Ana Sayfa Blog Sayfa 2788

57 yıl önceki acı itiraf – Şahin Tekgündüz

Saat pazar sabahının yedisi. Koca meyhanede iki kişiyiz. Akis Dergisi’nin ofisinde ve matbaasında kesintisiz yaşanan on sekiz saatlik bir çalışmanın yorgunluğunu atmaya çalışıyoruz. Neredeyse dört saattir konuşuyor, gülüyor, küfürler ediyor, şiirler okuyor, mezemsi bir şeyler tırtıklıyor ve su gibi şarap içiyoruz.

Gittikçe gerginleşiyor. Yeni bir şeyler söyleyeceğinden ama ciddî bir tereddüt yaşadığından eminim. Kısa bir sessizliğin ardından beklediğim gibi oluyor, Çubuk şarabıyla dolu bardağından bir yudum daha içiyor; masanın üstündeki elimi sıkıca tutup, kanlanmış gözlerini gözlerime çivi gibi dikiyor “Ulan domuz, biliyor musun şimdi ağlayabilirim, sakın şaşırma!” diyor. Tepkimi ölçmek için bir iki saniye daha gözlerimin içine dik dik bakıyor. Göz bebekleri titriyor. Neredeyse ağlayacak. Elimi daha da sıkıp “Pis komünist, ben seni hep polis zannettim. Yakın zamana kadar… Eşşekliğime doymayım. Senin gibi güzel insanı polis zannetmek!.. Ağzımıza sıçtılar, gölgemize varıncaya kadar birbirimizden şüphe eder olduk” diyor. Ve gerçekten, hıçkırıklarını sakınmadan ağlıyor. Sakın şaşırma diyor ama şaşırıyorum. Ellerimiz bir kez daha kenetleniyor. Benim de boğazım düğümleniyor, gözlerim doluyor ama ağlamıyorum. Elinin tersiyle gözlerindeki yaşı siliyor. Son bir kez daha şarap bardaklarımızı tokuşturuyoruz. Bu itiraftan sonra ikimizin de söz söyleyecek hâli kalmıyor.

Sarsılıyorum ve düşünüyorum. Polis olmamdan şüphelenmesi aslında son derece doğal. Söyledikleri de çok doğru, gerçekten gölgemize varıncaya kadar birbirimize güvenmez hâle getirdiler bizi. Bunu, kurucusu olduğum Sinema Tiyatro Derneği’nde de arkadaşlarla birlikte az mı yaşadık. Aramıza katılmak isteyen her üniversite öğrencisine “polis mi acaba?” diye baktık güven duyuncaya kadar. Bunlar arasında hemen hepimizin kuşkuyla yaklaştığı isimse şair Sunullah Arısoy’du. Üniversite öğrencisi değildi, sinema ve tiyatroyla ilgisini bilmiyorduk, ortak tanıdıklarımız pek yoktu, sadece şair olarak adını duyardık. Derneğe üye olmak istediğinde araştırdık, Sümerbank Genel Müdürlüğü’nde çalıştığını öğrendik. Bir devlet kurumunda çalışıyor olması bile kuşkulanmamız için yeterliydi. Kuşkularımızı ve güvensizliğimizi kıran ise, onu, Metin Toker’e tavsiye ettiğini ve Akis Dergisi’nde iş bulmasını sağladığını öğrenmemiz olmuştu. Bütün bunlar, hızla geçiyor birkaç saniye içinde zihnimden.

Garsonu çağırıp hesap istiyoruz. Yediklerimizin dışında hesabın en önemli kalemi, masanın yanında toprak zemine sıralanmış boş Çubuk şarabı şişeleri. Garson sayıyor, birisi tam boşalmamış yedi şişe… Yer Ankara Rüzgârlı Sokak’taki Hafız’ın meyhanesi; beni polis sandığını itiraf eden de şâir ve mizah yazarı Hasan Hüseyin Korkmazgil

Hasan Hüseyin’le 1960 yılının son aylarında tanıştım. Daha Mamak Muhabere Okulu’nda yedek subayım ve Nijat Özön, ardından da Tarık Dursun Kakınç ayrıldığı için, Akis Dergisi’ne film eleştirilerini ben yazıyorum. Hasan Hüseyin ise derginin redaktörü. Cumartesi günleri yazımı ona bırakıyor, birkaç cümle konuştuktan sonra da “Haftaya görüşürüz” diyerek ayrılıyorum. 1960 yılıyla birlikte askerlik görevim sona eriyor, 2 Ocak 1961’de Akis Dergisi’nde kadrolu muhabir olarak çalışmaya başlıyorum. Metin Toker dışında dergidekiler Doğan Avcıoğlu’nun ağabeyi Hamdi Avcıoğlu, ünlü gazeteci Atilla Bartınlıoğlu, yazıişleri müdürü Kurtul Altuğ, arşiv sorumlusu Hamdi Konur, redaktör Hasan Hüseyin Korkmazgil, Metin Toker’in kardeşi müessese müdürü Mübin Toker ve Kerim adında gelgit işlerine bakan bir eleman…

Korkmazgil’le kısa sürede dost oluyoruz. Ortak dostlarımız şâir Sunullah Arısoy ve ressam Hakkı Torunoğlu dostluğumuzu iyice pekiştiriyor. Ben haftanın hemen her günü dergide Hasan Hüseyin’le birlikteyim. O, Metin Toker dâhil, dergiye giren tüm yazıları, inanılmaz bir titizlikle didik didik ediyor, yanlışlarını düzeltiyor ve dil bütünlüğüne ulaştırıyor. Benim Türkçe konusundaki duyarlılığım o dönemde başlıyor. O büyük bir dil ustası ve dili şâir duyarlılığıyla kullanıyor. Ben de muhabirlik dışında özel ilgim nedeniyle, üstüme vazife olmadığı halde, derginin matbaada basıma hazırlanması çalışmalarına katılıyorum. Bu nedenle de Cumartesi geceleri sabaha karşı baskı kalıpları rotatifte basılıp dağıtıma girmek üzere Güneş Matbaası’na götürüldükten sonra ayrılıyorum dergiden. Bu işgüzarlık sonuçta sırtıma sorumluluk olarak yükleniyor ve yaklaşık bir yıl kadar sonra Akis’ten ayrılmama neden oluyor.

Birlikte çalıştığımız iki yıl boyunca Hasan Hüseyin’le öylesine çok şeyi paylaşıyoruz ki, hangi birini anlatayım? Bir zamanlar polis olduğumdan şüphelenip sonra da sırdaşlığını kazanacak kadar yakını olduğumu mu?.. En mahrem duygularını bile çekinmeden açtığını mı?.. Bir gün “Akşam Delisi” adlı şiirini niçin ve kimin için yazdığını yalnız benim bildiğimi mi?.. Zamanı geldiğinde bir gün bunların hikâyesini de anlatacağım. Şimdi o şiiri bir yana bırakıp, onun “şiir doğurma” sancılarından söz etmek istiyorum.

Akis Dergisi’nde tamgün çalışmaya başladığım dönem. Haber peşinde koşmak için dışarda olmadığım saatlerde hep Hasan Hüseyin’le birlikteyim. Hapisten kısa bir süre önce çıkmış ve Sunullah Arısoy’un aracılığıyla Akis’te çalışmaya başlamış. Mahkûmiyet psikolojisinin ağır baskısı hâlâ üzerinde. Paranoya derecesinde kuşkulu, ürkek ve tedirgin. Masanın üzerindeki o siyah Ericsson telefon çalmaya başladığında önce çevresine bakınıyor, telefona elini uzatıp geri çekiyor, “Beni mi, beni mi?..” diye soruyor, mecbur kaldığı için âhizeyi kaldırıp bir süre şaşkınlıkla kulağına tutuyor, karşıdan gelen sese göre konuşup konuşmamaya karar veriyor. Böyle durumlarda yakınındaysam telefonu ben açıyorum. Arayanın kim olduğunu sorarken korkulu gözlerle bakıyor gözlerime. Baskıcı, ceberut devletin en değerli ve en güçlü kişilikleri bile nasıl ezdiğini ve sudan nedenlerle nasıl yıllarca mahpuslarda tutup nasıl sindirdiğini bire bir izliyorum.

