Ana Sayfa Blog Sayfa 2763

TTB’den 82 yaşındaki Yusuf Topal’ın polis müdahalesi sonucu ölümüne dair açıklama

Türk Tabipler Birliği, 82 yaşındaki Yusuf Topal’ın Giresun’da 24 Temmuz’da evde bakım hizmeti gören eşinin ilaçlarını yazmayı reddeden doktorla tartışmasının ardından gelen polisler tarafından ters kelepçe uygulanarak gözaltına alınırken kalp krizi geçirmesiyle ilgili açıklama yaptı.

Açıklamada, “Sağlık çalışanlarına şiddet uygulanmasına karşı olduğumuz gibi, polisin güvenliği sağlama adı altında ciddi sağlık sorunlarına neden olan ve işkence olarak kabul edilen ters kelepçe ve biber gazı uygulamasına da karşıyız” ifadelerine yer verildi.

TTB’den yapılan açıklamada işkence olarak kabul edilen ters kelepçe ve biber gazı uygulamasına karşı olduklarını belirtilerek hekimin bu tür vakalarda “Beyaz Kod” vererek polis ekiplerine haber vermesinin doğru prosedür olduğu belirtildi.

Açıklamada ayrıca “Olay hekimle hasta diyalogu sırasında değil, ters kelepçe ve biber gazının da kullanıldığı, şahsın polis tarafından gözaltına alınması sürecinde yaşanmıştır” denildi.

Giresun’da, 24 Temmuz Salı günü, Gemilerçekeği Mahallesi’nde yürüme güçlüğü çeken Fatma Topal’ın kronik hastalığı için kullandığı ilaçları bitince, eşi Yusuf Topal ilaçları yazdırmak ve evde bakım hizmeti kararının uygulanmasını sağlamak amacıyla 15 Temmuz Şehitler Aile Sağlığı Merkezi’ne gitti. Doktor Ö.Y.’ye başvuran Yusuf Topal, eşi adına düzenlenen sağlık kurulu raporunu göstererek ilaçları reçeteye yazdırmak istedi. Ancak, doktor, hastayı görmeden ilaçları yazamayacağını belirtti. Topal ise evde bakım hizmeti kararı olduğuna dair raporu göstererek, sağlık görevlilerinin eve gelmesini talep etti.

İddiaya göre, doktor Ö.Y. ile Yusuf Topal arasında tartışma çıktı. Tartışma sırasında doktorun ‘beyaz kod’ vermesi üzerine, polis ekipleri sağlık merkezine geldi. Polisler, Topal’ı gözaltına almak istedi. Yusuf Topal direndiği polisler tarafından yaka paça polis aracına bindirilmek istendi. Ters kelepçe takılan ve biber gazı sıkılan Topal, bu sırada fenalaşarak yere yığıldı. Polisler, yerde sürükleyerek araca bindirdikleri Yusuf Topal’ı Prof. Dr. İlhan Özdemir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne götürdü. Kalp krizi geçirdiği belirlenen Topal, yapılan müdahalelere rağmen yaşamını yitirdi.

Topal’ın zor kullanılarak gözaltına alındığı olayla ilgili ortaya çıkan görüntüler üzerine 2 polis memuru açığa alındı, haklarında soruşturma başlatıldı. Topal’ın hasta bulunmaksızın ilaç yazılması talebini kabul etmeyen doktor hakkında da soruşturma başlatıldı. İl Sağlık Müdürlüğü, 15 Temmuz Şehitler Aile Sağlığı Merkezi doktoru Ö.Y. hakkında soruşturma başlattı.

 

(T24, Bianet)

İklim değişince sadece Akdeniz mi olur sandınız? – Pelin Cengiz

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Temmuz ayının ortasında Cezayir’in Ouargla kentindeki hava istasyonunun kaydettiği 51.3 derecelik sıcaklık, bugüne kadar Afrika kıtasında kaydedilen en yüksek sıcaklık olarak kayıtlara geçti.

Yağmursuz geçen aylardan ve haftalarca süren yüksek sıcakların ardından İsveç ormanları alev alev yanmaya başladı. Ülkede birkaç hafta boyunca bir bölümü Kuzey Kutup Dairesi’nde olmak üzere onlarca orman yangını meydana gelince, İsveç uluslararası yardım çağrısında bulundu.

Olağandışı yüksek sıcaklıklar Kuzey Yarım Küre’de uzun süreli ısı dalgalarına neden oldu. Kuzey Amerika, Kuzey Kutup Dairesi, Kuzey Avrupa ve Afrika gibi rekor sıcaklıklarla karşılaşan bölgelerde sıcak hava dalgası etkisi her alanda gösterdi.

Sıcak hava dalgasının küresel olarak aynı anda hissedilmiş olması nadir bir durum.

Sıcaklıkların 41 derecenin üzerine çıktığı Japonya’da, yüksek sıcaklık nedeniyle ölenlerin sayısının 80’i geçtiği, 30 binden fazla insanın hastanelere akın ettiği açıklandı, Japonya’da “doğal afet” ilan edilirken, ülkede ay başında aşırı yağışların neden olduğu sel felaketinde de 222 kişi hayatını kaybetmişti.

Kanada’da da aynı şekilde aşırı sıcaklar nedeniyle 10 günde 54 kişi hayatını kaybetti.

Aşırı sıcaklardan Meksika’nın 24 eyaleti birden etkilenince ve bazı bölgelerde hava sıcaklığı 50 dereceye ulaşınca ülkede olağanüstü hal ilan edildi. Bu, Meksika’nın aşırı sıcaklar nedeniyle bu yaz ilan ettiği ikinci olağanüstü hal…

Muson yağmurlarının etkisi altındaki Güney Asya ülkelerinden Vietnam’da tropikal mevsim yağmurları sonrası yaşanan sel baskınları ve toprak kaymaları sonucu onlarca kişi öldü. Vietnam’ın komşusu Laos’ta yaşanan sel baskınları ve heyelanlar nedeniyle baraj çöktü, binlerce insan evsiz kalırken, yüzlerce insanın kayıp olduğu bilgisi geçildi.

Hemen yanıbaşımızdaki komşumuz Yunanistan’da 88 kişinin hayatını kaybettiği dehşet verici bir yangını faciası yaşandı. Yangına ilişkin kundaklamaya işaret eden önemli bulgulardan bahsediliyor. Eldeki verilerle yangını doğrudan iklim değişikliğine bağlamak belki doğru değil ancak, orman yangınlarının etkisini artıran kuraklık, güçlü rüzgar ve aşırı sıcakların iklim değişikliğinden kaynaklandığını göz ardı etmemek gerek…

Amerika’da dünyadaki hava ve deniz olaylarını araştırmak amacıyla faaliyet gösteren NOAA (National Oceanic and Atmospheric Administration) Haziran 2018’de hem karasal hem de okyanus yüzeylerinin çoğunda ortalamadan daha sıcak hava koşulları tespit etti. Dünyanın pek çok noktasında ortalama sıcaklıkların üzerinde seyreden bir haziran ayı geride kaldı, muhtemelen temmuz ayının verileri de bundan çok farklı olmayacak.

(NOAA’nın bulgularına şuradan bakılabilir.

Orman yangınlarını tetikleyen aşırı sıcaklar haliyle denizlerin de ısısını yükseltiyor. Deniz ve okyanus ısılarının normal seviyenin üzerine çıkması, sudan kaynaklanan hastalıklara ve ekolojide ‘ölü bölge’ olarak tabir edilen alanların artmasına sebep oluyor, sudaki hayat giderek daha fazla tehlikeye giriyor.

2016 ve 2017’de Avustralya’da, denizlerdeki sıcak hava dalgası Büyük Set Resifi’nin yarısını yok etmişti, 2018’deki aşırı sıcaklar resiflerin yok oluşunu hızlandırıyor.

Öte yandan, ABD’nin California eyaletinde geçen hafta başlayan orman yangını genişleyerek devam ediyor. Aşırı sıcaklar ve bir türlü kontrol altına alınamayan yangın sebebiyle eyalette OHAL ilan edildi. Aşırı sıcaklar nedeniyle herkes klima ve soğutuculara yüklenince mevcut duruma bir de elektrik elektrik kesintisi eklendi.

