Dünyada birçok farklı bölge aşırı iklim olayları ile yüz yüze.
İklim değişikliği ile aşırı hava olaylarının sayısı ve sıklığının artması arasında ilişkiyi gösteren de birçok bilimsel araştırma bulunuyor.
Küresel iklim değişikliğinin etkileri Avrupa’yı bunalttı. Aşırı sıcaklar hayatı felç etti.
Portekiz’in başkenti Lizbon’da sıcaklık, Cumartesi günü 44 santigrat dereceye çıkarak 37 yılın en yüksek seviyesine ulaştı.
Lizbon’da en yüksek sıcaklık 1981 yılında 43 santigrat derece olarak kaydedilmişti.
Portekiz’de hafta sonu en yüksek sıcaklık ise ülkenin orta kesimlerinde yer alan Alvega’da görüldü. Bölgede sıcaklık 46.8 santigrat derece seviyesine ulaştı. Portekiz’de ölçülen en yüksek sıcaklık 2003’te 47.4 santigrat olmuştu.
Sıcak hava, Portekiz’de orman yangınlarına da neden oldu. Algarve bölgesinde bin hektarlık alan kül oldu. 700 kişilik itfaiye ekibinin alevleri kontrol altına alma çabası sürüyor.
İber Yarımadası’nı etkisi altına alan sıcak ve tozlu havanın arkasında Kuzey Afrika’dan gelen sıcak hava dalgası yatıyor.
Aşırı sıcaklar nükleer santraldeki enerji üretimini durdurdu
Sıcak hava dalgası İspanya’da da rekor sıcaklıkların görülmesine neden oldu.
Termometrelerde sıcaklığın 44 dereceye ulaşması üzerine yetkililer, ülkedeki 50 bölgeden 41’i için sıcaklık uyarısı yaptı.
Sıcak havanın özellikle yaşlılar ve çocuklar için tehdit oluşturduğuna dikkat çekildi.
Fransa’da ise artan sıcaklık nedeniyle dört nükleer santralde enerji üretimi geçici olarak durduruldu.
İsviçre’de askerler üniforma çıkardı
Artan sıcaklıklar karşısında İsviçre ordusu askerlere, üniforma yerine şort ve tişört giyme esnekliği tanıdı. Avusturya’nın başkenti Viyana’da ise patilerinin asfaltın sıcaklığından olumsuz etkilenmesini önlemek için polis köpeklerine özel ayakkabılar giydirildi.
Sıcak hava karşısında Alman demiryolu işletmecisi Deutsche Bahn da trenlerin geç kalması durumunda yolculara ücretsiz su verileceğini duyurdu.
Meteoroloji uzmanları, Avrupa’yı etkisi altına alan sıcak hava dalgasının gelecek haftanın ilk günlerine dek etkisini sürdüreceğini belirtiyor.
Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.
Dünya genelinde 89 kentin çeşitli uluslararası açık kaynak verileri ile incelenmesi sonucu İstanbul, en sağlıklı kentler sıralamasında sondan ikinci oldu. “Dünyanın en sağlıklı kentleri” listesinde Bursa 72. sırada, İzmir de 83. sırada geliyor.
Ev kiralama sitesi Spotahome tarafından oluşturulan puanlama sistemine dünyanın en sağlıklı 10 kentinden 8’i Avrupa kıtasında bulunuyor.
Kentlerdeki yeşil alanlar, spor tesislerinin kalitesi, hava ve su kirliliği, ortalama ömür beklentisi, obezite oranı, iş-özel hayat dengesi gibi 10 kriterin bir araya getirilmesiyle oluşturulan listede en sağlıklı kent Amsterdam olarak belirlendi.
Amsterdam’ı Oslo ve Münih kentleri takip etti.
İtalya’nın Roma ve Milano kentleri de sırasıyla 36 ve 61. sıralarda yer aldı.
İtalyan haber ajansı Ansa, incelemeye alınan iki İtalyan kentinin listenin alt sıralarında yer aldığını belirterek bunu “acı not” diye yorumladı.
OECD Sağlık Endeksi, Dünya Sağlık Örgütü verilerinin yanında kentlerde kişi başına düşen fast food restoranlarını verilendirebilen TripAdvisor gibi sitelerden de yararlanılarak oluşturulan puanlama sistemi sonucunda listenin son 3 sırasında Casablanca, İstanbul ve Şanghay yer aldı.