Ama Hüseyin’in devrimci kişiliği, şâir yaratıcılığı ve yılların baskısının yarattığı direnci bu tutukluğu kısa sürede geride bırakmasını sağlıyor. En önemli şiirlerini ve kitaplar dolduran mizah öykülerini o dönemde yazıyor. Ben onun yeni bir şiire ne zaman başladığını ve ne zaman bitirdiğini anında anlıyorum. Bazen günlerce burnundan soluyor, sorulanlara yanıt vermiyor ya da tersliyor, odasına kapanıp saatlerce yazıp çiziyor, sabahları ise işe kan çanağına dönmüş gözlerle geliyor ve kimseyle konuşmuyor. Biliyorum ki yeni bir şiirin doğum sancılarını çekmekte…

Sonra bir sabah yüzünde güller açarak giriyor kapıdan. Artık o eski Hüseyin gitmiş, yerine gözlerinin içi gülen ve önüne gelene takılıp espriler yapan mutlu biri gelmiştir. İşte o zaman patlatıyorum sorumu: “Doğurdun değil mi?..” Önce öfkeleniyor, sonra “Ne sanıyorsun domuz, doğurdum tabii, nur topu gibi…” diyor ve kolumdan tutup odasına çekiyor, başlıyor okumaya:

“güneşse güneş benim beyoğlubeyler

topraksa toprak benim beyoğlubeyler

bir şey var anlamadığım bu sokaklarda

eski saraylarda bu yeni saltanatlar

saksılarda çiçek diye kızgın namlular

demirin kömürün petrolün kalleşliği

bir şey var anlayamadığım bu sabahlarda

kayguysa kaygu benim beyoğlubeyler

bayramsa bayram benim beyoğlubeyler

ya siz kimsiniz

……………

……………”

O yıllarda yazdığı en önemli şiirlerden biri, bin dizelik bir destan olan ‘Kızılırmak’. Hüseyin’in Kızılırmak’ı doğurması en az üç ay sürüyor. Şiirin tamamlandığı günleri ve sonrasını anımsıyorum da yaşadığımız ortak mutluluğun büyüklüğünü ve coşkusunu hâlâ yüreğimde taşıyorum. O destan kitabın ilk iki basımının da kapak tasarımını ve baskı takibini ben üstleniyorum. Her iki kitap da büyük ilgiyle karşılanıyor. Kızılırmak destanını okuması için özel toplantılara davet ediliyor. Akis’e tanışmaya ve kitap imzalamaya gelenler her geçen gün artıyor.

Hasan Hüseyin o destan şiiri ilk kez benim evimde Grundig 23 ses kayıt cihazına baştan sona okuyor. O şiiri okurken bir yandan Çubuk şarabı içiyoruz, bir yandan onun fotoğraflarını çekiyorum. Yalçın Cerit, Nihat, Nevzat, Rüştü Asyalı kardeşler, Hakkı Torunoğlu, Orhan Suda ve daha kimler kimler… O fotoğrafların negatifleri Odak Reklam’ın tasfiyesinde, ses bandı ise 12 Mart kargaşasında yok oluyor. Ama kaybolmayan fotoğraflar hâlâ Hasan Hüseyin’le ilgili kitapları ve kapaklarını süslüyor.

Hey gidi Hasan Hüseyin Korkmazgil hey, sen de o güzel insanlar gibi erkenden çekip gittin aramızdan…

 

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

Valilik’ten İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’ne yasaklama kararı

İstanbul Valiliği, İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nü “oluşabilecek muhtemel olumsuzlukları” gerekçe göstererek yasakladı. Onur Haftası Komitesi, “İstanbul Valiliği son iki yıldır Ramazan’a denk gelmeyen ve bu yıl hiçbir tehdit almamış yürüyüşümüzü yasaklayarak gösterdiği gerekçelerin sadece birer bahane olduğunu ve aslında Valilik kararının bizlere yöneltilen nefretin bir parçası olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır” dedi.

İstanbul Valiliği, 1 Temmuz Pazar günü Taksim’de yapılacak LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nü yasakladı. Valilik bu kararıyla İstanbul Onur Yürüyüşü’nü dördünce kez yasaklamış oldu.

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi’nin yürüyüş başvurusuna yanıt veren Valilik, “…açık alan etkinliklerinin düzenlenmek istendiği İstiklal Caddesi ve Beşiktaş İskele Meydanı 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu kapsamında belirlenen toplantı ve gösteri yürüyüş alanları içerisinde yer almadığından ve oluşabilecek muhtemel olumsuzluklara karşı güvenlik nedeniyle açık alan etkinliklerinin düzenlenmesinin uygun görülmediği”ni söyledi.

25 Haziran’da başlayan 26. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın 1 Temmuz Pazar günü saat 18.00’de Taksim’de yürüyüşle sonlanması planlanıyor. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nü Valilik 2015 yılından beri her yıl yasakladı. Geçtiğimiz yıllarda yürüyüş için sokağa çıkanlara polis saldırdı, çok sayıda kişi darp edilerek gözaltına alındı.

Valiliğin yasak kararının ardından açıklama yapan İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi, “İstanbul Valiliği son iki yıldır Ramazan’a denk gelmeyen ve bu yıl hiçbir tehdit almamış yürüyüşümüzü yasaklayarak gösterdiği gerekçelerin sadece birer bahane olduğunu ve aslında Valilik kararının bizlere yöneltilen nefretin bir parçası olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır” dedi.

Onur Haftası Komitesi’nin açıklamasının tam metni şöyle:

“İstanbul Onur Haftası Komitesi olarak her yıl olduğu gibi bu yıl da haziran ayının son haftasına denk gelen haftamızı ve haftanın son gününe denk gelen Onur Yürüyüşü’nü organize etmek üzere bir araya geldik. Haftamız ve Yürüyüşümüz sistematik olarak görmezden gelinen bizler için kimliklerimizden utanmamız gerektiği öğretilen bir toplumda kendi görünürlüğümüzü sağlamak ve varoluşumuzdan duyduğumuz onuru kutlamamız için çok önemlidir. Yıldan yıla daha da kalabalık hale gelen Onur Yürüyüşü’ nün haftanın son yani Pazar günü yapıldığı bir sır değildir. Aksine görünürlüğümüzü sağlamak için düzenlediğimiz bu yürüyüşün herkes tarafından duyulan bir çağrıya dönüşmesi için yirmi altı yıldır aynı kararlılıkla mücadele etmekteyiz.”

“Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 3. Maddesi’nde de söylendiği gibi barışçıl olduğu sürece her türlü toplantı ve yürüyüşü düzenlemek önceden izin alınmaksızın her vatandaşın hakkıdır. Buna rağmen her yıl yaptığımız üzere bu yıl da valilikten yedi cihanın bilmekte olduğu yürüyüşümüz hakkında konuşmak üzere bir görüşme talep ettik. Vali Yardımcısı ile yaptığımız görüşmede önceki yıllarda yürüyüşün Ramazan’a denk geldiği için yasaklandığı, bu yıl böyle bir durum olmadığı için yürüyüşün önünde bir engel olmadığı fakat son kararı yine de Vali’nin vereceği cevabını aldık.

Görüşmenin ardından komite tarafından yazılı olarak da haftanın ve yürüyüşün bildirimi Valiliğe yapılmıştır. Üzülerek belirtiriz ki Valilik verdiği cevapta aslında bizim protesto hakkımızı korumaya alması gereken Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri kanunu göstererek bizim güvenliğimizi alamayacağını ve Onur Yürüyüşü’ nün düzenlenmesini uygun bulmadığını söylemiştir.”