Birçok bilim insanı, gezegenin büyük bir kısmına yayılan, kimi zaman orman yangınlarına yol açan bu ısı dalgasının nedeninin, özellikle küresel ısınma olmak üzere çeşitli faktörlere bağlı olduğuna işaret ediyor. Bununla birlikte başka bilim insanları da mevcut ısı dalgasını sadece küresel ısınmaya bağlamamak gerektiği konusunda uyarıyorlar.

Geçen hafta Guardian gazetesinde yer alan bir makalede, Bristol Üniversitesi’nden Dan Mitchell’in şu ifadelerine yer verildi:

“Evet, iklim değişikliğinin şu anda dünya çapında olup bitenlerdeki etkisi inkar edilemez. Son birkaç hafta içinde bazı rekor sıcaklıklar oldu, ancak iklim değişikliğinin etkisini abartma konusunda dikkatli olmalıyız, çünkü başka etkiler de var. Güçlü rüzgarların kaynağı olan, dünya yüzeyinden yaklaşık beş ila yedi mil yüksekte esen, batıdan doğuya doğru uzanan ve böylece dünyanın dört bir yanındaki havayı yönlendiren jet akımı, bu faktörlerden biridir. Bu akımlar şiddetlendiğinde fırtınalara yol açarlar ve zayıfladığı zamanlarda şimdi olduğu üzere sakin ve istikrarlı günlere neden olurlar. İçinde bulunduğumuz mevcut jet akımı çok zayıf. Bundan dolayı, atmosferdeki yüksek basınçlı bölgeler aynı yerde uzun süre dönüyor. Kuzey Yarım Küre’de mevcut iklim koşullarına neden olan faktörler arasında, Kuzey Atlas Okyanusu’ndaki deniz yüzeyinin sıcaklık derecesindeki değişiklikler bulunuyor.”

Gazetede, İngiltere’nin meteoroloji kurumu Met Office’ten Prof. Adam Skaeff’in şu açıklamaları yer aldı: “Kuzey Atlantik Salımı olarak bilinen olgunun da etkisi var. Aslında, bu durum 1976’da, Atlantik Okyanusu’nda benzer bir sıcaklık ve uzun süre pek çok bölgede yüksek basınçta geniş alanlar bırakan jet akımı yaşadığımızda karşılaştığımız duruma benziyor. Elbette, o yıl 20. yüzyıl boyunca İngiltere’deki en kuru, sıcak ve güneşli yazlardan birine şahit olduk.”

Bununla birlikte, East Anglia Üniversitesi İklim Araştırma Birimi Müdürü Prof. Tim Osborne, 1976 ile bugün arasında bir fark olduğuna dikkat çekti: “Bu olgudan etkilenen alanlar bugün çok farklı. 1976’dan bu yana, küresel sıcaklık derecesini önemli ölçüde artıran karbon emisyonlarının yükseldiğine ve küresel ısınmaya onlarca yıldır şahit oluyoruz.”

Sonuç olarak, jet akımının zayıflaması gibi herhangi bir olgu, 40 yıl öncesine göre daha büyük bir etkiye sahip olacak.

Bilim insanları, küresel karbon emisyonlarının artmasıyla dünyanın mevcut yüzyılda küresel sıcaklık derecesini, Sanayi Devrimi öncesi seviyelerin üzerinde 2 dereceden daha düşük seviyede tutamayacağı ve genişleyen ısı dalgalarının büyük olasılıkla daha da kötüleşeceği ve daha yüksek olacağı konularına uyarıyor.

İskoç Denizcilik Enstitüsü’nden (OBAN) Michael Burrows, dünya çapındaki sıcak deniz dalgalarına işaret ederek, “Örneğin, büyük bir sıcak hava dalgası geçen yıl Avustralya kıyılarına çarptı ve Büyük Set Resifi’nin geniş alanları üzerine geldi. Sıcak deniz dalgaları, karaya çarpanlar gibi, giderek daha şiddetli hale geliyor. Bu durum bizi endişeye sevk ediyor” ifadelerini kullandı.

Sözleri Kemal Burkay’a ait Sezen Aksu’nun meşhur şarkısıdır Gülümse, herkes bilir… Elbette ne sözlerin yazarı ne de söyleyeni “İklim değişir, Akdeniz olur” derken, iklim değişikliğine vurgu yapmıyordu.

Küresel anlamda verdiğim birkaç örnek bir yana Türkiye’de de son birkaç haftada aşırı hava olaylarından istisna değildi. Aşırı sıcaklardan, yağışlardan, sellerden, orman yangınlarından Türkiye de nasibini aldı.

Dolayısıyla, iklim değişikliğinin olumsuz sonuçları bilinmeyen bir gelecekte değil, tam bugün, tam şu anda yaşanıyor.

Bundan sonra da böyle olacak, hatta bugün ne yaşanıyorsa sıklığı ve şiddeti artan bir biçimde olası sonuçlarını tam kestiremediğimiz, hesaplayamadığımız olaylar yaşanacak.

İklim değişikliğinden kaçamazsınız, saklanamazsınız, “klimayı açar otururum” diyemezsiniz, yaşayabileceğiniz başka bir dünya bulamazsanız, gezegenden çıkış yok bu gerçekle yüzleşmek zorundasınız.

İklim değişince Akdeniz olmuyormuş görüyorsunuz, kuraklık, yangın, sel oluyor, felaket oluyor, ölümler oluyor.

Yokmuş gibi yapmak yerine bu gerçekle yüzleşmek zorundasınız. Pazar günü keyfinizi kaçırdığım için kusura bakmayın, tüketim alışkanlıklarınızı gözden geçirerek yüzleşmeye başlayabilirsiniz…

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

 

Pelin Cengiz

Tahliye edilen Ahed Tamimi: Direnişimiz sürecek

İsrail askerlerine vurduğu için cezaevine giren ve Filistin’deki direnişin sembolü hâline gelen 17 yaşındaki Ahed Tamimi, yaklaşık sekiz aydır kaldığı cezaevinden tahliye edildi. Tamimi, “Direnişimiz sürecek” dedi.

Batı Şeria’da geçen yıl İsrail askerlerine vurduğu için annesiyle birlikte tutuklanarak sekiz ay hapis cezasına çarptırılan Filistinli Ahed Tamimi, cezaevinden çıktı. Olayın yaşandığı Aralık 2017’de 16 yaşında olan genç kız, askerlere tekme ve tokat attığı görüntüler sebebiyle Filistin’de kahraman ilan edilirken, İsrail tarafından provokasyonla suçlanmıştı.

Ahed Tamimi ve annesi Neriman Tamimi’nin İsrail’de yargılandığı davada, taraflar sanıkların sekiz ay cezaevinde kalması konusunda anlaşmıştı. Tamimi’nin İsrailli avukatı, genç kızın ve annesinin beklenenden erken cezaevinden salıverilmesinin İsrail’de olağan bir durum olduğunu ve ülkedeki hapishanelerin doluluğundan kaynaklandığını söyledi.

Ahed’in annesi ve diğer akrabalarıyla birlikte Batı Şeria’daki İsrail askerlerine direndiği görüntüler tüm dünyada yankı uyandırmış, olay sonrası genç kızın tutuklanması da İsrail askeri mahkemelerinin Filistinli gençlere yaklaşımınının bir kez daha uluslararası mercek altına alınmasına neden olmuştu.

Ahed’in duvar resmini çizen iki İtalyan gözaltında

Öte yandan Batı Şeria’daki Ayrım Duvarı’na Ahed’in dört metrelik dev bir resmini çizen iki İtalyan ve bir Filistinli’nin İsrail polisi tarafından gözaltına alındıkları bildirildi. Polisin açıklamasında, yüzleri maskeli üçlünün İsrail sınır polisi tarafından duvara yasa dışı çizimler yaparken yakalandıkları, daha sonra arabaları ile kaçmaya çalıştıkları ancak polis tarafından durdurularak, “Beytüllahim bölgesindeki güvenlik duvarına zarar verme ve vandalizm” şüphesiyle gözaltına alındıkları açıklandı.

Resmi çizenlerden biri olduğunu öne süren sokak sanatçısı Jorit Agoch’un ismiyle bir Facebook sayfasından yapılan paylaşımda, Agoch’un gözaltında olduğu ve yardım istediği yönündeki sözlerine yer verildi.

Batı Şeria’daki duvar Filistin direnişine destek veren çok sayıda grafiti ile dolu. Ünlü İngiliz sokak sanatçısı Banksy de burada çizimi bulunan isimler arasında.

