İklim değişikliğinin ölümcül etkileri Yunanistan’da hız kesmiyor. Başkent Atina’nın kuzey doğusunda meydana gelen ve en az 82 kişinin ölümüne ve 180’den fazla kişinin yaralanmasına yol açan yangın felaketinden sonra şimdi de kuzeyindeki banliyöde meydana gelen sel ile boğuşuyor.
Orman yangınlarının çıkış nedeni ile ilgili çeşitli iddialar ortaya atılmış olsa da Greenpeace Yunanistan Genel Direktörü Nikos Charalambides, eldeki verilerle yangını doğrudan iklim değişikliğine bağlamak için çok erken olduğunun fakat orman yangınlarının etkisini artıran kuraklık, güçlü rüzgar ve aşırı sıcakların iklim değişikliğinden kaynaklandığını göz ardı etmenin mümkün olmadığının altını çizdi.
Yunanistan’ın başkenti Atina’da dört gün önce meydana gelen orman yangınlarından sonra, başkentin kuzeyindeki Maroussi banliyösünde sel meydana geldi.
Yunan İtfaiye Teşkilatı, ekiplerin aldıkları yardım çağrıları üzerine bölgede su basmış ev ve iş yerlerine yardıma gittiğini bildirdi.
Yetkililer, sürücülerin bölgeden uzak durmasını ve Atina’nın kuzeyine giden ana otoyoldan bir yan yolun kapatılmasını istedi.
İngiltere’de hükümetin iklim değişikliği konusunda bir an önce harekete geçmemesi halinde, 2050’ye kadar her yıl 7 bin kişinin sıcaklardan ölebileceği uyarısı yapıldı.
Parlamento Çevre Denetleme Komisyonu’nun yayımladığı raporda, Meteoroloji Dairesi’nin 2040’lara kadar yazları hava sıcaklığının 38.5 dereceye çıkabileceğine ilişkin uyarısına dikkat çekildi, küresel ısınmaya karşı uygulanan önlemlerin yetersiz kalacağı vurgulandı.
Aşırı sıcaklar, özellikle yaşlılarda kalp, böbrek ve solunum yolu rahatsızlıklardan ölümlere neden oluyor.
İngiltere’de 2003’teki sıcaklarda bakım evlerindeki yaşlılar arasında ölüm oranları yüzde 42 oranında artmıştı.
Bilim insanları mevcut küresel sıcak hava dalgasının kesinlikle iklim değişikliğinden kaynaklandığı konusunda şüphe belirtse de, birçok uzman, karbon emisyonları nedeniyle gelecekte sıcak hava dalgalarının daha sık ve şiddetli olacağı konusunda hemfikir.
“Eğitim, çalışma ve kıyafet kuralları esnetilmeli”
Parlamento komisyonunun raporunda sıcaklarla baş edebilmek için ulaşımda, okullarda ve işyerlerinde yeni önlemler alınması gerektiği belirtildi.
Halihazırda, İngiltere’deki otoyolların sadece yüzde 50’sinin aşırı sıcaklara dayanma kapasitesi olduğu belirtiliyor.
Geçen ay bazı bölgelerde tren rayları aşırı sıcaklar nedeniyle eğilmişti.
Komisyon okul ve işyerlerinde eğitim ve çalışma saatleriyle kıyafet kurallarının esnetilmesi çağrısında bulunurken, belediyelerin daha fazla ağaç dikmesi ve yeşil alanları koruması gerektiğine dikkat çekti.
Sıcaklar, ülkenin görece serin ve yağışlı kuzey-batı bölgeleri dahil her yerinde su kaynakları ve tarım üzerinde ciddi baskı yaratıyor. Örneğin patates üretiminin 2050’ye kadar yüzde 80 oranında düşebileceği söyleniyor.
“Sıcaklar yoksul ülkeleri vuracak”
Sıcak hava dalgasının özellikle yoksul ülkelerde büyük yıkıma yol açabileceği belirtiliyor.
İngiltere’deki Sussex Üniversitesi tarafından yayımlanan bir raporda, sıcak hava dalgasının ekonomileri tarıma dayalı olan yoksul ülkelerde büyümeyi yavaşlatabileceği vurgulanarak, bu ülkelerin sıcaklık artışlarına dayanabilmesi için ekonomilerini üç kat büyütmek zorunda oldukları kaydedilmişti.
Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.
ODTÜ’lü öğrencilerin, sosyal paylaşım sitesi Facebook’un dünya çapında şiddet ve nefret ile mücadele için başlattığı “Uluslararası Sosyal Sorumluluk Kampanya Yarışması”nda oluşturdukları ‘Kız Başına’ isimli projeleri dünya ikincisi oldu.
