Sen balık değilsin Ahmet

Mek parmak mek parmak daha

Sonu selamet

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

Sinemacı kadınlardan cinsiyetçi dil ile kadın yönetmenleri eleştiren sinema yazarına ortak mesaj

Sinema yazarı Kerem Akça’nın 37. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale kazanan Borç filmi yönetmeni Vuslat Saraçoğlu ve jüri başkanı Pelin Esmer’le ilgili yapmış olduğu, “#istfilmfest18 yarışmasının en zayıf halkası Borç’a verilen ödül insani ama sinemasız filmler çeken kadın yönetmenleri cesaretlendirme isteği” paylaşımına sinemacı kadınlardan yanıt gecikmedi.

Akça’nın paylaşımının ardından sinemacı 150 kadın “Yeter” başlığıyla bir metin yayınlayarak Sinema Yazarları Derneği’ni (SİYAD) Kerem Akça’nın üyeliğini gözden geçirmeye davet etti.

Posta Gazetesi’nin sinema yazarı Kerem Akça, 37. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale’yi kazanan Vuslat Saraçoğlu’nun “Borç” adlı filmi ve Ulusal Yarışma bölümünün jüri başkanlığını yapan, aynı zamanda törende Saraçoğlu’na ödülünü takdim eden Pelin Esmer için şöyle konuşmuştu:

“#istfilmfest18 yarışmasının en zayıf halkası Borç’a verilen ödül, Gökhan Tiryaki’siz bir hiç olduğunu kariyeri boyunca ispatlayan Pelin Esmer’in yeni Pelin Esmer’ler yaratma çabası olarak algılanabilir. İnsani ama sinemasız filmler çeken kadın yönetmenleri cesaretlendirme isteği.”

Sinemacı kadınların metninde şu ifadelere yer verildi:

Kerem Akça

“Bizler, Türkiye’de sinema sektörüne emek veren kadınlar olarak usandık. Sadece film endüstrisi çalışanlarının değil, sinema yazarlarının ayrımcılığından, tacizkar dilinden de usandık! Yeter! Kerem Akça’nın kadın sinemacılara yönelik bu ayrımcı dilinden dolayı kamusal alanda sinema sektörünün bütün kadın çalışanlarından özür dilemesini talep ediyoruz.

Sözümüz yalnızca Kerem Akça’ya değil. Bundan sonra sinema sektöründe tacizden, ayrımcılığa, ücret eşitsizliğinden ırkçılığa, her türlü hak ihlalini ifşa edeceğimizi ve bütün bu ihlallerin takipçisi olacağımızı ilan ediyoruz.”

Açıklamaya imza veren 150 sinemacı kadının isimler ise şöyle:

