Ana Sayfa Blog Sayfa 2800

Selahattin Demirtaş TRT’de konuştu: En çok kadınlara ve gençlere güvenerek aday oldum

Kasım 2016’dan bu yana Edirne F Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan Halkların Demokratik Partisi’nin Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş, yaklaşık 20 ay sonra ilk kez bir kameranın karşısına çıktı.

Demirtaş’ın TRT Haber’de 10 dakikalık seçim konuşması yayınlandı.

https://www.youtube.com/watch?v=8wJhw92QFqg

Demirtaş’ın konuşmasının tam metni şöyle:

Çok değerli kardeşlerim, ülkemin güzel insanları,

Sizleri en sıcak duygularımla, sevgiyle, özlemle, hasretle selamlıyorum. Siyasi tarihimiz açısından kara lekelerden biri olarak anılacak bu seçim kampanyasında, maalesef ki sizlere, Edirne F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevinden seslenmek zorunda bırakılıyorum.

4 Kasım 2016 tarihinde, 12 milletvekili arkadaşımla birlikte, yasalar ayaklar altına alınarak cezaevine konulduk. 20 ayı aşkın süredir hukuksuz bir şekilde burada tutuluyorum. Hiçbir şekilde adil ve tarafsız bir yargı sürecimiz olmadı. Bu 20 ay boyunca, tutuklu olduğum dosyada bile sadece iki defa mahkemeye çıkarıldım. Yargılama sürecim rahatlıkla tutuksuz yapılabilecekken, siyasi baskılar nedeniyle, her aşamada tutukluluğuma devam kararı verildi. Hakkımdaki suçlamaların tamamı, sizlerin de defalarca dinlediği konuşmalarımdır; başkaca da bir suçlamayla muhatap olmadım.

Benim halen burada olmamın tek nedeni, AKP’nin benden korkuyor olmasıdır. Benim burada elimi kolumu bağlayıp, meydan meydan dolaşarak bana iftira atmayı mertlik sanıyorlar. Hakkımda tek bir mahkumiyet kararı bile yokken, beni suçlu ilan ederek hem açıkça Anayasayı ihlal ediyor, hem de kamuoyunu yanlış bilgilendirerek yönlendirmeye çalışıyorlar.

Şatafatlı ve lüks yaşamlarını, iktidarlarını kaybetmemek için açıkça yalan söylemekten, iftira atmaktan çekinmiyorlar. Ahlâkını ve vicdanını bu derece yitirmiş olanların, ülkeyi hangi yüzle yönetmeye talip olduklarını da, doğrusu anlamakta zorlanıyorum. En kısa zamanda yargı önünde aklanacağımdan kuşkunuz olmasın. Yeter ki, yargı makamları iktidarın beklentilerini değil, hukukun üstünlüğünü esas alsınlar.

Ama şunu da unutmasınlar ki, Seyit Rıza şöyle demişti: “Ben sizin hilelerinizle, yalanlarınızla baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de senin önünde diz çökmedim, bu da sana dert olsun.” Evelallah ben, sizin yalanlarınızla da baş edeceğim!

Saygıdeğer yurttaşlarım,

Bana uygulanan bu zorbalık ve hukuksuzluk, benimle sınırlı olsaydı bunları dile getirmeyi çok da gerekli görmezdim. Ama sizler, bu tür zorbalık ve hukuksuzlukları her gün yaşıyor veya çevrenizde yaşandığını görüyorsunuz. Bu zulmün mağdurusunuz zaten. Hayatınızın her anının büyük bir trajediye dönüştüğünü görüyor ve duyuyorum. Toplumun tamamını esir almaya çalışan derin bir umutsuzluk, korku ve karamsarlık var. Kamplaşma, kutuplaşma ve gerilim ürkütücü boyutlara ulaştı. Komşu komşudan, kardeş kardeşten şüphelenir, korkar hale geldi. Bunun yanı sıra işsizlik, yoksulluk, enflasyon, dövizdeki durdurulamayan artış, yaşamı iyiden iyiye çekilmez hale getirdi. AKP yönetimi saraylarda, köşklerde, villalarda lüks içinde gününü gün ederken, milyonlarca yurttaşımız ekmeğe muhtaç hale getirildi. Siyasi çıkarları uğruna, içerde ve dışarıda ölümü kutsayan savaş politikaları, evlatlarımızın canı pahasına sürdürülüyor.

Sevgili kardeşlerim,

Elbette demokratik rejimlerde seçimler son derece önemli karar aşamalarıdır. Vereceğiniz oylarla yasalarımızı yapıp, ülkeyi yönetecek temsilcilerimizi seçeceksiniz. Alacağınız karar sadece bugünü değil, yarınlarımızı, çocuklarımızı ve torunlarımızı da yakından ilgilendiriyor olacak. 24 Haziran seçimlerinde oldukça kritik bir kavşağa gelmiş olan ülkemizin, bundan sonra hangi istikamete doğru yol alacağına sizler karar vereceksiniz.

Tercihinizi AKP ve Erdoğan’dan yana kullanmanız halinde, bundan sonra ülkenin tamamının kaderi tek bir kişinin iki dudağı arasında olacak. Yasama, yargı ve yürütme güçlerinin çok önemli yetkileri tek bir kişide toplanmış olacak. O tek kişinin yapacağı en küçük hatayı bile denetleyecek, kontrol edecek ya da sınırlayacak hiçbir kurum olmayacak. 81 milyonun kaderi, tamamen bir kişinin insafına terk edilmiş olacak.

Dünyanın geri kalanı demokrasi yolunda ilerlerken, Türkiye çağ dışı bir yönetim anlayışıyla yalnızlaşacak; otoriter, baskıcı, demokrasiden kopmuş bir ülkeye dönüşecek. Cumhuriyetin artısıyla eksisiyle bütün demokratik kazanımları bir gecede ortadan kalkmış olacak. Tek adam rejiminde karşı karşıya kaldığınız adaletsizlikler, haksızlıklar için başvurabileceğiniz hiçbir yer kalmayacak. Ne mahkemeler ne de diğer devlet daireleri sizin derdinize derman olmayacak. Her şey tek adamın isteğine, keyfine, çıkarlarına göre düzenlenecek. Bir korku ve istibdat rejiminde nefes alamaz hale gelecek, boğulur gibi hissedeceksiniz.

Bunları tahminlerime veya öngörülerime dayanarak değil, son birkaç yılda bilfiil yaşananlara bakarak söylüyorum. Bugünlerde yaşadıklarımız, tek adam rejiminin sadece fragmanıdır. Filmin asıl korkunç bölümü henüz başlamadı bile. İşte 24 Haziran’da, bu korku atmosferinin başlayıp başlamayacağına, siz kendi oylarınızla karar vereceksiniz.

Bu kararınızın demokrasiden ve özgürlüklerden yana olacağından kuşkum yoktur. Bunca zulme ve tehdide rağmen boyun eğmeyen dik duruşunuz, Türkiye’nin aydınlık yarınlarının teminatıdır. Bu karanlık tablo karşısında umutsuzluğa, korkuya, yılgınlığa düşmeye gerek yok. Sonu belirsiz, karanlık bir tünele girmeden önce önümüzde ciddi bir fırsat var. Bu fırsatı hep birlikte doğru değerlendireceğiz ve göreceksiniz, ülkemizi bu uçurumun kenarından çekip alacağız.

Öyle, devletin bütün imkanlarını sınırsızca kullanarak seçim kampanyası yapan; valisiyle, kaymakamıyla, yargısıyla, medyasıyla, bütün bürokrasiyi AKP’nin emrinde çalıştıran, buna rağmen meydanları dolduramayan kof kabadayılığın tehditleri cesaretinizi kırmasın. Bunların bir oyluk canları vardır. Meydanlarda bağırıp çağırarak, insanlara hakaret edip düşmanlaştırarak halka boyun eğdireceklerini zanneden bu siyasi karikatürlere, halkın kim olduğunu ve gücünü göstermek hiç de zor değil.

24 Haziran’da sandığa atacağınız zarfın içine demokrasi istediğinizi gösteren 2 pusulayı, HDP ve Demirtaş oylarını koyun, gerisini bize bırakın. Seçim akşamı sandıklar açıldığında görün bakalım, o ha bire size parmak sallayıp, damarları çıkıncaya kadar bağıran sahte kabadayılar ne hale geliyor! Kendini dünya lideri zanneden bu üçüncü sınıf kasaba politikacılarına güzel bir ders verme fırsatını kaçırmayın. Bu nedenle mutlaka sandığa gidin. Oyunuzu kullanın ve sandıklara sahip çıkın.

“20 yıl daha hücrede tutsalar da boyun eğmeyeceğim”

Özellikle genç arkadaşlarım, bulundukları yerlerde müşahitlik için görev almalıdırlar. Ben buradan, en çok da kadınlara ve gençlere güvenerek aday oldum. Benim buradaki imkanlarım çok kısıtlı. Yüksek güvenlikli bir hücrede tutuluyorum. Ama biliyorum ki, benim adıma seçim kampanyasını sizler inançla, coşkuyla sürdürüyorsunuz. Yine biliyorum ki, aynı inançla ve coşkuyla sandıklara da sahip çıkacaksınız.

Beni merak etmeyin. Sizler iyi oldukça ben iyi olacağım. Sizler özgür oldukça ben özgür olacağım. Beni değil 20 ay, 20 yıl daha hücrede tutsalar bile zulme boyun eğmeyeceğim. Barış için, demokrasi ve özgürlükler için burada sizler adına direnmeye devam edeceğim. Bizi hapisle, hücreyle, ölümle korkutacaklarını zannedenler kendi gölgelerinden korkar hale geldiler. Onları kendi korkularıyla baş başa bırakıp, bizler, el ele güneşli güzel günlere yürüyelim.

“Önce insanız. Birbirimize yoktur üstünlüğümüz”

Peki, kimiz biz? Kürt’üz-Türk’üz, kadınız-erkeğiz, Aleviyiz-Sünniyiz, ama önce insanız. Birbirimize yoktur üstünlüğümüz. Sadece zulme karşıdır öfkemiz. Serez’in esnaf çarşısında Şeyh Bedrettin’dir adımız. Pir Sultan’dır bir yanımız. İşkence tezgahlarında Hallac-ı Mansur olduk. İbrahim’dik. Mazlum’duk biz. Dar ağacına yürürken başımız dikti. Deniz’dik. Hüseyin’dik. Yusuf’tuk. Sait’ti adımız, Dağkapı meydanında. Bolu Beyi’ne boyun eğseydik, Köroğlu’na çıkmazdı adımız. Mahir olmazdık, cesaret timsali. Kuyuda Yusuf’tuk, Kerbela’da Hüseyin. Sürgünde Ahmet Kaya, zındanda Yılmaz Güney’di namımız. Unutmayın ki;

Ekilir ekin geliriz,

Ezilir un geliriz,

Bir gider bin geliriz,

Bizi vurmak kurtuluş mu diyerek yola çıktık. Bizim farkımız budur işte. Biz tek adam değil, çok insanız. Bu kadar çok insan, bir tek adamdan korkacak değiliz. Biz hep birlikte ülkemizin, çocuklarımızın yarını için yürek yüreğe verip düze çıkacağız. Bizi idamla tehdit edenlere boyun eğmeyeceğiz.