İstanbul’da yeşil alanlar az
En sağlıklı kent Amsterdam’ın 10 kriter üzerinden ortalama puanı 6.97 olurken, İstanbul’un ortalaması 3.46’da kaldı. 72. sıradaki Bursa 4.61 puan, 83. sıradaki İzmir 3.79 puan aldı.
Genel toplamda 72’nci sırada yer alan Bursa’nın hemen üzerinde 71’nci sırada İskoçya’nın Edinburgh kenti yer aldı. Paris ise 62’nci sırada yer buldu. New York 54’ncü, Barcelona ise 52’nci sırada yer aldı. Aynı kriterlere göre Londra ise 40’ncı sırada.
İstanbul özellikle yeşil alanların oranı, iş-özel hayat dengesi, elektrikli otomobil şarj etme noktalarının sayısı ve yetişkinlerdeki obezite oranları söz konusu olduğunda düşük puan aldı.
İzmir ve Bursa’nın İstanbul’dan farkı ise yeşil alanlar kriterinde daha yüksek puan almaları. Bursa yeşil alanları için 8.28, İzmir 4.9 puan aldı. İstanbul’un yeşil alanlar kriterindeki puanı ise 1.32 oldu.
İlk 10’a giren şehirler şöyle:
1-) Amsterdam (Hollanda)
2-) Oslo (Norveç)
3-) Rotterdam (Hollanda)
4-) Münih (Almanya)
5-) Berlin (Almanya)
6-) Tallinn (Estonya)
7-) Adelaide (Avustralya)
8-) Viyana (Avusturya)
9-) Perth (Avustralya)
10-) Helsinki (Finlandiya)
Sağlıklı kentler listesinin son 10 sırası ise şöyle:
2018’in “Troya Yılı” ilan edilmesiyle Çanakkale Valiliği, bu ay açılması planlanan Troya Müzesi’nden başlayıp Asos Antik Limanı’nda son bulan 120 kilometrelik bir ‘Troya Kültür Rotası’ oluşturdu.
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Anadolu Efes’in ‘Gelecek Turizmde Projesi’ kapsamında desteklediği kültür yolunun güzergâhı antik kentlerden, höyüklerden ve 25 köyden geçecek.
Zeynep Bilgehan’ın Hürriyet’te çıkan haberine göre, Romalı şair Vergilius’un yazdığı ‘Aeneas Destanı’na göre Troya Savaşları meşhur tahta atın şehrin içeri girmesiyle biter. Yıkılan Troya’dan kurtulanların yeni bir yurt kurması için de savaşın kahraman komutanlarından Aeneas görevlendirilir. Tanrılar, Komutan Aeneas’a Troya’ya benzer toprakları gösterir. Aeneas da bu yeri bulabilmek için etrafındakilerle önce bugün Altınoluk’ta bulunan Antandros Antik Kenti’ne yürür. Burada inşa ettikleri gemiyle İtalya’ya giderek Roma İmparatorluğu’nu kurar. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2018’i ‘Troya Yılı’ ilan etmesiyle işte bu göç yolu binlerce yıl sonra yeniden yürünmeye başlanacak.
Önce kazanacak sonra tarihe sahip çıkacak
Rotanın mimarlarından Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Turizm Fakültesi’nden Doç. Dr. Mustafa Boz yürüyüş rotasını nasıl çizdiklerini şöyle anlatıyor:
“Düşle gerçeği birlikte düşündük. Yürüyüşçülere uygun bir güzergâh belirledik. Hem tarihsel yerler olmasına hem de göze hitap etmesine dikkat ettik. Yürüyüşçüler zeytin ağaçları ve bahçelerin arasından hep toprağa basarak yürüyecek, geçtikleri köylerde yerel işletmelere katkıda bulunacak. Bu sayede turizmi de bütün yıla yayacağız. Örneğin Asos’taki oteller kışın da çalışabilecek. Gezginler doğayı, çevreyi ve tarihi severler. Köylüler de gelir kazanmaya başladıktan sonra tarihe daha çok sahip çıkacak.”
Harita üzerindeki rotanın pratiğe geçirilmesi için ÇATKAV’dan dört kişilik bir gönüllü ekibi bir ay boyunca patikalardan, orman ve traktör yollarından ve tarlalardan yürüdü. İki bin kilometre süren keşif yürüyüşleri sonunda en ideal rotayı bulup işaretledi. Her etabın bitişi ve başlangıcı bir köy oldu.
