Ana Sayfa Blog Sayfa 2779

Küçükçekmece Gölü’nün etrafında 240 futbol sahası büyüklüğündeki alan imara açıldı

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Küçükçekmece Gölü’nün etrafındaki 200 hektar alanı (ortalama 240 futbol sahası) imar planı yaparak yapılaşmaya açtı.

“Doğal yaşam da yok olacak sit alanları da zarar görecek”

Konuyla ilgili açıklama yapan İBB önceki dönem CHP Meclis üyesi İnşaat Mühendisi İbrahim Doğan, “Söz konusu alan ile ilgili İstanbul çevre düzeni planlarında da tadilat yapılarak plan ilkeleri hiçe sayıldı. Zira 1/100 000 ölçekli plan kentin anayasası olarak kabul edilmişti. Yaklaşık 200 hektar olarak planlanan bu alan Çekmece  Gölü’nün  batı kısmında bulunmakta ve göle komşudur. Yapılacak yeni yapılaşma ile göldeki doğal yaşam da yok olacak ve çevredeki mevcut 1. ve 2. derece doğal sit alanları zarar görecektir” dedi.

Doğan, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılan planın Küçükçekmece Gölü’nün doğal yapısına zarar vereceği gibi bölgedeki derelere ve korunması gereken sit alanlarına büyük bir tahribat verebileceğini söyleyerek şunları ekledi:

“Çekmece Gölü’nün çevresi mevcut 1/100.000 ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planı’nda kentin bütününe hizmet eden, halkın eğlenme ve dinlenme gereksinimlerini karşılayan kentsel ve bölgesel yeşil ve spor alanlarının büyük bir kısmı yeşil koridorlar halinde tasarlanmıştır. Küçükçekmece Gölü ve çevresinin ekolojik sürdürülebilirliğinin ve denize açılımların sağlanması için göl kıyısı kentsel ve bölgesel yeşil ve spor alanı olarak gösterilmiştir. 1/100.000 ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planı plan hükümlerine göre kentsel ve bölgesel yeşil ve spor alanları kentin bütününe hizmet eden, halkın eğlenme ve dinlenme gereksinimlerini karşılamaya yönelik aktif ve pasif yeşil alanlar ile spor alanlarıdır. Ayrıca  olası afet ve buna bağlı kriz durumlarında toplanma ihtiyacının karşılanması amacıyla da kullanılabilir şekilde tasarlanacak bölge parkları yer alabilecek şekilde düzenlenmiştir.”

“Yeni bir betonlama dalgası getirilecek”

Yapılacak plan tadilatı ile birlikte yeni bir kent oluşturularak İstanbul’un sorunlarına ilave sorunlar ekleneceğini söyleyen Doğan şunları kaydetti:

“Yeni bir yapı yoğunluğu ve nüfus artışı getirilecektir. Var olan sorunlar ile birlikte kentin yaşam alanları, kıyıları ve sit alanları yok olacaktır. Yeni bir betonlama dalgası getirilecektir. Merkezi hükümet ve kendisine bağlı Çevre ve Şehircilik Bakanı bu kente ihanet etmeye devam ediyor. Zira yapılan planlar yasalara ve imar ilkelerine aykırıdır.  Kamu yararı taşımayan bu rant planları derhal iptal edilmeli ve geri çekilmelidir.  TOKİ’ ye devri yapılan yaklaşık 200 hektarlık bu alanda yapılan plan ile; Ticaret + konut alanı, konut alanı,  3 adet (13.940m2) camii alanı, özel lise, ilkokul, özel kültürel alan, sağlık alanı, yüksek öğrenim alanı, idari hizmet binası, meydan (13.592m2), rekreasyon alanı, spor alanı vs. fonksiyonları verilerek düzenleme yapılmıştır.” 

“Tamamen müteahhit mantığı ile çalışıyorlar”

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın tek seferde üç plan askıya çıkardığını açıklayan Doğan, sözlerini şöyle tamamladı:

“Nerede görülmüş 1/100 000 ölçekli planda parseller bazında plan tadilatı yapmak. İstanbul’da genel kabul gören çevre düzeni planı (1/100 000 ölçekli) kentin anayasası olarak kabul edilmişti. Peki ne değişti? AKP iktidarı ve ilgili bakanı yapınca oluyor. Çağdaş kent, bilimsel planlar, plan bütünlüğü, doğal çevreyi koruma bunlara yabancı bir anlayış. Tamamen müteahhit mantığı ile çalışıyorlar.  Bütün bu yasalara ve hukuka aykırı plan çalışmalarına gerekli yasal itirazları yapacağız. Ve bu hukuksuzluğu,  yasalara aykırı çıkar planlarını kabul etmiyoruz.”

 

(Sendika.org)

Uluslararası kahve zinciri Starbucks’tan plastik pipetleri yasaklama kararı

Uluslararası kahve zinciri Starbucks mağazalarında plastik pipet kullanımını yasaklamak için harekete geçti.

Dün Wall Street’te açıklama yapan şirket 2020 yılına kadar tüm mağazalarından plastik pipetleri kaldıracağını duyurdu.

Şirket bu adım ile yılda 1 milyardan fazla plastik pipet kullanımının engelleneceğini söyledi.

Başta okyanuslar olmak üzere çevre kirliliğinde en büyük payın sahibi plastiklerin yasaklanması bir süredir ülkelerin ve şirketlerin gündeminde.

B planı bardak tasarımı

Şirketin pipet kullanımını kaldırmak için B planı ise bardak tasarımını değiştirmek.

Dudak kısmı yukarı bakan yeni tasarımlarını da tanıtan Starbucks’ın Frappucciono ya da soğuk kahve gibi pipet kullanımının daha yaygın olduğu içecekler için ise kağıttan pipetler kullanma planı var.

Pipet kullanımının yasaklanması bu Eylül ayında Vancouver, Kanada ve Seattle’daki mağazalarda uygulamaya başlanacak.

Starbucks CEO’su: Dönüm noktası

Bir açıklama da şirketin CEO’su Kevin Johnson’dan geldi.