Ahu Öztürk (Yönetmen), Andaç Haznedaroğlu (Yönetmen), Anna Maria Aslanoğlu (Yapımcı), Armağan Lale (Yapımcı), Asiye Dinçsoy (Oyuncu), Aslı Akdağ (Yapımcı), Aslı Dadak (Sanat Yönetmeni), Aslı Erdem (Yapımcı), Aslı Ertürk (Belgesel Sinemacı), Aslı Filiz (Yapımcı), Aslı Özgen Tuncer (Sinema Yazarı), Aslıhan Aktuğ (Yapımcı), Ayben Altunç (Yönetmen), Ayça Çiftçi (Sinema Yazarı), Aysim Türkmen (Yönetmen), Ayşe Çetinbaş (Belgesel Film Yapımcısı), Ayşe Nil Şamlıoğlu (Oyuncu), Banu Fotocan (Oyuncu), Begüm Akkaya (Oyuncu), Belmin Söylemez (Yönetmen), Benan Baf (Yapımcı), Berfin Elif Binbay(Cast Asistanı), Berna Gençalp (Yazar/Yönetmen), Beste Yamalıoğlu (Yapımcı), Bilen Sevda Könen (Yönetmen), Bilge Elif Özköse (Yapımcı), Bilge Taş (Festivalci), Burcu Camcıoğlu, Burçak Bozkurt (Öğrenci), Burçak Üzen (Yönetmen), Cenan Tüzel (Koordinatör), Ceyda Kızıltuğ (Kamera Asistanı), Ceyda Yüceer (Sanat Yönetmeni), Ceylan Naz Baycan (Yapımcı/Yazar), Ceylan Özgün Özçelik (Yönetmen), Çiçek Kahraman (Kurgucu), Çiğdem Girgin (Yardımcı Yönetmen), Çiğdem Mater (Yapımcı), Damla Kırkalı (Yönetmen Yardımcısı), Deniz Ceyhan, Deniz Eyüboğlu (Görüntü Yönetmeni), Derya Durmaz (Oyuncu/Yönetmen), Derya Yanmış (Dağıtımcı), Dilde Mahalli (Yapımcı), Dilek Çolak (Senarist / Yönetmen), Dilek Gökçin (Yönetmen), Diloy Gülün (Yapımcı), Elif Ergezen (Belgesel Sinemacı), Elif Reis (Yönetmen Yardımcısı), Elit İşcan (Oyuncu), Emine Yıldırım (Yapımcı/Senarist), Esma Keskin (Makyöz), Evren Parlar (Yapımcı), Ezgi Baltaş (Cast Direktörü), Ezgi Nalçacı (Reji Asistanı), Ezgi Sözmen (Oyuncu), Feride Çetin (Oyuncu), Funda Eryiğit (Oyuncu), Funda Ödemiş (Yapımcı), Gamze Ögeer (Yönetmen Yardımcısı), Gizem Bayıksel (Yönetmen), Gizem Erman Soysaldı(Oyuncu), Gökçe Erdem (Yönetmen), Gökçe Işıl Tuna (Yapımcı), Gözde Koyuncu (Görüntü Yönetmeni), Gözde Onaran(Sinema Yazarı), Gözde Yavuz, Gül Abus Semerci (Senarist), Gülengül Altıntaş, Güliz Sağlam (Belgesel Film Yönetmeni), Gülten Taranç (Yönetmen), Handan Öztürk (Yazar / Yönetmen / Yapımcı), Hande Çalışlar Kuru, Hülya Uğur Tanrıöver (Akademisyen), Itır Sezik (Yazar/Yönetmen), Kıvılcım Akay (Yönetmen), Laçin Ceylan (Oyuncu/Yönetmen), Leyla Yılmaz (Yönetmen), Lusin Dink (Yönetmen), Melek Güzel (Yönetmen Yardımcısı), Melek Özman (Festivalci), Melek Ulagay Taylan (Yönetmen), Melisa Üneri(Yönetmen), Merve Kayan (Yönetmen), Merve Toz(Yardımcı Yönetmen), Meryem Gültabak (Senarist), Meryem Yavuz(Görüntü Yönetmeni), Muzaffer Cansevdi, Müge Özen (Yapımcı), Nagehan Uskan (Belgesel Sinemacı), Nalan Kuruçim (Oyuncu), Nazlı Bulum (Oyuncu), Nefes Polat (Yapımcı), Neslihan Siligür (Focus Puller), Nesra Gürbüz (Yapımcı), Neşe Şen Hamer (Senaryo Yazarı), Nida Karabol (Yapımcı), Nihan Işık (Kurgucu), Nimet İnkaya (Makyaj Sanatçısı), Nur Özlem Elginöz (Senarist), Nur Sürer (Oyuncu), Oya Özden (Yapımcı), Öykü Karayel(Oyuncu), Pınar Göktaş (Oyuncu), Reyan Tuvi (Yönetmen), Rojda Akbayır (Yönetmen), Seda Pekkanlı(Reji Asistanı), Seda Yılmaz (Kostüm Tasarım), Sefa Öztürk (Yönetmen/ Senarist), Selcan Özgür (Senarist), Selen Uçer (Oyuncu), Selin Vatansever Tezcan (Yapımcı), Selma Ulusoy(Metin Yazarı), Senem Aytaç (Sinema Yazarı), Serpil Güler (Yapımcı), Serra Yılmaz (Oyuncu), Sevil Demirci(Yapımcı), Sevinç Baloğlu (Yönetmen), Seyhan Davarcı (Kamera Asistanı), Sezen Kayhan (Yönetmen), Sezen Sayınalp (Sinema Yazarı), Sezen Yıldız Yılmaz (Gaffer), Simay Tuana Koçak (Prodüksiyon Asistanı), Somnur Vardar (Yönetmen / Kurgucu), Su Baloğlu (Yapımcı), Suzan Güverte (Yapımcı), Şule Orhangazi (Yazar), Tilbe Saran (Oyuncu), Tuba Ataç(Kostüm Tasarım), Tuğba Yiğitcan (Yardımcı Yönetmen), Tuğçe Tufan (Yardımcı Yönetmen), Yonca Ertürk (Yapımcı), Zeliha Doğan (Senarist), Zeynep Dadak (Yönetmen), Zeynep Özbayrak (Sanat Yönetmeni), Zeynep Ünal (Mithat Alam Film Merkezi Koordinatörü), Zümrüt Burul (İletişim Danışmanı)