“On altı yıldır düzenlenen Onur Yürüyüşü polis saldırıları başlamadan önce on üç yıl boyunca aralıksız hiçbir güvenlik sorunu yaşanmadan gerçekleştirilmiştir. İlk başta Ramazan’ı ve güvenlik meselesini bahane eden İstanbul Valiliği son iki yıldır Ramazan’a denk gelmeyen ve bu yıl hiçbir tehdit almamış yürüyüşümüzü yasaklayarak gösterdiği gerekçelerin sadece birer bahane olduğunu ve aslında Valilik kararının bizlere yöneltilen nefretin bir parçası olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Vali kendisine verilen yetkiyi toplumun bir kesimine ayrımcılık yapmak üzere kullanarak bir suç işlemektedir. Bir suç niteliği taşıyan ve bizlere yöneltilen nefreti körüklemekten başka hiçbir şeye hizmet etmeyen bu karar meşru değildir. Evet, Valilik kararında denildiği üzere bir güvenlik sorunumuz vardır fakat bu sorunun sebebi bizzat bunu diyen Valiliğin kendisi ve her yıl en demokratik hakkımız olan yürüyüşümüze saldıran polis güçleridir. Bu karar her gün kendisine yöneltilmekte olan nefretle yaşamaya çalışan biz lgbti+’lar için Onur Yürüyüşü’nün ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir. Bu yürüyüş tam da Valilik kararının daha da körüklediği şiddete ve ayrımcılığa karşı mücadele etmek için yapılmaktadır. Yirmi altı yıldır olduğu gibi bu yıl da aynı azimle Onurlu Yürüyüşümüzü gerçekleştireceğimizi basına ve kamuoyuna duyurur ve her lubunyanın bir Onur Yürüyüşü olduğunu tekrar hatırlatmak isteriz.”

 

(Kaos GL)

‘Köpek sevince hayvansever olunmuyor, endüstriyel hayvancılıkta da sistematik şiddet var’

Endüstriyel hayvancılık üzerine de çalışmaları bulunan sosyolog Doç. Dr. Sezai Ozan Zeybek, Hürriyet Gazetesi’nden İpek İzci‘ye son günlerde kamuoyunun geniş bir kesiminde tepki ile karşılanan hayvan hakları ihlallerinin gösterdiği artış üzerine düşüncelerini aktardı.

İzci’nin, “Bizim Türkiye’de hayvanlarla nasıl bir ilişkimiz var?” sorusunu, “Bu cinayet haberinden sonra yahut barınaklardan kamuoyuna sızan görüntülere bakarak hayvanlara kötü davranan bir ülke olduğumuz ileri sürülebilir. Ancak başka türlü ilişkiler kuran insanlar hâlâ var. Ancak her durumda şehrin hemen her tarafına yayılmış ve hayvanları hayatta tutan bir dayanışma ağı var.” diyerek yanıtladı.

Gazetemiz yazarları arasında da yer alan Zeybek’in ozanoyunbozan adresinden de tamamını yayınladığı söyleşiyi paylaşıyoruz:

‘Hayvanlarla kurulan yakın ilişki ortak bir zemin yaratıyor’

Geçen hafta, Sapanca’da yavru bir köpek acı çekerek öldü. Fotoğrafları her yerdeydi. Gazeteler, internet siteleri, sosyal paylaşım siteleri… Herkes şefkat yoksunluğundan söz ediyordu. Bizim Türkiye’de hayvanlarla nasıl bir ilişkimiz var?

Ozan Zeybek:  Çok farklı ilişki şekilleri var aslında. Bu cinayet haberinden sonra yahut barınaklardan kamuoyuna sızan görüntülere bakarak hayvanlara kötü davranan bir ülke olduğumuz ileri sürülebilir. Ancak başka türlü ilişkiler kuran insanlar hâlâ var. Bunlar genel kanının aksine sadece Cihangir yahut Moda gibi zengin muhitlerde ikamet etmiyor üstelik.

İstanbul’un çeşitli yerlerinde, Üsküdar’da, Fatih’te, Ümraniye’de de hayvanları besleyen ve koruyan farklı kesimlerden insanlar bulunuyor. Türkiye gibi oldukça kutuplaşmış bir toplumda, hayvanlarla kurulan bu görece yakın ilişki ortak bir zemin yaratıyor diyebiliriz. Diller farklı. Misal Fatih’te kedileri besleyen esnaf ve imamlar yaptıkları işi İslamî saiklerle izah ediyor. Bazı başka gruplar ise hayvan refahı, hayvan hakkı gibi daha seküler yahut hukukî kavramlarla konuşmayı tercih ediyor. Ancak her durumda şehrin hemen her tarafına yayılmış ve hayvanları hayatta tutan bir dayanışma ağı var.

Görece ilginç olan şu: Hayvanlar karşısında takınılan tutum, Türkiye’deki bilindik kutuplaşma hatlarını tekrar etmiyor, başka kesimler yan yana gelebiliyor.

Hayırsızada

Bu dayanışma ağları “hayvan hakları” tabiri ortaya çıkmadan önce de varmış galiba, eskiye dayanıyor diye biliyorum…

Ozan Zeybek: Evet. Osmanlı şehirlerinde mahalle denen yer, insanlarla hayvanların bir arada yaşadığı kolektif bir alanmış. Mesela köpekler belediyecilik hizmetlerinin tam olarak gelişmediği, plastiğin olmadığı bir ortamda çöpleri öğütür; bekçilik yaparmış. Malûm, köpekler bekçiliğe yatkınlar.

Bir mahalleye dışarıdan birinin gelmesi istenmiyorsa, sorun yok. Ama ne zaman ki mahalleler arasındaki hareketlilik artmış, ticaret ve gece hayatı ortaya çıkmış; işte o zaman köpeklerin toplanması gerektiği konuşulur olmuş. Önce II. Mahmut denemiş, itirazlar karşısında geri adım atmış. Ardından İttihat ve Terakki döneminde (1910) yaklaşık 80 bin köpek toplanıp Hayırsızada’da, suyun bile olmadığı bir yerde ölüme terk edilmiş. Bu çok kritik bir olay. Hayvanlara yapılan bu uygulamayla, insanlara yapılan uygulamalar arasında paralellik var.

Nasıl bir paralellik?

Ozan Zeybek: Bu olaydan sadece birkaç yıl sonra, bu defa Ermeniler toplanıyor, uzak bir yere gönderiliyor. “İstenmeyen” nüfus bu şekilde imha ediliyor. Karar veren kadrolar aynı. Çeşitli şiddet araçları, doğum kontrol yöntemleri, ıslah ve kapatma usûlleri hayvanlar üzerinde deneniyorsa, bilin ki bir noktada insanlara da uygulanabilir.

Peki o zaman bugüne dönelim. Son birkaç günkü vakaları size sayıyorum. Zonguldak’ta sahile boynuna ip geçirilmiş köpek ölüsü sahile vurdu. Adana’da yavru kedi cesedinin başı yoktu. Eyüp ve Ereğli’de tecavüz edilen kediler öldü. Sakarya’da yavru köpekler zehirlendi. Çanakkale’de başından vurulan ineklerin iç organları ve karnından yavruları çıkarıldı. Moda’da mahallenin köpeği Gece’ye tecavüz eden adam serbest bırakıldı. Daha da sayabilirim… Nedir bütün bunlar? Ne demektir? Bu artan şiddetin temelinde ne var?

Ozan Zeybek: Artan şiddet meselesine dair iki itirazım var. Ancak önce şunu söylemek lâzım: Bunlar hepimizde endişe uyandırması gereken emareler. Amerika’da seri katillerin önemli bölümü kariyerlerine hayvanlara işkence edip öldürerek başlamış.

