Ana Sayfa Blog Sayfa 2776

Avukat Can Atalay, ‘Soma davasında mahkeme siyasi organ gibi davrandı’

Soma davasında çıkan karara tepki gösteren aileler, adalet mücadelesinden vazgeçmeyeceklerini söyledi. Davanın avukatlarından Can Atalay da “Mahkeme, siyasi organ gibi davrandı” dedi.

DW Türkçe’den Burcu Karakaş’ın haberine göre Soma’da hayatını kaybedenlerin ailelerinin avukatlığını yapan Can Atalay, dava sonucunda olabilecek en kötü kararın çıktığını söyledi. “Bu kararı beklemiyorduk” diyen Atalay, siyasi iktidarın davaya açık bir şekilde müdahale ettiği görüşünde… Davaya bakan mahkeme heyetinin değiştirildiğini hatırlatan Atalay, “Mahkeme heyeti özel olarak Elbistan’dan getirildi” diye konuştu.

Avukat Can Atalay

Elbistan Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Salih Pehlivanoğlu, Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına atanmıştı. Söz konusu heyet, Elbistan’da 11 işçinin ölümüyle sonuçlanan maden kazasında sanıklara ceza indirimi yapmıştı.

Soma davası dosyası için “Olmadık oyunlar oynandı” diyen Atalay, “Mahkeme bütünüyle hesap yaptı. Mahkeme gibi değil, siyasi organ gibi davrandı” diye konuştu. “Duruşmaları izleyen herkes olayın nasıl olduğunu, yaşanan ölümlerdeki nedensellik bağını kurar. Olası kastla insan öldürme var, bu çok açık” diye konuşan Can Atalay, kararın istinaf mahkemesine gittiğinde sanıklar hakkında birer birer tahliye kararı çıkabileceğini de ifade etti.

Şirketin 2009 yılında madeni devraldığında yaşanacak sorunları bildiğini özellikle vurgulayan Atalay, “Bu sorunları bilerek madeni alıyorlar. Proje yapıyorlar. Yeni rezerv alıyorlar. Orada ölen işçilerin hiçbir şekilde kurtulma şansı yoktu zaten” şeklinde konuştu.

“Hâkim değişince Akhisar’daki dava bizim için bitmişti”

Katliamda eşi Mustafa Kaya’yı kaybeden Naciye Kaya, yakınlarını kaybedenlerin aileleri olarak adalet mücadelelerini sürdüreceklerini belirtti. Kaya, karara şaşırmadığını da ekliyor. “Beklediğimiz bir şeydi, hâkim değişince zaten Akhisar’daki dava bizim için bitmişti. Seçilerek getirildi o hâkim. Geldi, yapacağını yaptı ve gitti” dedi.

Türkiye’de adalet sisteminin çökmüş olduğunu düşünen Naciye Kaya, kararı duyan bazı ailelerin mahkeme salonunda baygınlık geçirdiğini, ortamın oldukça gergin olduğunu anlattı. “Ben kendimi tutuyordum, kızım sürekli ağlıyordu. Ama karar okunduktan sonrasını ben de hatırlamıyorum” diye konuştu.

 

(DW Türkçe)

Fransa anayasasından “ırk” kelimesi kaldırıldı

Fransa parlamentosunun alt kanadı Ulusal Meclis, anayasanın ilk maddesindeki ‘ırk’ kelimesini kaldırdı ve ‘cinsiyet ayırımının yapılmasının’ yasak olduğu ifadesini ekledi.

Yapılan oylamada, ilgili tasarı salt çoğunlukla kabul edildi.

Böylelikle anayasanın ilk maddesindeki “Cumhuriyet, tüm vatandaşların menşe, ırk ve din ayrımı yapmaksızın hukukun önünde eşitliğini garanti eder” ibaresinin yerini, “Cumhuriyet, tüm vatandaşların cinsiyet, menşe ve din ayrımı yapmaksızın hukukun önünde eşitliğini garanti eder” ibaresi alacak.

Değişiklik, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron‘un gerçekleştirdiği anayasa reformu çerçevesinde yapıldı.

Irk kavramı, ırkçı düşüncelere karşı mücadele etmek için ilk kez 1946’da anayasanın ilk maddesine eklenmişti. Bu değişikliği destekleyen milletvekillerinin anayasada ırk kelimesinin yer almasının “yanlış anlaşıldığını”, “asılsız” ve insan türünde birçok ırkın değil tek bir ırkın olduğunu savunuyor.

 

(Sputnik Türkiye)

Kâğıthane Belediyesi’nden işlerine son verilen taşeron işçilere cinsel yönelim ayrımcılığı

Kâğıthane Belediyesi’nin, çöp toplama işi yapan 3 işçiyi eşcinsel ilişki yaşadıkları gerekçesiyle işten çıkardığı ortaya çıktı.

Hürriyet gazetesinde yayınlanan habere göre, Kağıthane Belediyesi üç çöp kamyonu şoförünü, “uygunsuz bir olaya karıştıkları” gerekçesiyle tazminat ödemeden işten çıkardı.

Gazetenin “Çöp kamyoncularının eşcinsel ilişkisi belediyeyi karıştırdı” başlığıyla verdiği haberde belediyenin “3 çöp kamyonu şoförünü, beraberlerinde çalışan çöp toplayıcısı işçi ile ilişkiye girdikleri gerekçesi ile işten çıkardığı” belirtildi.

Belediyenin açıklaması: “Uygunsuz olay”

Tazminatsız çıkarılan işçilerden ikisi işe iade davası açarken, Kağıthane Belediyesi Hürriyet’e yaptığı açıklamada şöyle dedi:

“Söz konusu olay, bölgemiz dışında gerçekleşmiş. Belediyemiz dâhilinde gerçekleşmiş bir olay değil. Aynı zamanda mesai saatleri içinde de gerçekleşen bir olay değil. Gerçekleştiği söylenen bu uygunsuz olayda ismi geçenler, belediye temizlik hizmetlerinde taşeron olarak çalışan isimlerdir. Belediyemiz ile ilgileri sadece bundan ibaret. Olay, tarafımızdan öğrenildiğinde, vakit kaybetmeksizin yapılan bir iç soruşturma ile gereği yapılmış ve hemen ilgili kişiler işten çıkarılmıştır. Böylesi bir olaya hiçbir koşulda taviz vermemiz mümkün değildir.”

Avukat Dikmen: Özel hayata ayrımcı müdahale ve çalışma hakkı ihlali

Kağıthane Belediyesi’nin “eşcinsel ilişkiyi”, “uygunsuz olay” olarak tanımlayarak üç çalışanını tazminat haklarını gasp ederek işten çıkartmasını Kaos GL Derneği’nden Avukat Kerem Dikmen ise KaosGL.org’a şöyle değerlendirdi:

“Burada cinsel yönelim temelli ayrımcılığın çok klasik bir formu söz konusu. Önemli olan işçinin işverenine karşı iş görme borcunun aradaki sözleşmeye göre yerine getirilmesidir. İşten çıkarmaya gerekçe kılınan olayın işyeri ve mesai saatleri dışında gerçekleşmiş olduğunun özellikle vurgulanması, kararın ayrımcı motivasyonla alındığına dair tereddüde yer vermeyecek bir netlik sağlıyor. İşten çıkarma yönündeki tasarruf özel hayata ayrımcı bir müdahale olmasının yanı sıra çalışma hakkının açık bir ihlali. Öte yandan işe almada ayrımcılığı yasaklayan Türk Ceza Kanunu 122. maddedeki eyleme uygun bir suç.”

