Ana Sayfa Blog Sayfa 2821

[Yaşadım Diyebilmek] Şampiyona sonrası Oraj’dan mal kaçırmak – Şahin Tekgündüz

Portoroz’daki Paraşüt Şampiyonası’na ara verilen bir gün ekip halinde Venedik’e gidiyoruz. İstasyonda trenden inince şamatamızı duyan orta yaşlı esmer, sevimli bir görevli koşarak yanımıza gelip “Hoş geldiniz” diyor. Yirmi yıl önce Adana’dan Venedik’e gelip tren işletmesinde çalışmaya başlayan bir hemşerimiz; ayaküstü sohbetten sonra neredeyse gözyaşları içinde ayrılıyoruz. Sonra da Ölü Cahit’le ekiptekileri ekip, restoranlar, turistik eşya dükkânları ve Türkçe bile pazarlık yapabilen işporta tezgâhları dolu uzun yoldan San Marco Meydanı’na yürüyüşe çıkıyoruz.

Niyetimiz iyi bir restoranda yemek yiyip bir şeyler içmek. Seçerek girdiğimiz bir restoranda menüdeki en uzun isimli yemekle birlikte kaliteli bir beyaz şarap ısmarlıyoruz. Kırk beş dakika bekledikten sonra bol sarmısaklı ve yoğurtlu Kayseri mantısı konuluyor önümüze. Kadehlerimizdeki beyaz şaraplara ve önümüzdeki mantıya şaşkınlıkla bakıyoruz. Garsonun yüzünde de müstehzi bir ifade. Restorandan çıkıp San Marco yolunda yürümeye devam ediyoruz. Omuzuma bir el dokunuyor. Ürkerek dönüp bakıyorum. Karayağız bir delikanlı. Muavin olarak çalıştığı TırVenedik’te alıkonduğu için parasız kaldığını anlatıp yardım istiyor. Delikanlıya inanıp cebimizdeki liretlerin tümünü veriyor, sonra da çocuklardan borç istemek zorunda kalıyoruz. Geç vakit dönüyoruz Portoroz’a.

Yarışmalar sona yaklaştıkça dereceye girme ümidimiz de uçup gidiyor. Sonuçların açıklanmasını başımız önümüzde izliyoruz ve şampiyona sona eriyor. 30 Ağustos günü tası tarağı toplayıp, otobüsle Udine’ye geçiyoruz. Tası tarağı derken, Lubliana, Kooper gibi kentlerde yaptığımız alışverişlerden de söz etmeliyim. Buzdolapları, çocuk arabaları, televizyonlar, radyolar, pikaplar, teypler ve giyim kuşamla otobüsün bagajı tıka basa doluyor. Benim aldıklarım ise sekiz on etnik müzik plağı, çok hoşuma gittiği için gözüm kalan, koyu yeşil altı bardak ve bir sürâhi. Ankara’da gümrük memurunun yüzüme bakıp “Kardeşim Paşabahçe’de bunların âlâsı var, yazık değil mi para vermişsin şu camlara” dediğini anımsadıkça yüzüm kızarıyor.

Bizi götürecek C 47 önceden gelmiş; uçuş ekibi alışveriş için Venedik’e gitmiş. Alanın ‘snackbar’ında kafaları bulup, onların dönüşünü beklerken benim dışımda herkes, uçağın yanına yığdığımız yüke bakıp tahminler yürütüyor ve bir noktada birleşiliyor. Bu uçak bu yükü almaz ve kaptan pilot da bu yükle uçağı kaldırmaz… Uçağın yorgun, bitkin ve yaralı görünüşü ise ürkütücü. Hurdaya çıkmayı bekler gibi.

Biz tartışırken uçağın yanına, uçuş ekibinin eşyalarla dolu kamyoneti yanaşıyor. O gün Albaylığa terfi eden ve apoletlerindeki yıldızlar pırıl pırıl parlayan Kaptan Pilot Mehmet Şahin çenesini kaşırken eşya yığınını derin derin süzüyor ve fısıldar gibi “Tayyareyi iyi yerleştirebilirsek mesele yok, Allah’ın izniyle kalkarız” diyor.

Bir ara Albay, Ölü Cahit, Yüzbaşı Muzaffer ve ikinci pilot Koray, barın bir köşesinde uzunca bir fiskostan sonra yanımıza geliyor ve uçağın nasıl yerleştirileceğini anlatmaya başlıyorlar. Paraşüt torbaları uçağın tabanına ve iki yandaki branda oturma setlerinin altlarına, eşyalar ise kuyruktaki ve kokpitin girişindeki sağlı sollu boşluklara düzgün bir şekilde yerleştirilecek, böylece hem uçağın dengesi sağlanmış olacak hem de torbaların üzerinde oturulabilir bir ortam yaratılacak. Şimdi bile aklıma geldikçe sırtımdan soğuk terler akmasına yol açan bu durum, yarım şişe sljivovica’ya rağmen bilincimi kilitliyor. Düşünmek, akıl yürütmek, tahminde bulunmak, kuşkulanmak, korkmak, tedirgin olmak gibi tüm melekelerim yitiyor, rüyada ya da uykuda gibi dolaşıyorum. Ödleklikle suçlanmamak için de hiç ses çıkaramıyorum.

Saat 16.00’ya kadar uçak zar zor, ite kaka yerleştiriliyor; zeminini en az yarım metre yükselten paraşüt torbalarının üzerinde yerlerimizi alıyoruz. Taze Albay Mehmet Şahin ve iki uçuş teknisyeni dışında hemen hepimiz bulut gibi değilsek de sakinleştirici almışçasına uyuşuk durumdayız. Kaptan Pilot’un ilk tâlîmâtı, kalkıncaya kadar kimsenin yerinden kımıldamaması oluyor. Uçak büyük bir gürültüyle kalkıyor. Brendizi’ye kadar ikinci pilot birkaç kez kokpitten kafayı uzatıp “Çocuklar tepişip durmayın, dengeyi sağlayamıyoruz; daha sâkin lütfen!..” uyarılarında bulunuyor.

Gece bastırırken yakıt almak için Brendizi’ye iniyoruz. Hem uçağın yakıtı hem de bizim içki ikmalimiz tamamlanıyor; benim dışımda herkes uçaktaki yerini alıyor. Belli etmemeye çalışarak Kaptan Pilot’un gölgesi gibi arkasında dolaşıyor, hareketlerini gözlüyor, yolun geride kalan bölümüyle ilgili risk olasılıklarını keşfe çalışıyorum.

Albay Şahin’le ikinci pilot Koray uçak kapısının önünde durmuş alçak sesle konuşuyorlar. Duyduğum cümleler dizlerimin bağının çözülmesine yetiyor. Albay Şahin yardımcısına “Koraycığım, bütün mesele kalkıncaya kadar, gerisi kolay. Allah’ın izniyle kalkabilirsek mesele yok” diyor. Koray ise tırnaklarını yerken komutanını destekler sözler mırıldanıyor; sözleri mideme kramp girmesine neden oluyor. “Albayım, keşke depoyu fullemeseydik, Etimesgut yerine Çiğli’ye inerdik en kötüsü” diyor. Taze Albay da ona “Koraycığım, tayyare kıymetli eşya dolu, Çiğli gümrüğünde bildik kimse yok, fena takılırlar ve hiçbir şeyi kurtaramayız” diye yanıtlıyor.