Johnson plastik pipetlerin yasaklanmasını önemli bir dönüm noktası olarak nitelerken, sıcak içecekler için geri dönüştürülebilir bardak üretimi için şimdiden 10 milyon dolar harcadıklarını söyledi.

Geçen ay, McDonald’s da (MCD), Eylül ayında Birleşik Krallık ve İrlanda’da kağıt pipetlerine geçmeye başlayacağını söyledi.

Şirket, bu uygulamaya geçişi 2019 yılında tamamlanacağını söyledi.

İngiltere hareket planı hazırlıyor

İngiltere yakın zamanda tek kullanımlık plastikleri yasaklamak için bir hareket planını hayata geçirmeyi hedefliyor.

Birleşik Krallık hükümeti, her yıl 100 milyondan fazla deniz canlısının plastik atıklara nedeniyle hayatını kaybettiğini vurguladı.

Wimbledon tenis turnuvasında plastik kullanımının yasaklanması tam olarak uygulanamasa da turnuva bu işin öncülüğünü yapma hedefiyle yola çıktı.

AB’den plastik atağı: Tek kullanımlık ürünler yasaklanıyor

Deniz ve okyanuslardaki büyük tehlike: Plastik kirlilik 10 yıl içinde 3 katına çıkabilir

Günde 144 ton atık ile Akdeniz’i en çok plastiğe boğan ülke Türkiye

 

(Bianet)

Üniversitelere rektör atamaları için profesör olma şartı artık aranmayacak

Dün (9 Temmuz) yayımlanan 703 nolu KHK’yle Cumhurbaşkanı tarafından atanacak rektörlerin profesör olması şartı kaldırıldı.

4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nda yapılan değişikliklerle, 13. Madde’nin ilk paragrafında yer alan “Devlet üniversitelerinde rektör, profesör akademik unvanına sahip kişiler arasından görevdeki rektörün çağrısı ile toplanacak üniversite öğretim üyeleri tarafından seçilecek adaylar arasından Cumhurbaşkanınca atanır” ifadesinin yerine şu getirildi:

“Devlet ve vakıf üniversitelerine rektör, Cumhurbaşkanınca atanır. Vakıflarca kurulan üniversitelerde rektör ataması, mütevelli heyetinin teklifi üzerine yapılır. Rektör, üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü tüzel kişiliğini temsil eder.”

İşte 703 nolu KHK’nın tam metni için buraya tıklayabilirsiniz

2547 sayılı yasanın 13 üncü maddesinin birinci paragrafının eski hali şöyleydi:

  1. a) (Değişik:17/8/1983 – 2880/7 md.) (Değişik birinci paragraf: 18/6/2008-5772/2 md.) Devlet üniversitelerinde rektör, profesör akademik unvanına sahip kişiler arasından görevdeki rektörün çağrısı ile toplanacak üniversite öğretim üyeleri tarafından seçilecek adaylar arasından Cumhurbaşkanınca atanır. Rektörün görev süresi 4 yıldır. Süresi sona erenler aynı yöntemle yeniden atanabilirler. Ancak iki dönemden fazla rektörlük yapılamaz. Rektör, üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü tüzel kişiliğini temsil eder. Rektör adayı seçimleri gizli oyla yapılır. Oy veren her öğretim üyesi oy pusulasına yalnız bir isim yazabilir. Birinci toplantıda öğretim üyelerinin en az yarısının hazır bulunması şarttır. Bu sağlanamadığı takdirde toplantı 48 saat ertelenir ve nisap aranmaksızın seçime geçilir. Bu toplantıda en çok oy alan altı kişi aday olarak seçilmiş sayılır. Yükseköğretim Genel Kurulunun bu adaylar arasından seçeceği üç kişi Cumhurbaşkanlığına sunulur. Cumhurbaşkanı, bunlar arasından birini seçer ve rektör olarak atar. Yeni kurulan üniversitelere rektör adayı olarak başvuran profesörler arasından Yükseköğretim Genel Kurulunun seçeceği üç aday Cumhurbaşkanlığına sunulur. Cumhurbaşkanı, bunlar arasından birini seçer ve rektör olarak atar. Vakıflarca kurulan üniversitelerde rektör adaylarının seçimi ve rektörün atanması ilgili mütevelli heyet tarafından yapılır.

703 nolu KHK’nın 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’yla ilgili 135. maddesinin d bendinde ise yasada yapılacak değişiklikle ilgili şu ifadelere yer verildi:

13 üncü maddesinin (a) fıkrasının birinci paragrafı aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Devlet ve vakıf üniversitelerine rektör, Cumhurbaşkanınca atanır. Vakıflarca kurulan üniversitelerde rektör ataması, mütevelli heyetinin teklifi üzerine yapılır. Rektör, üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü tüzel kişiliğini temsil eder.”

 

(T24)

Enerji Bakanlığı’nın yeni teşkilat yapısında Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü yer almıyor

Cumhurbaşkanlığı sisteminin ilk kararnamesi yayınlandı.

Enerji Bakanlığı teşkilat yapısında değişiklik yapıldı.

10 Temmuz 2018 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (Kararname Numarası: 1) ile bakanlık yapıları belirlendi.

Kararnamenin beşinci bölümünde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı görev, yetkileri ve teşkilat yapısı belirlendi.

Düzenlemenin 168. maddesinde bakanlığın hizmet birimleri yer aldı.

Birimler arasında Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü yer almadı.

Yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği alanındaki konular ise Enerji İşleri Genel Müdürlüğü’nün görevleri arasında yer aldı.

Düzenlemeye göre Enerji İşleri Genel Müdürlüğü görevleri arasında şu maddeler de yer alacak.