Peki köylerinin ‘yol geçen hanı’ durumuna gelmesi konusunda bölgenin sakinleri ne düşünüyor? Rotanın ilk duraklarından Kalafat Köyü’nün muhtarı Şaban Türker (73), “Köyümüz 100 yıl önce kurulmuş ama nüfusumuz 100’e kadar düştü. Tarım arazilerimiz de az. Gençler artık köyde kalmak istemiyor. Eskiden üç kahvemiz varken bire düştü. Dolayısıyla köyün içerisinden birilerinin gelip geçmesini ve hatta yerleşmesini çok istiyoruz. Burada virane haline gelmiş bir sürü boş ev var. Birileri ekmek kapısı bulursa bacayı tüttürebilir. Şu anda gelene geçene hizmet verebilecek imkânımız yok ama ‘Ben buradan ekmek yerim’ diye dönecek çocuklarımız olacak. Gençler gelince hareket, hareket olunca bereket olacak” diyor.
Rota, köy ile Troya arasındaki 100 yıllık komşuluk ilişkilerini değiştirmiş. Türker şöyle anlatıyor:
“Bugüne kadar Troya’nın bize hiçbir faydası olmadı. Yıllarca çöplerini aldık ama hiçbir karşılık bulamadık. O yüzden ‘Taş yığını, yansın gitsin bu Troya!’ diye düşünürdük. İlyada Destanı’nı okuduktan sonra şimdi başka bir hal aldı. Tarihin önemini, değerini anladıktan sonra bizim için bir taş yığını olmaktan çıktı.”
“Yeni insanlarla tanışmayı çok severiz”
Troya Kültür Rotası Çanakkale, Çıplak Köyü, Yeniköy, Kumburnu, Çamoba, Kalafat, Dalyan Köyü Antik Liman, Tavaklı, Babadere, Kösedere, Tuzla, Gülpınar, Kocaköy, Bademli, Koyunevi, Balabanlı, Bektaş, Kuruoba, Korubaşı, Behramkale ve Assos Antik Limanı güzergâhının dahil olduğu geniş bir alanı kapsıyor. Bölge halkına sürdürülebilir turizm, ev pansiyonculuğu, hediyelik eşya, çevrelerindeki tarihi, kültürel ve doğal değeri koruma gibi eğitimler de verilecek. Rotanın geçtiği 450 nüfuslu Korubaşı Köyü’nün muhtarı Mustafa Gülen “Tarihimiz 1600’lü yıllara dayanıyor. Civarımızda antik yerler var ama köyümüzün geçim kaynağı hayvancılıktı. Bundan sonra turizmin de ekonomimize olumlu etkisi olacak. Biz yörenin en misafirperver köyüyüz. Yeni insanlarla tanışmayı çok severiz. Gelenlerle en azından kültür alışverişimiz olacak” diyor.
Endonezya’nın Lombok Adası dün akşam ikinci kez depremle sarsıldı.
7 büyüklüğündeki depremde en az 142 kişinin hayatını kaybettiği, 200’ü aşkın kişinin yaralandığı bildiriliyor. 900 turist ise ülkeden tahliye edildi.
Amerikan Jeolojik Araştırma Kurumu, depremin merkez üssünün adanın kuzeyi ve yerin 10 kilometre altı olduğunu belirtti.
Depremin ardından 100’ü aşkın artçı deprem kaydedildi.
Sarsıntının ardından tsunami uyarısı yapıldı, ancak uyarı daha sonra geri çekildi.
Sarsıntı Bali Adası’nda da hissedildi.
Deprem nedeniyle en az 3 bin bina hasar gördü. Elektrik kesintileri yaşandı. Yetkililer Lombok’un başlıca kenti Mataram’da çürük malzemelerle inşa edilen çok sayıda binanın da hasar gördüğünü belirtti.
Sahilleri ve yürüyüş parkurlarıyla turistlerin tercih ettiği Lombok’ta geçen hafta meydana gelen depremde 16 kişi hayatını kaybetmişti.
Hasara rağmen her iki adada da havaalanlarının faaliyet gösterdiği bildirildi.
Daha çok Jokowi takma adıyla bilinen Başkan Joko Widodo, depremde hayatını kaybeden kardeşleri için derin üzüntü duyduğunu belirtti.