Uçağa bindiğimde yüzüm kül gibi ama loş ışıkta kimse fark edilmiyor. Herkes yerine yerleştikten sonra uçak kımıldıyor, sarsılıyor, sonra pistte gönülsüzce yürümeye başlıyor. Üzerine oturduğum paraşüt torbasının kıvrımlarını yakalamış, bütün gücümle sıkıyordum. Ellerim terden sırılsıklam. Uçak biraz daha hızlanınca motor gürültüsü kulakları sağır edecek kadar yükseliyor, saralı hasta gibi tirtir titriyor. Sonra o gönülsüz hız biraz daha artıyor ve yeri göğü birbirine katan bir gürültüyle uçağı silkelemeye başlıyor. Uçağın ufacık pencerelerinden karanlığı delercesine bir şeyler görmeye çalışıyor, ama kırmızı ışıktan başka bir şey göremiyorum. Uçak sanki gövdesini taşıyabilmek için olağanüstü çabayla kanat çırpıyor. Bu ne kadar sürdü bilemiyorum, gürültü azalıyor.

Bunları yaşarken hep başkalarının, özellikle Havacı Albay Muzaffer’in ve Ölü Cahit’in yüzlerine, gözbebeklerine çaktırmamaya çalışarak dikkatle bakıyor, bir şeyler görmeye, birtakım ipuçları çıkarmaya çalışıyorum. Biraz sonra gerginlik yerini içkilerin de verdiği rehavete bırakıyor, paraşütçü gençler torbaların üzerinde pişti oynamaya başlıyor. Bir saat kadar sonra Binbaşı Muzaffer’le Ölü Cahit kokpite çağrılıyor. Bir şeylerin yolunda gitmediği kokusu genzimi yakıyor. Binbaşı Muzaffer kabine dönüyor. Umursamaz bir tavırla “Radyokompar’ın biri bozulmuş” diyor. Antenlerim geriliyor, radyokompar’ın, uçağı otomatik olarak rotada tutan elektronik cihaz olduğunu öğreniyorum. İkinci Pilot Koray sık sık kokpitten çıkıp, torbaların arasına zulaladığı ‘brandy’ şişesinden iki fırt çekiyor, sonra şişeyi yerine sıkıştırıyor. Bu bir paniktir diye düşünüyorum. Ödlek damgası yememek için yine susuyorum.

Bir süre sonra asıl bomba patlıyor ve kokpitten çıkan Ölü Cahit “Çocuklar paniklemeyin ama, ikinci radyokompar da devre dışı” diyor. Muzaffer’in yüzü kireç gibi… Üsteğmen Koray karşıma oturup tırnaklarını yemeye başlıyor. Uçakta panik gittikçe yayılıyor. Ölü Cahit’in emriyle paraşüt torbaları açılıyor. Astsubay Faik, parmakla sayarak herkese bir paraşüt düşüp düşmediğini hesaplıyor. İçimizde en soğukkanlı olan Ölü Cahit. İşi gırgıra vuruyor, durumla dalga geçiyor. Yanıma geliyor “Ulan Jurnalist, iki haftadır bizimlesin, bırak atlamayı bir paraşüt bile giymedin; getir Tuna şurdaki paraşütü” diyor. Paraşütü sırtıma bağlıyorlar; atlamak zorunda kalırsam elime tutuşturdukları deklanşör denen kordonu çekmemi tembihliyorlar. O andaki durumumla ilgili bir şeyler söylememe ya da yazmama gerek var mı bilmiyorum.

Tahminlere göre tam Yunanistan üzerindeyiz; askeri bir uçağın zorunlu iniş yapmasının mümkün olup olmadığı tartışılıyor. İşte ne olduysa tam bu sırada oluyor ve uçak büyük gürültülerle inip inip kalkmaya başlıyor. Herkes birbirine sarılıyor, bir yandan da dua üstüne dua ediyor. Bu arada uçağın gövdesine kulakları sağır eden bir gürültüyle taş toprak gibi bir şeyler çarpıyor, felaket tablosunu doruğa çıkarıyor. Ben kesin zorunlu iniş yaptık, taşlı çakıllı bir arâzîde gövde üzerinde sürükleniyoruz diye düşünüyorum ve yanımdakilere panik içinde “Nereye indik, nereye indik?..” diye soruyorum. Kimse cevap verebilecek durumda değil.

Birisinin “Oraj!.. Oraj!..” diye bağıran sesi çalınıyor kulağımda. Bana bir asır gibi gelen bu dehşet ânı birden kesiliyor ve her şey sâkinleşiyor. O büyük gürültüden sonra, uçağın motor sesi yok oluyor sanki. O da korkutuyor beni. Herkes birbirine sarılıp öpüşüyor ve geçmiş olsun dileğinde bulunuyor. Sonra öğreniyorum ki, radyokomparsız uçtuğumuz için oraj denilen bir bulut kümesinden geçmişiz ve mûcize eseri kurtulmuşuz. Çünkü elektrik yüklü bu bulut kümesinde şimşek, yıldırım, dolu, fırtına ve uçağı düşürebilecek her şey varmış. Örneğin düşen bir yıldırım elektrik donanımını sıfıra indirir, uçağın havada saçma yemiş bir kuş gibi döne döne yere düşmesine neden olurmuş. Atlatılan büyük felâketten sonra, inşallah bir daha oraja girmeyiz temennileri arasında yola devam ediyoruz. Saat gecenin on biri. Pencerelerden göründüğü kadarıyla artık hava açık ve bulutsuz. Hattâ aşağıya bakarak kıyı şeritlerindeki ışıklardan bulunduğumuzu yeri kestirmemiz bile mümkün.

Çocuklardan birinin sevinç çığlığı üzerine pencerelere yöneliyoruz “Geldik geldik… Orman yangını var bakın!..” diye bağırıyor. İçin için ve acı acı gülümsüyorum, Türkiye’yi belirleyen görüntünün orman yangını olduğunu düşünerek.

Gerçekten de öyle, Ege’nin güneyi olduğunu tahmin ettiğimiz bir bölgede büyükçe bir yangın var. Biraz sonra da İzmir profilini görüp derin bir nefes alıyoruz. Bir saat sonra da Etimesgut Havaalanı’na iniyoruz. Uçağın önünde toplanıp vedalaşırken Taze Albay Mehmet Şahin, gemisini kurtaran kaptan edasıyla utanıp sıkılmadan böbürlenerek “Arkadaşlar, hepimize geçmiş olsun, yüzde bir ihtimalle inebildik” diyor. Benim duyduğum, ama belki aramızda başkalarının da bilip de sözünü etmediği gerçeği haykırarak, “Üç kuruşluk eşyayı gümrükten kurtarılabilmek için hayatlarımızı riske ettin ey Türk Ordusu’nun şanlı Albayı” diyecek gücü, iradeyi ve cesareti bulamadığım için, olayı anımsadıkça kendimi hep suçladım, şimdi de olduğu gibi.