 

(DW Türkçe)

Dersim’deki orman yangınına havadan müdahale 3’üncü günde başladı

Dersim Pertek’te Cuma günü  çıkan orman yangını geniş bir alana yayıldı. Yangına havadan müdahale ise 3’üncü günde başladı.

 Dersim’in Pertek ilçesi Çataksu köyü yakınlarında, meşe ve ardıç ağaçlarının yoğunlukla bulunduğu ormanlık alanda Perşembe günü saat 17.00 sıralırında yangın çıktı.

Bölgeye Tunceli Orman İşletme Müdürlüğü’nden 1 arazöz, 1 yangın müdahale aracı, 1 iş makinesi ve 20 kişilik ekip sevk edildi. Ancak tüm çabalara rağmen yangın henüz kontrol altına alınamadı.

Arazinin engebeli olması nedeniyle bölgeye ulaşmakta güçlük çekildiği belirtilirken, yangın hızla geniş bir alana yayıldı.

Havadan müdahale 3’üncü günde başladı

Pazar günü sabah saatlerinden itibaren ise Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Adana’da bulunan 1 adet yangın söndürme uçağı bölgeye sevk edilerek havadan müdahale edildi.

Ancak havadan tek uçakla müdahale de sonuç vermedi. Bunun üzerine yangın bölgesinin etrafının iş makinalarıyla temizlenmesi ve yangının yerleşim yerlerine sıçramaması için önlemler alındı.

DHA’ya konuşan Orman İşletme Müdürü Özcan Yüksel, öncelikle yangını kontrol altına almak ve söndürülmesine yoğunlaştıklarını belirterek, “Yangının kontrol altına alınamaması nedeniyle Orman Genel Müdürlüğü haraket merkeziyle görüştük Adana’daki bir yangın uçağı sabah saatlerinden itibaren yangın bölgesine havadan müdahale etmeye başladı ve havadan müdahale halen devam ediyor. Umut ediyorum yangını akşam saatlerine kadar kontrol altına alır ve söndürürüz” dedi.

“Şu an ne kadarlık bir alanın yandığını tam bilmiyoruz” diyen Yüksel, çalışmaların tamamlanmasından sonra yangının çıkış nedenine dair adli ve idari işlemlere başlayacaklarını belirtti.

Giderek büyüyen yangının çıkış nedeni henüz tespit edilemezken, Mezopoyamya Ajansı’nın haberine göre Dersim’de ilk kez uçakla bir orman yangınına müdahale edildi.

 

(Gazete Karınca)

Silopi Termik Santrali halk sağlığını tehdit ediyor: Hamilelerde düşük oranları arttı

Şırnak’ın Silopi ilçesine bağlı Görümlü ve Çalışkan köyleri arasında bulunan Ciner Enerji Grubu’na ait Silopi Termik Santrali, tüm canlıların yaşamını tehdit ediyor.

İlk üretim lisansı 2004 yılında alınan, 2015 yılında da 3’üncü ünitesi kurulan termik santral, iki bacadan oluşuyor.

Yıllardır bölgede faaliyet yürüten santral nedeniyle ilçede kanser ve kalp hastalıklarında gözle görülür bir artış yaşanırken, hamile kadınlarda yaşanan düşük oranı da arttı.

Duruma tepki gösteren ilçe sakinleri, santralin düzenli olarak kontrol edilmesini ya da kapatılmasını istiyor.

“Kanser ve kalp hastalıkları arttı”

İlçede yaşayan Zahide Sansür, yıllar önce kurulan santralin faaliyete geçmesinin ardından özellikle çocuklarda daha önce görülmeyen hastalıkların baş gösterdiğini söylüyor.

Geçen haftalarda ilçe merkezinde yaşayan 20 yaşındaki bir gencin kanser hastalığı nedeniyle yaşamını yitirdiğini, ilçede kalp ve kanser hastalığında ciddi bir artışın yaşandığını ifade eden Zahide, “Yakınlarımdan kime sorsam bir hastalığı var. Hamile kadınlar düşük yapmaya başladı. İkiz olsa dahi çocuklarından birine bir şey olma riski yüzde 90’ı aşıyor. Burada hayatımız da geleceğimiz de tehlikede” ifadelerini kullandı.

“Nefes alamıyoruz!”

Santralin doğru düzgün filtre takılmadığı ve kontrol edilmediği için ilçedeki herkesin yaşamını tehdit eder hale geldiğini belirten Zahide, şöyle dedi:

“Çocuklarımız için çok büyük bir risk oluşturuyor. Dağlarımız, sularımız içinde. Ya düzgün kontrol edilsin ya da kapatılsın. Burada ölmek için yaşamıyoruz. Keşke en başından bu santralin kurulmasına izin vermeseydik. Hayatımız kalmadı, havayı bile etkiledi artık. Yazın nefes alamayacak duruma geliyoruz kışın da dumanından sürekli öksürüyoruz. Halk olarak bu santralin artık çalışmamasını istiyoruz. Sesimizi duysunlar” diye seslendi.

Termik santrallerin zararları neler? 

-Termik santrallerde üretim sırasında azotoksit, kükürtdioksit ve pek çok küçük yapılı partikül açığa çıkıyor. Bu zararları maddeler salındıkları çevredeki insanların sağlığı için tehdit oluşturuyor.  Yapılan araştırmalara göre bu maddeler yöre insanının sinir sisteminde olumsuz etkilere yol açıyor.

-Termik santrallerden yayılan zararlı gazlardan yalnızca insanlar etkilenmiyor. Tüm canlılar etkileniyor. Bu gazlar hayvanlara da zarar veriyor. Ayrıca çevre tarlalarda yer alan tarım ürünlerine, su kaynaklarına ve ormanlara da zarar verici etkileri bulunuyor.

-Üretim sırasında bacalardan salınan küller insanlar tarafından da solunuyor. Bu durumda çevre yörelerde kanser riski artıyor.

-Bacalardan yayılan zararlı gazlar asit yağmurlarının oluşmasına neden oluyor. Asit yağmurları sonucunda da termik santralinin inşa edildiği bölgelerdeki toprakların yapısının bozulması ve verimin düşmesi gibi pek çok olumsuz durumla karşılaşılıyor. Ayrıca asit yağmurlarının etkilediği başka canlılar da ağaçlar. Ağaçların tahrip olması hayvancılığı da etkiliyor.

-Santraller de yüksek sıcaklıklarda elde edilen buharın soğutulması amacıyla yer altı suları veya akarsular kullanılıyor. Santraldeki sıcak su ile soğuk su değişimi yapılarak ortam soğutuluyor. Çekilen soğuk su yerine bırakılan sıcak su bırakılan ortamdaki canlılara zarar veriyor. Ayrıca bu su akarsu ve yer altı kaynaklarını da kirletiyor ve yeşilliği de tahrip ediyor.

 

(Jinnews)

Türkiye’nin rüzgar enerjisi kapasitesi 7 Gigavatı aştı

Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliği (TÜREB) Türkiye rüzgar enerjisi sektörünün güncel durumuna yönelik istatistik çalışmasını yayınladı.

TÜREB çalışmasındaki verilere göre Türkiye’nin rüzgar enerjisi gücü 2018’in ilk yedi ayındaki 140,65 megavatlık (MW) artış ile toplamda 7.012,75 MW’a ulaştı.

Türkiye rüzgar enerjisi gücünün 2.728,95 megavat (MW) ile en büyük bölümü Ege Bölgesi’nde yer alırken, ikinci sıradaki Marmara bölgesinde ise 2.728,95 megavat (MW) gücünde rüzgar yatırımı devrede bulunuyor.

Şehirlere göre yapılan sıralamada ise İzmir toplam gücün 1.377,20 megavatlık (MW) bölümü ile ilk sırada gelirken, ikinci sırada 1.079,25 megavat (MW) ile  Balıkesir, üçüncü sırada ise 669,95 megavat (MW) ile Manisa geliyor.

TÜREB çalışmasına göre halihazırda 885,27 megavatlık (MW) rüzgar enerjisi projesinin inşa çalışmaları da devam ediyor.

Bu projelerin 180 megavatlık (MW) bölümü Çanakkale’de, 157,72 megavatlık (MW) bölümü Konya’da ve 154,80 megavatlık (MW) bölümü de Balıkesir’de sürdürülüyor.

