Ana Sayfa Blog Sayfa 2787

Oxford Üniversitesi ve Reuters’tan OHAL sürecinde medya raporu: Türkiye’de otosansür zirvede

Oxford Üniversitesi – Reuters Institute for Study of Journalism (Reuters Gazetecilik Çalışmaları Enstitüsü) tarafından yayınlanan araştırma, Türkiye’de medyada otosansürün ulaştığı boyutları gözler önüne serdi.

Araştırmada OHAL koşullarında insan hakları ihlallerine ilişkin haberlerle ilgili yaklaşımları ve gazetelerde ihlal haberlerinde yaşanan değişim ele alındı.

Araştırmaya göre Türkiye medyasında otosansür zirvede, gazetecilerin tamamı insan hakları ihlali haberi yaparken yargılanma korkusu yaşıyor.

Ankete katılan gazetecilerin yüzde 43.6’sı insan hakları ihlallerine ilişkin haber yaparken yargılanmaktan korkuyor

Cumhuriyet gazetesi muhabiri Kemal Göktaş’ın yürüttüğü araştırma, 10 Aralık 2017 ile 13 Şubat 2018 arasında 133 gazeteciyle yapıldı.

Google soru formu üzerinden yaklaşık 300 gazeteciye gönderilen ankete 10 Aralık 2017 ve 13 Şubat 2018 tarihleri arasında 133 yanıt geldi.

Gazetecilerin yüzde 53’ü gazete, 17’si web sitesi, 16’sı televizyonda, geri kalanı ise ajans, radyo, dergi vb. kuruluşlarda çalıştıklarını belirtti.

Anketi yanıtlayan gazetecilerin yüzde 41’i muhabir, yüzde 22’si editör, yüzde 6’sı köşe yazarı, yüzde 6’sı genel yayın yönetmeni, yüzde 5’i temsilci, yüzde 5’i haber müdürü, yüzde 5’i yazıişleri editörü, yüzde 2’si stajyer, yüzde 1’i ombudsman ve yüzde 3’ü haber sunucusu oldu.

Doğan Medya Grubu’nun Demirören Grubu’na satışından önce gerçekleştirilen ankette, gazetecilerin yüzde 46’sı çalıştıkları kurumu “genellikle muhalif”, yüzde 29’u “genellikle tarafsız” ve yüzde 19’u da “hükümet yanlısı” olarak niteledi.

Gazetecilerin yüzde 94’ü Türkiye’de yaygın insan hakkı ihlalleri yaşandığını düşündüklerini belirtirken bu görüşe katılmayan gazetecilerin oranı sadece yüzde 1.5 oldu. Yüzde 4.5 oranında gazeteci bu görüşe “bazen katıldıklarını” belirtti.

Medyanın insan hakları ihlallerine yeterince yer verip vermediği sorusuna yüzde 61.7 “Kesinlikle yeterli değil”, yüzde 27.1 “çoğunlukla yeterli değil”, yüzde 10.5’u “nadiren yeterli” ve yüzde 0.8’i “kesinlikle yeterli” yanıtını verdi.

Gazetecilerin sadece 3’te 1’i insan hakları ihlallerine ilişkin haber yaparken kendilerini özgür hissettiklerini, 3’te 2’si ise sıklıkla veya her zaman özgür hissetmediklerini belirtti.

Medyada yargılanma korku baskın

İnsan hakları ihlallerine ilişkin haber yaparken yargılanmaktan korktuğunu belirten gazetecilerin oranı ise dikkat çekici biçimde yüksek çıktı.

Gazetecilerin yüzde 43.6’sı bu korkuyu “çok sık” duyduklarını belirtirken yüzde 31’i “sık”, yüzde 14’i “bazen”, yüzde 10.5’u ise “nadiren” yargılanmaktan korktuğunu belirtti.

“Yargılanmaktan hiç korkmuyorum” seçeneğini işaretleyen gazeteci ise olmadı.

Hak ihlali haberleri nedeniyle işini kaybetme korkusu ise ankete katılanların yarısının muhalif gazetelerde çalışması nedeniyle daha düşük oranda çıktı.

İşini kaybetme korkusunu “her zaman, sık veya bazen” hissedenlerin oranı 3’te 1 çıkarken, hükümet yanlısı medya organlarında bu oran yüzde 81 oldu.

İşsiz kalan gazetecilerin yeni iş ararken insan hakkı ihlallerine ilişkin haber yapmış olmalarının iş bulmalarını olumsuz etkileyeceğini düşünenlerin oranı yüzde 97 oldu.

Otosansür zirvede

“Gözlemlerinize göre, insan hakkı ihlalleri ile ilgili haberlerde oto-sansür ne sıklıkla yapılmaktadır?” sorusuna yüzde 32.3 ‘çok sık’, yüzde 41.4 ‘sık’, yüzde 13.5 ‘bazen’, yüzde 9 ‘nadiren’ ve yüzde 3.8 ‘hiçbir zaman’ yanıtını verildi. Gazeteciler, insan hakkı ihlalleriyle ilgili haberlere engel olan nedenleri ise şöyle sıraladı: Yüzde 95.5 politik bastı, yüzde 74.4 medyadaki sahiplik yapısı, yargı baskısı yüzde 64.7, işini kaybetme korkusu yüzde 59.4, editoryal baskı yüzde 37.4, kamuoyunun negatif tepkisi yüzde 18 ve habercilerin ihlal haberlerine ilgisizliği yüzde 18. İnsan hakları ihlallerinin hangi durumlarda haberleştirilmemesinin meşru olacağı sorusuna yüzde 72.2 oranında “hiçbir durumda” yanıtı gelirken gazetecilerin yüzde 10’u terörle mücadele, yüzde 8.3’ü FETÖ darbe girişimi ile mücadele, yüzde 8.3’ü ‘ulusal çıkarlar’, yüzde 7.5’u iç barışı korumak, yüzde 7.5’u dini kurallara saygı ve yüzde 3’ü kamu yararı nedeniyle ihlal haberi yapmaktan kaçınılabileceği yanıtını verdi.

Gazetecilerin medyada insan hakları ihlalleri ile ilgili çıkan haberlere güven oranı ise şöyle oldu: “Asla güvenmiyorum” yüzde 7.5, “sıklıkla güvenmiyorum” yüzde 18, “bazen güveniyorum” yüzde 47.4, “çoğunlukla güveniyorum” yüzde 32, “her zaman güveniyorum” yüzde 4. Ulusal insan hakları örgütlerine (İHD, Mazlum Der gibi) “her zaman” veya “sıklıkla” güveniyorum diyenlerin oranı yüzde 68.4, BM ve AB’nin insan hakları raporlarına her zaman veya sık güvenenlerin oranı 59.4 olurken Uluslararası Af Örgütü ve HRW (İnsan Hakları İzleme örgütü) gibi uluslararası insan hakları örgütlerine her zaman veya sıklıkla güveniyorum diyen gazetecilerin oranı ise 76.7 oldu.

Hak ihlalleri arttı, ihlal haberleri azaldı

Araştırmada ayrıca olağanüstü halin insan hakları ihlallerine ilişkin haberlere etkisi de araştırıldı. Hürriyet, Sözcü, Cumhuriyet ve Sabah gazetelerinin 2015 yılı Ocak ayı ile 2017 yılı Ocak ayı sayılarında insan hakları ihlallerine ilişkin haberler tarandı. Buna göre istisnasız bütün ulusal ve uluslararası insan hakları örgütlerinin insan hakları ihlallerinde artış olduğunu belirttiği OHAL döneminde, tersine medyada yer alan insan hakkı ihlalleri haberleri, Cumhuriyet gazetesi dışında, azaldı.

Ocak 2015’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan haberlerin yüzde 6.5’u ihlallere ayrılmışken Ocak 2017’de bu oran yüzde 12 oldu. Gazetede haberlere ayrılan alan ise yüzde 6.5’dan yüzde 8’e yükseldi. Hürriyet gazetesinde 2015 Ocak ayında ihlal haberleri sayısının oranı yüzde 3.8 iken 2017 Ocak ayında yüzde 2.1’e düştü. İhlal haberlerine ayrılan alan ise yüzde 3.4’den 1.2’ye düştü. Sabah’ın, 2015 Ocak’ta “konusu insan hakkı ihlali” olan haber sayısı toplam haberlerinin içinde yüzde 2.2 olurken 2017 yılı Ocak ayında bu oran sadece yüzde 0.9 oldu. İhlal haberlerine ayrılan alan ise yüzde 2.48’den yüzde 0.6’ya kadar indi. Sözcü’nün 2015 Ocak’ta ihlal haber sayısı oranı yüzde 3 iken, 2017 yılının aynı ayında yüzde 1.9’a düştü. Sözcü’nün ihlal haberlerine ayırdığı alan ise yüzde 3.27’den yüzde 1.6’ya geriledi.

OHAL baskısı

OHAL dönemi koşullarının ihlal haberlerinin sayısının yanı sıra haberlerdeki söylemi de etkilediği ortaya çıktı. Buna göre OHAL öncesi dönemde, 2015 yılı Ocak ayında Hürriyet’teki ihlal haberlerinin yüzde 67’sinde hak ihlaline vurgu yapılırken bu oran 2017’de yüzde 53’e düştü. Devleti veya hak ihlali failini savunan haberler ise yüzde 2.1’den 6.5’a yükseldi. “Nötr bir dil kullanılmaya çalışılan” haberler de yüzde 31’den yüzde 40’a çıktı. Sabah’da ise daha çok FETÖ üyesi polis veya kamu görevlilerinin işlediği insan hakları ihlallerine yer verilen 2015 yılında hak ihlallerine vurgu yapılan haber yüzdesi 73.5’dan yüzde 28.6’ya indi.

Devletin veya hak ihlali failinin savunulduğu haberlerin oranı yüzde 10’dan yüzde 42’ye çıkarken nötr haberlerin oranı da yüzde 16’dan yüzde 28.6’ya çıktı. Cumhuriyet gazetesinde hak ihlaline vurgu yapılma oranı yüzde 72.4’den 87.2’ye çıkarken devletihak ihlali failini savunan haber oranı ise yüzde 1 ile aynı kaldı. Nötr bir dil kullanma oranı ise yüzde 26.7’den yüzde 12’ye düştü. Sözcü Gazetesi’nde 2015’te yüzde 66 olan hak ihlali vurgusu 2017’de yüzde 73’e yükseldi. Devleti-Hak ihlali failini savunma oranı yüzde 5’den yüzde 1.7’ye inerken, nötr dil kullanma oranı yüzde 29’dan yüzde 27’ye geriledi.

Türkiye’de 146 gazeteci ve medya çalışan cezaevinde

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS)’nin Haziran 2018 tarihli açıklamasına göre ülkemizde 146 gazeteci ve medya çalışanı halen cezaevinde.