“Medya ötekileştiren bir dil kullandı”

Hürriyet gazetesi özel hayatın gizliliğinin ve çalışma hakkının ihlal edilmesine ilişkin bu yaşananları ise “Kâğıthane Belediyesi, ilçede çöp toplama işi yapan 4 işçinin karıştığı eşcinsel ilişki ile çalkalanıyor” ifadeleriyle haberleştirdi.

Kaos GL Medya ve İletişim Program Koordinatörü Yıldız Tar, gazetenin ötekileştiren bu diline ilişkin şöyle dedi:

“Ortada çalışılan işyerini hiç ilgilendirmeyecek bir şekilde, mesai saatleri dışında ‘eşcinsel ilişki’ yaşadıkları iddiasıyla çalışma hakkı gasp edilen kişiler varken; medyanın bu meseleyi ‘belediye, eşcinsel ilişki ile çalkalanıyor’ başlığıyla haber yapması cinsel yönelimin ötekileştirilmesi anlamına geliyor.

“Haber kurgusu ayrımcılığı pekiştiriyor”

Hürriyet gazetesi başlığın yanı sıra haber kurgusunda belediyenin ‘taviz vermemiz mümkün değildir’ ifadelerini öne çıkarıyor. ‘İlginç olaylar’ gibi ifadeler, olayın öznelerine ilişkin habere ekstra hiçbir değer katmaması gereken ‘evli oldukları’, ‘torunlarının olduğu’ gibi bilgiler, yaşananları adeta polisiye bir durum gibi aktaran haber kurgusu itibariyle gazete ayrımcılığı pekiştiriyor.

Haberden tam olarak nelerin yaşandığını anlamak mümkün olmasa da; okura ‘eşcinsel ilişkinin skandala yol açacak, ilginç, işten çıkartılmayı haklı gösterecek’ bir algı olduğu mesajı veriliyor. Bu mesaj, olayın aktarımı ve seçilen detaylar ile güçlendiriliyor. Yinelemekte fayda var; reşit iki ya da daha fazla kişi arasında karşılıklı rıza ve isteğe dayalı cinsel ilişki suç değildir. Burada tarafların cinsiyetlerinin ‘erkek’ olması bu gerçeği değiştirmez. Bunun ötesini ima etmek hem yanlış bilgi vermek hem de homofobiyi güçlendirmekten başka anlam taşımıyor.

“Haberin konusu çalışma hakkı ihlali olmalıydı”

Haberde ‘olaya karıştığı söylenen’ dört kişiden birinin işten atılmaması ise belediyedeki bir kaynağın ‘o kişinin olayın mağduru olduğu’ iddiasına dayandırılıyor. Ancak yaşananlardaki mağduriyetin ne olduğu, ortada cinsel birlikteliğe zorlama gibi bir durum olup olmadığı ise haberin konusu olmuyor. Haberin konusu da belediyenin açıklaması da işten çıkarma eyleminin gerekçesinin ‘eşcinsel ilişki’ olduğunu söylüyor. Belediye bu uygulaması ile cinsel yönelim temelli ayrımcılık uygularken; Hürriyet gazetesi bu haber kurgusuyla bu ayrımcılığa ortak oluyor. Deyim yerindeyse ‘iştah kabartıcı, ilginç, polisiye, tık kazandıracak’ bir habercilik anlayışı ile ayrımcılığı pekiştiriyor. Oysaki gazetecinin görevi bu yaşananları magazinleştirmek yerine ayrımcı uygulamaları ve hak ihlallerini görünür kılmak olmalı. Muhbir ile muhabir arasındaki fark yalnızca bir harf değildir.

İşten çıkarılan kişilerin aktarımları bahsi geçen ‘olayların’ yaşanıp yaşanmadığı noktasında ciddi soru işaretleri yaratsa da açık olan bir şey var ki belediye ‘eşcinsel ilişki yaşadıkları’ varsayımı ve iddiasıyla üç kişinin hem çalışma hakkını hem de özel hayatlarının gizliliğini ihlal ediyor. Bu haberin konusu da bu olmalıdır.”

“Kamu çalışanı LGBTİ’lerin yüzde 52’si ayrımcılık yaşamamak için kimliğini gizliyor”

Kaos GL Derneği’nin “Türkiye’de Kamu Çalışanı Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İntersekslerin Durumu” araştırması 2017 raporuna göre, ankete katılan 80 kişiden 36’sı yani yüzde 45’i, işyerinde cinsel kimliği konusunda “tamamen kapalı oldukları” yanıtını verdi.

Bu bulgular, kamu sektöründe cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim bakımından açık davranabilme oranının çok düşük olduğunu gösteriyor.

Kamu çalışanı LGBTİ’lerin yüzde 19’unun işyerinde doğrudan ayrımcılık yaşadığını belirten raporda, katılımcıların yüzde 52’sinin işyerinde ayrımcılık veya nefret suçu ile karşılaşmamasını cinsel kimliğini gizlemesine bağladığı anlaşılıyor.

Araştırma katılımcıların yalnızca yüzde 16’sının ayrımcılıkla karşılamadığını ortaya koyuyor.

 

(Kaos GL)

Zuhal Olcay’a Cumhurbaşkanına hakaret suçundan 11 ay 20 gün hapis cezası

Anadolu 46. Asliye Ceza Mahkemesi, sahnede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle Zuhal Olcay’ı önce 1 yıl hapis cezasına çarptırmıştı.

Sanığın geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışlarını göz önünde bulunduran mahkeme hakimi, Zuhal Olcay’ın 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına hükmetmişti.

Olcay’ın cezası, 2010 yılında ‘kamu görevlisine hakaret’ suçundan hakkında açılan davada 10 bin 620 lira adli para cezası aldığı gerekçesiyle ertelenmemişti.

Olcay, kararı bir üst mahkemeye taşımıştı.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi, sanatçı Olcay ‘a “Cumhurbaşkanına hakaret” suçundan 11 ay 20 gün hapis cezası verdi.

Duruşmaya,  Zuhal Olcay ile şikayetçi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatı katıldı.

“Hakaret kastıyla hareket etmedim”

Kimlik tespitinin ardından savunması alınan sanık Zuhal Olcay, “Çok kısa süreliğine ve fevri yapılmış bir harekettir. Öncelikle hakaret kastıyla hareket etmedim. İlk derece mahkemesinin kararının kaldırılarak hakkımda atılı suçtan beraat kararı verilmesini talep ediyorum. Aksi kanaatte iseniz, ceza verilecekse paraya çevrilmesini talep ediyorum” dedi.

