Ana Sayfa Blog Sayfa 2789

Tutuklu vekiller Enis Berberoğlu ve Leyla Güven için ‘serbestlik’ beklentisi

Ankara’da dikkatler 24 Haziran’da CHP’den yeniden milletvekili seçilen tutuklu Enis Berberoğlu ile HDP’den seçilen tutuklu Leyla Güven konusunda yargıya çevrildi.

24 Haziran seçimlerinin sonuçlanmasıyla birlikte TBMM’nin işleyişine ilişkin takvim de netleşti. Milletvekilleri 8 Temmuz’da yemin ederek görevlerine başlayacaklar. Ancak CHP’den yeniden milletvekili seçilen Enis Berberoğlu ile HDP’den seçilen Leyla Güven’in tutukluluk halleri devam ettiği için yemin edip etmeyecekleri, haklarında nasıl bir yargı sürecinin işleyeceği merak konusu. CHP’nin ve HDP’nin anayasa hukukçusu vekilleri her iki ismin de serbest bırakılması ve milletvekili olarak yemin etmeleri gerektiğini söylüyor.

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Marmara Üniversitesi’nden ihraç edilen ve CHP’den milletvekili olarak parlamentoya giren anayasa hukukçusu Prof. İbrahim Kaboğlu, anayasa gereğince milletvekili seçilen tutuklu kişiler hakkındaki ceza sürecinin askıya alınması gerektiğini söylüyor. Kaboğlu, “Milletvekili seçilenler, parlamentoda yemin etmek durumundadırlar. Bu yüzden tutuklu vekillerin de serbest bırakılması gerekir” diyor. Anayasa hukukçusu HDP Mardin Milletvekili Mithat Sancar da, “Milletvekili seçimlerinin tamamlanmasıyla birlikte seçilen vekillerin hepsi için yürüyen davalar düşer. Vekillerin serbest bırakılması ve yemin ettirilmesi anayasal bir gerekliliktir” şeklinde konuşuyor. Sancar, vekillerin yeniden dokunulmazlıklarının kaldırılması durumunda haklarında cezai işlem yapılabileceğine işaret ediyor.

Tutuklu vekillerin serbest bırakılıp, yemin etmelerine izin verilip verilmeyeceği konusunda hem CHP’de hem de HDP’de Anayasa Mahkemesi’nin Ergenokon davasından tutuklu CHP’li milletvekilleri Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal’ın durumları konusunda 2013’te verdiği karara işaret ediliyor. Tutukluluk süresine bakmadan karar veren yüksek mahkeme, halkın oylarıyla seçilen milletvekillerinin tutuklu yargılanamayacağına hükmetmişti. Mahkemenin gerekçeli kararında Balbay ve Haberal’ın yasama faaliyetlerine katılamadığı, yasama faaliyetlerini yerine getirmelerinin engellendiği ve bu nedenle ‘hak ihlali’ yaşandığı belirtilmişti. Mahkeme kararında “Yasama faaliyetlerine katılmadıkları gerekçesiyle milletin temsil yetkisi ölçüsüzce ihlal edilmiştir” denilmişti.

Neden tutuklanmışlardı ?

CHP milletvekili Enis Berberoğlu MİT’e ait tırların durdurulmasıyla ilgili dava kapsamında 14 Haziran 2017’de tutuklanmıştı. Tutuklama kararı sonrası adliye koridorunda konuşan Berberoğlu, “Olmadık bir işten böyle bir mağduriyet yarattılar. Bunu yaratanlar utansın. Siz beni unutmayacaksınız, ben de sizi unutmayacağım” demişti. Mahkeme, Berberoğlu’nun “Devletin gizli kalması gereken bilgilerini, siyasal ve askeri casusluk maksadıyla açıklamak” suçunu işlediğini açıklamıştı. Berberoğlu’nun MİT tırları görüntülerini Cumhuriyet Gazetesi’nin eski genel yayın yönetmeni Can Dündar’a verdiği belirtiliyordu. Berberoğlu’yla aynı davada yargılanan Can Dündar ve dönemin Cumhuriyet Gazetesi Ankara Haber Müdürü Erdem Gül’ün dosyaları ise daha sonra ayrılmıştı.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı Leyla Güven de, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin’e başlattığı Zeytin Dalı operasyonuna ilişkin sosyal medya paylaşımları ve basın açıklamaları nedeniyle gözaltına alınmıştı. Güven, 31 Ocak 2018’den beri tutuklu. Güven’in tutuklanma gerekçesi ‘Örgüt kurmak ve yönetmek’ olarak belirtilmişti.

