Kuzey Ormanları’nın imara açılması, mega projeler, kentsel dönüşüm ve Kanal İstanbul sadece insan hayatını değil bu alanları paylaşan tüm canlı türlerinin de geleceğini tehdit ediyor.
“Yelkovan kuşları, İstanbulluların yıllardır bildiği göremeseler de adını şarkılarda andığı bir kent sembolüdür”
İstanbul’daki Önemli Doğa Alanlarının tamamında, küresel ölçekte nesli tehlike altındaki canlıların önemli popülasyonlarının yaşadığını söyleyen İsfendiyaroğlu, özellikle Şah Kartal (Aquila heliaca) ve Yelkovan (Puffinus yelkouan) türlerine dikkat çekti.
“Yakın bir zamana kadar İstanbul’da Silivri çevresinde yaşamaya devam eden şah kartalların 4 çifti İstanbul sınırlarında barınıyordu. Bu çiftlerin tamamı şu an rüzgar türbinleriyle çevrelenmiş. Bir kısmının yuvasına son derece yakın türbinler bulunuyor, ayrıca bu bölge kentleşme baskısıyla da karşı karşıya. Bu topraklarda Osmanlı’yı, Bizans’ı görmüş bir canlının yakın gelecekte İstanbul’u yurt edinemeyecek olması herkes için kaygı verici bence.
Yelkovan kuşları, İstanbulluların yıllardır bildiği göremeseler de adını şarkılarda andığı bir kent sembolüdür. Boğazı boydan boya bitmez tükenmez bir enerjiyle geçer, Karadeniz veya Marmara Denizi’ne doğru dalgaların arasında kaybolurlar. Kanatlarını hızla çırptıktan sonra yatay düzlemde tutarak süzülen kuşları izlemenin tadına doyum olmaz. Dünya denizlerinde balık popülasyonları birbiri ardına çökerken, balıkla beslenen yelkovan kuşlarının akıbeti de aynı şekilde dramatik. Dünya Doğa Koruma Birliği’ne göre yelkovanlar nesli küresel ölçekte duyarlı (Vulnerable) bir tür. Akdeniz’de üreyen tek popülasyonun büyük kısmının boğazlar sistemini kullandığı düşünülüyor. Yakın zamanda boğazda gerçekleşen balık akımında olta balıkçılarının iğnelerine yakalanmalarına neden olmuş, ancak doğal seyrinde balık akının geçmesiyle yelkovan sorunu çözülebilmişti. Olta balıkçılarını bu dönemlerde daha hassas davranması ve geçici olarak bir süre ara vermeleri küresel bir sorumluluk.”
“Küçükçekmece Havzası tamamen tahrip olacak”
İstanbul için en çok tartışılan konulardan biri yeşil alanların ve ormanların imara açılmasıydı. Süreyya İsfendiyaroğlu, 3. Köprü, havalimanı projesi ve Kanal İstanbul’un ekolojik yıkıma yol açacağını hatırlattı.
“3. Köprü ve bağlantı yolları Boğaziçi Önemli Doğa Alanlarının(ÖDA) doğu ve batı yakasında orman tahribatına, kentleşmenin yaygınlaşmasına neden olacak. 3. Köprü, İstanbul’un en hızlı şekilde işgal edilen Ömerli Havzası’nın da geri dönülemeyecek şekilde kaybolmasına neden olacak. 3. Köprünün Avrupa yakasında yer alan Kilyos Kumulları çevresinde hali hazırdaki kentleşme baskısı artacak ve buradaki kumul ve yalancı maki alanları hem siteler, hem de turizm tesisleri tarafından işgal edilecek, alanda bulunan kumul bitkisi popülasyonları geri dönülemeyecek şekilde tahrip olacak.
Havalimanı projesi her ne kadar noktasal bir tehdit gibi dursa da Terkos Havzası, Ağaçlı Kumulları, Batı İstanbul Meraları ve Küçükçekmece Havzası’nın kuzeyinin işgaline ve doğal niteliklerinin kaybolmasına neden olacak.
Küçükçekmece Havzası tamamen tahrip olacak, su kuşlarının düzenli kışladığı bu alanın yapısı radikal bir şekilde değişecektir. Bu yatırımın getireceği kentleşme baskısıyla batı İstanbul meraları ve onun içerisinde yer alan ve Alibeyköy Su Havzası da tamamen tahrip olacak. Bu bölgede yaşayan birçok nadir kelebek ve bitki taksonu maalesef kaybolacak.”
Türkiye’de Doğa Derneği’nin yayımladığı, Süreyya İsfendiyaroğlu’nun da editörleri arasında bulunduğu Türkiye’deki Önemli Doğa Alanlarının haritasını çıkaran ve ‘Önemli Doğa Alanları’ kitabına göre 305 Önemli Doğa Alanı bulunuyor. Bunların 11 tanesi ise İstanbul’da yer alıyor: Terkos Gölü, Büyükçekmece Gölü, Küçükçekmece Havzası, Batı İstanbul Meraları, Ağaçlı Kumulları, Boğaziçi, Kilyos Kumulları, İstanbul Adaları, Pendik Vadisi, Şile Kıyıları ve Ömerli Havzası.
Bozcaada’da asbest tehlikesi tartışmalarına bölgede yapılan incelemeler son noktayı koydu.
Beylik Koyu’nda 2014 yılında lodos nedeniyle karaya oturan 40 yaşındaki ‘Mercy Cod (NIL-K) isimli kuru yük gemisi asbest ve ağır metal tehlikesine rağmen geçen Nisan ayında sökülmüştü.
Geminin Aliağa Gemi Söküm bölgesine götürülmeden bulunduğu yerde yeterli analiz ve tahliller yapılmadan sökülmesi ise kamuoyunda tartışmalara yol açmıştı.