– Enerji tasarrufu ile ilgili çalışmaları teşvik ve koordine etmek,

– Enerji kaynaklarının yol açtığı çevresel kirlenmenin azaltılması konusunda ulusal ve uluslararası boyutlarda çalışmalar yapmak, bunu teşvik etmek,

– Türkiye’nin hidrolik, rüzgar, jeotermal, güneş, biyokütle ve diğer yenilenebilir enerji kaynakları öncelikli olmak üzere tüm enerji kaynaklarının tespiti ve değerlendirilmesine yönelik ölçümler yapmak, fizibilite ve örnek uygulama projeleri hazırlamak, araştırma kurumları, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ile işbirliği yaparak pilot sistemler geliştirmek, tanıtım ve danışmanlık faaliyetleri yürütmek,

– Sanayide ve binalarda enerjinin verimli kullanımı ile ilgili olarak farkındalık oluşturmak ve bu amaçla çalışmalar yürütmek,

– Cumhurbaşkanlığı bünyesinde oluşturulan ilgili kurul tarafından onaylanan enerji verimliliği uygulama projelerini ve araştırma ve geliştirme projelerini izlemek ve denetlemek

– Yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği alanlarındaki çalışmaları ve gelişmeleri izlemek ve değerlendirmek,

– Ülkenin ihtiyaç ve şartlarına uygun olarak araştırma ve geliştirme hedef ve önceliklerimi belirlemek, bu doğrultuda araştırma ve geliştirme çalışmaları yapmak, yaptırmak, çalışmaların sonuçlarını ekonomik analizlerini ile birlikte kamuoyuna sunmak,

– Yenilenebilir enerji kaynaklarının değerlendirilmesi ve enerji verimliliğin artırılmasına yönelik projeksiyonlar ve öneriler geliştirmek.

“Karar yenilenebilir enerji politikalarının ve yatırımlarının desteklenmesini olumsuz etkileyebilir”

Yeşil politikaların yaygınlaştırılması amacıyla kurulan ve yenilenebilir enerji alanında ulusal ve uluslararası ölçekte çalışmalar yürüten Yeşil Düşünce Derneği Genel Koordinatörü Sevil Turan, yeni kararnameyi Yeşil Gazete’ye değerlendirdi.

Alınan kararın yenilenebilir enerji politikalarının ve yatırımlarının desteklenmesini olumsuz etkileyebileceğini söyleyen Turan, şu açıklamalarda bulundu:

“Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile yapılan değişik ile Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü’nün (YEGM) Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı’nın teşkilat yapısında yer almayacağını öğrendik. Bu karar, yenilenebilir enerji politikalarının ve yatırımlarının desteklenmesini olumsuz etkileyebilir. Türkiye, yenilenebilir enerji kaynakları açısında çok yüksek bir potansiyeli olmasına rağmen rüzgar, güneş ve jeotermal kaynaklardan elektrik üretim payı tüm elektrik üretim payı içindeki oranı hala %10’un altındadır.

Sera gazı azaltım hedeflerine ulaşmak ve enerjide dışa bağımlılığı azaltmak üzere yenilenebilir enerji üzerine kapsamlı bir politikanın geliştirilmesi ve uygulanması da kamu politikalarınca verilecek öncelikle ilgilidir. Ancak maalesef  YEGM kapatılırken Nükleer Enerji Genel Müdürlüğü’nün kurulması daha adil, temiz, sürdürülebilir ve güvenli bir enerji politikasına öncelik verilmesine yerine daha yüksek maliyetli, dışa bağımlı ve riskli bir enerji politikasının tercih edildiğini göstermektedir.”

 

(Yeşil Ekonomi, Yeşil Gazete)

Yeni Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk kabinesi belli oldu

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yeni kabinesi belli oldu.

Erdoğan’ın katılımıyla Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde “Cumhurbaşkanlığı Göreve Başlama Töreni” düzenlendi.

Burada davetlilere hitap eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha sonra törene katılan misafirler onuruna akşam yemeği verdi.

Dün saat 22.30’da kameraların karşısına geçen Erdoğan, yeni sistemin ilk kabinesini açıkladı.

Erdoğan’ın açıkladığı kabine listesinde iş insanlarının yer alması dikkat çekti.

“Demokrasimiz 15 Temmuz gecesi milletimizin kanı ve canıyla rüştünü ispat etmiştir. 24 Haziran bu rüştün en üst düzeyde ispatı olmuştur. Dünya’da eşi ve benzeri olmayan bir seçim gerçekleşmiştir. Ülkemiz ve milletimiz için hayırlı olmasını dilerim. Artık 81 milyonun Cumhurbaşkanı olarak görevimizi yürüteceğiz. Yüreğinde millet sevdası olan herkesle birlikte yürütmekten memnun olacağız. MHP’ye burada başta Sayın Başkan Bahçeli olmak üzere teşekkür etmek istiyorum. MHP ile işbirliğimizi inşallah Meclis’te de sürdüreceğiz. Cumhurbaşkanlığı merkez teşkilatı bakanlıklarımız ekonomik politikalarımız başta olmak üzere yeni sistemimizi oluşturduk. Yeni yönetim mimarimizi seçimden önce televizyon programlarında da paylaşmıştık. Yeni KHK’ler resmi gazetede yayımlandı. Hemen ardından da 1 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ni de yayımladık. Bununla birlikte yeni sistemi en üstten en alta kadar devletimizin tüm hücrelerine nüfus ettirmekte kararlıyız. Cumhurbaşkanına verilen yürütme görevi konusunda hiçbir mazerete sığınma hakkı kalmadı. Ekibimizle gece gündüz çalışacağız. Yeni dönemde kabinemizi hiçbir kısıtlama olmaksızın hazırladık. Başkan yardımcımızla birlikte 17’ye indirdik. Bazı bakanlıkları birleştirdik, bazılarını lağvettik.”