Erdoğan’ın avukatı da şikayetlerinin devam ettiğini belirterek, aleniyet unsuru oluştuğu gerekçesiyle sanık Olcay’ın üst sınırdan cezalandırılmasını talep etti.

Davayı karara bağlayan Ceza Dairesi, sanık Olcay hakkında İstanbul 46. Asliye Ceza Mahkemesi’nce verilen 10 aylık hapis cezasının kaldırılmasına karar verdi.

Sanık Olcay’ı, “cumhurbaşkanına alenen hakaret” suçunu işlediği kanaatine varıldığından önce bir yıl hapis cezasına çarptıran Ceza Dairesi, eylem alenen gerçekleştiği gerekçesiyle cezayı 1 yıl 2 aya çıkardı. Daire, Olcay’ın geçmişini, yaşını ve eylem sonrası davranışlarını takdiri indirim nedeni sayarak cezayı 11 ay 20 güne indirdi.

Ceza Dairesi, sanığın geçmişi, ekonomik ve sosyal durumu, olaydan sonra duyduğu pişmanlığı dikkate alarak, verilen hapis cezasının ertelenmesine, sanığın 1 yıl 6 ay süreyle denetime tabi tutulmasına hükmetti. Karar, Yargıtay yolu açık olmak üzere oy birliği ile alındı.

Seyirci ihbar etti

Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianamede, 155 Polis İhbar Hattı’nı arayan bir kişinin, Zuhal Olcay’ın, 5 Ağustos 2016’da, Kadıköy’de bir mekanda şarkı söylediği sırada Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik hakaret içerecek şekilde eliyle hareket yaptığını iddia etmişti.

Olcay’ın mekanda çekilen görüntülerinin bilirkişi marifetiyle incelendiği kaydedilen iddianamede, Olcay’ın sahne aldığı mekanda şarkı söylerken, şarkının sözlerini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a uyarladığı, aynı zamanda şarkı söylerken Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik olarak el işareti yaparak alenen hakaret ettiği belirtilmişti.

İddianamede, bu kapsamda Olcay’ın “cumhurbaşkanına alenen hakaret” suçundan 1 yıl 2 aydan 4 yıl 8 aya kadar hapisle cezalandırılması talep edilmişti.

İstanbul 46. Asliye Ceza Mahkemesi de, 22 Mart’ta yapılan duruşmada, sanık Olcay’ı “cumhurbaşkanına hakaret” suçundan önce 1 yıl hapis cezasına çarptırmış, sanığın yargılama sırasındaki tutum ve davranışlarını takdiri indirim nedeni sayarak, cezayı 10 aya indirmişti.

Mahkeme, sanık Olcay’ın daha önceden “kamu görevlisine hakaret” suçundan 10 bin 620 lira adli para cezasına çarptırıldığını belirterek, Olcay’ın aldığı 10 aylık cezanın Türk Ceza Kanunu’nun “suça tekerrür” başlıklı 58. maddesinde belirtilen mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine karar vermişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatlarının eylemin alenen işlendiğini belirterek, cezanın artırılması istemiyle yerel mahkemenin kararına itiraz etmesi üzerine dava dosyasını inceleyen İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi, davanın yeniden görülmesi amacıyla duruşma günü vermişti.

Cezaevine girecek

Karar böylece kesinleşti. Türkiye’nin herhangi bir ilinde açık cezaevine girme hakkı bulunan Zuhal Olcay’ın, cezaevine girer girmez Cezaevi İnfaz Kurumu İdare Kurulu’na başvurarak Denetimli Serbestlik’ten yararlanmak istediğini belirtmesi gerekiyor. Cezaevi İdare Kurulu, başvuru üzerine bir rapor hazırlayarak İnfaz Hakimliği’ne yollayacak. İnfaz Hakimliği de hükümlünün başvurusunu yerinde bulması durumunda tahliyesine karar veriyor. Denetimli Serbestlik Yasası’ndan yararlanmak için cezaevine girmesi gereken Olcay’ın, başvurusu sonuçlanana kadar cezaevinde kalması gerekeceği öğrenildi. Başvurunun aynı gün sonuçlanabileceği gibi, 1-2 gün sürebileceği de belirtiliyor. Denetimli Serbestlik Yasası gereği, Temmuz 2016 tarihinden sonra ceza alan hükümlüler cezalarının kalan son 1 yılını tahliye edilerek geçirebiliyorlar.

 

(Cumhuriyet)

FAO’dan dünyada balıkçılık raporu: İklim değişikliği av bölgelerinde önemli değişim yaşatacak

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) dünyada balıkçılığın durumuyla ilgili güncel bir rapor yayınladı.

Rapora göre, küresel balık üretim hacmi gelecek on yılda da artmaya devam edecek.

Bu artış, deniz balıkçılığıyla avlanan miktarın yatay seyretmesine ve kültür balıkçılığında önceki dönemde izlenen çok hızlı büyümenin yavaşlamaya başlamış olmasına rağmen gerçekleşecek.

FAO’nun Dünya Balıkçılık ve Su Ürünlerinin Durumu (SOFIA) raporunun yeni edisyonu, 2030 itibarıyla balık avı ve kültür üretiminden elde edilen toplam ürünün 201 milyon tona ulaşmış olacağını öngörüyor.

Bu üretim miktarı, 171 milyon ton seviyesindeki mevcut üretim hacmine kıyasla yüzde 18’lik bir artışa işaret ediyor.

Ancak rapora göre büyümenin geleceği balıkçık yönetim rejimlerinin güçlendirilmesinde, zarar ve ziyanın azaltılmasında ve yasadışı balıkçılık, deniz ve diğer kaynakların kirlenmesi ve iklim değişikliği gibi sorunlarla mücadelede devamlılık arzeden ilerlemeler elde edilmesine bağlı.

FAO Genel Direktörü José Graziano da Silva, balıkçılık sektörünün “FAO’nun açlığın ve yetersiz beslenmenin olmadığı bir dünya hedefini elde etmek için hayati önemde” olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Sektörün iktisadi büyüme ve yoksullukla mücadeleye katkısı artıyor.”

Sektörün çözüme ihtiyaç konularla karşı karşıya olmadığının söylenemeyeceğini de hatırlatan Da Silva’ya göre, “bu konuların arasında biyolojik sürdürülebilirliğin gerektirdiğinden daha yüksek yoğunlukta av yapılan balık yataklarının oranının düşürülmesi ihtiyacı da var.”

2016’da deniz balıkçılığı yoluyla 90.9 milyon ton balık üretildi

Dünya Balıkçılık ve Su Ürünlerinin Durumu’na göre, 2016’da deniz balıkçılığı yoluyla 90.9 milyon ton balık üretildi. Bu rakam, daha önceki seneye göre küçük bir miktar (yaklaşık 2 milyon ton) düşüşe işaret ederken, bunun temelde Anchoveta (Peru hamsisi) popülasyonunda El Niño kasırgası sebebiyle yaşanan dalgalanmalardan kaynaklandığı kaydediliyor.

Genel olarak, deniz balıkçılığı yoluyla avlanan balık miktarının 1990’larda yatay bir seyir izlemeye başladığı ve o zamandan beri çoğunlukla durağan bir görünüm arz ettiği söylenebilir.