1978 yapımı geminin büyük olasılıkla asbest içerdiğini ileri süren Bozcaada Forum üyeleri geminin asbest ölçümü yapılmadan ve gerekli önlemler alınmadan sökümüne karşı çıkmışlardı.
Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ise asbest söküm uzmanı Birol İnam’a “Asbest Atık Envanter raporu” hazırlatmış, rapora göre, gemide asbest türü izolasyon maddesine rastlanmadığı bilgisi paylaşılmıştı.
Bozcaada Belediyesi’nin asbest konusunda Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na akredite olan Vonka adlı şirketi davet ederek bölgenin denizinde, karada ve havada yaptırdığı asbest ölçümleri pozitif çıktı.
Fotoğraf: Meliha Coşkun
Asbest Söküm Uzmanları Derneği (ASUD) yetkilisi Cafer Fidan, “Geminin yalıtım malzemelerinde bir şey yoktu. İnşaat ve gemi atığı olarak düşündüğümüz şeylerden örnek aldık. Bu aldığımız numunelerden 4’ünde asbest tespit ettik. Zemin karosu olan marleylerde asbest çıktı. Diğer numunelerde tespit edilemedi, marleyin yapısı gereği bağlayıcı bir özelliği olduğu için çıktı diye düşünüyoruz” dedi.
Fidan, bir iki gün içerisinde o parçaların oradan alınmasının bölgeyi büyük oranda temizleyeceğini, ortada halkı paniğe sevk edecek ve karantinayı gerektirecek bir durum olmadığını sözlerine ekledi.
Çevreyi korumak ve barışı desteklemek için faaliyet gösteren Greenpeace örgütü küresel plastik sorununa dikkat çekmek için Rethink ajansı ile işbirliği yaptı.
Reklam üçlüsünde STK, tek kullanımlık plastik pipetlerin yıkıcılığı, hayatın kırılganlığına karşı yan yana getiriyor.
Greenpeace Kanada’nın Okyanuslar ve Plastik Kampanyalar Müdürü Sarah King, projenin yalnızca plastik pipetleri değil, bir bütün olarak “atılmış plastik”i hedeflediğini açıkladı.
King, büyüklüklerine bakılmaksızın şirketleri, plastikten nasıl yararlandıklarını yeniden düşünmeye çağırıyor.
Son zamanlarda uluslararası markalar, tek kullanımlık plastiklerin kullanımına son vereceklerine dair açıklamalarda bulunuyor.
Şirketler plastik yerine saman kağıt gibi çevre dostu alternatiflere yöneliyorlar.
Dünya devi şirketler, çevresel kaygılarla tek kullanımlık plastik ürünleri peş peşe yasaklamaya başladı.
Eren Güler’in Habertürk’te çıkan haberine göre IKEA, Starbucks ve Marriot’tan sonra bu kez Walt Disney tek kullanımlık plastiklerden vazgeçiyor.
Walt Disney’den yapılan açıklamada, şirketin çevresel sorumluluklarına olan sıkı bağlılığı nedeniyle, tek kullanımlık plastik çubuk, pipet ve karıştırıcıların yasaklanma kararı alındığı bildirildi.
2019’un ortasından itibaren başlayacak uygulama, Walt Disney’in dünya genelindeki tüm eğlence alanlarını ve mağazalarını kapsayacak. Bu karar şirketin yılda 175 milyon adet plastik pipet ve 13 milyon karıştırıcıdan kurtulması anlamına geliyor.
IKEA, tüm mağaza ve restoranlarında 2020 yılı itibarıyla tek kullanımlık plastik ürünlerini yasaklayacak. Buna göre, plastik pipet, çatal, bıçak, kaşık, çöp poşedi, kupa gibi ürünler kullanılmayacak. Benzer şekilde Starbucks da çevre kirliliğini azaltmak amacıyla 2020 yılına kadar plastik pipet kullanımına son vereceğini duyurmuştu. Uygulama ilk olarak Washington eyaletinin Seattle ve Kanada’nın Vancouver kentlerinde bu yıl sonbaharda başlayacak, daha sonra tüm ABD’de ve Avrupa’dan başlayarak küresel çapta yürürlüğe girecek.
Dünyanın en büyük otel zincirlerinden Marriott da bu yılın sonundan itibaren 1500’den fazla otelinde tek kullanımlık plastik pipetleri ve plastik karıştırıcıların artık kullanılmayacağını açıkladı. Marriott yıllık 1 milyar plastik pipet kullanıyor ve çeyrek milyar plastik karıştırıcı kullanıyor.
Adana’nın Ceyhan ilçesinde büyüyen Yunus Ozan Korkut “kendi hikâyesini” çektiği ‘Benim Varoş Hikâyem’ (My Suburban Stories) belgeseli nedeniyle hakim karşısına çıkacak.
Yönetmen Korkut, Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamada çektiği belgesel yüzünden 30 Ocak 2019 tarihinde Ceyhan adliyesinde yargılanacağını duyurdu.
Korkut’a ve filmin beş oyuncusuna “suçu ve suçluyu övmek” suçlamasıyla dava açıldı.
Korkut, “Ne diyeceğimi bilemiyorum artık.” açıklamasında bulundu.
Adana Ceyhan arka sokaklarında yaşayan insanları konu edinen belgesel, ilk gösterimini Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yapmıştı.
Geçtiğimiz yıl Gazete Duvar’dan Adem Erkoçak’a konuşan Yunus Ozan Korkut, belgeseli çekmeye ne zaman karar verdiği şu sözlerle anlatmıştı:
“Çalıştığım televizyondan kovulmuştum, kız arkadaşım tarafından terk edilmiştim ve beş parasızdım. Kalbim çok kırılmıştı. Uzun zamandır memleketim Adana’da çekmeyi planladığım, uzun metraj kurmaca bir film vardı aklımda. Bu boş zamanı Adana’da filme görsel materyal bulmak amacıyla değerlendirmek için yanıma aldığım küçük bir DSLR kamerayla, doğup büyüdüğüm varoşlara doğru yola çıktım.”