Yarışmaya, ODTÜ Öğretim Görevlisi Yeşim Çaplı’nın danışmanlığını yaptığı 14 öğrenciden oluşan ekip, kadına yönelik ev içi şiddeti ve çocuk tacizini azaltmayı amaçlayan “Kız Başına” isimli projeye katıldı.
24 ülkeden 46 üniversite yarıştı
Kampanyayı, lisans öğrencilerinden Ahmet Nakışcı, Cem Haspolat, Sena Deniz, Tufan Erdoğan, Mete Erdem, İbrahim Kayım, Mert Ak, Sedat Boynueğri, Selin Gökçe, Zeynep Irmak Ergeneci, Elif Öztürk, Sercan Temel, Aleyna Zor ve Batu Bozkürk’ten oluşan ekip yürüttü.
Finale kalan ODTÜ’lü ekip, 24 ülkeden 46 üniversitenin katıldığı yarışmada dünyanın en etkili ve en başarılı üç kampanyası arasına girdi ve ikincilik ödülünü Washington’da düzenlenen törenle aldı.
Öğrenciler, ‘Kız Başına’ projesinde ülke çapında, kadın sorunlarına duyarlı eczacılar, öğretmenler ve kuaförlere ulaştı. Kadına yönelik şiddeti, çocuk tacizini ve nefret söylemini azaltmak ve bunlara karşı farkındalık oluşturabilmek için yola çıkan gençler, evinde şiddete, sokak ortasında tacize uğrayan ve en yakındakiler tarafından istismar edilen kadın ve çocukların korunması için neler yapılması gerektiğini sitelerinde, sosyal medya hesaplarında anlattı.
Öğrenciler, projelerinde “Çaresizim, bıktım artık? Utanırım, anlatamam. Katlanmalı mıyım? Peki ya çocuklar? Bir başıma ne yaparım?” diyerek harekete geçemeyenlere “Başvuracağınız birçok kurum ve sahip olduğunuz birçok hak var” mesajı verdi.
Projede öğrenciler, sadece mağdurların değil, tüm engellemelere, baskılara rağmen hayallerinin peşinden koşup başarıya ulaşan kadınların fotoğraflarını ve ilham verici öykülerini kendi ağızlarından paylaştı.
Anayasa Mahkemesi (AYM), cinsiyet değişikliğine izin verilmemesi nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine karar verdi.
Nurettin Öztatar’ın Gazete Duvar’da çıkan haberine göre, Anayasa Mahkemesi’nden karara ilişkin yapılan açıklamada” M.K. (B. No: 2015/13077) başvurusunda Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirmesi hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir” denildi.
Nüfus kaydında kadın olan başvurucunun (trans birey) erkek kimliğine geçmek istediğine dikkat çeken AYM, Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılan davada, mahkemenin, sağlık kurulu raporunda başvurucunun üreme yeteneğinin bulunması ve cinsiyet değiştirme şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle davayı reddettiğini hatırlattı.
İlgili kanun maddesi için iptal kararı
Dava sürerken Anayasa Mahkemesi, başvurucunun da talebinin reddine gerekçe gösterilen kanundaki üreme yeteneğiyle ilgili ibareyi Anayasa’ya aykırı bularak iptal etti. Bunun üzerine başvurucunun Asliye Hukuk Mahkemesine açtığı yeni dava ise kabul edilerek cinsiyet değişikliğine izin verildi.
AYM kararında, Anayasa’nın 17. maddesi herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkını güvence altına aldığı vurgulandı.
Kararla ilgili açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“Başvurucunun kadın üreme organlarına sahip olmasına rağmen erkek cinsiyet kimliğini benimsemiş olduğu uzmanlardan oluşan sağlık raporuyla belirlenmiş, hayatına erkek kimliğiyle devam etmesi gerektiği değerlendirilmiştir.
Somut olayda cinsiyet değiştirme ameliyatından önce üreme yeteneğinden vazgeçmesini zorunlu kılan kısırlaştırma operasyonuna yönlendirilmesinin başvurucunun maddi bütünlüğüne müdahale oluşturduğu değerlendirilmektedir. Asliye Hukuk Mahkemesinin ret kararı aynı zamanda cinsiyet kimliği ve kişisel gelişim hakkı bakımından da müdahale teşkil etmektedir.
Başvurucunun cinsiyet değiştirme ameliyatından sonra her iki cinsiyete ait üreme yeteneğinden yoksun kalacağı sağlık raporunda ayrıca vurgulanmıştır. Buna karşılık ilk derece mahkemesi başvurucuya üreme yeteneği bulunduğu için izin vermemiştir. Üreme yeteneği bulunan transseksüel kişinin, cinsiyet değiştirme ameliyatı olduğunda, üreme yeteneğinden de sürekli biçimde yoksun kalacağı kuşkusuzdur.