Bu gözlemin önemi, dünyanın on yıllardır devamlı artan miktarda balık tüketmekte olduğu farkedilince daha iyi anlaşılıyor. 1980’lerde ve 90’larda hızlı bir şekilde genişleyen kültür balıkçılığı sektörü, 1960’larda 10 kg olan kişi başına balık tüketim miktarıyla 2016’daki 20.4 kg’lık kişi başına tüketim miktarı arasındaki farkın temel sebebi.  

SOFIA 2018’e göre, kültür balıkçılığı ile yapılan üretimin hacmi 2016’da 80 milyon tonu buldu ve böylece insanlarca beslenme amacıyla kullanılan toplam balık miktarının yüzde 53’ü bu yolla sağlanmış oldu.

Her ne kadar kültür balıkçılığının büyümesi yavaşlamış ve 1980 ve 90’larda yıllık yüzde 10 seviyesinde izlenen büyüme 2010 ile 2016 arasında yüzde 5.8 seviyesinde gerçekleşmiş olsa da, sektörün gelecek yıllarda, özellikle de Afrika’da, genişlemeye devam edeceği öngörülüyor.

Diğer taraftan, denize geri dökülen veya yakalama sonrası atılan miktarı azaltmak için bu balıkları yem imalatına sevketme çabalarının da, balık ürünlerine yönelik talepteki süregelen artışı karşılamaya yardımcı olacağı belirtiliyor.

Gelişmiş teknolojilerin kullanıma alınmasında etkili ortaklıklar kurulması gerekiyor

Günümüzde, FAO’nun takip etmekte olduğu önde gelen ticari balık türlerinin yaklaşık yüzde 59.9’u biyolojik olarak sürdürülebilir seviyede avlanırken, yüzde 33.1 biyolojik olarak sürdürülemez seviyelerde avlanıyor. SOFIA 2018 bu durumu “endişe verici” olarak tanımlıyor.

Henüz 40 sene önce, FAO tarafından takip edilen balık yataklarının yüzde 90’ı biyolojik olarak sürdürülebilir seviyede kullanılıyor ve yatakların sadece yüzde 10’unda sürdürülemez seviyelerde av gözlemleniyordu.

Bu eğilimler, uluslararası toplumu balık hasadını daha iyi düzenlemeye ve aşırı avlanmayı, yasadışı avlanmayı ve yıkıcı avlanma yöntemlerini sonlandırarak, yatakları yeniden kazanmayı amaçlayan bilimsel temelli idare planlarını yürürlüğe almaya davet eden Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi 14’ün elde edilmesinde hiçbir ilerleme olmadığı anlamına gelmiyor.

Ancak FAO’nun raporu dünyanın sürdürülebilir balıkçılığa yaklaşımında farklılaşmalar olduğunu da vurguluyor. Buna göre,gelişmekte olan ülkelerde izlenen, çok fazla teknenin çok az balığı yakalamaya çalışması olarak da ifade edilebilecek aşırı kapasite ve balık yatağı kullanım durumunun, gelişmiş ülkelerdeki iyileştirilmiş balıkçılık yönetimi ve yatak kullanımının olumlu etkilerini ortadan kaldırdığı uyarısı yapılıyor.       

Bu durumun sonuçları ile mücadele etmek, özellikle politika koordinasyonunda, finans ve insan kaynağı sevkinde ve balıkçılığı izlemek için tasarlananlar da dahil olmak üzere gelişmiş teknolojilerin kullanıma alınmasında etkili ortaklıklar kurulmasını gerektiriyor.

İklim değişikliği ve kirlilik sorunu

İklim değişimi ve kirlilik de kaygı uyandıran etmenler arasında yer alıyor. SOFIA 2018’e göre, her ne kadar araştırmalar toplam küresel balık avı seviyelerinde iklim değişimi kaynaklı oynamanın yüzde 10’nun altında bir düzeyde gerçekleşeceğini gösterse de, iklim değişiminin sonuçları sebebiyle balık avı yapılabilen yerlerin belirlenmesinde önemli değişiklikler yaşanacağı tahmin ediliyor. Yakalanan balık miktarının balıkçılığa bağımlı olan bir çok tropik bölgede düşeceği ve kuzeyin ılımlı kısımlarında artacağı sanılıyor.

Raporda balık avlama alanlarındaki bu değişimlerin önemli operasyonel, idari ve hukuki sonuçları olacağı belirtiliyor. Buna göre, hem balıkçılığın, hem de balıkçılıkta faydalanılan türlerin iklim değişimine sorunsuz olarak uyum sağlayabilmesi için stratejiler geliştirmeyi sağlayacak araştırmalara ihtiyaç duyulacak.

İhtiyaç duyulan bir başka girişim ise, denizlerde bırakılmış balıkçılık araçlarından kaynaklanan hafriyattan ve mikroplastiklerin sebep olduğu kirlilikten kaynaklanan sorunların çözümlenmesi için işbirliğinin güçlendirilmesi. FAO’nun raporuna göre, denizlerdeki çöp ve mikroplastiği azaltan önlemlere, geri dönüşüm programlarını ‘döngüsel ekonomiler’e dönüştürme çabalarına ve tek kullanımlı plastikleri devreden çıkarmaya öncelik verilmesi gerekiyor.

2018 Dünya Balıkçılık ve Su Ürünlerinin Durumu’ndan anahtar rakamlar ise şöyle:

-2016’da toplam küresel balık üretimi: 171 milyon ton

-Deniz balıkçılığı kaynaklı kısmı: 79.3 milyon ton

-Tatlı su balıkçılığı kaynaklı kısmı: 11.6 milyon ton

-Kültür balıkçılığı üretimi: 80 milyon ton

-Üretimin insanlarca, beslenmede kullanılan bölümü: 151.2 milyon ton

-Üretimin yakalama ile tüketim arasında atılması ya da ziyan sebebiyle kaybedilen kısmı: Tüm avın yüzde 27’si

-2016’da tüm deniz ve kültür üretimi ürünlerinin ilk satış rakamlarıyla değeri: $362 milyar

-Bunun kültür üretimi kaynaklı kısmı: $232 milyar

-Dünya çapında balıkçılık ve su ürünlerinde istihdam edilen insanların sayısı: 59.6 milyon

-Bunun içinde kadınların oranı: yüzde 14

-En çok balıkçı ve kültür yetiştiricisi bulunan bölge: Asya (Dünya çapındaki istihdamın yüzde 85’i)

-Dünyadaki balıkçılık teknesi sayısı: 4.6 milyon

-En çok teknenin bulunduğu bölge: Asya (3.3 milyon tekne, ya da küresel filonun yüzde 75’i)

-Küresel balık üretiminin uluslararası ticarete dahil olan kısmının oranı: yüzde 35

-Balık üretimi kaynaklı ihracın değeri: $143 milyar

-Gelişmekte olan ülkelerin net ihracattan elde ettikleri gelir ($37 milyar) et, tütün, pirinç ve şeker ihracından elde ettikleri toplam gelirden daha yüksek

-Dünyanın en büyük balık üretici ve ihracatçısı: Çin

-Dünyanın en büyük balık ve balık ürünleri tüketicisi: Avrupa Birliği. İkinci: Amerika Birleşik Devletleri; Üçüncü: Japonya.