Korkut sinemaya olan tutkusunu ile şöyle açıklamıştı:
“16-17 yaşlarında yetersiz bir fotoğraf makinesiyle Ceyhan’da fotoğraflar çekerdim. Çok kötü fotoğraflardı. O sırada filmler de ilgilimi çekmeye başladı. VCD satan, kiralayan dükkânlar vardı. Oradan film alıp izlerdik. Ama dandik, sanatsal değeri olmayan şeyler. Bir gün ‘Amores Perros’ filmini izledim. Hayatımı değiştiren şey o oldu. Yani, Amores Perros’tan sonra film çekmek istediğime karar verdim. 18 yaşındaydım. O gün bugündür bu hikâye böyle. Ömrümü yedi bu tutku.”
Filmin hikâyesi
Adana Ceyhan’ın varoş mahalleleri… Karanlık hikâyelerin, küfrün, yoksulluğun ve imkânsızlığın en yalın ve gerçek hali. Sıcağıyla, bereketli topraklarıyla, kabadayılarıyla, kebabıyla, öfkesiyle ve erkekliğiyle nam salmıştır Adana. Herkesin, hakkında söyleyecek bir çift lafı olan bir başka şehirdir burası. Bu kez söz sırası varoşlarda. Sıra dışı hikayeleri, yıkık duvarları ve samimiyetleriyle. Her genç erkeğe hapse girmeyi tavsiye eden kuş çalma üstadı Culluk Yusuf. Çorap değiştirir gibi takım elbise değiştiren Pele Dayı. Feminist köy muhtarı, tapılacak kadın Naime. Vurulan fırıncının akıbeti. Dört mevsim janti, bar fedaisi Devran. Yenilmez armada dövüşçü horoz, Elekroşot. Zenginden alıp fakire veren Rokko ve Çetesi. Mafyaya giremeyen Drej Hasan. Mahallenin büyük abisi Cihangir.
Filmin tamamı yönetmenin doğup büyüdüğü yer olan Ceyhan’da geçiyor ve mahallelilerin hikâyelerine tanıklık ediyor. Şiddetle karışık komedi unsurları da içeren ve kimi zaman adli vakaya dönüşen olaylarıyla, ülke çapında bir çeşit popüler kültür malzemesi haline evrilen şehrin insanlarına daha geniş bir perspektiften bakıyor. Film, sadece komik hikâyelerini anlatmayı değil; birçoğu tercih etmediği halde, sırtlarında taşımak zorunda kaldıkları yükü, içinde bulundukları toplumsal baskıyı ve zorlayıcı gelenekleri yirmi bir karakterin gözünden anlatarak varoş bir şehrin sosyokültürel yapısına ışık tutabilmeyi hedefliyor.
2017 | Belgesel | 75′ | Türkçe; İngilizce altyazılı | Yapım: Kalavara Film
Bağımsız İletişim Ağı (BİA) 2018 Nisan-Mayıs-Haziran Medya Gözlem Raporu’nu yayımladı.
Medyanın birçok düzlemde karşılaştığı politik, yasal veya fiziki baskılara dikkat çeken raporda 315 gazeteci, köşe yazarı, yayın sorumlusunun 47 ağırlaştırılmış müebbet, bir müebbet hapis, 3 bin 34 yıl 6 ay hapis, 4 milyon 40 bin TL maddi veya manevi tazminat istemiyle yargılandığını gösteriyor.
Gazetecilere, ‘darbecilik’, ‘örgüt propagandası’, ‘örgüt üyeliği’, ‘hakaret’ veya ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ gibi iddialarla toplam 2 ağırlaştırılmış müebbet, 137 yıl 2 ay 19 gün hapis cezası verildi.
Tutuklu sayısı artıyor
Mesleki faaliyetleri veya siyasi dosyalardan yargılanan 127 gazeteci, Temmuz ayına hapishanede girdi. 127 gazeteciden 33’ü yargılanıyor, 40’ının soruşturması sürüyor. 24 gazeteci hükümlü, 30 gazetecinin dosyası da üst mahkemede.
Bürolara saldırı
Rapora göre 2018’in Nisan-Mayıs-Haziran döneminde iki haberci, bir medya bürosu saldırıya uğradı ve bir medya organı da sözlü saldırının hedefi oldu. Yedisi ölümle tehdit olmak üzere toplam 65 gazeteci de tehdit edildi. ‘Cumhur İttifakı’na dahil olan MHP lideri Devlet Bahçeli, 24 Haziran 2018 seçimleri sürecinde partisini eleştiren 59 gazeteciyi ilanla hedef aldı. Bahçeli’nin hastanede ziyaret ettiği tutuklu suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı da Karar gazetesinin altı yazarı için cezalandırma çağrısı yaptı.
48 müebbet istemi
24 gazeteci veya medya temsilcisi ‘darbeye iştirak’ suçlamasıyla toplam 47 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanıyor. Bu davaların birinde iki gazeteci ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırıldı. Ayrıca 9 gazeteci ‘casusluk’ veya ‘devlete ait gizli bilgileri yaymak’tan toplam bir müebbet ve 402 yıl hapis istemiyle yargılanıyor. Rapor döneminde 69 gazeteci veya medya çalışanı ‘örgüt propagandası’ veya ‘örgüt açıklamalarına yer vermek’ gerekçeleriyle toplam 508 yıl hapis istemiyle yargılandı.
1850 yıl hapis
Bu dönemde 121 gazeteci , ‘örgüt yöneticiliği’, ‘örgüt üyeliğİ’, ‘örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek’, ‘örgüte yardım’ gibi suçlamalar nedeniyle toplam 1850 yıl hapis istemiyle yargılanıyor. Son üç ayda, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ilişkin görüş ve eleştirileri nedeniyle 16 gazeteci , toplam 74 yıl 8 ay hapis istemiyle yargılandı. Rapora göre, bilinmesinde kamu yararı olan 32 haber, 77 tweet, 22 Facebook paylaşımı, 5 Youtube videosuna sansür getirildi. Bu dönemde bir yayın yasağına karar verilirken bir yazı, 10 kitap, bir TV kuruluşu sansür edildi; cezaevlerinde de bir mektup, iki gazete, bir dergi yasak gördü.