 

(DW Türkçe)

CHP’li Eren Erdem ‘silahlı terör örgütü üyeliği’ suçlaması ile gözaltına alındı

CHP Parti Meclisi (PM) Üyesi ve CHP’den 25-26. dönem İstanbul Milletvekili olan Eren Erdem, Twitter’dan gözaltına alındığını duyurdu.

Erdem, attığı tweetinde, “An itibariyle gözaltına alındım. Gerekçemi bilmiyorum. Polisler tarafından evimin önünden gözaltına alındım. Kamuoyunun bilgisine sunarım” dedi.

Tweet

CHP’nin PM üyelerinden Necati Yılmaz, attığı bir dizi tweette ise şu açıklamalarda bulundu:

“İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Silahlı Terör Örgütü Üyeliği suçlaması ile açılan davadan verdiği yakalama kararı ile Eren Erdem şu anda Ankara Emniyeti’nde. Buradan İstanbul’a götürülecek. Şu an Namık Havutça ile yanındayız, sağlık durumu iyi.

“Milletvekilliği bitti. Eren Erdem Ankara’da evinin önünde gece yarısı saat 2’de gözaltına alındı. Suçlama: “Terör Örgütü Üyeliği.” Susturamadıklarını suçluyorlar.”

“Eren Erdem Ankara Emniyeti’nde gözaltında. Yanından yeni ayrıldık. Düşünmeden edemiyorum. Eren Erdem çalışkanlıkta mı, birikimde mi, cesarette mi, kamuoyu desteğinde mi, hangi konuda daha eksikti? Neden listelerde yer bulamayıp, dokunulmazlığı olmaksızın korunmasız bırakıldı?”

‘Düşman ceza hukuku’

Eren Erdem’in CHP tarafından seçimlerden önce hazırlanan milletvekili aday listelerinde adının yer almaması tartışmalara yol açmıştı.

CHP’li milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise “Ankara Emniyet Müdürlüğü ile konuştum. İstanbul 35. ACM’nin yakalama kararı üzerine gözaltına alınmış ve karar nedeni ile İstanbula götürülecek. Necati Yılmaz yanında şu anda. Yargı yurt dışı yasağından sonra anlaşılan hızla yakalama kararı vermiş. Uygulanan ‘düşman ceza hukuku'” açıklamasında bulundu.

 

(BBC Türkçe)