Yani hayvana uygulanan şiddetin, insana yönelmesi mümkün. Her vakada değil, ama ihtimal, belirgin şekilde daha yüksek. O yüzden bazı ülkelerde özellikle çocuklar ve gençler bu tarz şiddet eylemlerinden sonra takibe alınıyor. Okul baskınlarının yapıldığı, bina tepesine çıkan bir keskin nişancının gelen geçenleri “avladığı” ülkelerde suçluyu suçtan önce tespit etmek üzere, bu tarz ön uyarı sistemleri kullanılmaya başlandı.

Hayvana zulûm, takibe alınan beş işaretten biri. Ancak şunu da söyleyeyim: Devletlerin insanları bu şekilde kayıt altına almasına dair çekincelerim de var. Sapanla kuş avlamak, karınca ezmek, sineği kavanoza kapatmak gibi daha yaygın zulmetme yöntemleri çocuklarda görülebiliyor. Bunların, bilgilerin sızabileceği bir arşivde durması sakıncalı. Ayrıca böyle bir kayıt, davranışın toplumsal kökenlerini çözmekten ziyade, kişileri kriminalize etmeye yarar. Yine de bu bahsettiğimiz olaylar endişe verici.

‘Tavukların hayatı korkunç mesela’

Peki “artan şiddet” dediğimde itiraz etmiştiniz…

Ozan Zeybek: Doğru. İki temel itirazım var. İlki teknik bir itiraz: Elimizde güvenilir sayılar yok. Yıllara göre artış olduğunu söylemek için böyle sayılara ihtiyaç var. Medya etkisi diyeceğim, bir-iki olay arka arkaya dizilince bir ânda böyle bir artış hissi oluşuyor ister istemez. İnsanların dikkatini çekmek için bu olayların bu şekilde kullanılması gerekiyor belki.

Ama benim hissim daha ziyade şu: Sürekli dikkatimizi çekmek üzere yarışan ve infial yaratmaya yönelik bir üslûpla sunulan olaylar, hafızamızı aslında zayıflatıyor, siyasetin alanını daraltıyor. Tepki vermemiz bekleniyor; ama takip etmek güçleşiyor. Her şeye tepki vermeye çalışmanın aşındıran bir tarafı var. Bir de düşünmeye, akıl yürütmeye ket vurabiliyor. Hemen büyük sonuçlara atlamak için, bu olaylar sıçrama tahtası olarak kullanılıyor.

Yani vaka, demek istenene katık ediliyor: “Toplum bozuldu, insanlar manyak, güvenlik şart vs.” gibi.

Peki bu olaylar karşısında ne dendiğinde siyasetin alanı genişler?

Ozan Zeybek: İkinci itirazım da zaten bununla alâkalı. Türkiye’de ve her yerde milyarlarca hayvana her gün sistematik olarak şiddet uygulanıyor.

Mesela biri, “Köpeklerin boğazını kesmek için birkaç ay besliyorum” dese ruh hastası olduğunu ve hapse girmesi gerektiğini düşünürüz. Yahut “Kedimi hareket edemeyeceği daracık bir yere hapsettim, bütün ömrü orada geçti” dese yine ruh hastası deriz. Oysa etinden sütünden faydalanılan hayvanlara yapılan tam olarak bu!

Tavukların hayatı korkunç mesela. Tavuk deyince aklıma geldi, kedileri çok seviyorsunuz diyelim; ama kedi mamalarının içinde ne olduğunu biliyor musunuz?

‘Yumurta veremeyecek erkek civcivler öldürülüyor’

Sormaya korkuyorum…

Ozan Zeybek: Yumurta veremeyecek erkek civcivler öldürülüyor, eziliyor, un haline getiriliyor. O un, nihayetinde kedi veya köpek maması oluyor. Hayvan haklarından bahsedip, çok sevdiğimiz köpeklere bu yemeği veriyoruz. Merhametimizde seçici, sonuçları konusunda da pek öngörülü değiliz.

Başka bir örnek: Sokak köpekleri yaşasın istiyoruz; ama sadece köpeklerin-kedilerin beslenmesi ve bu şekilde İstanbul’un çeperlerinde birikmeleri oradaki başka canlılara, misal leyleklere zarar veriyor aslında. “O yüzden belediye gelsin, köpekleri hapse kapatsın” demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Ama ekolojik ağlar göründüğünden daha karışık, daha kapsamlı düşünmek gerekiyor.

Köpek sevince hayvansever olunmuyor. Özetle diyeceğim şu: Bu son zamanlarda gazetelere yansıyan canice hikâyeler, endüstriyel hayvancılıktaki sistematik şiddeti bize unutturmamalı. Endüstriyel hayvancılık üzerine çalışan bir sosyolog olarak size korkunç zulüm hikâyeleri anlatabilirim. 20 yıl ömrü olan hayvanları en kötü koşullarda birkaç ay yaşatıp sonra öldüren bir toplumda yaşıyoruz.

Cinselliklerine, hareketlerine, toplumsal ilişkilerine müdahale ediyoruz. Kelime illâ manyaklıksa, bunun da manyakça bir tarafı var. Bütün bunların sonunda hiddetimiz, sadece köpeğe tecavüz eden adama yönelmemeli. O kötü. Ama eğer mesele burayla sınırlı kalırsa, aramızdaki “kötüleri” ayıklayıp kendimizi iyi insanlarmış gibi hissetmekten başka bir kazanımımız olmaz. Bu da bence siyasetin alanını daraltan bir hamle.

Özetle iki itirazım var demiştim: Hemen büyük sonuçlara ulaşmayalım, iğneyi kendimize batıralım.

‘Merhametimizde seçiciyiz’

Sosyal medyada dönen bir yazınızda (İnsan Yavrularının Ahlakî Eğitimi) çocuk kitaplarını incelemiştiniz. Ne gördünüz; orada hayvanlara nasıl muamele ediliyor, nasıl bahsediliyorlar?

Ozan Zeybek: Şiddet, toplumun kılcal damarlarına kadar girmiş durumda. Çocukluktan başlayarak, masallarda, çizgi filmlerde bu şiddete maruz kalıyoruz.

Kitaplarda, aynı filmlerde olduğu gibi, belli karakterlere üzülmeyi, bir kısmını görmezden gelmeyi öğreniyoruz. “Rambo” filmlerinde yahut “Yüzüklerin Efendisi” filminde yüzlerce varlık zerre üzüntü duymayacağımız şekilde öldürülürken, genelde Beyaz, temiz yüzlü kahramanlara müzik eşlik ediyor, dram etkisi veriliyor.

Merhametimizde seçiciyiz demiştim. Kökenleri zannediyorum buralarda.

‘Veganlar tarım yaparken hayvanların öldüğünü görmezden geliyor’

Şiddetsiz bir toplum mümkün mü peki?

Ozan Zeybek: Çok girift bir mesele; ama kısaca söylemek gerekirse hayır, canlıları öldürmeden yaşamak (henüz) mümkün değil. Buradaki itirazlarımı da sistematik bir şekilde anlatayım izin verirseniz.

Philip Wollen

Geçen hafta Brüksel’de Avrupa Parlamentosu’nda hayvan hakları oturumuna davetliydim. Bu konuda çalışan dünyaca ünlü vegan aktivist Philip Wollen konuşmacılardan biriydi. Söylediklerinin çok büyük bölümü de doğru idi. Kafesler, işkence, sağlık, iklim değişikliği, sömürü… Böyle bir et tüketme alışkanlığı, dünyanın hemen her meselesine değen önemli bir sorun.

Ancak bir noktada, her gün aynaya bakıp mutlu olduğunu, vicdanının temiz olduğunu, kendisi yüzünden hiç hayvan ölmediğini söyledi. Bu her anlamda çok sorunlu bir ifade. Bir kere tarım yaparken hayvanların öldüğünü görmezden geliyor: Böcek ilaçları yüzünden kuşlar, fareler, tavşanlar, köstebekler ölüyor. Açılan her tarım arazisi ile (açılan arazi az da olsa) bazı canlılar yaşam alanını kaybediyor.