 24 Haziran’da sandığa atacağınız zarfın içine korkuyu değil, geleceğe yazılmış umut dolu mesajınızı koyun. 1 oy HDP’ye, 1 oy Demirtaş’a deyin. Karanlığa, korkuya ve kabusa değil; aydınlığa, umuda, huzura, güvene ve barışa şans verin. Bunu başaracağımıza inanalım ve birlikte yapalım. Unutma, senle değişir her şey. Gelin beraber değiştirelim, hepimiz kazanalım.

TRT’ye eleştiri

Cezaevinde yaptığım konuşmamın birinci bölümünü bitirmeden önce, TRT’yi de adaletsiz ve haksız uygulamalarından dolayı eleştirdiğimi, bunları yapan yöneticilere hakkımızı helal etmediğimi; bununla birlikte, TRT’nin bütün emekçilerini de saygıyla selamladığımı ve bu adaletsizlikte onların rolünün olmadığını belirtmek istiyorum.

Bu duygularla sizleri bir kez daha saygıyla, sevgiyle selamlıyor, mübarek Ramazan Bayramınızı kutluyor, hepinize mutlu, umutlu yarınlar diliyorum.

 

Mersin Şehir Mezarlığı ve tesadüf olmayan şeyler… – Sevilay Çelenk

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Aynı mezarlıkta yatan üç kadın. Biri çok genç. Biri çok genç. Hepsi çok genç…

Kimi insan mezar ziyaretini ve mezarlıkları huzur verici bulur. Oldukça anlaşılır bir şey. Üç günlük hayatın bir avuç toprak, yeşillikler ve başucu taşında yazılı birkaç cümleyle nihayet bulduğunu gösteren yüzlerce mezar seni çevrelediğinde, şu hayatta haysiyetinden başka sıkı sıkıya tutunacağın hiçbir şey olmadığını da anlarsın. Huzur vericidir bu bilgi; hiç bir şeye hırsla yapışmamak gerektiğini gösterir.

Mezarlıklar çok şey anlatır. Her şeyden önce ülkelerin, şehirlerin ve insanların kaderi hakkında bilgiler içerir. Orada yatanların, genç ölenleri ayrı, uzun bir hayat yaşamış olanları ayrı ayrı şeyler söyler insana. Gidenin hayatını bir kaç satıra sığdırmak için çırpınan mezar yazıları vardır… Bazılarına ise birkaç cümle yetmez. Mezarlar anıtlaşır; hayatın ve ölümün biçimini anlatmaya yeltenir. Öfkeyle, kalp kırıklığıyla ve acıyla şekillenir mezar. Bergen’in, Konca Kuriş’in ve Özgecan’ın mezarları gibi.

Acıların Kadını Bergen”in mezarını çevreleyen geniş kafes birazdan neon ışıklarıyla aydınlanıverecek bir sahneyi de hatırlatır nedense. İsmi sahnenin üst kısmına kocaman yazılmış.

Sahne viran, ömür yarım, hayat acı…

Gazete linkine tıkladığınızda göreceğiniz üzere, şarkıcı Bergen’in katli anlatılırken, “Adam kıskanç, kadın inatçıydı” gibi en saçması ve hatalısından ifadelerle hikaye süslenir, romantikleştirilir.

Sözüm ona aşık ve kıskanç adam, 29 yıl sonra, Nisan 2018’de, küçük çocukları para ve motosiklet gibi eşyalar karşılığında kandırıp cinsel istismarda bulunduğu gerekçesiyle gözaltına alındı

Konca Kuriş’e gelince, onun hayatı ve ölümü, İslami radikalizmin (ve elbette genel olarak dinsel fanatizmin) içerebileceği kötülük repertuarının nasıl geniş ve nasıl tahayyül fersa olduğunu bu ülkenin insanlarına en açık, en acı biçimde göstermişti.

Korkunç bir erkek ideolojisi, erkek şiddeti ve zulmü Konca Kuriş’i katlederken, cehennemin de öte tarafta filan değil, yeryüzünde ve zihinlerde olduğunu gösteriyordu.

Konca Kuriş’in mezarı, Müslüman bir feminist kadının dürüst, zeki, mücadeleci ve sakınmasız bir biçimde sürdürdüğü onurlu hayatın sadeliğini yansıtan haliyle, insanın yüreğini yeniden yaralıyor.

Ne gariptir ki, dinlere inanmayan birçok insan, inanmamakla sonuçlanan müzakere süreçlerinde edindikleri “değerleri” ve öncelikleri sonsuz bir bağlılık ve neredeyse bir tür “inançla” taşıyabiliyor. Hayata, insana, yaşayan her şeye ve yaşamların sindiği “eşya”ya, tarihe ve hafızaya inanç ve öncelik…

Bir “hesap gününe” inanmıyor olanlar, her dakika hesap verilebilir biçimde yaşayabiliyor… Ya Konca Kuriş’in hayatını alçakça sona erdirenler? Haberlerden anlaşılıyor ki bu vahşetin failleri de toplamda on yıl bile hapis yatmamış

Özgecan… Ne söylenebilir ki onun için? İnsanın tam kalbinden geçen derin bir kesiktir onun kısacık hayatı. Cinsel saldırganlık sonucunda vahşice katledilmiş olması, toplumsal hafızayı sızım sızım sızlatan açık yaralarımızdan biridir. Anıt mezarda tırnak izleri görülen sonsuz bir çırpınıştır Özgecan’ın çırpınışı…

Bu üç kadın aynı mezarlıkta birbirinden sadece metrelerce aralıklarla uyuyor, biliyor musunuz bunu?

Kadın katlinin dinsel, cinsel ve aile içi şiddet gibi, farklı görünümler alsa da, birbirinin içine geçen –ve tümü de kadın düşmanlığından, maşizm ve militarizmden beslenen- yaygın saiklerinden üçü sonucunda hayatları çalınmış üç kadının mezarı da Mersin şehir mezarlığında…

Kadının yüzüne kezzap atan, kör eden ve en nihayetinde canını alan bir sözüm ona “aşk” biçimi (bir “malınsama” demek daha doğru olurdu), Bergen’i genç yaşında hayattan koparıp toprağa koyuyor…

Konca Kuriş’i işkenceyle, akıl almaz bir vahşet yöntemiyle öldürenler, bunu bir din, bir Tanrı adına yapıyor… Yüreklerindeki korkuyu ve “kudretsizliği” din istismarıyla ve kadın bedeni üzerindeki denetimle yatıştırmaya çalışan eril bir sefillik… Bitmiyor…

Ahlaki çifte standartların, toplumsal ikiyüzlülüğün, cinsel açlığın ve en önemlisi kadın düşmanlığına yönelik fiillerin cezasızlığı, Özgecan’ı da 20 yaşında hayattan koparıyor…

Bu üç mezar, bir yandan bir şehrin büyük talihsizliği, büyük trajedisi. Bir yandan da bu şehir, bu talihsizliği bağrına basmış sonsuza kadar. Kendini avutmaya çalışıyor. Koynunda yatan gencecik hayatları dinlendirmeye ve huzura kavuşturmaya çalışıyor…

Bergen’in, Konca Kuriş’in ve Özgecan’ın aynı mezarlıkta uyuduğunu ben de bilmiyordum. Öğrendikten sonra internetten taradığımda bu konuda yazılmış hiçbir şey de bulamadım. Demek ki insanın kalbini acıtan bu tesadüfü kelimelere dökmek bile zor gelmiş insanlara. Bana da çok zor gelmedi değil. Fakat hem bu kadınlara yaşanmamış hayatlarına karşılık, “unutulmayış” gibi küçücük bir şeyi ben de sunayım istedim. Hem de Kültürhane’deki etkinlikler vesilesiyle Mersin’e gelen konuklara şehri tanıtırken, önceliği bu mezarlığa veren Ulaş Bayraktar’a da bir kaç satırla şükranlarımı ifade edeyim istedim. Sonsuz bir şefkatle mezarlığı anlatır ve gezdirirken bu kadınların ziyaret edilmesine de vesile oluyor. O nefreti kazanılamayacak insanlardan.

İnsanın kalbini ışıldatan ne güzel insanlar var bu ülkede. Aslında onu ve ailesini sonunda Mersin’e götürüp yerleştiren acı bir olaydan, yüzbaşı babanın “şehit” edilmesinden önceye giden hiçbir bağının olmadığı bir şehri, Ulaş Bayraktar, taş binalarından, çoktan dönüşmüş limanlarından, denizinin dalgalarından ayrı ayrı seviyor ve bir akademisyen olarak bu şehri çalışıyor. Dinlerin görülmemiş biçimde koyun koyuna, erkek şiddetine kurban gitmiş “simge” kadınların yan yana uyuduğu mezarlıklarından seviyor bir şehri… Sevdiği de yetmiyor bu sevgiyi buraları gezdirdiği kişilerle de paylaşıyor… Sağ olsun.

Herkes yıkımla başlangıç yapılmış bir hayattan, hayat, sevgi, barış ve direniş çıkaramıyor. O çıkarmış, çıkarmaya da devam ediyor. Kısacası Ulaş Bayraktar’ın bir barış akademisyeni olması tesadüf değil. Kültürhane’yi kuran direngenliğin tesadüf olmaması gibi. Kültürhane’yi sarmalayan Ayşe Gül’ün berrak ve mütevazı varlığı tesadüf değil… Nalan, Metin hiç kimse… Onları sarmalayan güzel dostlar Serdar ve Jini tesadüf değil. Tesadüf olmayanların birliği Kültürhane’yi şehrin çeşitli yerlerinden kırılmış, çatallanmış kalbinde bir vaha olarak gülümsetiyor.

Tesadüf olmayan bu şeyler sayesinde, bir kültür evinin müdavimleriyle bir mezarlığın haksız ve hukuksuz hayata veda etmiş sakinleri arasında, temas eden herkesi güçlendiren muazzam bir hat kuruluyor.

Mücadele ve direniş böyle de bir şeydir. Böyle, çok güzel bir şeydir..

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

 

Sevilay Çelenk

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Atatürk Orman Çiftliği Hikayeleri

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Atatürk Orman Çiftliği Hikayeleri

Ankara’nın günden güne kaybetmekte olduğu, kentin belki de en önemli değerlerinden biri olan Atatürk Orman Çiftliği, (AOÇ) 1925 yılında hayata geçirilmiş olup kır ve kentin bütünleşmesinin amaçlandığı, tarımsal üretimin sanayi ve kooperatifler yoluyla örgütlendiği bir üretim mekanı olarak tasarlandı. 1937 yılında Türkiye Cumhuriyeti Hazinesine bağışlanmış olan alan, yeşillendirilerek korunması ve geliştirilmesi yönünde olan vasiyetin aksine yıllar içinde bölünmüş ve hukuksuz müdahalelere konu oldu. Son yıllarda saray, cami, eğlence parkı gibi ranta ve ideolojiye konu kentsel gelişmeler neticesiyle alan kamudan ve üretimden koparılıp, bölünerek ve azalarak günümüze kadar geldi. Cumhuriyetin kuruluş döneminin tarihini ve günümüze aktaran ve tüketime değil üretime konu olan AOÇ gibi alanlar günümüz kentlerinin problemlerine çözüm üretebilecek nitelikte öngörülü bir biçimde kurgulanmış ortak kültürel ve kentsel değerlerimizdir.

Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi yıllardır en önemli gündemlerinden birisi olan Atatürk Orman Çifliği’nin geçirdiği dönüşüme dair hukuksal, toplumsal ve akademik çalışmalarını sürdürüyor. Yıllardır süregelen AOÇ’nin hukuksuz talanına tekrar dikkat çekmek ve çocuklara yaşadıkları kentin kaybedilmekte olan bir öğesini tarihsel değerleri ve mekansal deneyimleri ile aktarmak, sorgulamayı ve hayal etmeyi öğretmek adına AOÇ Çocuk Öyküleri kitabı çalışmaları 2017 Mart ayında başladı. Kitabın bir diğer çıkış noktası AOÇ’nin barındırdığı değerlerin hızla unutuluyor olmasıydı. ‘Kültürel Mirası Koruma’ temelinin çocukluktan itibaren oluşması gerektiği fikrinden hareketle, çocuklara anlatılmak istenen kentsel deneyim, yaşanmışlıklar, hikayeler ve hayalleri kurgulamak üzere uygulamalı bir öykü yazma eğitimi düzenlendi.

Eğitim öncesi yazarların AOÇ hakkında bilgilerini genişletmek adına alanda yaşamış,oranın hikayesini bilen şehir plancıları ile bir söyleşi gerçekleştirildi. Sonrasında ise çocuklara anlatılmak istenen kavramları, öyküleri, yaşanmışlıkları, hayalleri birlikte düşünmek, üretmek ve çocuk hikayeleri yazmayı öğrenmek için teması Atatürk Orman Çiftliği olan uygulamalı bir öykü yazma atölyesi gerçekleştirildi. Ortaya çıkan 10 çocuk hikayesi 2017 sonbaharında çizimleri de yazarlar ve gönüllüler tarafından hazırlanarak okuyucuya sunuldu.

Dilşah Özdinç’in editörlüğünde, Birim Mor, Ceren İlter, Çağatay Çakmak, Funda Mengilli, Merve Erol, Özlem Yalçınkaya, Selin Dağ, Elif Simay Dağ ve Şenay Aköz’ün yazarlığında, Çiğdem Yönder, Ceren İlter, Ender İplikci, Funda Mengilli ve Özlem Yalçınkaya’nın çizimlerini yaptığı ‘Aoç Hikayeleri’ kitabını Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesinden ve Odamızın diğer şubelerinden temin edebilirsiniz.

Atatürk Orman Çiftliği Hikayeleri

Editör: Dilşah Özdinç

Yazarlar: Birim Mor, Ceren İlter, Çağatay Çakmak, Funda Mengilli, Merve Erol, Özlem Yalçınkaya, Selin Dağ, Elif Simay Dağ ve Şenay Aköz

Çizerler: Çiğdem Yönder, Ceren İlter, Ender İplikci, Funda Mengilli ve Özlem Yalçınkaya

TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi

6 yaş ve üstü

 

 

Sıla Özkavaf

Neden insan olalım ki – Özge Doruk

Bayramın birinci günü itibariyle tüm sosyal medya hesaplarımıza bir haber düştü. Sapanca’da ayakları ve kuyruğu kesilip ormana atılan yavru bir köpeğin bulunduğu haberi herkesi şok etti. Tam bu haber üzerine çıkan tepkiler beni kontrolsüz bir şekilde yazmaya zorluyor.

“İnsan” olmayı ne zamandır üstün bir konum olarak görüyoruz ki “insanlığa” zeval getiren her bir durumda, büyük bir vicdan mastürbasyonu sağlayan sosyal medya hesaplarımıza gömülüyoruz. En gelişmiş ülkelerden en gelişmemişlerine dünyada insanın olduğu her yerde insan olmayan her varlık yok ediliyor.

Uzaklarda bir yerlerde her gün insanlar tarafından fok balıkları dövülerek öldürülüyor. Uzaklarda bir yerlerde her gün insanlar tarafından yunuslar, balinalar avlanıp, büyük sektör pazarlarına çıkarılıyor. Bir yerlerde farelerin gözlerine kimyasal damlatılıyor, kulağı kesiliyor ve bakalım yenisi çıkar mı acaba diye kafeste bekletiliyor.

Muhtemelen ben bunları yazarken birkaç bin tanesi daha öldürülmüştür. Yakınlarda bir yerlerde bir köpek, bir eşek, boynuna halat geçirilen herhangi bir hayvan “bir anlık gaflete düşen” insanın tecavüzüne uğruyor. Stres atmak için gücünü kanıtlamak için zevk için sadece ve sadece insan olduğu ve buna hakkı olduğunu düşündüğü için bir yaban hayvanı alnının tam ortasından vuruluyor. Akabinde bedeni bir instagram sayfasında sergilenip ‘like’ kasılabiliyor. Bu şehirde, bu ülkede her gün onlarca köpek ormanlara terk ediliyor, belediyeler tarafından.

Tüm bunları üzüntüden kahrol diye yazmıyorum insanoğlu(!). Bir işe yaramaz kendimden biliyorum. Koskoca evren tarihinde toplasan bir arpa boyu yol almamış ömrümüz, evrenin geri kalanından değerli, üstün ya da farklı değil. Ve yapılan her katliamda, katliamı gerçekleştiren kişiyi ‘insanlıktan’ çıkarıp kendi ‘insanlığını’ kurtarmaya çalışman anlamsız. Bir varlık olarak evren denen yapbozun bir parçasından ibaret olduğunu idrak ettiğin gün belki o gün yapboz tamamlanmış olur. Şu anda halen kaos.

 

Özge Doruk

Avrupa Yeşiller Partisi 28. konsey toplantısından izlenimler II – Sema Alpan Atamer

Avrupa Yeşiller Partisinin 18-20 Mayıs 2018 tarihlerinde Antwerp’te yapılan 28. Konsey Toplantısından notlarımı özetle sizlerle paylaşmaya devam ediyorum.

 

Toplumsal Cinsiyet Ağı

Katıldığım “Toplumsal Cinsiyet Ağı”nın toplantısında katılımcı sayısı azdı çünkü çoğu kişi Brüksel’deki  Onur Yürüyüşüne katılmaya gitmişti. Bu oturumun moderatörü Vesna Jusup idi.

Konuşmacı ise Daniela Pichler (Avrupa Kadınlar Lobisi Politikalar ve Kampanyalar Direktörü) idi. Sunumuna ilişkin aldığım notlar özetle şöyle:

Ulusal, yerel ve Avrupa düzeyindeki seçimler, EGP’nin her zaman odağında oldu. Şimdi, bizleri parlamentoya taşıyacak söylemlerimizi konuşmanın zamanı. Toplumsal cinsiyet eşitliği, bizim politikalarımızın temel değerlerinden birisi olduğu kadar, etrafında örgütlendiğimiz, politikalarımızı tanıttığımız, kampanyalar yürüttüğümüz prensiplerimizden biri. “Toplumsal cinsiyet eşitliği seçimler için ne yapabilir; seçimler toplumsal cinsiyet eşitliği için ne yapabilir? Listelerdeki kadınları nasıl daha fazla destekleyebiliriz; kadınların seçilebilecek pozisyonları kapmalarını nasıl sağlayabiliriz; toplumsal cinsiyet eşitliğini kampanya gündemine nasıl getirebiliriz?” yanıtlamamız gereken sorular.

Polonya’da %30 kadın kotası var. Avusturya’daki “50+ kuralı” parlamentonun %100’ünün kadınlardan oluşmasına olanak tanısa da halen %65-70’i kadınlardan oluşuyor. Makedonya Parlamentosunda Yeşil Partiden 2 kadın milletvekili var. %30 kota, kadınlara ve temsilde daha az avantajlı grupların hepsine ayrılmış bir kota.

Avrupa Parlamentosu seçimlerine yönelik olarak feminist bir parlamento için Avrupa Kadınları Lobisi grubu kurulmuş. 2000 üyesi var. Siyasi partilerin kurumsal yapısı günün siyasal hareketleri için artık yeterli değil. Avrupa Kadınlar Lobisine neden ihtiyaç olduğunun gerekçeleri şöyle:

  • Kadınlarla erkekler arasında gerçek bir eşitlik yok
  • Kadın örgütleri arasında ittifak kurmaya, bilgi paylaşımında bulunmaya, ortak eylemler geliştirmeye ihtiyaç var
  • Çeşitlilikleri ile birlikte kadınların tümünün desteklenmesine  ihtiyaç var
  • Avrupa düzeyinde kadınların sesi ve savunucusu olmak gerek
  • “Hep Birlikte bir değişim getirebiliriz” diyebilmek için

Mücadele konuları ve tehditler

  • “Eşitlik zaten var” miti
  • AB politikaları, doğrudan değişime tahvil etmez
  • Aşırı muhafazakar, anti-feminist ve dini grupların saldırıları
  • Bazı hükümetler, STK’lar ve yurttaşlar üzerindeki kontrolleri arttırmakta
  • Neoliberal sistem ve tüketim toplumu
  • Son zamanlardaki kemer sıkma politikalarının yarattığı iklimi
  • Mali kesintiler, stereotipler, bireyciler
  • Kadına yönelik şiddet.Günümüzde Avrupa’da her hafta 50 kadın cinayete kurban gidiyor. Avrupa çapında 15 yaşına gelmiş 9 milyon kız, siber şiddetin bir türünü yaşamış durumda. Her 3 kadından biri erkek şiddetinin kurbanı.

Buna karşılık olumlu gelişmeler ve fırsatlar da var:

  • Kadınlar ve genç kızlar, artık toplumun her ortamındalar: eğitimde ve istihdamda, politikada ve iş dünyasında karar verici pozisyonlarda
  • Yeni nesil genç feministler geniş çapta seferber olmuş haldeler
  • Bazı erkekler de kadın örgütlerinin taleplerine destek vermek üzere feminist hareketlerle ilişkilenmiş durumdalar

Toplumu dönüştürmek  için:

  • Avrupa düzeyinde kadınların insan hakları için güçlü ve sürdürülebilir kurumsal mekanizmaları sağlamak
  • Kadınlara ve kızlara yönelik şiddetin her biçimine son vermek ve barış içinde, insanların güvenli ve onurlu yaşadıkları bir toplumu teşvik etmek
  • Seksizm kültürü ve stereo tiplerle mücadele etmek ve değiştirmek; kadınlar ve erkekler için pozitif rolleri teşvik etmek
  • Eşitlik, refah, bakım ve sosyal adalete dayalı yeni ekonomik modelleri temel alan sürdürülebilir ekonominin feminist dönüşümünü teşvik etmek
  • Kadınları siyasi, sosyal ve ekonomik katılımın ve karar almanın kalbinde konumlandırmak gerekiyor.