 

Şahin Tekgündüz

Bornova 4-5 Haziran’da İklim Okulu ve Çevre Şenliği’ne ev sahipliği yapacak

İklim Okulu’nun üçüncü programı 4-5 Haziran’da İzmir’de düzenleniyor.

Yeşil Düşünce Derneği ve Bornova Belediyesi tarafından gerçekleştirilen Yeşil İklim, Yeşil Belediye Projesi kapsamında düzenlenen İklim Okulu’nun programı ‘Yenilenebilir Enerji’ başlığıyla yapılacak.

4 Haziran İklim Okulu Yenilenebilir Enerji Eğitimi ile 5 Haziran Yerelde Güneş Kampanyası ve Aktivizmi atölyesine katılım 25’er kişi ile sınırlı.

İklim Okulu’nda yer almak için kayıtlar zorunlu.

Etkinlik Bornova’da Uğur Mumcu Kültür Merkezi’nde yapılacak.

4 Haziran İklim Okulu Yenilenebilir Enerji Eğitimi’ne kayıt olmak için buraya tıklayın

5 Haziran Yerelde Güneş Kampanyası ve Aktivizmi Atölyesine kayıt olmak için buraya tıklayın

Detaylı program:

4 Haziran Pazartesi İklim Okulu Yenilenebilir Enerji Eğitimi

09:30-10:00 Açılış Konuşmaları

10:00-12:00 Enerjide temel kavramlar, Yenilenebilir enerji kaynakları, Dünya’da ve Türkiye’de Yenilenebilir Enerjinin durumu ve potansiyeli- Özgür Gürbüz, Enerji Analisti

12:00-13:00 Yemek arası

13:00-14:45 Yenilenebilir enerjinin teknolojisi, Rüzgar enerjisi ve fotovoltaik güç sistemleri, Deniz Selkan Polatkan, Enerji Mühendisi

  • Rüzgar enerjisi kaynağı ve teknolojisi
  • Güneş pilleri, tipleri, modüller, sıcaklık ve ışınım düzeltmeleri ve enerji üretim hesaplamaları
  • Fotovoltaik güç sistemleri
  • Lisansız GES tesisi teknik, hukuksal ve uygulama boyutu

14:45-15:00 Ara

15.00-17:00 Yenilenebilir enerji alanında iyi uygulamalar ve yenilikçi yaklaşımlar, Kardelen Afrodit Adsal,  Nordic Folkecenter Sürdürülebilirlik ve İş Geliştirme Uzmanı

  • Akıllı enerji sistemleri
  • Yenilenebilir enerji alanının sosyal/toplumsal boyutu
  • Enerji dönüşümü ve topluluk temelli enerji

5 Haziran Salı Çevre Şenliği

10:00-15:30 Stant: Greenpeace ile güneş kiti tanıtımı ve Gölge Etme Kampanyası hakkında bilgi paylaşımı, Güneş Gönülleri tanıtımı, Yeşil İklim Yeşil Belediye Projesi tanıtımı

11:00-12:30 Atölye: Yenilenebilir Enerji uzmanları ile buluşuyorum, aklımdakileri soruyorum.

Yer: Çevre Şenliği Yenilenebilir Enerji Stantı arkası

Ateş Uğurel ve Başak Çağla Efe, Solar Baba; Özgür Gürbüz, Enerji Analisti; Kardelen Afrodit Adsal, Sürdürülebilirlik ve İş Geliştirme Uzmanı; Deniz Selkan Polatkan, Enerji Mühendisi; Duygu Kutluay ve Bilinç Sezgin-Greenpeace ile stant arkasında bir buluşma yapıp katılımcıların sorularını yanıtlayacağı bir atölye gerçekleştireceğiz. Sorular ve cevaplar twitterdan canlı yayınlanacak ve sosyal medya kanalları üzerinden online olarak soruları alacağız.

13:00-14:00 SöyleşiAteş Uğurel, Yenilenebilir Enerjinin Geleceği ve Solar Vizyon

14:30-15:30 Yerelde güneş kampanyası ve aktivizmi atölyesi Neden güneş enerjisi? Yerelde güneş enerjisi için neler yapılabilir? Güneş enerjisinde yurttaşların, enerji kooperatifleri ve yerel yönetimlerin rolü Kolaylaştırıcı: Özgür Gürbüz

Yer: Uğur Mumcu Kültür Merkezi

Etkinlik detaylarına ve güncel bilgilere buraya tıklayarak Facebook üzerinden ulaşabilirsiniz. 

 

(Yeşil Gazete)

2 bin TL maaşlı ilana başvuran olmadı, Çamlıhemşin ilk kez Azerbaycan’dan çoban ithal etti

Çamlıhemşin ilk kez Azerbaycan’dan çoban ithal etti.

Çamlıhemşin ilçesinde, 450 küçükbaş hayvan sürüsü sahibi, 2 bin lira aylıkla çoban aradığını duyurdu ancak sürüyü yaz aylarında yaylalarda otlatacak çobanlık için talipli bulamadı.

Bunun üzerine bir tanıdığı aracılığı ile ulaşılan Azerbaycanlı Kadir Niftaliyev (19) geldiği Türkiye’de teklifi kabul ederek çobanlığa başladı.

Çat Vadisi’nde, Kale köyü civarındaki yaylalara doğru sürüsü ile yola çıkan genç çoban, gün boyu otlattığı hayvanları gece bir alanda topluyor, kendisi de bir barakada sabahlıyor.

“Rize yaylaları çok güzel, çayımı demleyip, içiyorum”

Çoban köpeklerinin eşlik ettiği Kadir Niftaliyev, sürüdeki oğlaklarla yakından ilgileniyor, yürümekte zorlanan yavruları sırtında taşıyor.

Ülkesinde de ailesi ile birlikte çobanlık yaptığını anlatan Kadir Niftaliyev, bu işi sevdiğini belirtti.

Niftaliyev, “Türkiye’de çobanlık işi olduğu söylenince buraya geldim. Aylık 2 bin lira alıyorum. 3 öğün yemeğimi de yiyorum. Rize yaylaları çok güzel, çok sevdim. Hayvanlar sabah yaylalarda otluyor, akşam ise toplanıyor. Ben onlara sahip çıkıyorum. Barakada kalıyorum. Gece hava soğudu mu ateş yakıyorum. Çayımı demleyip, içiyorum” dedi.

 

(CNN Türk)

Yatağan Termik Santrali 48 köyü tarihi ve kültürüyle haritadan silecek

Zeytincilikle geçinen köyler, termik santrala kurban ediliyor.

Yatağan Termik Santralı’nın kuzeyindeki açık ocak kömür madeni yasalarla korunan zeytinlikleri yutarak ilerliyor, madenin ilerleyişi sırasında oluşan toprak kaymaları yüzünden taşınan köylerse yavaşça yok oluyor.

Doğu Eroğlu’nun Diken.com.tr’de çıkan haberine göre, geleneksel geçim kaynağını yitirmemek için mücadele edip zeytinliklerini madencilere satmayan Turgut Köyü sakinleri KOAH, astım, bronşit, amfizem ve kanserle mücadele ediyor.