Kabinede yer alan bakanların listesi şöyle:

Cumhurbaşkanı Yardımcısı: Fuat Oktay

Adalet Bakanı: Abdülhamit Gül

İçişleri Bakanı: Süleyman Soylu

Milli Savunma Bakanı: Hulusi Akar

Milli Eğitim Bakanı: Ziya Selçuk

Sağlık Bakanı: Fahrettin Koca

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı: Fatih Dönmez

Çevre ve Şehircilik Bakanı: Murat Kurum

Kültür ve Turizm Bakanı: Mehmet Ersoy

Gençlik ve Spor Bakanı: Mehmet Kasapoğlu

Hazine ve Maliye Bakanı: Berat Albayrak

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı: Mehmet Cahit Turan

Dışişleri Bakanı: Mevlüt Çavuşoğlu

Çalışma Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanı: Zehra Zümrüt Selçuk

Tarım ve Orman Bakanı: Bekir Pakdemirli

Sanayi ve Teknoloji Bakanı: Mustafa Varank

Ticaret Bakanı: Ruhsar Pekcan

Kabinede ETS Turizm’in sahibi Murat Ersoy Turzim bakanı, Medipol Üniversitesi’nin mütevelli Heyeti ve Yönetim Kurulu Başkanı Fahrettin Koca Sağlık Bakanı, Maya Okulları’nın sahibi Ziya Selçuk ise Milli Eğitim Bakanı oldu.

Yeni kabinede iki kadın bakan kendine yer buldu.

Kabinedeki kadın bakanlar Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan ve Çalışma Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk oldu.

Erdoğan’ın açıkladığı kabine Türkiye siyasi tarihinin en genç kabinesi oldu.

En genç Bakan Zehra Zümrüt Selçuk (39) olurken en yaşlı bakan ise Hulusi Akar oldu. (64) Yeni kabinenin yaş ortalaması ise 49.

Sistem değişikliği ihtiyacını 2015 yılında “Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa, Türkiye de öyle yönetilmelidir.” sözleri ile açıklayan Erdoğan, seçimlerden önce katıldığı canlı yayında ise “Benim lafım vardır ‘ülkeyi bir anonim şirket gibi yönetmek’, burası önemli. Aksi takdirde bürokratın, teknokratın eline, avucuna düşersen ülkeyi de doğru yönetemezsin” sözleri ile açıklamıştı.

Yeni kabine üyeleri saat 15.00’te TBMM’de yemin edecek.

Yeni sistemde 7 bakanlık kalkıyor: Ekonomi, orman, kültür, AB, spor, gümrük ve kalkınma

 

(Cumhuriyet)

Bulgaristan sahilinde yüksek radyasyon seviyeleri!

Bulgaristan’ın güneyinde, Karadeniz’in batı kıyısında yer alan Chernomorets Köyü’ndeki Vromos sahilinde olağan seviyelerin üstünde radyasyon tespit edildi.

Sebep bakır madeni!

Zira Karadeniz’in kıyısındaki Vromos Körfezi  1954-1977 yılları arasında bakır fabrikası Rosendeki su taşkınları nedeniyle  ağır sulfik asit minarallerinin neden olduğu bir kontaminsayona uğramış durumda .

Haberin duyulmasından sonra sahildeki  ağaçların arasına plaja girmenin sağlık sorunlarına neden olabileceği yazan bir uyarı tabelası asıldı.

1980’li yıllardan itibaren yüksek radyasyon* olup olmadığının anlaşılması için bölgede sağlık ekiplerinin her yıl  yaptığı ölçümlere göre  son iki senenin sonuçları öncesine göre daha yüksek.  6 Temmuz 2018 tarihli Bulgaristan haberlerine göre radyasyon normalin 50 katı, plaja giriş ise yasaklanmış değil. Giriş çıkışların tamamen tabelayı görmesi, haberleri duyması beklenen  insanların insiyatifine bırakılmış durumda.

Bölge Sağlık Müfettişliğinden Verginia Tsanova  plajda kuma karışmış radyoaktivitenin toplam ömrünün 100 yıl kadar olduğunu belirterek şöyle bir açıklama yapıyor:

Özellikle kumda oynayan küçük çocuklar açısından tehlike sözkonusu ve yıllar içinde yetişkinlere de kanser tanısı konabilir”.

Müfettiş TsanovaRadyasyon kanserojen ve genetik mutasyonlara yol açabilir ki özelikle çocuklarla hamile kadınlar açısından tehlikeli” diye de ekliyor.

Plaja girişlerin yasaklanmamasına ilişkin ise “Biz  girişleri yasaklayamayız buraya gelmekya da  gelmemek insanların kendi tercihi”olduğunu söylüyor.

Plaj görünümüyle özellikle çocuklu aileler için çok cazip.

1998 yılında kapatılan Rosen madeni on yılardır yaydığı radyasyonla çevre ve insan sağlığını tehdit ediyor.  2010 yılında da birkaç kez gündeme gelmiş olan  radyoaktivite haberleri ciddiyetini arttırarak koruyor.  En son 25 Kasım 2016 Bulgaristan Jeofizik Konferansında Karadeniz’de Vromos Körfezi radyometrik araştırması tebliğiyle bilim insanları tarafından doğrulanmış bulunuyor.

*Düşük doz radyasyon yoktur.  Radyasyonun her dozu zararlıdır fakat doz arttıkça tehlike de artar .

Pınar Demircan

(bnr, novinite,Yeşil Gazete)

‘Klasik müziğin Türkiye’de artan bir popülaritesi var’

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı binasının boşaltılması hızlı esip çabuk sönmüş bir rüzgar olarak kaldı, Mimar Sinan ile ilgili bu haberin hemen öncesinde ise İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda bulunan Pantomim Sanat Dalı Bölümü’ne bu dönem öğrenci alınmayacağı ortaya çıkmıştı.

Bu gelişmelerde genç ve deneyimli sanatçılarla bir araya gelerek hem konservatuvarların durumlarını, hem de sanata yaklaşımlarını ve deneyimlerini konuşmak için bir fırsat yaratmış oldu.

Irmak Keskin de bu vesile ile Yeşil Gazete için sanatçılar ile kısa röportajlar gerçekleştirdi. Üçüncü konuğu müzisyen Deniz Oliveira Erdinç.

***

Irmak Keskin: Deniz Oliveira Erdinç kimdir? Müziğe nasıl başladı? Nasıl devam etmek istiyor?