Kampanyamızı karmaşık Avrupa bağlamında yürütüyoruz:

  • Avrupa Parlamentosu seçimleri muhtemelen AB’nin kurucu değerlerini sorgulayan bir siyasi iklimde cereyan edecek; çünkü yurttaşlar, kurulu siyasi yapılara olan inançlarını kaybediyorlar.
  • AB, şimdiye kadar görülmemiş biçimde zorluklarla karşı karşıya: bu, popülistlerin gündemi istedikleri tarafa sürükleyebilmelerinin ve AB’yi suçlanacak uygun bir dış düşman olarak tanımlamalarının sonucu. Avrupa’nın pek çok kısmında ana akım partiler arasında toplulumumuz için olumlu bir alternatif vizyona sahip güvenilir politikacılar yok.
  • Avrupa Parlamentosu seçimleri, dönüştürücü, ilerici kadınları değişimin ajanları olarak gören, tüm Avrupa’da kadın haklarını hayata geçirecek politikaları ve pratikleri ilerleten feminist liderlik vizyonumuzu geliştirmek için olağanüstü bir fırsat.
  • Seçimler, tüm kadınların seslerini yükseltmeleri ve Avrupa’nın farklı bağlamlarında çeşitlilikleri ile yaşadıkları deneyimleri duyurmaları; ve bunları Avrupa’nın karar alma ortamlarına getirmeleri için müthiş bir fırsat.

Önceliklerimiz:

  • Avrupa partileri ve kurumları
  • Ulusal düzeydeki kurumlar (siyasi partiler ve kadın adaylar-onların eğitilmesi)
  • Kamunun görüşleri ve bilinci

odaklandığımız noktalar:

Kadın ve kızlara yönelik siber şiddet, gerçek Dünyadaki şiddetin bir uzantısı. Siber şiddet, kadınlara fiziksel şiddet kadar zarar veriyor. Online şiddet özellikle toplumsal cinsiyet ve gençliğin kesişen kümesinde daha yaygın; Slovenya’da her 5 genç kadından 1’i siber tacize maruz kaldı. Avrupa gazetelerinde yayınlanan fotoğrafların sadece %16’sı 45 yaş üstü kadınlara ait. Diğer bir deyişle, genç kadın görüntüsü meta gibi kullanılıyor.

Kadınlara ve kızlara yönelik online suçlara karşı yaratıcı çözümler üretmek ve politika önerileri geliştirmek için 6 aylık bir proje yürüttük. Proje kapsamında,

  • Masabaşı araştırmalar ve rapor ve kaynak paketi oluşturmak üzere görüşmeler yapmışlar
  • Uzmanlarla, teknoloji liderleri ve kilit karar alıcılarla katılımcı online görüşmelerle hüküm süren siber şiddeti tartışmışlar.

Bu proje, büyük bir başarı sağlamıdı ve çeşitli etkinliklerde sunuldu.

“50/50 Avrupa için Kadınlar, Kadınlar için Avrupa” başlığı ile ortak andımız şöyle:

  • Kadınların, her türlü baskıdan uzak; hayatın her yönüne katkılarının kabul edildiği ve ödüllendirildiği; eşit haklardan yararlandıkları ve her bir karar alma kademesine katılabildikleri bir Dünyayı savunacağıma söz veriyorum.
  • Liderlikte ve iktidarda kadınların ve erkeklerin eşit temsilinin sağlandığı gerçek bir Avrupa demokrasisi için çalışmaya ahdediyorum; toplumsal cinsiyet eşitliğinin, kadın haklarının ve sürdürülebilirliğin, Avrupa’nın her alandaki politikalarında hem belirleyici olması hem de yapılacak politikalarla desteklenmesi için çalışacağım.
  • Kadınların ve kızların haklarını temel insan hakları olarak kabul ediyor ve kadınlarla erkekler arasında gerçek eşitliğin sağlanmasını, Avrupa Birliği ve üye devletlerin önceliği olarak görüyorum.
  • Avrupa Parlamentosu ve üyelerinin, şimdi ve gelecekte kadınların haklarının tam anlamıyla fiiliyata geçirilmesi, kadınların ve kızların güçlendirilmesi ve herkesin eşit olabilmesi yönünde anlamlı bir değişim yaratabilecek güce ve sorumluluğa sahip olduğunu iddia ediyorum.

Siyasetteki kadın adaylara özellikle siber saldırılara ve tacizlere karşı kendilerini nasıl koruyacaklarını öğretmek üzere eğitimler düzenleniyoruz. Westminister Foundation for Democracy tarafından 19-20 Mart 2018 tarihinde “Siyasette kadınlara karşı şiddetin durdurulması: yeni normal zamanı (Stopping violence against women in politics: time for a new normal)” başlıklı uluslararası bir konferans düzenlendi. Sonuçta pek çok politika önerildi. 6 hafta önce Stokholm’de 121 ülkeden 500 kişinin katıldığı bir Toplumsal Cinsiyet Forumu düzenlendi.

Seçim yasasını, Parlamentonun  %50’sinin kadın parlamenterlerden oluşması için değiştirmek üzere çalışmalar yapıyoruz.

İsveç’te 480 günlük annelik izninin ebeveyn iznine dönüştürülmesi konuşuluyor.

Balkan Ağı

Katıldığım son oturum, Balkan Ağının toplantısıydı.

Balkan Ağının amacı, bölgesel sorunlara ilişkin karşılıklı bilgilenmek, dayanışmak ve ortak eylemler/kampanyalar yürütmek.

Toplantıda 2 sunum yapıldı:

1) Romanya Yeşilleri tarafından RomanyaKodzluy’daki ve Bulgaristan Belene’deki Nükleer Santrallara yapılmak istenen ilave ünitelere ilişkin verilen mücadele anlatıldı. Santralı finanse eden Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD)’ye yapılan şikayetler, radyoaktif atıkların bertarafına ilişkin faaliyet gösteren devlet işletmesinin yetersizlikleri, Aging Management Review (AMR) çalışmasının sonuçları anlatıldı. Avrupa, nükleer enerjiden vazgeçerken, özellikle Balkan ülkelerinde yeni nükleer santrallar veya üniteler inşa edildiğine dikkat çekildi. “Nükleerden vaz geçmek için Almanya rol model olabilir mi?” sorusu gündeme getirildi. Rönesans olarak nitelendirilebilecek, Avrupa’nın nükleerden vazgeçip, yenilenebilir enerjiye geçişinin arkasındaki mali çıkarların rapolanması önerisi getirildi. Yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişi, sosyo-ekonomik bir dönüşümün ve teknolojik yeniliklerin fırsatı olarak gören “Enerji demokrasisi hareketi (energy democracy movement)”nden bahsedildi. Balkan Ağı’nın inisiyatifi ile bir Balkan Nükleer Koalisyonundan hareketle, “Slovenya’dan, Macaristan, Bulgaristan, Romanya ve Türkiye’de yeniden devreye sokulmaya çalışılan nükleer santral serisine karşı yeni bir ortak mücadele ve kampanya yürütülebilir mi?” sorusu soruldu.

2) Türkiye’den Yeşil Sol Parti tarafından özellikle Karadeniz Bölgesini tehdit eden Kanal İstanbul mega projesine karşı verilen mücadele sunuldu.  Avrupa Yeşiller Partisi’nin 28. Konsey toplantısına Yeşil Sol Partiden Yasemin Kipkurt ve Burcu Genç katılmışlardı. Ayrıca aynı partinin Berlin Şubesi üyelerinden 2 katılımcı da gelmişlerdi. Sunum, Burcu Genç tarafından yapıldı. Kanal İstanbul projesinin konumu, boyutları, fiziki verileri konusunda bilgi verildi. Projenin resmi olarak açıklanan amaçlarından ve buna karşılık tahmin edilen esas amaçlarından söz edildi. Uygulanan ÇED sürecinin teknik ve toplumsal açıdan meşruiyeti sorgulandı. Olası çevresel etkileri sıralandı. Yunanistan’dan gelen katılımcılar projeye çok ilgi gösterdiler ve ortak mücadele kampanyası yürütmeyi teklif ettiler.

 

 

Sema Alpan Atamer

[Gözlem] Bayramlarda çalışırız…- Selim Altınok

Bayram kelimesi sevinci, coşkuyu çağrıştırır çoğumuza. Son yıllarda ise daha çok tatili akla getirir oldu nedense! Şu günlerde Ramazan Bayramı’nı yaşıyoruz.

Bayram günlerinde akraba, eş-dost biri birini ziyaret ediyor. Sohbet sırasında en çok şeker ve çeşitli tatlılar ikram ediliyor misafirlere. Bu nedenle ikinci adı Şeker Bayramı oluvermiş zamanla. İnsan ruhunda hoş çağrışımlar uyandıran tatlı ve şeker eşliğinde muhabbeti öne çıkaran yönüyle bu bayramı pek seviyorum. Coğrafyamızın mutfak kültürü malum… Çeşit çeşit tatlılar bu kültürün önemli bir bölümünü oluşturuyor. Baklava, şöbiyet, özellikle Ramazan ayına özgü güllaç ilk akla gelenler. Vitrinleri süsleyen bin bir çeşit çikolata da cabası!

Yine de geçmişi yüzyıllara dayanan lokum ve badem şekerinden hiç vazgeçemem doğrusu. Tatları, kokuları, çeşitleri değişti zaman içinde ama olsun! Eskiden sadeydi badem şekeri, arasına çikolata katmanı eklenmiş yeni versiyonunu da test ettik onayladık milletçe. Güllü, sakızlı derken, artık çeşitlerini sayamıyoruz lokumun! Atalarımız bugüne bir zaman yolculuğu yapıp da şöyle bir çarşıya çıksalar yüzyıllar önce ürettikleri lokumun ne kılıklara girdiğini görünce epey şaşırıp Lahavle çekerler herhalde! Bu arada yeri gelmişken söyleyeyim, benim tercihim kestaneli lokum. Her yerde bulunmuyor ama rast gelirseniz kaçırmayın derim. Olmazsa kaymaklısı, Hindistan cevizlisi, incirlisi de olur. Yalnız bana bildiğimiz cevizli lokum ikram etmeyin, onu yiyemiyorum. Ceviz alerjim var, sebebini başka bir sefer anlatırım. Bayram günü başınızı şişirmeyeyim.

Bunca çeşide, lezzete karşın günümüzün şekerlemeleri ve tatlılarını gönül rahatlığı ile yiyemiyoruz. Neden mi? Katkı maddelerinin gıda endüstrisinde kullanımı arttıkça korkar olduk. Bir de mısır şurubu meselesi var malum! Şimdi bir tatlı önümüze konduğunda önce düşünüyoruz, mısır şurubu mu, gerçek şeker mi diye? Adı sanı bilinen markaların ürettiği, fiyatları biraz yüksek ürünleri tercih etmeye çalışıyoruz. Market işi kurabiye ve tatlılardan kaçınmaya gayret ediyoruz ama bence nafile.