Fotoğraflar: Doğu Eroğlu

Açık ocak kömür madeni zeytinliklerin 50 metre yakınında bulunuyor

İlk ünitesi 1982’de devreye alınan Yatağan Termik Santralı’nın özelleştirilip 2014’te Bereket Enerji’ye teslim edilmesinin ardından termik santralı çevreleyen açık ocak kömür madenlerinde başlayan agresif büyüme süreci, bugün Turgut köyü sakinlerini büyük bir açmazla karşı karşıya bıraktı.

Zeytinliklerin 50 metre yakınına kadar gelen açık ocak kömür madenine arazisini satmamayı seçenler, madenin oluşturacağı toprak kaymalarıyla zeytin ağaçlarını yitirme riskini göze almak zorunda kaldı.

Turgutlular maden hakkında yapılan şikâyetlerden sonuç bekliyor.

AKP’nin uzun iktidarı döneminde, her değiştirme girişiminde yoğun kamuoyu tepkisiyle karşılaştığı yasalar arasında, ilk olarak 1939’da düzenlenen ‘3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun’ da bulunuyor.

Kanunun 20. maddesi uyarınca, zeytinlik sahalara üç kilometre mesafe içerisinde zeytinyağı fabrikası haricinde, kimyevi atık bırakan, toz veya duman çıkaran herhangi bir tesis kurmak yasak.

Aynı madde zeytin ağaçlarının kesim ve sökümüne de “kesin zaruret görülmediği” takdirde yasak getirmekte.

Özellikle kömüre dayalı termik santralların kurulmak istendiği bölgelerde bu kanun iktidarın enerji yatırım programlarına yönelik hoşnutsuzlukları artırdı.

Zeytinlere termik santral ve madenin ‘ateşi’ düştü

1982’de işletmeye alınışından bu yana, Yatağan Termik Santralı’nın etkileri her zaman devletin yarattığı bir sis perdesinin ardında kaldı. Santralın etkilerinin toplum sağlığı ve tarımsal üretim üzerindeki etkilerinin görülmeye başlanmasıyla birlikte 1990’lı yıllarda dava süreçleri başladı. Yatağan Termik Santralı’nın etkilerine ilişkin ilk bilimsel tespitler de bu davalar kapsamındaki bilirkişi raporları aracılığıyla oldu. Santral bacalarından partiküllerin 12-15 kilometrelik mesafeye yayıldığı, aşırı miktarda nitrojendioksit (NO2) ve sülfürdioksit (SO2) salan santralın zorunlu baca filtreleri olmadan çalıştığı saptandı.

Yerel mahkemenin bilirkişi raporlarına dayanarak aldığı üretimin durdurulması kararıysa, 2005’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bile bu konuda hüküm kurmasına rağmen hiçbir zaman uygulanmadı. Ancak 1990’larda çiftçilerin açtığı bireysel davalar Yatağan Termik Santralı’nın bölgedeki zeytin ve tütün üretimine yaptığı olumsuz etkinin mahkemelerce tanınmasını sağladı ve pek çok davada çiftçilere tazminat ödenmesine hükmedildi.

Bölgedeki tütün üretimi kotalardan ötürü artık yok denecek kadar az; 1990’lar 2000’li yıllarda yerel mahkemelerin verdiği kararlara karşın zeytin üretimiyse aksak ritimli bir şekilde sürüyor.

“Zehir köye çöküyor, zeytinlerdeki çiçekleri yakıyor. Dört senedir doğru düzgün zeytin olmuyor”

Turgutlular geçmişte öylesine ektikleri bahçelerde kasa kasa sebze yetişirken şimdi gübre ve zirai ilaçlar kullansalar bile ektikleri hiçbir şeyin ürün vermediğini anlatıyor. Tarımsal üretimdeki yoksullaşma zeytinler için de geçerli: “Geceleri, santralın 12’den sonraki vardiyasında filtre takılmıyor. Zehir köye çöküyor, zeytinlerdeki çiçekleri yakıyor. Dört senedir doğru düzgün zeytin olmuyor…”

Turgutlulara göre özellikle 2013’ten itibaren zeytin veriminde keskin bir düşüş yaşandı: “Zeytinim üç dört senedir olmuyor. Bunun nedeni asit yağmurlarının ağacın yaprağında oluşturduğu tahribat. Yanmış gibi, tüm yapraklarını döküyor. Yaprağını yeniden oluşturma çabasına giriyor, o yüzden meyve veremiyor.”

48 köy haritadan silinebilir

Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) gönüllülerine göre, Yatağan Termik Santralı’nın tehdidi altındaki tek köy Turgut değil.

İdare ticari sır olduğu gerekçesiyle Bereket Enerjinin sahibi olduğu maden ruhsatı arama ve işletme alanlarını açıklamazken, Muğla’daki çeşitli resmi kaynaklardan sağlanan veriler, ruhsat alanlarının tam olarak 27 köyü içine aldığını gösteriyor. Bu köylerden Eskihisar, Yeşilbağcılar ve diğer altı köy çoktan taşındı; Turgut ise halihazırda tehdidi en yakından hisseden köylerden biri. Ancak Yatağan Termik Santralı’na bağlı kömür madeninin tüm ruhsat alanında çalışma yapması halinde 18 köy daha yerinden edilebilir. MUÇEP, aynı bölgedeki Yeniköy ve Kemerköy Termik Santrallarının da benzer bir etki yaratabileceği görüşünde. Bu santralların sahip olduğu maden ruhsatı alanlarında da 21 köy bulunuyor.

 

(Diken)

Diktatörlükten demokrasiye Tunus’un zeytin ağaçları -Kıvanç Eliaçık

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

Tunus, bin yıldır bir zeytin memleketi; kültürü, ekonomiyi hatta halkın biyolojik ritmini zeytin belirliyor.

2011 yılında Arap Baharı veya Yasemin Devrimi olarak adlandırılan günlerde Bin Ali diktatörlüğünün yıkılmasıyla yeni bir dönem başladı. Aslında yaşanan bir zeytin devrimiydi. Devrim, siyasetçilere Nobel Barış Ödülü’nü kazandırırken ülkeyi zeytinle ödüllendirdi. Demokrasinin acemilik, ekonominin kırılganlık günlerinde Tunus zeytin sayesinde ayağa kalktı.

Zeytincilik diktatörlüğe ve şiddete karşı demokrasinin, eve dönüşün ve gelecek arayışının simgesi oldu. Tunus’un zeytin ve zeytinyağında dünyanın aradığı adres haline gelmesi de cabası…

Kartaca’dan Bourgiba’ya

Zeytinin bu çorak diyara nasıl geldiği tam olarak bilinmiyor ama Fenikelilerin getirdiği tahmin ediliyor. Kap Bon bölgesinde yaşı 2500’e varan kadim ağaçlara rastlamak mümkün. Bu ak saçlı ihtiyarları Kartacalılar dikmiş olmalı.