  1. Abdulkadir Turay- Dicle Haber Ajansı (DİHA) muhabiri
  2. Abdullah Kılıç – Meydan Gazetesi köşe yazarı
  3. Abdullah Özyurt- Zaman Gazetesi muhabiri
  4. Abdulvahap İş- Serbest gazeteci
  5. Adil Demirci – ETHA muhabiri
  6. Ahmet Altan
  7. Ahmet Feyzullah Özyurt
  8. Ahmet Memiş – Haberdar İnternet Sitesi haber müdürü
  9. Ahmet Metin Sekizkardeş- Zaman Gazetesi, Gazeteci-yazar
  10. Ahmet Turan Alkan- Zaman Gazetesi eski yazarı
  11. Ahmet Yavaş- TRT (Erzurum)
  12. Alaattin Güner- Cihan Haber Ajansı eski Medya Direktörü
  13. Alaattin Kaya – Zaman Gazetesi imtiyaz sahibi
  14. Ali Ahmet Böken- TRT Haber koordinatörü
  15. Ali Aşikar – Azadiya Welat Gazetesi çalışanı
  16. Ali Konar- Azadiya Welat Gazetesi Temsilcisi, Hükümlü
  17. Ali Ünal- Zaman Gazetesi köşe yazarı
  18. Arafat Dayan- Demokratik Ulus Gazetesi eski yazı işleri müdürü
  19. Aslı Ceren Aslan – Özgür Gelecek Gazetesi yazı işleri müdürü
  20. Ayhan Demir – Çaldıran Haber Ajansı imtiyaz sahibi
  21. Ayşe Nazlı Ilıcak- Yarına Bakış Gazetesi yazarı
  22. Ayşenur Parıldak- Zaman Gazetesi eski muhabiri
  23. Aytekin Gezici- Gazeteci-Yazar
  24. Aziz İstegün- Zaman Gazetesi Diyarbakır Bölge Temsilcisi
  25. Bayram Kaya – Zaman Gazetesi muhabiri
  26. Behram Kılıç – Zaman Gazetesi eski yazarı
  27. Beytullah Özdemir- Zaman Gazetesi Düzce temsilcisi
  28. Cebrail Parıltı- Anadolu Ajansı (AA) Derik muhabiri
  29. Cemal Azmi Kalyoncu – Gazeteci ve Yazarlar Vakfı
  30. Ceren Taşkın- Hatay Ses Gazetesi çalışanı
  31. Cuma Kaya- Zaman Gazetesi, Gazeteci-yazar
  32. Cuma Ulus – Miilet Gazetesi yayın koordinatörü
  33. Cumali Önal- Zaman Arapça servis sorumlusu
  34. Cüneyt Seza Özkan – Samanyolu TV haber yayın yönetmeni
  35. Doğan Baran – Odak Dergisi yazı işleri müdürü
  36. Ece Sevim Öztürk – Gazeteci
  37. Emin Demir- Serbest Gazeteci
  38. Emre Soncan- Zaman Gazetesi eski savunma muhabiri
  39. Ercan Gün- Fox TV Haber Editörü
  40. Erdal Süsem- Eylül Dergisi Editörü, Hükümlü
  41. Erdal Şen- Meydan gazetesi eski yazı işleri müdürü
  42. Erol Yüksel- TRT Haber Dairesi başkan yardımcısı
  43. Erol Zavar- Odak Dergisi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, Hükümlü
  44. Ersin Şanlı- TRT yurt haberleri müdürü
  45. Fahrettin Kılıç-Özgür Toplum Dergisi çalışanı
  46. Faruk Akkan- Cihan Haber Ajansı genel müdürü
  47. Fatma Ölmez- Radyo Ses çalışanı
  48. Ferhat Çiftçi- Azadiya Welat Gazetesi Gaziantep Temsilcisi, Hükümlü
  49. Ferhat Parlak – Diha eski muhabiri
  50. Fevzi Yazıcı- Zaman Gazetesi görsel yönetmeni
  51. Gökçe Fırat Çulhaoğlu – Türksolu Gazetesi yazarı
  52. Gurbet Çakar- Hevi Kadın Dergisi, Hükümlü
  53. Gültekin Avcı- Bugün köşe yazarı
  54. Habip Güler – Zaman Gazetesi muhabiri
  55. Hakan Aksel- TRT yapımcı-yönetmen
  56. Hakan Taşdelen- Zaman Gazetesi, Gazeteci-yazar
  57. Halil İbrahim Balta – Zaman Gazetesi ekonomik muhabiri
  58. Halil İbrahim Mert- TRT (Erzurum)
  59. Hamit Dilbahar- Azadiya Welat Gazetesi yazarı, Hükümlü
  60. Hamza Günerigök- TRT spikeri
  61. Hanım Büşra Erdal – Zaman Gazetesi muhabiri
  62. Haşim Söylemez- Aksiyon Dergisi eski yazarı
  63. Hatice Duman- Atılım Gazetesi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, Hükümlü
  64. Havva Cuştan – Etha muhabiri
  65. Hicran Ürün – Özgürlükçü Demokrasi editörü
  66. Hidayet Karaca- Samanyolu Yayın Grubu Başkanı
  67. Hüseyin Aydın – Cihan Haber Ajansı muhabiri
  68. Hüseyin Turan- Zaman Gazetesi, Gazeteci-Yazar
  69. ibrahim Kareyeğen- Zaman gazetesi eski yazı işleri müdürü
  70. İdris Sayılgan – DİHA muhabiri
  71. İdris Yılmaz – gazeteyasam.com sitesi genel yayın yönetmeni
  72. İlker İlkan- Azadiya Welat Gazetesi çalışanı
  73. İsmail Avcı- Zaman Gazetesi Diyarbakır muhabiri
  74. İsminaz Temel – Etha editörü
  75. Kamuran Sunbat- DİHA Çukurova eski Muhabiri, Hükümlü
  76. Kemal Özer – Evrensel Gazetesi Tunceli muhabiri
  77. Kenan Karavil- Radyo Dünya genel yayın yönetmeni,Hükümlü
  78. Lokman Erdoğan- Çorum Manşet Gazetesi yayın kurulu üyesi
  79. Mehmet Ali Ay
  80. Mehmet Ali Çelebi – Özgürlükçü Demokrasi editörü
  81. Mehmet Baransu- Taraf Gazetesi Yazarı
  82. Mehmet Çakmakçı – Medyascope TV çalışanı
  83. Mehmet Güleş- Diha muhabiri
  84. Mehmet Gündem – Milliyet Gazetesi eski yazarı
  85. Mehmet Kuru- Zaman Gazetesi Eskişehir muhabiri
  86. Mehmet Sıddık Damar – Diha muhabiri
  87. Meltem Oktay- Dicle Haber Ajansı muhabiri
  88. Mete Cem Bahtiyar
  89. Mikail Barut- Özgür Halk Dergisi eski editörü, Hükümlü
  90. Miktat Algül- Mezitli FM genel yayın koordinatörü,Hükümlü
  91. Mizgin Çay– Radyo Karacadağ
  92. Muhsin Pilgir – Zaman Gazetesi ve Cihan Haber Ajansı muhabiri
  93. Murat Avcıoğlu- Zaman Gazetesi, Gazeteci-yazar
  94. Murat Dağdeviren- Demokrat Gebze Gazetesi sahibi
  95. Murat Öztürk- Çorum Manşet sorumlu yazı işleri müdürü
  96. Mustafa Erkan Acar – Bugün Gazetesi haber müdürü
  97. Mustafa Gök- Ekmek ve Adalet Dergisi Ankara Temsilcisi, Hükümlü
  98. Mustafa Ünal- Zaman Gazetesi eski Ankara Temsilcisi
  99. Mutlu Çölgeçen- Millet gazetesi yazı işleri koordinatörü
  100. Mutlu Özay – Cihan Haber Ajansı muhabiri
  101. Mümtazer Türköne- Zaman Gazetesi köşe yazarı
  102. Nedim Türfent- Dicle Haber Ajansı (DİHA) Muhabiri
  103. Nuh Gönültaş – Bugün Gazetesi eski köşe yazarı
  104. Nuri Durna- TRT (Erzurum)
  105. Nuri Yeşil- Azadiya Welat Gazetesi Dersim Temsilcisi, Hükümlü
  106. Nurullah Kaya- Zaman Gazetesi Gaziantep bölge temsilcisi
  107. Oğuz Usluer – Habertürk TV eski haber koordinatörü
  108. Osman Yakut- Zaman Gazetesi Antalya muhabiri
  109. Ömer Faruk Aydemir – Eski İhlas Haber Ajansı İstihbarat Şefi
  110. Ömer Özdemir – Cihan Haber Ajansı ve Zaman Gazetesi Antalya muhabiri
  111. Özcan Keser – TRT muhabiri
  112. Özkan Mayda- Zaman Gazetesi Antalya muhabiri
  113. Pınar Gayip – Etha muhabiri
  114. Ramazan Alkan- Yeni Akit muhabiri
  115. Recai Morkoç – Cihan Haber Ajansı Antalya muhabiri
  116. Resul Cengiz- Zaman Gazetesi Denizli eski muhabiri
  117. Reyhan Hacıoğlu – Özgürlükçü Demokrasi editörü
  118. Sadık Demir- Radyo Karacadağ
  119. Sait Gürkan Tuzlu – Cihan Haber Ajansı muhabiri
  120. Salih Erbekler- Radyo Karacadağ
  121. Sami Tunca- Mücadele Birliği Dergisi yazı işleri müdürü, Hükümlü
  122. Seda Taşkın – Mezopotamya Ajansı muhabiri
  123. Semiha Şahin – Etha editörü
  124. Serhat Şeftali – Zaman Gazetesi Antalya muhabiri
  125. Serkan Aydemir- Bitlis Aktüel gazetesi muhabiri
  126. Seyit Kılıç – TRT Haber muhabiri
  127. Seyithan Akyüz- Azadiya Welat Gazetesi Adana, Hükümlü
  128. Sezgin Kartal- Sosyalist Dayanışma Dergisi yazı işleri sorumlusu
  129. Şahabettin Demir- Dicle Haber Ajansı (DİHA) muhabiri, Hükümlü
  130. Şeref Yılmaz- Irmak TV yönetim kurulu başkan yardımcı
  131. Şerife Oruç- Dicle Haber Ajansı (DİHA) muhabiri
  132. Tuncer Çetinkaya – Zaman Gazetesi Antalya temsilcisi
  133. Ufuk Şanlı- Vatan Gazetesi eski yazarı
  134. Ünal Tanık- RotaHaber internet sitesi genel yayın yönetmeni
  135. Vahit Yazgan- Zaman Gazetesi İzmir Bölge Temsilcisi
  136. Vedat Demir- Yarına Bakış Gazetesi eski yazarı
  137. Yakup Çetin – Zaman Gazetesi muhabiri
  138. Yalçın Güler- TRT (Erzurum)
  139. Yasir Kaya – Eski Fenerbahçe TV Haber Müdürü
  140. Yener Dönmez- Habervaktim sitesi kurucusu
  141. Yetkin Yıldız – Aktif Haber int. sitesi genel yayın yönetmeni
  142. Yılmaz Kahraman- Özgür Halk Dergisi Editörü, Hükümlü
  143. Yüksel Durgut – Zaman Gazetesi çalışanı
  144. Zafer Özsoy- Zaman Gazetesi, Gazeteci-yazar
  145. Zehra Doğan- Jinha eski editörü
  146. Ziya Ataman- Dicle Haber Ajansı (DİHA) stajyer muhabiri

 

(Birgün, TGS)

Son gün 5 Temmuz: Habertürk, çalışanlarına kapandıklarını duyurdu

Ciner Yayın Holding bünyesinde 1 Mart 2009 tarihinde yayın hayatına başlayan günlük gazete Habertürk’ün yayın hayatını sonlandıracağı iddia edilmişti.