 

(Bianet)

Şubadap Çocuk’un yüzlerce çocuğun gönüllü katılımıyla çekilen ‘Özgürlük’ klibi yayında

Bandista’nın ‘Özgürlüğe Manuş‘ şarkısının “Sen Neredeysen Orada Özgürlük” sözlerinden hareketle Şubadap Çocuk tarafından yazılıp bestelenen ve ekibin 4.albümü olan ‘Dersler Uzun Teneffüsler Kısa’nın en sevilen şarkılarından biri olan ‘Özgürlük’ün, Türkiye’nin pek çok şehrinden çocukların katılımıyla hazırlanan video klibi yayınlandı.

Şubadap Çocuk’un Aralık 2017’de “Özgürlük şarkısının klibini birlikte çekiyoruz” çağrısına Türkiye’nin her tarafından gelen yaklaşık 200 video geldi.

Gelen görüntülerin Engin Çetinkaya ve Ahmet Giliz’in kurgusuyla katılımcı bir video-klip haline getirilmesinin ardından yüzlerce çocuk, birbirini hiç tanımasa da “Sen Neredeysen Orada Özgürlük” şarkısının klibinde bir araya gelmiş oldu.

“Sen Neredeysen Orada Özgürlük” klibinin yayınına dair açıklamasını “Özgürlük’ video klibi, başta oyunları çalınmış çocuklar olmak üzere tüm dünya çocuklarına armağanımızdır, eşit ve özgür bir dünya mümkün!” şeklinde bitiren Şubadap Çocuk ekibi, ayrıca toplumsal ihtiyacın çocuk şarkılarını yapmaya devam edeceklerini de ifade etti.

 

(Yeşil Gazete)

İklim Ekonomisi Enstitüsü’nden ‘Küresel Karbon Hesapları 2018’ raporu

Fransa’da iklim finansmanı politikaları üzerine çalışan İklim Ekonomisi Enstitüsü önemli bir rapor yayınladı. Dünya’da var olan ve planlanan tüm karbon fiyatlandırma politikalarını incleyen bu rapor, bu alandaki 5 temel eğilimi gözler önüne seriyor.

Rapora göre Dünya’da, 46 ülke ve 26 eyalet ve şehir, doğrudan bir karbon fiyatlandırma politikası uyguluyor. Yeni 25 politikanın da kısa süre içerisinde yürürlüğe girmesi planlanıyor. Türkiye’de ise her hangi bir karbon fiyatlandırma politikası uygulanmıyor.