AİHM cezaları
Nisan-Mayıs-Haziran 2018 döneminde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), gazeteci Yalçın Ergündoğan ve yayıncı Fatih Taş dahil beş kişinin başvurusunda Türkiye’yi, 19 bin 500 Euro tazminat ödemeye mahkûm etti. Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ise Radyo ve TV’lere toplam 6 program durdurma, 14 işlem karşılığında 1 milyon 211 bin 367 TL idari para cezası ve bir de uyarı verdi. Raporda son olarak bu dönemde 25 gazeteci ve medya çalışanın işten çıkarıldığı belirtildi.
Yayın sayısı düşüyor
Gazete ve dergi sayısı, geçen yıl 2016’ya göre yüzde 2.3 azalarak 6 bin 124 oldu. Bu yayınların yüzde 59.6’sını dergiler oluşturdu. Gazete ve dergilerin tirajı, 2017’de 2016 yılına göre yüzde 2.6 azaldı. Ülkede 2017’de yayımlanan gazete ve dergilerin yıllık toplam tirajı 1 milyar 661 milyon 102 bin 580 olup, bunun yüzde 93.9’unu gazeteler oluşturdu. Ülkedeki tirajın yüzde 88’inden fazlasını günlük gazeteler oluşturdu. Basın ilanları yüzde 4.5 arttı.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2017 yılı yazılı medya istatistiklerini açıkladı.
Geçen yıl gazetelerin yüzde 90.8’ini yerel, yüzde 7.1’ini ulusal, yüzde 2.1’ini bölgesel yayın yaptı. Dergilerin ise yüzde 61.2’si ulusal, yüzde 33.7’si yerel, yüzde 5.1’i bölgesel yayın gerçekleştirdi.
Gazetelerin yıllık tirajının yüzde 88.7’sini günlük, yüzde 6.9’unu haftada 2-6 gün arası, yüzde 2.3’ünü haftalık yayımlanan gazeteler, dergilerin de yıllık tirajının yüzde 59.2’sini aylık, yüzde 9.8’ini haftalık, yüzde 9.8’ini üç aylık yayımlanan dergiler oluşturdu.
Resmi ilan arttı
Basın İlan Kurumu’nun idari kayıtlarından elde edilen bilgilere göre, 2017 yılında resmi ilan ve reklama yapılan ödemeler yüzde 4.5 artarak 444 milyon 445 bin 514 lira oldu.
Bu ödemelerin yüzde 62.7’sini Basın İlan Kurumu’nun resmi ilan ve reklamların yayınlatılmasına aracılık yetkisi bulunan yerlerde verilen resmi ilanlar, yüzde 24.7’sini ise yine Basın İlan Kurumu’nun resmi ilan ve reklamların yayımlatılmasına aracılık yetkisi olan yerlerde verilen resmi reklamlar oluşturdu.
Avrupa’nın rüzgar enerjisine dayalı elektrik üretim kapasitesinin 2018’in ilk 4.453 MW arttığı bildirildi.
Avrupa Rüzgar Enerjisi Birliği WindEurope tarafından açıklanan verilere göre bu artışın 3.333 MW’lık bölümü karasal, 1.120 MW’lık bölümü ise kıyı ötesi rüzgar enerjisi alanında gerçekleşti.
Karasal rüzgarda Almanya lider
Karasal rüzgar enerjisi gücündeki artışın 1.626 Megavat(MW) ile neredeyse yarısı Almanya’da gerçekleşti.
Fransa 605 MWile ikinci, Danimarka ise 202 MW ile üçüncü sırada geldi.
Çalışmadaki bilgilere göre aynı dönemde Türkiye’nin karasal rüzgar gücü ise 141 MW artış gösterdi.
WindEurope 2018’nin tamamı için 3,3 Gigavat(GW)’lık bölümü kıyı ötesi, 10,2 GW ise karasal alanda olmak üzere 13,5 GW’lık kurulu güç artışı öngörüyor.
Kıyı ötesinde İngiltere lider
Yılın ilk yarısında kıyı ötesi rüzgar enerjisi gücü alanında beş Avrupa ülkesinde artış yaşandı.
İngiltere 911 MW ile lider olduğu bu alanda, Belçika’da 175 MW, Danimarka’da 28 Megavat, İspanya’da 5 MW ve Fransa’da 1 MW kapasite artışı sağlandı.
”Sektör gelecek beş yılı görebilmeli”
WindEurope tarafından konu ile ilgili yapılan açıklamada Fransa kurulu güç artışında görülen artışa rağmen, bu yıl hiçbir yeni proje için izin verilmemesine ayrıca son yapılan ihalede tekliflerin kapasitenin altında geldiğini dikkat çekilirken, bu durumun tedarik zincirine yönelik belirsizlik yarattığına dikkat çekildi.
Almanya’da ise yeni koalisyon hükümetinin 2019-2020 dönemi için açıkladığı 4 GW’lık kapasite için ihale takviminin belirsizliğine ve yeni yönetimin bu kapasitenin üzerini açıklama konusunda yavaş kaldığı eleştirisinde bulunuldu.
Birliğin açıklamasında Avrupa Birliği’nin yeni Yenilenebilir Enerji Direktifi’nin birlik üyesi ülkeleri yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı yatırımlarda gelecek beş yıl içinde yapılacak yarışmalar ve sağlanacak kapasite bilgilerini açıklamasını gerekli kıldığı hatırlatıldı.