Habertürk gazetesinin kapatılacağı iddiası, Ciner Medya Yönetim Kurulu Başkanı Kenan Tekdağ‘dan çalışanlara gönderilen bilgilendirme e-postasıyla doğrulandı.

Gazete, Perşembe (5 Temmuz) günü son kez okurlarla buluştuktan sonra dijital olarak yayın hayatına devam edecek.

Habertürk gazetesinin kurucu Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı da gazetenin kapanacağı iddiaları için “Dedikodular bu kadar ayyuka çıktığına göre, anlaşılan haberler gerçeği yansıtıyor. Patron herhalde kapatma kararı almış” demişti.

Gazeteci İsmail Saymaz Twitter hesabından yaptığı paylaşımıyla üzüntüsünü paylaştı.

“Habertürk gazetesinin kapanacağı bilgisi doğruymuş. Habertürk’ü bir muhabir olarak çok beğeniyordum. Yıllarca öncesinde kaldı diye düşündüğüm habercilik rekabetini var ediyordu. Etkili Haberler, esaslı söyleşiler, dikkate değer yazılar okuyordum. Kapanmasına çok üzüldüm.”

 

(T24)

26. LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’ne polis müdahalesi: 11 gözaltı

26. İstanbul LGBTİ Onur haftası kapsamında her yıl düzenlenen Onur Yürüyüşü polis müdahaleleri alatında geçti.

İstanbul Valiliği tarafından yasaklanan yürüyüş öncesi polis Taksim’i TOMA ve barikatlarla adeta abluka altına aldı.

İstiklal Caddesi’ne giriş yapan her sokak emniyet güçleri tarafından kapatıldı.

LGBTİ+ ların İstiklal caddesine girişlerine ise izin verilmedi.

Polisle yapılan görüşmeler sonucunda Mis Sokak’ta basın açıklaması yapılmasına izin verildi.

Görüşmenin ardından aktivistler yürüyüş yapılmayacağını, basın açıklaması gerçekleştirileceğini söyledi.

Mis Sokak’ta bir araya gelen yüzlerce kişi, ‘Nerdesin aşkım buradayım aşkım’, ‘Susma haykır eşcinseller vardır’, ‘Aşk aşk hürriyet uzak olsun nefret’ sloganları attı.

Mis Sokak’ta okunan açıklamada Valiliğin yasağına tepki vardı.

“Valilik kendisine verilen yetkiyi bir kez daha toplumun belli bir kesimine karşı ayrımcılık uygulayarak suç işledi.” denilen açıklamada “Ankara Valiliği’nin getirdiği süresiz yasak ve yıllardır Onur Yürüyüşleri’ne yönelik engeller göstermiştir ki, bu yasaklar eylemlere değil, varoluş biçimlerine yöneliktir. Valiliğin kararı var olan nefretin bir parçasıdır ve meşru değildir. Onur yürüyüşleri tam da bu sebeplerle önemlidir ve yapılmalıdır. Bizleri engellemeye yönelik tüm beyhude çabalara rağmen onurumuzla buradayız ve bu yasakları tanımıyoruz” ifadeleri kullanıldı.

“Güvenlik bahanesi tek kelime ile komiktir”

Açıklamanın devamında ise şu ifadelere yer verildi:

“Valiliğin yasak kararında gösterdiği güvenlik bahanesi tek kelime ile komiktir. Yürüyüşlerimiz yasaklanmadan önce on üç yıl boyunca barışçıl bir şekilde düzenlendi. Bu yürüyüşler her geçen sene daha da kalabalıklaştı ve varoluşundan itibaren nefretle yüz yüze yaşayan biz LGBTİ+’ler için kendimizi güvende hissedeceğimiz ve sesimizi duyurabileceğimiz alanlar açılmasına aracılık etti. Bu barışçıl yürüyüşlerin aksine devletin işlediği nefret suçları, polis şiddeti ile yadsınamaz bir biçimde görünür hale geldi. Bizler her yıl olduğu gibi bu yıl da burada, bu sokaklardayız. Kahkahalarımız, bağırışlarımız ve sloganlarımız hala bu sokaklarda yankılanıyor. Binlerce insanın katıldığı ve görünürlüğümüzü kutladığımız yürüyüşlerimizi çok özlüyoruz. Bugün burada varoluşumuzun verdiği onurla ve onurumuzun verdiği güçle bizlere sınırlar çekmeye çalışanlarla alay ediyoruz.”

Önlemlere rağmen, İstiklal Caddesi’ne çıkarak ” Onur Yürüyüşü ” yapmak isteyen gruplar ile Polis arasında gerginlikler yaşandı. Polis müdahale ederek ara sokaklarda kovaladığı eylemcileri, plastik mermi atarak ve gaz sıkarak dağıttı. Polis müdahalesinde 11 kişi gözaltına alındı.

 

(Cumhuriyet)

Sivas Katliamı’nın üzerinden 25 yıl geçti

Sivas’ta 2 Temmuz 1993’te gerçekleştirilen Madımak Katliamı’nın üzerinden 25 yıl geçti. Ancak katliamın arkasındaki sis perdesi hala kaldırılamadı.

Katliamdan sağ kurtulan isimler ve hukukçular, 25 yıldır katliamı gerçekleştirenlerin ve katliamda sorumluluğu bulunan devlet görevlilerin adalet önüne çıkarılması için mücadele ediyor.

Geçen çeyrek asırlık zamanda ise Madımak Oteli’nde yaşananlar, vicdanları kanatmaya devam ediyor.

2 Temmuz 1993 tarihinde Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak için Ankara’dan Sivas’a giden aydın ve sanatçılardan 33’ü, kaldıkları Madımak Oteli’nin yakılması sonucu yaşamını yitirmişti.

Olayda iki otel görevlisi ve iki saldırgan da hayatını kaybetmişti.

Sivas katliamında yaşamını yitirenler arasında Alevi toplumuna mensup ve Türkiye’de özellikle sol cenahta tanınan Metin Altıok, Nesimi Çimen, Hasret Gültekin ve Muhlis Akarsu gibi yazar, şair, ozan ve sanatçılar bulunuyordu.

Katliamdan sağ kurtulan isimlerden biri olan Serdar Doğan, katliamda can verenlerin aileleri ve sağ kurtulanlar olarak Madımak Oteli’nin olduğu binanın “Utanç Müzesi” haline getirilmesini talep ettiklerini ancak devletin 25 yıldır bu konuda bir adım atmadığını söyledi.

2010’da kapanan otelin bulunduğu bina bugün İl Özel İdare Kültür Merkezi olarak hizmet veriyor

Katliamdan 18 gün sonra başlatılan Madımak davası, geçen 25 yılda nasıl bir seyir izledi?

Katliamdan bir gün sonra, 3 Temmuz günü 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190’a çıktı ve bunlardan 124’ü tutuklandı. Dava, güvenlik gerekçesiyle Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gönderildi. Yaklaşık 1 yıl süren dava sonucunda 37 sanık beraat ederken, geri kalan sanıklara ise 2 ila 15 yıl arasında hapis cezaları verildi. Ancak Yargıtay 9. Dairesi cezaları az bularak mahkeme kararını bozdu. Tekrar yapılan yargılama sonucunda 2000 yılında 33 sanığa idam cezası verildi. 2002’de idam cezasının kaldırılması ile bu cezalar ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi.

Davanın 1 numaralı sanığı olarak belirlenen Refah Partisi’nin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak hiçbir zaman yakalanamadı. 2011 yılında ölen Erçakmak’ın katliamdan sonra uzun yıllar Sivas’ta yaşadığı, evlendiği ve askere gittiği ortaya çıktı. Sanıkların avukatlığını yapan Hayati Yazıcı, Kemal Kurt, Mehmet Bulut, Bülent Tüfekçi, Zeyid Aslan, Ali Aşlık, Halil Ürün ve Hüsnü Turan, 2002 yılında iktidara gelen AKP’den milletvekili seçildi. Hayati Yazıcı, halen AKP Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütüyor.

 

(DW Türkçe)

Almanya’da koalisyon hükümetinde mülteci krizi

Almanya’da koalisyon ortakları Hristiyan Demokrat Parti (CDU) ve Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) arasında mülteci siyaseti yüzünden yaşanan anlaşmazlık sonrası istifası gündeme gelen CSU lideri ve İçişleri Bakanı Horst Seehofer kararını erteledi.

Alman basınına yansıyan istifa haberlerinin ardından Pazartesi sabaha karşı Münih’te bir açıklama yapan Seehofer, istifa etmek istediği şeklindeki haberleri doğrulamakla birlikte “ara adım” olarak “uzlaşma sağlanması ümidiyle” Pazartesi günü bir kez daha CDU ile görüşeceklerini söyledi.

Partisinin yönetiminin bir araya geldiği toplantıda her iki görevinden de istifa etmek istediğini ve uzlaşma sağlanmazsa bunu önümüzdeki üç gün içinde gerçekleştireceğini söyleyen Seehofer, bundan sonra atacağı adımlara da bu görüşme sonrasında karar vereceğini dile getirdi.

Seehofer, Almanya’nın çıkarları ile koalisyon hükümetinin icraatlarını sürdürebilmesi için mülteci politikası konusunda bir uzlaşma denemesi daha yapacaklarını söyledi.

Seehofer, bu sefer uzlaşma sağlanmasını umduğunu da sözlerine ekledi. Bu görüşmenin, Merkel ve CDU’ya yaklaşma çabası olacağına işaret eden Seehofer, “yoksa bugün nihai karar almıştı” dedi.

CDU yönetiminin de mülteci krizinin aşılması için CSU ile görüşmeye hazır olduğu belirtildi.

CDU lideri ve Başbakan Angela Merkel ile Seehofer arasında bir süredir mülteci ve iltica politikaları nedeniyle derin görüş ayrılıkları yaşanıyordu.

Seehofer, bir AB ülkesinde kayıt altına alınan veya iltica başvurusunda bulunan sığınmacıların Almanya’ya girişine izin verilmemesini istiyordu. Seehofer, Avrupa Birliği (AB) zirvesinde alınan mülteci politikasına ilişkin kararlara partisinin taleplerini karşılamadığı gerekçesiyle itiraz etmişti.

 

(DW Türkçe)

Göbeklitepe, UNESCO Dünya Mirası Kalıcı Listesi’ne alındı

Şanlıurfa’da yer alan ve dünya çapında bilinen en eski anıtsal tapınak olan Göbeklitepe, UNESCO Dünya Mirası Kalıcı Listesi’ne girdi.

Bahreyn’in başkenti Manama’da gerçekleştirilen UNESCO 42. Dünya Miras Komitesi Toplantısında, Göbeklitepe’nin UNESCO Dünya Mirası Listesine kaydedilmesine karar verildi.

Geçtiğimiz aylarda UNESCO adaylığı için son hazırlıkların yapıldığı Göbeklitepe’nin, uzun yıllar daha iyi korunması ve sağlıklı kullanılması için yürütülen yaklaşık 4.000 metrekarelik çelik çatı çalışması tamamlanarak ziyaretçilere açılmıştı.

Her gün yerli ve yabancı turistlerin ziyaret ettiği, 1995’ten beri yürütülen kazı çalışmalarında, Neolitik döneme ait boyları 3-6 metre, ağırlıkları da tonlarca olan, yabani hayvan figürlü “T” biçimli dikili taşları ve 8-30 metre çapında dairesel ve dikdörtgen şekilli dünyanın en eski tapınak kalıntıları yer alıyor.