Hükümet depremde ölenlerin ailelerine 15 milyon rupi (1036 dolar), yaralananlara da 2,5 milyon rupi (172 dolar) ödeyecek.
2016’da Sumatra Adası’nın kuzeydoğusundaki depremde de onlarca kişi ölmüş, 40 bin kişi de evlerinden olmuştu.
Endonezya Pasifik Okyanusu’nda “Ateş Çemberi” olarak bilinen devasa bir fay hattının üzerinde bulunuyor.
Yeni Zelanda, Papua Yeni Gine, Endonezya, Filipinler, Japonya ile Kanada, ABD ve tüm Orta ve Güney Amerika’nın batı kıyısından geçen 40 bin kilometrelik bu hatta gerçekleşen depremler tüm dünyadaki sarsıntıların yüzde 90’ından fazlasını oluşturuyor.
Ayrıca 120’den fazla aktif yanardağ ile Endonezya bu konuda dünyada lider konumda.
Dünyanın neresinden tutsak da bir iyilikte bulunsak?
Hayvanlar mı yoksa insanlar mı? Dezavantajlılardan mı başlasak yoksa ancak ulaşılabilir olanlardan mı?
İyi Şeylerserisi, habitatını paylaştığı canlılara farkındalık geliştirmiş, iyiliği bir ucundan tutmuşların seslerini duyurmak üzere Yeşil Gazete’de devam ediyor
**
İyi şeyler yapan iyi insanları alkışlarla sahneye aldığımız köşemizde bu ayki konuğumuz; benim de yakın zamanda gönüllüleri arasına katıldığım, Önemsiyoruz.
Biz gözümüzün önündeki çocukları ve haklarını ancak gözetebiliyorken; Önemsiyoruz ilk projesinde hapishanede anneleriyle birlikte kalan çocukların da hakları olduğunu hatırlatıyor bize. Hatırlatmakla da kalmıyor, dalga dalga yayılacak bir etki yaratıyor onlar için.
Gönüllülüğe başlar başlamaz yaşadığım hızlı adaptasyon sürecinde Önemsiyoruz ve sosyal girişimcilik ruhuna dair birçok şey öğrenme fırsatı buldum. Yeşil Gazete okurları içinse her birini unutmuş gibi yaptım ve Önemsiyoruz’u henüz bilmeyenler için kurucu Gözde Şekercioğlu’na sorularımı yönelttim.
***
Sima Ertem: Merhaba Gözde! Tam olarak neyi “Önemsiyor”sunuz senden dinleyebilir miyiz?
Gözde Şekercioğlu
Gözde Şekercioğlu: En çok çocukların temel haklarına erişimini önemsiyoruz. Çocukların haklarını çocuklara teslim edebilmek için, çocuğun hayatında aktif rol oynayan yetişkinlere de özen gösteriyoruz ki amacımız dört koldan gerçekleşsin.
Sima Ertem: Peki bir tasarımcı olarak çalışabileceğin onlarca alan varken neydi seni çocuklar için iyi bir şeyler yapmaya iten?
Gözde Şekercioğlu: Lisans eğitimimi Anadolu Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra, İstanbul’a taşındım. Tasarım Yönetimi eğitimi için İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne devam ederken bir yandan da gönüllülük çalışmalarına başladım. Farklı dernekler ve vakıflar için kaynak geliştirme, etkinlik yönetimi ve iletişim alanında çalıştım. Ancak hiçbiri mesleğimi kullandığım çalışmalar değildi.
Ta ki, Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı’nın İçeride Çocuk Var Projesi’nin gönüllüsü olana dek.
Kalbimden geçen ile el becerimin kesişebileceği bir alanı fark ettim ve çocukları anlamaya çalışmak için yola çıktım.
Sima Ertem: Biraz sayılardan bahsedebilir miyiz? Çünkü Küçük Prensçiğimizin dediği gibi, “Büyükler sayılardan hoşlanır.”
Gözde Şekercioğlu: Önemsiyoruz sosyal girişiminin ilk projesi Bir Kucak Oyuncak.
Bu proje, hapishanede annesi ile yaşamak durumunda olan 0-6 yaş aralığındaki çocuklar için tasarlandı. Çocuk sayısı 600-700 arası değişiyor. Annelerinin tutukluluk süresine ya da çocukla ilgilenen diğer aile üyelerinin desteğine göre çocuk 6 yaşı dolana dek içeride kalabiliyor.