Üretim, işgücü ve Araştırma-Geliştirme yatırımlarının yalnızca hükümetlerin uzun dönemli öngörülebilirlik ile mümkün olduğunun belirtildiği açıklamada yatırım kararlarının ve maliyetlerinin düşmesinin ancak bu şekilde sağlanabileceğine vurgu yapıldı.
2017’deki artış 15,7 GW olmuştu
WindEurope verilerine göre Avrupa ülkelerinin rüzgar enerjisi gücü 2017 yılında 15,7 GW artmıştı.
Bu artışın 12,5 GW’ın karasal, 3,1 GW’lık kısmını ise kıyı ötesi rüzgar enerjisi yatırımları oluşturmuştu.
2017 sonunda 169 GW’lık ulaşan kümülatif gücün içinde karasal rüzgar enerjisi santrallerinin payı 153 GW, kıyı ötesi ise 16 GW olmuştu.
2017’de sonu itibari Almanya 56.132 MW ile rüzgar enerjisinde en yüksek kurulu güce sahip ülke konumunu sürdürmüştü.
İkinci sırada 23.170 MW ile İspanya, üçüncü sırada 23.170 MW ile İspanya, üçüncü sırada 18.872 MW ile İngiltere, dördüncü sırada ise 13.759 MW ile Fransa gelmişti.
Türkiye ise 766 MW ile 2017’de rüzgar enerjisi kurulu gücü en yüksek artan dördüncü Avrupa ülkesi olmuş, 6.857 MW’lık kümülatif güç bakımından ise altıncı sırada yer almıştı.
ABD Başkanı Trump, papaz Andrew Brunson’ın uzun süreli tutukluluğu nedeniyle Türkiye’ye “büyük yaptırımlar” uygulayacaklarını açıkladı. ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence ise Trump’tan hemen önce yaptığı açıklamada çok sert ifadeler kullandı. Pence, Türkiye’ye, “Eğer Brunson’ı derhal serbest bırakmaz iseniz sonuçlarına da katlanırsınız” dedi.
ABD Başkanı Donald Trump, tutukluluk hâli dün İzmir’deki mahkeme tarafından ev hapsine çevrilen papaz Andrew Brunson hakkında yeni bir açıklama yaptı.
Trump, Twitter üzerinden yaptığı açıklamada, “ABD, harika bir Hristiyan, aile babası ve müthiş bir insan olan Pastör Andrew Brunson’ın uzun süreli tutukluluğu nedeniyle Türkiye’ye büyük yaptırımlar uygulayacak. (Brunson) Büyük acı çekiyor. Bu masum inanç adamı derhal serbest bırakılmalı!” ifadesini kullandı.
Pence, ‘Brunson serbest bırakılmaz ise sonuçlarına katlanırsınız’
Trump’tan kısa süre önce de ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Washington’daki Uluslararası Din Özgürlüğü Konferansı’nda yaptığı açıklamada, Brunson’ın derhal serbest bırakılmaması hâlinde Türkiye’ye ciddi yaptırımlar uygulayacaklarını söyledi.
Konferanstaki sözlerini Twitter üzerinden attığı mesajlarla da tekrar eden Pence, “ABD Başkanı adına Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk hükümetine bir mesajım var. Pastör Brunson’ı şimdi serbest bırakın ya da sonuçlarıyla yüzleşmeye hazırlıklı olun” ifadesini kullandı. Pence, “Eğer Türkiye bu inanç insanının serbest kalması için derhal harekete geçmez ve Amerika’ya evine geri göndermezse, ABD Pastör Andrew Brunson serbest kalana dek Türkiye’ye ciddi yaptırımlar uygulayacak” diye ekledi.
Çavuşoğlu, “Kimse Türkiye’ye dayatmada bulunamaz”
Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Trump’a yanıtı ise, “Kimse Türkiye’ye dayatmada bulunamaz” şeklinde oldu.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Twitter’dan yaptığı ingilizce açıklamada ayrıca, “Kimden gelirse gelsin, tehditlere asla müsamaha göstermeyeceğiz. Hukukun üstünlüğü herkese uygulanır, istisnası yoktur” ifadelerini kullandı.
Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada da, “ABD yönetimini bir an önce bu yanlış söylemi bir kenara bırakarak bugüne kadar sürdürdüğümüz yapıcı diyalog çerçevesine dönmeye davet ediyoruz” denildi.
Risklere dair bilgi edinmek ve önlem almak için başvurulan bir yöntemdir simülasyon çalışmaları. Hatırlarsınız Akkuyu için Ruslarla uluslararası anlaşma yapıldıktan sonra Greenpeace Akdeniz’in girişimleriyle orada başlayacak bir nükleer felaketin Türkiye’yi ve komşu coğrafyaları nasıl etkileyeceği bir meteoroloji simülasyon çalışması ile ortaya konmuştu. Şüphesiz benzer simülasyonlar Sinop ve İğneada için de denenebilir, radyasyon yayılımına dair rüzgarın yönüne göre meteorolojik öngörülerde bulunulabilir. Bazı tecrübeler de simülasyon gibidir. Sorun yaratan olaylar ve vakalar karşısında siyasi iktidarların gösterdiği refleksler, benzer sorunlar karşısında takınacakları tavırların emareleridir. On bir yıl önce Gaziemir’de tespit edilmiş olan nükleer atıklar bugün hala çevre ve insan sağlığını tehdit ederken, iki hatta üç nükleer santral sahibi olmanın hazırlığı içindeki hükümetin tavrı da bu açıdan düşünülmelidir.