2017 yılında küresel emisyonun yüzde 20-25’i karbon fiyatlandırma politikasına tabii. Aynı yıl, toplam elde edilen karbon geliri 32 milyar dolar seviyesine çıktı, bu gelirlerin yüzde 65’i ise karbon vergisinden.

İklim Ekonomisi Enstitüsü (I4CE), ülkelerin karbon fiyatlandırma politikalarını içeren veritabanının 2018 versiyonunu dün (19 Nisan Perşembe) yayınladı. Küresel Karbon Hesabı 2018 adı verilen bu analiz, tüm dünya çapında uygulanan karbon fiyatlandırma politikalarındaki beş temel eğilimi gözler önüne seriyor. Zaman çizelgesi, interaktif dünya haritası, ayrıntılı tablolar ve grafiklerden oluşan çalışma, dünyanın her yerinde uygulamada olan veya planlanan tüm karbon fiyatlandırma politikaları, ve bu politikalarda kullanılan yöntemler, kapsanan sektörler ve yakıt türlerine göre dağılım hakkında detaylı bilgiler içeriyor.

Küresel Karbon Hesabı 2018 raporunda yer verilen karbon fiyatlandırma politikalarında 2018 yılı içinde görülen beş temel eğilim ise şöyle:

· Çok az sayıda idari bölgede açık bir karbon fiyatı uygulanmaktadır. 1 Nisan 2018 itibari ile, 46 ülke ve 26 eyalet ya da şehir karbon vergisi ve Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) içeren karbon fiyatlandırma politikalarını benimsemiştir. Bu yetki alanları, küresel GSYİH’nın yaklaşık% 60’ını oluşturmaktadır.

· Bununla birlikte, karbon fiyatlandırma politikalarının benimseyenlerin sayısı giderek artıyor. 2017 yılında, 3 adet ETS ve 3 adet karbon vergisi uygulanmaya başladı, önümüzdeki yıllarda da 25’ten fazla yeni karbon aracı politikasının uygulanacağı açıklandı. Nisan 2018 itibari ile, küresel emisyonların yüzde 20 ile 25’i açık karbon fiyatlarına tabii durumdadır, 2016 yılında sadece yüzde 13 olan bu miktar, büyük çoğunlukla, Aralık 2017’de yürürlüğe giren Çin ETS rejimi ile birlikte, önemli bir artış kaydetmiştir.

· Karbon gelirleri hem çevre hem de ekonomi için giderek daha önemli hale gelen bir finansman aracı olarak karşımıza çıkmaktadır. I4CE, 2016 yılında, 22 Milyar ABD Dolan gelir getiren karbon fiyatlandırma girişimlerinin bu gelirlerinin 2017 yılında 32 Milyar ABD Doları seviyesine çıkmıştır. 2017’de, karbon gelirlerinin yüzde 65’i karbon vergisinden olmuştur.

· Karbon fiyatları ekonomik alan için çok düşük olarak görülmektedir. Bölgeden bölgeye değişmekle birlikte, 2018 yılında ton başına CO2 fiyatı 1 ABD doları 119 ABD Doları arasında değişmektedir. Bununla birlikte, karbon fiyatlandırmasıyla düzenlenen emisyonların %75’inden fazlası, 10 ABD Doları (8 Avro) altındaki bir fiyatta gerçekleşmektedir. Bu fiyat, hem kamu hem de özel sektördeki düşük karbonlu geçişi desteklemek için çok düşük kabul edilen bir seviyededir.

· 2018’de karbon fiyatları, 2 ° C hedefi ile uyumlu bir düzeyde değildir. Ünlü ekonomiist Stern ve Stiglitz liderliğindeki Yüksek Düzeyli Karbon Komisyonları Komisyonu, uluslararası toplumun, sürdürülebilir bir biçimde büyümeyi sağlarken, iklim değişikliğine yönelik hedeflerine de ulaşılabilmesi için, karbon fiyatlarının 2020 yılında, ton başına 40 ile 80 dolar arasında, 2030 yılında ise 50 ile 100 dolar arasında olması gerektiğini ifade ediyor.