Anayasa Mahkemesi’nin, başvurudan sonra verdiği bir kararda ilgili kanundaki ibareyi iptal ettiği de dikkate alındığında, başvurucunun maddi ve manevi varlığının korunması hakkına yapılan müdahalenin, demokratik bir toplumda gerekli olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır.
Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.”
Komşumuz Yunanistan’da 3 gün önce başlayan orman yangınları bizi derinden sarstı. Bu felakette hayatını kaybedenlerin sayısı 81’e ulaşırken, yaralı ve kayıpların sayısı da bir hayli yüksek. İnsan hayatı kadar önemli olmamakla birlikte, maddi kayıp da var.
İngilizlerin ünlü gazetesi Guardian’da Fiona Harvey, orman yangınlarının altında yatan temel nedenin iklim değişikliği olduğunu gayet açık bir şekilde belirtmiş. Zaten son yıllarda, Dünya Ekonomik Forumu’nda da iklim değişikliği insanlığı ve ekonomileri tehdit eden ilk beş sorun arasında sayılmaktadır.
Azaltım kadar uyum da gerekli
İklim değişikliğini yavaşlatmak, kontrol altına almak çok uzun süredir uluslararası düzeyde tartışılmakta ve maalesef tartışmaların odağında sera gazı emisyonları azaltım politikaları yer almaktadır. Elbette bu politikaların mutlaka uygulanması gerekiyor. Fakat belirtmek gerekir ki, azaltım politikaları kadar uyum politikaları da tartışılmalıdır.
İklim değişikliğinin etkileri, bir çok ülkede çeşitli şekillerde kendini göstermeye başladı. Böyle devam ettiğimiz takdirde felaketlerin sayısı, sıklığı ve şiddeti artacak. Yaşadığımız felaketler, büyük miktarlarda ekonomik kayıplara yol açmakla kalmıyor, canlıların hayatlarını da sonlandırıyor. Yunanistan’daki orman yangınlarının medyaya yansıyan görüntüleri, dünyanın sonuna ait görüntüler gibiydi. Hepimiz, büyük bir acı ve tedirginlik ile izledik. Türkiye’de coğrafi konumu nedeni ile bu tür felaketleri muhtemelen yaşayacak. Henüz bu kadar trajik bir orman yangını yaşamamış olmakla birlikte, orman yangınları yaz mevsiminde ülkemizde de sık sık görülüyor.
Devletlerin yapması gereken değişen iklime uyum politikalarını geliştirip, bir an önce uygulamaya başlamaktır. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) bütün uyarılarına rağmen, bu politikaların maliyetli olması, beşeri sermayeden tutun teknolojiye kadar bir çok alanda yatırım gerektirmesi, devletlerin ağır ya da hiç politika geliştirmemesine neden olmaktadır.
Yunanistan’daki felaketin maddi boyutları henüz tam olarak belli değil. Ancak yine Guardian’da yer alan başka bir haber, Yunan Hükümeti’nin 20 milyon Euro tutarında fonu, yangınlardan etkilenen bölgeye aktaracağını belirtmiştir. Buna ilave olarak, 9 milyon Euro ise, evlerini ve yakınlarını kaybeden insanlara dağıtılacaktır. Bu bir, “fırsat maliyeti”dir. Uyum politikalarını maliyetli oldukları için uygulamaktan imtina eden devletler, daha büyük maliyetler ile karşılaşabilmektedirler. Kaldı ki, kaybolan hayatları, buna binlerce ağaç ve hayvan da dahil, yerine koymak mümkün değildir. Daha da kötüsü, bunlar arasında hem fauna, hem de flora olarak yerine koyulamayacak türler de bulunabilir.
Bu tür felaketlerin, bizi derinden sarsması ve nereye doğru gittiğimiz anlayabilmek için “The Day After Tomorrow” gibi filmleri izlememize gerek yok. Asıl öğrenmemiz gereken, eğer sağ kalmayı başarabilirsek bizi bekleyen geleceğin ne olduğudur.
Cormac McCarthy’nin Pulitzer Ödül’ü alan “The Road” isimli alan romanı, iklim değişikliği olmasa bile çevresel bir felaketin bizi nasıl Abraham Maslow’un “Gereksinimler Hiyerarşisi” içinde ilk iki basamağa geri götüreceğini anlatır. Beslenmenin de aralarında bulunduğu ilk basamak fizyolojik gereksinmelerdir. İkincisi ise, güvenliktir.
Buradan bambaşka bir tartışma konusu çıkabilir. Devletler, vatandaşlarını iklim değişikliğine karşı korumakla mükelleftir. İklim değişikliğinin yol açtığı sorunlar, güvenliğe ilişkin sorunlardır. Anayasalar, devlet ile vatandaşın üzerinde anlaştığı bir sözleşmedir. Vatandaş, anayasa gereği vergisini öder ve karşılığında ise, aralarında güvenliğinin de bulunduğu bir çok kamu hizmetini devletten talep eder.