Deniz Oliveira Erdinç (Foto: Lea Ela)

Deniz Oliveira Erdinç: Müzisyen bir ailenin oğlu olarak müzikle tanışmam erken yaşta oldu. Piyano, keman ve viyolonsel ile temel bir müzik eğitimi görmüş olsam da, müziğin hayatım olacağına karar verişim çok daha geç, 16 yaşında oldu ve piyano enstrümanında karar kıldım.

8 yıl sonra, artık bir enstrümanım daha var: orkestra ! Piyanist olarak solo ve oda müziği formatında konserlerime devam etsem de, şu an yoğunlaştığım nokta orkestra şefliği. 

Irmak Keskin: Konservatuvarla ne zaman tanıştın ve dahil oldun? 

Deniz Oliveira Erdinç: Konservatuvar ile ilk tanışmam  Bilkent Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi sayesinde oldu.

Fakülte’ye bağlı olan özel müzik lisesini bitirdim ve üniversite hayatıma bu kurumun bir parçası olarak devam ettim Gülnara Aziz’in Piyano öğrencisi olarak. 

Irmak Keskin: Sen nispeten iyi koşulları olan yerlerdeydin, peki genel olarak Türkiye’de konservatuvarları nasıl değerlendiriyorsun?

 Deniz Oliveira Erdinç: Çok şanslıydım ki en iyi koşullardaydım. Türkiye’de, hocaları, imkanları olsun Bilkent’in özel bir konservatuvar olduğu tartışmasız bir gerçek. Keşke tartışmaya açık olsaydı ve karşılaştıra karşılaştıra bir türlü karar veremeseydik !

Fotoğraf: Rengim Mütevellioğlu

Bana kalırsa, Türkiye’de konservatuvarların en görünürdeki sorunu çatışmalar ve kamplaşmalar. Konservatuvarlar arası ortaklaşa çalışmalar yapılsa da, konservatuvarların içinde kenetlenemiyoruz. Her kurumda olduğu gibi konservatuvarlarda da, sanat dünyasında da bir hiyerarşi mevcut ve hiyerarşi olan yerde bir takım davranışların güç dinamikleri etrafında dönmesi doğal olabilir. Ama söz konusu sanatçılar gibi kendilerini ifade etmekte sorun yaşamayan, duyguları yoğun, fevri olabilmeye müsait insanlar olduğunda, bir sanatçının idari bir pozisyonda niye olmaması gerektiğini anlıyoruz, sanat kurumlarında bile ! Bence sorunun özü budur. Sanatçı sanatını icra etmeli, yaratmalıdır. Tüm gün bir büroda başka türlü sorunlarla uğraşırken bu pek mümkün değil. Sonuçta yöneticilik de bir meslek, değil mi ? Belirli bir eğitimi olan?

Bir örnek vermek isterim: şu an okuduğum okul, Ecole Normale de Musique de Paris’nin en üst hiyerarşisinde mesleki açıdan müzisyen olan biri yok. Amatör düzeyde enstrüman çalıyor ve engin bir müzik bilgisi var, neredeyse bir konservatuvar hocası kadar. Ama gerçek şu: bu şahıs müzik aşığı olan yetkin bir bürokrat ve daha evvel bir çok şirkette, kurumda yöneticilik olarak çalıştı. Bence bizde de böyle olmalı.

Bu konunun dışında konservatuvarların başka sorunları bence müzik dışı müfredatlarının yoğun olması ve bina kalitesi, yerleşim alanı etrafında dönen sorunlar, aynı Mimar Sinan gibi. 

Irmak Keskin: Gündemde taşınmalar, farklı okullardaki bölümlerin kapatılmaları var, bunlara gösterilen tepkiler de, bunlar ne hissettiriyor/düşündürüyor sana? Kulislere de az buçuk hakimsin, neler konuşuluyor, tartışılıyor? 

Deniz Oliveira Erdinç: Mimar Sinan’da olacak olanı duyup tepkisini koymak için İstanbul’a gitmeyecek hiç bir tanıdığım meslektaşım yoktu diyebilirim. Yukarıda yazdığım gibi genelde kamplaşmaya müsait olan klasik müzik camiası aksine bu haber ile kenetlendi.

Korku hissi ya da ‘şimdi ne olacak, sırada kim/hangi kurum var ?’ sorularından ziyade daha çok bir kafa karışıklığı görüyorum ben. Mevcut hükümet bir yandan müziğe destek vermek istediğini gösteriyor (misal, AKM’nin yerine yapılacak olan Opera binası), bir yandan ise Mimar Sinan gibi bir kuruma bu şekilde söylenen bir boşaltma kararı. Hangisi gerçek görüşlerini yansıtıyor ? 

Irmak Keskin: Bu topraklarda klasik müziğin geleceğini nasıl görüyorsun? 

https://www.youtube.com/watch?v=ZCUq82BfQtI

Deniz Oliveira Erdinç: Pozitif görüyorum. Klasik müziğin Türkiye’de artan bir popülaritesi var, çoğu anne baba evladını müzik kurslarına yolluyor, festivaller artıyor ve gelişiyor, bestecilerimiz Türk ve Batı Müziğinin sentezleyip yurtdışında müthiş rağbet duyulan bestecilik akımları yaratıyorlar, dünyanın en büyük salonlarında, en büyük orkestralarında olan her jenerasyondan icracılar, gençlere okumaları ve daha bir çok  şey için destek veren sayısızca vakıf…

Tüm bunlar gelecek olduğunun göstergesidir. Önemli olan sanatçının ülke ile olan bağını koparmaması, ve ülkemizin de ona kendini geliştirecek olanakları tanımaya devam etmesi.

 

1-Ayça Yaşıt, ‘O klişe soru, “Sanatçıya rağmen sanat!”a doğru evriliyor’ 

2-Sezgin Alkan, ‘Kendisini müzik dehası sanıp ortalarda gezen birçok insan var’

 

Röportaj: Irmak Keskin

(Yeşil Gazete)

Saros Körfezi’ni bitirecek yeni plan: Sazlıdere FSRU İskelesi – Cengizhan Aktan

Bu yazı gazetevolkan.com/dan alınmıştır

1995 yılında, Yayla Sahili Balıkçı Barınağı’na karşı çıkmıştık. Yayla Sahilinde yaşayanlardan çok, çevre ve doğa dostlarından destek gördük ama yetersiz kaldı. Sonuçlarını anlatmamıza rağmen, dönemin DYP iktidarı tarafından gerçekleştirildi, bugün sonuç ortada!