Ekonomik krize nükleer tüy dikmek – Pınar Demircan

Halihazırda iyiye gitmeyen bir durumu daha da kötüleştirecek eylemlerde bulunulması anlamına gelen “tüy dikmek” deyimi siyasi iktidarın ekonomik kriz koşullarını yönetemeyişini ifade etmek için birebir. Zira hükümet, 15 Temmuz 2016 tarihinden itibaren hak ve özgürlükleri OHAL baskısı altında tutarak 1930’ların Almanya’sını anımsatan Türkiye’de bu koşulları, iktidarını destekleyen“Büyük ve güçlü Türkiye” ambalajına sardığı işlerini gerçekleştirmek amacıyla da kullanıyor. Nitekim 220 milyar dolarını 2018 yılı sonuna kadar ödemek zorunda olduğu toplam 453 milyar dolarlık dış borç sahibi olan Türkiye’nin Kanal İstanbul, nükleer santraller, üçüncü havalimanı gibi mega projeleri bulunmakta. Bununla birlikte kamuoyuna resmi rakamlarla %12,5 olarak açıklanan 2018 enflasyon oranı, dolardaki artış karşısında değer kaybeden Türk Lirası’nı ve tüketicilerin sık kullandığı ürünleri dikkate alan analizlere göre, aslında 3,2 kat fazla yani %38,5 seviyesinde. Faizlerle dolar kuru arasındaki dengenin kurulamamasına ek olarak çarşı pazar fiyatlarına enflasyon haricinde bir de değişen iklim koşulları gibi nedenlerlefiyat  artışının  yansıması da cabası. Ancak bu ortamda dahi siyasi iktidar Trakya için öngördüğü nükleer santral projesini seçim zamanı kamuoyuyla paylaşma ihtiyacı duydu ve “nükleer güç imajını” bir kez daha siyasi populizm aracı yaparak seçim kampanyası için kullandı. Oysa değil üçüncü bir nükleer santrali, Türkiye hükümetinin 2013 yılında Japonya ile imzaladığı Türkiye’nin ikinci nükleer santral projesi olarak planlanan Sinop Nükleer Santrali’ni bile gerçekleştirmesi birçok soru işareti barındırıyor.

Nükleer santral projeleri dünya genelinde uzun inşaat süreleri, işletim, atık, söküm süreçlerinin hesaplanamayan maliyetleri ile ciddi ekonomik risk teşkil ediyor. Nitekim Sinop Nükleer Santral Projesi’nin anlaşma üzerindeki fiyatı fizibilite çalışmalarının sonucuna göre öngörülenin iki katına yani 20 milyar dolardan 40 milyar dolara çıktı. Bunun en büyük sebebi ise Türkiye’nin bir deprem ülkesi olması. Konuyla ilgilenen okuyucularımız anımsar, Sinop Nükleer Santral Projesi’ni kurmakla görevlendirilen Mitsubishi Şirketi mayıs ayında projenin maliyetinde gerçekleştirecekleri revizyonun sonucunu Temmuz ayında açıklayacaktı ki bu, açıklamanın seçim sonrası yapılması demekti. Ancak Mitsubishi A.Ş.’nin Başkanı Shunichi Miyanaga Japon Asahi Gazetesi’ne 20 Haziran günü bir röportaj verdi ve nükleer santral projesinin ilerlemeyebileceğini Japonya içinde duyurmuş oldu. Miyanaga yaptığı açıklamalarla Türkiye’de deprem riski olduğu için nükleer santralin kurulması amacıyla hesaplanan maliyetlerin en az iki katına çıkaracağını paylaştı. Açıkça Sinop Nükleer Santral Projesi’nin gelecek vaat etmediğine dair değerlendirmelerde bulunan Miyanaga, bu durumun nedenlerinden biri olarak nükleer santral projesi kapsamında çok fazla şirketin yüksek maliyetlere rağmen birlikte hareket etmesindeki zorlukları görüyor. Bu nedenle en son Japon Itochu’nun projeden çekildiği gibi başka şirketlerin de projeden çekilmesi söz konusu olabilir. Kaldı ki Miyanaga’ya göre sekiz yıldır Fukuşima nükleer santral felaketinin neden olduğu ağır maliyetlerle boğuşan Japonya’nın yurt dışı projeleriyle kaynak arayışındayken maliyetlerini düşürmesi, kâr etmeye çalışmaması neredeyse imkânsız. Açıklanan diğer bir neden ise nükleer santrallerin inşaat süreçlerinin uzun sürmesi ve projenin Türkiye Hükümeti’nin arzu ettiği gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun yüzüncü yıldönümü olan 2023’e yetişmesindeki zorluk.