-Sürdürülebilirliği en düşük balık yatakları: Akdeniz ve Karadeniz (Yatakların yüzde 62.2’sinde aşırı avlanma yapılıyor), Güneydoğu Pasifik (61.5%) ve Güneybatı Atlantik (58.8%)

-Sürdürülebilirliği en yüksek balık yatakları: Merkez Doğu, Merkez Batı, Kuzeydoğu, Kuzeybatı ve Güneybatı Pasifik (hepsinde yatakların yüzde 17’sinden azında aşırı avlanma yapılıyor)

 

(Yeşil Gazete)

‘Konservatuvarların ayakta kalması onları ayakta tutmak isteyenlere bağlı’

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Konservatuvar binasının boşaltılması hızlı esip çabuk sönmüş bir rüzgar olarak kaldı, Mimar Sinan ile ilgili bu haberin hemen öncesinde ise İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda bulunan Pantomim Sanat Dalı Bölümü’ne bu dönem öğrenci alınmayacağı ortaya çıkmıştı.

Bu gelişmelerde genç ve deneyimli sanatçılarla bir araya gelerek hem konservatuarların durumlarını, hem de sanata yaklaşımlarını ve deneyimlerini konuşmak için bir fırsat yaratmış oldu.

Irmak Keskin de bu vesile ile Yeşil Gazete için sanatçılar ile kısa röportajlar gerçekleştirdi. İlk görüşmedeki konuğu kompozitör Mert Moralı.

Herkese sanatla kucaklaştığı güzel haftalar…

***

Irmak Keskin: Mert Moralı kimdir? Müzikle nasıl tanışıp da içine işlemiştir? Ben ‘bunu yapacağım’ dediğinde nasıl tepkiler almıştır?

Mert Moralı

Mert Moralı: *Ben İzmir doğumlu bir besteciyim. Bestecilik lisans eğitimimi Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nde tamamladıktan sonra Berlin’e gittim. Halen yüksek lisans eğitimimi Berlin’de “Hanns Eisler” Berlin Müzik Akademisi’nde sürdürmekteyim.

Açıkçası müziğe yönlenme sürecim kontrolüm altında olan bir süreç olarak gerçekleşmedi. Tesadüfi olarak müziğe karşı eğilimim ortaya çıktı. Enteresan bir şekilde konservatuvara girene kadar müziğin tam olarak içime işleyen bir şey olduğunu söyleyemem. Müzik, kavrayışımın güçlü olduğunu hissettiğim bir alandı, olduğum bir alandı ve bu bilinç bana hayatımda ilk kez gerçekten bir şeyi iyi yapabilme potansiyeline sahip olmanın özgüvenini hissettiriyordu.

Konservatuvar yoluyla müziği tanıdıkça müzik daha çok içime işledi, içime işledikçe onu daha çok tanıdım. Ailemde hiç müzisyen yok. Buna rağmen başta annem olmak üzere ailem, müziğe ciddi anlamda yönlenme kararımı maddi ve manevi olarak hiç tereddüt etmeden destekledi.

Irmak Keskin: Konservatuvarla ne zaman, nasıl tanıştın?

Mert Moralı: 11 yaşında o zamanki ilkokul müzik öğretmenimin yönlendirmesiyle Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’ne bağlı Müzik Hazırlık İlköğretim Okulu’nun yetenek sınavlarına girdim ve kazandım.

Flüt ana sanat dalına kabul edildim. Konservatuarla tanışmam o yaşlarda bu şekilde gerçekleşti.

Irmak Keskin: Şimdi yurt dışında devam ediyorsun çalışmalarına ve okumaya, oradan bakınca buradaki durum nasıl görünüyor? İnsanlarla mutlaka konuşup, tartışıyorsundur, tepkiler, yaklaşımlar nasıl?

Mert Moralı: Avrupa’dan bakıldığında Türkiye her anlamda çorak bir ülke olarak görülüyor. Türkiye’yi Avrupa medyasından takip eden birisinin Türkiye hakkında herhangi bir umuda sahip olması neredeyse imkansız.

Evet, Türkiye gerçekten de yaşanması zor bir ülke ama ben Türkiye’yi her ziyaret ettiğimde her şeye rağmen inanılmaz bir potansiyel görüyorum. Sonuç olarak bütün zorluklara rağmen Türkiye’de, Avrupalıların kolay kolay göremediği ciddi bir ilerici birikim var. İnsanlar halen bu zor koşullarda kaliteli sanatsal faaliyetlerde bulunmayı ve üretmeyi sürdürüyorlar.

Irmak Keskin: Konservatuvarların şartları ve durumları ortada, bu koşullar gene de umut veriyor mu?

Mert Moralı: Konservatuvarların bu süreçte kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya olmadığını söyleyemem. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi sanata verilen desteğin azaltılması ve sanatsal kurumların kapatılması hem siyasi hem de ekonomik nedenlerle gerçekleşiyor.

Türkiye özgünlüğünde ise konservatuvarların uzun bir inançsızlaştırma sürecinden geçtiğini düşünüyorum. Konservatuvarlar üzerinde bulundukları toprakta uzun süredir yabancı muamelesi görüyorlar. Oysaki bu topraklarda klasik müziğin tarihi sadece cumhuriyetle sınırlı olmayacak kadar eski.

Dolayısıyla konservatuvarlar ve emek veren insanlar inançlarını yitirmedikçe her zaman bir umut vardır.

Irmak Keskin: Kritik bir soru: bu coğrafyada klasik müzik mümkün mü? Bir kompozitör olarak ilhamların nerelerden geliyor?

Mert Moralı: Her coğrafyada olduğu gibi bu coğrafyada da klasik müzik pekala mümkün. Ancak bu, bunun imkanlılığına inanan tutarlı sanat politikaları üreten kurumların birlikte çalışmasıyla gerçekleştirilebilir. Daha önce de belirttiğim gibi bu coğrafyada klasik müziğin imkansız olduğu fikrine her geçen gün daha da derinden inandırıldığımız bir dönemden geçiyoruz. Bu inançsızlık ve umutsuzluk aşılmak zorunda.

Ben son zamanlarda beni motive eden metinlerle çalışıyorum. Bir süredir müziğin dilbilimsel yönlerini keşfetmek üzerine yoğunlaşmıştım. Şimdi ise bunu baş aşağı çevirip metinlerin içinde gizli olan akustik ve yapısal bilgiyi kullanarak besteler yapmakla ilgileniyorum. Müzik bir şekilde benim bugüne tanıklığımı ifade etme sorunu olarak karşıma çıkmakta. Dolayısıyla attığım bütün adımlar bu sorunla bir biçimde ilişkili.

Irmak Keskin: Son olarak sormadığım, senin eklemek istediğin bir şey kalmış olabilir mi?