Romalılar, Kartaca’dan emanet aldıkları ağaçlarla yakından ilgilenmişler. Sulama ve sıkma yöntemleri verimi arttırmış. İmparatorluk, su kemerleri, saraylar ve tiyatrolar inşa ederek cevap vermiş. Ortaçağ’da Araplar zeytin tarımı azaltırken otlakları yaygınlaştırmış. 1881’de başlayan Fransız sömürgesiyle zeytine dönüş yaşanmış.

Aileler zeytinlikte buluşuyor

Tunus, ekili tarım arazilerinin üçte birine denk gelen 1.8 milyon hektarda 82 milyon zeytin ağacına ev sahipliği yapıyor. Ülkenin en önemli ihraç ürünü zeytin ve zeytinyağı. Dünya Bankası’na göre 2016 yılında Tunuslu zeytincilerin toplam cirosu 374 milyon dolara yaklaştı.

Tunus’ta genellikle tatlı, altın yeşili Şemlali ve kekre, koyu renkli Şetoui zeytinleri yetişiyor. Son dönemde Yunanistan’dan gelen Koroneiki’ye rağbet var. Diğer yağlık türler Oueslati, Zalmati, Zarazi. Sofralık zeytinde Meskli, Besbesi, Limoni gibi türleri bulmak mümkün. Doğu’nun, Afrika’nın, Endülüs’ün ve Avrupa’nın bitkisel çeşitliliğini buluşturan Tunus bitki örtüsü zeytinlerin tadını zenginleştiriyor.

Polifenol ve anti-oksidan yönünden zengin Tunus zeytinyağı çoğunlukla geleneksel yöntemlerle toplanıyor, taş değirmenlerde sıkılıyor. Toprak kurak olduğu için pestisit (haşere öldürücü) ve herbisit (bitki öldürücü) kullanmaya gerek olmuyor. İster toprak sahibi ister yarıcı olsun zeytinciler, hasadı aileleriyle birlikte topluyor. Öğrenciler okuldan, memurlar kentteki işlerinden izin alıp köyde buluşuyor. Makineler pahalı olduğu için zeytinler elle ve sopayla toplanıyor. Çalışır gibi değil daha çok piknik havasında, semaver, nargile ve oyunlar eşliğine “hadi hadi” demeden, acele etmeden toplanıyor.

Devrimin yarattığı iyimserlikle Avrupa’dan memlekete geri dönenler oldu. Yeni kuşak diğer ülkelerdeki zeytinciliği inceledi, yurtdışından fidanlar getirdi. Hem nitelik hem de verim arttı. Genç kuşak zeytinciler arkalarına değil önlerine, çöle değil Akdeniz’e baktılar. Kurak ve kumluk arazide zeytin yetiştirdiler. Zeytinle beraber hurma, tuz ve fosfat ticaretine başladılar.

Zeytini anlatmak

Tunus zeytini, şöhretini lezzeti ve doğallığı kadar tanıtım kampanyalarına da borçlu. Çiftçiler, şirketler, uzmanlık ajansları ve kamu kurumları hep birlikte ürünleri dünyaya tanıtmaya çalışıyor. Bakanlık, tarımsal kalkınma programlarını Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi ve çiftçi sendikalarının yanı sıra Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Uluslararası Zeytin Konseyi (IOC) gibi uluslararası kurumlarla birlikte yürütüyor. Sürekli yeni ağaç dikimi yapılırken kırsal bölgedeki çiftçilerin teknik bilgisini arttırmaya yönelik eğitim programlarını düzenleniyor. Uluslararası festivallerde madalya avcılığı yapan Tunuslu zeytinciler biryandan da bilimsel toplantılar düzenliyor.

Tarım Bakanlığı, zeytinciliği geliştirmenin teröre ve işsizliğe karşı mücadelenin bir parçası olduğunu söylüyor. Tunus, devrim sonrasında hem intihar saldırılarının hedefi oldu hem de çok sayıda Tunuslu IŞİD’e katılarak başka ülkelere savaşmaya gitti. Kırsal bölgelerdeki yoksulluk gençleri belirsizliğe ve şiddete sürüklerken zeytin seferberliği çiftçiler için hem köye dönüş hem de dünyaya açılmak anlamına geliyor.

Zeytin, Tunus için bir ihracat kalemi olsa da 30 bin tonu iç pazarda tüketiliyor. Kişi başı tüketim yaklaşık 3.5 kilogram. Tunus’ta zeytinsiz sofra kurulmaz. Zeytinyağlı kuskus, harissa, şaksuka ve ojja yemeden sofradan kalkılmaz. Bazı yörelerde bebekler zeytinyağıyla yıkanır.

Zeytini anlamak

Tunus zeytinyağı, Türkiye’deki zeytin üreticilerinin gündemini meşgul ediyor. Tunus’tan zeytin ithalatı büyük tepki çekiyor. Herkes “bir zeytin ülkesi olan Türkiye neden dışarıdan zeytin alıyor?” sorusunu soruyor.

Uluslararası Zeytin Konseyi’nin (IOC) verilerine göre Tunus 2016-17 döneminde 100 bin ton zeytin üretti ve 85 bin ton ihraç etti. 2017-18 dönemi için 220 bin tonluk üretim ve 180 bin tonluk ihracat tahmini yapılıyor. Türkiye’nin aynı dönemlerde 177 ve 287 bin tonluk üretimine rağmen, ihracatta 45 ve 90 bin ton ile Tunus’un gerisinde kaldığı görülüyor.

Bir yanda zeytini kalkınmasının odağına koyan, geleneksel üretim yöntemlerine sahip çıkan ve köylüye kulak veren bir tartım politikası diğer yanda asırlık ağaçlarını kesen, tarım alanlarını madenlere ve inşaatlara açan, çiftçi birliklerini tanımazlıktan gelen bir anlayış. Daldaki zeytine sahip çıkmayan bir ülke önce market raflarındaki ithal paketlere sonra açlığa mahkûm olacaktır.

“Yerli-milli” zeytinine sahip çıkan Tunus’un en önemi camisinin ismi Zeytune, yani Zeytin Ağacı. Çevresindeki esnaf herkese hatırlatıyor: “Zeytin doksan dokuz derde devadır.” Ölüm hariç, demokrasi dahil!

* Fotoğraflar: Cain Burdeau

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

 

 

 

Kıvanç Eliaçık

Dünya Kupası’nda maç yöneten ilk Türk hakem Doğan Babacan öldü

Dünya Kupasında görev alan ilk Türk hakemi Doğan Babacan hayatını kaybetti. 88 yaşındaki Babacan Dünya Kupası tarihindeki ilk kırmızı kartı gösteren hakemdi.

Doğan Babacan kimdir?

Doğan Babacan, 5 Nisan 1930 tarihinde İstanbul Beşiktaş‘ta doğdu. Beyoğlu Lisesi’nde okudu. Yapı ve Kredi Bankası A.Ş. Umum Müdürlüğü’nde memur olarak çalıştı.

Futbol hayatına 1946’da Beşiktaş Genç Takımı’nda forma giyerek başladı. 1954 yılında sakatlanınca futbolu bıraktı. 1955’te hakemliğe geçene dek Beyoğluspor, Karşıyaka, Kasımpaşaspor, Emniyet ve Hacettepe kulüplerinde futbol oynadı. 1964’te ilk milli müsabakasını yönetti. 1969 yılında FIFA kokartını taktı.