Neyse, bayramdan sonra bir ara gider kolesterolümüzü ölçtürürüz. Her zamanki gibi doktor sonuçları görünce “pastanenin kapısından girmek yok, hamur işi yasak, karbon hidrat yasak” diyecek biliyorum. Bir seferinde, tahlil sonuçlarını aldığım gün eve misafir gelecekti ve doktorun yanından çıkar çıkmaz hemen bitişikteki pastaneye girivermiştim de içimden kıs kıs nasıl gülmüştüm kendime. Doktora bir dahaki gidişimde bunu anlatmıştım da birlikte gülmüştük. Aile hekimim İnci Hanım da bir hikâye anlatmıştı o zaman yaşlı bir hastası varmış, tahlilleri yüksek çıkmış. “Kesinlikle tatlı yok” demiş. Öğle tatili olmuş. Doktor Hanım hava almak üzere şöyle bir dışarı çıkıp yakındaki parka gidince ne görsün? Az önceki hastası banka oturmuş, elinde kocaman bir dondurma külahı, göz göze gelmişler ve tabi gülümsemişler, yapacak bir şey yok, seviyoruz tatlıyı…

Eski bayramlar mı bugünkü bayramlar mı? Bence bu hoş ama boş bir tartışma. İçimizde hep bir eskiye özlem var ya, her şeyin eskisi iyiydi gibi geliyor. Gerçekte pek de değişen bir şey yok aslında. Geçmişi yaşayan bizler, “ah ne günlerdi o günler” derken, biraz da giden ve bir daha geri gelmeyecek olan gençliğimiz için hayıflanıyoruz. Yine de biraz nostaljiden kimseye zarar gelmez…

Eskiden bayramlarda büyüklerimizi ziyaret eder, ellerini öperdik. Onlar da bize özenle seçtikleri bayramlık mendiller hediye ederlerdi.  Bayram sonrası gerçek bir mendil koleksiyonumuz olurdu. Şimdi o mendiller nerelerde bilmiyorum. Birkaç tanesi çamaşır çekmecesinde karşıma çıkıveriyor arada, duygulanıyorum. Günümüzde kimse bez mendil bulundurmuyor yanında. Artık kâğıt mendilden başkasını taşımıyoruz, çok hijyenik olduk, ıslak mendil de bulunduruyoruz çantamızda. Şimdiki çocuklara bayram diye rengârenk bez mendillerden vermeye kalksak bize tuhaf tuhaf bakarlar herhalde. “Amcacığım, bunu ne yapayım şimdi”?

Çocuk haklı, bez mendili bir iki defa kullanınca kirlenecek, kim yıkayacak, ütüleyecek. Bunun yerine mümkünse dolgun bir bahşiş vermek en iyisi. Çocukluğumuzda da bahşiş verilirdi. Mendilin içine bozuk para koyup sararlardı. El öpünce alacağımız şık mendili önemserdik, içindeki paranın miktarıyla ilgilenmezdik pek. Gerçi o bozukluklarla epey iş görürdük. 25 kuruşa Bir külah dondurma, pamuk ya da elma şekeri veya bir şerit çatapat alır keyfimize bakardık.

Şimdi öyle mi? Teknoloji gelişti, her şeyin iyisi var… Çatapat yerine havai fişek! Külah yerine kornet! Çocuklar haklı, öyle 25 kuruşla mendille filan bahşiş olmuyor, kurtarmıyor, vereceksen bir onluk, ya da yirmilik, hatta duruma göre ellilik, yüzlük vereceksin. Çağ değişti, her şeyin en büyüğü, en gelişmişi makbul şimdi. Anadol otomobil çoktan tarihe karıştı, artık küçük araçlara binmiyoruz, kocaman ciplere biniyoruz. Apartmanlar yetmiyor, siteler, rezistanslar inşa ediyoruz. Şehrin tam ortasına bilmem kaç katlı gökdelenler dikiyoruz. Çocuklarımıza da bahşişin en büyüğünü vereceğiz tabi. Kendi tatminsizliğimize onları da ortak edeceğiz.

Kızılçullu Köy Enstitüsü- 1940

Bir kitap okuyorum bugünlerde. Talip Apaydın’ın “Köy Enstitüsü Yılları” Bu kitabı üniversitedeyken okumuştum. Nedense bir özlem olmuş içimde, tekrar ediyorum. 17 Nisan 1940 tarihinde çıkan yasayla resmen hayata geçen Köy Enstitüleri projesi, köyümüzü, köylümüzü kalkındıracak eğitim altyapısını oluşturmayı amaçlayan yurt sever bir girişimdi. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve köy enstitülerinin kuruluşunda büyük payı bulunan İsmail Hakkı Tonguç’u bu vesileyle bir kez daha saygıyla anıyorum.

Ne yazık ki Köy Enstitüleri çok yaşamadı “yaşatılmadı”. Ülkemizin kalkınmasında önemli payı olacak bu uygulamalı eğitim merkezleri çok geçmeden kapandı. Tanıdığım bir enstitü mezunu büyüğüm var. Sait Demirkol. Bugün seksen yaşlarında, hala müzik dersi veriyor, evinin bütün tamirat işlerini kendisi yapıyor. Benim mandolinimi ve kemanımı da tamirat için ondan başkasına emanet etmem.

Talip Apaydın’ın akıcı bir üslup ile kaleme aldığı “Köy Enstitüsü Yılları” adlı kitabında yer alan bir pasajı ilk okuduğum günden beri hiç unutamadım. O bölümün başlığı bir sloganın ötesinde, belki de bir özdeyişti aslında: Bayramlarda çalışırız bayramlar için…

Köy Enstitülerinde, öğrencilere sadece beynini değil ellerini de çalıştırmaları için birçok beceri kazandırılmıştı. Ağaç dikmekten tuğla yapımına, keman çalmaktan duvar ustalığına her şey öğretilmişti. Amaç, bu memlekete yalnızca masa başında çalışacak kalem efendisi yetiştirmek yerine, eline emeğine güvenen, üreten insanlar kazandırmaktı. Enstitülerin kuruluşu sırasında öğrenciler aldıkları eğitim sayesinde, kendi dersliklerinin yapımında bizzat görev almışlardı. 1940’ların yoksunluğunda, dünya savaşının zorlu koşullarında, kendi bulgurunu, mercimeğini, salatalığını, domatesini enstitü çevresindeki topraklarda kendileri yetiştirmişlerdi.

Bütün bu işleri yaparken ders saatiyle sınırlı kalmamışlar, akşamları, hatta bayram günleri bile emek vermişler, harç karmışlar, taş taşımışlardı. Bunu yaparken, öğretmenlerinin “Bayramlarda çalışırız bayramlar için” sözünü gönüllerine yerleştirmişlerdi.

Ülkemiz bugün o denli kötü maddi koşullar altında değil elbette. Ancak, insanlarımızda bir isteksizlik, hedefe odaklanamama görüyoruz. Özellikle gençlerimiz çalışmayı sevmiyor, kısa yoldan zengin olmak, her işin kolayına kaçmak düşüncesi hâkim. O günlerin ruhunu şimdiki nesillere de aşılayabilsek iyi olmaz mı? Yine bayramlarda çalışsak bayramlar için nasıl olur?

Ülkemizde ve dünyada barışın hüküm süreceği nice güzel bayramlar yaşamak dileğiyle.

 

 

Selim Altınok

 

[Yaşadım Diyebilmek] Ayağıma takılan ülkücülük tehlikesi – Şahin Tekgündüz

1955’in yazında gelmiştik Ankara’ya. Aile, köklerinden yeşerip yarım yüzyıl yaşadığı Nevşehir’den kopmuş, yeniliklere açılabilmek için başkentte yaşamaya karar vermişti. Babam, o günler için büyükçe bir kasaba olan Nevşehir’in Altındiş Mustâbey’i idi.

Ortaokul mezunu küçük bir maliye memuru olmasına rağmen modern yaşam tarzını benimsemişti. Olanaklarının elverdiği ölçüde şık giyinmeye özen gösterir, beyaz gömleği ve papyon kravatıyla farklılık yaratmaya çalışırdı. Sürekli borç içinde yaşamayı göze alıp, anneannem ve üç teyzemin de yer aldığı kalabalık bir ailenin yükünü yüksünmeden üstlenmişti. Sekiz on yıl sonra teyzelerim evlenip ben de liseyi bitirince Nevşehir’in sınırları dar gelmeye başlamıştı. Her şeyden önce benim yüksek öğrenim görmem gerekiyordu ve arkamdan da üç kız kardeşim geliyordu. Liseyi borç harç içinde Niğde’de paralı yatılı olarak okumuştum ama aynı durum üniversite için söz konusu olamazdı. Aile dostumuz ve ortaokuldaki müzik ve elişi öğretmenin Îsâ Coşkuner Ankara’ya yerleşmiş, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nde Levazım Müdürü olarak göreve başlamıştı. Benim mutlaka yüksek öğrenim görmemi, hattâ imkân yaratılabilirse Güzel Sanatlar Akademisi ya da Devlet Konservatuarı’nda okumamı istiyordu. Bu isteğinin de etkisiyle bir süre sonra Devlet Tiyatrosu’nda babam için de bir kadro ayarlamış, Ankara’ya yerleşmemizin yolunu açmıştı.

Ankara’ya gelmiş ve yerleşme yollarını aramaya başlamıştık. Babam da annem de belli etmemeye çalıştıkları bir panik içindeydiler. Bu büyük kentte, üstelik de ülkenin başkentinde nasıl yaşayacaktık, buranın yaşam koşullarına nasıl uyum sağlayacaktık? Bu değişimin bir de tersyüz edilmesi olasılığı yok muydu? O zaman eşe dosta ve kendimize karşı rezil rüsva olmayacak mıydık? Onlar böyle düşünüyor olabilirdi ama ben hiçbir yabancılık duygusu taşımıyordum. Ankara sanki çok iyi bildiğim bir yerdi de gelip yerleşmekte geç kalmıştık.

Niğde lisesindeki üç yıllık yatılı hayatım bana çok şey öğretmişti. Kendi çapımda sosyalleşmiştim. Lisenin ilk günlerinde yaşadığım birtakım uyumsuzlukları tez zamanda üzerimden atmış, hattâ bazı konularda küçük arkadaş gruplarının lideri rolüne bile soyunmuştum. Örneğin toplu halde sinemaya gitme organizasyonlarını ben yapıyordum. O yıllarda Niğde’de eski sinemaya oranla daha büyük belki de daha hantal bir sinema yapılmış, gişesine de Türkçe konuşmaktan aciz iri yarı birisi oturmuştu. Hafta sonu izninde ilk işim ona uğramak ve gelecek filmlerin neler olduğunu öğrenmekti. O derdini zor anlatan adamdan daha çok renkli film getirmesini istemiştim de o da İstanbul’u telefon açarak, “Bak abi lisedeki gençler boyaklı film istiyor, fiyatı çok artırmadan boyaklı film de gönder bana…” demiş, renkli filmlerin adını boyaklı film koymuştuk.