 

(Yeşil Ekonomi)

Sinizme karşı, harekete katıl – Umut Kocagöz

2015 yılının Aralık ayı idi; Çiftçi-Sen örgütlenme sekreteri Adnan Çobanoğlu ile beraber Paris’e gitmiş, Küresel İklim Konferanslarının 21. Olan COP21 toplantılarını izlemek için La Via Campesina delegasyonuna katılmıştık. Dünyanın hemen her yerinden gelen çiftçilerle beraber yaşadığımız iklim değişikliğinin çiftçileri ne kadar etkilediğini dinlemiş, ekolojik köylü tarımının gezegeni soğutucu etkisini öğrenmiş, mevcut şirket gıda sisteminin ise iklim değişikliğinde yaklaşık olarak %44 ila % 57 arasında büyük bir etkide bulunduğunu öğrenmiştik.[1]

Bu rakam, yani totalin yarısı, küçük görünebilir. Ancak her gün tükettiğimiz gıdanın nasıl üretildiğinden soframıza nasıl geldiğine kadar geçen süreçte -ana akım gıda sistemi içerisinde- %50’lük bir pay olduğunu bilmek durumu sahicileştirebilir. Çünkü bu rakam her gün yeniden -ve muhtemelen artarak- hayata geçmektedir.

Tabi iklim değişikliğine gelene kadar bu meselenin başka bir çok boyutu var demek isterdim, ancak son bir kaç gündür yaşadığımız orman yangınları, ve aslında son bir kaç senedir mevsimlerde yaşanan acayiplikler “iklim değişikliği kapıda değil evin içinde” söylemini doğrular nitelikte. Elbette, özellikle Yunanistan’da yaşanan felaketin kemer sıkma politikalarına ve özelleştirmelere bağlı olan ihmallerle dolu bir katliam olduğunu eklemek gerekir.

24 haziran sonrası yaşanan çaresizlik ile 24 Temmuz’da yaşanan çaresizlik birbirine benzemiyor mu? Evet. O halde, bu hissi atacak bir yol aramanın yeri ve zamanı. Çünkü, yapılacak çok iş var! O kadar çok iş var ki, herkes bir yerinden tutabilir. Herkese yer var. Herkesi ilgilendiriyor. Her şeyi ilgilendiriyor. Rüzgarın esmesini, orman yangınlarını, şimşek fırtınalarını, yayla yollarını, dere kenarlarını… Yapılacak çok iş var ve herkesi ilgilendiriyor.

Tire’deki köylülerin Jeotermal karşıtı mücadelesi (Foto: Özer Akdemir / Evrensel)

Çok uzun bir yazı olsun istemiyorum, ama aklıma daha yeni gördüğüm Tire’deki köylülerin Jeotermal karşıtı mücadelesi geliyor.[2] Köylüler üretme hakkını savunuyor, üretme hakkı, yaşama hakkı demek. Yahut, mesela Çamlıhemşin gibi dünya güzeli bir yerin Ayder ve kitle turizmine kurban gitmesi geliyor. Mesela Yeşil Yol’a karşı yapılmış mücadeleyi anlatan Gözyaşı Yolu belgeselinde verilen mücadeleler aklıma geliyor.[3] Yahut, haftalardır mücadele veren Flormar işçilerinin direnişi geliyor.[4] Her biri birbirinden kıymetli bu mücadelelerin ruhunu hissetmek, içinde bulunduğumuz çaresizlik koşullarında sinizmi aşmamız ve gerçek çalışmaların peşinden gitmemiz için çok elzem.[5]

Özellikle güncel olması ve konunun en başına bağlanması açısından Tire’nin köylü mücadelesi çok önemli ve öğretici. Jeotermal’e karşı tek vücut olan köylüler, siyasetin başlangıç prensiplerini bize tekrar hatırlatıyor: müşterek. Siyaset nihayetinde temelde bir kolektivite meselesidir; bir toplum içinde hayata gelir ve işler. Ancak bu toplum harekete geçtiğinde bir siyasal aktör oluşur ve bu toplumun harekete geçmesinin en temel koşulu da maddi gerçeklikleri kavramak ve asli çelişkileri sorunsallaştırmak ile mümkündür. Bu da toplumu kesen müşterek meseleler üzerinden gerçekleşir.

Tire’ye bakarken Kadıköy’ü, Çamlıhemşin’i, yahut her nerede isek orayı düşünebiliyorsak, kanımca doğru yerdeyiz. Bir dolayımdan dolayı değil; Tire’nin ancak bize kendimizi gösterebilir olmasından. Çünkü burada üretim ve yaşama hakkını savunan köylüler, bir yandan kısmi olarak kendi yaşam ve üretim haklarını savunurken, bir yandan da genelleşebilir bir hakkı, herkes-için üretim ve yaşam hakkını savunuyor. Dolayısı ile Kadıköy’den Tire’ye bakan kişi Tire’de kendi varlığını ve geleceğini görebilir.[6] Esas soru ise bundan sonra başlar- yüzyıldır değişmeyen bir soru- ne yapmalı?

Bir kere, sanıyorum ki somut ve politik toplum olmaya yönelik çalışmalar yapmanın en önemli noktalarından biri, bu çalışmaların zorunlu olarak demokratik ve katılımcı olduğunu kabul etmekle başlar. Çünkü demokratik ve katılımcı olmayan bir çalışma toplum olmanın önünde bir engeldir (yani toplumsal örgütlenmenin) ve başarı ancak toplumsal bir aktör olduğunda gerçekleşir. İşte bu nedenle de müşterek: yani, örgütlenmenin mantığı ancak bu şekilde -zorunlu olarak demokratik ve herkese açık- kurulduğu zaman bu tür bir çalışma küçük bir grubun kendi politik hayallerini gerçekleştireceği bir yer olmaktan çıkar ve hakiki, somut, pratik, hayatı bugünde değiştiren bir çalışma olma muhtevası kazanır.[7] Sanırım ki bu hem daha heyecan verici hem de neşeli bir çalışmayı ifade eder.

Velhasıl, kimin yaptığına bakmadan, nasıl yapıldığı önemli olmak üzere, somut, hakiki, ama hayalciliğin peşini de bırakmayan çalışmalara bakmak, bunları görmek, bunlara katılmak, mevcut dönemin ölü toprağını üzerimizden atmanın çok kıymetli bir vesilesi olacaktır. Mesela, iklim değişikliğine sebep olan %50 oranındaki mevcut gıda sistemi karşısında başka bir alternatif yaratmak isteyen çiftçilerin mücadelesine katılmak, kolektif çiftliklerde ekolojik tarım pratikleri içinde yer almak; veya kentlerde gıda sistemini değiştirmek için kurulan tüketim kooperatiflerine ve gıda topluluklarına dahil olmak[8]; yahut herhangi başka bir yerde bambaşka saiklerle de olsa, hayatı bugünde değiştiren ve yarını örgütleyen kolektif pratiklerin içinde olmak, dayanışmayı inşa etmek. Sinizm, ancak harekete geçerek, pratik olarak aşılabilir. Tıpkı Kültürhane’nin hatırlattığı gibi: “Umut iyi bir şeydir, belki de en iyisidir ve iyi şeyler asla ölmez!”.[9]

[1] Mesela önümüzdeki 28 Temmuz Cumartesi günü Kadıköy Kooperatifi’nin yaptığı çağrı buna vesile olabilir: https://www.facebook.com/KadikoyKoop/photos/a.455411054620444.1073741827.455402781287938/1028870803941130/?type=3&theater

[2] Bknz: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/26/iyi-seyler-asla-olmez/

[1] COP21 etkinlikleri için Bknz: https://www.karasaban.net/cop-21-la-via-campesina-etkinlikleri/

Veriler için aktivist araştırma grubu Grain’in çalışması için bknz:

https://www.grain.org/article/entries/5102-food-sovereignty-five-steps-to-cool-the-planet-and-feed-its-people

[2] Bknz: https://www.evrensel.net/haber/357752/jeotermale-karsi-cikan-baskoyluler-sirket-elemanlarini-alikoydu

[3] Bknz: https://yesilgazete.org/blog/2018/07/24/karadenizdeki-ekoloji-mucadelesinin-hikayesini-konu-alan-gozyasi-yolu-belgeseli-internette/

[4] Bknz: https://youtu.be/QXELX_QGUSQ

[5] Örnekler temsili ve keyfi seçildi. Takip ettiğim kadarıyla onlarca farklı yerde farklı türde direnişler devam ediyor.