Hatırlayalım; geçen yıl Eylül ayında Portekizli çocuklar, orman yangınlarından dolayı iklim değişikliğini kabul edip, imzalayan ama sorumluluklarını yerine getirmeyen devletlere karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açacakları haberi ile gündeme gelmişlerdi. Devletlerin, daha da geç olmadan bu sorumluluğu hem azaltım, hem de uyum politikaları uygulayarak üstlenmeleri elzemdir.
Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu
Bilgi Üniversitesi Çevre, Enerji ve Sürdürülebilirlik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü
Düzenleme kapsamında Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası, Türk Ceza Kanunu, TSK İç Hizmet Yasası, İl İdaresi Yasası gibi birçok yasada değişiklik yapılacak.
Yeni düzenleme kapsamında valiler, kamu düzeni veya kamu güvenliğini bozabileceği şüphesi bulunan kişiler için 15 günü geçmemek üzere ildeki belirli yerlere girişi ve çıkışı sınırlayabilecek. Valilerin, belirli yer veya saatlerde kişilerin dolaşmalarını, toplanmalarını, araçların seyirlerini düzenleme veya kısıtlama, ruhsatlı da olsa her çeşit silah ve merminin taşınması ve naklini yasaklama yetkileri de bulunacak.
Diğer yandan üç yıl süreyle; “terör örgütleri” ya da Milli Güvenlik Kurulunca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği ya da irtibatı olduğu tespit edilen TSK, emniyet, jandarma ve yargı mensuplarının yanı sıra devlet memurları ve işçiler meslekten ihraç edilecek. Görevine bu kapsamda son verilenler, bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemeyecek.
Değişiklik kapsamında ayrıca, devletin güvenliğine, anayasal düzene ve milli savunmaya karşı suçlarla ilgili gözaltı süresi üç yıl boyunca yakalama anından itibaren 48 saati, toplu olarak işlenen suçlarda ise dört günü geçemeyecek. Gözaltı süresi en fazla iki defa uzatılabilecek.
Toplanma hakkına sınırlama
Yeni düzenleme kapsamında Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nda da değişiklik yapılıyor. Buna göre, toplantı ile gösteri yürüyüşünün yer ve güzergâhının, “vatandaşların günlük yaşamını aşırı ve katlanılamaz derecede zorlaştırmayacağı” belirtildi.
Açık yerlerdeki toplantılar ve yürüyüşler gece vaktinin başlamasıyla dağılacak şekilde, kapalı yerlerdeki toplantılar ise saat 24’e kadar yapılabilecek.
Göreve iade edilenlere ödeme
Yeni değişiklik kapsamında ayrıca, kamu görevine iade edilecek kişilerin eski kadro veya pozisyonuna atanmaları öngörülüyor. Görevine iade edilenlere, mali ve sosyal hakları geri ödenecek.
Yasalaşan teklifi birkaç gün önce değerlendiren uzmanlar, yeni düzenlemeyle “OHAL’in kapsamının genişletildiği” ve söz konusu düzenlemenin “OHAL’i aratacağı” değerlendirmesinde bulunmuştu.
Ankara Baro Başkanı Hakan Canduran yaptığı açıklamada, “Türkiye’de yargının bağımsızlığı, özerkliği zaten tartışmalı. Vatandaşın, AKP’nin getirmek istediği yeni düzenleme çerçevesinde hukuk arama, isteme şansı da kalmıyor. Türkiye’de idari kararların tamamen mahkemeler tarafından uygulanacağı bir sürecin başlatılmak istenildiği açık” ifadesini kullanmıştı.
The Independent’da Patrick Cockburn imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarlarından Ali Serdar Gültekin’in çevirisi ile paylaşıyoruz
***
Diyala nehrinde yüzerken akıntının gücüyle sürüklenen bir arkadaşımı kurtarmıştım,” diyor Bağdatlı bir ressam ve galeri sahibi Kasım Sabti.
“Bu 50 yıl önceydi,” diye ekliyor. “Yakın zamanda Diyala’ya gittim ve suyu o kadar sığdı ki bir adam köpeğiyle beraber yürüyerek içinden geçebilirdi.”
Irak’taki nehirler, hepsinden önemlisi de Dicle ve Fırat nehirleri kuruyorlar. Ülke gittikçe daha çorak hale geliyor ve çölleşme kısıtlı tarım arazilerini yiyip bitiriyor.
Türkiye, Suriye ve İran’da 1970’lerden beri inşa edilen barajlar Irak’a ulaşan suyun akışını yarı yarıya azalttı ve durum daha da kötüye gidiyor.
Su Kaynakları bakanı Hasan el Cenabi, The Independent’a “1 Temmuz’da Türkiye, Dicle üzerindeki Ilısu Barajını doldurmaya başladı ve bu ülkemize gelen akışlarda yüzde elli azalmaya sebep oldu,” diye konuştu.