Kendisi bahsettiğim konuşmaya Avustralya’dan uçakla gelmiş. Plastiklerle çevrili bir dünyada yaşıyor… Yaşıyoruz. Kuşların karnından çöpler çıkıyor, yağ dokularımızda mikro-plastikler birikiyor. Böyle bir temiz vicdan yok. Bir konuda ahlakî üstünlük taslamadan evvel, yine iğneyi kendimize batırmamız gerekir. Betonla kapladığımız toprağın altında bir zamanlar bambaşka bir yaşam vardı.

Daha önemlisi, şiddetsizlik diye anılan sadece belli hayvanlara yönelen, yine son derece sınırlı bir merhamet. Böcekler dahil değil mesela. Onların kanı akmıyor; insana benzetebileceğimiz sesler çıkarmadan, aynı bedensel tepkileri göstermeden ölüyorlar. Solucanlar kıvranırken acı çekmediklerini nereden biliyoruz? Yine kendi insan merkezli kriterlerimizle… Bitkiler de mazhar olamıyor bu şefkate. Oysa onlar da canlı. Son derece toplumsal canlılar hem de… İletişim kurabiliyor, hastalanabiliyor, diğer bitkilerle dayanışabiliyor.

Özetle dediğim şu: Olabildiğince az hayvan ürünü içeren bir diyete geçmek iyi olur. Ancak ölümle çeşitli usûllerle barışmak, insana bu kadar anlam/misyon yüklememek ve siyasî bir iddiada bulunurken mütevazı olmak, yani kendi yerini bilmek önemli meziyetler.

‘Mesele, yaşam alanlarını korumak!’

Nasıl konuşabiliriz peki bu konuda? İnsan hakları veya hayvan hakları yeterli değil mi?

Ozan Zeybek: Bu hakların ilişkileri soyutlayan, varlıkları teker teker ele alan bir tarafı var. Bence yaşam alanlarından bahsetmemiz lazım.

Eğer belli bir yerdeki insanların ağaçlarını kesersen, derelerini kurutursan, hayvanlarını yok edersen insanların haklarını da koruyamazsın! İnsanın çevresiyle, diğer varlıklarla, taşla ve toprakla organik bağları var.

Mesele, yaşam alanlarını korumak! Üstelik asimetrik güçleri olan varlıkların nasıl bir arada yaşayacağından bahsediyoruz, işimiz daha zor.

Bu son dediğinizi açmanız lâzım…

Ozan Zeybek: İnsanların eşitliğini, her ne kadar pratikte henüz gerçekleşmemiş olsa da, hayal etmek mümkün. Deri rengi, cinsiyet vs. ayırıcı unsurlar değildir diyebiliriz, diyoruz zaten. Ama bir koyunla bir insanın yahut bir mantarın eşitliğinden bahsetmek zor. Başka kavramlar bulmak lâzım.

İnsandan öte ilişkilerin mahiyeti hakkında nasıl düşünebiliriz? Tahakküm kurmak dışında başka hangi modeller var? Sanıyorum bu konuda şu an çok kısır bir yerdeyiz. Dolayısıyla asimetriye rağmen adalet ve bir arada yaşam nasıl olur, henüz pek bilmiyoruz… Ben de bilmiyorum; ama ölümü reddeden hijyenik bir tavırla olmayacak. “Et yemezsem doymuyorum” şeklindeki umursamazlıkla hiç olmayacak.

Ekoloji siyaseti çok önemli

Hayatını hayvan odaklı yaşayan insanlar yadırganıyor. “Aç insanlar, çocuklar varken hayvanlara mı yardım ediyorsun” diyenler oluyor. Nasıl yorumluyorsunuz?

Ozan Zeybek: İşte tam da yaşam alanı derken bunu kastediyorum. “Ya o, ya bu” olmak zorunda değil. Ağacı korumak, insanların fakirleşmesine de engel olabilir; o yüzden ekoloji siyaseti çok önemli. Bizi birleştirebilecek siyasî bir zemin sunuyor.

Sapanca’da kuyuya atılan yavru köpek olayında da böyle bir toplumsal birleşme oldu mesela. Türkiye’de hayvan konuları ideolojileri aşarak siyaset üstü bir noktaya çıkabiliyor.

Ozan Zeybek:  Evet, kutuplaşmaları aşabiliyor gerçekten. Sadece hayvan değil. İklim değişikliği, ekmek, su, hava kirliliği… O parti yahut bu partinin adını anınca bilindik kamplaşmaların içine düşüyoruz.

Ama mesela ekmeğin içindeki kimyasallardan bahsettiğimizde ortak bir noktadan hareket etme imkânı doğuyor. Başka bir sürü mevzuya değmek de mümkün. Bu hatlardan konuşsak çok daha birleştirici bir siyaset çıkar ortaya.

‘Öncelikle ağlarımızı, topluluklarımızı sorgulayalım’

Biz bireysel olarak ne yapabiliriz?

Ozan Zeybek: Zor bir soru. Tüm bu bahsettiğimiz meseleleri sanıyorum birey birey çözmek mümkün değil. Çok uzun bir süredir hepimize tercihleri olan bireyler olarak hitap ediliyor. Vurgu, birey ve tercih kelimelerinde. İkisi de arızalı bana göre.

Bir kere tercihlerimiz zannettiğimiz kadar etkili değil. Önemli mevzularda tercih sunulmuyor zaten. Petrolsüz bir hayatı tercih edemiyorsunuz mesela, kuşatılmış durumdayız. Görece önemsiz konularda ise bin bir tercihin altında eziliyoruz. Sürekli onu değil de bunu seçmemiz bekleniyor. O marka mı bu marka mı? Yediklerimiz için de öyle. Ne yediğimizi iyi seçersek bütün bu sorunlar (iklim değişikliği, sömürü, hayvan mezalimi, aşırı kilo…) kaybolacak diye umuyoruz belki. Öyle olmayacak.

Yaptığım diğer vurgu ise birey kelimesine idi. Birey değil, insan toplumu da değil, yaşam alanı gibi daha kapsamlı tabirlerle düşünmeye alışmamız lâzım. Şunu da belirteyim: İnsanın yaratıcılığına, etki gücüne inanıyorum. Ancak bugün “bireysel çözümler” olarak bize sunulan ve duyarlılık pazarlayan ürünlerle bu iş değişmeyecek gibi duruyor. Olağan işleyişi kıracak, bu böyle devam edemez dedirtecek yeni hamlelere ihtiyaç var. Bu esnada maksat bireyleri değil, yaşam alanlarını korumak ve güçlendirmek olmalı.

Çok kapsamlı bir konu, aslında demek istediğim çok şey var, ama sadece şunu diyeyim: “Bireysel” olarak bir şey yapmayın. Önce hangi ağların parçasıyız ve burada kimlerle ortaklık kurabiliriz, ona bakın. Ardından şehirlerimizi nasıl yeniden tasarlarız, tarım politikalarını nasıl değiştirebiliriz, endüstriyel hayvancılıkta ağır bedeller ödeyen insan ve hayvanlara nasıl adil davranabiliriz gibi sorularla uğraşmak mümkün.

Bunlar hep kolektif sorular, yaşam alanı soruları…

Çok teşekkürler.

Ozan Zeybek: Ben teşekkür ederim.

 

(Hürriyet, Ozanoyunbozan.blogspot.com)

 

Çin’de tüm kentleri güvenlik kameraları ile sarmalayan gözetleme ağı köylere de yayılıyor

Çin’de ülkenin dört bir yanındaki güvenlik kamerası kayıtlarını izleyerek ‘komşuları gözetleme imkanı’ yaratan uygulama köylere de yayıldı.

Dünyanın en büyük gözetleme ağı olan ve 1,3 milyar nüfusa sahip ülkenin birbirini takip etmesini sağlayan ‘Keskin Gözler’ uygulaması sayesinde ülkedeki suç oranının düştüğü öne sürülüyor.

