Ana Sayfa Blog Sayfa 2820

Irak’ta genel seçimlerin galibi Şii lider Sadr oldu

Irak’ta 12 Mayıs’ta yapılan meclis seçimlerinin sonucu açıklandı.

Seçimlerden Şii lider Mukteda es-Sadr’ın liderliğindeki koalisyon birinci çıktı.

Irak Bağımsız Yüksek Seçim Komiserliği Daire Başkanı Riyad Bedran, Bağdat’ta komiserlik binasında düzenlediği basın toplantısında, kesin sonuçlara göre ülkede birinciliği Sadr’ın elde ettiğini bildirdi.

Sadr’ın desteklediği Sairun (Reforma Yürüyüş) koalisyonu 329 sandalyeli mecliste 54 milletvekili kazandı.

Seçimi kazanan Sadr’ın ittifakında, partisi İstikama’nın (Bütünlük) yanı sıra seküler gruplar ile Irak Komünist Partisi de bulunuyor.

Fatih Koalisyonu 2., İbadi Başkanlığındaki Nasır Koalisyonu 3. oldu

Bedran, Haşdi Şabi komutanlarından Hadi Amiri liderliğindeki Fetih koalisyonunun 47 sandalye ile ikinci, Başbakan Haydar el-İbadi başkanlığındaki Nasır koalisyonunun da 42 sandalye ile üçüncü olduğu bilgisini paylaştı.

Türkmenler ise Kerkük’te 3 sandalye kazandı.

Mesud Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) 25, Kürdistan Yurtseverler Birliği 17, Goran da 5 sandalye elde etti.

Sadr’ın koalisyonu hükümet kurmak için çoğunluğu elde edemedi

Sadr’ın Sairun Koalisyonu birinci olmasına rağmen hükümeti kurmak için gerekli çoğunluğu elde edemedi.

Bu nedenle ülkede şimdi bir koalisyon hükümeti belirmek için görüşmeler başlayacak.

Hem ABD hem İran karşıtı

Ülkedeki ABD varlığına ve etkisine muhalif olan Sadr’ın, seçimin galibi olan hareketin lideri olmasına karşın aday olmaması nedeniyle başbakan da olmayacak.

Ancak yeni hükümetin kuruluşunda önemli bir etkisinin olacağı değerlendiriliyor.

Sadr hem ABD hem de İran karşıtı bir siyasetçi olarak bu iki ülkenin de destek vermediği bir isimdi. Milliyetçi din adamı Mukteda Es Sadr, Irak’taki ABD güçlerine karşı iki ayaklanmaya liderlik etmişti.

Mevcut Başbakan İbadi’nin seçim yenilgisinde kamudaki yolsuzluklara karşı oluşan memnuniyetsizliğin baş rol oynadığı değerlendiriliyor. Sadr önderliğindeki koalisyon yolsuzlukla mücadele temelinde bir kampanya yürüttü.

 

(Sputnik Türkiye)

Erken seçime 34 gün kaldı: Milletvekili aday listeleri bugün YSK’ya sunuluyor

24 Haziran seçimlerinde yarışacak siyasi partiler milletvekilini aday listelerini bugün Türkiye saati ile 17.00’ye kadar Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) teslim etmek zorunda.

Bu tarihten sonra milletvekili adaylarının seçilme yeterliliğine ilişkin inceleme ve itiraz süreci başlamış olacak. YSK seçimlere 11 siyasi partinin katılabileceğini açıklamıştı.

Seçime katılan siyasi partilerin iller toplamının en az yarısında o seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısı kadar aday göstermeleri gerekecek.

Eksik aday gösteren siyasi partiler bu eksikliği YSK tarafından verilen sürede tamamlayamamaları halinde seçime katılma hakkını kaybedecek.

CHP’nin listesi

CHP Parti Meclisi (PM) toplantısında milletvekili aday listesini kesinleştirdi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisine adaylık başvurusunda bulunanlarla mülakat yapan Genel Başkan Yardımcıları Muharrem Erkek, Tekin Bingöl, Seyit Torun, Çetin Osman Budak ve Faik Öztrak ile Parti Sözcüsü Bülent Tezcan’la bir araya gelerek görüş alışverişinde bulundu.

Listeye göre, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu İzmir 2. bölge 1. sıradan aday olurken, eski Genel Başkan Deniz Baykal Antalya 1. sıradan aday gösterildi.

Eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener Konya’dan aday gösterilirken, Kılıçdaroğlu’nun, mevcut milletvekillerinin büyük çoğunluğunu listelerde koruduğu, Saadet Partisi’ne verilen kontenjan kapsamında bazı yerlerin boş bırakıldığı belirtildi. Tutuklu bulunan eski İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu ile eski CHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Bekaroğlu, eski CHP Adana İl Başkanı Ayhan Barut, KHK ile üniversiteden ihraç edilen anayasa hukukçusu Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun CHP’in milletvekili aday listesinde yer aldığı ileri sürüldü.

Ayrıca, İYİ Parti’ye katılan, daha sonra yeniden partilerine dönen 15 milletvekiline de aday listesinde yeniden yer verildiği kaydedildi.

Aralarında Haluk Pekşen, Mustafa Balbay, Eren Erdem, Barış Yarkadaş, Zeynep Altıok, Şenal Sarıhan, Musa Çam, Erdin Bircan, Hüsnü Bozkurt, Necati Yılmaz, Hilmi Yarayıcı, Niyazi Nefi Kara, Elif Doğan Türmen ve İlhan Cihaner’in de bulunduğu bazı milletvekilleri aday listesinde yer almadığı ifade edildi. Listede adı yer almayan CHP milletvekili Barış Yarkadaş Twitter hesabından şu paylaşımda bulundu.

İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) de milletvekili aday listesini hazırladığı belirtiliyor.

MHP milletvekili aday listesini YSK’ya ilk sunan siyasi parti oldu. Parti listesini geçen hafta YSK’ya sundu. Genel Başkan Devlet Bahçeli yine Osmaniye’den birinci sıradan milletvekili adayı.

İYİ Parti’de ise Genel Başkan Meral Akşener cumhurbaşkanı adayı olduğu için milletvekili adayı olamıyor.

Aynı şekilde HDP’nin cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş da HDP’den milletvekili adayı olamıyor. Kasım 2015 seçimlerinden 59 sandalye kazanan HDP’de açılan davalar nedeniyle çok sayıda vekilin milletvekilliği düşürüldü. Cumhuriyet gazetesi davasından tutuklanan ve bir buçuk yıla yakın tutuklu kalan gazeteci Ahmet Şık’ın HDP’den milletvekili adayı olacağı açıklanmıştı. Tiyatrocu Barış Atay da Halkların Demokratik Partisi’nden (HDP) milletvekili aday adayı oldu.

  

(DW Türkçe)

Çöplükten cennete Roma Bostanı’nın üç yılı: İçindeymişik Yeşilmişik!

Roma Bostanı’nı İstanbul’un Cihangir Semtinde kurtarılmış bölge, şehir cangılı içinde benzersiz bir vaha haline getiren Roma Bostanı İnsanları önceki gün sosyal medya hesaplarından paylaştıkları görsel ile 2015’den 2018’e geçen sürede bostandaki değişimi gözler önüne serdiler.

 

Roma Bostanı İnsanları arasında olan Sevil Baştürk‘den Yeşil Gazete için bu 3 yılı çok kısa özetlemesini rica ettik.

Roma Bostanı’ndan öncesi ve Roma Bostanı sonrası

“Mayıs 2015’de başladığımız, permakültür ilke ve prensipleriyle tasarladığımız Roma Bostanında ilk amacımız toprağın organik madde miktarını arttırarak verimli bir toprak ekosistemi yaratmaktı. Doğal ekosistemlerin çok katmanlı yapısını örnek alarak oluşturduğumuz bu sistemde bitkiler ağırlıklı olarak yenilebilir ve çok yıllık türlerden seçildi. Böylelikle dört mevsim ürün aldığımız, az bakım isteyen kendine yeten, toprak yapısı zengin bir sistem oluşturduk.

Şu anda Roma Bostanı’nda 12 tür meyva ağacı (4 adet elma, 2 adet zeytin, erik, ayva, armut, vişne, kiraz, Trabzon hurması,iğde, nar, incir, ceviz ) 19 destek tür ağaç, çalı ve tırmanıcı bitki (defne, hatmi, gül ibrişim, erguvan, sinameki, bögürtlen, ardıç, mazı, fil bahri, hanımeli, katır tırnağı, biberiye, lavanta, kekik, kurtbağrı, kartopu, ateş dikeni, kokar ağaç, şimşir ) ayrıca mevsimlik diktiğimiz sebze fidelerimiz (domates, biber, patlıcan, salatalık, fesleğen, marul… vb ) dışında 28 tür bitki bulunmaktadır.”