Bölgede yürütülen tadilat ve inşaat çalışmalarının sonra ermesinin ardından ziyaretçilere 5 TL olan giriş ücreti, Haziran başından itibaren 20 TL’ye yükseltilmişti.

Göbeklitepe’nin de Dünya Miras Listesi’ne kaydedilmesiyle Türkiye’nin bu listedeki varlık sayısı 18’e ulaştı.

Kalıcı listede 18 kültür varlığı var

Şimdiye kadar Türkiye’nin UNESCO Dünya Miras Listesi’ne kaydedilen kültür varlıkları şunlar:

 

  1. İstanbul’un Tarihi Alanları (İstanbul)(1985)

 

  1. Göreme Milli Parkı ve Kapadokya (Nevşehir, Kayseri)(1985)

 

  1. Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası (Sivas)(1985)

 

  1. Hattuşa: Hitit Başkenti (Çorum) (1986)

 

  1. Nemrut Dağı (Adıyaman)(1987)

 

  1. Xanthos-Letoon (Antalya, Muğla)(1988)

 

  1. Hieropolis-Pamukkale (Denizli)(1988)

 

  1. Safranbolu Kenti (Karabük)(1994)

 

  1. Troya Arkeolojik Siti (Çanakkale)(1998)

 

  1. Selimiye Camii ve Külliyesi (Edirne) (2011)

 

  1. Çatalhöyük Neolitik Kenti (Konya) (2012)

 

  1. Bursa ve Cumalıkızık:Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu (Bursa)(2014)

 

  1. Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzajı (İzmir)(2014)

 

  1. Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri (Diyarbakır)(2015)

 

  1. Efes (İzmir)(2015)

 

  1. Ani Arkeolojik Alanı (Kars)(2016)

 

  1. Afrodisyas Arkeolojik Alanı (Aydın) (2017)

 

  1. Göbeklitepe (Şanlıurfa)(2018)

 

(Arkeofili)

“Red” ana temalı 4. Mersin Onur Haftası programı belli oldu

9 – 14 Temmuz 2018 tarihlerinde gerçekleştirilmesi planlanan 4. Mersin Onur Haftası’nın programı açıklandı. Mersin Onur Haftası Hazırlık Komitesi tarafından açıklanan ve bu sene ana teması “Red” olarak belirlenen programda yok yok.

“Havada, karada, denizde, her yerdeyiz” şiarı ile duyurulan etkinlikler Onur Yüzüşü ile başlayıp Onur Yürüyüşü ile tamamlanıyor.

Mersin Onur Haftası Hazırlık Komitesi bileşenlerinden Muamma LGBTİ İnisiyatifi üyesi Gizem’den programın detaylarını Yeşil Gazete okurları ile paylaşmasını istedik.

4. Mersin Onur Haftası programını Muamma LGBTİ’den Gizem ile konuştuk

Onur Yüzüşü ile açılma

Bu sene Onur Haftası’nı Onur Yüzüşü ile açıyoruz. 9 Temmuz Pazartesi sabahı 10:00’da, Mezitli 100. Yıl Parkı’nda buluşup denize gireceğiz. Bu sene Onur Haftasında, “Karada, havada, denizde, her yerdeyiz” şiarı ile yola çıkıyoruz. “Onur Yüzüşü ile açılıyoruz” diye tanımladık bu faaliyetimizi.

Aynı gün saat 18:00’de bir sergimiz var Ahmet Karabulak Sanat Atölyesi’nde. 2018 Mersin Onur Haftası’nı geçtiğimiz aylarda intihara zorlanan ve intihar ederek aramızdan ayrılan arkadaşımız Elif’e ithaf ediyoruz. Bu nedenle “Gece” sergisinde Elif’e yönelik çalışmalar yer alacak. Bu yolla onu yaşatmaya devam edeceğimizi umuyoruz. Hem Elif’e hem de tüm dünyada intihar etmeye zorlanan, nefret cinayetine kurban giden transları da bu sergi ile anacağız.

İlk gün son etkinlğimiz ise Açılış Maçı. Merada Halı Saha’da saat 20:00’de başlıyor maç. Muamma LGBTİ’nin organze ettiği bir açlış maçı ile ilk günü tamamlıyoruz. Muamma, heteroseksizme karşı mücadele eden bir futbol takımı.

Erkekliği Reddediyoruz

Onur Haftası’nın ikinci günü “Erkekliğin Reddi” başlıklı bir forum ile başlıyor. Tevfik Sırrı Gür (TSG) Stadyumunun hemen arkasında bulunan Par Cafe’de gerçekleşecek “Erkekliğin Reddi” forumu. Bu forumda heteroseksizmden, transseksizmden, normativiteden dolayı sorunlar yaşayan ve bunlarla mücadele etmek zorunda kalan erkeklik deneyimlerinin sohbeti söz konusu olacak. Erkeklik aslında kendi içinde birçok erkliğin, erkekliğin birbirini hiyerarşik biçimde ezdiği bir alan. Bu yüzden eşcinsel, biseksüel ve trans erkekler de erkeklik eleştirisi yapacak.

Günün ikinci etkinliği “Reddi Lubun”. Chat Noir Cafe’de saat 18:00’de başlıyor. Aslında burada Yaşayan Kütüphane’den esinle LGBTİ+ ile ilgili mitler ve asıl gerçekler olarak tanımlayabileceğimiz bir oturum. LGBTİ+ ların her biri ayrı bir masaya oturup kendi kimlikleri nedeniyle maruz kaldıkları ayrımcılıkları paylaşma imkanı bulabilecek. Önyargıyı olduğu yerde ve yüzyüze iletişim ile yok etmeye çalışacağımız bu etkinlikte Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Trans ve + arkadaşlar kendi masalarında insanların onlara sürekli sorduğu soruların cecaplarını vermeye çalışacak.

Bir Reddediliş Masalı: Çirkin Ördek

Onur Haftası’nın üçüncü gününe masal anlatımı ve atölyesi ile başlıyoruz. “Bir Reddediliş Masalı: Çirkin Ördek ve Kendi Kuğularımızı Bulabilmek” olarak adlandırdık etkinliği. Park Cafe’de saat 15:00’te başlayacak. Masalı ve sonrasındaki atölyeyi de zaten sen düzenliyorsun. Detay bilgi vermeyi sana bırakıyorum bu nedenle ?

Editörün notu: Clarissa Pinkola Estes’in beni de hikaye anlatıcısı olmaya cesaretlendiren kitabı “Kurtlarla Koşan Kadınlar”dan ilham aldım aslında atölyeyi. Onur Haftası teması olarak “Red” seçildiği anda aklıma geldi. Kitapta Estes, “Çirkin Ördek Yavrusu”nu kendi kurgusu ile aktardıktan sonra “reddedilme, dışlanma, buna karşı mücadele etme ve kendi sürüsünü bulma” hakkında detaylı bir analiz ortaya koyuyor. Biz de masal sonrası kendi dışlanmışlıklarımızı paylaşıp kendi yolculuğumuzu aktaracağız etkinliğe gelenler ile.

Günün ikinci etkinlği, “Islanıyoruz: Güllüm Bir Bilgi Yarışması”. Saat 18:00’de Barış Meydanı’ndan gerçekleştireceğiz. İçi su dolu balonların hepimizi bu sıcak Temmuz ayı Mersin’inde hepimizi serinleteceğini umduğumuz keyifli bir bilgi yarışması olacak. Kura ile seçilen arkadaşlarımıza sorular yönelteceğiz. Bilmez ise ilgili arkadaşımızın üzerine boca edeceğiz içi su dolu balonu. Soruyu bilirse de balonu ona teslim edeceğiz ki dilediği arkadaşını ıslatma imkanına sahip olsun!

İşgal Podyumu: Yasaklara Karşı Sokaklardayız

Perşembe günü, “İşgal Podyumu” ile başlıyor. “Yasaklara karşı sokaklardayız. Hayatın her yerindeyiz” anlayışı ile saat 17:00’de Forum AVM içinde gerçekleştirmeyi planladığımız bir etkinlik İşgal Podyumu. Bu podyumda LGBTİ+ lar olmak istedikleri şekilde ve içlerinden gelen kostümlerle sokaklarda olacak, Forum alışveriş merkezinde de gezintiye çıkacaklar.

Perşembe’nin diğer etkinliği ise Ritim Atölyesi. Yedirenk Koro’nun gerçekleştirdiği bir etkinlik bu ve Mersin Onur Haftası’nı takip edenlerin yakından bileceği gibi artık geleneksel hale de geldi. Yedirenk Koro’da kadın ve lgbtilerin birlikte şarkı söylediği bir koro. Bizlere yasaklanan sokaklarda gerçekleştireceğiz ve homofobi, bifobi, transfobiye karşı güçlü bir ses çıkarma imkanı bulacağız.

Yerel Örgütler Mersin’de Buluşuyor

13 Temmuz Cuma günü, Travma Odaklı Psikososyal Destek Grubu’nun organize ettiği, “Kendini Reddetme, Kabullen” etkinliğimiz var. Bu kapalı bir etkinlik olarak planlandı. Travma Odaklı Psikososyal Destek Grubu  etkinliği “15-25 yaş veya 18-30 yaş aralığına kendini reddet, kendini kabullen üzerine konuşmak. Bunu konuşurken toplumsal cinsiyet inşaasını, deneyimlerimizi, toplumun bize dayattığı şeylere bir dönem neden benzemek istediğimizi konuşuyor oluruz diye  düşündük.” şeklinde özetliyor.

Günün ikinci etkinliği Mersin Onur Haftası’na Türkiye’nin çeşitli yerlerinden katılan yerel örgütlerle ortak çalışacağımız Yerel Örgüt Buluşması. Bunu da her Onur Haftası’nda yapmaya özen gösteriyoruz. Bu oturumda yereldeki mücadeleleri, zorlukları ve kazanımları konuşma imkanı bulacağız.

Buluşmaya bu sene Kocaeli LGBTİ İnisiyatifi. Antalya Biz Topluluğu, Adana LGBT Dayanışma, Gaziantep ZeugMadi, Diyarbakır Keskesor, İstanbul Onur Haftası Komisyonu ve ODTÜ LGBT Dayanışma’dan katılımlar olacak.

Onur Yürüyüşü ile karada, havada ve denizde LGBTİ görünürlüğümüzü şahlandırıyoruz

Cumartesi günü de 4. Geleneksel Mersin Onur Yürüyüşü’nü gerçekleştireceğiz.  Yasaklara, baskılara, tehditlere karşı kazandığımız alanları terketmeyeceğimizin güçlü bir temsili olacak her zaman olduğu gibi Onur Yürüyüşü. Bu sene karada, havada ve denizde LGBTİ görünürlüğümüzü şahlandıracağız.

Ve Onur Haftası finalini gene her sene olduğu gibi tekne partisi ile gerçekleştireceğiz.