Çin’in güvenlik amacıyla teşvik ettiği uygulamada, yapay zeka ve yüz tanıma teknolojisi kullanılıyor. Canlı güvenlik kamerası kayıtları izlenebiliyor ve böylece suç oranının düşmesi amaçlanıyor.

Köylerde polis gücünün şehirlere nazaran daha az olması nedeniyle Keskin Gözler uygulamasının yayılması amaçlanıyor.

İnsan hakları örgütlerinden “azınlıklara ayrımcılık” endişesi

Uygulamanın getirildiği kırsal alanlarda köylüler kamara kayıtlarını televizyonlarından da izleyebiliyor.

Jiangtai köyünde 2016 yılında gerçekleşen bıçaklı bir saldırının, o sırada televizyonu karşısında kamera kayıtlarını izleyen bir köylünün durumu bildirmesi üzerine önlendiği aktarılıyor.

Keskin Gözler uygulamasının ilk kez hayata geçmesi 2015 yılında Siçuan bölgesinde olmuştu.

Siçun yetkililerine göre Aralık 2017 tarihi itibariyle 14 bin 87 köye Keskin Gözler projesi getirildi ve 41 bin 695 kamera kuruldu. 152 bin 855 köylünün uygulamayı yüklediği belirtildi.

İnsan hakları örgütleri ise özellikle azınlıklara karşı bu uygulama yüzünden ayrımcılık uygulanmasından endişe ediyor.

 

(BBC Türkçe)

Bartın, HES’çilere geçit vermedi

Bartın’ın Ulus ilçesinin Kumluca beldesine bağlı Uluköy’de inşa edilmek istenen Katırova Regülatörü ve HES projesi’ne ilişkin ÇED Halkın Katılımı Toplantısı köy halkının tepkisi sonucu yaptırılmadı.

Bartın Info’da yer alan habere göre Akörensöküler köyü muhtarı Şahin Başol’un iddiasına göre üç köyün içme ve kullanma suyunun yapılacak 4.5 km.’lik cebri boru nedeniyle kesilme tehlikesi var. Köy halkı Doğu Karadeniz’de nehir tipi HES’lerin dereleri kuruttuğunu, ormanları yok ettiğini ve halkı nasıl susuz bıraktığını televizyonda gördüklerini ve böyle bir HES’in yörelerinde yapılmasını istemediklerini belirttiler. Köylüler toplantı salonunun dışında bekleyerek salona girmediler ve HES’in yapılmamasını istemediklerini beyan ettiler.

https://www.youtube.com/watch?list=PLELsDwWj4ey_pPtgqFhsNxtWPlZFsSfdt&v=G2v0eIUwY1A

 

ÇED Halkın Katılımı Toplantısına sadece bürokratların katıldığını, halkın katılımının olmadığını gören görevliler “Halkın tepkisi” nedeniyle toplantının yapılamadığını tutanağa geçirdiler. Uluköy, Zafer, Akörensöküler ve Üçsaray köy muhtarları ve Bartın Milletvekili Aysu Bankoğlu da ayrı bir tutanak tutarak halkın tepkisi nedeniyle ÇED halkın katılımı toplantısının yapılamadığını bir kez daha tescilledi.

 

Toplantıya katılan Bartın Orman Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Erdoğan Atmiş da bu HES projesine ait ÇED başvuru dosyasının usulsüz hazırlandığını ve hatta evrakta sahtecilik yapıldığını söyleyerek bu ÇED sürecinin başlatılmadan sona erdirilmesi gerektiğini ifade etti.

 

(Bartin.info Haber)

ABD’de gazete binasına silahlı saldırı: En az 5 ölü

ABD’nin Maryland eyaletindeki Annapolis şehrinde yer alan ‘Capital Gazzette’ adlı gazetenin binasına silahlı saldırı düzenlendi. Saldırı sonucunda en az beş kişinin hayatını kaybettiği bildirildi.

Yerel polis, saldırganın beyaz bir erkek olduğunu açıkladı ve saldırganın şu ana kadar polisle işbirliği yapmayı reddettiğini belirtti. Saldırganın gazete çalışan birilerini mi, yoksa tüm gazeteyi mi hedef aldığının henüz belli olmadığı ifade edildi.

Öte yandan, ABD basınının bir bölümü saldırganın 38 yaşındaki Jarrord Ramos olduğunu iddia etti. İddiaya göre Ramos, daha önce hakaret suçlamasıyla gazeteye dava açmış, ancak davayı kaybetmişti.

​Yerel kaynaklar bina içerisinde ağır yaralanan kişilerin de olduğunu söylemişti.

Polisin, önlem amacıyla Gazzette’ye ait bir diğer gazete olan ‘Baltimore Sun’ı da koruma altına aldığı bildirildi.

 

(Sputnik)

Eren Erdem ‘terör örgütüne yardım’ suçlamasıyla tutuklandı

CHP eski milletvekili Eren Erdem ‘silahlı terör örgütüne yardım’ ve ‘soruşturmanın gizliliğini ihlal’ suçlamalarıyla tutuklandı.

İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, CHP eski milletvekili Eren Erdem hakkında “kaçma şüphesi” bulunması nedeniyle yakalama kararı çıkarılması talebinde bulundu. Bunun üzerine Karşı Gazetesi davasına bakan İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi Erdem hakkında dün mahkeme huzuruna getirilmesi için yakalama kararı çıkardı. Erdem, bu karar üzerine Ankara’da gözaltına alınıp Ankara’ya getirildi. Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’na getirilen Erdem, çıkarıldığı mahkemece “silahlı terör örgütüne yardım” ve “soruşturmanın gizliliğini ihlal” suçlamalarıyla tutuklandı.

24 Haziran gecesi itibarıyla vekilliği düşen Eren Erdem, Ankara Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından sabah saatlerinde gözaltına alınıp emniyetteki işlemlerinin ardından İstanbul’a gönderildi.

Erdem, gözaltına alındığını Twitter hesabı üzerinden “An itibariyle gözaltına alındım. Gerekçemi bilmiyorum. Polisler tarafından evimin önünden gözaltına alındım. Kamuoyunun bilgisine sunarım” ifadeleriyle duyurdu.

Mahkeme Eren Erdem’in tutuklanmasına hükmetti. Haberi Barış Yarkadaş “Milletvekili arkadaşımız Eren Erdem TUTUKLANDI…” ifadeleriyle duyurdu.

Barış Yarkadaş@barisyarkadas

Milletvekili arkadaşımız Eren Erdem TUTUKLANDI…

22 yıl hapis isteniyor

Eren Erdem hakkında İstanbul Başsavcılığı, “FETÖ’ye yardım” suçlamasıyla 22 yıl hapis istemiyle iddianame hazırlamıştı. Erdem’le ilgili suçlamalar arasında MİT TIR’ları operasyonuna ilişkin tutanaklarının kendisinde bulunması ve bunları yayması iddiası da yer alıyor. Ayrıca Erdem’in Zaman gazetesine yönelik operasyon yapıldığı gün gazeteye giderek destek olması da suçlamalar arasında gösteriliyor.

Eren Erdem’in 22 Mayıs’ta Atatürk Havalimanı’ndan Almanya’ya gidişi bu dava kapsamında konan yurtdışı yasağı nedeniyle engellenmişti.