 

 

Bundan sonrası

“Aşamalı olarak planladığımız Bostan projemizin ikinci aşaması “Gıda Ormanı”na ya da “Orman Bahçesi” yapmak. Yani, bir bahçede farklı boylardaki ceviz, elma, akasya, erguvan gibi ağaçların arasında çalıların, onların yanlarında çeşitli otların olduğu, toprağın yer örtücülerle kaplandığı, ağaç dal ve köklerinin sarmaşıklar ile sarıldığı bir yer.

Tüm bu farklı katmanlardaki türler birbirleriyle uyum içinde yaşayabiliyor. Doğal bir orman ekosistemini örnek alarak oluşturulan bu sistemde, kullanılan ağaçlar, gıda üreten, toprağa yarar sağlayan, yararlı böcekleri çeken, hayvanlar için önemli türlerden seçildi. Gıda ormanı ilk yıllarda bizim bakımımıza ihtiyaç duysa da belli bir zaman sonra doğal bir orman gibi, kendi kendine yeten bir sisteme dönüşüyor.

Kurduğumuz kompost sistemiyle, mahalle sakinleri ve kafelerin organik atıklarını toplayıp toprak ve gübre ihtiyacını karşılıyoruz. Bu konuda düzenlediğimiz atölyelerle atıkların önemi ve değerlendirmesi konusunda farkındalık yaratıp evlerinde nasıl kompost yapabileceklerini öğretiyoruz. Tüm bunları yaparken, bilgilerimizi internet sitemizden, sosyal medya hesaplarımızdan, basın ve televizyonlar aracılığıyla herkesle paylaşıyoruz. ”

 

(Yeşil Gazete)

Yeni bir başlangıç için basit bir öneri – Zülfü Dicleli

Bu yazı kuyerel.org/ dan alınmıştır

Mecliste art arda af kanunları çıkıyor. İmara aykırı binalar yapanlar, vergisini, sigorta primini vb. ödemeyenler, köprülerden para vermeden geçenler, yurtdışında para tutanlar, üniversitelerden uzaklaştırılan öğrenciler ve daha birçoğu af ediliyor.

MHP lideri Devlet Bahçeli bunlara adli suçlardan yargılananların da eklenmesi önerisini getirdi, ama bu öneri Cumhurbaşkanı tarafından geri çevrildi – şimdilik. Şimdililk, çünkü konu toplumun gündemine boylu boyunca geldi. Mutlaka tartışılacak.

Ve bu kaçınılmazlıkla siyasi suçlardan yargılananların affa dahil edilmesi konusunu da gündeme taşıyacak. Taşıyacak çünkü bugün neredeyse “adli suçlu“ kadar “siyasi suçlu“ var hapisanelerde.

Gerçekten, ayrımsız bir genel affa ihtiyacı var bugün ülkemizin. Hiçbir tutuklu ya da mahkûmun içeride kalmayacağı, bütün davaların düşürüleceği, hiçbir şarta bağlanmadan insanların özgürlüklerine kavuşacağı bir genel affa.

Böyle bir adım ülkemizin tarihinde devletin hiçbir kesime, görüşe, inanca karşı ayrımcı davranmadan, kimseyi dışlamadan gerçekleştirdiği ilk siyasi uygulama olacaktır. Böyle bir şeyi bu ülke hiç görmedi. Bu, aslında, bu affı onaylayıp çıkaran siyasi güçlerin ve devletin yurttaşlar arasında, siyasi görüşler ve inançlar arasında ayrım yapmadığını ve bundan böyle de yapmayacağını açık açık ilan etmesi anlamına gelecektir.

Çok çeşitli haklı ya da haksız (kısmi) gerekçelerle, farklı yaklaşım ve görüşlerle böyle bir affa karşı çıkanlar olacağı açıktır, ama mevcut durumda bu fikre karşı kimse uzun süre inandırıcı bir muhalefet içinde olamaz.

Olamaz, çünkü bugün kimse Türkiye’nin geldiği yerden memnun değil. Herkes kendi yaklaşımına göre yeni bir başlangıç, yeni bir yönelim, yeni bir hikâye arayışı içinde.

Olamaz, çünkü  bugün buraya gelmiş olmamızın belli, tek bir sorumlusu yok. Şimdiye kadar siyasi sorumluluk almış olan siyasi güçlerin hiçbiri masum değil. Kimse siyasi siciliyle övünebilecek durumda değil.

Bugün ister iktidar ister muhalefette olsun hiçbir siyasi gücün fikriyatı, yaklaşımları, politika önerileri ülkeyi esenliğe çıkarmaya yetecek kapasitede değil.  Son 200 yıldır ülke olarak denediğimiz butün çıkış yolu formülleri nihayetinde etkisiz kaldı. Kimsenin elinde yeni bir reçete de yok. Bunu herkes görüyor.

Bu badireden ya hep beraber çıkacağız ya hep beraber batacağız.

Bu kadar açık.

Ancak bugün yeni bir yere de gelmiş durumdayız:

Son dönemde Ortadoğu’da yaşananlar ve tırmanan savaş tehlikesi, ülkenin boğazını sıkmaya başlayan ekonomik cendere, genel olarak dünyada artmakta olan yalıtlanmışlığımız karşılıklı birbirini besleyerek tuhaf bir labirente sürüklüyür bizi. Toplum bugün olduğu gibi yüzde 50/50’lik siyasi kamplara, inanç ve yaşam tarzı kutuplarına, birbirinden giderek uzaklaşan halk kesimlerine bölünmüş olarak kaldığı sürece , bu labirentten sağsalim çıkabilmemizin hiçbir yolu görünmüyor. Gerçekten bütün Türkiye’nin buluşmasına ihtiyaç var.

Ayrımsız bir genel af bu koşullarda, bu bölünmüşlüğü aşmanın, toplumun normalleşmesinin yolunu açar. En önemlisi birbirimizle konuşmaya, birbirimizi dinlemeye başlayabiliriz. Bugün ancak Birbirimizin görüşlerini dinleyerek, kendi görüşlerimizi gözden geçirerek ve işbirliğiyle ilerleyebiliriz.

Başkalarını anlamaya çalışmak onların kendi içlerine kapanıp boşluğa düşerek kabileciliğe sürüklenmesini de önler.

Tek çıkış yolumuz vardır, o da birlikte arayıp bulabileceğimiz yoldur.  Arayacağımız yol  Var Olmanın değil Birlikte Varolmanın yoludur.

***

HDP‘nin Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın hemen tahliye edilmesi ülke olarak böyle bir yola girebilmemize ciddi katkıda bulunur. Bir ölçüde, daha yapıcı bir seçim dönemi yaşarız.

Türkiye şu ya da bu siyasi gücün iktidarı ile, dolayısıyla diğer kesimlerin dışlanmasıyla yol alamaz. Seçimler sonucu iktidarı kim kazanacak olursa olsun,  öncelikle, kimsenin dışlanmayacaiğı şekilde Türkiye’nin tüm fikirsel ve siyasi güçlerinin bir araya gelmesinin koşullarını yaratmalıdır.

Genel Affı gerçekleştirecek yeni parlamento tüm kritik sorunlarımızın tartışılmaya başlandığı bir platform olabilir. HDP’nin oradaki varlığı, Kürt sorununda bu kez öncekinin tersine, sonuç alıcı bir görüşme ve tartışma yürütülmesi için güvence olacaktır. En çok diyaloğa ve çoklu tartışmaya ihtiyacımız var.

Önceden belirlenmiş, tarif edilmiş, bilinen bir adil, doğru, iyi ve güzel, tanımlanmış bir hakikat; böyle bir şey yok. Adil, doğru, iyi ve güzel olanı, hakikati birbirimizi dinleyerek bulabiliriz ancak. Hakikatı birlikte arayarak birlikte kurabiliriz.

Ayrımsız, koşulsuz bir genel af  tarihimizde yeni bir dönüm noktası – gerçek bir diriliş – başlatabilir. O zaman  tüm dünyaya anlatacak yeni bir hikâye de yazmaya başlayabiliriz.

Bu yazı kuyerel.org/ dan alınmıştır

 

Zülfü Dicleli

Gül Girişmen’in ardından

Gül’le ilk kez bir zeytin hasadında tanıştık.

İki üç hafta oluyor, ağaçların altında bir fotoğrafımızı paylaşmış Facebook’da. Hani hatıralar kaleminden. Yıl 2011. Ayvalık’tayız. Hava sıcak mı soğuk mu bilememiş, elimize belimize sarmışız biraz önce üzerimizde olan ceketleri. Sıralanmıs, poz vermişiz kameraya. İki ayrı ucundayız. Kim çekmiş, bilmiyorum. Belki Yeşim. Hasat Günleri olsa gerek.

“Nedim Atilla tanıştırmıştı bizi” diye mırıldandım, fotoğrafa bakınca. Yanımda Refika vardı evet ama Aydın bizimle miydi, ne konuştuk onu hatırlayamadım. İnsanın zihni tuhaf, neyi tutup neyi bıraktığı belli olmuyor. İyi ki paylaştı. İyi ki hatırlattı. Bugün bana sorsalardı zira, hatırlamazdım o günü, o ilk tanışmayı. Ama ilk işbirliğimizi hiç unutmadım.