Söylediği üzere Irak’a Fırat nehrinden eskiden 30 milyar metreküp su gelirdi fakat şimdi “16 milyar metreküp gelirse seviniyoruz.”
Irak 40 yıldır süren savaşların ve OHALlerin yaralarını sararken, insanların bel bağladığı iki büyük nehrinde hızla azalan su seviyelerinden ötürü varlığı tehdit altına giriyor.
Bu nehirlerin kıyılarında 8,000 yıl önce ilk şehirleri inşa ettiler ve Gılgamış ve Kitabı Mukaddes’teki taşkın hikayelerinin ilk anlatıldığı bu yerlerde.
O taşkınlar artık geçmişteki bir şey. Sonuncusu 1988 yılında gerçekleşti. Her yıl Irak’ın komşularının aldığı su miktarı artıyor.
Binlerce yıl boyunca medeniyetleri yaşatmış nehirler dizginlenmiş durumda. (Getty/iStock)
Bu gidişat 1970’li yıllarda Türkiye ve Suriye’nin hidroelektrik güç ve devasa sulama projeleri için Fırat Nehri üzerinde barajlar inşa etmesiyle başladı. Bu, daha sonradan Irak’ın suyunun kesilmesini sağladı.
Ana kollarına İran tarafından barajlar inşa edilmekte olan Dicle’de de benzeri yaşandı.
Iraklıların protestoları etkili olmadı çünkü Saddam Hüseyin ve Bağdat hükümetindeki ardılları savaş ve zamanında daha önemli olan diğer krizlerle çok meşgullerdi.
Artık, bu miktarlarda su kaybının Irak üzerindeki yıkıcı etkilerini tersine çevirmek için çok geç.
“Bu yaz çok zor olacak” diyor bir su kaynakları mühendisi ve 2003 yılından sonra güney Irak’taki sulak alanların onarılmasından sorumlu Hasan el Cenabi.
Karun ve Kark gibi İran’dan Irak’a akan bazı küçük nehirler, İranlılar onların yönlerini değiştirdiği için tamamen yok oldular. Söylediğine göre “Karkheh’ten yılda 5 milyar metreküp su alıyorduk fakat şimdi hiçbir şey almıyoruz.”
Irak bir zamanlar gıda konusunda kendine yeterken şimdi ihtiyacının yüzde yetmişini ithal ediyor. Yerel yetiştirilmiş karpuz ve domatesler yol kenarlarında ya da marketlerde satılık fakat Iraklıların yediklerinin çoğu İran ya da Türkiye’den geliyor ya da hükumet tarafından küresel pazardan satın alınıyor.
Sulamada kullanılan sudan tasarruf için çeltik ve buğday ekimini kısıtlaması konusunda Türkiye Irak hükumetine baskı uyguluyor.
İnsan kaynaklı bu kuraklık Irak çiftçilerini vuran sadece son darbe.
Irak Hava Kuvvetlerinde geri iade edilmiş bir albay olan Imad Naja, 15 yıl önce ilk defa buğday ve diğer ekinlerden yetiştirdiği, aynı zamanda arıcılık ve balık çiftçiliği yaptığı Bağdat’ın kuzeyinde Taji’deki aile çiftliğini miras almış. Yarım ton bal üretiyormuş ve evinin yanına bir süs balık havuzu açmış.
Bağdat’ta Dicle nehri (Getty/iStock)
“Çok mutsuz hissediyorum. Çiftliğime çok emek harcadım ve şimdiki haline bakın,” diyor. Açıkladığına göre arazisinin dörtte üçünü artık sulayamadığı için işleyemiyor. Arazinin kalanında hayvan yemi olarak kara yonca yetiştiriyor fakat arı kovanları bahçenin bir köşesine terk edilmiş halde duruyor ve havuzda artık balık yok.
Diyor ki “Kendi açtığımız bir kuyudan bir miktar su alıyorum ama su tuzlu.”
Cambaz yeli çit arkasına inşa ettiği futbol sahasını kiralayarak tarımdan kazandığından daha çok para kazanıyor.
Irak, Dicle ve Fırat’tan su taşımak için geçen yüzyıl boyunca inşa edilmiş karmaşık bir su kanalı ağına sahip.
Bu kanallardan birisi olan Imad Naja’nın evinin arkasından geçen 43 numaralı kanal bir günkü ziyareti sırasında Dicle’den gelmiş çamurlu su ile doluymuş. Naja’nın söylediğine göre bu iyi görünüyor olabilir fakat gün aşırı sadece iki gün yetecek kadar su alabildiğinden bu miktar arazisini işlemek için yeterli değil.
Söylediğine göre “14 günün yedisinde su alabilirsem idare edebilirim fakat daha azıyla değil.”