Bizim Yayla Sahilinde yazlığımız yoktu! Önce, bize destek vermeyenlerin evleri sulara gömüldü!

***

2004 yılında, Saros Körfezi’nin sonu olacak Trans Trakya Petrol Boru Hattı’na karşı çıktık. Destek gördü, yaptığımız diğer karşı çıkış etkinliklerimizin yanı sıra, topladığımız 12 bin imzayı, Belediye Başkanımız Sayın Mehmet Özcan ile birlikte, dönemin AKP’li Enerji Bakanı Sayın Hilmi Güler’e teslim ettik ve bu projeden geri adım atıldı.

Bugün sonuç ortada, Saros Körfezi hâlâ tertemiz.

***

Şimdi, Saros Körfezi’nin en nadide bölgelerinden olan Sazlıdere ile Gökçetepe arasında 52,3 hektarlık alanda, 270 metrelik bir “iskele” yapılması, dolgu platformu ve iskele uç kısımda oluşturulacak dolfenler ile buraya iki tane FSRU Gemisi (Ne olduğunu internetten araştırabilirsiniz. Kısaca, Yüzer LNG Depolama ve Gazlaştırma Gemileri) bağlanması, Saros Körfezi’ne girecek 100 bin tonluk gemilerle bu iskeleye likit doğal gaz taşınması ve FSRU gemileri aracılığıyla doğal gazın karadan, Sazlıdere’den Mahmutköy’e orman içinden döşenecek borularla basılması ve Yerlisu ile Mahmutköy arasında depolama tesisleri yapılmasını içeren bir projeyle karşı karşıyayız!

BOTAŞ’ın bu projesi, Saros Körfezi’ni tamamen bitirecek bir yolun başlangıcı olacaktır.

***

Sözkonusu projeye ilişkin ÇED Başvuru Dosyasında; bölgenin Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi olduğu, birinci derecede deprem bölgesi olduğu, sit alanı olduğu, Özel Çevre Koruma Alanı’na bitişik olduğu, orman alanı bulunduğu, 130 metre mesafede ev bulunduğu vs. vs. vs…. her şey  sıralanıyor, “Ama bizim projemiz öyle güzel ve çevreci bir proje ki, bunların hiçbirine olumsuz etkisi olmayacak” deniyor!

Yerseniz!

***

Projede; yapılması planlanan iskelenin yanı sıra FSRU gemilerinin yanaşma alanında görev alacak olan römorkörler için dolgu platformu yapılarak bu platformda römorkörler barınmasının sağlanacağı, ayrıca iskele müştemilatlarının (mekanik atölye, marangozhane, elektrik atölyesi, boya ambarı, ambar, liman irtibat ve kontrol odası) dolgu alanı üzerinde konuşlandırılmasının planlandığı, toplam dolgu alanının yaklaşık 13.500 m2’lik yüzey büyüklüğünde 85.000 m3 olacağı da belirtiliyor.

İskele üstüne kurulacak 10 adet borudan neler geçeceği de sıralanmış:

1 adet Doğal Gaz Yükleme Hattı 30”

2 adet Beyaz Ürün Transfer Hattı 18”

1 adet Balast Sıvı Atık Transfer Hattı 8”

1 adet Yangın Suyu Transfer Hattı 8”

1 adet Tatlı Su Transfer Hattı 3”

4 adet Exproof Amaçlı Kablo Borusu Hattı”…

***

 “Beyaz Ürün Transfer Hattı”ndan ne geçecek? derseniz…

Petrol İşleri Genel Müdürlüğü, “beyaz ürün”ü şöyle tanımlıyor:

Yüksek graviteli petrolün rafinajından elde edilen benzin, gazyağı ve motorin gibi ürünler…

Yani iskele, aynı zamanda petrol ürünleri transferi için de kullanılacak!

***

Olası olumsuzlukları sıralayalım:

270 metrelik iskele ve 13 bin 500 metrekarelik alanda 85 bin metreküplük dolgu, Yayla Sahilinde yaşanan olumsuzlukların kat kat üstünde olumsuzluk yaratacaktır.

Hiçbir kaza vs. olmayacağını varsaysak bile, sadece 100 bin tonluk gemilerin Saros Körfezi’ne giriş çıkışları bile, denizin altını üstüne getirecek ve yaratacağı dalgalarla sualtı ve kıyı kumullarının yapısını, yerini değiştirecektir.

Balıkçılığı ve dalış turizmini olumsuz etkileyecektir.

Bölge, “Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi” ilan edilmesine karşın, turizm bölgesinden çıkarak, fiilen enerji sanayii bölgesine dönüşecektir. (Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesiyle ilgili yapılması gereken planların, 2006’dan bu yana ilgili bakanlık tarafından neden yapılmadığını; Korudağ’da son birkaç yıl içinde milyonlarca ağacın neden kesildiğini şimdi anlıyor musunuz?!)

Saros Körfezi; İzmit, Aliağa, İskenderun vb. körfezler gibi, temizlikten uzak, balçık içinde bir körfeze dönüşecektir.

Gemi kazalarını, karaya oturmaları, sintine sularını, petrol sızıntılarını, gemilerden alınacak atıkların karada yaratacağı kirliliği vs. saymıyorum!

***

2004 yılında geri püskürttüğümüz (ya da bir şekilde çıkarları öyle gerektirdiği için vazgeçtikleri) Trans Trakya Petrol Boru Hattı projesi de, Saros’a gemi iskelesi kapısı açıldıktan sonra, bu kez çok daha rahat olarak yeniden gündeme gelebilecek ve Saros Körfezi’nde sanayileşme riski artacaktır.

***

Benim, Saros Körfezi’nde 1 metrekare arsam, tarlam, yazlığım, işletmem vs. yok! Ama Saros Körfezi’nin her yeri benim!