Gaziemir’in Emrez Mahallesi’ndeki Aslan Avcı Kurşu Fabrikası’na ait arazide, 2007 yılında yapılan ölçümlerle tespit edilen on tonluk cüruf içindeki kimyasal ve nükleer atıklar için hiçbir önlem alınmıyor. Oysa 2013 yılında bu işletmenin sahiplerine 5,7 milyon TL ile Türkiye’nin en yüksek çevre cezası kesilmişti. Bugün ise sanki radyasyon tellerle durdurulurmuş gibi çitlenen araziye oyun oynamak isteyen çocuklar ve serbest dolaşan hayvanlar giriyor, her yağmur yağdığında toprakta ne varsa biraz daha fazla havaya karışıyor… Bırakın nükleer atıkların berataraaf edilmesini, sorun yüksek maliyetleri üstlenmek kadar ciddi ve samimi aksiyonların alınmasını gerektirdiği için yok farz ediliyor. Kaldı ki fabrika arazisinde tespit edilen nükleer atıklar aynı zamanda Türkiye’de nükleer atık ticaretinin yapıldığının da ispatı! Zira bu nükleer atığın içinde tespit edilmiş olan Europium (EU) 152 radyoizotopu yalnızca nükleer reaktörlerin kontrol çubuklarında bulunuyor. Yarılanma ömrü on üç yıl olup dahili ve gamma ışını yayması nedeniyle de harici radyasyon maruziyetine yol açma süresi yüz otuz yıla uzanan EU 152, ortalama yetmiş-seksen yıllık insan ömrüne ve seçimle gitmeyecek hükümetlerin iktidar sürelerine göre bile daha uzun süre etkili. Fakat Türkiye nükleer santral planları yapıyor ve nükleer reaktörlerdeki izotoplar çok daha çeşitli ve etkisi yüzbinlerce yıl devam ederek doğamamış nesillerin sağlıklı yaşam hakkını bile tehdit edecek türden.
Diğer taraftan 24 Haziran 2018 tarihinde yayınlanan bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK)ile kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu’muz (NDK) var artık. Görev ve sorumlulukları nükleer enerji ve iyonlaştırıcı radyasyona ilişkin faaliyetlerin yürütülmesi olan NDK Gaziemir için ne yapacak? Çalışanların, halkın, çevrenin ve gelecek nesillerin iyonlaştırıcı radyasyonun olası zararlı etkilerinden korunmasına yönelik uygulanması gereken temel ilke ve esasları belirleme yetkisine haiz, tarafların sorumluluklarını bu faaliyetler üzerinde düzenleyici kontrol yetkisini tayin edecek olan NDK buradaki nükleer atıklar için ne tür aksiyonlar alacak? Zira aynı KHK’nın altıncı maddesinin dördüncü fıkrasının (d) ve (e) bendleri ise Gaziemir vakasında açıkça TAEK’in sorumlu olduğuna işaret ediyor.
2014 yılında sivil toplumun çabalarıyla gündeme taşınmış olan Gaziemir’deki nükleer atık vakası şüphesiz nükleer santraller kurup onları idare etmeyi arzulayan bir NDK için önemli bir referans olacak. Bu noktada NDK’nın sivil toplum ile arasında konsensüs oluşturmasını mümkün kılacak yegane adım, nükleer atıkların TAEK tarafından Küçükçekmece merkezine götürülerek orada imha edilmesini sağlamasıdır. Zira yapılanlar yapılacakların teminatıdır: Gaziemir’den yola çıkarak NDK’nın Akkuyu ve Sinop’ ta yaşanacak bir nükleer felaket halinde toplum lehine çözüm odaklı olup olmayacağını öngörmek de mümkündür.
The Guardian’da Damien Carrington imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Mert Gevrek’in çevirisi ile paylaşıyoruz
***
Gelgit enerjisi, aydan sağlanan tek yenilenebilir enerji kaynağı. Mevcut olağanüstü cihazlar, bu hayati enerji potansiyelinin kilidini açmayı vaat ediyor.
Dalgalarla uçmak. Minetso’nun uçurması sekiz çizerek süzülüyor, akıntılar tarafından sürülüyor ve bir türbine güç veriyor. Fotoğraf: Minetso
Dünya genelindeki bazı gruplar, dev uçurtmaları, kanat-kanatçıkları kullanarak ve hatta zıplama sırıklarını, balinaların hava deliklerini ve hatta insan kalbini taklit ederek okyanusların muazzam gücünü kontrol etmenin doruğuna ulaştılar.
Bin yıldır denizler sahilleri dövmekte ve denizcileri kaderlerine doğru sürüklemektedir. Meydan okuma çok büyük, buna karşı ödül de. Enerjiye aç bir dünya için büyük miktarlarda temiz, güvenilir ve yenilenebilir kaynaklardan elektrik.
Bu vahşi ve yıpratıcı ortamda, harekete geçmek ve sorunluluk üstlenmek ürkek olanlara göre değildir. Pazartesi günü Swansea kentindeki 1.3 milyar poundluk gelgit projesinin hükumet tarafından reddedilmesinde gösterdiği gibi maliyetler endişe verici düzeyde yüksek seyretmeye devam ediyor. Besse’den sigortacı Fransız François Renelier, “ Hiç şüphesiz, denizel yenilenebilir enerji projelerinde bazı aksilikler meydana gelebilir, “ diyor.
Fakat okyanus enerjisi sektörü yeni fikirlerle ve milyar dolarlık yatırımlarca desteklenen, olağanüstü cihazlar geliştiren yüzlerce şirketle büyümektedir. Ani gelgit dalgalarını dizginleyen mücadeleciler arasında, süzülerek uçan ve dalan, 12 metre genişliğindeki sualtı uçurtması da var.
Kuzey Galler’deki Anglesey’de 25 milyon poundluk sıra dışı bir yatırım olan Minesto şirketinden Martin Eklund, “Gelgitlerle uçuyoruz,” diyor. “Asıl avantajımız, düşük akıntılardan enerji üretebiliyor olmamızdır. Kaynak bol ve her yerde.”
Okyanus enerjisi taraftarları bu kaynağa elde etmenin hayati olduğunu belirtiyorlar. Sıcaklıklar küresel çapta yükselmeye devam ediyor ve dünya halkları, temiz enerji üretimini hızla artırmak zorundalar. Rüzgar ve güneş enerjisi 2013 ile 2016 arasında yüzde 75 oranında artmasına rağmen, hala dünya elektriğinin yüzde 10’luk kısmını ve hatta toplam enerji talebinin daha da azını sağlamaktadır.