Özetle, inşaat maliyeti ikiye katlanan Sinop Nükleer Santral Projesi, bu proje için hükümetlerarası anlaşmaya imzaların atıldığı günden bugüne dolar kurunun Türk Lirası karşısında üç buçuk kat güçlendiği de göz önüne alınırsa, Türkiye açısından en az yedi kat zarar edilecek bir iş haline geldi. Hazır Japonya tarafından Sinop Nükleer Santral Projesi ile ilgili yukarıda açıkladığım itiraflar gelmişken, siyasi iktidar ekonomik krize tüy dikecek bir aksiyon almaktan kaçınmalı ve projeyi iptal etmelidir. Kaldı ki Sinop Nükleer Santral Projesi bir örnektir: Kaza halinde yaşanacakların yanısıra yalnızca ekonomik yük olması ihtimaliyle bile ki, yüz milyarlarca dolarlık atık maliyetleri henüz bu hesaplara dahil edilmiş değil, reaktör inşaatına başlanmış dahi olsa Akkuyu Nükleer Santral Projesi’nin terk edilmesi elzemdir.

 

Bu yazı yeniyasamgazetesi.com/ dan alınmıştır

 

 

Pınar Demircan

‘Hayvana şiddet yıllardır var ama konuya dair istatistik yok’

Geçtiğimiz haftalarda Sakarya’nın Sapanca ilçesinde patileri ve kuyruğu kesilmiş halde bulunan yavru köpeğin tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetmesi ve İstanbul Maltepe’de 10 kamyon dolusu, 200’ü aşkın atın faytonlara koşulmak üzere Büyükada’ya götürülme süreci ülkemizde hayvanlara uygulanan şiddeti bir kez daha gündeme getirdi.

Özellikle toplumsal şiddetin en zayıf halkalarından olan ve yaşam alanları insanlar tarafından yok edilen hayvanların korunması konusu kamuoyundaki tartışmaları da alevlendirdi.

“Hayvan hakları ihlalleri neden artıyor? Resmi istatistiklere göre hayvanlara yönelik şiddet ve tecavüz vakalarında ne durumdayız? 24 Haziran Cumhurbaşkanı ve 27. Dönem Milletvekili Genel Seçimi öncesinde verilen sözler tutulacak mı?” sorularının cevabı gazeteci Utku Zırığ‘ın hazırlayıp sunduğu, Yeşil Bülten’de (Açık Radyo) arandı.

“İnsanlığın gaddar tarafı hayvana yönelik şiddetle kendini gösteriyor”

İnsanlığın gaddar tarafının hayvana yönelik şiddetle kendini gösterdiğini anlatan Zırığ, canlı yayın konuğu Hayvanların Yaşam Hakları Konfederasyonu (HayKonfed) Kurumsal İletişim Koordinatörü Nihal Kasa ile hayvan hakları ihlallerinin sosyolojik, psikolojik ve hukuki boyutunu konuştu.

Sapanca olayı sonrası hayvanların korunması ve rahat yaşamasını sağlamak için Hayvanları Koruma Kanunu çerçevesinde yapılacak değişiklikler gündeme gelmiş, Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ ve Adalet Bakanı Abdulhamit Gül seçim sonrası bu konuyla ilgili yeni bir düzenleme yapılacağı sözü vermişti.

Nihal Kasa, hayvanlara yönelik şiddetle ilgili son durumu, sorunları ve çözümleri şu sözlerle paylaştı:

“Hayvana şiddet yıllardır var ama konuya dair istatistik yok”

“Aslında artış yok, hep vardı. Hayvana şiddet yıllardır var. Fakat kamuoyuna yansıyanların dışında bizim göremediğimiz binlercesi he yerde yaşanıyor. Hayvana şiddet olaylarını daha çok yerleşim alanları dışında görüyoruz. Son olayla toplumun vicdanı yaralandı. Sosyal medyanın daha da aktif kullanılması ile bu olaylar daha çok gündeme gelmeye başladı. Maalesef bu konuya dair de istatistikler yok.