Münih 1972 Olimpiyat Oyunlarında ve 1974 FIFA Dünya Kupası’nda hakem olarak görev yaptı. 1974 FIFA Dünya Kupası Batı Almanya–Şili maçında Şili’li futbolcuya gösterdiği kırmızı kartla FIFA Dünya Kupası tarihinin ilk kırmızı kart gösteren hakemi oldu.

 

(Duvar)

Kanal İstanbul Projesi teknik inceleme raporu: Tüm canlılarda sağlıksız su kullanımı yaygınlaşacak

2011 Nisan ayından bugüne dek ülke gündemini Türkiye’nin 2023 hedefleri arasında gösterilerek “Çılgın Proje” adıyla meşgul eden Kanal İstanbul Projesi’ne dair teknik inceleme raporu yayınladı.

Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) tarafından hazırlanan raporda ‘Kanal İstanbul’un su kaynaklarının yok olmasına, tüm canlılarda sağlıksız su kullanımının yaygınlaşmasına yol açacağı uyarısında bulunuldu.

“Önümüzdeki dönemde susuz yıllar ve sağlıksız su kullanımı başlayacak”

Raporda öne çıkan ifadeler şöyle:

-Kanal İstanbul ve rezerv alanlarının yapılaşmaya açılması ile bu bölgede bulunan su havzalarının ve tatlı su rezervlerinin yok olacağı bilinmektedir. Proje alanında bulunan Sazlıdere ve Terkos havzası İstanbul’a halen su veren en önemli su rezervi olup bu proje ile yok olma aşamasına gelecektir.

-Tarih boyunca su, İstanbul için planlanması gereken en önemli yaşam kaynağı olarak görülmesine rağmen uzun vadeli su planlaması yapılmamış; özellikle de son yıllarda bilim-teknik temelinden uzak, geçici çözümler üretilerek bugüne gelinmiştir. Giderek artan su ihtiyacı ve kuraklığın yanı sıra sucul sistemlerin sermaye birikimine açılmasının, yeraltı ve yerüstü sularının ticarileştirilmesinin sonucu olarak önümüzdeki dönemde susuz yılların ve sağlıksız su kullanımının başlayacağı açıkça görülmektedir.

-İklim değişikliği ve deniz seviyesindeki yükselme; kıyıda ve kıyı habitatında erozyon, tatlı su akiferlerinde ve haliçlerinde tuzluluk artışı, kıyı alanlarında kimyasal ve mikrobiyolojik kirlenme ve kıyı taşkınlarında artışa yol açması beklenmektedir.

-Havzalarda her türlü yapılaşma ve havzaların kullanımının önü açılmaktadır. İlk yaklaşımda “Kanal İstanbul” projesinin önü açılıyor şeklinde yorumlansa da; Yönetmeliğin ülkenin bütün havzaları için geçerli olduğu gerçeği göz önüne alındığında yıkımın boyutu anlaşılır hale gelmektedir.

“Tarım ve hayvancılık yapılamaz hale gelecek”

-Karadeniz’den Marmara’ya – Marmara’dan Karadeniz’e alt ve üst tuzlu su akıntısı oluşacak.

-Tatlısu akiferleri ve karasal ekosistem tuzlanacak.

-Tarım ve hayvancılık yapılamaz hale gelecek.

-Sadece İstanbul ve çevresi değil, Trakya’ya kadar tatlı suların beslediği tarım alanları ve karasal ekosistem geri alınamaz şekilde bozulacak, yıkıma uğrayacak.

-Küçükçekmece Lagün havzası kadar Trakya Bölgesi de ekolojik olarak olumsuz etkilenecek.

“Heyelan riski artacak, Marmara Denizi canlılığın olmadığı bir ekosisteme dönüşecek”

-Kanal İstanbul ve Yapı Rezerv Alanları Projesi”nin uygulandığı bölgenin jeomorfolojik yapısı gereği kayganlaşma riski yüksektir, özellikle havzanın batı kısmı heyelan bölgesidir. Kanal kazısı sonucunda tuzlu suyun akiferlere, yeraltı katmanlarına girişi ile havzada heyelan riski artacak.

-Kanalda oluşacak akıntı lagünün kalan dip çamurunu da kazıyarak Marmara Denizi’ne taşıyacak. Kıyılar giderek aşınacak, göçükler oluşacak. Akıntıyla taşınacak olan sedimentler, kanal yapımı sırasında çıkarılacak ve Marmara Denizine dökülecek olan, (ada oluşturulacağı iddia edilen) kazı toprağı (hafriyat toprağı ve sedimenti) ile; sediment yapıda 1993 yılından beri tutunan (Bakır, Çinko, Kadmiyum vb) ağır metaller, radyonukleidler deniz ekosistemi için toksisite19 yaratacak ve deniz canlıları zehirlenecek, Marmara Denizi kirlenecek, giderek canlılığın olmadığı bir ekosisteme dönüşecek, çölleşecektir.

-Patlayıcıların kullanılması süresince bölgede yıkımlar yaşanabilir.

“Ağır metaller denizdeki canlıları zehirleyecek”

-Sürekli tuzlu suyun karasal yeraltı katmanlarına girişi, karasal alana sızması sonucunda 2000 yılı şubatında Çakmakdere bölgesinde yaşanan toprak kayması sonucunda olduğu gibi kanalın çevresindeki evler, apartmanlar, gökdelenler her an kayarak içinde yaşayanlar için riskli süreçler yaratabilir.

-Kanal İstanbul Projesi süresince ve sonrasında oluşacak ekolojik yıkım bir yana, sadece kanal kazısı ve oluşan hafriyatın etkisinin değerlendirilmesi, hafriyata ilişkin taşıma esnasında meydana gelebilecek çevre kirliliği (hava, ağır metal ve gürültü kirliliği), yapımı esnasında oluşacak işçi sağlığı ve iş güvenliğine ilişkin risklere karşı alınabilecek tedbirler, kazı alanlarının ağır metal kirliliğine yönelik herhangi bir çalışma dahi ÇED başvuru raporunda bulunmamaktadır.

-Hafriyatın taşınımı sırasında sedimentten ayrışmaya başlayan metal komplekslerinin ve sediment yapı arasında hapsolmuş ağır metallerin birlikte Marmara Denizi Ekosistemi’ne boşaltılması denizdeki tüm canlılar için toksisite oluşturacak.

-Kanalın lagünden geçeceği 10, 12 ve 13 numaralı gözlem noktalarında ve Sazlıdere ile Sazlıdere Barajının suyunda, sedimentinde ve sediment arası boşluk suyunda rastlanan metal kompleksleri kazıma, taşıma ve ada yapmak için yayma sırasında serbest hale geçecek ve çıkarıldığı noktadan Marmara Denizine kadar tüm sucul sistemi ve su canlılari üzerinde toksik etkisini sürdürecek, ekolojik yıkıma neden olacak.