İrlanda Sürdürülebilir Enerji Otoritesi’nden Declam Meally, “Seyahat edebilmek, evlerimizi ısıtmak ve diğer aktiviteler için deniz dâhil elimizi atabileceğimiz gelen her türlü yenilenebilir enerji kaynağına ihtiyaç duyacağız,” diyor.
Okyanus Enerji Sistemleri isimli, 25 okyanus ülkesinden müteşekkil koalisyon, 2050 yılında bugünkü küresel kapasitenin hemen hemen iki kati olan 750 GW dalga ve gelgit enerjisi kapasitesine ulaşılacağı tahmininde bulunuyor. Avrupa Birliği 2050 itibarıyla birliğin toplam elektriğinin yaklaşık yüzde 10’una denk düşen 100 GW enerji temin etmeyi planlıyor.
Galway Körfezinde bir okyanus enerji şamandırası, ¼ ölçekli enerji konvertöri. Fotoğraf: Ocean Energy.
İrlanda’dan Hindistan’a, Kore’ye kadar birçok ülke harekete geçmekte ve oldukça mütevazı bir miktarla başlamış olsa da, gelgit ve dalga enerjisi kapasitesi 2017 yılında ikiye katlanmıştır. Çin 2010 yılından beri okyanus enerjisine 200 milyon dolar yatırmış ve Avrupa Birliği ise son on yılda kamu ve özel yatırımlar birlikte ele alındığında 3 milyar avro düzeyinde yatırım gerçekleştirmiştir.
En gelişmiş olanı gelgit enerjisidir. Rüzgar tribünlerinin rüzgarları yakalamasına benzer şekilde hızlı gelgit akımlarından istifade eden kanatlı tribünler yerleştirilmektedir. Atlantis Resources tarafından Petland Firth kanalında inşa edilen ve dünyanın ilk büyük ölçekli gelgit donanımı olan Meygen projesi, şebekeye güç vermeye başladı. Bununla birlikte üç kanatlı tasarım üzerine kurulmuş olan rüzgar endüstrisinden farklı olarak, su altı tasarımcıları ayrıca dört ve altı bıçaklı versiyonları da test etmektedirler.
Hâlihazırda Kanada’nın Fundy Körfezi’ne konuşlanmış olan OpenHydro devasa bir bufa balığının ağzını andıran uçları içe dönük kanatlı 16 metrelik dev halkalar kullanmaktadır. Bununla birlikte üreticiler, dünyanın ilk gelgit dalga türbini üretim tesisini geçen hafta Cherbourg’da açtılar.
Fransa’daki HydroRequest ve Çin’deki LHD gibi fuar alanındaki bir atlıkarıncaya andıran şekilde dönen dikey türbinler de mevcut ve hatta bir şirket, yüzen balıklardan esinlenerek dalgalanan bir membran yapmıştır.
Dalga enerjisi elde etmek gelgitlere göre daha zordur. Bu sektördeki anahtar kelime “beka”dır. Avustralya’daki Wave Swell’den Tom Dennis, “Şu ana kadar geri kalan tek şey, bu aşırılıklara dayanacak bir şey inşa etmenin maliyetidir,” diyor.
Gelişen dalga teknolojisini, kendisinin rekor kiran dayanaklılık koşusuyla kıyaslıyor: “622 günde 622 maraton koştum ve bu, deniz enerjisi teknolojisi geliştirmekten çok daha kolaydı, en azından daha az zaman aldı.”
Wedge Global gibi başka dalga cihazları, zıplama sırıkları veya fırtına esnasında su altındaki ördek gibi, bir direk üzerinde yukarıya ve aşağıya zıplayan şamandıralar kullanmaktadır. Corpower isimli bir diğeri ise kötü hava şartlarının etkisini kırmak için insan kalbinden ilham alınan hidrolik bir sistem kullanmaktadır. Yönetici Patrik Möller, “Bunun büyük fırtınalarda nasıl açılacağı ve kapanacağı dalga enerjisi için önemli bir meydan okuma oldu,” diyor.
Penguin dalga enerjisi konverteri denizde bir yılı aşkın süreli teste dayandı. Fotoğraf: Jan Oelker/Wello.
Penguin adlı ilginç biçimli bir gemi, farklı bir yaklaşım sergileyerek dönen bir ağırlık içinde enerji elde etmek için dalgalarla döne döne ilerlemektedir. Wello’daki Fin yapımcılardan Ali Pekcan, onun özellikle kuvvetli olduğunu ispatladığını belirtiyor. “Birçok fırtınaya atlattı. Herhangi bir cihazı hiçbir bakim ve onarım olmadan bir yıldan fazla bir süre denizde tutmak muhteşem bir başarıdır.”
Denizdeki kabarmalar nedeniyle ileri ve geri süpürülen deniz tabanı flapları kullanan WaveRoller gibi kanatçıklar yerleştirilmektedir. Bir diğeri, Wave Piston, basınçlı suyu bir jeneratör vasıtasıyla itmek için 185 metrelik bir boru boyunca uzanan çark kanatlarından yararlanmaktadır.
Wave Piston’un şimdiye kadar karşılaştığı en büyük zorluk, kurulumun denizcilik otoriteleriyle birlikte kaldırılmış olmasına rağmen sisteme çarpan endüstriyel büyük römorkör olmuş. Şirketten Martin von Bülow, “Bazısı iyi, bazısı kötü, birçok macera yaşadık,” diyor.
Yaygın olarak peşine düşülmemiş bir teknoloji gelgit lagün enerjisidir. Bu teknolojide, düşük gelgitte türbinler aracılığıyla serbest bırakmak ve yüksek gelgitte deniz suyunu yakalamak için inşa edilen geniş, pahalı duvarlar var. Fransa ve Kore’dekiler dahil şimdiye kadar inşa edilenler, bir ulaşım bağlantısı sağlamak gibi farklı amaçlarla yapılan deniz setlerinden yararlanmışlardır.