“Görevini yapmayan belediyeler hayvanları buraya attıkça vahşetin tablosu büyüyor”

Daha çok bu hayvanları çöplüklere, ormanlara, ıssız alanlara belediyeler atıyor. Dolayısıyla hayvanlara organize bir suç örgütü vahşeti altındalar. Buralarda tecavüze uğruyorlar, diri diri gömülüyorlar, yakılıyorlar. Her türlü şiddete ve vahşete maruz kalıyorlar ama bizler görmüyoruz. Sorumlu onları oraya atan belediyeler. Bugün görevini yapmayan belediyeler hayvanları buraya attıkça vahşetin tablosu büyüyor. Çöplükler eli ayağı bağlı ölü köpekler ve kedilerle doludur. Dolayısıyla orada suçlu, Sapanca’da da olduğu gibi o vahşeti yapan caniden çok, caninin suç ortaklarıdır. Bunun en büyük suç ortağı da belediyelerdir.

“Kısırlaştır, aşılat, aldığın yere bırak, bıraktığın yerde de yaşamını destekle”

Elimizdeki mevcut kanunda bu işin çözümü öngörülmüştür. Kısırlaştır, aşılat, aldığın yere bırak, bıraktığın yerde de yaşamını destekle diyor kanun. Fakat kısırlaştırma görevini yapmayan belediyelere sayı çoğaldıkça vatandaş şikâyet ediyor. Kısırlaştırma görevini yerine getirmeyen belediyelerin olduğu ilçelerde vatandaş şikâyet ettikçe belediyelerin ekipleri hayvanları toplayıp zehirli oklu iğnelerle vuruyorlar.

Hayvanları Koruma Kanunu’ndaki eksiklikler neler, nasıl hazırlanmalı?

Kanun sadece vatandaşları değil, hayvana şiddet, vahşet ister şahıslardan ister belediyelerden kimden gelirse gelsin ceza kapsamına alınmalıdır. Belediyede en alt kademedeki görevli de, talimatı veren de, başkanına kadar hepsi suçludur. Hepsi Türk Ceza Kanunu’na göre yargılanmalıdır.

Mevcut kanunda şu anda sahipli hayvanlar Türk Ceza Kanunu’nda mal olarak ifade ediliyor. Sahipsizler şu anda mal konumunda dahi değiller. Şu anda 2 yıldan az öngörülen tüm cezalar sahipliler için bile paraya çevrilebiliyor. Paraya çevrildiğinde de suçu işleyen caydırıcı bir ceza almadan bu işten sıyrılıyor. Yasada talebimiz olan en önemli husus cezaların alt sınırının 2 yıldan başlaması gerekliliği. İkincisi de vatandaş ya da belediye ayırmadan vahşet kimden gelirse gelsin Türk Ceza Kanunu kapsamına alınmalıdır. Bunun dışında en önemli şey kanun masabaşında yapılmamalıdır. Mutlaka STK’ların, meslek odalarının, akademisyenlerin bir araya gelerek onların görüşlerinin alınarak çözüm odaklı bir kanun hazırlanması gerekiyor.

“Hayvana şiddet psikolojik gelişimini tamamlamamış şahıslar tarafından yapılıyor”

Hayvana şiddeti sosyal medyada ya da basında çok açık şekilde gördükçe benzer tabloların tekrar tekrar yaşandığını gözlemliyoruz. Sapanca’da yavru hayvanın yaşadığı vahşet sonraki haftalarda Bursa’da bir kedide yaşandı. Evvelsi gün Adana’da yaşandı. Hayvana şiddet aslında akıl sağlıkları yerinde olan ama psikolojik gelişimini tamamlamamış, kişilik bozukluğu olan şahıslar tarafından yapılmaktadır. Bu şahıslar şiddete eğilimli şahıslardır. Bütün dünyada bu iş artık akademik ve bilimsel olarak kanıtlandı. Hayvana şiddet uygulayan şahıslar insana da şiddet uygulayabilir. Hayvan toplumsal şiddet için çok önemli bir nokta. Çünkü hayvan toplumun en zayıf halkası. Şiddetin adımı onunla başlıyor, ondan sonra diğer zayıf halkalarla devam ediyor.”