Sima Ertem: Hapishanede anneleriyle büyüyen çocukların duygusal ihtiyaçları neler? Biz o dünyayı hayal edemiyoruz kolay kolay. Neden bu konuyu bu kadar önemsediğinizi anlamamız için yardımcı olabilir misin bize biraz?
Gözde Şekercioğlu: Çocuklar anneleri ile kalıyorlar, babalarından ayrılar. Bazı çocuklar dışarıda baba ile kalıp belirli bir süre sonra tekrar içeri gelebiliyor. Bu çocuğun duygusal gelişiminde başlı başına olumsuz bir faktör sayılabilir.
Çocuğun hem annesine hem babasına ihtiyacı var. İkisinden de sevgi, ilgi, kabul ve saygı görmeli. İçeride anne ile kalan çocuğun çevresinde, akranlarından daha çok yetişkinler var. Yetişkinler onun oyun arkadaşı oluyor. Yetişkinin duygusal olgunlaşma seviyesi ya da kendi ihtiyaçlarını ne derece karşıladığı, çocuğuna göstereceği ilginin miktarını ve içeriği etkiliyor.
Dışarıdaki çocuklarda, boşanma ya da ayrı yaşama durumlarında da benzerlikler çıkıyor. Aslında hapishane alanında sınırlandırılmış çevre, az oyuncak, az imkân nedeniyle tespit edilen duygusal ihtiyaçlar, dışarıdaki çocuk için de farklı perspektiften baksanız da benzer oluyor.
Sima Ertem: Bugüne kadar neler gerçekleştirdiniz?
Gözde Şekercioğlu: Biz sosyal girişimcilerin birlikte hareket ederek güçleneceğine ve alanı genişleterek farkındalık yaratabileceğine inanıyoruz. Bunun için birçok girişimle iş birliği kurmayı önemli buluyoruz. İşbirliklerimiz başlar başlamaz paylaşacağız :)
Şu an, geliştirdiğimiz duygu oyunuyla yakın zamanda piyasaya çıkmayı hedefliyoruz. Oyunumuzu geliştirirken tasarımcılar, klinik psikologlar, psikolojik danışmanlar, okul öncesi öğretmenleri, kısacası ekipteki herkes görev aldı. Oyunumuzun prototipiyle mayıs ayında kullanıcılar ile buluştuk ve Good4Trust İyilik Şenliği’nde çocuklarla oynadık. Çocukların oldukça sevdiği bir oyun oldu. Onlarla oynarken fark ettiğimiz geliştirilmesi gereken noktaları yeniden düşündük ve şimdi son aşamadayız. İç ekibimizin değerlendirmesini heyecanla bekliyoruz.
Bir Kucak Oyuncak projesi için geliştirdiğimiz oyuncaklarla Gaziantep Hapishanesi’nde anne ve çocuklarla oynayarak, pilot projemizi başlattık. Altı aylık akademik ve saha araştırmasının sonrasında ortaya çıkan ürünleri bir yılı aşkın süredir farklı çocuk-ebeveynlerle test ediyoruz. Çok disiplinli bir anlayışın hâkim olmasının artılarını çok yaşıyoruz.
Sima Ertem: Siz şimdi bir vakıf mısınız yani?
Gözde Şekercioğlu: Biz bir sosyal girişimiz. Hibrit bir modelimiz var. Bir tarafımız şirket, diğer tarafımız sosyal bir inisiyatif.
Şirket inisiyatife finansal destek sağlıyor, inisiyatif ise şirkete bilgi ve deneyim aktarıyor. İnisiyatifin geliştirdiği üründen ilhamla tasarladığımız bir ürün, ekim ayında satışa çıkacak. Elde edilen gelir, hapishane alanındaki çalışmaların devamlılığı için kullanılacak. Dışarıdaki aileler bizim düzenleyeceğimiz atölyelere katılarak, ürünlerimizi satın alıp eğitimde fırsat eşitliği için destek olabilecekler.
Sima Ertem: Sizinle aynı şeyleri önemseyip kimler size destek oldu bugüne dek?
Gözde Şekercioğlu: Öncelikle vizyonumuzu paylaştığımız benim dışımdaki 30 aktif gönüllü ve 10’dan fazla danışman destek vermeye devam ediyor. 20’den fazla ulusal ve uluslararası şirket, 700’ün üstünde bireysel destekçimiz oldu.