 

(Evrensel)

İklim değişikliğini anlatmak – Berkay Erkan

İklim değişikliği konusunda kitlelerin yeterince harekete geçmediğinden ya da hükümetlere güçlü bir baskı oluşturmadığından hep şikayet edilegeldi. Bu, gerçekten de bütün dünyada önemli bir sorun. Henüz gelecek açısından böylesi vahim bir gelişme olduğu halde insanların neden yeterince güçlü bir tepki vermedikleri üstünde bir türlü mutabakat sağlanmış değil. Ancak genel eğilim değişimi gören insanların, doğal olarak hemen harekete geçeceklerinin umulmasıydı. Böylece sorun insanların ikna edilmesi olarak tarif edilmiş oluyordu. Dolayısı ile iklim değişikliği yeterince güçlü kanıtlar ile daha çok anlatmaktan başka bir çözüm olamıyordu elbette. Ama bilindiği üzere süreç bundan farklı gelişti. Bu yüzden her yerde kitlelerin güçlü şekilde harekete geçmemeleri hala bir sorun. Şimdi tam da bu konuda oldukça somut veriler ile dikkat çekici bir çalışma, seçimler ve AKP hegemonyasında hissedilen çatlağın yarattığı heyecan dalgasında gözden kaçtı. Yeşil gazetenin de verdiği, Konda’nın “iklim haber “ile yaptığı “Türkiye’de iklim değişikliği algısı” raporu, bakış açımızı değiştirmemiz gerektiğini gösteren önemli ipuçları ile tartışmaya yeni bir boyut kazandırıyor.

Araştırmada, bizim açımızdan önemli ve şaşırtıcı olan ilk tespit, Türkiye’de toplumun büyük çoğunluğu tarafından iklim değişikliği kabul edildiğini ortaya koyması. Rapora göre nüfusun %87 gibi çok büyük bir kesimi iklim değişikliği kabul ediyor. Ayrıca her dört kişiden üçü bundan endişe duyduğunu da belirtiyor. Üstelik “ne kadar endişe duyuyorsunuz?” sorusuna ise, bunların da %25’i  “çok endişeli”  cevabını veriyor.

Fakat çok daha ilginç bir durum, bu konuda, yani endişelenme konusunda , kararsızların sadece %12 oranında olması. Oysa Avrupa ülkelerinde kararsızlar %40 ın altında değil, hatta bazı ülkelerde %55 e kadar çıkıyor. Yani, bizde bu konuda kafalar hayli net. Oysa ülkemizde iklim değişikliği le mücadele konusunda ne yapıldığı ya da daha doğru bir deyişle hemen hiçbir şeyin yapılmadığı ortada. Bu da izaha muhtaç bir çelişki çıkarıyor ortaya. Avrupa’da bu kadar yüksek oranda kararsızlığa rağmen, iklim değişikliği karşı mücadele toplumda geniş yankı buluyor. Peki, bizde kararsızlar çok daha az olduğu halde toplumsal baskı neden yok denecek kadar az? Bunu neyle açıklayacağız?

Bunun cevabını raporun sonuna doğru buluyoruz. İnsanlara, “sizce iklim değişikliğini azaltmak için yeterli sayıda ülke hükümetinin harekete geçme ihtimali ne kadar?” diye sorulduğunda, %25, bu konuda bir şey yapılacağına hiç ihtimal vermiyor. Ülkelerin harekete geçeceğine, gereğini yapacağına zaten inanmayanlar ile bu oran %50 ye çıkıyor. Sadece %30 luk bir kesim, az da olsa bir şey yapılacağına inanıyor. Yani, toplumun %80’ i zaten en başından ümitsiz. Aynı durum, soru “Peki Türkiye hükümeti” diye sorulduğunda da geçerli. Yani, hiç ihtimal vermeyenler ve çok düşük ihtimal verenlerin toplamı, nerede ise % 75 e varıyor. Bu sonuçların çok açık gösterdiği gibi, Türkiye Avrupa’daki en karamsar ülkelerden biri.

Sonuçta artık, neden toplumun büyük kesiminin, iklim değişikliğini kabul ettiği halde bir baskı oluşturmadığı, öte yandan Avrupa’da daha küçük bir kesim inandığı halde daha kararlı bir mücadele verildiği anlaşılabiliyor; Türkiye’de inanç yok! Hoş, zaten ülkede değişim söz konusu olduğunda hakim olan ideolojik tutum hep böyledir. Bilirsiniz, bizde pek çok konuda “bir şey değişmez” inancı vardır. İklim değişikliği karşı da bu ideolojik konumda kalındığı anlaşılıyor. Haliyle bu pozisyonda durdukça elbette toplumda karşı bir hareketin gelişmesi beklenemez.

Bu raporun da gösterdiği gibi, sorun, iklim değişikliğini anlatmaktan hayli farklı. Toplum, gelişmelerin farkında ve bunu kabul ediyor zaten. Sorun diye görülen şey yok aslında, o iş başarılmış artık. Yani buradaki sorun başka demek ki. Ve bunun, iklim değişikliği yaşanıp yaşanmadığının bir adım daha ötesinde, bu süreci değiştirmenin mümkün olup olmadığında ya da iklim değişikliği karşı yapılabilecek şeylerin bugünkü ve gelecekteki yaşam koşullarımız açısından öncelikli olup olmadığına dair neye inanıldığında yattığı anlaşılıyor. Daha açıkçası, bir etki olacağına inanmamakta yatıyor da diyebiliriz. O zaman bunun nedenleri üstünde biraz daha durmak lazım şimdi.

Egemen ideoloji

Toplum, iklim değişikliği karşısında otomatik olarak rasyonel adımları atacak insanlardan oluşmuyor. Burada da, ekonomide olduğu gibi, tercihlerini her zaman çıkarları yönünde yapacağı var sayılan “homo economicus”  misali rasyonel davrananlar yok. Kaynağını modernist köklerden alan bu anlayış, problemi kavramayı zorlaştırıyor. İnsanların bir şeyi bilmeleri ile davranışları arasında öyle doğrusal bir ilişki yok. Yani “mademki iklim değişiyor ve bu kötü bir şey, hemen bunu durdurmak için bir şeyler yapmalı” diye bir çıkarsama yapılmıyor. İnsan davranış ve tercihlerini etkileyen başka çok şey var. En başta sosyal ilişkiler, toplum yapısı (kapitalist), kültürel değerler gibi pek çok unsur, davranış seçiminde rol oynar. Sonuçta her davranışımızın arkasında ondan beklenen bir fayda olsa da bu faydanın ne olduğu ya da tarifi çok başka olabiliyor. Bu açıdan değerlendirildiğinde, davranış seçiminin temelde ideolojik bir tutum olduğu kolayca görülecektir. Dolayısı ile egemen ideolojinin toplumda belirleyici rolünün sonuçlarını görmek gerekir. Buradan bakarak insan, problemleri hangi ideolojik çerçevede kavrıyorsa ona uygun sonuçlara ulaşacağından, iklim değişikliği ve problemlerini hem görüyor hem bir tepki göstermiyorsa aksini çıkarsayacak bir ideolojik çerçevede düşün(e)mediğindendir diyebiliriz.

İdeoloji, bir değerler sistemi ya da anlam çerçevesi olarak, kavrayışta belirleyici bir işleve sahiptir. Toplumun iklim değişikliği dair hangi fikir ve inançları benimseyeceği de bu çerçeveye bağlıdır. Kapitalist sistemin değer ve ilkelerine göre anlam taşıyan kavramlarla oluşan bir çerçeveden bakıldığı sürece, gerçekliğin görülmesi beklenen davranış seçimlerine yol açamaz. Çünkü dünyayı sadece daha çok kazanç, daha çok satış, daha çok büyüme vb. gibi temel ideolojik çerçeveden gören sistemin savunucuları inkardan, yapılacakların zararlı ya da anlamsızlığına kadar geniş bir yelpazede bir çıkarsamaya yönlendirmek için uğraşacaklardır toplumu. Gerçekliği, sistem kendi için bir tehlike olarak algılayacağı için tamamen farklı bağlamlarda, farklı çerçevelere koyacaktır. Aslında iklim değişikliği karşı yapılması gerekenler sahiden de kapitalist sistemi tehdit etmektedir.  Örneğin, bütün dünyada sistemin fosil yakıtların tüketimine dayandığını düşünürsek, yenilenebilir enerji kaynaklarına dönüşümün sonuçlarının egemenlik ilişkilerini de kökten değiştireceği açıktır. Düşünün, bütün dünya yenilenebilir enerji kullanıyor, fosil yakıtlar plastik vb. sadece farklı materyaller için kullanılıyor olsa, ABD ve diğer emperyal ülkeler ne yapardı? Ortadoğu sorunu olurmuydu? Doğalgazın kullanımdan çıktığı bir dünyada dengeler ne hale gelirdi? Bu günkü konjonktürde böyle bir değişim sorunsuz ve kolay mümkün olabilir mi? Dolayısı ile biraz düşününce hemen anlaşılacağı gibi iklim değişikliği karşı yapılması gerekenlerin kapitalist düzende bir ölüm kalım meselesine dönüşebileceği kolayca anlaşılabilir. Bu nedenle ne pahasına olursa olsun engellemek, yavaşlatmak ya da şimdilerde olduğu gibi sistem içine alıp onu da kapitalist bir kazanç yatırımına dönüştürerek kontrol altında tutmak için toplumu kendi ideolojik çerçevesinden kavramaya yönlendireceklerdir. Bu iş ise doğası gereği ideolojiktir. İklim değişikliğine karşı yaşananlara, kitlelerin ne kadar hareketlendiği ve baskı kurabildiğine bakarak başarılı olduklarını da söylemek gerek. İklim değişikliği, sosyal ya da ekonomik, çağımızda her problemin ana başlığıdır ve bu, yeşil politikaların gelecekte siyasi faaliyetin ana damarı olacağı anlamına gelmektedir.