-Jeomorfolojik yapısı gereği kayganlığı yüksek olan bölgede Karadeniz’den Marmara’ya –Marmara’dan Karadeniz’e tuzlu su akıntısı oluşurken karasal tatlısu akiferleri ve karasal sistem tuzlanacak, sadece İstanbul ve çevresini değil Trakya’ya kadar tatlı suları besleyen yeraltı akışı tuzlanma sonucunda tarım alanları ve karasal ekosistemin yıkımı Trakya bölgesini de olumsuz etkileyecek.

“Beklenen İstanbul depreminde yapay adaların yıkılma olasılığı artacak”

-Deprem hattı üzerinde yer alan bölgede 3 adet yapay ada oluşturulması, beklenen İstanbul depreminde bu adaların yıkım olasılığını, ayrıca taşınacak hafriyat/sediment içinde bulunan kirleticilerin deniz ekosisteminde geri dönüşsüz bozulmalara neden olma olasılığını artıracaktır. Kanalın sağ ve sol tarafında yapılması planlanan adalar Karadeniz’den gelecek yüksek su akışı hızı ve yönü ile birlikte Marmara Denizi içine yayılarak kirliliğin geniş alanları etkilemesine neden olacaktır.

-İstanbul’da kuşlar; yerli, göç kuşu, kış göçmeni, yaz göçmeni, nadir ve rastlantısal olmak üzere 35824 türdür. Bu sayı Avrupa’daki birçok ülkeden daha yüksektir. Leylek, gündüz yırtıcıları ve pelikanlar gibi süzülerek göç eden birçok kuş türü için Türkiye önemli bir göç rotasında yer almaktadır. Kanal İstanbul Projesi, kuşların doğal yaşam alanı ve göçteki kuşların beslenme, dinlenme alanlarına yapılması planlanmaktadır.

“Kuş türleri göçte dinlenme ve beslenme alanı bulma arayışında zorlanacak”

-Planlanan Kanal Projesinde inşaat ve hafriyat çalışmaları sırasında yapılacak sondaj, patlatma işlemleri, iş makinaları nedeniyle oluşacak titreşim, hava ve gürültü kirliliğinin kuşlara olumsuz etkileri olacak. İnşaatın bu etkileri çalışma koridorunun dışında kalan ekosistemlere de yansıyacak. Kuşlar, inşaat alanı ve yakın çevresinden Büyükçekmece Gölü ve Terkos Gölü Havzası gibi yakın sulakalanlara geçiş yaparak yaşamlarını devam ettirmeye çalışsalar bile projenin gürültü, karbon salımı, şehirleşme gibi olumsuz etkileri yakın çevrede ve sulak alanlarda da görülecek. Kanal İstanbul Projesi, Yenişehir Projesi ve diğer projeler bölgede kentleşmenin artmasına sebep olacağından, kuş türleri göçte dinlenme ve beslenme alanı bulma arayışında zorlanarak yaşam mücadelesiyle karşı karşıya kalacaklar.

-Patlama riski en tehlikeli gemi türü sıvılaştırılmış doğalgaz taşıyan yüksek tonajlı LNG tanker türüdür. Herhangi bir olası kazadan dolayı (personel, kullanım, pilotaj hataları / sabotaj vs.) bir tankerin (LNG) hasar etkisi ile ilgili olarak Amerikan Sandia Laboratuvarlarında araştırma yapılmıştır. Yapılan araştırma sonuçlarına göre; LNG kargo tankında açılan yarıktan küçük ve orta çaplı LNG döküntüsüyle karşılaşacaktır. Bu durum sonucu halk emniyetine 250 m yarıçapında bir çember alanında yüksek oranda, 250 m – 750 m aralığındaki yarıçapta orta derecede ve 750 m ilerisinde hafif derecede etkileri görülecek.

“Bölgede yaşayan uygarlıkların izi, kentin kültürel hafızası yok olacak”

-Yarımburgaz Mağarası ve çevresinde yapılan kazılar, “Bathonea” kazıları, antik Liman ve göl içinde kalmış Antik Deniz Feneri, sarnıç, kale kalıntısı, yol kalıntıları Havzanın arkeolojisinin yüzbinlerce yıl öncesine, neolotik döneme, geç antik çağ ve bizans dönemine (Hellenistik ve Roma dönemlerine) kadar uzanan belleğini ispatlıyor. Bu denli uzun yıllar farklı kültürlerin yaşam sürdüğü, Küçükçekmece Lagün Havzası; 2000li yıllardan itibaren, kültürü, tarihi, doğal alanları; ormanları, Lagünu, göl ve göletleri, tarım alanları, dereleri ve meraları ile yapılaşma kıskacına sokulmaya çalışılıyor.

-Bölgede yaşayan uygarlıkların izi, kentin kültürel hafızası yok olacak.

Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi ÇED başvuru dosyasının yayınlanması ile beraber 5 Ocak2018’de çalışma komisyonu kurdu. Komisyon; bu süreçte akademisyenlerden ve çeşitli kaynaklardan edindiği bilgi ve belgelerle ve 3 Şubat 2018 günü düzenlediği foruma katılanların katkılarını da kapsayarak bu raporu düzenledi.

 

(Yeşil Gazete)

18 Mayıs Uluslararası Müzeler Günü: Bugün ziyaretler ücretsiz

Her yıl 18-24 Mayıs arasında kutlanan Müzeler Haftası’nda, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı müzeler bugün ücretsiz ziyaret edilebilecek.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın açıklamasına göre Müzeler Haftası dolayısıyla çok sayıda etkinlik yapılacak.

Konferanslar, müze gezileri ve atölye çalışmalarının düzenleneceği hafta kapsamında bugün “Müzeler Gecesi” etkinliği gerçekleştirilecek.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri

Etkinlik kapsamında saat 23.00’e kadar açık olacak ve normal kapanış saati sonrasında da ücretsiz gezilebilecek müzeler şunlar:

“Adana Müzesi, Amasya Müzesi, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara Etnografya Müzesi, Antalya Müzesi, Alanya Müzesi, Side Müzesi, Demre Likya Uygarlıkları Müzesi, Aydın Müzesi, Burdur Müzesi, Bartın Amasra Müzesi, Çorum Müzesi, Edirne Müzesi, Edirne Türk-İslam Eserleri Müzesi, Eskişehir Eti Arkeoloji Müzesi, Gaziantep Arkeoloji Müzesi, Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi, Hatay Arkeoloji Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, İstanbul Ayasofya Müzesi, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, İzmir Arkeoloji Müzesi, İzmir Atatürk Müzesi, İzmir Efes Müzesi, İzmir Ödemiş Müzesi, Kahramanmaraş Müzesi, Kastamonu Müzesi, Kocaeli Müzesi, Konya Mevlana Müzesi, Konya Karatay Çini Eserler Müzesi, Mardin Müzesi, Mersin Müzesi, Muğla Fethiye Müzesi, Muğla Marmaris Müzesi, Niğde Müzesi, Sivas Müzesi, Sinop Müzesi, Şanlıurfa Müzesi, Şanlıurfa Haleplibahçe Mozaik Müzesi.”