Terra Madre, küresel Slow Food ağının ve bu ağın paydaşı üreticilerin, aşçıların, akademisyenlerin ve aktivistlerin bir araya geldiği bir şenliktir. Şenlik lafı boşuna değil, zira binlerce kişi katılır Terra Madre’ye ve ortak dil falan mümkün değil, yoktur. Buna rağmen söyleşiler, paneller gerçekleşir, ata tohum, iyi üretim, adaletli satış konuşulur, hayatta kalmanın haysiyetli usulleri paylaşılır ve neticede yalnız olmadığının huzuru ve mutluluğuyla döner katılımcılar evlerine.

2012 Terra Madre’si Türkiye için çok önemli bir tanesiydi bu şenliklerin. İhsangazi’de üretilen siyez bulgurumuz presidia ünvanı kazanmış ve Türkiye, buğday çeşitliliğini sergileyeceği bir tezgah edinmişti, ancak buğdaylarımızı İtalya’ya götürmenin yolu meçhuldü! Buğday ve bulguru bavulda kaçak götüreceğimiz bir duruma düşmeden, yasal koşulları sağlayarak taşımamız bekleniyordu bizden. Gül ve eşi Aydın girdiler devreye. Onlarca kağıt, detay detay bilgi, İtalya Türkiye arası kimbilir kaç konuşma, kaç yazışma ama tek bir şikayet, tek bir yorgunluk ifade etmeden; sanki Kastamonu’dan alınan bulguru, hem de dernek bile olmayan halimizle Torino’ya, bir etkinlik standına yollamak sıradan, basit işlermiş gibi… çözdüler bizler için, hepimiz adına.

Gül’ü ben böyle tanıdım, ilk.

Herkes için, hepimiz adına, mazeretsiz ve karşılıksız çalışan bir yol arkadaşı oldu bana. Terra Madre Foça’dan Slow Fish İstanbul’a, Gökçeada’da bir toplantıdan, Torino’da bir etkinliğe, her yerde, her adımda omuz omuza olduk, yıllar boyu. Hepimizin üzerinde hakkı var. Helal etmiş olsun, dilerim.

Evet, Gül’ü kaybettik.

9 Mayıs sabaha karşı kız kardeşi Mine yazdı, haber etti. Uzun uzun baktığımı hatırlıyorum mesaja, uyanık mıyım sahiden bilemeden. Bir süredir mücadele ediyordu, bir de ameliyat geçirmişti. İyileşmesini bekledim oysa. En azından daha iyi olmasını. Herhalde konduramadığımdan ona. Hürriyet’te “Yeryüzü Pazarı öksüz kaldı” diye çıkan haber “Türkiye’nin ilk, dünyanın 28’inci yeryüzü pazarı olarak ilan edilen Slow Food Foça Zeytindalı Birliği’nin kurucusu Gül Girişmen (69) yaşamını yitirdi. Girişmen, 1,5 yıldır Amyotrofik Lateral Skleroz (ALS) hastalığı ile mücadele ediyordu.” diye ilan etti kaybımızı.

Ben Gül’e dair biraz daha fazlasını anlatmak istiyorum, zira gayretlerin tümü sanki suya bırakılmışcasına akıp gidiyor. Gül’ünki kalsın. Hatta yazayım ki ilham olsun, ardı sıra geleceklere.

Gül’le karşılaşmış olanlar, onu tanıyanlar hak verecektir, insanın onda ilk gördüğü zarafeti olur. Elinin, bileğinin kırılganlığına eklenen zarif ses tonu, boynundaki incisi, gözlüğünü tutuşu… bunların ötesinde, seçtiği kelimeler ve hatta sesinin tonuna da yansıyan niyetinin saflığı, iyiliği. İnsanın hafızasına usulca yerleşiverir. Biraz daha tanıyınca görünür ne kadar çalışkan, nasıl da gayretli, bir o kadar da hassas olduğu. Kendini anlatmayı övmek sayıp beceremeyenlerdendi. Onun anlatmasını aşan başarıları var şükür ki ve sanıyorum tümünün arasından “Türkiye’nin ilk Yeryüzü Pazarı’nı kuran” oluşuyla hatırlanması şaşırtıcı olmayacak.

Gül sahiden de olmaz denileni yaptı, yani şehrin göbeğinde gerçekleşmesi düşünülemez olanı yazlıkçıların kısa süreli sahiplendiği, sonra kendi haline bıraktığı, yaşaması keyifli, yönetmesi sorunlu, balığı kalmamaya yüz tutmuş bir balıkçı kasabasında başardı. Foça’da, iyi, temiz ve adil bir pazar kurdu.

Yeryüzü Pazarı’nı.

Yeryüzü Pazarları’nı hiç görmemişler vardır bu satırların okurları arasında. Anlatayım biraz. Buralar, yani Slow Food ilkelerini esas alan bu pazarlar, sadece alışveriş yapılan yerler değildirler. Bu pazarları kuranların siyasi, hukuki ve sosyal sorumlulukları olur. Evet, tüm pazarlar gibi taze ve lezzetli ürünlerdir tezgahlarda yer alması beklenen ancak Yeryüzü Pazarı’nda bu “mevsimsel” olmak zorundadır. Yani Kasım geldi mi domates yoktur artık Yeryüzü Pazarı’nda, olsun olsun kurusu ya da konservesi bulunur. Sonra her yerden üretici kabul edemez bu pazarlar; pazarın kurulduğu yerden 40 km yarıçap çizilir haritalara ve bakılır, kim ne üretiyor bölgede denir ve tezgahlar o üreticilerden oluşur. Aile tarımı yapanlar, kadın üreticiler, yerelde satış yapanlar ve unutulmaya yüz tutmuş türlerin üretimini yapanlar öne çıkartılır. Niyet, sadece ürünün mevsimselliği ve pazarın yerelliği değildir burada. Ürünün arka planını merak eden herkesin atlayıp gidebileceği, takip edebileceği bir uzaklıkta olması önemsenir üretimin. Tüketicinin tüketmekten ötesini merak etmesi, türeticiye dönüşmesi hedeflenir. Ayrıca üreticilerin gidiş gelişlerinin onlara en az yük yaratması istenir zira daha iyi ve daha adil bir üretim için gerçekleştirilecek eğitim çalışmalarına da gidip geleceklerdir. Bunlar, buraya kadar, işin sosyal sorumluluk yanı.

Üreticiyi çiftçi kayıt sistemine dahil etmekten, üretilen her bir ürünün hemen değilse de adım adım ve üreticiyi mağdur etmeden, üretilenin kalitesini bozmadan ve gıda güvenliği denetimine takılmayacak, alnının akıyla pazarda yer alacak hale gelmesine… işin bir de hukuki yanı var. Yetmiyor, işin siyasi boyutunu da hatırlamalı. Gıda üretebilmek, gıdayı sürdürülebilir biçimde, yani ata tohumlarla, endüstriyel girdiler olmaksızın, toprağı, suyu kirletmeden üretebilmek, egemenliğin olmazsa olmazıdır. Suyu kirlenmiş, tohumunu kaybetmiş bir üretim, egemenliğe en büyük tehdittir. Acz yaratır, mahrumiyetler mahkümiyetlere dönüşür. Yeryüzü Pazarları bu bağlamda fevkalade siyasi pratik alanlarıdır zira üreticilerini gerek pazar yeri ile, gerekse de atölyeleri, eğitimleri aracılığıyla daha da adaletli, daha da iyi bir sistemin paydaşı olmalarına yönelik çalışır. Üreticinin haysiyeti ön plandadır ve bu haysiyet, egemenliğin teminatıdır.

Gül, Foça’da aynen böyle bir pazar kurdu!

1 Aralık 2015 günü OBC Transeuropa’da Francesco Martino imzasıyla çıkan bir makale bu pazardan  “Foça’da, Türkiye’nin Ege sahilinde, renklerin, aromalar ve tatların sihirli bir çeşitliliğine sahip bir pazar var. Tezgahlarda sergilenen hazineler arasında, yazların cömert bolluğundan damıtılmış “tarhana” yı bulabilirsiniz.” diye bahsetmiş.

Eğer Foça uluslararası bir üne sahip, renkli ve şenlikli bir pazar sahibi olduysa Gül’ün öngörüsü, inancı, gayreti ve direnciyle oldu.

Kolay da olmadı.