Irak’taki diğer her şey gibi güvenlik ya da onun eksikliği Taji çevresindeki köylerde ana rol oynuyor. Burası Sünni bir bölge ve El Kaide’nin daha sonrasında da İŞİD’in Irak’taki kalesi olagelmiş. El Kaide’ye karşı ABD ile müttefik paramiliter bir Sünni hareket olan Al Sahwah’ın yerel liderlerinden biriydi Naja yıllar önce. İŞİD Musul’u 2014’te ele geçirdikten sonra güneye yöneldiğinde yolculuğu tehlikeli hale getiren kontrol noktalarıyla birlikte Taji için epey savaş verildi.
Naja kendi güvenliği konusunda epey rahat görünüyor fakat karısını ve beş çocuğunu Erbil’ göndermiş. Sadece güvenlikleri için değil aynı zamanda yerelde bulunmayan iyi okullara gidebilmeleri için.
Sorun şu ki Taji ve Erbil arası eskiden arabayla iki saatlik yolken şimdi Irak hükümeti ve Kürt güçlerinin çatışmaları sebebiyle ana yolun kapalı olmasından ötürü daha uzun bir yoldan gidilmesi gerekiyor ve bu yolculuk 6 saat sürüyor. Buna rağmen balık havuzunu yeniden doldurmayı planlıyor.
Irak’ın kronik su kıtlığı konusunda Irak tarafından bir şeyler yapılabilir mi? Hükumetin, daha önce Irak’a akmakta olan sudan daha fazla payı Türkiye ve İran’dan almak için yeterli siyasi gücü bulunmuyor. Hasan el Cenabi, gelecek yıl içinde Irak’ta suyun başarılı bir şekilde nasıl yönetilebileceği üzerine bir rapor gösteriyor. Oldukça kalın bir yayın fakat bunun, su krizi hakkında 35 kilo ağırlığındaki çalışmanın sadece giriş kısmı olduğunu söylüyor. Bu, Irak’ın su sorununun nasıl hafifletilebileceğini açıklıyor fakat 184 milyar Amerikan doları maliyetle ki hükumetin elinde böyle bir para yok.
Iraklılar azalan su kaynaklarının ülkelerinin görüntüsünü değiştirdiğinin farkındalar. Kasım Sabti, Iraklı ressamların nehirler, göller, sulak alanlar, palmiye ağaçları, ekinler ve bitkileri içeren 90 manzara resminden oluşan bir sergiyi Bağdat’ta açtı. “Fırat ve Dicle kurumadan bu yerlerin hatıralarını koruma altına almalıyız,” diye açıklıyor. “Bunların bazıları gelecek yıl, hiç su olmadığı için yok olabilir.”
The Guardian’da Nazia Parveen imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarlarından Ali Serdar Gültekin’in çevirisi ile paylaşıyoruz
***
Britanya’nın iş yerleri ve konutlarından çıkan milyonlarca ton plastik atığın sonu dünyanın çeşitli yerlerindeki çöplükler olabilir diye hükümetin mali gözlemcileri uyarıyor.
Bangladeş Dhaka’da bir işçi PET şişeleri ayırıyor. Fotoğraf: Zakir Chowdhury/Barcroft
Yüksek miktarlarda ambalaj atığı geri dönüştürülmek ve yeni ürünlere dönüştürülmek için düzenli olarak deniz aşırı gönderiliyor. Fakat bu atıkların aslında Türkiye ve Malezya’daki alanlara dökülüyor olabileceğine dair şüpheler oluştu.
Her yıl Britanya’da 22 milyon ton atık çöp kutularına atılıyor. Geri dönüştürme oranları yüzde 44 oranında sabitlenmiş durumda ve Birleşik Krallık 2020 yılındaki yüzde 50 hedefini tutturamayacak gibi görünüyor.
Britanya kendi plastik atığını geri dönüştürecek alt yapıya sahip olmadığı için deniz aşırı gönderiyor.
Ambalaj geri dönüştürme yükümlülükleri atık üreten 7,000 şirketin belli miktarda geri dönüşüm sağladığını göstermelerini gerektiriyor.
Fakat Ulusal Denetim Ofisi (National Audit Office – NAO) bir raporunda Çevre Ajansının (Environment Agency) İngiltere’deki uygulamadaki ihmalini eleştiriyor.
Söylendiğine göre Michael Gove’un Çevre, Gıda ve Kırsal İşler Bakanlığı sistemin geniş çaplı etkinliğini değerlendirmek için yeterli çabayı göstermemekte ve atıkların ihraç edilmesiyle alakalı risklerin yönetilmesinde “yeteri kadar önlem alıcı” davranmamakta.
Uygulama kapsamında geri dönüşüm yükümlülüğü altındaki şirketler 2017 yılında kendi atıklarıyla ilgilenmek için geri dönüşüm tesisleri ve ihracatçıların “kurtarma kanıtı notlarına” 73 milyon İngiliz Sterlini katkı sağladılar.