Önemsiyoruz kurulduğundan bu yana, Koç Üniversitesi Sosyal Etki Forumu yürütücülüğünde Unicredit Foundation ve Vehbi Koç Vakfı desteği ile düzenlenen Change With Business projesi kapsamında kurulum hibesi aldı.
İstanbul Bilgi Üniversitesi, International Youth Foundation ve Laureate International Universities ağından Bilgi Genç Sosyal Girişimci Ödülleri 2017 finalisti olarak bir ödül aldık.
UC Berkeley University tarafından sosyal finansman alanında 1999 yılından bu yana düzenlenen Global Social Venture Competition isimli yarışmada finalistler arasına girdik. Dünyadaki 550 girişim arasından seçilen 19 finalist arasında olmak gurur verici.
Geçtiğimiz ay ise Garanti Bankası’nın düzenlediği BBVA Momentum Sosyal Girişimcilik Programı’na katılmaya hak kazanan 10 girişimden biri olduk. 5 ay sürecek program bizim şirket ayağımızdaki eksiklerimizi tamamlamamıza ve ekonomik sürdürülebilirlik için ihtiyaçlarımızı iyi anlamamıza yardımcı olacak.
Her katıldığımız program hem bilmediklerimizi bilmemizi sağlarken hem de iş birliği yapacak yeni insanlar tanımamıza fırsat veriyor. Tahmin edersiniz ki yine heyecanlıyız.
Sima Ertem: Kimlerin, nasıl kurumların size destek olmasını dilerdiniz peki? Neye, kime ihtiyacınız var? Buradan açık çağrıda bulunalım!
Gözde Şekercioğlu: Biz, çocukları önemseyen, çocuk için emek veren bireysel veya kurumsal destekçiler ile yürümeye hazırız, yeter ki değerlerimiz örtüşsün.
Maddi destek alacağımız iş birliklerinin yanında mekân ve hizmet bazlı aynı destekleri verebilecek kurumlar ile de ortak paydada buluşabiliyoruz. Niyet ortaksa, bir yol bulunuyor. Birlikten kuvvet doğuyor. O yüzden; biz, hep birlikte daha güçlüyüz diyoruz.
Sima Ertem: Peki bireysel olarak da destek olabiliyor muyuz size?
Bütçeniz dahilinde desteğinizin karşılığını görünür kılıyoruz ve askıya çıkan oyuncak sayısını bu sayfada güncelleyerek paylaşıyoruz.
Askıya oyun çıkararak destek olduğunuz takdirde hapishanedeki bir çocuğun oyuna ve eğitime erişimi için katkı sağlamış oluyorsunuz. Sürece şeffaflığın yanında hesap verebilirliği de ekleyebilmek ve destekçilerimizin aklına hiçbir soru işaretinin gelmemesi için çok yakında yayınlanacak bir destekçi hakları beyannamemiz var.
Sima Ertem: Ah mesela o zaman; sevdiklerimizden doğum günü hediyesi yerine, Önemsiyoruz.org’a girip askıya birer oyuncak çıkarmalarını isteyebiliriz!
Gözde Şekercioğlu: Ne kadar güzel söylediniz. Ben şahsen, kendi doğum günümde böyle bir hediyeden çok memnun oldurdum. Bence çok da anlamlı.
Sadece Önemsiyoruz için de değil, birçok proje ve sosyal girişim var desteklenmeye değer. Biraz inceleyip bakmak lazım, doğum günü sahibinin öz değerleri ile kesişecek bir proje bulunur. İlgilenen olursa, [email protected] adresine yazabilirler. Biz de bildiğimizi paylaşırız onlarla.
Sima Ertem: Çocuk her yerde çocuk! Sizin bu Bir Kucak Oyuncak ürünlerini biz de satın alıp kendi etrafımızdaki miniklerle oynayabilir miyiz?
Gözde Şekercioğlu: Tasarlanan ürünlerin bir bölümü sadece hapishaneye ulaştırılmak için var.