Bu toplu sinema gruplarına öğretmenlerimizin katıldığı da olurdu. Sâdi Baydar, Tahsin Çizenel, Ahmet Mâruf Buzcugil… Tarih öğretmenimiz Nihat Karakurum da bu gruplardan birine katılmış, böyle organizasyonlar yapıp arkadaşlarımı sinemaya getirdiğim için beni kutlamış, filmi seyrederken de yanıma oturmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam ‘Quo Vadis’ filmiydi. Büyük bir keyifle filmi izlerken öyle bir çam devirmiştim ki, Nihat Bey’de yarattığım olumlu imaj yerle bir olmuştu. Oyuncular kristal kupalarda şarap içiyorlardı ve ben büyük bir hatâyı yakalamışım gibi saf saf, “Hocam o çağda cam var mıydı?” diye sorma gafletinde bulunmuştum, Nihat Bey de karanlıkta büyük şaşkınlıkla bana dönmüş ve “Tarih hocan olarak bunu duymamış olayım” demişti. O an sinema yıkılsa da altında kalsam duygusuyla kıpkırmızı olmuştum da karanlıkta kimse görmemişti.

Demem o ki, dünyaya açık bir gençtim. Nevşehir’de haftada iki kez gelen postadan Dünya ve Cumhuriyet gazeteleri alır, evdekilerin şaşkın bakışları altında neredeyse ilanlarına kadar hatmeder, ortaokuldayken ve sömestr tatillerinde Damat İbrahim Paşa Külliyesi’ndeki Halk Kütüphanesi’nin kemerli loş salonlarında kitabın birini bitirir bir başkasına başlardım. Bu nedenle de Kütüphane Müdürü Makedonya göçmeni Arif Demirtaş’n bir numaralı gözdesiydim. Çok okuyan bilir demişler ya, Ankara, hattâ İstanbul da benim için tümüyle yabancı olduğum yerler değildi.

Ankara’da ilk haftalar teyzemlerin Demirlibahçe Gönül Sokak’taki dairesinde kiralık ev aramakla geçti. Demirlibahçe o yıllarda, Anadolu’dan göçüp kentlileşmeye yönelmiş ailelerin, özellikle de Nevşehir yöresinden gelip yerleşenlerin tercih ettiği semtlerden biriydi. Dikimevi’ne çıkan Evren Sokak’la Mamak Caddesi’ne çıkan küçük sokaklarla şehre bağlanıyor, kuzeyindeki Şehitlik semtindeki gecekondularla sınırlanıyordu. Birkaç katı geçmeyen apartmanları, yeni yeni boy atmaya başlayan akasya ağaçlarıyla donatılmış birbirine paralel sokaklarıyla şirin mi şirin bir semtti.  Teyzemlerinki gibi bir apartman dairesine gücümüz yetmediği için aynı sokaktaki Uluoğlakçı Apartmanı’nın iki katlı şantiyesinin alt katında karar kılmıştık.

Bu arada Kaç kez Gençlik Parkı’na götürüldüğümüzü ve kömür semaverli çay bahçelerinde çay ya da limonata içtiğimizi, ailenin ve özellikle de benim geleceğim konusunun ne kadar tartışıldığını anımsamıyorum. Bu tartışmalar sonucunda, ailenin çaresizliği ve ezikliğim yüzünden hiç itiraz edemediğimden, daha önce aklımdan bile geçmeyen Hukuk Fakültesi’nde karar kılmıştık. O yıllarda öyle ÖSS’ler, ÖSYM’ler falan yoktu. Herkes bileğinin, daha doğrusu kafasının hakkıyla aldığı lise notları ya da her fakültenin bağımsız olarak açtığı sınavlarda kazandığı puanlarla seçiyordu okuyacağı üniversiteyi. Benim lise bitirme derecem Siyasal Bilgiler ve Tıp fakültelerine sınavsız girmeme olanak sağlıyordu ama, her ikisinde de devam zorunluluğu vardı. O nedenle boynumu büküp Hukuk Fakülteli olmayı kabullenmek zorunda kaldım. Bu arada Devlet Tiyatrosu’ndaki imalat memurluğu de başlamıştım.

Her sabah teyzemin kayınbiraderi Refik Atay (hani şu bir dönemin Devlet Tiyatrosu sanatçısı Mehmet Atay’ın babası) ve bir alt sokaktaki, dönemin önemli ülkücülerinden ve Türkçülerinden Necmettin Sefercioğlu ile buluşup, Dikimevi, Dörtyol, Hamamönü, Samanpazarı üzerinden yürüyerek Opera binasına gidiyordum. Necmettin Sefercioğlu benden büyüktü. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin Kütüphanecilik bölümünü bitirmiş, Türkocağı’nda çalışıyordu. Yanılmıyorsam bir yandan da doktora hazırlığı yapıyordu. O, Samanpazarı’nı Atatürk Bulvarı’na bağlayan yokuşun ortasında bizden ayrılıyor ve birkaç yıl sonra kira ile Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü’ne devredilerek Üçüncü Tiyatro adını alan görkemli tarihî binadaki Türkocağı Ayniyat Sorumlusu görevine gidiyordu. Refik Atay ise, İstasyonun yanındaki, Kurtuluş Savaşı yıllarında Mustafa Kemal’in karargâhlarından biri olan tarihî binadaki Devlet İstatistik Enstitüsü’nde teknik eleman olarak çalışıyordu. Opera Binası’nın önünde ayrılıyordum.

Yarım saat kadar süren yol boyunca Necmettin Sefercioğlu, bardak dibi kadar kalın camlı gözlüklerinin arkasından, küçülmüş soğuk, mavi gözleriyle bakarak sürekli Türkçülükten, Türkçü örgütlerden ve yayınlardan söz ederdi. Bütün kötülüklerin anasının komünizm olduğunu ve görüldüğü yerde başının ezilmesi gerektiğini söyleyenlerdendi. Yıllar içinde önemli başarılar gösterdi, profesörlüğe kadar yükseldi, ABD’deki kimi üniversitelerde incelemelerde bulundu, Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulunda öğretim üyeliği yaptı. Ama beni Türkçü ya da ülkücü yapmayı başaramadı. Aksine, yıllar sonra komünist olduğumu öğrendi mi bilemiyorum. Ötüken, Ülkü, Türk Yurdu, Gurbet, Toprak gibi dergilerde yazıları yayımlanırdı. Ülküdaşları arasında Prof. Osman Turan, Prof. Emin Bilgiç, Remzi Oğuz Arık, Nihal Atsız, Osman Yüksel Serdengeçti, Mehmet Ateşoğlu, Fethi Tevetoğlu gibi o dönemin ünlüleri de vardı.

Anadolu’dan yeni gelmiş bir delikanlı olarak onun etkisi altına girmek üzereydim. Bana Ülkü ve Toprak dergilerine abone olmamı salık veriyordu. Ülkü değil ama Toprak dergisini birkaç kez aldığımı anımsıyorum. Birçok kez de beni ülkücülerin toplantılarına ve işyerlerine götürdü. Mehmet Ateşoğlu’nun Denizciler Caddesi’ndeki küçük matbaası hâlâ gözlerimin önünde. Necmettin Sefercioğlu’nun can düşmanlarından biri de Varlık Dergisi ve Varlık Yayınları idi. Yaşar Nâbi Nayır Türkiye’deki azılı komünistlerden ona göre. Hele Varlık Yayınları’nda kitapları çıkan Mahmut Makallar, Talip Apaydınlar, Nurullah Ataçlar, Sabahattin Aliler, Panait İstratiler, Albert Camuler, Çehovlar, Gogoller… Hattâ o yıllarda Hürriyet Gazetesi bile Türkiye’nin ve Türkçülüğün düşmanı ve Siyonizm’in Türkiye’deki temsilcisi olarak görülürdü. Ona yöneltilen en ağır eleştirilerden biri de başlığının yanındaki, altında “Türkiye Türklerindir” yazan Türk bayrağının renginin tam kırmızı değil pembemsi olmasıydı. Ben bu dehşetli suçlamayı, daha Nevşehir’de ortaokul öğrencisiyken, matematik öğretmenimiz azılı Türkçü Veli Soysal’dan duymuştum.

Yol arkadaşlarımdan Refik Atay ise, modernleşmeye yüz tutmuş Anadolulu orta halli bir ailenin tipik temsilcisiydi. Sevecen ve babacan biriydi. Sefercioğlu’nun görüşlerini hep destekler ve tanık olduğu durumlardan örnekler verirdi. Yol boyunca onun ilgisini çeken konulardan bir başkası ise, genç ve güzel kadınlardı. Son derece edepli ve çelebi bir tavırla onlara hayran hayran bakardı. Necmettin Sefercioğlu’nun olmadığı bir gün bana, yüksek topuklu, ayak bilekleri ve bacakları dolgun, orta boylu güzel bir kadını göstererek, “Kadını gördün mü kadını, ayak bileklerine bak… İşte Şahinim böylesine doyum olmaz…” demişti de ben anlayamamış, gülümsemiştim.

Şimdi, 1955 yılında Demirlibahçe’den Atatürk Bulvarı’na sohbet ederek yürüyen bu üçlü bana, o dönemdeki erkek toplumunun ilginç bir profili olarak görünüyor. Birisi yıkılan imparatorluğun kalıntıları arasından çıkabilmek için İttihatçı  bir tavırla, milliyetçiliğin de ötesinde, ırkına sımsıkı sarılarak bilim adamı olmaya yönelmiş bir genç, birisi o taraklarda bezi olmayan, kentlileşmeyi seçmiş yarı maço bir Anadolu erkeği, birisi de ‘köyden indim şehire’ şaşkınlığına kapılmayaya ve yönünü bulmaya çabalayan, lise mezunu bir Anadolu delikanlısı…

İşin ilginç yanı, benim Türkçü ve antikomünist görüşlerle yıkanmaya çalışılan beynim, ‘doyum olmaz’ kadınların görüntüleriyle perdelenmiş gözlerim ve arayışlar içindeki zihnimle bu ikiliden ayrılır, dönemin ünlü komünistlerinden Muhsin Ertuğrul’un yönetimindeki sanat sosyetesinin barınağı Devlet Tiyatrosu’ndaki işimin başına geçerdim. Gerçi hap kadar odam Opera Binası’nın en alt katındaki atölyelerin arasındaydı ve işimin de atölyedeki ihtiyaçları belgeleyerek Evkaf Han’ın birinci katındaki Levazım Müdürlüğü’ne ulaştırmaktan başka ciddi bir yanı yoktu; ama orada kimleri tanımadım, kimlerin sempatisini, hattâ dostluğunu kazanmadım ve kimlerin etkisi altına girmedim ki… Tiyatro ve operanın ünlü sanatçıları, başta ünlü ressam Turgut Zaim olmak üzere dekoratör Hâlenur ve Refik Eren, Hüseyin Mumcu, Mehmet Kalaycıolu, aralarında Turgut Özakman, Sermet Çağan gibi iz bırakmış adların yer aldığı yönetici ve teknik kadro elemanları vb.

Asıl önemlisi, ileriki günlerde ayrıntılarıyla anlatmaya çalışacağım Sinema Tiyatro Derneği ve Sinema Tiyatro Dergisi serüvenim o günlerde filizlenmeye başlamıştı.

 

 

Şahin Tekgündüz

Yüzlerce atı adalara götürmek isteyen faytonculardan hayvan hakları aktivistlerine saldırı

Yük Hayvanlarını Koruma ve Kurtarma Derneği, İstanbul Kurtköy’deki İstanbulPark arazisinde bekletilen yüzlerce atı görüntüledi. Kamyonlarla atları Maltepe İskelesi’nden adalara götürmek üzere iken Empati Grubu tarafından sosyal medya mecralarından canlı yayında görüntülenen faytoncular hayvan hakları aktivistlerine saldırı gerçekleştirdi.