Sosyal medya paylaşımlarında da #4MOH ve #ReddineRed hashtaglerini seçtik. Tüm Yeşil Gazete okurlarından bu hashtagler ile paylaşım yapmalarını da rica ediyor ve herkesi 4. Mersin Onur Haftamıza bekliyoruz.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Doğmayı reddeden güneş

Bağlıyız ota, suya, gökyüzüne
Tek başına değiliz bu âlemde
Su içilen bardak altın olsa ne yazar
Kendinden ötesini görmeyince
Kudret eğer en büyük hevesse
Bir nahoş sadâ bâkî kalacak bu kubbede

Bir sultan yaşarmış uzak ülkelerin birinde. İsmi Nemrut, nâmı ceberut, ama kahramanı değil bu masalın, baştan biline. Öyle adammış ki bu Nemrut, kendinden başkasını beğenmez, yüksek yerde durur, aşağı inmezmiş. Ne varsa fazlasını ister; en pahalısı, en şaşaalısı değilse elinin tersiyle itermiş. Nemrut’un her günü şölen havasında geçermiş. Dostum dediği yardakçılar ve keyif ehli ziyaretçilerle saray her gün dolar; hattâ kimi zaman taşarmış. E kolay değil, yüzlerce insan sultan için çalışırmış: aşçılar, terziler, temizlikçiler, muhafızlar, bahçıvanlar, hamallar; bu dünyanın yükünü taşıyanlar.

Sultanın şöhreti dilden dile dolaşırmış. Nasıl dolaşmasın?

Sarayın arkasında bir koca aslanhane varmış mesela. En uzak diyarlardan getirilen yırtıcı hayvanlar konulurmuş buraya. Hemen yanlarında bir tellal, vururmuş davula, başlarmış anlatmaya: “Bakın şu aslanın yelelerine, o dev gibi pençelere, hele şu insan yiyen dişlere. Sultanımız emretti, getirildi ta Mısır’dan. İşte karşınızdaki öyle bir sultan. Daha kudretli şu koca aslandan. Maymun etmiş canavarı baksanıza, hem de tahtından bile kalkmadan.”

İllütrasyon Esra Uygun

Gelen ağzı açık, dudağı uçuk ayrılırmış kafeslerin yanından. Bir aslana bunu yapan, kendilerine neler yapmaz ki?

Her daim yemek pişermiş bu sarayın mutfağında. “İnsan dünyaya kaç kere gelecek, yemezsek bunca yemek boşa gidecek” dermiş Nemrut ve yedikçe yermiş. Kamyon kamyon yemek taşınırmış saraya her iklimden. Sarayın kendi özel meyve bahçesi de varmış. Burada parlak kırmızı elmalar, baş kadar narlar, salkım salkım üzümler, mis kokulu çilekler yetişirmiş. Fakat bunca cazibeye rağmen koca bahçede tek bir haşere, meyveleri gagalayan tek bir kuş dahi görülmezmiş. Bolluğun sebebini soranlara sultan, “ilim ve teknik” der, kıs kıs gülermiş. Hayranlık karşısında gururunu gizlemezmiş.

Gezmek ise en büyük hevesiymiş. Fakat öyle yürümekle falan kendini yormazmış. Sarayın önünde bir sürü araç yatarmış. Sultanın favorisi bir uçakmış. Gelene gidene gösterip “özgürlük işte bu” dermiş, “başını alıp istediğin yere, istediğin gibi gidebilmek…” Çok düşkünmüş özgürlüğüne. Ama sultan bu, ne varsa önce kendine.

Bir de Zeliha isminde kızı varmış, bahsetmeden geçmek olmaz. Sultan kızını çok severmiş. Kendinden ayrı bilmez, onun üstüne titrermiş. Herkesin de Zeliha’ya aynı sevgiyi göstermesini beklermiş. Kızı on beşine bastığında, tüm halkı sarayına toplamış. Demiş, “bundan sonra güneş değil, kızımdır bereketiniz. Kafasındaki şu altın taç, güneş kadar parlak; gülümsemesi bakın ne sıcak; fakat bilin ki fazla yanaşan cayır cayır yanacak. Hayır da şer de ondan doğacak. Dünya, kızım Zeliha’nın etrafında dönmeye başlayacak.”

Aklı başında olanlar yutkunup susmuş, güçlüyü haklı bulanlar sevinip coşmuş. O günden sonra cenazeden doğuma, hasattan nevruza yalnız Zeliha’nın ismi zikredilir olmuş. Hislerini açığa vurmayanlar veya korkudan susanlar, belki başlarda çoğunlukmuş; ama zamanla kimin ne olduğu, hakikatin nerede durduğu unutulmuş. Her gün aksatmadan yapılanlar, giderek normal bulunmuş. Hattâ çoğunluk kendi gücü yettiğince sultana özenir, onu taklit eder olmuş. İnsan denilen işte buymuş, kabul edebileceklerinin sonu-sınırı yokmuş.

O yüzden iyi ki masallar âlemi, tümüyle insana emanet edilmemiş. Hiç beklenmedik bir anda Güneş devreye girmiş.

Ne mi yapmış?

Yavaş yavaş dünyadan ışığını çekmiş. Her geçen gün kendini biraz daha az göstermiş. En sonunda, gökyüzünde bir saat bile durmaz olmuş. Artık her yer karanlık ve soğukmuş. Ağaçlar meyve vermeyi, kuşlar uçmayı; sular akmayı, arılar bal yapmayı bırakmış. İnsanların yüreğini kapkaranlık bir korku sarmış.

Peki korkan bu insanlar ne yapmış?

Deli divane gibi Zeliha’nın kapısında birikmişler, güneşin yeniden doğması için ondan yardım beklemişler. Adaklar adamış, elçiler göndermişler. Kendilerinde kusur bulup Zeliha’dan af dilemişler.

Başındaki tacından başka kerameti olmayan Zeliha ise, dışardaki kalabalık büyüdükçe korkuya kapılmış iyice. Gururunu okşayan bu rütbe, belaya dönüşmüş beklemediği şekilde. Bilirmiş güneş olmadığını elbette; ama geç kalmış artık bunu itiraf etmeye. Biz söyleyelim de yükü kalmasın üstümüzde: Yalancının müridi olanın vay hâline…

Sultan babası vaziyeti kurtarmak için, dört tarafa haber salmış. Demiş “kızım hastadır, iyileştirene gökteki yıldızlar armağandır.” Şifacılar, falcılar, şarlatanlar, soytarılar koşmuş gelmiş her yandan. Dünya gün be gün eksilirken uçlarından, Zeliha’yı iyileştirmek için yarışırmış onca insan.

Ne mutlu ki aklını kalabalığa teslim etmeyen, elden ayrı kişiler yok olmamış tümüyle. Ülkenin uzak köşelerinin birinde, bir ufak kulübede, ismi Yaban, nâmı gariban biri yaşarmış ninesiyle birlikte. Kendi yağında kavrulur; kimseye el açmadan, sultana yaltaklanmadan yuvarlanır gidermiş sessizce. Fakat soğuklar bastırıp da yiyecek ot dahi bulamaz hâle gelince, Yaban dönmüş ninesine, demiş: “Ben gidiyorum şu Güneş’e, ne olup bittiğini öğrenmeye”. Gittiği, Saray Güneşi değilmiş elbette. Vurmuş kendini yolun tersine, dağların arkasında hâlâ cılız bir ışık saçan gerçek Güneş’e…

Çok yürümüş Yaban, çok yıkım görmüş. Donmuş göllerden, terk edilmiş şehirlerden geçmiş. İnsanların korkunca yüreklerine inen karanlığa şahitlik etmiş. Boş gökyüzünün altında, geceleri birbirine eklemiş. Ama durmamış, korkmamış. Bir noktada, masal bu ya, attığı her adımla yerden yükseldiğini fark etmiş. Görünmez bir merdivene basa basa gökyüzünün kalbine doğru ilerlemiş. Yaban, bildiğimiz âlemi işte böyle terk etmiş.

Geri dönebilecek mi demeyin, sabrın sonu selamet derler, masalın sonunu bekleyin.

Yaban, bulutları aşınca, karşısına çıkmış gökte süzülen bir ada. Bakakalmış burada yaşayan çeşit çeşit mahlûkata; çünkü hiçbiri benzemiyormuş tanıdığı canlılara. Arılar bir kaz, kediler inek kadarmış. Timsahlar ot yer, tavuklar uçarmış. İnsanlar da varmış bu diyarda. Kimisi mavi saçlı, yeşil tenli; kimisi boylu kimisi topluymuş. Yaban’ın vardığı yer, başka bir masalın konusuymuş.

Kıpır kıpır bir kız karşılamış Yaban’ı, ismi Kırmızı. Demiş: “Adamız dünyadan kaçanların gizli sığınağı, burada anlatılır geçmişin tüm masalları. Senin de herhalde büyük bir derdin olmalı, çünkü başka türlü kolay değil bulmak burayı.”

Yaban ne desin? Anlatmış Kırmızı’ya doğmayan güneşi, buz tutan gölleri, kuruyan bahçeleri ve en çok da insanların birbirlerine ettiklerini. Kırmızı bir “ah” çekmiş, “koruyamadılar mirası” diye söylenmiş. “Arttı son zamanlarda buraya kaçanlar, dünyadan sıdkı sıyrılıp kendine yuva arayanlar. Bak şuraya, neler gördü bu zavallılar! Sırf seyir zevki diye kafese kapatılan bile var.”

Yaban bakmış ve hatırlamış. Nesli kurumuş canlıları ninesi küçükken masal diye anlatırmış. Tek tek eksilenlerin, gidip gelmeyenlerin aslında kendi de farkındaymış. Saraydaki aslanhane aklına takılmış. Nemrut utanacak değil ya, o utanç da Yaban’a kalmış. Teselli edenler olmuş olmasına ama, yüreği yine de taş gibi ağırlaşmış.

Yaban, adada bir süre dinlenmiş, güçlenmiş, bir-iki masal öğrenmiş. Nihayet vade erince herkesle sarılıp yola devam etmiş. Göklerde bir toz zerresi kadar küçük olduğunu hissetmiş.

Bir süre sonra çıkmış karşısına boşlukta süzülen bir vadi. Bir yamacından diğerine uzanırmış bitki âlemi. Bakakalmış Yaban burada yaşayan çeşit çeşit ağaca, çiçeğe, ota; hiçbiri benzemiyormuş tanıdıklarına. Bir zeytin ağacı dile gelmiş, selamlamış Yaban’ı. Demiş: “Vadimiz dünyadan kaçanların gizli sığınağı, buradadır yaşamın kaynağı. Senin de herhalde büyük bir derdin olmalı, çünkü başka türlü kolay değil bulmak burayı.”

Yaban çekmiş içini; anlatmış ağaca doğmayan güneşi, buz tutan gölleri, kuruyan bahçeleri ve en çok da insanların birbirlerine ettiklerini. Zeytin bir “yuh” çekmiş, “işgalci bunlar” diye söylenmiş. “Arttı son zamanlarda buraya kaçanlar, dünyadan sıdkı sıyrılıp kendine yuva arayanlar. Meyvelerimizi zehirledi insan denen canavarlar. Dokunamaz oldu bize böcekler ve kuşlar.”

Yaban dinledikçe hatırlamış. Dünyadan el etek çeken bitkileri, ninesi küçükken masal diye anlatırmış. Tek tek eksilenlerin, gidip gelmeyenlerin aslında kendi de farkındaymış. Saraydaki bahçe aklına takılmış. Nemrut utanacak değil ya, o utanç da Yaban’a kalmış. Ağaçlar arasından teselli edenler çıkmış çıkmasına ama, yüreği yine de taş gibi ağırlaşmış.