[6] Yaygın ama muhafazakar bir tür solcu düşünce bu tür direnişlere destekçilik yapmaya odaklanır. Halbuki esas olan bu direnişleri nasıl kendi direnişimiz haline çevirebileceğimiz- dolayısı ile kendimize bakabileceğimizdir. Burada gerçek bir dayanışma imkanı ortaya çıkar.

[7] 24 haziran sonrasında “mahalle” metaforu üzerinden yapılan bir tartışma var. Bu tartışmaya göre mevcut kamplaşmaları aşmak için herkes kendi mahallesinden çıkmak durumunda. Evet, 2+2 de zaten 4 etmekte. Bunun aksini iddia etmenin nasıl bir zihniyetten kurulduğunu tartışmak gerekmez mi zaten? Bir ikinci mesele yukarıda müşterek mantık olarak tariflediğimiz şeye karşı klasik sol problemlerden biri olan dar grupçuluktur. Müşterek örgütlenmeleri bir virüs gibi saran kontrolcü ve grupçu anlayışın başarılı olma şansı bir yana, zararı daha çoktur. Bu da “mahalle” içinin mahalle dışına çıkma konusunda yaşadığı sorunlardan biri olarak görülebilir.

[8] Mesela önümüzdeki 28 Temmuz Cumartesi günü Kadıköy Kooperatifi’nin yaptığı çağrı buna vesile olabilir: https://www.facebook.com/KadikoyKoop/photos/a.455411054620444.1073741827.455402781287938/1028870803941130/?type=3&theater

[9] Bknz: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/26/iyi-seyler-asla-olmez/

 

Umut Kocagöz

Ayağını suyuna göre uzatmak

Türkiye küresel iklim değişikliğinden en fazla etkilenen bölgelerden biri olan Akdeniz Havzası’nda yer alıyor. Nitekim 1980’lerden bu yana Türkiye’de dört beş senede bir aşırı kurak dönemler yaşanıyor. 21. yüzyılın sonunda ülkenin tüketilebilir su potansiyelinin yılda 112 milyar metreküpten 40 milyar metreküpe düşmesi bekleniyor.

Oysa günümüzde bu potansiyelin üçte birinden fazlası kullanılıyor. Yani Türkiye’nin nüfusu sabit kalsa bile 80 yıl içinde mevcut su varlığı yetersiz kalacak. Üstelik ülkenin nüfusu da hızla büyüyor. Dolayısıyla kişi başına düşen yıllık su miktarı bugün 1365 metreküp iken yaklaşık 30 sene içerisinde bunun Falkenmark su stresi indeksinde su fakirliği üst değeri olan 1000 metreküpe yaklaşması kaçınılmaz olacak. Geçtiğimiz kış son 44 yılın en büyük kuraklığını yaşadığımız resmi ağızlarca açıklandı. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu kuraklığın büyük olduğunu ama vatandaşın susuz kalmayacağını, 727 olan baraj sayısını beş yıl içinde ikiye katlayarak 2023 yılında 1454’e yükselteceklerini söyledi. Ancak Türkiye’nin iklimi hızla değişirken ve yağışların sıklığı azalıp şiddeti artarken “Bunca baraj ne işe yarayacak?” sorusu cevapsız kalıyor.

Kalkınma hedeflerinin kesişim noktası

Elbette barajlar sadece kuraklığa ve susuzluğa çare olsun diye yapılmıyor. Türkiye’nin ekonomik büyüme hayallerinin en önemli bileşeni su. 2023 Kalkınma Hedefleri’ne baktığımızda ülkenin hidrolik potansiyelinin yüzde 100’ünün enerji sektöründe kullanımı gibi çılgın hayaller görüyoruz. Nitekim Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı verilerine göre 2017 Temmuz ayı itibarıyla Türkiye’deki hidro-elektrik santrali (HES) sayısı 613’ü bulmuş durumda. Sadece Karadeniz Bölgesi’nde son 10 yılda 203 adet HES yapılmış. Başka bir çılgın hedef de ülkenin linyit rezervlerinin tamamını kullanıma açmak. Oysa hem madencilikte hem de kömürlü termik santrallerde büyük miktarlarda su kullanılması gerekiyor.

Türkiye dünyanın beşinci büyük tarımsal ekonomisi olmayı da hedefliyor. Nitekim Devlet Su İşleri (DSİ) 2012-2016 döneminde senede 1 milyar metreküp tarımsal su sağlamak amacıyla “1000 Günde 1000 Gölet” adlı bir proje gerçekleştirdi. Hemen ardından “1000 Günde 1071 Gölet” adlı projeyi de başlatan DSİ, bu projeyi 2019 yılında tamamlamayı planlıyor. Sonuç olarak burada yalnızca birkaçını anabildiğimiz çılgın hedeflerin kesişim noktası olan su varlıkları kirleniyor ve hızla tükeniyor. Türkiye, suyunu enerjinin hammaddesine indirgemiş, akarsularını yüzlerce barajla tıkamış, akış yönünü değiştirmiş ve su döngüsünü alt üst etmiş bir ülkeye dönüşüyor.

Hegemonya aracı olarak su

Türkiye 20. yüzyılda Güneydoğu Anadolu Projesi’yle (GAP) hem bölgede ekonomik ve siyasi istikrar hem de Orta Doğu coğrafyasında bölgesel hakimiyet kurma aracı olarak suyu kullandı. 21. yüzyılda ise PKK’nın hareket yollarını kısıtlamak amacıyla Türkiye-Irak sınırına güvenlik barajları inşa etti. Ayrıca 2000’lerin başlarında Antalya’nın Manavgat Çayı’ndan gelen suyu İsrail’e “Barış Suyu” adı altında satmak için bir proje geliştirilmişti. Proje gerçekleşseydi günde 500 bin metreküp su deniz yoluyla taşınıp İsrail’e satılacaktı. Böylece suyun kısıtlı olduğu Orta Doğu ülkeleri arasında Türkiye önemli bir üstünlük elde etmiş olacaktı ama proje çeşitli nedenlerle iptal edildi. Ancak Türkiye pes etmedi. 2015’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Su Temin Projesi’ni hayata geçirdi. Böylece senede 75 milyon metreküp su, Mersin’in Dragon Çayı’ndan alınıp deniz içine döşenmiş borularla KKTC’ye taşınmaya başladı. Projeye karşı çıkan KKTC’nin muhalif kesimleri bu antlaşmanın KKTC’yi Türkiye’nin 82. vilayeti yapma projesi olduğunu ve esas amacın su üzerinden bir hakimiyet yaratmak olduğunu düşünüyor.

Barajlar çözümün değil, sorunun parçası

Kuraklığın çaresi ve ekonomik kalkınmanın sihirli formülü gibi sunulan barajlar aslında vejetasyon, sediman ve toprak gibi organik materyalleri bünyesinde biriktirerek çürümelerine neden olduğu için metan ve karbondioksit salımına sebep oluyor. Öyle ki Brezilya’nın Ulusal Uzay Araştırmaları Enstitüsü’ne göre insan kaynaklı metan gazının yüzde 23’ü barajlardan salınıyor. Barajlar karbonu toprakta tutan sulak alanların kurumasına da neden oluyor. Bu kuruma sonucunda toprakta bağlı olan karbon ve metan havaya salınıyor. Yani aslında barajlar iklim değişikliğini çözmek bir yana, daha da şiddetlendiriyor. Ayrıca barajlar gibi hidrolik altyapılar nedeniyle suyundan, toprağından olan insanlar göçe zorlanıp yoksullaşarak ekolojik adaletsizliğin kurbanı olurken, sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma da hayal oluyor.