 

İstanbul Kurtköy’de bulunan İstanbulPark arazisinde birkaç gündür görülen ve Faytoncular tarafından getirildiği bilinen 209 atın dikkatleri çekmesinin ardından, hayvan hakları savunucuları sosyal medyadan harekete geçti ve atların akıbetleriyle ilgili yetkililerden cevap bekleniyor.

Empati Platformu’ndan Barış Şengün‘ün Adalar İlçe Gıda Tarım Müdür yardımcısı Gülden hanım ile yaptığı görüşmede, konudan haberdar olunmadığı için bilgi veremeyecekleri söylendi. Ancak tüm görüşmelerde Gıda Tarım müdürlüğünden izin alındığı yönünde bilgi verildiği de iddialar arasında.

Barış Şengün, ‘Atların bayram arifesinde Büyükada’ya  götürülecekleri söyleniyor. Ancak geçtiğimiz Aralık ayında Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı İl Müdürlüğü’nün adalardaki 1.148 at üzerinde yaptığı sağlık kontrolünde, 18’inde bulaşıcı ruam hastalığı tespit edilmiş ve 2018 Ekim ayına kadar karantina kararı alınmıştı.” şeklinde konuştu.

Faytonculardan saldırı

Empati Platformu, sosyal medya mecralarından atların İstanbul Kurtköy’deki İstanbulPark arazisinden Maltepe sahiline getirilmesini canlı yayında görüntüledi.

Görüntülerde faytoncuların kamyonlarla adalara götürülen atları görüntüleyen hayvan hakları aktivistlerine Maltepe iskelesinde saldırdığı anlar da canlı yayına yansıdı.

Empati Platformu’nun ayrıca atların adaya girmesi halinde, hem karantina kararına uyulmaması, hem Görev İhmali hem de toplum sağlığını tehlikeye atmak sebebiyle ilgililer hakkında suç duyurusu yapacağı da belirtildi.

 

(Yeşil Gazete)

 

Mersin 4. Onur Haftası’na hazır: Hem havada hem karada hem de denizde!

Yeşil Gazete’nin başlangıcından bu yana hazırlık komitesinde yer aldığı Mersin Onur Haftası’nın dördüncüsü 9-14 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştiriliyor.

Onur Haftası komisyonu tarafından düzenlenen etkinliklerin teması “Red” olarak belirlendi. Dayatılan ikili cinsiyet sistemini, homofobik, transfobik, bifobik ayrımcı yasakları, genel ahlakı, OHAL’i ve her türden baskıyı reddeden Mersin Onur Haftası Komisyonu dayanışma çağrısı yaptı.

LGBTİ+’ların yanı sıra farklı bileşenlerinde içinde olduğu Mersin Onur Haftası Komisyonu’nda, Muamma LGBTİ+, Devrimci Proletarya, Devrimci Parti, Halk Evleri, Toplumsal Özgürlük Partisi, Serüven Kültür, Kampüs Cadıları,  Mersin Kadın Gazetesi, Yeşil Gazete, 7 Renk Koro, Muamma Futbol Takımı, Travma Odaklı Psikososyal Destek Grubu, Stran, Chat Noir, Bağımsız Aktivistler ve sanatçılar yer alıyor.

Program yakında

Stran Cafe’de gerçekleşen bir Mersin Onur Haftası Komisyonu toplantısı

Çalışmalarını yoğun bir şekilde sürdüren Komisyon medya, sokak, güvenlik, sanat, iletişim ve gençlik gibi alt komisyonlar oluşturuyor. Mersin Onur Haftası’nın programı ise gelecek günlerde açıklanacak.

Mersin Onur Haftası Komisyon toplantıları her hafta düzenli bir şekilde yapılıyor. Komisyon içerisinde gençlik, iletişim-sosyal medya, güvenlik, sokak, sanat komisyonları var. Etkinlikler heteroseksizm karşıtlığı çerçevesinde herkesi kapsayacak bir biçimde örgütlenmeye çalışılıyor.

“Karada, havada, denizde”

Fotoğraf geçen yılki 3. Mersin Onur Haftası’ndan

Bu sene gerçekleştirilecek 4. Mersin Onur Haftası ise yine rengarenk bir programla Onur Haftası’nı kutlayacak. Dayatmalara karşı bir “red-ediş” ile mücadele alanları açmayı hedefleyen haftanın bu seneki teması “Red”

Mersin Onur Haftası Komitesi’nden Gizem, 4.Mersin Onur Haftası ” Red” teması ile; reddedilen kimliklerin egemen tarafından dayatmalarına “karşı bir red-ediş” ile mücadele kendine alanı yaratmasını görünür kılmayı hedefliyor bilgisini paylaştı ve ekledi,

“Biz OHAL’lere bu hallere, atamalara, dayatmalara, baskılara karşı kazandığımız alanları terk etmiyoruz. Stonewall’dan bugüne mücadele ateşini harlayanlar olarak hiç bir yere gitmiyoruz.

Yasaklarınıza karşı, tehditlerinize karşı “karada, havada, denizde” Onur Haftası yapıyoruz.”

 

(Kaos GL, Pembe Hayat, Yeşil Gazete)

Avrupa Yeşiller Partisi 28. konsey toplantısından izlenimler I – Sema Alpan Atamer

Avrupa Yeşiller Partisinin 28. Konsey Toplantısı 18-20 Mayıs 2018 tarihlerinde Antwerp’te yapıldı. Toplantıya Yeşil Siyaset Platformundan ben ve Ümit Şahin katıldık. Toplantı notlarımı özetle sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Sema Alpan Atamer ve Ümit Şahin

Açılış

Toplantının açılış oturumunun konuşmacılararı,  Avrupa Yeşiller Partisinin Eşbaşkanı Reinhard Bütikofer ve Belçika Parlamentosu Üyesi, Yeşiller Başkanı Meryem Almaci idi.

Bütikofer, Avrupa Projesi’nin geleceği üzerinde durdu: Avrupa Projesi, bir ortak değerler demetinden çıkmıştır. Avrupa’daki otoriterleşme eğilimine karşı son zamanlardaki Avustuya, Fransa, Finlandiya’daki yerel seçimler, Projenin yeniden başarıya doğru döndüğünü gösteriyor. Macaristan’da, İsveç’te, Belçika’nın Flaman ve Valon Bölgelerinde Yeşillerin oylarında artış var.

Avrupa’nın geleceğine yönelik tartışmalarda 3 kamp gözlemleniyor:

  1. Avrupa Projesinden yana olanlar: Avrupa’nın statükosunun devamını isteyenler ki bu bir anlamda şimdiki haliyle distopya demek ve mutlaka bu durumun değişmesi gerek
  2. Avrupa Projesine karşı olanlar: Avrupa karşıtı olanlar ki bu Avrupa Projesini mahvedebilir ve Avrupa’daki barışı ortadan kaldırabilir
  3. Hem Avrupa projesinden yana olup; hem de değişim isteyenler: bunlar genel anlamda yeşiller ve solcular

Avrupa’lıların yeni gündemi:

  • biyoçeşitlilik ve plastikler
  • yeşil finansman ve yeşil ekonomi
  • çalışma hayatı
  • mülteciler

Bunlar da zaten Yeşillerin konuları.

Bütikofer, sözlerini  “Siyasi irade, bir yenilenebilir kaynaktır” cümlesiyle bitirdi.

Türkiye kökenli, Antwerp doğumlu, 2. Nesil Belçikalı Meryem Almacı, Avrupa’nın tüm renkleriyle bir bütün olduğuna vurgu yaptı. Yeşillerin Avrupa’nın geleceğindeki sorunlara çözüm olacağını söyledi ve  Avrupa Projesinin, barış, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları demek olduğunun altını çizdi.

Avrupa’nın geleceği

İlk günkü oturumlardan birinin konusu “Avrupa’nın geleceği” idi. Moderatör, Avrupa Yeşiller Partisi eşbaşkanı Monica Frassoni’ydi. Bu oturumda 5 panelist konuyu ele aldılar.

Franklin Dehousse (Liege Üniversitesi, Uluslararası Hukuk Profesörü):  Avrupa Projesinin sıkıcılığı özellikle kurumsal yapısından geliyor. Çok karmaşık ve hantal. Mevzuat çok uzun metinlerden oluşuyor. Okumak, anlamak, üzerinde konuşmak hem zor, hem de sokaktaki insan için çok sıkıcı. AB’de her konuda kararlar konsensusla alınıyor. Bir ülke bile itiraz etse, karar çıkmıyor. Çok uzun süre müzakere edildiği, üzerinde çalışıldığı halde hala üzerinde karar alınamamış pek çok konu rafta duruyor. “İşbirliğini güçlendirme (enhancing cooperation)” adına bazı adımlar atıldı. Parasal birlik, Schengen Bölgesi, PESCO (The Permanent Structured Cooperation=AB’nin Güvenlik ve Savunma Politikası çerçevesinde 28 ülkeden 25’inin silahlı kuvvetlerinin yapısal bir entegrasyona gitme süreci) bunlara birer örnek; ama hala pek çok sorun çözülemedi. Örneğin Avrupa Kamunun Satınalma Prosedürlerine ilişkin kararlar hala sürüncemede. Avrupa vergi sistemi de keza böyle bir konu. Sistemi yönetmek çok zor çünkü çok bürokratik bir yapı var ve Avrupa fazla genişledi. Göçmenlerin Avrupa’ya aidiyeti de ayrı bir sorun.

Rui Tavares (tarihçi, Avrupa Parlamentosu eski milletvekili): Avrupa’yı coğrafi açıdan genişletelim. Avrupa bir insan hakları projesi idi. Buna inanan insanlar arasında bir birlik sağlamaya çalışalım. Yeşiller olarak bizim milliyetçi bir “yurttaşlık” tanımımız olamaz. Yerel, bölgesel, ülkesel, küresel olarak insanları toplulaştıran yurttaşlık kavramları olabilir. Avrupa yeşil meselelere, temel haklara odaklanarak yaşamalı. Bu anlamda Avrupa Temel Haklar Bildirgesi, halen Avrupa’da yaşayan herkesin seçme hakları çok önemli.

Erzsébet Schmuck (Macaristan Parlamento Üyesi, Siyaset Farklı Olabilir Partisi Grup Başkan Vekili):

Demokrasi ve hukukun üstünlüğü için dışarıdan gelmesini beklemeden önce o ülkenin vatandaşları mücadele etmeli. Ekopolitika bu konuda bir fırsat. Popülist partiler demokrasi ve hukukun üstünlüğü konularını hiçe sayabiliyorlar. Avrupa Projesi, bunlara cevap niteliğinde. “Daha az mı daha çok mu Avrupa?” tartışması gereksiz. (Bu konuşmaya bazı eleştiriler geldi: Hukukun üstünlüğünün korunması sadece o ülkenin vatandaşlarının meselesi değildir. Çünkü örneğin Orban, yurttaşlarına AB’den aldığı parayı popülizm adına dağıtmaya karar verirse, AB vergi mükelleflerinin buna itiraz etme hakkı vardır. Ya da AB kurallarına aykırı olarak kendi sanayicisini teşvik etmeye kalkarsa bu, Avrupa’da haksız rekabete yol açabilir ve buna AB’nin karışma hakkı doğar).