Yaban, bitki âleminde bir süre dinlenmiş, güçlenmiş, bir-iki masal öğrenmiş. Nihayet vade erince herkesle vedalaşıp yola devam etmiş. Engin bir okyanustaki damla gibi, dalgalara kapılıp gitmiş.

Bir süre sonra çıkmış karşısına bir koca dağ. Zirvesi gözün gördüğünden yüksek; dibi nerde, mümkün değil bilmek. Vermiş kendini Yaban buradaki rüzgârın uğultusuna, yağan yağmurun kokusuna. Doyamamış mis gibi havayı solumaya. Yorgun ayaklarını yıkamış berrak sularda, uzanmış sonra hayat dolu toprağa. O sırada bir bulut gelmiş yanına. Demiş: “Dağımız dünyadan kaçanların gizli sığınağı, buradakiler şekillendirir her varlığı. Senin büyük bir derdin olmalı, çünkü başka türlü mümkün değil bulmak burayı.”

Yaban dökmüş içini; anlatmış buluta doğmayan güneşi, buz tutan gölleri, kuruyan bahçeleri ve en çok da insanların birbirlerine ettiklerini. Bulut bir “of” çekmiş, “akılsız bunlar” diye söylenmiş. “Arttı son zamanlarda buraya kaçanlar, dünyadan sıdkı sıyrılıp kendine yuva arayanlar. Hepimizi kirletti insan denen şuursuzlar. Bıraktığımız yağmur asitli, solunan hava zehirli; toprak bile çok dertli.

Yaban dinledikçe hatırlamış. Taşın-toprağın önemini, ninesi küçükken masallarla anlatırmış. Tek tek kirlenenlerin, üst üste birikenlerin aslında kendi de farkındaymış. Nemrut’un arabaları aklına takılmış. Nemrut utanacak değil ya, o utanç da Yaban’a kalmış. Teselli edenler çıkmış çıkmasına ama, yüreği yine de taş gibi ağırlaşmış.

Yaban, dağda bir süre dinlenmiş, güçlenmiş, en eski masalları öğrenmiş. Nihayet vade erince herkesle vedalaşıp yola devam etmiş. Dünyanın tüm seslerinin içinde, kendini tek bir nota gibi hissetmiş. Küçüle küçüle âlemleri geçip nihayet Güneş’e ermiş.

Güneş’in derdi belli, ne diyeceğini tahmin ediyor olmalı dikkatli dinleyici. Yine de bir kulak verelim, sonuçta Yaban bunca yolu onun için tepti:

“Ey insan, kendini dünyanın merkezi sanan. Bilmezsiniz sizden önce kimler geldi, kimler geçti bu diyardan. Her varlık diğerine el verdi, insan taşla toprakla şekillendi. Gözle göremediğiniz canlılara bile göbeğinizden bağlısınız hâlâ, diğerleri olmadan var olamazsanız asla. Cahillik mi kibir mi bilmem ama, teslim oldunuz bir sultana, onun da başı döndü kendi ufak başarılarıyla. Bir kızın şerefine dönüyormuş dünya. Niye doğacakmışım, madem insanın gücü buna bile yetiyorsa.”

Yaban, Güneş’e ne dedi, sonra nasıl geriye geldi, tam bilinmiyor. İnsanlar arasında başka başka hikâyeler dolaşıyor. Kimileri, Yaban’ın sultanın sarayına gittiğini söylüyor. Aralarında ne konuştular bilinmez; ama sultanın can havliyle kaçtığı; unutulmuş bir ülkede ürkek, mahcup, yoksul bir adam olarak günlerini tamamladığı rivayet ediliyor. Şöhretinden geriye acı bir tebessüm kalıyor. Kimileri ise güneşin gökyüzünde yükselmesiyle, insanların ayıldığını ileri sürüyor. Bendinden taşan bir sel gibi sarayı, aslanhaneyi, bahçeyi, arabaları yuttukları söyleniyor. Nemrut’tan ve Zeliha’dan bir daha haber alınamıyor.

Hangi hikâye doğru, bilen yok. Zamanla sarayın yeri bile unutulmuş. Bütün o ihtişamı sanki sular boğmuş, toprak yutmuş. Sultanın hayatı, utanana ders olmuş.

Yaban’a ne olmuş peki, ya onun akıbeti?

Yaban bu, ismi üstünde, ne şöhrete ne servete gönül indirmiş. Ninesiyle hayatına devam etmiş. O da diğer herkes gibi, zamanla unutulup gitmiş. Denilene göre, sonunda diğer âlemlerdeki dostlarının yanına dönüp gerçek huzura erişmiş.

Bu yazı, yazarının da onayı ile ozanoyunbozan.blogspot.com/ dan alınmıştır

 

Sezai Ozan Zeybek

Gıda güvenIiği ve bağımsızlığına yönelik büyük tehdit GDO’lar – Ahmet Atalık

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara gidatopluluklari.org adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

***

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

2-Gıda güvenIiği ve bağımsızlığına yönelik büyük tehdit GDO’lar

Dünya tarihi boyunca açlık önemli bir sorun oldu. Ancak, özellikle 1960-1980 yılları arasında yüksek verimli tohumların, tarım ilaçlarının, kimyevi gübrelerin, sulama sistemlerinin ve makine gücünün işin içine girmesi ile tarımsal üretimde büyük artışlar yaşandı ve bu dönem “Yeşil Devrim” olarak anıldı.

Bir süre sonra “Yeşil Devrim”in olumsuz etkileri yaşanmaya başladı. Şirketlerin artan etkinlikleri sonucunda tohumların çeşit sayısı azaldı ve yerel çeşitler yok olmanın eşiğine geldi. Tarım ilaçlarının ve kimyevi gübrelerin kullanımının yaygınlaşması insan ve çevre sağlığını tehdit ediyor. Yanlış sulama uygulamaları her yıl 2 milyon hektar tarım arazisinin tuzlanarak üretim dışında kalmasına neden oluyor. Fosil yakıtlarla çalışan tarım makineleri ve ulaşım araçları sera gazı üretimini hızlandırıyor. Üretim endüstrileşti, ama açlık son bulmadı.

Endüstriyel tarımın bir parçası olan GDO’lu tohumlar, özellikle tarım ilacı kullanımının azaltılması ve üretimin artırılarak açlığın önlenmesi noktasında 1990’lı yılların ortasından itibaren tarımsal üretim sistemine dahil edildi. Bu dönem, kimi çevrelerce “İkinci Yeşil Devrim” ve “Biyoteknoloji Devrimi” olarak adlandırıldı.

AB’nin 2001/18 EC Direktifi’nde açıkça tanımlandığı üzere; “İnsan hariç olmak üzere, doğal yolla gerçekleşmeyecek bir şekilde genetik materyali değiştirilmiş canlıya (bitki, hayvan, bakteri, vs) genetiği değiştirilmiş organizma adı veriliyor.” Laboratuvar ortamında ileri teknoloji kullanılarak üretilen bu tohumların  yüzde 85’lik bölümü yabancı ot ilaçlarına tolerans ve haşerelere karşı direnç gösterecek şekilde üretiliyor. Bu kapsamda da bazı toprak bakterilerinin genleri bitkilere aktarılıyor. Ancak bu değişim, doğanın doğal işleyişi içinde meydana gelemiyor. İşte bu noktada GDO’lu tohumlar hibrit tohumlardan ayrılıyor. Zira, hibritleşmeyi doğa kendisi de yapıyor ve biyolojik çeşitlilik bu şekilde ortaya çıkıyor.

Açlığa çare değil!

GDO’lu tohumların dünyadaki açlığa çare olacağı iddia edildi. Ancak, Amerikan üniversiteleri pek çok eyalette kurdukları 8 bin 200 tarla denemesi ile üç yıl süreyle GDO’lu soya ve mısırın verim düzeyini takip etti, GDO’lu soyanın GDO’suzuna göre yüzde 6 ila yüzde 10, GDO’lu mısırın da  yüzde 12 daha verimsiz olduğunu, kurak dönemlerde bu kayıpların çok daha yükseldiğini belirlediler. ABD Tarım Bakanlığı’nın 2006 yılında yayımladığı “The First Decade GE Crops in the US” raporunda da belirtildiği üzere, hiçbir GDO verim artışı sağlamamıştı.

Bir bitkinin yaşamsal enerjisi bellidir. Bitki, faaliyetlerini bu enerji çerçevesinde düzenler. Bitkiye aktarılan yabancı genler ile toksin (zehir) üretimi ve tarım ilacına karşı toleransı artırıcı protein üretme işlevi yüklendiğinde bitki bu faaliyetlerini de mevcut yaşamsal enerjisi ile yapmak zorunda kalır. Bu yönüyle de, GDO’lu tohumların daha verimli olabilmesi mümkün olmadı. Bu nedenle GDO’lu tohumların daha verimli olduğu iddiası artık kullanılmamaya başladı.

Tarım ilacı kullanımını artırıyor

GDO severlerin en çok kullandığı iddialardan biri de, tarım ilacı kullanımının azalacağıydı. Buna karşın, ABD Tarım Bakanlığı Ulusal İstatistik Servisi verileri kullanılarak Dr. Charles Benbrook tarafından yapılan ve 1996-2011 yıllarını kapsayan bir çalışmada, GDO’lu tohum kullanan çiftçilerin GDO’suz tohum kullananlara göre 183 milyon kg daha fazla tarım ilacı kullandığı görülüyor. ABD’den sonra GDO’lu tohumla tarım yapan ikinci ülke olan Brezilya’da ise, 2005 yılında hektara kullanılan tarım ilacı miktarı aktif madde olarak 7 kg iken, 2011 yılında yüzde 43,2’lik bir artışla 10,1 kg’a yükseldi. Yabancı ot ilacı kullanımı 2006 yılında 279 bin tondan yaklaşık yüzde 44’lük artışla 2011 yılında 404 bin tona yükseldi. Haşere ilacı satışları da aynı yıllar için 93 bin tondan 171 bin tona yükselerek yaklaşık yüzde 84’lük artış gösterdi. GDO’lu tohumlar yayıldıkça Brezilya dünyada en büyük tarım ilacı pazarı haline geldi.

GDO’lu tohumları da üreten altı çokuluslu şirketin tohum pazarındaki payına baktığımızda tarım ilacı kullanımının azalmasının çok da mümkün olmadığını görüyoruz. Bu şirketlerin küresel tohum pazarındaki payı yüzde 63; sadece üçünün küresel pazar payı, yüzde 55. Bu altı şirketin tarım ilacı pazarındaki payları ise yüzde 75 ve sadece üçünün payı yüzde 51. Bu oranlar, söz konusu şirketlerin hem tohum hem de tarım ilacı sektöründe tekel konumunda olduğunu gösteriyor. Tüm çabaları da, GDO’lu tohumları aracılığıyla patent süresi biten tarım ilaçlarında çiftçinin kendilerine olan bağımlılığını devam ettirmek.

Bulaşıcı genler

GDO’lu tohumların en önemli olumsuzluklarından biri de çevreye gen kaçışı. GDO’lu tohumla mısır üretilen bir tarlanın çevresindeki GDO’suz mısırların da tozlaşma yoluyla genetiği değişiyor. Ayrıca GDO’lu kanoladan yabani akrabası hardala gen kaçışı olduğu akademik çalışmalarla tespit edilmiş durumda. Bu konu özellikle biyolojik çeşitlilik ve gıdanın devamlılığı açısından önem taşıyor. Diğer yandan bu GDO’lu yabani akrabalar tarlaya kadar indiklerinde süper yabancı ot olarak karşımıza çıkıyor ve GDO’lu tohumun yanında verilen tarım ilacı ile yok edilemiyorlar.