İlk yıl herhangi bir tohumdan üretilen domatesler ertesi yıl itibarıyla ama adım adım ama bir tezgahtan diğerine yavaş yavaş, ata tohumdan üretilir oldular. Plastik şişelerdeki zeytinyağları adım adım cam şişeye geçtiler, keza domates salçaları, tarhanalar. İlk yıl üretim izni olmayan kadın üreticilere, yerel yönetimle yürütülen uzun ve meşakkatli bir diyalog neticesinde, bir üretimhane kuruldu. İlk yıl sadece yazları renkli geçen pazar, zaman içinde kışları da atölyelere ev sahipliği yapan bir alana dönüştü. Bu süreçte Gül, sadece üreticisini ikna etmedi gayretine. Yerel yönetimi, ilçe sağlık ve ilçe tarım teşkilatlarını da yol arkadaşı etti kendine. Pazara gelen nice denetçinin, Gül’ün heyecanlı ifadelerine kapılarak beni aradığını, bizlerin İstanbul’da yaptıklarımıza desteklerini ifade ettiklerini hatırlıyorum. Gül’ün kurduğu Yeryüzü Pazarı, Slow Food’un tüm bir coğrafyada gösterdiği gayrete ses veren bir platformdu. Bizi niceleri Gül sayesinde bildi, Gül’den takip etti.

2014 Terra Madre’si Türkiye için pek çok ilkin arasında bir de ödülle taçlandırdı, Foça Yeryüzü Pazarı’nı.. Gigi Frassanito, yanı Yeryüzü Pazarı fikrinin babası, öldüğünde, Slow Food yönetimi onun adına bir ödül vermeye karar verdi. Çoğu İtalya’da 39 Yeryüzü Pazarı arasından da ödüle Foça Yeryüzü Pazarı layık görüldüğünde, görmeliydiniz Gül’ü!

Bizler müthiş gururlandık.

Ödül verilirken, pazar, küçük ölçekli oluşu, tekrarını mümkün kılan parametreleri, ata tohumu ve kadını öne çıkartan dili ve uygulamalarıyla kutlandı. O ise üreticilerini kutladı, yerel yönetimine teşekkür etti. Zarifçe. Yolun zorluklarını hiç açık etmedi.

Ve Gül çok daha fazlasını yapmak istedi.

Foça Açık Cezaevi’nde yetiştirilen fidelerin, Foça Okul Bahçeleri’nde boy vermesini hayal etti. Tüketiciyi türeticiye dönüştürecek kitapların, çocukların tad ve beslenme görgüsünü katlayacak alıştırma/atölye bültenlerinin tercümesini yüklendi. Uluslararası toplantıları Foça’ya taşıdı. “Terra Madre Foça’da”ya katılanlar onu Asia Gusto’ya davet etmeleriyle atılan bir çok köprünün mimarı da oldu. Foça Karası’ndan Foça Tarhanası’na onlarca ürünün tanımlanması, Nuh’un Ambarı listesine kaydedilmesi ve unutulmayıp üretilmesi için çalıştı. Sürdürülebilirliği hedefe koydu. Egemenliği vurguladı. Gelecek kuşakların kaçınılmaz bir biçimde yüzleşecekleri gıda krizine sağlıklı ve besleyici bir çözüm olarak tarhanayı gördü ve çok önemsedi. Tarhana çeşitliliğimizin göz önüne çıkartılması, uluslararası toplantılarda sunulması, yok olmakta olan üretimlerin canlandırılmasına büyük destek verdi. Benzer biçimde çekme makarnayı öyle çeşitli sebeplerden çıkarttı ki önümüze, hemen hemen yok olmuş bu ürün, Foça ile özdeşleşti zihnimizde.

Yetmedi, el verdi Gül.

Foça Zeytindalı, yani tüm bunları birlikte gerçekleştirdiği arkadaşlarından, üreticilerinden oluşan Slow Food birliği o eli koruyacak, emanet edecek yeni kuşaklar gelip de kapılarını çalana dek. En son Kasım’dan bir kare var elimde, Kayseri’den çıkıp gelmiş üretici kadınlar ve il tarım müdürlüğü teknik ekibiyle buluşan Foça Zeytindalı birliği ve Yeryüzü Pazarı üreticilerini gösteren. Yolları açık, ışıkları Gül olsun!

Sadece Foça değil. İstanbul’a kadar uzandı Gül’ün eli. Slow Fish’den Slow Olive’e ben şahidim. Yetmezse Şile’de Yeryüzü Pazarı’nı kuran Slow Food birliği Palamut ve pazarın üreticileri şahittir, o hepimize, hep destek oldu. El uzattı, el verdi. Muhabbetliydi, çalışkan, gayretli ve özenli oluşunun ötesinde.

Gül ardında iz bırakan salyangozlarından oldu Slow Food’un.

Yeryüzü Pazarı ayakları üzerinde duracaktır, Foça’da olduğu gibi Şile’de de. Yenileri eklenecektir listeye. Karabaşotları her bahar çıkacak, reçelini yapanları olacaktır dolu dolu. Foça Yeryüzü Pazarı’na uğrayanlar çekme makarnayı tadacak, Foça tarhanası her yıl bir kutlama bahanesiyle pazar yerinde yeniden kaynatılacaktır. 2012’de, Yeryüzü Pazarı oluşunu tasdike gelen Slow Food heyetine ikram edilen Gerenköy fasülyesini de, Foça yoğurdunu da nice kuşaklar tadabilecekler. Hiç biri yok olmayacak. Yeni liderleri olacak Slow Food’un, Yeryüzü Pazarları’nın üreticileri çeşitlenecek.

Hayat devam edecek.

Bana sorulsa, Gül’ü neyle hatırlayacaksın diye, karabaşotu reçeliyle derim. Bilirdi ne çok sevdiğimi. Ayırıp bir kavanoz getirmişti Ayvalık’taki son buluşmamıza. Aydın’la birlikte az oturmuşlardı, birer kahve içmiştik. Benim için her bahar, karabaşotu ve Gül demek bundan böyle. Bir kavanoz da Aydın’a göndereceğim, ayrılmaz parçasına, diğer yarısına arkadaşımın.

Siz de, Gül’ün anısına Foça karası bulmayı deneyin, çekme makarnayı öğrenin dilerim. Nurdan Tezgin’den okuyun, o pek güzel kayda geçirmiş. Foça’ya uğradığınızda Yeryüzü Pazarı’nı ziyaret edin. Olmadı, Şile’de aynı yolu takip eden üreticileri bulun, Şile Yeryüzü Pazarı’nı tanıyın, dost edinin. Denk gelirseniz de 21 Haziran günü, saat 18.30’da, SALT Beyoğlu’nda gerçekleştireceğimiz anmaya katılın; kazanı siz de karıştırın ve birer kaşık zeytinyağlı, karabaşotlu irmik helvası paylaşın bizimle.

Slow Food Zeytindalı’nın kurucusu ve Türkiye’nin ilk Yeryüzü  Pazarı’nın annesi, bizlere sadece başarı ve gurur getirmiş, gönlü güzel, aklı güzel, kelimenin tam manasıyla iyi, fevkalade azimli ve can Gül Girişmen… ona özlemimiz zor, bitmeyecek. Ondan ateş alanlar olsun tesellimiz. Birlikte tutunalım ışığına, sözü, usulü, anısı daim olsun bizlerde.

Defne Koryürek

 

Tekirdağ’dan Seferihisar’a oradan da Ovacık’a tohum takas şenlikleri – Göknur Yumuşak

Daha çok Batı Anadolu’da örgütlü olan yerel tohum hareketi dalga dalga tüm ülkemize yayılıyor. Ülkemizde ki bütün bölgelerde bulunan yerel tohumlar çok değerlidir. Yerel tohum yaşamdır. Bu nedenle bütün bölgeler güç birliği yaparak çok uluslu şirketlere dur demeliyiz dedik.

İşte bunun için yollara düştük. Dersim’den Ovacık’a kadar muhteşem Munzur nehri bize eşlik etti. Munzur nehri ve bin bir renkteki çiçeklerle mest olarak şirin ilçe Ovacık’a vardık.

Ovacık Belediyesi’nin ev sahipliğinde, Seferihisar Belediyesi ve İzmir Yerel Tohum Topluluğu’nun katkılarıyla 12-13 Mayıs tarihlerinde düzenlenen Tohum Takas Etkinliği kapsamında paneller, forum, atölye çalışmaları, konserler ve tohum takası gerçekleştirildi. Etkinliğe Nilüfer Belediyesi, Tekirdağ Belediyesi, Mezopotamya Ekoloji Hareketi, Seferihisar Can Yücel Tohum Merkezi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden, Ege Üniversitesi Sosyoloji bölümünden akademisyenler, kooperatifler, ODDÜ mezunları derneği üyeleri, Mersin ve Tarsus çevre dernekleri  ve daha birçok örgüt katıldı. Ovacık halkı da etkinliğe çok ilgi gösterdi. Etkinliğin ilk günü Ovacık ve Seferihisar Belediye Başkanlarının açılış konuşmalarıyla başladı.

Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu, misafirlere Ovacık ve coğrafyası ile ilgili bilgiler sunduğu konuşmasında özellikle Munzur Vadisi’nde bulunan endemik bitkiler ve biyoçeşitlilik üzerinde durdu. Bu bitkilerden 43’ünün Munzur Vadisi’ne özgü, 220’sinin ise Türkiye’ye özgü endemik bitkiler olduğunu vurguladı. Maçoğlu tohum takasının uzak mesafeler arası olmasından çok bölge içinde gerçekleşmesi gerektiğini, bunun bölgeye özgü tohumların ve biyoçeşitliliğin korunması ve yaşatılması açısından önem taşıdığını belirtti. Komünist başkan sağlıklı gıda hakkının korunabilmesi için özgür üretim ilişkilerinin kurulması gerektiğine, tohumun da bu sürecin başlangıcı olduğuna, toprağında canlı bir varlık olduğu ve sentetik kimyasal girdilerle kirletilmemesi, korunması gerektiğine vurgu yaptı.

Maçoğlu’nun ardından konuşan Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer ise, gelecek nesillerin, bugünkü nesli doğaya ne kadar sahip çıkabildikleri üzerinden değerlendireceğini ve 16 bin köyün bir gecede kapatılıp mahalleye dönüştürülmesini gelecek nesillere anlatmakta zorlanacaklarını belirterek başladığı konuşmasında yerel yöneticilerin sadece oy atanların değil doğadaki tüm varlıkların belediye başkanı olduklarını söyledi. Yerel tohumlara sahip çıkmanın aynı zamanda vicdani bir mesele olduğuna vurgu yapan Soyer, vicdan sahibi insanın adil olacağını, adil olan insanın bilgiye sahip çıkacağını, bilgili insanın da cesur olması gerektiğini ve ancak cesur olanların kazanım elde edeceğini belirtti. Soyer’in konuşmasının ardından Seferihisar Belediyesi’nin tarıma, köylüye ve yerel tohumlara yönelik faaliyetlerini konu alan bir film gösterildi.

Açılış konuşmalarının ardından panele geçildi. Panelin moderatörlüğünü yapan İzmir Yerel Tohum Topluluğundan Engin Önen belediyelerin, toplumlarıyla ilgili hayallerinin olması gerektiğini, Seferihisar ve Ovacık Belediyelerinin bu anlamda örnek teşkil ettiğini dile getirdi. “Belediyelerin tarımla, üretimle ne ilgisi olabilir, yerel yönetimlerin öncelikleri bunlar değildir” anlayışının liberal bir yalan olduğunu ve ne yazık ki kabul gördüğünü de söyleyen Önen, kapitalizmin emek sömürüsü kadar doğa sömürüsüne dayalı bir sistem olduğunu, dolayısıyla mücadelenin de emek ve doğa olmak üzere iki ana ekseni olması gerektiğini vurguladı.

Paneldeki ilk konuşma gazeteci Tuncer Beybağ tarafından, Üretici ve Tüketici Kooperatiflerinin Dünü Bugünü Yarını başlığıyla yapıldı. Kooperatifçiliğin dünyada beş kıtaya yayılan ve 3 milyar insana geçim kaynağı sağlayan evrensel bir hareket olduğunu söyleyen Beybağ, dünyada ve Türkiye’de kooperatifçiliğin tarihinden bahsetti. Tariş ve Köy-Koop deneyimlerinin önemine dikkat çeken Beybağ, özellikle 1980 sonrası dönemde Köy-Koop’ a yapılan haksızlıklar üzerinde durdu. O dönemde el konulan kooperatif varlıklarının halen iade edilmediğini belirten Beybağ, gıda egemenliği garanti altına alınmadan demokratikleşmeden ve ekonomik iyileşmeden bahsedilemeyeceğini belirtti. Beybağ sözlerini gıda egemenliğinin sağlanabilmesi için en önemli görevin kooperatiflere düştüğünü dile getirerek sonlandırdı.

Panelin ikinci konuşmacı ise Mezopotamya Ekoloji Hareketinden Bişar İçli idi. Bişar İçli Amed Şengal Ezidi Kampı deneyimlerini aktardı. İçli kampta kalanların çok büyük bir bölümünü tarım işçisi kadınların oluşturduğunu belirterek, kendilerinin de buradan yola çıktıklarını ve bir serayı aktif hale getirdiklerini söyledi. Bu kapsamda yerel tohumlardan elde ettikleri fideleri kullanarak bostan tesis ettiklerini dile getiren İçli, kampta kalan ailelerin ihtiyaçlarının bir bölümünü bu bostandan sağladıklarını belirtti. Ayrıca bir tohum komisyonu oluşturulduğunu, kerpiçten bir depo yapılarak tohumları burada koruduklarını vurgulayan İçli, kayyum atanmasının ardından kampın kapanması nedeniyle buraya yönelik faaliyetlerinin de sonlandığını söyledi.  Bişar İçli hali hazırda Mezopotamya Ekoloji Hareketi olarak yerel tohum üretmeye devam ettiklerini, tohumları ve tohumlardan elde ettikleri fideleri ücretsiz olarak dağıttıklarını vurguladı. Yerel tohumların takasının önemi üzerinde duran İçli, bu yolla önemli sosyal ilişkilerin kurulduğunu belirtti. İçli sözlerini noktalarken kooperatifleşme için de bir takım çalışmalarının bulunduğunu ancak bunun için çalışmaların yeterli olgunluğa gelmesini beklediklerini söyledi.

Panelin üçüncü konuşmasını Sivas- Yıldızeli ve Banaz’da ekolojik hayvancılık yapan Hüseyin Pulat yaptı. Deneyimlerini aktaran Pulat 500 başlık, 2500 dekara yayılan alanda ekolojik yollarla nasıl yem bitkileri ürettiklerini ve doğaya zarar vermemek için nasıl bir gübre yönetimi uyguladıklarını anlattı.

Pulat’ın ardından ben söz aldım. İlk olarak tüm dünyada tarım politikalarını çok uluslu şirketlerin belirlediğine ve dolayısıyla tohumda hegemonya kurulduğuna değindim. Daha sonra tarımsal üretim sistemlerini anlattım ve konvansiyonel tarım sistemiyle üretilen yiyeceklerle her gün tarım zehri kalıntılarının vücudumuza girdiğine vurgu yaptım. En azından genelde ihraç ürünlerinde uygulanan  iyi tarım uygulamaların iç tüketimde de uygulanması gerektiğini belirttim. Kontrollerinin yetersiz olduğunu,  kalıntı analizlerinin çok büyük bir bölümünün sadece ihracat  ürünleri için yapıldığını vurguladım ve Türkiye’de tarım zehri kalıntıları konusunda araştırma yapan tek bilim insanı olan Bülent Şık’ın araştırma sonuçlarına değindim. Yine tarım zehri kalıntılarının insan sağlığını nasıl etkilediğine dair örnekler verdim. Tüketicilerin ve yerel yönetimlerinde sağlıklı gıdaya ulaşma konusunda sorumlulukları bulunduğunu ve  tüketicilerin konvansiyonel tarım ürünlerini almak yerine kendi gıda ağlarını, topluluklarını kurması gerektiği belirttim. Şirket tarımıyla üretilen konvansiyonel ürünler  yerine;   küçük çiftçilikle tarım zehri ve kimyasal gübre kullanılmadan  üretimi yapılan ürünlerle sağlıklı beslenmenin  mümkün olabileceğini vurguladım. Üretim ve tüketim kooperatiflerinin önemi üzerinde durdum.

Panelin son konuşmacısı Ovacık 94 Mahallesi Tarımsal Kalkınma Kooperatifi başkanı Deniz Yerlikaya idi. Kooperatif deneyimlerini aktaran Yerlikaya, 5 köyde çalışma yürüttüklerini, temel çıkış noktalarının sağlıklı gıda üretip, bu sağlıklı gıdaları tüketicilere sunabilmek olduğunu belirtti. Yerlikaya, kooperatif bünyesinde en fazla önem verdikleri konunun emek sömürüsü yapmamak ve emeğe hak ettiği değeri vermek olduğunu ifade etti. Bu açıdan her kooperatifin bir olmadığını ve faaliyetlerin kooperatif çatısı altında yürütülmesinin tek başına bir şey ifade etmediğini dile getiren Yerlikaya, kendilerinin kooperatif üyelerine risturn dağıtmadıklarını bunun yerine yatırım destek ve dayanışma fonu oluşturduklarını söyleyen Yerlikaya, kooperatiflerin emeği sömürecek mekanizmalardan uzak durması gerektiğini belirterek sözlerinin bitirdi. Yerlikaya, gıda egemenliği kavramının da kendileri için önem taşıdığını belirtti. Gıda egemenliği için üretim-tüketim ve üretici-tüketici bağlantısının sömürüsüz bir şekilde kurulması gerektiğini ifade eden Yerlikaya kapitalist tarım sisteminin gıda güvenliği kavramı çerçevesinde getirilen standartlarla küçük üreticilerin sadece üretim aşamasında kalmasına, sonraki süreçlerden dışlanmasına neden olduğunu vurguladı. Kendi bölgelerinin de büyük kapitalist tarım üreticilerinin baskısı altında olduğunu söyleyen Yerlikaya, büyük yatırımcıların gelerek mera alanlarını ellerinden almak istediğini, buna direnebilmenin en etkili yolunun da kooperatifler çatısı altında örgütlenmek olduğunu ancak bunu yaparken de kapitalizm ile aralarına kırmızı bir çizgi çekmek gerektiğinin altını çizdi.