İklim Ekonomisi Enstitüsü (I4CE)

I4CE- İklim Ekonomisi Enstitüsü, kamu ve özel sektör karar vericilenerine yönelik, enerji dönüşümü konusunda ekonomik ve mail uzmanlık sağlayan bir düşünce kuruluşu.

Paris Anlaşması’nın uygulanması, ve küresel finansın düşük karbonlu, iklime dirençli kalkınmaya akması için çalışmalar yürütmekte olan I4CE , Caisse des Dépôts ve Agence Française de Développement’in bir girişimidir ve Fas’ın Caisse de Dépôts et Gestion tarafından destekleniyor.

İlgili raporun detaylarına buradan erişim mümkün.

 

(Yeşil Gazete)

‘Çılgın Projeler’ kitabının tanıtım buluşmasında, ‘Kanal İstanbul’ paneli

Yeşil Düşünce Derneği tarafından düzenlenen, “Çılgın Projeler” kitabının lansman toplantısı 21 Nisan Cumartesi 11.30’da Kadıköy Mecra’da gerçekleşiyor. Kitabın tanıtım etkinliğinde ayrıca ‘Kanal İstanbul’un Ekolojik, Ekonomik ve Sosyal Boyutu’ başlıklı bir panel de düzenlenecek.

Yeni İnsan Yayınevi’nden çıkan kitabın tanıtım buluşmasında Cihan Uzunçarşılı Baysal, Hande Paker, Akgün İlhan’ın yanısıra Kuzey Ormanları Savunması ve İstanbul Kent Savunması’ndan temsilcilerin sunumları ile de Kanal İstanbul Projesi’nin İstanbul’a ve geleceğe maliyetini konuşmak üzere  bir panel ve forum gerçekleştirilecek.

“Çılgın Projeler”, 2013 Ekim ayında Yeşil Düşünce Derneği tarafından aynı isimle geçekleştirilen uluslararası konferansın sonuç kitabı. Dernek, kitabın bugün yayına alınma nedenini, “O zamandan bugüne 3. Köprü tamamlandı, Akkuyu Nükleer Santralı’nın reaktör binalarının yapımı için inşaat lisansı verildi ve İstanbul’un büyük kabusu Kanal İstanbul tekrar gündeme alındı. Bu hassas durumda Çılgın Projeler’in ekolojik, ekonomik, ve sosyal maliyetinin tartışıldığı bu konferansın sonuç kitabını yayınlamaya karar verdik” şeklinde açıklıyor.

Etkinliğe dair Yeşil Düşünce Derneği’nin yaptığı açıklama şu şekilde:

“İnsanların gerçek ihtiyaçlarını karşılamayan, doğanın haklarını hiçe sayan projeler sürdürülemezdir. Koruma altındaki bölgelerde altın madenciliğine verilen izinler, inşa edilen ya da edilmek üzere olan nükleer santraller, Boğaz’ın yanına açılması planlanan yeni kanal, milyonlarca ağacı katleden 3. bir köprünün inşası; halihazırda kırılgan olan ekosistem üzerindeki baskıyı daha da yoğunlaştırmakta.

“Ne pahasına olursa olsun büyüme” anlayışı, bir başka deyişle, kısa görüşlü ekonomik büyüme odaklı uygulamalar günümüzde toplumların esenliğine en büyük tehditlerden biridir. Oysa, hükümetler, vatandaşlarına yaşamları üzerinde önemli etkileri olacak bu projelerin karar alma süreçlerine katılım hakkı tanımıyor.