Ayaklarımla, bisikletimle, arabamla, çadırımla, Saros Körfezi’nin her yeri yaz-kış benim!

Bu nedenle de bu projeye karşı çıkıyorum ve sonuçlarını da sizlere söylemek; hem vatandaş olarak hem gazeteci olarak hem çevreci olarak hem de şu andaki konumum gereği Keşan Belediye Meclisi üyesi ve Keşan Belediye Başkan Yardımcısı olarak benim görevim!

Benden söylemesi!

Bu proje, Saros Körfezi’nde sonun başlangıcı olur!

İster karşı çıkın, ister kuzu kuzu izleyin…

Benim maddi olarak kaybedecek hiçbir şeyim yok!

Ben sadece, şu an her noktasından keyif aldığım körfezi, çocuklarımıza aynı temizlikte aktaramadığımıza yanarım!

Gerisi size kalmış!

Not: Bu tür yatırımların, bölge halkına istihdam sağlayacağı gibi bir iddiada bulunacak olanlar için de ekleyelim: Sözkonusu projenin ÇED Başvuru Dosyasında, istihdama ilişkin şu bilgi veriliyor: “Proje alanında inşaat çalışmalarının yılda 12 ay, ayda 25 gün ve günde 8 saat tek vardiya olarak gerçekleştirilmesi planlanmaktadır. Projenin inşaat aşamasında 50 kişi, işletme aşamasında da 10 kişinin çalıştırılması planlanmaktadır.”

 

Bu yazı gazetevolkan.com/dan alınmıştır

 

 

Cengizhan Aktan

Dünya Çölleşme Atlası: Önlem alınmazsa 2050’de toprağımızın yüzde 90’ını kaybedebiliriz

Avrupa Komisyonu bilim servisi, yeryüzünün yüzde 75 oranında çölleşme ve bozulma ile kangrenleştiğini belirtti.

Ciddi önlemler alınmazsa 2050’de bu oran yüzde 90’a çıkabilir.

Bilim insanlarının bu tespiti, Dünya Çölleşme Atlası’nın yeni versiyonunda yer aldı.

Atlas, Haziran sonunda Avrupa Birliği’nin (AB) Ortak Araştırma Merkezi tarafından yayınlandı.

Buna göre, Dünya’da her yıl 4 milyon metrekareyi aşkın toprak bozuluyor.

Bu da Avrupa Birliği topraklarının yarısına denk geliyor.

Bozulma özellikle Afrika ve Asya’da yoğun bir şekilde yaşanıyor.

Çölleşme ve toprağın tahribatının, özellikle rekolte üzerinde sonuçları olacak.

2050 yılına kadar rekoltenin yüzde 10 oranında düşebileceği belirtiliyor.

Buna karşın dünya nüfusu artıyor ve tüketim biçimleri değişiyor.

Nüfus artışı ve tüketim biçimlerindeki değişiklik olguları, doğal kaynakları da doğrudan etkiliyor.

Sadece Avrupa Birliği içerisinde toprağın bozulmasının maliyeti, yılda 10 milyar Euro olarak değerlendiriliyor.

Bilim insanlarına göre 2050 yılına kadar yaşanan göçlerden 700 milyon kişi etkilenecek.

Avrupa Komisyonu, acilen düzenleyici önlemler almak gerektiğini düşünüyor.

İncelenen çözümler arasında, mevcut tarım işletmelerinin randımanın arttırılması, vejetaryen besin rejimlerinin kabulü veya gıda israfının azaltılması yer alıyor.

 

(Karınca)

Mersin’de ÇİTTA ve Kültürhane ortak organizasyonu ile ekolojik yaşam şenliği

Mersin’de 4,5 sene önce faaliyetlerine başlayan Çukurova İnsan Tohum Toprak Atölyeleri’nin (ÇİTTA), Kültürhane ile birlikte organize ettiği Ekolojik Yaşam Şenliği 8 Temmuz Pazar günü gerçekleştirildi.

ÇİTTA Gıda Topluluğu üreticilerinin de şenliğin gerçekleştiği Kültürhane önünde kendi ürünlerini sergileme imkanı bulduğu şenlik başlangıç saati 14:00’den akşam 20:00’ye kadar onlarca misafir ağırladı. Atölyeleri söyleşiler, masalları ise hep birlikte canlı müzik eşliğinde söylenen şarkılar takip etti.

Ekşi Mayalı Ekmek Atölyesi

Ekolojik Yaşam Şenliği 14:00’de Hanife Körünoğlu’nun  ekşi mayalı ekmek atölyesi ile başladı. Katılımcılar ile kendi ekmek tarifini paylaşan Körünoğlu’na zaman zaman Gattini Bistro’da yıllardır ekşi mayalı ekmeklerini konukları ile paylaşan Can Gatenyo da kendi ekmek tariflerini paylaşarak destek verdi.

Ekmeği yaparken atalık buğdayları kullanmaya özen gösterdiğini kaydeden Körünoğlu kavulca, siyez ve kara kılçık buğdaylarından öğütülmş unu tercih ettiğini aktardı. Can Gatenyo ise ekmeği saklamak için kapaklı dökümlü tencere edinilmesini tavsiye etti. Anneanne tekniği ile yapmanın en doğrusu olduğunu belirten Gatenyo, “Ekşi maya yapmakla yoğurt yapmak arasında temelde bir fark bulunmuyor. Biz mayaya istediği besini yani unu vermez isek asiditesi bozuluyor, bunu engelllemek için mayamızı un ile beslememiz gerekir” dedi. Katılıımcılardan gelen hangi oranda ne kadar sürede bu süreci tamamlamalıyız sorularını ise Gatenyo, “Maya yaşayan bir canlı. Sıcaklık değeri ve geçen zamanla da değişime uğruyor. Bizim yapmamız gereken bu süreçleri takip ederek en doğru formüle kendi deneyimlerimiz üzerinden ulaşmak” şeklinde yanıtladı.