Soru cevap kısmında sunumlar çerçevesinde verimli tartışmalar oldu. Katılımcılar çok ilgi gösterdiler. Öğleden sonra atölye çalışmaları akşamda kadın emeği korosunun ve diğer sanatçıların konserleri ve halk oyunları gösterisi oldu. Ovacık halkı bu etkinliklere de çok ilgi gösterdi. Ovacığa gelen konuklar Kürtçe ezgileri dinleme fırsatı buldular. Ovacıklılarda İzmir’den giden caz grubunun konseriyle coştular . bu konserlerle Güzel bir paylaşım oldu.

13 Mayıs Pazar günü sabah İzmir Yerel Tohum topluluğundan Fatih Özden moderatörlüğünde forum yapıldı.. Forum da Ovacık belediye başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu bu güne kadar Ovacık’ta yaptıkları  tarımsal çalışmaları anlattı. Hatay Vakıflı köyü kooperatifi Başkanı Bedros Kehyeoğlu kooperatif deneyimlerini paylaştı. Dr. zerrin Çelik yerel tohumlar tez çalışması üzerine konuştu. Yerel tohumların önemine değinen Çelik tohumların yaşamsal olduğunu ve en iyi tohum bankasının üretim yaparak tohumların sürekliliğini sağlayan insanlar olduğunu vurguladı. Tohum takas şenliklerinin önemine değindi. Katılımcılar foruma çok ilgi gösterdiler. Özellikle organik tarım ve tohumlar üzerine tartışmalar oldu katkılar yapıldı. Bölgenin ekoloji sorunlarına değinildi. Öğleden sonra yine atölye çalışmaları vardı. Daha sonra Ovacık Munzur gözelerine ve diğer bir çok yere geziler yaparak bölgenin muhteşem doğasıyla tanıştık. Ovacı’ğa gelen konuklar halkın konukseverliğinden ve muhteşem doğasından çok etkilendiler. Bu buluşmada güzel paylaşımlar oldu ve yeni dostluklar kuruldu.

2.Ovacık Yerel Tohum Şenliğinde buluşmak üzere tüm doğa ve insan dostlarına sevgiler…

 

Göknur Yumuşak

[Güney Amerika’dan Fotoğraf Hikayeleri] Yalnız yolculuk hali

Renklerine ve müziğine yakınlık duyduğum Güney Amerika’ya adım attım. Arjantin ve Şili sınırları içinde İspanyolca bilmeden, daha önce tek başıma bir yolculuk tecrübem olmadan var oldum. Tekliği yaşadım ve şahit oldum dünyanın güzelliğine. Düşten, gerçeğe; soğuktan, sıcağa bir yolculuk bu. Ayağımın tozuyla paylaşmak istiyorum hikayelerimi fotoğraflar eşliğinde sizinle. Ben yoldan çıktım, siz de buyrun…

***

2-Yalnız yolculuk hali

Tek başına yolculuk fikrinin en korkutan yanlarından biri yalnız kalmak.  Evet çok yalnız kaldım, kalıyorum ve artık en az korktuğum şeylerden biri yalnız kalmak.

Şili, Valparaiso

Yaşamadan ahkam kesenlerden ve üretme kabızlarından ne yapıp ne yapamayacağıma dair ahkamlar dinlemekten haz etmediğimden teklik halini veya yolculukta yalnız olma halini seviyorum. Baskı altında olmayınca daha yaratıcı olduğumu farkettim çünkü beni sınırlayan bir şey yok ve bizi çevreleyen hiyerarşiden bağımsızım. Bir kadın olarak ise beni döverek seven Anadolu’nun dizini ben dövüyorum şimdi. Tekim, toplumsal normlara uyum sağlamayı reddediyorum, ”adam” değilim ve adam olmayı da düşünmüyorum.

Patikalar
Arjantin, El Bolson
Şili, Pucon (Mavi çadırın olduğu yer benim kamp bölgem)

Canlı bir varlık olarak; suyun, toprağın ve her yaşamın yanındayım ve bu yüzden asla bir savaşın yanında değilim. Alçakça kurgulanan savaş politikalarını ve savaşın ağır silahlarını öveceğime ömür boyu yalnız yaşamayı tercih ederim. Bu tür bir savaşın destekçisi olmak yalnız kalmaktan daha fazla korkutuyor beni. Yaşamı seven insanlar yaşamın yanında yer alırlar.

Ama biliyorum; yaşamı sevmememiz için türlü zorbalıklar yapıyorlar çünkü onlar da biliyor eğer elimizden yaşam sevgimizi alırlarsa bizi itaate ve kötülüğe, sistematik yalanlarla sürükleyebilirler.

Kadın başına yapamazsın, tek olamazsın, ne gerek var böyle bir maceraya dediler. Ne yapayım? Mezun olduktan sonra evlenip, koltuk takımı mı alayım? Gerçek hayatı yaşamak zorundasın, dediler. En çok takıldığım konudur, ”gerçek hayatı yaşamak”. Bana ders veren ve gerçek hayatı şirket yaşamı olarak gören bir akademisyenin hayatını şirketlerin girdi ve çıktı hesaplarına göre yaşaması ne fena şey. Devletin insan onurunu hiçe sayan yaklaşımı ile ömrünün sonuna kadar bana itaat edeceksin tavrı ve sonra seni 65 yaşında özgür kılıp cebine üç beş lira koyacağım demesi ne trajikomik bir şey!

Ben bir yolculuk yaptım. Kimine göre gereksiz bir tantana kimine göre parlatılmış bir yaygara. Bana göre ise düşten, gerçeğe bir yolculuk.

Okyanus aşan dostluklar

Yolun çekiciliği her zaman bir değişime gebe olmasındandır belki. Çoğu zaman aynı rutinde yaşamaya çabaladığımız rutin dünyamız değişimi yaratmak için gerekli ilhama, güce sahip mi?

Yolda pek çok insanla tanıştım. Onlardan biri dostluk kurduğum Matematikçi Florian. Annesi ve bir arkadaşlarıyla yola çıkmışlar. Müzik paylaşımıyla başladı samimiyetimiz ve birkaç gün içinde çoğalan dostluğumuz bugün de sürüyor. Florian ve ailesinin bana yolda olduğumu hissettirdikleri güzel anlardan biri beni Çav Bella ila uğurladıkları an.

Korkmayın, yolda müthiş dostluklar yaşayacaksınız. Ben bir çok şey paylaştığım güzel insanları fotoğrafladım.

Sevgilisine duyduğu aşkı yazıp okyanusa anlatan bir adamın sesi bize ulaştı. Şimdi biz de dalga dalga anlatacağız rüzgarlara. Florian ile Arjantin, Puerto Madryn’de
Bariloche’de kaldığım bir pansiyonda tanıştığım bir kadın. Bana saatlerce İspanyolca bir şeyler anlattı. Çok anlamıyordum ama çok iyi anlaşıyorduk. Onu güllerle donattım…
Müziği takip ettiğim sokaklardan birinde tanıştım onunla. Sevgilisini dinliyordu… Tekerlekli sandalyesinde şarkılar söyleyen eşini izliyorken bakışlarına kayıtsız kalamadım. Çam gibi uzun bir yaşanmışlığı gösteriyordu çünkü…
Hannnah… Üniversiteden önce dünyayı dolaşmaya karar verip yola çıkıyor. O da dünyanın güzelliğine şahit.
Gökyüzünün bu kızıla çalan rengiyle hiç oynamadım. İçi yaşam dolu bir hatunla bir araya getirdim sadece ve coştu renkler.

Seni seviyorum avakado

İspanyolca bilmeden geldiğim için dil engelini yaşıyorum elbette burada.

 

İlk bir hafta ‘istiyorum’ demek için ‘Te quiero’ diye diye dolaştım. ‘Te quiero una palta’ deyip manavdan avakado istedim. Ya da yol tarifi isterken ‘Te quiero ir…’ dedim dedim durdum! İnsanlar bana hep güldüler. Herhalde aksanım komik geliyor deyip fazla takılmadım ben de güldüm geçtim. Lakin bildiğiniz herkese ‘Seni seviyorum’ diyormuşum! Hatta avakadoya bile manavcının önünde ilanı aşk etmişim haberim yok! Bilmeden sosyal deney yapıp herkesi güldürdüm. Hoş, bilinçli söylesek herşey daha da güzelleşir. Bir sene aldığım akademik ingilizce dil eğitiminin de burada pek bir işe yaradığı yok ama no problema! Sosyal İspanyolcam, beden dilim ve hisler ile iletişim gayet mümkün!