Claude Turmes (Avrupa Parlamentosu Üyesi, Lüksemburg): Avrupa vergi açısından sanayiciler için bir cennet. Vergi konusuna gelince, ulusal egemenlik ön plana çıkıyor. Her ülke kendi vergilerine kendisi karar veriyor. Liberalizasyon cenneti haline gelmiş durumda. Sanayiciler için vergiler düşürülürken, çalışanlar için vergiler arttırılıyor. Bu da çalışan kesimin aleyhine oluyor. İşsizlik artıyor, yeni iş olanakları yaratılması zorlaşıyor. Bu nedenle Avrupa’nın ortak vergilendirme sistemine geçmesi konusu, Yeşillerin ana konularından biri olmalı. “Güçlü işbirliği” konusunda adımlar atıldı ama vergilendirme konusunda yetki henüz yok.

Karbon vergisi konusunu 28 ülke veto etmiş durumda. Emisyon Ticareti Rejimi (ETS) Avrupa gibi, ne ölüyor, ne doğrudürüst gidiyor. Çünkü o da çok bürokratik bir sistem.

Diğer bir konu ise ticaret. Eğer Yeşiller, kendi politika ve kurallarını oluşturup, gündeme getirmezlerse liberaller, yeni antidemokratik ve neoliberal kuralları ile karlarını arttırmaya devam edecekler.

Petra de Sutter, (Belçika Senato Üyesi): “Dayanışma”, Avrupa’nın temel kelimesi. Temel Haklar (Fundamental Rights), Avrupa Sosyal Bildigesi (European Social Charter) temel belgeler. Avrupa, 60’lı yıllarda göçmenler için konutlar yapılması, ayrılmış ailelerin birleştirilmesi, grev hakkı gibi konulara yoğunlaşmıştı. Şimdi, bu konular neredeyse unutulmuşken, sosyo-ekonomik konulara yoğunlaşmak Yeşiller için önemli. İnsan hakları, demokrasi, sivil toplum konuları öne çıkmalı.

Hollanda’da bile popülist politikacılar, yabancılar yüzünden gelecekte çocuklarının iş bulamayacağı korkusunu yaratıyorlar seçmenler üzerinde. Kültürel çatışmayı, popülist politikacılar amaçlarına yönelik çok iyi kullanıyorlar.

Sosyal Avrupa

Ortak oturumlardan bir diğerinin konusu “Sosyal Avrupa” idi. Kasım 2017’de Gothenburg’da yapılan Hakkaniyetli Çalışma ve Büyüme için Avrupa Sosyal Zirvesi’nde üye devletlerin bir araya gelerek ilan ettikleri “Sosyal Hakların Avrupa Ayağı (European Pillar of Social Rights)” çerçevesindeki meseleleri temel alıyordu[1].

Konuşmacılar aşağıdaki sorulara yanıtlar vermeye çalıştılar:

  • Alınan kararlar, gerçek hayatta; özellikle en kırılgan konumda olanlar, prekaryalar için neyi değiştirecek?
  • Üzerinde anlaşılan prensipler, iyi bir profesyonel yaşam için makul şanslarla iş piyasasına girme konusunda korkunç zorluklarla karşı karşıya bulunan gençlere Üye Devletlerde pratikte nasıl bir yarar sağlayacak?
  • Bu bağlamda hangi yeşil politikaların gerçek hayatla en fazla ilgisi var?

Konuşmacılar özetle şunları söylediler:

Philippe Lamberts (Avrupa Parlamentosu  Yeşiller/EFA Group (Avrupa Serbest İttifakı) eş-başkanı, Ecolo-Belçika): Yeşiller genelde yüksek tahsilli, zengin, yeni burjuvalardan oluşan, çevrelerinin iyi olmasını; böyle bir ortamda yaşamayı arzu eden insanlar. Nesiller arası toplumsal eşitliğe önem veriyorlar. Çocuklarının, torunlarının geleceği onları ilgilendiriyor; bu nedenle uzun vadeli politikalara bakıyorlar.

İneğin sütünü sağmayı ne zaman bırakırız? Devlet bırakmamızı emredince! O halde devletlere çok iş düşüyor. AB’de rekabetten, işbirliğine doğru geçmek gerekiyor. AB üyesi devletlerde vergiler, çalışma kuralları, iş piyasası çok farklı; o nedenle rekabet söz konusu. Mali ve sosyal konularda işbirliği önemli. Şu anda işçiler için getirilen esnek çalışma koşulları, işverenlerin işine yarıyor; semaye sahipleri için koruma geçerli; çalışanlar ve işçiler için değil. Gençlerin daha iyi ücretler alabilmeleri için nitelikli iş gücünü nadir hale getirmeliyiz. Bunun için çalışma saatlerini, haftalarını, yıllarını azaltan yeni kanunlar yürürlüğe koymalıyız. Tüketiciler ve çalışanlar için, sınırları silik hale getirmeliyiz; çünkü bu kümeler aslında birbirinin içine geçmiş halde. Kanunların uygulanması için yaptırımları arttırmalıyız.

Selena Jans (Hollanda Riders Union FNV’de (yemek teslimatı sektörünün sendikası) kampanyacı):  Ben okurken çalıştığım ve ağır işlerde çalıştığım için sağlığımı kaybettim. O nedenle mezun olduğumda uygun bir iş bulamadım. Bugün gençler, hatta üniversite mezunu olan gençler için en büyük sorun, işsizlikten daha çok “prekarya” olarak çalıştırılma ve “ücretsiz stajyer” olarak çalıştırılma. Sahte “serbest çalışma (fake freelance jobs)” işleri  türetilmiş durumda. Bunlar “gig” diye tabir edilen sitelerden ve platform şirketlerden yaygınlaştırılıyor. Bir tür yeni sömürü düzeni.

Mali sorumluluk sigortası (liability insurance) sadece çalışamaz hale geldiğinizdeki gelir kayıplarınızı karşılıyor. Başka bir harcamanıza destek vermiyor.

Çalışma koşullarında esneklik de ayrıca önemli bir konu.

Çalışanlar olarak sosyal ortaklarınızla ortaklaşa eylemler yapmak önemli. Bu eylemleri:

  • -gösteri yap
  • -işgal et
  • -grev yap

şeklinde sıralıyoruz.

Jeremias Prassl ( Oxford Üniversitesi Hukuk fakültesinde Doçent, UK, 2018 yılında yayınlanan “Bir Hizmet olarak İnsan =Human as a Service” adlı kitabın yazarı): ILO, açıkça belirtmiştir ki; “işçiler, ticari mal değildir”. Esneklik ne yazık ki tek taraflı uygulanıyor. Gençler, istedikleri yerde, istedikleri zaman, istedikleri işi yapmak istiyorlar. Bu kulağa hoş geliyor; ama genelde mümkün olmuyor ve daha çok işverenlere esneklik sağlayan bir durum yaratıyor. Teknoloji, genelde klasik patrona kıyasla daha sıkı ve daha kötü bir biçimde çalışanları kontrol ediyor. Çalışma ortamı giderek insani olmaktan çıkıyor.

Maria Jepsen, (European Trade Union Institute, Araştırma Bölümü Başkanı Belçika): İşin yoğunluğu, işin kalitesi, esneklik, gelirin güvenilmezliği, üretimden kazanılanların eşit paylaşılmaması günümüzün sorunları. AB’de piyasa esaslı entegrasyon 2005 yılında başladı. 2007 yılında yayımlanan AB Temel Haklar Bildirgesi (EU Charter of Fundamental Rights) sendikalar tarafından destekleniyor ama hala tam olarak hayata geçirilemedi.

İrlanda, Portekiz, İspanya ve Yunanistan’ın durumuna baktığımızda piyasa değerleri üzerinden düşünmememiz gerektiğini görüyoruz. Ama AB bu temele dayanıyor. Sosyal hakların araçsallaştırılması, yeşil yıkama (bir markanın/firmanın  ürünlerinin çevre duyarlı, temiz vb olduğunu söyleyen reklamlarla yeşilmiş gibi gösterme), kızıl yıkama (yerel halkların doğal kaynaklarına, kültürlerine vb onlara yardım ediyormuş gibi göstererek el koyma/sömürme) hala Avrupa’daki iş dünyasında geçerli. İnsanların merkeze konduğu bir iş dünyası öngörmeliyiz.

Yapay zeka, hiç bir ahlaki değer taşımıyor. Über, airbnb gibi platform ekonomilerdeki platform şirketler belki vergi ve çevre ile ilgili yasalara uyabilirler; ama iş kanunları için bunu söylemek zor. Bu platformlardaki “kendi işinde çalışanlar (self-employed)”dan oluşan çalışanların, sağlık ve sosyal güvenlik konuları nasıl halledilecek? Sendikalaşma giderek azalmakta. Örneğin Über’de çalışanlara “kendi işinde çalışanlar” demek de güç; çünkü pazarlık güçleri yok. Bunlar “sahte” kendi işinde çalışanlar.

Çalışma koşullarında esneklik tek başına kötü değil; ama korumanın da buna dahil edilmesi gerek.

[1] Sosyal Hakların Avrupa Ayağı kapsamında 3 başlık altında açıklanan 20 ilke şunlar:

  1. Fırsat eşitliği ve iş piyasasına girme
  • Eğitim, öğretim ve yaşam-boyu öğrenme
  • Toplumsal cinsiyet eşitliği
  • Fırsat eşitliği
  • İstihdamın aktif olarak desteklenmesi
  1. Adil çalışma şartları
  • Güvenceli ve uyarlanabilir istihdam
  • Ücretler
  • İstihdam koşulları hakkında bilgilendirme ve işten çıkarılma durumunda koruma
  • Sosyal diyalog ve işçilerin ilişkilendirilmesi
  • İş-hayat dengesi
  • Sağlıklı, güvenli ve iyi adapte edilmiş çalışma ortamı ve verilerin korunması
  1. Sosyal koruma ve dahil etme
  • Sosyal koruma
  • İşsizlik haklarından yararlanma
  • Asgari gelir
  • Yaşlılık geliri ve emekli maaşları
  • Sağlık yardımları
  • Engellilerin dahil edilmesi
  • Uzun dönemli bakım
  • Konut edindirme ve evsizlere yardım
  • Temel hizmetlere erişim (gaz, su elektrik, vb)

Bu ilkelere ilişkin ayrıntılı açıklamaları bu linkten görebilirsiniz:

Avrupa Yeşiller Partisi ise, söz konusu toplantıda kendi öncelikli 5 prensibini şöyle sıralamış:

  1. Tüm işçiler için sosyal haklar

  2. Tüm işçiler için uygun çalışma koşulları ile asgari ücret

  3. Bakmakla yükümlü oldukları tüm kişiler için mali olarak karşılanabilir kaliteli bakım

  4. İhtiyacı olan herkese yeterli minimum bir gelir

  5. Herkes için iş-hayat dengesi

 

 

Sema Alpan Atamer