Uluslararası Müzeler Günü

18 Mayıs; Uluslararası Müzeler Konseyi  tarafından ‘’ Uluslararası Müzeler Günü’’ olarak kabul edilmiş olup UNESCO tarafından da tüm Dünyada 18 Mayıs günü ‘’ Müzeler günü’’ ilan edildi.

Ülkemizde 1982 yılından bu yana Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın girişimleriyle 18-24 Mayıs her yıl ‘’Müzeler Haftası’’ olarak kutlanıyor.

 

(Yeşil Gazete)

İslam İşbirliği Teşkilatı bugün Gazze gündemiyle toplanıyor

Türkiye’nin dönem başkanlığını yürüttüğü İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), bugün İstanbul’da Gazze gündemiyle olağanüstü bir toplantı gerçekleştirecek.

Toplantının ana gündem maddesini Pazartesi günü ABD’nin İsrail’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasını Gazze’de protesto eden 60 göstericinin İsrailli askerler tarafından öldürülmesi ve Müslüman ülkelerin gelişmelere vereceği yanıt oluşturuyor.

Türkiye, ‘Olağanüstü İslam Zirvesi’ olarak tanımladığı toplantı öncesinde yoğun bir diplomasi trafiği yürüttü.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Endonezya, İran, Kuveyt ve Katar dışişleri bakanlarıyla görüşmeler yürüttüğü gelen bilgiler arasında…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da Suudi Arabistan Kralı Selman ve Kuveyt Emiri Es Sabah dahil çok sayıda Müslüman ülkenin lideriyle görüştüğü açıklandı.

İslam İşbirliği Teşkilatı nasıl kuruldu?

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın kökü 1969’da Mescid-i Aksa’nın kundaklanmasına dayanıyor

Birleşmiş Milletler’in ardından en büyük hükümetlerarası kuruluş olan teşkilatın 4 kıtada 57 üyesi var.

İİT’nin nüvesini Suudi Arabistan merkezli İslam Birliği adlı kuruluş oluşturdu.

1966’da dönemin Somali Cumhurbaşkanı Aden Abdullah Osman’ın ortaya attığı zirve fikrine Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdülaziz el-Suud da destek verdi.

İİT’yi oluşturma fikri, Fas’ın başkenti Rabat’ta yapılan İslam ülkeleri devlet ve hükümet başkanları konferansında olgunlaştı.

Konferans, 21 Ağustos 1969’da Kudüs’teki El Aksa Camii’nin kundaklanması üzerine toplanmıştı.

Bu konferansta, İslam ülkelerinin dışişleri bakanlarının Mart 1970’te bir araya gelmesi kararı alındı.

Kuruluş amacı

İİT’nin 1972’de kabul edilen kurucu belgesinde kuruluşun amaçları ve prensipleri şöyle sıralandı;

-Üye ülkeler arasındaki dayanışmayı ve işbirliğini güçlendirmek, kutsal mekânların korunması ve Filistin halkının mücadelesini desteklemek

-Sosyal, ekonomik, bilimsel, kültürel ve siyasi alanlarda işbirliğini arttırmak

-İslam ülkeleri arasındaki ekonomik ve ticari işbirliğini güçlendirmek

-İslam’ın gerçek imajını korumak ve savunmak, İslam’ın karalanmasıyla mücadele etmek

-Ortak çıkarları garanti altına almak ve korumak ve üye ülkelerin meşru davalarına destek vermek

Türkiye 2019’a dek dönem başkanı

Türkiye’nin Nisan 2016-2019 arasında dönem başkanlığını üstlendiği İİT’ye üye ülkeler şöyle;

Afganistan, Arnavutluk, Cezayir, Azerbaycan, Bahreyn, Bangladeş, Benin, Brunei, Burkina Faso, Kamerun, Çad, Komor Adaları, Fildişi Sahilleri, Cibuti, Mısır, Gabon, Gambiya, Gine, Gine Bissau, Guyana, Endonezya, İran, Irak, Ürdün, Kazakistan, Kırgızistan, Kuveyt, Lübnan, Libya, Malezya, Maldivler, Mali, Moritanya, Fas, Mozambik, Nijer, Nijerya, Umman, Pakistan, Filistin, Katar, Suudi Arabistan, Senegal, Sierra Leone, Somali, Sudan, Surinam, Tacikistan, Togo, Tunus, Türkiye, Türkmenistan, Uganda, Birleşik Arap Emirlikleri, Özbekistan, Suriye, Surinam, Yemen.

Gözlemci statüsüne sahip ülkeler; Bosna Hersek, Orta Afrika Cumhuriyeti, Tayland, Rusya Federasyonu, Kuzey Kıbrıs.

Moro Ulusal Kurtuluş Cephesi, İİT Üye Ülkeler Parlamentolar Birliği, İslami Gençlik Diyalog ve İşbirliği Forumu, Birleşmiş Milletler, Bağlantısızlar Hareketi, Arap Birliği, Afrika Birliği ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatı da İİT’nin gözlemci üyelerinden.

 

(BBC Türkçe)

Hatay’da dalgıçlar ile öğrencilerden, ‘Akdeniz’i temiz tutalım’ mesajı

İtalyan Çevre kuruluşu Legambiente  öncülüğünde bu yıl 25.si gerçekleşen ve Akdenizi kıyısı olan ülkelerde her yıl Mayıs ayında kutlanan “Akdeniz’i Temiz Tutalım” (Clean Up The MED) etkinliğinin Türkiye’deki adresi Hatay Dörtyol Yeniköy kumsalı oldu.

Yaban Hayatını Koruma ve Dayanışma Derneği ile DenizTemiz Derneği’nin (Turmepa) de katıldığı etkinlik Yaban Hayatını Koruma ve Dayanışma Derneği organizasyonunda Şehit Harun Taş İlkokulu ve Dörtyol Öncü Bilginler Koleji Ortaokul öğrencilerinin katılımı ve Hatay Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma Ve Kontrol Dairesi ile İSTE Denizcilik MYO Sualtı Teknolojisinin katkıları ile gerçekleştirildi.

İSTE Denizcilik MYO Sualtı Teknolojisi öğrencileri denizde dip temizliği yaptığı etkinlik sonrası Yaban Hayatını Koruma ve Dayanışma Derneği  logolu uçurtmaları öğrenciler ve katılımcılar kumsalda uçurdu.

Clean Up The Med

1995 yılından bugüne kadar yapılmış 24 Clean Up The MED etkinliğinde tüm katılımcı ülkelerden yaklaşık 500.000 gönüllünün katılımı, 750.000 ton atığın toplanması sonucunda 100.000 kilometrelik sahil temizlendi.

Yapılan çeşitli bilimsel çalışma ve araştırmalarda, Akdeniz’in kirliliğinin çok arttığı ve plastik atık seviyesinin kritik seviyeyi aştığı belirlenmiş durumda. Bu nedenle, Clean Up the MED etkinliği ile sadece atıkların toplanması değil aynı zamanda denizi kirleten çöplerin azaltılmasının önemine de vurgu yapmak üzere farkındalık arttırma ve halkın bilinçlendirilmesi amaçlanmakta.

 

(Yeşil Gazete)