Sevgiler şelale!

*Fotoğraflarımda çift pozlama (double exposure) tekniği kullandım.

1 – Dağların Penceresi Valparaiso

 

Gökçe Atik

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Zeno ve Mondo: Dalgalarla Dans Eden Kurbağalar – Eda Uysal

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Zeno ve Mondo – Dalgalarla Dans Eden Kurbağalar

“Dalgaları durdurabilir miyiz?”. Bir süredir denize girmekte tereddüt eden oğlumdan gelen bu soruyla kalakalıyorum. Onları bazen durdurmaya çalıştığımı bildiğimden sorunun cevabı daha da zorlaşıyor. Denizin üzerinde hafifçe yükselip alçalan dalgaların göz bebeklerinin içinde büyüdüğüne şahit oluyorum. Rahatlatmak umuduyla “Dalgaları durdurmamıza gerek yok ama istersen seninle beraber yüzebilirim.” diyorum. Günler sonra bu sorunun cevabını vermekte bana yardım edecek olan  Zeno ve Mondo- Dalgalarla Dans Eden Kurbağalar kitabını buluyorum.

 

Yazar ve akademisyen Nilay Yılmaz Zeno ve Mondo adlarında iki küçük kurbağa  (kim bilir aslında belki de tek bir kurbağa) karakter yaratmış. Nehir kıyısına oturmuş, derin derin nefesler alan, gözleri kapalı ama uyumayan bir kurbağa Zeno. Çevresindeki sakinleştirici sesleri dinlerken doğanın değişimine de şahit oluyor. Bir arının sarı beyaz vızıltısını, bir uçurtmanın kuşlardan getirdiği haberleri, yaşlı bir adamın şarkısını dinliyor. Gözleri kapalıyken de herşeyin farkında. Diğer kurbağa Mondo ise aceleci, tedirgin ve sabırsız. Kendini dalgaların prensi sanıyor ve dalgaları durdurmaya çalışıyor. Kımıldamadan oturan kurbağa Zeno’yu izleyen Mondo büyük bir zıplayış yaparak onun yanına gelmek istiyor fakat o anda neler oluyor?

Doğru nefes alabilmeyi öğrenmenin, anda kalabilmenin önemini bu iki küçük kurbağayla okura aktaran Nilay Yılmaz şehrin kalabalıklığını ve kafese kapatılmış aslanın orman özlemini dile getirdiği sayfalarda sorgulatıyor. Mindfulness (Bilinçli Farkındalık) eğitiminin çocuklara küçük yaşlardan itibaren verilmesini savunan yazar bu yönde aktiviteler yapıyor. Korkunun ve heyecanın yoğunlaştığı anlarda doğru nefes alınarak dengenin sağlanabileceğine inanıyor. Prens ve prensesler yetiştirilmesinin sakıncalarını da alt metinlerde büyüklere hatırlatıyor.

Kitabın çizimlerini yapan sanatçı Rukiye Ulusan boyalı taşlar, ağaç dalları, yapraklar ve meyveler ekleyerek rengarenk sayfalar yaratmış. Doğada varolan malzemeler kullanılarak yaratılan resimler dengede kalmak, odaklanmak ve doğaya dönüş temalarını destekliyor. Serinin bir sonraki kitabı Zeno ve Mondo – Herkesin İçinde Kurbağalar Zıplar da benzer şekilde resmedilmiş.

Kitabın sonunda Zeno ve Mondo’nun dalgalara rağmen aynı suda akmayı başarabilmelerinin kilit formülünün akışta kalabilmeleri olduğunu görüyoruz. Zeno arkadaşı Mondo’ya Zen Felsefesi ışığında korkularıyla baş etmeyi öğretiyor. Farkındalıkları çoğaltıp anda kalabildiğimizde, doğayla birlikte nefes alabileceğimizi  kulaklarımıza fısıldayan bu kitabı okurken nehre düşen kırmızı bir yaprağın suda yarattığı halkaların dansını izlemeye hazır olun.

Yazar: Nilay Yılmaz

Resimleyen: Rukiye Ulusan

Yayınevi: Altın Kitaplar

Sayfa:32

6+

 

Eda Uysal

Benim duygularım, benim kararım – Gökçe Aydoğan

Hatırlar mısınız? Birkaç sene önce, bir kahkaha atan kadın tartışması patlak vermişti. Yaklaşık bir hafta falan gündemde kalmıştı. Kadınlar da erkekler de iffetlerine uygun bir şekilde davranmalı, özellikle kadınlar toplum içinde kahkaha atmamalı denmişti. Bir de şu aralar sosyal medyada sık sık hamile kadın imajı ve bu imaja yönelik yakıştırmalarla karşılaşıyorum. Hamileyken poz veren kadınlar toplumun algısına hitap etmiyorsa linç girişimine maruz kalıyor. ‘Göbeğini belli eden kıyafet giymiş, hiç utanmıyor!’ ‘Bir anne adayına hiç yakışıyor mu? Utanmıyor da!’’ Daha pek çok örnek…

Evet. Bu kahkaha atan kadın vakası birkaç sene önce olmuştu. Hatırlanmıyor olabilir. O zaman tekrar su yüzüne çıksın. Tabi buradaki önemli nokta işin kahkaha kısmı değil. Önemli olan bu ve bunun gibi insani davranışlara toplum tarafından atfedilen ‘utanılması gereken davranış’ kalıpları.

Geçenlerde sosyal medyanın linç girişimine maruz kalmış olan bir fotoğrafa denk geldim. Fotoğrafta hamile, spor yapan bir kadın vardı. Ve fotoğrafın kapladığı alanın iki katı kadar ‘utan’ kelimesi. Kadının hamileliğinden, yüzündeki gülümsemesinden, kıyafetlerinden, fotoğraf makinasından utanması gerektiğine dair pek çok yorum.  O zaman tekrar gün yüzüne çıkaralım. Geçen zamandan bu güne bir şey değişmiş mi?

TDK’nın tanımından girelim konuya.

Onursuz sayılabilecek ya da gülünç olacak bir duruma düşme nedeniyle bundan üzüntü duymak, utanç duyumsamak. Bu tanım, utanmak kelimesinin TDK’daki karşılığı. Tanımdan da anlaşıldığı üzere bir çeşit duygusal boyut. Yani aşık olmak, nefret etmek, hoşlanmak, vicdan azabı çekmek, heyecanlanmak gibi; utanmak. Bu aralar bu kelimeyle aram pek iyi değil. Aslında kelimeyle değil. Kelimenin ne suçu var? Bir duyguyu ifade ediyor neticede. Kelimenin toplum tarafından maskara edilişiyle benim sorunum. Dile pelesenk olmuş bu duydu ifadesinin tekele alınıp, yönetilmesiyle. Kelimenin maskara edilmesinden kastım ise, her ne kadar metaforik anlam içerse de aslında gerçek bir durumu ifade ediyor olması. Yani evet, kelime gerçekten maskara edilmiş durumda. İnsanları iç dünyalarının yansımalarından biri olan bu duygu, yine insanların tekeline alınmış durumda. Artık herkes birbirinin utanma duygusunu kontrol edebiliyor.

Şundan utanmıyor musun, bundan utanmıyor musun? Ondan utan, bundan utan! Komşudan da mı utanmadın? Hele üst kattakinden hiç mi utanmadın? Sağdaki dükkandakilerden utanmadıysan bari soldaki dükkandakilerden utansaydın! Elalemden utan, görenlerden utan, topraktan utan, sudan utan, havadan utan, kapıdan utan, bacadan utan…! Duygulara kumanda etmek adeta. Kimin, neyden, nerede, ne zaman, nasıl utanması gerektiğine biz karar verir olduk.

Oysaki insanları şuna aşık ol, bundan nefret et bakayım diye yönlendiremiyoruz değil mi?  Ama utanma duygusuna gelince işler değişiyor. Buna eş dost, konu komşu karar veriyor. Peki nasıl çalışıyor bu yönlendirme mekanizması? Kelimenin kullanım sıklığı gün geçtikçe artan toplumsal cinsiyetçilik söylemlerinde, gelenekçi-görenekçi söylemlerde, gündelik dilde kısaca hayatın her alanında, toplumun insanların hayatına yönelik belirlediği sınırlar dahilinde çıkıyor karşımıza.  Hamile bir kadının göbeğinin belli olduğu bir pozunda, seçtiği kıyafetten utanması bekleniyor. Eve, toplum tarafından belirlenen saatler dışında giren kadınların konu komşudan utanması gerekiyor. Kalabalık mekanlarda sesli konuşup, gülen kadınlar etraftaki insanlardan utanmalı. Yoksa maazallah üst kat komşuya, yoldan geçen bir öğretmene, bankacıya, öğrenciye, mühendise, şoföre, doktora, kasiyere, büfeciye, çiçekçiye rezil olur, utanç verici duruma düşer.