Change.org’da başlatılan “Hayvana Şiddet Suç Sayılmalıdır” imza kampanyasına destek vermek için bu bağlantıya bakabilirsiniz.

Programı aşağıdaki bağlantıdan dinleyebilirsiniz

Kabuğu kalkan yara: Nihayet görünür olan hayvan hak ihlalleri – Gökçe Aydoğan

Yüzlerce atı adalara götürmek isteyen faytonculardan hayvan hakları aktivistlerine saldırı

Torba yasa tasarısındaki değişiklikleri İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi üyelerine sorduk

(Yeşil Gazete)

Turgut Kazan: Osman Kavala’ya esir muamelesi yapılıyor

Eski İstanbul Barosu Başkanı avukat Turgut Kazan,  8 aydır  Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı, insan hakları aktivisti, iş insanı Osman Kavala hakkında henüz iddianame dahi yazılmadığını belirterek, “Darbe dönemlerinde bile iddianame hemen yazılırdı. Şimdi bu yapılmayarak tutukluya adeta esir muamelesi yapılıyor” şeklinde konuştu.

Avukat Turgut Kazan, Twitter hesabından 1 Kasım 2017’den beri Silivri Cezaevi’de tutuklu bulunan Osman  Kavala’yı ziyaret ettiğini yazdı.

Osman Kavala, 8 aydır  Silivri Cezaevi’nde tutuklu

Kavala’nın tehlikeli sanıkların tutulduğu, yüksek güvenlikli tek kişilik odada kaldığını belirten Kazan, görüşmenin OHAL kararnamesi uyarınca kamera ile gardiyan eşliğinde yapıldığını bildirdi.

Turgut Kazan

8 aydır tutuklu bulunan Kavala hakkında henüz bir iddianame yazılmadığını belirten Kazan, “Oysa, darbe dönemlerinde bile, iddianame hemen yazılır, insanlar yargı önüne çıkarılırdı. Şimdi, iddianame yazılmayarak, tutukluya adeta esir muamelesi yapılıyor” dedi.

“Bütün tutuklular için, bu uygulamaya son verilmesi gerektiğini bildirmeyi görev sayıyorum” diyen Kazan, Kavala’nın sağlığı ve moralinin iyi olduğunu yazdı.

Ne olmuştu?

İstanbul’da 19 Ekim 2017’de gözaltına alınan Kavala’nın, tutuklu ABD İstanbul başkonsolosluğu görevlisi Metin Topuz’la aynı soruşturma dosyasına dahil edildiği ortaya çıkmıştı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan beş gün sonraki Meclis grubu konuşmasında Kavala için “Türkiye’nin Soros’u dedikleri kişinin bağlantıları çıkıyor ortaya. Gereken hesabı soracağız” demişti.

Kavala, 1 Kasım 2017’de ‘hükümet ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçlamasıyla tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderilmişti.

 

(Cumhuriyet)

Süpermarket zincirinden kıtlığa dair farkındalık kampanyası: Arıları kurtarın-Rettet die Bienen!

İnsanlar için hayati öneme sahip tarım ürünlerinin önemli bir kısmı arılar tarafından döllenerek üretiliyor.

Yani biyo-çeşitliliğin devamı da büyük ölçüde arılara ve diğer tozlayıcılara bağlı…

Arıların yaşamı üzerine dünyanın dört bir yanında çalışmalar yürütülürken, nesli hızla tüketen arıların yaşatılması için mücadele ediliyor.

Ekosistemin en önemli canlıları arılara dikkat çekmek için Almanya’da bir süpermarket örnek bir sosyal sorumluluk kampanyasına imza attı.

“Rettet die Bienen!” (Arıları Kurtarın)

Penny isimli süpermarket zinciri, arı ve böceklerin sayısının giderek azalmasının gıda kıtlığına yol açabileceğini ilginç bir etkinlikle anlatarak, tüketicileri bilinçlendirdi.