Peki nereden geliyor bu baraj sevdası? Türkiye tüm olumsuzluklarına rağmen daha fazla baraj yapmakta niye bu kadar ısrarcı? Bu sadece Türkiye’ye has bir durum mu? Elbette hayır. Halihazırda pek çok ülke akarsularını barajlarla doldurmuş durumda. Örneğin sayısı 10 binleri bulan barajları yüzünden ABD yeni baraj yapamaz halde. İspanya kişi başına düşen baraj sayısı bakımından dünya birincisi. Suyu ekonomik büyümenin aracı olarak görüp aktığı ırmaklardan, geçtiği topraklardan, hayat verdiği canlılardan ve şekillendirdiği kültürlerden koparan teknokratik yönetim paradigması dünyada suyun nereden, nasıl, ne zaman ve ne kadar akacağına karar veriyor. Hidrolik paradigma dediğimiz bu yaklaşım iklim değişikliği ve kuraklık gibi karmaşık sosyal-ekolojik sorunlara da aynı çözümleri öneriyor. Daha fazla sayıda baraj, gölet, su kanalı ve havzalar arası su taşıma projeleriyle dünyanın su döngüsü bozuluyor.

Tüm dünya, suyu H2O’ya indirgeyen bu hidrolik paradigmayı hızla terk edip, sürekli büyüyen su talebini kontrol altına almaya ve azaltmaya yönelik politikalar hayata geçirmeli. Yani su yönetiminin birincil hedefi su verimliği ve tasarrufu olmalı. Bir yerin artan su talebini karşılamak için başka bir havzada su açığı yaratmak ekolojik adaletsizliği ve yıkımı beraberinde getiriyor. İklim değişikliği ve su krizinin içinde olan Türkiye’nin artık “Suyu olan yerden olmayan yere taşırız, olur biter” deme lüksü yok. Türkiye’nin daha çok baraj yapmaktansa, ayağını suyuna göre uzatması gerekiyor.

Bu yazı ilk olarak  Bümed Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği Yayını‘nda  (Sayı:237) yayınlanmıştır

 

Akgün İlhan

Pestisitler: Sorunlar, maliyetler ve mücadele önerisi – Bülent Şık

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı [Gıda Güvenliği ve Bağımsızlığı] yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara bugday.org/ adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

***

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

6 – Pestisitler: Sorunlar, maliyetler ve mücadele önerisi

Pestisitler tarımsal üretimde kullanılan toksik etkili kimyasal maddeler. 1950’li yıllardan bu yana yoğun olarak kullanılıyorlar. İşlevlerine [böcek öldürücü (insektisit), ot öldürücü (herbisit) vs] veya kimyasal yapılarına (organoklorlu, organofosfatlı, karbamatlı vs) göre çeşitli sınıflara ayrılan bu kimyasal maddelerin sayısı yaklaşık olarak 1000 civarında. Pestisitler, insan ve doğal hayat için zararlı etkileri nedeniyle gıda ve çevre güvenliği ile ilgili çalışmaların en önemli gündem maddelerinden birini oluşturuyor.

Yol açtığı sorunlar

Pestisitler hem gıdalarda ve hem de gıdanın üretildiği doğal ortamda kalıntı bırakmakta. Bir tarımsal alana uygulanan pestisitin sadece yüzde 2’si o alanda kalıyor; geriye kalan yüzde 98’lik kısım hava, toprak ve su gibi ortamlara dağılıyor. Çoğu pestisit suda kolayca çözünme özelliğine sahip. Bu durum suların kirlenmesine ve sucul ortamda yaşayan canlıların zarar görmesine neden oluyor. Özellikle hormonal sistem üzerinde bozucu etkiye sahip pestisitlerin suları kirletmesi Dünya Sağlık Örgütü tarafından en önemli halk sağlığı sorunlarından biri olarak niteleniyor.

Güvenli mi?

Pestisit kullanımının zararsız olduğu, geliştirilen her pestisitin piyasaya sürülmeden önce güvenlik testlerinden geçtiği iddia edilse de, gerçek durum bu iddianın doğru olmadığını gösteriyor.

Geçmişe baktığımızda, tarımsal üretimde yıllarca kullanılan pek çok pestisitin zaman içinde yasaklandığını görüyoruz. Bu bile kimyasal maddelere kullanım izni verilmeden önce yapılan güvenlik testlerinin ne kadar kusurlu veya yetersiz olduğunu gösteriyor. Bir kimyasal maddenin sağlığa zararlı etkileri olduğuna yönelik şüphelerin ortaya çıkması ile kullanılmasını engelleme veya yasaklama arasındaki zaman dilimi genellikle aşırı uzun. Örneğin 1958 yılında piyasaya sürülen ot öldürücü bir kimyasal madde olan Atrazin 2004 yılında Avrupa Birliği üyesi ülkelerde yasaklanıncaya kadar (ülkemizde 2011 yılında yasaklandı) güvenilir olduğu iddiası ile kullanılmıştı. Atrazin toksik etkisini çok uzun süreler boyunca koruyor; örneğin sularda sağlığa zararlı etkisini yitirmeden yıllarca kalabiliyor.

Atrazinin bu zararlı etkisi yasaklandığı tarihten 20-25 yıl öncesinde çeşitli akademik çalışmalarda dile getirilmişti. Yapılması gereken şey şüpheci davranıp atrazin kullanımını derhal yasaklamak olmalıydı. Ama ne yazık ki, gıda güvenliği konusunda faaliyet gösteren ulusal-uluslararası kurumlar, bu yazının çerçevesini aşan pek çok nedenden ötürü yeterli kanıtlar sağlanana kadar eyleme geçmiyor.

Atrazin sistemin nasıl işlediğini gösteren örneklerden sadece biri.

Daha kapsamlı bir örnek vermek gerekirse, Amerika’da gıda güvenliği ve çevre sağlığı ile ilgili konularda faaliyet gösteren Çevre Koruma Ajansı (EPA), 1972 yılında tarımsal üretimde kullanılan ve sağlığa zararlı olduğundan şüphelenilen 600 adet pestisiti gözden geçirme kararı aldı. EPA, 1987 yılına kadar geçen 15 yıl içinde, bu 600 adet kimyasaldan sadece 30 tanesini inceleyebildi ve bunlardan sadece 5’ini yasakladı. Ama 1972 ile 1987 yılları arasındaki sürede bu kimyasalların kullanımı devam etti. Gözden geçirme çalışmaları henüz bitmeyen diğerlerinin kullanımı ise sadece Amerika’da değil pek çok ülkede hâlâ devam ediyor.

Ülkemizdeki durum

Ülkemizde kullanılan pestisit miktarı yıllık 30-40 bin ton arasında değişiyor. İller bazında çok büyük farklar var. En çok kullanılan illerin başında yılda 4-5 bin ton civarındaki kullanım miktarı ile Antalya ili geliyor.

Gıdalarda pestisit kalıntılarını belirleme çalışmaları Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından; sularda pestisit kalıntılarını belirleme çalışmaları ise Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülüyor. (Ancak Sağlık Bakanlığınca yürütülen çalışmaları bu yazıda ele almayacağım.)

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ülke genelinde yürüttüğü gıdalarda pestisit kalıntılarını belirleme çalışmalarından elde edilen sonuçları zaman zaman açıklıyor. Yapılan açıklamalarda gıdalardaki yasal mevzuata aykırı düzeydeki pestisit kalıntılarının yüzde 1-2 civarında olduğu dile getiriliyor. Ancak bu açıklama gerçeği yansıtmıyor.

Limitlerin üzerinde pestisit kullanılıyor

2013-2014 yılları arasında Antalya semt pazarlarında satışa sunulan çeşitli gıda örneklerindeki pestisit kalıntılarını belirleme amacıyla yaptığımız bir çalışmada çok farklı sonuçlara ulaştık. 2013’te domates (163), biber (82), salatalık (91), kabak (25) ve çilek (39) olmak üzere toplamdaki 400 gıda örneğini analiz ettik. Bu ürünlerin yüzde 21’i mevzuatta belirtilen limit değerleri aşan pestisit kalıntısı içeriyordu.

2014’te de domates (106), biber (53), salatalık (37), kabak (22), çilek (21), patlıcan (16) ve portakal (54) olmak üzere toplam 309 gıda örneği analiz ettik. Bu ürünlerin de yüzde 25’i limit değerlerin üzerinde pestisit kalıntısı içeriyordu.

Bu sonuçlar ciddi bir halk sağlığı sorunu olduğuna işaret etmektedir.

Bakanlık ise Antalya yöresi denetimlerinde, olumsuz gıda örneği oranını 2013’te yüzde 0.6 (Binde 6) ve 2014’te yüzde 0.9 (Binde 9) olarak açıklamıştı.

Elde ettiğimiz sonuçlar bakanlığın açıklamalarından çok farklı. Aradaki fark gıdalarda kalıntısı araştırılan pestisit sayısının bizim çalışmamızda çok daha fazla olmasından kaynaklanıyor.