2002 yılında beri Çin, Türkiye, Malezya ve Polonya’ya yapılan deniz aşırı atık sevkıyatı altı kat arttı. Bu miktar geçen yılki geri dönüşüm miktarının yarısına denk düşüyor.
Fakat NAO’nun diyor ki “Ajansın, kirlenmiş ya da düşük kaliteli malzemelerin ihracatında sistemin sağlayacağı teşviki kontrol etmek için yeterli yetkilerinin olmamasından kaygı duyuyoruz.”
Bazı malzemelerin Birleşik Krallık standartlarına göre geri dönüştürülmeme riski bulunuyor “ve bunun yerine çöplüklere gönderiliyor ya da kirliliğe katkıda bulunuyor.”
NAO diyor ki, 2017 yılında Birleşik Krallık konut ve iş yerlerinde 11 milyon ton ambalaj kullanıldı ve ambalaj atığının yüzde 64’ü geri dönüştürüldü.
Birleşik Krallıkta şirketleri milyonlarca ton plastik paket kullanıyor. Fotoğraf Leal-Olivas/AFP/Getty Images
“Görünüşe göre sistem, belli başlı geri dönüşüm mevzularıyla yüzleşmeden hedeflere ulaşmak için hükumete konforlu bir yola evrildi. Hükümetin elinde sistemin, şirketleri ambalajları en aza indirmek ya da geri dönüşümü kolaylaştırmak konusunda teşvik edip etmediği konusunda bir kanıt bulunmuyor.”
“Ve sistem, malzemeleri dünyanın başka bir bölgesine, bu malzemenin geri dönüştürüldüğünden emin olmak için uygun kontrollerin yapılmamasına ve diğer ülkelerin bu malzemeleri uzun süre boyunca kabul etmeye devam edip edemeyeceğinin dikkate alınmamasına dayanıyor.”
NAO başkanı Sir Amyas Morse, “Eğer Birleşik Krallık kendi atık ve kirliliğinin etkilerini izlemek konusunda kendine düşen rolü oynayacaksa ambalaj geri dönüşümünde daha sıkı olmalıdır,” diyor.
“Hükümetin, bu sistemin yaratabileceği farkı daha iyi anlaması ve yüksek miktarlarda ambalaj atığının geri dönüştürülmek üzere denizaşırı göndermenin risklerini daha iyi ele alması gerekiyor.”
Tarihsel olarak Birleşik Krallık geri dönüşümü Çin’e gönderiliyor. Çin’in imalattaki baskınlığı yıllar boyunca onu, dünyanın en büyük geri dönüştürülebilir malzeme ithalatçısı yaptı. 2016 yılında Birleşik Krallık, ABD ve Japonya’nın aralarında olduğu gelişmiş ülkelerden 7,3 milyar ton plastik atık ithal etti.
Greenpeace’in geçen yıl yayınladığı veriye göre tek başına Britanyalı şirkeler 2012 yılından beri 2,7 milyar ton plastik atığı Çin ve Hong Kong’a gönderdi. Bu miktar Birleşik Krallık’ın plastik ihracatının üçte ikisi.
Fakat geçen yaz Çin hükümeti, yang laji ya da “yabancı çöpüne” karşı kampanya sonucunda PET içecek şişeleri, diğer plastik şişeler ve saklama kapları ve tüm karışık kağıtlar dahil olmak üzere 24 çeşit katı atığı almayı bırakma niyetleri olduğunu açıkladı. Bu sert kısıtlamalar tüccarları, atıkları alacak başka ülkelere bakmaya zorladı.
Bir Defra sözcüsü “Mevcut ambalaj üreticisi sorumluluk yönetimi geldiğinden beri geri dönüşüm miktarları kayda değer şekilde arttı. Fakat hala alınması gereken çok yol var. Yeteri kadar atığı geri dönüştürmüyoruz ve çok fazlasını ihraç ediyoruz,” diyor.
Yunanistan’ın başkenti Atina’nın doğu kıyısı Pazartesi gününden bu yana yangınlara teslim olmuş, yetkililerden yapılan son açıklamalara göre en az 80 kişi yangından kaçmaya çalışırken hayatını kaybetmişti.
Facia ülkenin en ölümcül yangın felaketi olarak kayda geçerken, kaç kişinin kaybolduğu konusunda henüz resmi makamlardan bir sayı açıklanmadı.
Bölgede kayıpları arama çalışmaları bugün de sürerken bir kötü haber de dünyaca ünlü yönetmen Theo Angelopulos’un evinden geldi.
Film çekimleri sırasında bir motosikletin çarpması sonucu 24 Ocak 2012’de 77 yaşındayken hayatını kaybeden Angelopulos’un Doğu Attika’da bulunan evi yangında harap oldu.