Mert Moralı: Konservatuvarların ayakta kalması her yönüyle onları ayakta tutmak isteyen insanlara bağlı.

Ellerinden geldikçe bol bol tiyatro, konser, sergi, ve sinemaya giderek sanatsal olarak beslenecekleri kanalları açık tutmaları bu açıdan oldukça kritik.

1-Ayça Yaşıt, ‘O klişe soru, “Sanatçıya rağmen sanat!”a doğru evriliyor’ 

2-Sezgin Alkan, ‘Kendisini müzik dehası sanıp ortalarda gezen birçok insan var’

3-Deniz Oliveira Erdinç‘Klasik müziğin Türkiye’de artan bir popülaritesi var’

 

Röportaj: Irmak Keskin

(Yeşil Gazete)

İstanbul’un akciğerleri Kuzey Ormanları’na film platosu: Ciddi bir tahribat yaratacak

Üçüncü havalimanı yakınlarındaki İstanbul’un son yeşil alanları şimdi de reklam ve tanıtım filmlerine mekân olacak.

3. havalimanı ve 3. köprü inşaatları nedeniyle tahrip edilen İstanbul’un akciğerleri Kuzey Ormanları’na film platosu kurulmasının önü açıldı.

Özlem Güvemli’nin Sözcü’de çıkan haberine göre, Eyüpsultan Belediyesi’nin Kuzey Ormanları’nı tahrip edecek film platosu projesi İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 11 Temmuz tarihli meclis oturumunda gündeme gelmesinin ardından onaylandı.

Oya sunulan teklifte Eyüpsultan Belediyesi’nin sınırları içindeki Ağaçlı, Çiftalan ve Odayeri köylerine ilişkin imar planlarına “ilgili kurumlardan görüş alınmak kaydıyla başkanlık tarafından verilecek izinle film platosu yapılabilir. Kapalı stüdyo yapılması halinde planda belirlenen fonksiyona ait yapılaşma koşulları aşılamaz” notunun eklenmesi istendi. Plan değişikliğinin gerekçesi şu şekilde açıklandı:

“İstanbul’un tanıtımında potansiyel olduğu bilinen film sektörünün geçmişte olduğu gibi gelecekte de Eyüp’te yaşatılmasını amaçlayan planlama yaklaşımı ile film sektörünün taleplerine cevap verebilecek şekilde imar planlarına ait plan notlarında değişikliğe gidilmiştir.

Teklife ilişkin kurum ve kuruluşlardan görüş alınmamış

Teklife ilişkin hiçbir kurum ve kuruluştan görüş alınmadı. İBB’ye bağlı Planlama Müdürlüğü tarafından teklife ilişkin çarpıcı bir değerlendirme yapıldı. Değerlendirmede mevzuat gereği Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yetkisinde olan film plato ve stüdyolarının yer seçimlerini, imar planlarına not ekleyerek yapmak yerine yetkili bakanlık tarafından belirlenen hususlar kapsamında konuya ilişkin tüm paydaşların katılımı ile çözülmesi gerektiği belirtildi. Ayrıca teklifte film platosu kurulabilecek alanlar belirlenmediğinden Çiftalan, Ağaçlı ve Odayeri köylerine ek trafik yoğunluğu getireceği, alanlardaki mevcut işleyişe olumsuz etki yapacağı vurgulandı.

“Ciddi bir tahribat yaratacak”

Teklife ilişkin yapılan oylama öncesinde CHP’li İBB Meclis Üyesi Esin Hacıalioğlu söz alarak film platosu kurulacak köylerin tamamının Kuzey Ormanları sınırları içinde kaldığına dikkat çeken Hacıalioğlu, uyarı yaparak şunları söyledi:

“Bu köylere 2 bin metrekareden başlayarak stüdyolar kurulacak. Bu yeni bir ticaret alanı. İstanbul’un tanıtımı, film sektörünün gelişimi önemli ama bu platoları Kuzey ormanlarının içine kurmak doğru değil. İBB olarak gerekirse İstanbul dışında yer göstererek bir çözüm bulmalı. Film platoları Kuzey Ormanları’nda ciddi bir tahribat yaratacak.”

Eleştirilere karşın İmar ve Bayındırlık Komisyonu ile Kent Ekonomisi ve Meslek Odaları Komisyonu tarafından uygun bulunan teklif İBB Meclisi’nde oy çokluğu ile kabul edildi.

 

(Sözcü)

Almanya’dan hava kirliliğine karşı toplu ulaşımı ücretsiz hale getirme planı

Global Citizen‘da Joe McCarthy imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü  Cem Sabuncu’nun çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Bu durum Almanya için sürpriz bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor.

Almanya rüzgar ve güneş enerjisinde küresel bir lider konumunda, ancak ülkedeki hava kirliliği seviyeleri öyle kötü bir hal aldı ki, Avrupa Birliği Almanya’nın hızlı bir şekilde harekete geçip yaşamı tehdit eden bu sorunu çözmeye yönelik adımlar atmaması durumunda, ülkeyi ağır bir ceza yaptırımı ile uyarıyor.

Alman Hükümeti, AB’nin kararına karşı savaş açmak yerine ücretsiz toplu taşıma hizmeti getirerek atmosferi temizlemeyi hedefliyor. Alman Hükümeti bakanları, Avrupa Komisyonu’na gönderdiği mektup ile mücadele planının ana hatlarını açıklıyor.

Mektup, “Mevcut hususi araç sayısını azaltmak için ücretsiz toplu taşıma fikrini değerlendiriyoruz.” diyor ve“Almanya için en büyük öncelik, daha fazla gereksiz gecikme olmadan hava kirliliğiyle etkili bir mücadele yoluna gitmektir.” diye ekliyor.

Guardian’ın haberine göre Avrupa Komisyonu, İspanya, Fransa ve İtalya dahil olmak üzere bazı ülkeleri atmosferde aşırı miktarda azotdioksit ve ince parçacık bulundurmalarından dolayı uyardı.

Aşırı kirlilik Avrupa çapında yılda 400,000 erken ölüme yol açıyor ve sağlık hizmetleri bakımından 23.7 milyar dolara mal oluyor.

AB’nin bu uyarısı, Almanya’nın iklim değişikliğiyle mücadele alanında dünya çapında bir lider konumundan azılı bir kirletici konumuna düşüşüne işaret ediyor ve ülkenin daimi araba sevdasını vurguluyor.

Almanya, dünya çapında markalar olan Audi, Mercedes-Benz ve Volkswagen gibi birçok otomobil markasına ev sahipliği yapıyor. Bu şirketler, ülkeye muazzam bir zenginlikle getirmekle beraber kirletici de salıyor. Guardian’ın haberine göre, Alman Hükümeti yüksek hava kirliliği seviyelerinin nedeni olarak aşırı otomobil kullanımı ve diğer sektörlerdeki endüstriyel üretimini işaret ediyor.

İnsanların daha az araba kullanmasını sağlamanın en etkili yollarından biri ise ise toplu taşımayı daha cazip hale getirmekten geçiyor.