Çalışma yürütüldüğü sırada tarımsal üretimde kullanılmasına izin verilen 400 civarında pestisit vardı. Yaptığımız çalışmada gıdalarda kalıntı bırakıp bırakmadığı açısından bu pestisitlerin 335 tanesini araştırdık. Oysa Tarım Bakanlığı’nca yürütülen çalışmalarda araştırılan pestisit sayısı bu rakamın çok altında, çoğu laboratuvarında 107 adet civarında.

Kullanılan analiz yöntemi ne kadar çok sayıda pestisiti tespit etme yeteneğine sahipse, gerçek durum hakkında da o ölçüde daha doğru bilgi edinilir. Yani bir analiz yöntemi kaç tane pestisiti tespit edecek şekilde oluşturulmuşsa, sadece o pestisitleri tespit etmek mümkün olabilir ve analiz çalışmasına konu olmayan bir pestisit tespit edilemez. İşin kuralı, olabildiği kadar çok sayıda pestisiti tespit edecek bir analiz yöntemi geliştirmek ve bütün çalışmaları o analiz yöntemi ile yürütmektir. Bakanlık ile bizim yaptığımız çalışma sonuçları arasındaki büyük farkı oluşturan en önemli neden de bu…

Çalışmada hormonal sisteme zarar veren pestisitlerin kalıntıları, çoklu pestisit kalıntıları ve arılara zarar veren Neonicotinoid grubu pestisitlerin kalıntılarının ne düzeyde olduğu sorularına da yanıt aradık. (Çalışmanın ayrıntılarına Bianet sitesinden ulaşmak mümkün.)

Belirlenmeyen zararlar ve toplumsal maliyetler

Pestisitlerin kullanılması sonucu açığa çıkan zararları belirleme açısından da çeşitli güçlükler var. Örneğin, bu kimyasal maddeleri kullanma sonucunda açığa çıkan sağlık zararlarının ne boyutta olduğunu bilmiyoruz. Pestisitlerin gıdalarda bıraktığı kalıntılara ilişkin araştırma çalışmaları da çok yetersiz. Pestisitlerin doğal hayata ne ölçüde karıştığı, suları ne ölçüde kirlettiği, doğada yaşayan diğer canlılara ne düzeyde zarar verdiği ile ilgili olarak en azından bizim ülkemizde yapılmış doğru düzgün tek bir çalışma yok.

Örneğin, son yıllarda arı ölümlerinin baş şüphelilerinden biri olarak gösterilen ve son 20 yıldır ülkemizde en çok kullanılan pestisitlerin başında gelen Neonicotinoid’lerin doğaya ne kadar karıştığı, arı ölümlerindeki payının ne olduğu hakkında hiçbir şey bilmiyoruz.

Bu konulardaki bilgisizliğimiz epistemik güçlüklerden ziyade bu tip çalışmalara yeterli mali kaynak ayrılmamasından kaynaklanıyor.

Açığa çıkan zararı kimin tazmin edeceği de belirsiz kalıyor. Ekolojik bir dille toplumsal ya da dışsal maliyetler olarak adlandırılıyor bu tip masraflar. Yani gıdalarda kalıntı bırakan ya da doğaya karışan pestisitlerle ilgili olarak yapılan, yapılması gereken her türlü ölçüm, izleme ya da eğer mümkünse temizleme, arıtma çalışmalarının maliyeti toplumun sırtına yükleniyor. Pestisit kalıntılarına maruz kalma sonucu açığa çıkan bazı hastalıklar kişisel bir sağlık sorunu olarak nitelendiği için tedavi masrafları hastalanan kişi tarafından ödeniyor. Doğada yaşayan diğer canlılara verilen zarar ya da arı ölümleri ise bir gazete haberi olmaktan öteye geçmiyor.

Bir Mücadele Önerisi

Pestisit kullanımı sonucunda açığa çıkan zararların, bu zarara neden olan kişi ya da kurumlara (tarım şirketlerine) ödetilmesi söz konusu olabilse, sadece bunu yaparak bile, pestisit kullanımının tarımsal üretimde söz edildiği gibi bir verimlilik artışına yol açmadığı gösterilebilir. İşin aslına bakılırsa pestisit kullanımına yönelik eleştirel ya da muhalif çalışmaların bu konudaki ısrarı pestisit kullanılmasını sınırlayacak en etkili mücadele yöntemlerinden biri olabilir.

Örneğin, kamusal ortamlarda şunları dile getirmeliyiz: “Pestisit kullanımı suları kirletiyor, bu kirlenme bir süre sonra geri dönüşsüz olacak, kirliliğin ne boyutta olduğu kamu kurumlarınca araştırılmıyor, kirliliğin yol açtığı hastalıkların tedavisi için gereken para senden alınıyor, zaman içinde tespit edilen kirlenme ile ilgili her türlü temizleme ya da başka bir yerden su getirmek için yapılan her türlü masraf da senden tahsil ediliyor…”

Bir adım daha öteye gidip bu masrafların şirketlere yüklenmesini sağlamak ise mevcut sistemi kârlı bir faaliyet alanı olmaktan çıkarıp işlemez kılacaktır.

Umalım ve çaba gösterelim ki öyle olsun.

Fotoğraflar: milliyet.com.tr, panna.org, pesticidereform.org, urlaegemenhaber.com

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

[Yaşadım Diyebilmek] Küçük Ali şehit oluyor ama geziye gidemiyor – Şahin Tekgündüz

Okulun en parlak öğrencileri arasında değilim, ama en bilinenleri ve en çok arananları arasındayım. Özellikle Türkçe, resim-elişi ve müzik derslerinde öğretmenlerin gözdesiyim. Çok kitap okuduğum ve iyi kompozisyon yazdığım için Türkçe öğretmenim Ahmet Özdemir çok seviyor beni ve bütün öğrencileri numaralarıyla çağırdığı halde bana adımla hitap ediyor. Hemen hemen haftada bir tahtaya kaldırıyor, o hafta okuduğum kitabı özetlememi istiyor. Bazen de kendisi bana ve arkadaşlara kitap öneriyor hattâ getiriyor. Mark Twain’in ‘Tom Sawyer’in Maceraları ve Peyâmi Safa’nın ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ kitaplarını ve daha pek çoğunu sınıfça okuyoruz ve bunlarla ilgili kompozisyonlar yazıyoruz. Benim yazdıklarım hep 5 alıyor. (O dönemde en yüksek not 5)

Bugün ‘tükenmez kalem’ dediğimiz ve kurşun kalemin yerini alarak hayatımızın bir parçası hâline gelen kalemlerle daha yeni tanışıyoruz. O  zaman da adı tükenmez kalem… Kurşun kalemlerimiz çabuk bittiği ve sık sık ucu kırıldığı için mi yoksa yeniye merakımızdan mı bilemem, o kalemi pek seviyoruz. Bir de adı ‘tükenmez’ ya… Ama iki sakıncası var kalemin, birincisi yanlışlarımızı silip düzeltemiyoruz; ikincisi içindeki morumsu boya sürekli ucundan sızıyor, defterimizi kâğıdımızı, hattâ elimizi yüzümüzü, üstümüzü başımızı berbat ediyor. Öğretmenimiz bu kalemi kullanmamıza çok kızıyor ve “Çocuklar bu tükenmez kalem değil, ‘soysuz kalem’ yüzyılların güzelim kurşun kaleminin yerini almaya çalışıyor ama soysuz soysuz” diyor. Ve kalemin adı o yıllarda ‘soysuz kalem’ oluyor…

Resim-elişi ve müzik derslerimize Îsâ Coşkuner geliyor. Natürmort resimler yaptırıyor, bazen de Sabahattin adındaki son sınıf öğrencisini derse alıyor, getirdiği özel çamurla küçük heykelcikler yapmamızı sağlıyor. Resimlerde de heykelciklerde de yüksek not alıyorum. Îsâ Bey ikinci sınıfta bir müsâmere düzenliyor ve kendi yazdığı ‘Küçük Ali’ adlı oyunu sahneye koyuyor. Küçük Ali’yi ben oynuyorum.