Her yeni düşünce, değiştirici olabilmek için var olana karşı zorunlu bir üstünlük kazanmalıdır. Onlar kendisine anlam veren ideolojik çerçeveden görülünceye kadar yeni, değiştirici olamaz. Ancak bundan sonra toplumsal hayatın içine işleyebilir. Bu süreç bir ideolojik mücadele demektir. Dolayısı ile iklim değişikliği karşı bir şey yapmak içinde, toplumun bunun zorunlu olduğuna inanması gerekir. Bu ise sadece bilgilenme ile kendiliğinden olacak bir şey değil, ulaşılması gereken bir düzeydir. Böylelikle kişisel ya da toplumsal düzeyde yaşanan anlam değişimi gerçekleştikçe genel olarak bilinçlenme dediğimiz halin oluşması mümkün olabilir. Ancak böyle iklim değişikliği karşısında bir tutum değişikliği olabilir.

Pratikte ise bunun anlamı şudur: Nereden anlatmaya başlarsak başlayalım toplumsal düzeyde kapitalist sistemin bu günkü hakim ideolojisi ile çatışmak kaçınılmaz. Örneğin, iklim değişikliği yavaşlatmak adına israftan, gereksiz tüketimden kaçınmak vb. masum bir öneri bile, arkasında refah, piyasa özgürlüğü, işsizlik, kalkınma vb. kapitalist ilkelerin olduğu itirazlar ve söylemler ile karşı karşıya gelmektedir. Ama bu kavramlar, kapitalist ideolojik çerçeveye göre bir anlam taşırlar. O halde, iklim değişikliğine karşı mücadele, ilk önce her şeye yeni bir anlam kazandırmak, bu yeni anlam çerçevesini benimsetmekten geçer. Kalkınma mı? İstihdam ya da büyüme mi? Refah mı? Hepsine kapitalizmin yüklediğinden yeni bir anlam kazandırmak, bu anlamı ile egemen ideolojiye karşı durmaktan geçer. Artık iklim değişikliği için kanıtlara değil, her alanda her şeyi bu yeni anlam çerçevesinden anlatabilmeye ihtiyacımız var. Öte yandan bunun için temsil ettiği anlamı doğrudan taşımaya uygun yeni bir dili öğrenmek de gerekli.

Bu mücadelenin kolay olmadığı, olmayacağı açık. Ama başarmak mümkün. Çünkü realite, değişimin hızı, kestirmeden söylersek, bu sefer tarih, kapitalist ideolojiden yana değil. Bu süreçte kapitalist ideoloji her gün daha çok yıpranıyor. Artık kimse onu hala tarihin sonu diye parlatamıyor. Gezegenimiz, tehlikeyi her gün daha çok hissederken kitlelerin çözüm arayışı ve talepleri de artıyor. Dolayısı ile bize düşen, başka bir dünyayı ve bunun mümkün olduğunu gösteren anlam çerçevesini ortaya koymak. Böyle bir süreç, egemen azınlığın elindeki her türlü olanak göz önüne alındığında dağınık, birbirinden kopuk güçlerin tek tek mücadelesi ile amacına ulaşamaz. Kapitalizmin ideolojik kabuğunu kıracak güce sahip olmak için bu süreçte mücadele eden kesimlerin bütün unsurları ile güçlerini aynı yönde birleştiren bir ideolojik aygıta, onların hep birlikte uyumlu hareket etmeleri için elde bayrak sallayarak yön veren bir liderliğe ihtiyaç var.

 

Berkay Erkan

CHP’den İçişleri Bakanı Süleyman Soylu hakkında suç duyurusu

CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu hakkında “basın ve yayın yolu ile kamu görevlisinin; suç işlemeye tahrik, kanunlara uymamaya tahrik, kanunsuz emir, nefret ve ayırımcılık” iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.

Tanal, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptığı suç duyurusunda şöyle dedi:

“İçişleri Bakanı’nın vermiş olduğu talimat tam olarak kanunsuz emirdir. Valilere vermiş olduğu ‘CHP’lileri cenazeleri kabul etmeyin’ emri ayrıca TCK’nın Nefret ve Ayrımcılık başlıklı 122. maddeye de aykırıdır. Dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından kaynaklanan nefret, kanunlarımızca cezalandırılır. Şikayet edilenin ilgili söylemleri CHP’lileri tamamen dışlayan, toplumun dışına itmeye çalışan birtakım sözlerden ibarettir ve suç teşkil etmektedir. Konuşmasında CHP’lilerin cenazelere alınmasın emri vermesi CHP’yi hedef göstererek siyasi algı yaratmaktan başka bir şey değildir.

İçişleri Bakanı’nın vermiş olduğu ‘CHP’lileri cenazelere almayın’ talimatı yasanın belirlediği sınırların dışına çıkmakta ve ilgili valilere kanunsuz emri yerine getirmek ve ayrımcılık suçu oluşturacak eylemi gerçekleştirmeleri için emir vermiştir. Bu işlemlerin ifasında yasanın belirlediği sınırlar dışına çıkmak suç işlemektir.”

 

(Birgün)

Avrupa Birliği’nden mülteciler konusunda uzlaşı kararı

Avrupa Birliği’nin liderler zirvesinde ortak mülteci merkezlerinin kurulması ile birlikte birlik içinde mültecilerinin hareket alanının kısıtlanmasına karar verildi.

Brüksel’de dün göç gündemi ile toplanan Avrupa Birliği (AB) liderler zirvesinden üye ülkeler mülteciler konusunda yaklaşık 10 saat süren tartışmalardan sonra uzlaşıya vardı.

İtalya’nın ülkesinde göçmen merkezi açıp açmama konusundaki kararsızlığı nedeniyle imza engeline takılan iki günlük zirvede devlet liderleri “gönüllülük esası” üzerinde uzlaştı.

Bu ön anlaşmaya göre AB ülkelerinden isteyen gelen göçmenler için kendi ülkelsinde göçmen merkezi açacak ve bu merkezler üye ülkelerce gönüllü olarak kurulacak.

Türkiye’ye 3 milyar Euro daha

Öte yandan liderler zirvesinde göçmenler için Türkiye’ye tahahüt edilen toplam 6 milyar Euro’luk yardım paketinin ikinci 3 milyarlık kısmı da zirvede onaylandı.

Ancak, ilk 3 milyarlık kısmında olduğu gibi bu para da Türkiye’ye tek seferde verilmeyecek ve ilgili projeler çerçevesinde peyder pey verilecek.

Yardım fonları, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların sağlık, eğitim, altyapı, gıda ve diğer ihtiyaçları için geliştirilecek projelere harcanacak.

 

(Bianet)