Tüketiciler süpermarket yetkilileri tarafından bilinçli olarak boşaltılan rafları görünce şaşkınlık yaşadı.

Markette çiçeklerin tozlaşmasına bağlı gıdaların hepsi raftan kaldırıldı.

Böylece raflardaki ürünlerin yüzde 60’ı eksildi.

Bu girişimin amacı ise sürdürülebilir ve ekolojik tüketim konusunda bilinç oluşturmaktı.

Tüketiciler arılara ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu bu şekilde daha iyi anladıklarını anlattı.

 

(DW Türkçe, Yeşil Gazete)

Balıkesir Badavut Plajı’nı imara açacak sit derecesi düşürme kararına itiraz

Ekoloji örgtüleri, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Badavut Plajını içine alan 60 numaralı doğal sit alanın derecesini düşürmesine itiraz etti.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Balıkesir Ayvalık’ta yaptığı sit değişikliğinin doğal yaşama vereceğe zarara dikkat çeken yaşam savunucuları yeniden düzenleme yapılmasını istedi.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğünün Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde gerçekleştirdiği sit değişikliğine itiraz geldi. Kent konseyi, ekoloji örgütleri ve meslek odaları, Sarımsaklı Koyu’ndaki Badavut Plajını içine alan 60 numaralı doğal sit alanın derecesinin “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” şeklinde düzenlenmesinin geri çekilmesi için başvuru yaptı.

Ayvalık Adaları Tabiat Parkı alanı içinde kalan bölgede yeni yapılaşmalara yol açacak değişikliğe karşı Ayvalık Kent Konseyi, Ayvalık Tabiat Platformu, Ayvalık Tabiat Derneği, Ayvalık TEMA, Balıkesir TEMA, Ayvalık Çevre Koruma ve Güzelleştirme Derneği, Ayvalık Araştırma Geliştirme Uygulama Derneği ve TTB Balıkesir Şubesi temsilcileri Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğüne giderek itiraz dilekçeleri verdiler.

Bölgenin “Kesin Korunacak Hassas Alanlar” kapsamına alınması talep edilen dilekçelerde, sit değişikliğinin kentteki biyoçeşitliliğe, kıyı-deniz alanlarına, ormanlara, kentin kimliğine ve tarihine zarar vereceğinin altı çizildi.

Değişikliğin bilimsel gerekçelerinin ortaya konulamadığının belirtildiği dilekçelerde “İlçemiz Badavut mevkiindeki 60 numaralı alanın Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı olarak tescilinde deniz biyoçeşitliliği, endemik türleri, göçmen kuşların çeşitliliği, jeolojik yapı, çevresel gözlemler, topoğrafik yapı hususlarında 4 mevsimlik bir inceleme yapılmaksızın karar alınmıştır. Bu ön değerlendirme raporu hazırlayanların araştırma ekip ve statülerinin araştırma ekibinin oluşturulması ve çalışmasına ilişkin usul ve esaslara uygun olup olmadığı hususu ise muallaktır” denildi.

 

(Evrensel)

İki video arasındaki fark, yeni Türkiye – Haluk Kalafat

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

24 Haziran gecesi Türkiye’nin hemen her kentinde silah sesleri yükseldi, AKP ve MHP’liler seçim zaferlerini kutluyordu. Polis ise ortalıkta yoktu.

Aşağıda iki video kaydı var.

8 Haziran 2018 – Kadıköy

24 Haziran 2018 – Esenler

İlki 8 Haziran 2018 günü İstanbul Kadıköy’de çekildi.

İkincisi 24 Haziran 2018 günü İstanbul Esenler’de.

İlk olayda liseli öğrenciler eğitim sistemindeki aksaklıkları duyurmak için eylem yapmak istemişti. En fazla 20 kişilerdi. Ellerinde üzerlerinde fikirlerini yazdıkları dövizler, pankartlar vardı.