Bu kitapta Türkiye ve Güney Avrupa ülkelerindeki “gereksiz” ve “empoze” edilmiş projelerin bir dökümü, bu projelere karşı yürütülen mücadelelerde edinilmiş deneyimler yer alıyor. Karar alma süreçlerinde katılımcılığı arttırmanın olası yolları tartışılıp, yerel ekolojik hareketleri nasıl güçlü kılabiliriz sorusu üzerine fikir alışverişinde bulunuluyor. Bunun dışında kısa görüşlü ekonomik büyüme odaklı uygulamaların tek seçenek olmadığı, doğa ve toplumla barışık Yeşil Dönüşüm politikalarının ekonomik büyüme ve istihdam yaratabilme kapasitesi açısından izlenen politikalardan ne derece üstün olduğunu görüyoruz.

2013 Ekim ayında Yeşil Düşünce Derneği tarafından geçekleştirilen Uluslararası Çılgın Projeler Konferansı ile büyüme odaklı kentsel gelişimin sonuçları tartışılmıştı. O zamandan bugüne 3. Köprü tamamlandı, Akkuyu Nükleer Santralı’nın reaktör binalarının yapımı için inşaat lisansı verildi ve İstanbul’un büyük kabusu Kanal İstanbul tekrar gündeme alındı. Bu hassas durumda Çılgın Projeler’in ekolojik, ekonomik, ve sosyal maliyetinin tartışıldığı bu konferansın sonuç kitabını yayınlamaya karar verdik. Kitap tanıtım toplantısında aynı zamanda Kanal İstanbul Projesi’nin İstanbul’a ve geleceğe maliyetini konuşmak üzere de bir panel ve forum gerçekleştireceğiz.”

 

(Yeşil Gazete)

Selahattin Demirtaş cezaevinden seçim mesajı gönderdi: Gelin el ele verelim!

Halkların Demokratik Partisi’nin önceki Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, tutuklu bulunduğu Edirne F Tipi Cezaevinden erken seçim mesajı gönderdi.

Demirtaş’ın resmi Twitter hesabından yayınlanan mesajda, 24 Haziran olarak açıklanan erken seçim öncesinde “birlikte mücadele” çağrısı yaptı.

Mesajın tamamı şöyle:

“Sokakta, okulda, otobüste tanımadığınız insanların yüzüne bakın. Sizden olmadığını düşünüyorsanız nefret mi ediyorsunuz? Ya da korkuyor musunuz onlardan? Bu işte bir tuhaflık yok mu?

Gelin el ele verelim, bu korkunç kutuplaşmayı ortadan kaldıralım. Önümüzdeki seçimleri demokrasinin ve kardeşliğin düğününe dönüştürelim. İnanın yapabiliriz; inanın ve yapalım.

Güçlü Türkiye, güçlü demokrasi ile olur. Bütün sorunlarımızı ülkenin birliği içinde, adaletle çözebilecek ferasetimiz de cesaretimiz de samimiyetimiz de var. İnanın yapabiliriz; inanın ve yapalım.

Yoksulluğa, işsizliğe, açlığa mecbur değiliz. Dünyanın en büyük hazinesinin üzerinde yaşıyoruz. Hep birlikte üretip adilce paylaşarak fukaralığımıza son verebiliriz. İnanın yapabiliriz; inanın ve yapalım.

Siyasetçilerin her söylediğine inanmayın. Benimkine de. 24 Haziran’a kadar, hayatınızda duyduğunuzdan daha fazla yalan duyacaksınız. Ve de hakaret ve de iftira, tehdit, vaat, kibir, kompleks…

Bu tipleri gözünüzde fazla da büyütmeyin. Bir mühürlük canları vardır. İnanın yapabiliriz; inanın ve yapalım.

Karamsarlığa, korkuya, yılgınlığa yer açmayın yüreğinizde. Hep beraber daha çok çalışıp umudu gerçeğe dönüştüreceğiz. Haziran daha güzel olacak bu yaz. İnanın olacak. Hadi yapalım!”

 

(Bianet)