Guardian’ın haberine göre,  Almanya, diğer AB ülkeleriyle karşılaştırıldığında, hali hazırda ucuz toplu taşımaya sahip olmasına rağmen yeni tasarı, trenle ulaşımı tamamen ücretsiz hale getirmeyi planlıyor. Tasarının öncelikle Bonn, Essen ve Mannheim dahil olmak üzere ülkenin batısında bulunan beş şehirde yürürlüğe konulması bekleniyor.

Almanya’nın hava kirliliğini azaltmaya yönelik planı, otobüs ve taksilerin salımını azaltmak, düşük salımlı alanlar yaratmak ve araba paylaşımı programlarını içeriyor. Biletsiz tren yolculukları ise bu planının merkezinde yer alıyor.

Tasarıya karşı çıkanlar bu değişikliğin muazzam ölçüde pahalı olacağını ve tasarının hayata geçmesiyle artacak yolcu sayısını kaldıracak altyapının mevcut olmadığını söylüyor Alman Şehirleri Derneği (Association of German Cities) başkanı Helmut Dedy, Guardian’a verdiği röportajda: “Ücretsiz ulaşımın nasıl finanse edileceği hakkında net bir açıklama bekliyoruz.” dedi.

Nitekim, bu tasarıyla beraber atılacak adım, dünya çapında birçok şehrin ve ülkenin hedeflediği gibi, Almanya’nın otomobil bağımlılığı azaltmaya yardımcı olabilir.

 

Haberin İngilizce orijinali

Muhabir: Joe McCarthy

Yeşil Gazete için çeviren: Cem Sabuncu

 

(Yeşil Gazete, Global Citizen)

 

Kaos GL Derneği’nden parlamenterler için LGBTİ hakları el kitabı

Kaos GL Derneği “İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve LGBTİ Kişilerin İçerilmesi: Parlamenterler için bir El Kitabı”nın Türkçesini yayımladı.

Kitap, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Küresel eylem için Parlamenterler (PGA) tarafından hazırlandı.

El kitabı LGBTİ’lerin insan hakları çerçevelerini ortaya koyuyor ve LGBTİ’ler dâhil hiç kimsenin geride bırakılmaması için parlamenterlerin rolünü vurguluyor.

Parlamenterlerin LGBTİ hakları için çalışmalarının olası sonucu kitapta şöyle aktarılıyor:

“Önemli sayıda parlamenterin LGBTİ kişilerin haklarının geliştirilmesi ve içerilmeleri için somut adımlar atma kararlılığını göstermesi halinde, bunun derin etkisi olacaktır ve gerçek anlamda kimsenin geride bırakılmaması sağlanarak dünyanın dört bir köşesinde hukuki, politik ve sosyal norm değişiklikleri başlatılabilecektir.”

Parlamenterler LGBTİ’ler için neler yapabilir?

Bu yayın, LGBTİlerin haklarını geliştiren ve içerilmelerini sağlayan yasama, temsil ve denetim etkinlikleri için parlamenterlere destek olmak üzere tasarlanmış pratik ipuçları, araçlar ve kaynakları içeriyor.

Kitapta, parlamenterlerin LGBTİ’lere hangi konularda destek olabileceği, LGBTİ’lerin insan hakları konusunda parlamenterlerin neler yapabilecekleri, bu konuda parti içi ve partiler arası nasıl bir iletişim kurulması gerektiği gibi önemli sorulara yanıtlar bulunuyor.

İlham veren parlamenterler

“İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve LGBTİ Kişilerin İçerilmesi: Parlamenterler için bir El Kitabı” farklı ülkelerde LGBTİ hakları için çalışan parlamenterlerden örnekler veren bir “ilham” bölümüne de sahip.

Bu bölümde, LGBTİ kişilere anayasal korumanın getirilmesi için çalışan, ilerici hukuk reformlarının öncülüğünü yapan, LGBTİ’leri hedef alan gerici hukuk reformlarına karşı çıkan parlamenterlerden örnekler yer alıyor.

Kitapta bu bölüm için bir uyarı yer alıyor: “Kullanılan her strateji tüm parlamenterlerin denemesi için uygun olmayabilir. Ancak örnekler, parlamenterlerin kendi yerel çevrelerinde kendi eylemlerini belirlemeleri için fikir geliştirmeleri, ilham almaları ve gerçek bir ilerleme kaydetmek için en stratejik ortakları aramaları amacıyla verilmiştir.”

“Yasama faaliyetleri eşit hakların teslim edilmesinde kritik önem taşıyor”

Kaos GL Derneği Dış İlişkiler Koordinatörü Murat Köylü, “İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve LGBTİ Kişilerin İçerilmesi: Parlamenterler için bir El Kitabı”nı değerlendirdi.

Köylü, “El Kitabı, sadece LGBTİ’lerin evrensel insan haklarına yönelik Birleşmiş Milletler perspektifini sunmakla kalmıyor; aynı zamanda sorumluluğunun farkında, aklının ve vicdanının sesini dinleyen milletvekillerine bir pratik kılavuz görevi de görüyor” diyor.

Murat Köylü, yasama faaliyetinin eşit haklar konusundaki önemine şu sözlerle değiniyor: Yaşanılan onca ayrımcılık ve şiddet vakasına dur demek isteyen; nereden, nasıl başlasam diye düşünen milletvekilleri bu El Kitabı sayesinde pek çok soruya yanıt bulabilirler ve kendi atacakları adımları planlayabilirler. LGBTİ’lere yönelik ayrımcılık ve şiddet temelde bir eşit vatandaşlık konusu olduğu için yasama faaliyetleri eşit hakların teslim edilmesinde kritik önem taşıyor.

El Kitabı’nı kullanarak parlamenterlerin dünyadaki pek çok temsil, denetim ve sivil toplumla işbirliği örneğinden de esinlenebileceğini belirten Köylü, “Umuyorum ki bu Birleşmiş Milletler yayını her siyasal partiden tüm milletvekillerinin dikkatini çeker ve TBMM çalışmalarında hak ettiği yeri alır” dedi.

“İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve LGBTİ Kişilerin İçerilmesi: Parlamenterler için bir El Kitabı”na bu linke tıklayarak ulaşabilirsiniz.

 

(Kaos GL)

Hrant Dink davasının 76. duruşmasında yalan beyan veren tanığa hapis cezası

Hrant Dink cinayeti davasına dün Çağlayan’daki İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. 76. duruşması gerçekleşen mahkemeye bazı tutuklu ve tutuksuz sanıklar katıldı. Duruşmaya katılamayan sanıklar ise Adalet Bakanlığı, Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile katıldı.

8’i tutuklu 85 sanıklı davanın 76. duruşmasına tutuklu yargılanan dönemin Trabzon Jandarma Komutanı Ali Öz, tutuksuz yargılanan azmettirici Erhan Tuncel, Trabzon eski Emniyet Müdürü Reşat Altay ve dönemin İstanbul Emniyet İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler’in aralarında bulunduğu 8 sanık katıldı.