İkinci olayda fikir yoktu; döviz, pankart yoktu ve asıl polis yoktu. Silah, mermi ve taşkınlık çoktu.

Bu iki video Türkiye’de devletin bu topraklarda yaşayan insanlara yaklaşımını gösteriyor. Ülkenin yarısının nasıl bastırıldığı ve ezildiğini; diğer yarısının sırtının nasıl sıvazlandığını yani…

24 Haziran gecesi yaşananlar bu ülkenin karanlıklarda kalan bölümlerine eklendi çoktan. Belki bir gün ne yaşandığını öğrenebileceğiz.

Açıktan açığa yaşananlar için bir not: 24 Haziran gecesi içki satışı yasaktı, çay bahçeleri kapalıydı ama silah kullanmak serbestti ve buna “yeni Türkiye” deniyordu.

 

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

 

Haluk Kalafat

Medya çalışanları için “Toplumsal Cinsiyet Odaklı Habercilik Elkitabı” çıktı

bianet ve Kaos GL’nin birlikte yürüttüğü proje kapsamında Toplumsal Cinsiyet Odaklı Habercilik Elkitabı çıktı.

Kitapta “Kadınlar ve LGBTİ+l’lar ne zaman haber olur? Ne zaman haber olmaz?”, “Haber kaynaklarıyla iletişim”, “Haberde cinsiyetçilikten kaçınmak için 14 madde”, “bianet haber merkezinden deneyimler” gibi başlıklar yer alıyor.

IPS İletişim Vakfı Yayınları’ndan çıkan 72 sayfalık elkitabı bianet editörleri Çiçek Tahaoğlu ve Elif Akgül tarafından hazırlandı.

Tasarım ve uygulamasını Büşra Erinkurt’un yaptığı elkitabı, yarın (29 Haziran) düzenlenecek tanıtım toplantısının ardından e-kitap formatında Türkçe, Kürtçe ve İngilizce olarak “BİA Kitaplığı”nda yerini alacak.

Kitabın Türkçesi, bu hafta itibarıyla Punto Dağıtım aracılığıyla kitapçı raflarında olacak.

Daha önce BİA Kitaplığı’ndan çıkan çalışmalar arasında Sevda Alankuş’un yazdığı “Barış Gazeteciliği Elkitabı” ve “Kadın Odaklı Habercilik” bulunuyor.

 

(Bianet)

İngiltere Yüksek Mahkemesi’nden heteroseksüel çifte medenî birliktelik hakkı

İngiltere’de heteroseksüel bir çift, evlilik yerine medenî birliktelik hakkını kullanmak için giriştikleri hukuk mücadelesini kazandı.  İngiltere’de medeni birliktelik hakkına yalnızca aynı cinsiyetten olan çiftler sahip.

Anayasa Gündemi.com’da yer alan habere göre Mahkeme, -yalnızca aynı cinsiyetten olan çiftlere uygulanan- 2004 tarihli Medeni Birliktelik Kanunu’nun İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ne uyumlu olmadığını ifade etti. Yüksek Mahkeme oy birliğiyle Rebecca Steinfeld (37) ve Charles Keidan (41) lehine karar verdi.

Kampanyayı yürütenler hükûmetten «fırsatı değerlendirmesini» ve herkesin medenî birliktelik yapabilmesinin sağlanmasını talep etti.

https://www.youtube.com/watch?v=kaHvPs_fgXM

Medenî birliktelik yapan çiftler, miras, vergi, emeklilik ve birinci dereceden akrabalıkla ilgili olarak bir evliliktekiyle aynı yasal muameleye hak kazanıyor.

2010’da tanışan ve iki çocuk sahibi olan çift, «yüzyıllardan beri kadınlara bir mal muamelesi yapan evlilik kurumunun mirasının» kendileri için bir seçenek olmadığını söyledi.

 

(Anayasa Gündemi, Wochit News)