Sağlığa etkisi

GDO’nun gıda güvenliği konusunu doğrudan ilgilendiren ve en çok tartışılan yanı ise insan sağlığına etkisi. Bir kısım bilim insanı GDO’lu gıdaların son derece sağlıklı olduğunu, kaşıntı bile yapmadığını savunuyor olsa da, çokuluslu şirketlerle çıkar ilişkisi içinde olmayan bazı bilim insanlarının GDO’lu yem ile gerçekleştirdikleri hayvan besleme deneylerinin sonuçları oldukça düşündürücü.

Avusturya Viyana Üniversitesi’nden Velimirov ve arkadaşlarının GDO’lu mısırla yaptıkları fare besleme çalışmasında, üçüncü nesilden sonra fareler kısırlaştığından üreme gerçekleşemedi ve çalışma devam ettirilemedi.

Malatesta ve arkadaşları, GDO’lu soya ile besledikleri farelerin karaciğer, pankreas ve testis fonksiyonlarında bozulmalar tespit ettiler.

Seralini ve arkadaşları GDO’lu mısırla besledikleri farelerin; kanlarındaki trigliserit miktarının yüzde 24-40 arttığını, karaciğerlerinde büyüme, beyinlerinde küçülme olduğunu, vücut ağırlıkları artarken böbrek parametrelerinin bozulduğunu, dişi farelerin kan şekerlerinin yüzde 10 yükseldiğini saptadı.

İtalyan Cattolica S. Cuore Üniversitesi’nden Mazza ve arkadaşları GDO’lu yemle besledikleri hayvanların kan, karaciğer, dalak ve böbreklerinde GDO’lu genlere rastladılar.

Tudisco ve arkadaşları, GDO’lu soya ile besledikleri tavşanların böbrek ve kalp enzim fonksiyonlarının bozulduğunu gözlemledi.

Türkiye’de yapılan araştırmalarda da benzer sonuçlar elde edildi. Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Akay ve Araştırma Görevlisi Kılıç, GDO’lu yemle gerçekleştirdikleri hayvan besleme çalışmasında farelerin sindirim sistemi, karaciğer ve böbreklerinde tahribat saptadılar. Giresun Üniversitesi’nde de 2015 yılında yayımlanan ve GDO’lu yem ile hayvan besleme konusunu değerlendiren iki yüksek lisans tezinde de aynı bulgulara dikkat çekildi.

Catania Üniversitesi’nden Agodi ve arkadaşlarının marketlerden topladıkları 12 markaya ait 60 süt örneği üzerinde yaptıkları çalışmada, her dört örnekten birinde GDO’lu mısır veya soyaya ait gen parçaları tespit edildi, pastörizasyon işleminin dahi GDO’yu parçalayamadığı belirtildi.

Kanada’da Sherbrooke Üniversitesi’nden Prof. Aris ve Prof. Leblanc; kadınların kan örnekleri üzerinde yaptıkları bir çalışmada, GDO’lu gıdalarla beslenen kadınların-hatta bu çalışmada yer alan 30 hamile kadının doğmamış bebeklerinin kanında dahi bitkilere aktarılmış olan bakterinin zehrini tespit ettiler.

Fransa’da Rouen ve Caen Üniversiteleri’nden bir grup bilim insanının Prof. Seralini başkanlığında yaptıkları çalışmada, GDO’lu ürünlerle kullanılan glifosatın (yabancı ot ilacı aktif maddesi) çok düşük düzeylerde bile insan hücresinde tahribata yol açtığını ortaya kondu.

Lappe ve arkadaşları, kansere karşı direncimizi artıran isoflavonların GDO’lu soyalarda yüzde 12-14 daha az olduğunu, kalp sağlığı için yararlı fitoöstrojen konsantrasyonun ise daha düşük miktarda bulunduğunu ortaya çıkardı.

Shewmaker ve arkadaşları, yağ içeriğindeki A vitamini kapsamını artırmak amacıyla genetiğiyle oynanan kanolanın, GDO’suz kanola ile kıyaslandığında, E vitamini içeriğinin son derece azaldığı ve yağ bileşiminin değiştiğini saptadılar.

ABD Kaliforniya Salk Enstitüsü, Hücre Nörobiyolojisi Laboratuarı Başkanı Prof. David Schubert, “Genetiği değiştirilmiş gıdaların insanların sağlığını bozduğuna dair hiçbir kanıt yok, bu gıdalar güvenli söylemi son derece mantıksızdır ve doğru değildir. Bu görüşü doğrulayan hiçbir veri yoktur. Doğru dürüst epidemiyolojik çalışmalar olmaksızın pek çok zarar saptanamaz. Bu yönde de hiçbir çalışma yapılmamıştır” diyor.

UC Berkeley Üniversitesi Mikrobiyal Ekoloji Laboratuvarının kurucusu Prof. Dr. İgnacio Chapela’nın, Boğaziçi Üniversitesi’nin davetlisi olarak Haziran 2016’da verdiği konferansta söyledikleri ise GDO’ların risklerinin dikkate alınmadığını ortaya koyuyor: “Akademik kurumlar olarak test kısmını atladık ve GDO’lu ürünleri test etmeden kamuoyuna sunduk. GDO’lu ürünler insanlar üzerinde neredeyse hiç denenmedi, ama yine de bu araştırmalara her baktığımızda problemler ile karşılaşıyoruz”.

Çokuluslu şirketleri besleme projesi

Sonuç olarak, endüstriyel tarımın insan ve çevre sağlığı üzerine olumsuz etkilerini hafifletmek üzere piyasaya sürülen GDO’lar endüstriyel tarımın bir devamı. Sorunları çözemediği gibi yeni sorunlar yaratıyor. Bu yöntemler; dünyadaki açları değil, çokuluslu şirketleri besleme projesi, çiftçileri tohum ve tarım ilacı kapsamında sadece birkaç çokuluslu şirkete bağlama projesi, dünyadaki açlığa ya da tokluğa sadece birkaç çokuluslu şirketin karar verme projesi, tüm insanlığı birkaç çokuluslu şirketin yönetmesi projesi, biyolojik çeşitliliğin azaltılması, tek bir ürünün geniş alanlarda yetiştirilmesi (monokültür) projesi, tüm insanlığın ve tabiatın kobay olarak kullanılması projesi ya da bilimin ticarileştirilmesi ve gerçeklerin üzerinin örtülmesi projesi olarak nitelendirilebilir.

İnsan ve hayvan sağlığı ile biyolojik çeşitliliğin, dolayısıyla gıda güvenliğinin korunması açısından tüm veriler, insanoğlunun GDO’lu tohumlardan, bunlarla üretilmiş tarım ürünlerinden ve gıdalardan, GDO’lu yemle beslenmiş hayvansal ürünlerden uzak durması gerektiğini gösteriyor. Bunu sağlayabilmek için de başta GDO’ya Hayır Platformu olmak üzere meslek odalarına, derneklere ve çevre örgütlerine büyük sorumluluklar düşüyor.

Fotoğraflar: non-gmoreport.com, naturalnews.com, yesilgazete.org

 

Ahmet Atalık

Marmara Adası’nda yaban hayatı – H. Can Yücel

Marmara Adası’nın bu sessiz ve sevimli canlılarını yeniden özgürce ada kıyılarında yüzerken gözlemleyebilmeyi diliyor, makalemi yazım aşamasındayken 21.05.2018 günü sonsuzluğa uğurladığımız namı diğer Lodos İbrahim (Pala)’e ithaf ediyorum.

Ada deyince ilk öce akla temiz ve rutubetsiz havası, sürekli akıntının etkisiyle temiz kalan denizi ve çınar ağaçlarının insanı miskinleştiren serin gölgelikleri gelir. Birçokları yazdan yaza gelerek 117 km2’lik yüzölçümüne sahip Türkiye’nin ikinci büyük adası olan Marmara’yı yaşayamadan şehrin gri ve kaos ortamına geri dönüyor. Oysa ada, deniz kenarında tüketilen balık ve rakıdan, güneş altında saatlerce yatıp derimizi koyulaştırmaktan çok daha fazlasını verebilecek potansiyele sahip. Doğa yürüyüşleri, kaya tırmanışları ve fotoğraf tutkunlarının yılın 365 günü farklı güzellikte batan güneş manzarasını görüntüleyebileceği koylara ve tepelere sahiptir. Hal böyle iken, dört tekerlekli egzoz gazı ile dünyamızı kirleten araçlarımızdan bir an için kurtulup Ada’nın dağlarına kendimizi bıraksak, kuytuluklarına saklanmış nice güzellikleriyle gelenleri bağrına basacak.

Deniz Samuru : Kenai Fjords National Park in Alaska. Photo by Anne LanganFotoğraf kaynak: https://www.doi.gov/blog/12-facts-about-otters-sea-otter-awareness-week

Zengin tabiat yapısı, meşe, kestane, çınar ağaçlarının sardığı, makiliklerle kaplı adanın dağları, koynunda hatırı sayılır bir yaban hayatı da barındırmaktadır. Ada Tavşanı başta olmak üzere, keklik, çulluk vb. av hayvanlarının yanı sıra, koruma altındaki Puhu Kuşu, sayıları tam bilinmemekle birlikte Tilki ve 5-6 gruptan oluşan Yılkılar (özgür at) özgürce dolaşırlar.

Ada Tavşanı; gri renkli bir cins Avustralya tavşanıdır. 19.yy. ikinci yarısında İstanbul’daki İngiliz aileler yaz aylarında Marmara Adası’na gelip tatil yaparlarmış. Avustralya’dan getirilen ada tavşanlarını kafesle Marmara’ya getirip beslerlermiş. Bu hayvanın eti çok lezzetliymiş ve zaman zaman kesip yemeklerinde kullanırlarmış. Evlerinde kaldıkları Rum ailelerin bahçelerinde bunları üretmeye çalışırlarmış. Besi tavşanları bazen üretim alanlarından kaçarak gözden kaybolurmuş. Her yaz bu geliş gidişler tekrarlandığı gibi tavşan üretme işlemine de devam edilirmiş. Bugün ada dağlarında ve alçak tepelerde görülen gri kırçıllı renge sahip bu tavşanlar doğal ortamda hızla üremişlerdir. Zaman zaman sayılarında azalmalar görünse de hatırı sayılır bir popülasyona sahiptirler.

Çernobil Nükleer felaketinden sonra sayıları oldukça azalan ada tavşanları günümüzde hala avlanmaktadır. Asmalı Köyü tepelerinden ‘Kastırela Manastırı’na kadar olan bölge yoğun görüldükleri yerlerdendir. Dağlarda gezen küçükbaş hayvan sahipleri ve avcılardan edindiğim bilgiye göre adada rastlanılan Tilki; koyu sarı-kızıla çalan renktedir. İnsan gördüğü anda ise bulunduğu ortamı hızla terk ettiğinden, yakınına kadar sokulmak pek mümkün olamamıştır. Ada geniş yeşil alanlara ve su kaynaklarına sahiptir. Bu sayede göçmen kuşların yüzyıllardır durup dinlendiği bir yer olagelmiştir. Örneğin göç mevsiminde kafilelerle dalga dalga ilerleyen Pelikan sürülerinin geçişleri izlenebilir.