Küçük Ali

Oyun Yunanlıların işgalindeki Ege Bölgesi’nde geçer. Ali, milis çatışmalarının silah seslerinin çınladığı bir köyde yaşayan on iki yaşındaki bir çocuktur. Dedesinin koruyup emanet ettiği cephane dolu bir sandığı yaşlı annesiyle birlikte babasının ve amcasının savaştığı cepheye götürürken yoluna çıkan Yunanlı milislerin pusuya düşürülmesini sağlar. Milislerin şefi ağır yaralı Pandeli Ali’yi göğsünden vurarak şehit eder. Fakat savaş Küçük Ali sayesinde kazanılmıştır. Oyun, Türk güçlerinin sahneye gelmesi ve sembolik Sevr Antlaşması’nı parçalayarak marşlar söylemesiyle sona erer. Öğretmenler, öğrenciler ve velilerle dolu salon göz yaşları içindeki alkışlarla inler.

Ertesi gün okulda adım Küçük Ali’ye çıkıyor. Ünüm daha da büyüyor. Piyesi seyreden öğretmenlerim yanaklarımdan öpüp kutluyorlar. Tarih öğretmenin Hâle Çelikel de “Sen benim küçük generalimsin zâten, seninle övünüyoruz” diyerek öpüyor yanaklarımdan. Okulda hepimizin şapkası var. En güzellerinden biri de benimki. Yolda öğretmenlerimizle karşılaşınca askerler gibi selam veriyoruz. Hâle öğretmen de benim selam verişimi çok beğendiği için Küçük General adı takıyor bana.

Başlamadan biten hazin gezi

Bir gün müzik ve resim-elişi dersi öğretmenimiz İsa Bey, önümüzdeki hafta sonu Kayseri’deki Talas Koleji’nin davetlisi olarak bir gezi düzenlendiğini, cumartesi gecesini orada geçirip pazar akşamı Nevşehir’e döneceğimizi duyuruyor. İsteyenler sınıf öğretmenine 6 lira vererek adını yazdıracak. İngilizce öğretim veren ve bütün öğrencileri yatılı olan Talas Koleji o yıllarda efsanevi bir üne sahip. Hafta boyunca okul Talas gezisiyle çalkalanıyor. Ama ben anneme de babama hiç söylemiyorum.  Babamın, parası olmadığı için, otobüsle bir başka şehre üstelik de yatılı olan bu geziye kesinlikle evet demeyeceğini biliyorum. Anneme çekinerek söylediğimde her şey tam da düşündüğüm gibi gelişiyor. Babam “Oğlum n’olur n’olmaz, kaç saatlik yol, kaza maza olur, hem orda nerde kalacaksınız, varsın gitsin herkes…” diye kestirip atıyor. Aynı akşam yatak odalarında annemle konuşmaları kulağıma çalınıyor. Belli ki annem gitmemi istiyor. Babam “Nadide, daha kirayı veremedik, az para mı altı lira” diyor. Evet evimizin kirası on iki buçuk lira ve bu para da onun yarısı kadar…

Gezi konusunda ben zaten ümitsizdim de okulda arkadaşlarıma ve öğretmenlerime nasıl izah edebileceğim bu durumu? Arkadaşlarım “Fotoğraf makineni almayı unutma ha…” diye uyarıyor beni. Okulda konu her açıldığında ya susuyor ya da oradan sessizce uzaklaşıyorum. Annem sürekli ağzımı arıyor, aile dostumuz olan İsa Bey’le konuşup parayı sonra vermeyi önereceğini söylüyor, ben içim giderek karşı çıkıyorum. Sanırım bu durumu babama da açmış ve sert bir tepkiyle karşılanıyor, çünkü Îsâ Bey’le konuşma fikri bir daha hiç açılmıyor.

Cuma günü okuldan geldiğimde annemin ocaktaki kazanda su ısıttığını görüyorum. Bana “Sen güzelce bi’ yıkan, ben de sırtını keseleyim, babanla konuştum gitmene izin verdi” diyor. Şaşırmakla sevinmek arasında bocalıyorum. Annem konunun devamını getirince sevincim bir kez daha düş kırıklığına dönüşüyor. Babam parayı ayarlayamamış ama annem bir başka formül bulmuş. Bana bir azık paketi hazırlayacak, ben onunla otobüsün başına gideceğim, geziye katılmamı çok isteyen öğretmenlerim beni de otobüse alacaklar. Ağlamaya başlıyorum. Annem ağladığım için kızıyor ama onun da boğazı düğümleniyor, konuşmakta zorlanıyor. Beni yıkadıktan sonra annem ayda yılda bir kullandığı kömür ütüsünü yakıp benim giysilerimi ütülüyor. Artık itiraz etmem mümkün değildi. O akşam su böreği kuru köfte, haşlanmış yumurta, salatalık, domates, kuru üzüm ve dut kurusundan oluşan azık paketim özenle hazırlanıyor. Babam hiç konuşmuyor…

Gece hiç uyuyamıyorum. Hep hasta olsam, ateşim çıksa da sabahleyin beni göndermeseler diye dua ediyorum. Annem benden önce uyanmış tepeme dikiliyor ve “Hadi kalk, geç kalıyorsun” diyor, karşı çıkamıyorum. Beni, Cumhuriyet Bayramı’nda sancak taşıyacak ya da kürsüden şiir okuyacakmışım gibi hazırlıyor. Azık paketimi ve fotoğraf makinamı elime tutuşturuyor. Evden çıkarken sıkılmamam gerektiğini, sorarlarsa yiyeceklerimi yanımda getirdiğimi, orada fotoğraf çekeceğimi  söylememi tembihliyor. Ağlamamak için kendimi zor tutarak çıkıyorum sokağa.

Bahar sabahının çiğ serinliğinde titreye titreye ortaokulun önüne kadar gidiyorum. Otobüs gelmiş, öğretmenlerim ve arkadaşlarım çevresinde toplanmaya başlamış. Olabildiğince uzakta duruyor ve elimdeki azık paketini özenle arkamda saklıyorum. Saat sekize doğru hemen herkes gelmiş oluyor. Biraz sonra Îsâ Bey de geliyor. Ona görünmemeye, hele göz göze gelmemeye özel özen gösteriyorum. O, elindeki listeyle otobüsün kapısında yerini alıyor. Listede para yatıran arkadaşlarımın adlarını okuyor. Adı geçenler kalabalıktan sıyrılıp otobüse giriyor ve yerini alıyorlar. Ben bahçe duvarının köşesine sinmiş görünmemek için yavaş yavaş yan tarafa doğru kayıyorum. Son öğrenci de bindikten sonra Îsâ Bey kimse kalmasın diye çevresine dikkatle bakınıyor. İyice saklandığım için beni görmesi mümkün değil. Oysa benim yokluğumu fark etmesi ve nerede olduğumu, niçin ortalıkta görünmediğimi merak etmesi “Şahin nerede?” diye sorması gerekiyor. Hiç öyle olmuyor, o da otobüse binip kapıyı kapatınca kendimi zavallı, yalnız, terkedilmiş, unutulmuş hissediyorum. gözlerim dolu dolu oluyor.

Otobüs uzaklaştıkça kendimi ezilmiş, bir köşeye atılıvermiş böcek gibi görüyorum. Hırsımdan ağlıyor, ağladıkça daha da hırslanıyorum. Bir yandan da ağladığım belli olmasın diye kendimi sıkarken, elimdeki azık paketi eziliyor, domateslerin suyu parmaklarımın arasından süzülüyor. Paketi yolun kenarına fırlatıp elimi cebime soktuğumda parmaklarıma bir para dokunuyor. Çıkarıp bakıyorum. Bir lira… Eve giremiyorum. Dış merdivenlerde oturup ağlıyorum. O sırada babam çıkıyor evden. Beni o durumda görünce durumu anlıyor ve yanıma çöküp saçlarımı okşuyor, “Görüyor musun oğlum parasızlık ne kadar zor. Derslerini çok çalış da böyle memur olma, doktor ol, mühendis ol…” Sonra uzun bir “Ooof!” çekip uzaklaşıyor. Annem her şeyi ona anlatmış. Beni bağrına basıyor, benimle birlikte ağlıyor.

O gün hasta gibi akşama kadar yataktan çıkmıyorum. Gece uyandıkça sabah olanları hatırlıyor, sessiz sessiz ağlamaya devam ediyorum. Okula gitmemek ve hiç kimseyle karşılaşmamak için Küçük Ali gibi şehit olmak istiyorum.

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]