Burada bir sorunsal daha çıkıyor karşımıza. Utanılacak ya da utanılması gereken –beklenen- durum. Toplum tarafından çizilen çizginin ve yine toplum tarafından belirlenen sınırların dışına çıktığımız an utanç verici bir duruma düşmüş oluyoruz. Toplumun ahlak algısına hitap etmeyen bir resmin içinde bulunuyorsak utanma duygularımız yönlendirilmeye çalışılıyor. Utanç verici olan durumu anlayıp, pişmanlık duymamız, yüzümüzün kızarması bekleniyor. Bunlar gerçekleşmezse ‘arsız, ar damarı çatlamış’ yaftası yemememiz işten bile değil.

Zaten iç mekanizmaya etki edemeyen baskılarla karşımızdakileri yönlendirmeye çalışmak insanlar arasına nifak tohumları ekmekten farksız geliyor bana. Sonuçta duygular yönetilemiyor. Yönetmeye çalıştıkça da ortaya çıkan şey tam bir kaos. Toplumsal ikilemlerden doğan bunalım kapıya dayanıyor.

Bırakalım da hamile bir kadın kadraja istediği gibi gülsün. Kadınlar, genç bireyler kalıplaştırılmış saatler dışında ‘Kim, ne der?’ baskısına maruz kalmadan, gidecekleri yere rahatlıkla gitsinler. İnsanlar gülmek istediklerinde gülsün, kahkaha atmak istediklerinde atsın, konuşmak istediklerinde konuşsunlar.

İllaki kabartmak istiyorsak utanma duygularını çocuk tacizcilerinin, tecavüzcülerin, kadın katillerinin ve onların yolunda ilerleyenlerinkileri kabartalım.  Bunlara sessiz kalıp, komşusunun eve giriş saati yüzünden utanması gerektiğini düşünen komşunun, kendisinin utanmasını sağlamaya çalışalım. Okullarda, sokaklarda kurum ve kuruluşlarda ahlak bekçiliğine soyunup, insanlar arasında soğuk savaş başlatanların utanmasını sağlayalım. Kahkahalarından dolayı genç bireyleri, kadınları değil; okul önlerinde uyuşturucu satıp onları zehirleyen ve buna karşı önlem almayanları utandıralım. Göbeğinin resminden, kılık kıyafetinin durumundan dolayı hamile bir kadını değil; kadınların bebeklerini çöpe atmalarına neden olan, bir kadını bebeği doğar doğmaz kapının önüne koyma noktasına getiren ataerkil sistemin bekçilerini kınayalım. Okumak için evden kaçan, çoğu zaman zor duruma düşen genç kadınları değil; onların haklarını gasp edip, kendilerine köle yapmak isteyen kokuşmuş aile yapısını yuhlayalım.

Bırakalım caddelerde, balkonlarda, parklarda kadınlar, erkekler, çocuklar, gençler, yaşlılar kahkahalar atsın. Belki o kahkahalar bir gün hepimize bulaşır ve utanç mekanizması da asıl işlemesi gereken yere doğru işlemeye başlar.

 

 

Gökçe Aydoğan

[Babil’den Sonra] Barışa bir şans ver!

John Lenon’un, bizlere, bakanlara, günahkarlara, korkuluklara, teneke kutulardan bahseden piskoposlara vs. seslendiği şarkısında, söyleyebileceğimiz biricik şeyin, bütün söylediklerimizin “barışa bir şans vermek” olduğunu vurguluyordu.

İnsanla diğer insanlar arasında ve insanla doğa arasında barışa bir şans daha vermek!

Bugün insanlık ve gezegende yaşayan bütün canlılar bir kez daha toptan bir yok oluşun eşiğindeyiz. Genel anlamıyla yok oluş riskini, insan kaynaklı nedenlerle gelişen İklim yıkımına bağlıyoruz. Susuzluk, kuraklık, çölleşme, ardından gelecek olan açlık, ekonomik krizler, yoksulluk, büyük insan göçleri… ve benzeri birçok küresel problemin yıkıcı sonuçlarının ip uçlarını epey bir zamandan beri yaşıyoruz.

Nükleer savaş riskinin sürüyor olması, özellikle Ortadoğu’da yaşanan savaşlar canımızı çok yakıyor. Daha geçen hafta Filistin’de onlarca insan hayatını kaybetti, yüzlerce-binlerce insan yaralandı. Bütün bunlar olurken umut hala insan da ama. Silah seslerinin gölgesinde barış sesleri de başta İsrail’den olmak üzere dünyanın birçok yerinden yükselmeye devam ediyor.

Sizleri bilmem ama ben kendimi Araf’ta kalmış gibi hissediyorum. Ne tam olarak cennetteyim ne de cehennemde. Arada bir yerdeyim ve insanlığın her iki tarafa da yakın olduğunu düşünüyorum. Elbette cehennemi işaret eden gelişmelere karşı çaresiz değiliz. Tarihte her zaman barış insanlığın biricik talebi oldu. Bugün de İklim yıkımına ve savaşlara karşı her birimizin yapabileceği şeyler var.

Ben müziğin bu anlamda çok etkili bir araç olduğunu düşünüyorum. Barış için şarkılar söylemek, barış şarkıları söyleyenlere kulak vermek bile bazen bu kaos içerisinde tek başına olduğumuz duygusundan sıyrılmamızı sağlayabiliyor.

Geçtiğimiz hafta Açık Radyo (94.9) Babil’den Sonra programımda sizlere bir madenci şarkısı çalmıştım: Sixteen Tons. 19. Yüzyılın başlarında Rockefeller madenlerinde çalışan bir madencinin şarkısıydı. Şarkının sonunda: Onaltı ton yüklersin, eline ne geçer/ Daha da yaşlanıp daha da borca batarsın/ Aziz Peter beni çağırma çünkü gidemem/ Ruhum şirkete zimmetli… diyordu. Şirketler- küresel markalar… Dünyaya hükmediyorlar… Hayatımızı-ruhumuzu zimmetliyorlar. Pahalı telefonlar kullanıyoruz, marka otomobillere biniyoruz… Onlara sahip olmak için bankalara borçlanıyoruz. Sonra yeni bir model çıkıyor. Ona sahip olmak için yine borçlanıyoruz… Bu çark böyle dönüp duruyor. Biz de 19. Yüzyılın başlarındaki bu madenci gibi hayatımızı- ruhumuzu-geleceğimizi bugünden bu şirketlere zimmetliyoruz bir anlamda. İklim yıkımına karşı, savaşa karşı şarkı söylerken belki de bu çarktan da çıkmayı becerebiliriz. Bilemiyorum. Bildiğim ihtiyacımız kadar tüketme becerisini bir an önce kazanmamız gerektiğidir. O zaman ancak Araf’tan cennete doğru bir adım daha yaklaşabiliriz diye düşünüyorum. Denemeye değer bence!

Bugün 15.00’de Açık Radyo (94.9) Babil’den Sonra programında Amerikalı halk şarkıları topluluğu Peter, Paul ve Mary’den barış ve emek şarkıları dinleteceğim.

Kısaca grubun hikayesinden de söz etmek istiyorum: Grup 1961’de kurulmuş. Peter Yarrow bir tenor ses. Grupta vokal yapıyor. Gitar ve banço çalıyor. Paul Stokey bir bariton ses. Grubun vokallerinden. Aynı zamanda gitar çalıyor. Vokalde de bir alto ses var: Mary Travers.

Telli çalgılardaki ustalıkları ve nefis vokalleriyle kulaklarımda her dem taze kalan, tartışmasız yer edinen bu grubu uzun yıllardan beri bıkmadan dinliyorum.

Müzik yapımcısı Albert Grosmann, 1950-60’lı yılların Amerika’sında, halk şarkıcılarının buluşma mekânı olan New York- Greenwich Village’de onları keşfetmiş. O yıllar Woody Guthrie, Pete Seeger, Dave Van Ronk gibi halk müziği sanatçılarının fırtına gibi estiği yıllar. Bon Dylan yeni yeni tanınmaya başlıyor.

Peter, Paul and Mary, 1963’de Martin Luther King’in konuştuğu büyük mitingde, Dylan’ın Blowing İn The Win şarkısıyla büyük kitlelerin karşısına çıkıyorlar. Sonra uzun yıllar süren beraberliklerine plaklar, TV programları, konserlerle devam ediyorlar.

Beraberlikleri Mary Travers’ın 2009 yılında lösemiden ölmesiyle sona eriyor. Grubun erkek üyeleri bugün yaşıyorlar. Ömürleri uzun olsun. Mary Travers’in da ruhu şen olsun. Sesi bugün de rüzgârın önünde, yer yüzünü dolaşmaya, barış umutlarımızı diri tutmamıza yardım ediyor.

 

Ercüment Gürçay