Kunduz Söylencesi;

Tekirdağ’da görüntülenen Su Samuru 27.06.2017 (https://www.ntv.com.tr/turkiye/tekirdagda-su-samuru-bulundu,_cnGOQ9s9UqRTVnyoasqbg)

Bütün bu canlı çeşitliliği içinde bir Kunduz avı söylencesi vardı ki, bana hep ilginç gelmiştir. Marmara Adası’nda balıkçılık yüzyıllardır en önemli geçim kaynaklarından birisidir. 1970’li yılların sonuna kadar ‘Kılıç Balığı’ avcılığının dahi yapıldığı bu sularda, Akdeniz Foku’nun yaşadığını bilimsel çalışmalardan ve halkın anlattıklarından az çok bilmekteyiz. Ancak bazı ailelerin geçimlerini kara avcılığı yaparak sağlamakta olduğunu ve kunduz avcılığı ile iştigal ettikleri de dilden dile aktarılmaktadır. Mesela; Hasan Savran’ın Günaydın Gazetesi’ndeki köşesine de taşıdığı Ada tavşanının kasaplarda kilosu 7.5 liradan satıldığı haberi bunu kanıtlar niteliktedir.

Görsel bir materyale sahip olmamakla birlikte sanki tek bir ağızdan çıkmışçasına ‘Kunduz’ avından bahsediyordu konuştuğum tüm Marmaralılar. Bu kunduz hikayesini çözmeye kararlıydım. Fakat araştırmalarım beni bir başka canlıya, Su Samuru (Lutra) veya (Sea Otter) Deniz Samuru’na doğru yöneltti.

Çünkü Kunduz akarsu ve göllerde yaşayan, dere üzerine günümüz baraj teknolojisinin atası sayılabilecek nitelikte barajlar inşa edip, bu yapay göletlerde yaşamını sürdüren, ağaç kabukları ve ot tüketen kemirgen bir memeli türüydü. Kunduz’lar çift halinde yaşayıp yılda ortalama 400 ağacı devirerek, yuva ve baraj yapımında kullanabilmekteydi. Yuvalarına giriş ise sadece suyoluyla yapılabilmekteydi. İnsanlara yaklaşmaz, bir tehlike sezdiğinde ise kalın deri ile kaplı yassı kuyruklarını yere vurarak ses çıkartır ve aile bireylerini tehlikeye karşı uyarırlar. Oysa adalıların anlattıklarıyla bilimin söyledikleri birbirinden çok farklıydı. Somut verilerden yola çıkarsak da Kunduz’un yaşayabileceği büyüklükte bir göl veya yüksek debiye sahip derelerin Marmara Adası’nda olmadığı gerçeği ile karşılaşırız. Ki yılda 200 ağacı bir tek kunduzun devirebildiğini düşünürsek, yıllar içinde dere yataklarının tamamen çıplak kalması gerekirdi. Dolayısıyla akla pek yatkın gelmiyor.

Deniz Samuru Fotoğraf: Thomas O’Malley (https://www.doi.gov/blog/12-facts-about-otters-sea-otter-awareness-week)

Yerel kaynakları incelediğimde, Tekirdağ, Çanakkale-Gelibolu, Yalova ve Karabiga sahillerinde Su Samuru görüldüğüne dair bilgilere hatta görüntülere rastladım. Su samuru (Lutra Lutra) arka ayakları perdeli olduğu için iyi bir yüzücüdür, kuyruğu ise dümen vazifesi görür. Vücudu kahverengi kalın bir kürk ile kaplıdır. Değerli kürkü sebebiyle nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu nedenle Türkiye’de de avlanması yasaklanmıştır! Sazlık alanlarda, her türlü ırmak, nehir göl ve deniz gibi habitatlarda bulunabilen, göl ve akarsu kenarına kazdığı çukurlarda yaşayan, balık, kabuklu su canlıları tüketen ‘Sansargiller’ familyasına ait memeli, etobur bir canlıdır. Hatta aç kaldığı vakit alabalık tesislerine girdiği, kümes hayvanlarıyla beslendiği de bilinmektedir. Ada yüzlü insanların anlattıkları ışığında su samurunun nerelerde yaşadığı, nerelerde görünüp avlandığı, bu avcılıktan kimlerin gelir elde ettiğini nasıl beslendiklerini büyük bir merakla araştırıp öğrendim.

Öğrendiğim bu bilgiler, Su Samuru’nun denizde yaşayan cinsine (Sea Otter) daha yakın görünüyordu. Çünkü balıkçı İbrahim Pala, avcılar tarafından vurulmuş iki Su Samurunu sudan çıktıkları an gördüğünü, 1-1,5 metre boyunda koyu kahve hatta Siyaha kaçık renkte olduğunu anlatmıştı.

Pervin Özenç ise; Su Samuru’nun yuvasını, Marmara mezarlığı içine veya bugün park alanı olarak düzenlemesi yapılan mezarlık önündeki eski kumul plaja ağaç kovukları arasına yaptığını, tıpkı Kuzey Pasifik Okyanusu’nun kuzey ve batı sahilinde yaşayan Deniz Samurları gibi beslenmek için araç kullandığını yani, su yüzeyinde sırtüstü yatarak göğsüne yassıca bir taş koyduğunu, elindeki midyeyi sertçe ardı ardına bu taşa vurarak kırdığı ve elleriyle ayıklayarak yediğini anlatması bana hem inanılmaz hem de komik gelmişti. Ne yalan söyleyeyim abarttığını bile düşünmüştüm. Ama çekilmiş belgesellerde bire bir bu görüntüleri izleyince gözlerime inanamamıştım.

Diğer bir tanık İsmail Mersin ise Liman inşaatı sırasında Su samurunu sırtüstü yüzerken gördüğünü, yengeç ve balık ile beslendiğini anlatmıştı. Marmara Merkezde Su samuru avcılığı Katipaki Mustafa (Özkaya), Piçaz Ali (Gören), Kuvvit Mehmet (Gören), Kunel Ahmet (Gören), Fafut Mustafa (Geyik) tarafından yapılmaktaydı.

Pusuya yatılan bazı bölgeler ise şunlardı; Birincisi Aba burnundaki sazlık alan ve çevresi, Merkez Mezarlığı önündeki ince kumul plaj, Kamara Mevkiinde bu gün Dekoratör Mazhar Resmor’un evinin altındaki sazlık ve Davulcu Taşları, Balıkçı Barınağı Mendireği, Et ve Balık Kurumu buzhanesine ait eski iskele, Kerasya (Kirazlık) Deresi ve çevresiydi. Genel itibariyle derelerin denize döküldüğü alanarda görülmekteydiler. Hatta Babamın yakın arkadaşı Hasan Mersin çıplak elle bugün sahil çaybahçelerinin olduğu yerde Samuru yüzerken yakalamış ve masadaki arkadaşlarını korkutup şaka yaptıktan sonra suya geri bırakmıştı. Su Samuru avcılığının ehli ‘Piçaz lakaplı Ali Gören’di. Deri yüzme ve tulum çıkarma işlemlerini o yapıyordu. Vurulan hayvanların derilerini kurutarak biriktiriyor, daha sonra da İstanbul’a götürerek satıyordu.

Bunun dışında Kılazak (Topağaç Köyü)nde avcılık yapanlar da avladıkları hayvanların kürkünü biriktirip satarlardı. Peki adalılar Su Samuruna niçin Kunduz demekteydiler? Bu soruya ancak şöyle yanıt bulabiliyorum; Ada’da Alamana ve Iğrıp ile balıkçılık yaptıkları sandallara halk dilinde Piyade denmekte. Ancak ağcılıkta kullanılan bu sandalların literatürdeki ismi ‘Kancabaş’ veya ‘Alamana Kayığı’dır. Aslında Piyade ve Kancabaş, yapısal ve kullanım açısından birbirinden çok farklı sandallardır. Kunduz ve Su Samuru’nun kürklü ve yüzen bir canlı olduğu benzerliğinden yola çıkarsak, yanlış isim verme olarak kabul edebiliriz.

Deniz Samuru (https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Sea_Otter_kuchang_kushiro_hokkaido.jpg)

Su Samuru’nun doğal yaşam alanı olan Marmara Adası’na nasıl geldiği ve ne zamandan beri görülmediği bilinmese de. Uzun yıllar avcılığının yapıldığı aşikar. Bico Hilmi (Kırık) anısı ise, Gelibolu’lu balıkçıların teknelerine çıkan su samurlarını beslediklerine dair söylencelerine benziyordu. “Evlenmeden önceydi, 13-14 yaşlarındayken amcamların balıkçı teknesiyle Aba sahilinde Doktor Faruk’un oteli hizalarında gün ağarırken voli yaptık. Ağları kaldırdık ki sardalya barç… Hava sakin ve deniz kıpırtısızdı.. Sandalı küpeştelerine varıncaya dek sardalya ile doldurdular ve ağır ağır Toksöz’lerin balık mağazasına kadar balıkları götürmemi istediler. Asıldım Küreklere.. Birden kayığın kıç bodoslamasına doğu suyun üzerinde bir baş belirdi. Çocukluk işte.. Hem kürek çekiyordum hem de avuç avuç sardalya atıyordum bu Su Samuruna. Dalıp-çıkıp yüzüyordu. Ta ki Toksöz Tuzlu Balık Mağazası iskelesine kadar beni takip etti. Sandalı yanaştırdığımda ise Kole Burnuna doğru yüzerek gözden kayboldu.” diyerek bitiriyor anısını usta balıkçı.

Karabiga Sahillerine yapılması planlanan Kömürlü Termik Santrallerin Akdeniz Foku habitat alanlarına vereceği zararı her fırsatta dile getiren çevreci ve bilim adamlarının vaktiyle Marmara Denizi’nde ve Marmara Adası’nda yaşayan Su Samuru’ndan acaba haberleri var mıydı? Yıllar sonra Çanakkale ve Tekirdağ’da tekrar karşılaşılan Su Samurları’nın yaşam alanlarına dair sıkı bir çalışma yapılması gerek. Zira bu bölgede hala deniz ürünleri avlanmakta ve insan elinin değmediği, ıssız koylar bulunmaktadır. Adalarımızda Kunduz’un yaşamadığını kabul etsek de, Avşa Adası Araplar (Yiğitler) Köyü yakınlarındaki ‘Kunduz Suyu’ diye tabir edilen voli yerinin bu ismi nasıl aldığı ise araştırmaya değer bir ayrıntıdır.

Ada’nın bu sessiz ve sevimli canlılarını yeniden özgürce ada kıyılarında yüzerken gözlemleyebilmeyi diliyor, makalemi yazım aşamasındayken 21.05.2018 günü sonsuzluğa uğurladığımız namı diğer Lodos İbrahim (Pala)’e ithaf ediyorum. Işıklar içinde olsun…

İş bu yazı hazırlanırken; Hilmi Kırık, İsmail Mersin, Pervin Özenç, Mustafa Ensert, İbrahim Pala, İsmail Kıran, Nadir Kır, Turgut Organ, Erdoğan Denizyaran, Kazım Dereli ve Mehmet Yücel anlatımlarından yararlanılmıştır.

Not: Fotoğraflar Alıntıdır

Bu yazı, yazarının da onayı ile adalidergisi.com/ dan alınmıştır

 

H. Can Yücel