Theo Angelopulos’un eşi Phoebe Economopoulou, eşine ait tüm kişisel mirasın, kitapların, yazışmaların ve belgelerin yandığını anlattı.
Economopoulou, “Theodoros’un tüm entelektüel birikimi belgeleriyle birlikte yok oldu” dedi.
Theodoros Angelopoulos kimdir?
Theodoros Angelopoulos Yunan sinemasının Costas Gavras ve Costas Ferris ile birlikte öncü yönetmeni olarak bilinmektedir. Sanatsal sinemanın en önemli çağdaş temsilcilerindendir. Mitololojik göndermelere bol yer verilen filmlerinde, daha çok bireyden hareketle tarihsel bağlam içinde toplumsal olaylar konu edilmektedir. Özellikle entelektüel bireyin yaşama dair ızdırapları ve düş kırıklıkları işlenir.
Filmlerinde geniş plan çekimler ve uzun sekanslar çokça yer alır. Müziklerinin çoğunu Eleni Karaindrou’nun yaptığı filmleri arasında şunlar sayılabilir: 36 Günleri, Avcılar, Kumpanya, Kitera’ya Yolculuk, Arıcı, Puslu Manzaralar, Leyleğin Geciken Adımı, Ulis’in Bakışı, Sonsuzluk ve Bir Gün, Ağlayan Çayır, Zamanın Tozu.
Theo Angelopoulos, 20-26 Eylül 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilen 17. Altın Koza Film Festivali’nin onur konuğu olarak Adana’ya gelmiş ve ödül törenine katılmıştı. Bu festivalde yönetmenin “Kiteraya Yolculuk”, “Arıcı”, “Leyleğin Geciken Adımı”, “Ulis’in Bakışı”, “Sonsuzluk ve Bir Gün”, “Ağlayan Çayır” ve “Zamanın Tozu” adlı filmlerinin “Balkanların Belleği – Theo Angelopoulos” adlı özel bir bölümde gösterilmişti.
Angelopoulos, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazanan “Sonsuzluk ve Bir Gün” filmiyle ilgili zamanın kendisi için ne anlam ifade ettiği sorusuna ise şu cevabı vermişti:
“Zaman kumsalda taşlarla oynayan bir çocuktur. Filmimde karakterler sanki zaman ve mekan yokmuşcasına zaman ve mekanda yolculuğa çıkar. En önemli soru şudur: Yarın ne kadar sürecek? Bunun cevabı ise “Sonsuzluk ve Bir Gün”dür. Şanslıysak bugün içimizde taşıdığımız gelecek tasavvuruna göre yaşayabiliriz.”
Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ndeki (ODTÜ) mezuniyet töreninde 2006 yılında yargılandığı davada “Güç sahibi eleştiriye açık olmalı” denilerek beraat eden “Tayyipler Alemi” karikatürünü taşıdıkları gerekçesiyle tutuklanan 4 öğrencinin tahliye talebi ”kararın usul ve yasaya uygunluğu” gerekçe gösterilerek reddedildi.
Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliği’nin 11 Temmuz’daki kararıyla tutuklananan ODTÜ’lü 4 öğrencinin avukatları, tutukluluk kararına itirazda bulundu. İtiraz başvurusunda, öğrencilerin yer aldığı bilimsel faaliyetlere ilişkin bilgi ve belgelerle 10 öğretim üyesinin görüşlerine yer verildi. Ankara 5. Sulh Ceza Hakimliği ise “Dayanılan nedenlerle, gösterilen gerekçe ve evrak içeriğine nazaran Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliği’nin kararının usul ve yasaya uygun olduğu” savunarak itiraz başvurusunu reddetti.
Avukattan itiraz: Hangi delili karartacaklar?
Avukatlar, öğrencilerin birçok bilimsel faaliyette yer aldığını belirtirken şu açıklamalarda bulundu:
“Öğrenciler mayınlı arazilerin temizlenmesi ve tarıma açılması için takip cihazı tasarımı, parmak ve el gelişimini tamamlayamamış ya da engelli çocuklar için protez el geliştirilmesi, su ve sel baskınları gibi doğal afetlerde arama-kurtarma ekiplerinin daha verimli çalışması için iletişim ve takip cihazı tasarlanması, bebek ve çocuklarda sık rastlanan hastalıkların evde teşhis edilmesi gibi bir çok projede yer almaktalar. Bu kadar önemli işler yapmış ve daha önemlilerini de yapacak olan bu öğrencilerin cezaevinde bulunmaları anlaşılır değildir. Tutuklama gerekçesinde delillerin toplanmadığından ve delillerin karartılması şüphesinden bahsediliyor. Tutuklanmaları ile ilgili tek delil karikatürün basılmış olduğu pankart. Zaten bu pankartı taşıdıklarını inkâr etmiyorlar. Hangi delili karartacaklar?”