Seri üretime geçen teknolojiler görünürlük kazanmasına karşın, söz konusu sektör Avrupa’dan Çin’e, Kanada’ya kadar yüksek düzeyde desteklenmektedir. Avrupa Çevre, Denizcilik İşleri ve Balıkçılık Komiseri Karmenu Vella, “Denizden, temiz, yenilenebilir enerji tüm doğru kutuları işaretliyor,” diyor.
Karmenu Vella geçen hafta Cherbourg’daki Uluslararası Okyanus Enerjisi Konferansı’nda “Bu durum iklim değişikliğinin yıkıcı hayaletiyle yüzleşen bir dünyada yeni meslekler ve iktisadi değerler için bolca potansiyel barındıran çığır açan bir endüstridir, ayrıca sera gazı salımlarımızı şiddetle azaltırken ev yapımı enerji tedarik etmemizi sağlamaktadır. “
Fransa Ploueze’te, Brehec Körfezinde Navel Enegies tarafindan Brehec Körfezi’nde yapılmış dünyanın en büyük sualtı türbinlerinden biri. Fotoğraf: DCNS
Danimarka’nın erkenden harekete geçerek, rüzgar türbin üretim piyasasını ele geçirme yöntemi, önde gelen birçok ülkeye ilham vermektedir. Dünyanın en büyük gelgit aralığına sahip körfezine ev sahipliği yapan Nova Scotia’nın eski yenilenebilir enerji direktörü Bruce Cameron, “Herkes bir sonraki Danimarka olmaya çalışıyor,” diyor ve ekliyor, “fakat farklı bir teknoloji için.”
Bununla birlikte okyanus enerjisinin ticarileşmesi noktasında önemli bir engel baş gösterdi: Devasa çiftliklerin ortaya çıkmasıyla geçen yıl kıyıdan açıkta rüzgar enerjisinin maliyetinde çarpıcı bir düşüş yaşandı. Avrupa Birliği Çevre Komiseri Karmenu Vella, “Kıyıdan açıkta rüzgar enerjisinin Avrupa’da bir asırlık geçmişi varken, okyanus enerjisi hala emekleme aşamasındadır,” diyor.
Bu durum Birleşik Krallık hükumeti gibi bazı hükümetlerin sübvansiyon desteklerini denizel rüzgar çiftliklerine yönlendirmesine yol açtı. Bu ise dalga ve gelgit enerjisi geliştiricilerini başarılı testler ile maliyetleri düşürecek tam ölçekli üretim arasında sıkışmış bir halde bıraktı. İsveçli dalga enerjisi firması Seabed’den Marcelle Askew, “Onlar bunu ölüm vadisi olarak adlandırıyorlar ve biz oradayız,” diyor.
Buna rağmen bazı ülkeler hala destek vermeye devam ediyor: Kanada’nın bir destekleme projesi var ve masraflara ilişkin Maliye Bakanlığındaki endişelere rağmen, Fransa’nın önümüzdeki aylar içerisinde büyük bir ihale düzenlemesi bekleniyor.
Okyanus enerjisi destekçileri bunun, kıyıdan açıkta rüzgar enerjisine ilaveten sıfır karbonlu bir dünyaya doğru ilerleme kaydetmek için gerekli olduğunu söylüyorlar. Gelgit enerjisi, özellikle yıllar öncesinden net bir biçimde tahmin edilebilir olmanın avantajına sahiptir.
OpenHydro’nun yapımcısı, Naval Energies CEO’su Laurent Schneider-Maunoury, “Yeryüzünün etrafında ay döndüğü sürece, daima gelgit enerjisi olacaktır. Fakat günlerce hiç rüzgar olmayabilir,” diye ifade ediyor.
Ayrıca şirketi, elektrik üretmek için yüzey ve derin sular arasındaki ısı farkından yaralanarak 7/24 enerji sağlayan başka bir okyanus enerjisi teknolojisi araştırıyor. Diğer okyanus enerjisi teknolojileri gibi, bu da birçok küçük ya da yalıtılmış yerleşimlerde kullanılan pahalı dizel jeneratörlerle her halükarda rekabet edebilir.
ABD’de okyanus enerjisini güçlü bir biçimde destekleyen Oregon senatörü Arnie Roblan, en büyük dalgaların dahi mevsimsel zamanlamasının iyi olabileceğini belirtiyor. “Kış fırtınaları yaz fırtınalarından daha fazla enerji getirmektedir, enerji kullanımıyla (ısınma) tamamen örtüşen” diyor.
Üstesinden gelinmesi gereken tek konu maliyet değildir ve sahil topluluklarının projelerden kendilerinin istifade ettiklerinden emin olunması ve yunusların, fokların ve balıkların şimdiye kadar konuşlandırılan cihazlardan kaçınıyor görünmelerine rağmen, deniz yaşamının tehlikede olmadığının ispatlanması gerekmektedir.
Büyük soru ortada durmaya devam ediyor: okyanus enerjisi önümüzdeki yıllarda, önemli bir yenilenebilir enerji dalgası sağlayabilecek midir? Sektörü 25 yıldır analiz etmekte olan, Birleşik Krallık’taki Southampton Üniversitesi’nden Prof AbuBakr Bahaj gibi bazılarının şüpheleri bulunuyor ve “Sahiden emin değilim” diye ifade ediyor.
Atlantis’teki geliştiricilerden Drew Blaxland gibi diğerleri birçok teknolojinin çalıştığını ispat ettiğini, şimdi ise üretimi arttırmak ve maliyetleri düşürme zamanı olduğunu söylüyor. Mesajı pervasız: “Canavarı uyandırın, hayalarından yakalayın ve üzerine çıkın.”