Topluluk Destekli Tarım

Atölyenin ardından sözü hem Mersin’deki ÇİTTA hem de Adana’daki Banadura (Adana ağzı ile domates) ve Kuzey Adana gıda topluluklarının üreticisi Ali Çelik ile yeğeni Sezgin’in katılımı ile topluluk destekli tarım (TDT) tecrübelerini aktarmak için aldı.

Benim dedem de, onun dedesi de, ben de çiftçiyiz diye söze başlayan Çelik, organik tarımsal üretimin mümkün ve Türkiye için de yeterli olduğunu ifade etti. Çiftçiliğin gün geçtikçe zorlaştığını, yeğeninin de çiftçi olarak hayatını idame ettirme niyeti olmasına rağmen bunu başarması için topluluk destekli tarım uygulamasının geniş kesimlerce benimsenmesi gerektiğini kaydeden Çelik, “Tarım siyasetten ayrılıp devlet politikası haline getirilmek zorunda. Gıda toplulukları kura kura bu döngüyü iyi yönde değiştirebiliriz. Genç, yeni çiftçiler şu anda boşta. Bu hareket büyürse onlara da bir çözüm yolu açılabilir” diye konuştu.

Organik, katkısız, pestisitsiz ürün yetiştirmenin konvansiyonel tarıma göre daha zor olduğunu da belirten Ali Çelik, “Manava git bugün ıspanak var, gelecek hafta git gene var sonraki hafta gittiğinde bile var ama bizim bu şansımız yok. Manavlar farklı farklı bölgelerden ıspanakları getirdiği, her bölgenin ekim ve ürünü alım zamanı farklılık arz ettiği için bu onlar için mümkün ama biz sadece bir kez üretebildiğimiz için o kısa dönemde de tüketilmesi gerekiyor” dedi. Topluluk destekli tarım için üretim yapan çiftçinin bu olumsuzluğunu TDT ürünlerini tüketen kesimin yardımı ile aşabileceğini de ifade eden Çelik, aldığınız ürünleri işlerseniz, salça, turşu, sirke vsr gibi yöntemlerle ömrünü uzatabilirsiniz dedi.

Ekolojik Yaşam Şenliği’ne tesadüf eseri katıldığını, Kültürhane’ye geldiğinde farkettiğini ifade eden ve Mersin Hal’inde çalıştığını belirten Mecit Bey ise organik tarıma dair eleştirilerini paylaştı. Çelik’in, “Organik ürün yetişemiyor, ilaç atmaz isen olmuyor sözleri koca bir yalan” açıklamasını doğru bulmadığını, organik üretim le dünya nüfusunu beslemenin mümkün olmadığını ifade eden Mecit Bey’in, “Bu üretim şeklini daha ne kadar sürdürmeyi planlıyorsunuz?” sorusunu ise Mersin ve Adana’daki gıda topluluklarının üreticilerinden Ali Çelik, “Ölene kadar devam ederim. Bu kendi topluluğumuzdaki insanlar tarafından da zaman zaman bana soruluyor. Ben de “Fabrika ayarlarıma geri dönerim” diyorum. Bunun manası da kendim için üretmek. Ben üretimimi zaten kendim için yapıyorum. Sen olsan sen olmasan ne, alsan ne almasan ne benim için. ” diyerek yanıtladı.

Mersin’de yaşayan ve kompostana olarak bilinen ziraat mühendisi Huriye Kara ise, “GDO ile üretimden başka çıkar yol yok” diyen Mecit Bey’i GDO’nun başlangıcından bugüne yaşadığı dönüşümü aktararak yanıtladı. Kara, “Sadece sarımsak için ot ilacı kullanmak ile bitmiyor ise. O ilaç diğer herşeyi yok ediyor ve monokültüre dönüyor iş. 1940’larda ddt ile başladı iş ve kıyamet senaryolarına kadar geldik. İsteklerin sonu gelmedi ve gdo çıktı karşımıza. Mısır kurduna dayanıklılık ile başladı olay. Ardından istekler arttı tabi, “Gövde sert olsun, boyu uzun olsun, yola dayanıklı olsun” derken derken ipin ucu kaçtı. GDO’suz dünyayı besleyemeyiz diyorlar ama tam tersi dünyada gıda fazlası var.İnanılmaz boyutta gıda israfı var. Danimarka bugün gıdasının yarısını organik yapabiliyor . Organik tarım dünyayı besleyebilir mi sorusu, bu hep sorulur. Gerçek organik üretimde toprağı tanırsın, elindeki ürünü tanırsın. Bilgi yoğun ürün gerekiyor bize, girdi yoğun ürün değil. Bu mümkün hele bunu adil paylaşabilir isek dünyanın gdo’ya da kimyasala da ihtiyacı yok” dedi.

Ekolojik Masallar

Ekolojik Yaşam Şenliği, topluluk desteki tarım söyleşisinin ardından yerini masallara bıraktı. Yeşil Gazete editörü ve hikaye anlatıcısı Alper Tolga Akkuş (ya da hikaye anlatıcısı adı ile #anavarrza) tarafından katılımcılar ile paylaşılan 3 ekolojik masal ile de toprağın değeri; paylaşımın, hep birlikte üretmenin ve ürettiklerini beraberce ama en önemlisi şenlikli bir şekilde tüketmenin insana ve doğaya kattığı pozitif katkı ile herhangi bir endişeye kapılmadan vaktinde işleri ortaya çıkarabilmenin önemi aktarıldı.

Kültürhane çimlerinde şenlikli zaman

Ekolojik masalların ardından şenliğe Kültürhane çimlerinde devam edildi. ÇİTTA Gıda Topluluğunun da üyeleri olan ve masallar sırasında #anavarrza’ya eşlik eden Aslı Çalışkan ile Serdar Keskin şenliğe gelen ziyaretçilere enfes bir müzik ziyafeti çektiler.

ÇİTTA – Kültürhane Ekolojik Yaşam Şenliklerinin bundan sonraki süreçte de periyodik olarak hayata geçirilmesi planlar arasına dahil edildi. Bundan sonraki şenlikler de sizi de Kültürhane’ye bekleriz.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)