 

Hüsamettin Polat: Ali Öz bana uyarı cezası verdi

Duruşmada ilk olarak dönemin Trabzon Jandarma Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Hüsamettin Polat tanık olarak dinlendi. Yapılan kimlik doğrulamasının ardından Polat, cinayet tasarısının gündeme gelen istihbarat toplantısından bahsederek, “Dink cinayeti sonrası Metin Yıldız (Trabzon Jandarma İstihbarat görevlisi) Ali Öz’e ’emriniz var mı’ dedi. Öz, ‘Coşkun İğci’ye söyleyin konuşmasın’ dedi. Takibim üzerine Ali Öz’den uyarı cezası aldım. İleriki günlerde Okan Şimşek’e ‘bildiklerinizi söyleyin’ dedim” diye konuştu.

Mahkeme başkanı Ali İhsan Horasan da cinayetin ardından görev sonuç raporunun değiştirilip değiştirilmediğini sordu. Polat, müfettişin ifadesini almadığını belirterek, “Okan Şimşek, teftişten önce ‘eski görev sonuç raporu değiştirildi. Yeniler kondu, eklemeler düzenleniyor’ dedi. Bu olay sonrasında bazı sıkıntılar oldu” yanıtını verdi. Başkan Horasan bunun üzerine Öz’ün kasten böyle yapıp yapmadığını sordu. Polat da, Öz’ün terör konusunda hassas olduğunu ancak neden böyle davrandığını anlamadığını söyledi.

Başkan Horasan, Polat’a eski ifadesini anımsatarak, Yasin Hayal’in eniştesi Coşkun İğci’nin haber elemanı olup olmadığını sordu. Polat da, “Metin Yıldız, Coşkun İğci’nin haber elemanı olduğunu söylemişti. Toplantıda ‘haber elemanımızdan bilgi aldık’ demişti” diye yanıtladı.

“Baskıya maruz kaldım”

Dink ailesi avukatlarından Hakan Bakırcıoğlu da Polat’a cinayet ile ilgili bilgisi nedeniyle baskıya maruz kalıp kalmadığını sordu. Polat, “Alenen değil ama üstü kapalı bakışmalara maruz kalıyordum. Bundan dolayı emekli oldum” dedi. Ardından tutuklu eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek söz aldı. Akyürek’in cinayet tasarısını 17 Şubat 2006’da öğrendiğini söylemesi üzerine Polat, “Emniyet bu bilgiyi bizle paylaşmadı” dedi. Akyürek de emniyet ve jandarmanın mevzuatının farklı olduğunu söyleyerek üstüne düşer görevi yaptığını savundu.

Gökhan Arslan’a 1 ay hapis cezası verildi

Ardından dönemin Trabzon Jandarma Terör Olayları Kısım Amiri Gökhan Arslan dinlendi. Arslan, cinayetten önce tasarının konuşulduğu istihbarat toplantısına katıldığını söyledi. Bunun üzerine avukat Hakan Bakırcıoğlu, cinayetin önlenmesi için herhangi bir işlem yapıp yapmadığını sordu. Arslan, tasarı konuşulduğunu ancak kendisine bir şey söylenmediği için herhangi bir işlem yapmadığını belirtti.

Bakırcıoğlu, “Unsur komutanları kendisine bilgi vermek zorunda. Toplantıda kendisi de var. Bilgi sahibi olmaması mümkün değildir ve söyledikleri doğruyu yansıtmamaktadır” diyerek daha fazla soru sormayacağını söyledi. Arslan’ı başkan Horasan da uyardı ancak bildiklerinin bu kadar olduğunu savundu. Duruşmaya öğle arası verildikten sonra Arslan’a 1 ay disiplin hapsi verildiği öğrenildi. Arslan tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Bülent Köksal dinlendi

Öğleden sonra gerçekleştirilen oturumda dönemin İstanbul İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Bülent Köksal tanık olarak dinlendi.
Köksal verdiği ifadede kendisini ilgilendiren tek konunun Trabzon’dan gelen yazı olduğunu belirtti. “Olayın araştırma safhasını bilmiyorum ama İstanbul’la ilgili Trabzon’dan gelen sadece o yazının olduğunu gördüm. Yazı müdüründen aşağıya doğru paraf edilip sevk edilir. Bende üzerine paraf düşüp alt birimlere sevk ettim. Zaten yazı geldikten bir gün sonra ben görevli olarak yurtdışına gittim” dedi.

Mahkeme Başkanı Horasan’ın gelen yazının içeriğini sorması üzerine Köksal “İstanbul’da ses getirici eylem şekkinde bir yazıydı. Yasin Hayal’in abisi Osman Hayal’in bulunduğu fırının araştırılmasını isteniyordu. Ama o yazıyla ilgili daha sonra da ortaya çıkan belgelerden ve kendi tahkikatımızdan o tarihte Yasin Hayal’in ve Osman Hayal’in orda olmadığını anladık. İkisi İstanbul’da değil, Trabzon’daydı.” dedi.

“C bürosunun koruma yetkisi yok”

Bunu üzerine Mahkeme Başkanı Horasan “Ses getirici eylemden anladığınız nedir? Böyle bir evrak geldiğinde ne yaparsınız?” sorusunu yöneltti. Köksal “O evrakın ciddiyetiyle ilgili bilgilerin araştırılması gerekir. Ki istihbarata gelen her evrak önemli. Bu bilgileri en müşteki polis memuruna gider. Orada araştırmanın yapıldığı söylendi. Telefon sorgusu ve tahkikatı yapıldı. Bu eğer korumayla ilgili evrak olmuş olsaydı koruma adı alır, koruma emri olarak gelirdi. Koruma amacı güdülerek yazılmış bir yazı değil oradaki. Eylemi yapacak şahsın araştırılması için yazılmış bir yazı. Zaten koruma konusu olan bir yazı olsa bizim birime değil başka birime giderdi. Biz üzerimize düşen görevi yaptık.” cevabını verdi.

Mahkeme Başkanı: “Herkes görevini yaptıysa bu adam niye öldü?”

Mahkeme başkanı bunun üzerine sinirlenerek “Herkes görevini yaptıysa bu adam niye öldü? diye sordu ve “Siz koruma için yazıyı gerekli şubeye gönderemez miydiniz sorusunu Köksal’a yöneltti. Köksal ise”Ben hiç korumayla ilgili yazı yazmadım. C bürosun böyle bir yetkisi hiç yok. Bununla ilgili ne yapılabilir diye baktığımızda emniyet Eski İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un yazdığı korumayla ilgili tamim olduğunu gördüm. Ona göre de işlem yapılabilirdi. Ama yapılmadı.” cevabını verdi.

Mahkeme başkanının ihmalin nerede bulunduğu sorusu üzerine Köksal “Bize gelen yazı Yasin’le alakalı Ogün’le değil. Dink’le alakalı ama Samast’ın adı hiç geçmiyor. Yasin’in bile geçmiyor, Osman Hayal geçiyor. Tahkikatlar hakkında Trabzon’a da bilgi vermişler. Söz uçar yazı kalır. Keşke yazıya döküp bildirselerdi.” dedi.

Dün dinlenmesi planlanan polis memuru Bahadır Tekin’in sorgusu bugün yapılacak.

 

(Bianet)