Bu proje için çalışırken, bazı ürünlerin tüm çocuklara ulaştırılabileceğini gördük. Bu sebeple de Melike Çıtak liderliğinde çizimleri yeni tamamlanmış bir oyunumuz ekim ayında piyasada olacak. İşte o zaman hem atölyelerimize katılabilir hem de ürünlerimizi alabilirsiniz. Bir aile oyunu olarak çıkacak bu ürün, çocuklarınız ile paylaşmanıza fırsat verecek ve çocuklarınızın ihtiyaçlarını gözlemleyebileceksiniz.
Sima Ertem: Bu arada, tüm bu oyuncakların ortaya çıkması uzun bir sürece yayılıyor olmalı. Kimler, nasıl müdahil oluyor bu sürece? Hangi farklı uzmanlık alanlarından faydalanıyorsunuz?
Gözde Şekercioğlu: Ekipteki gönüllülerin ortak çalışması ile ortaya çıkmış ürünlerimiz ve atölyelerimiz var.
Öncelikle, hapishane içine girebilecek bir ürünün ne gibi özellikleri olması gerektiğini araştırdık. Aslında 0-3 yaş için gerekli olan tüm düzenlemeler ile eş bir liste çıktı karşımıza. Çocukların kendine fiziksel zarar vermesine sebep olmamalı hiçbir şey.
Aynı zamanda çocuğun bilişsel ve duygusal olarak da desteklenmesi gerekiyor. Bu ürünleri tasarlarken, her zaman çocuk gelişim uzmanlarının desteğini aldık. İlk tasarım tanımını değerlendirirken çocuğun genel ve özel durumuna dair ihtiyaçlarını anlamak, ürünlere dair renk, malzeme vb. kararları vermek üzere çalışmaların en başından bu yana Uzman Klinik Psikolog Elçin Külahçıoğlu süreçlere dahil oldu.
Ekipte okul öncesi öğretmenleri, psikolojik danışmanlık ve rehberlik mezunları, oyun terapistleri ve uzman psikologlar bulunuyor. Kimler emek verdi derseniz tüm liste burada: onemsiyoruz.org/ekibimiz/
Sima Ertem: Yakın ve uzak gelecekte neler planlıyor Önemsiyoruz?
Gözde Şekercioğlu: Misyonumuzu devam ettirmek için farklı ürün satışları ve atölyeler planlıyoruz. Etkinlikler aracılığıyla farkındalık yaratmak ve ekonomik devamlılık için çalışmak istiyoruz.
Gönüllülerimiz yeni gönüllüler kazandırıyor ekibe, birlikte bir tiyatro oyunu için çalışıyoruz, bir müzik atölyesi için planlamalar yapıyoruz. Oyunlaştırma atölyeleri için bir sosyal girişim ile görüşme halindeyiz. Yapacak çok şey var :)
Ama en önemlisi, Türkiye’nin dört bir yanındaki hapishanelerde yaşayan 0-6 yaş aralığındaki tüm çocuklara oyun kitini ve öğretici içerikleri ulaştırmak için emek veriyoruz.
Önemsiyoruz’un çalışmalarını takip etmek ve desteklemek için
Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.
Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz
Bu amaçla biz [Çocuklar için Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.
***
Mimesis’in Yolculuğu
Bir ağaç olmak yeterliydi, ormanı bilmek için…
Bahçıvan Ling, Kara Orman’daki küçük bahçede türlü türlü çiçekler yetiştirir ve bu çiçeklerin tohumlarını dünyaya gelene dek korur. Tüm mevsimlerin çiçeklerinin birlikte yaşadığı bu bahçede doğa buradaki zamana göre hareket eder. Bir ekinoks günü mavi renkli bir yalıçapkınının Ling’in iksirlerine çarpmasıyla tüm iksirler tek bir tohumun üzerine dökülür. Bu tohum Ling’in gelincik tohumlarından biri olan Mimesis’tir. “Kökleri olmadan, toprağa bağlı olmadan yaşamayı, rüzgarla yükselmeyi” düşleyen Mimesis’in ufkun ötesine geçebilmesi için kanatlara ihtiyacı vardır. Peki Mimesis’in bu düşü gerçek olabilecek midir? Düşlediği hayat ona neleri getirecektir? Bu küçük tohumun hikayesini yazar S. Yeşim Dizdaroğlu kara böğürtlenler, su nilüferleri, koi balıkları ve ikiz deniz atları gibi çeşitli canlılarla renklendirerek keyifli bir okumaya dönüştürür. Kitabın masalsı dili ormanın görkemini açığa çıkarırken, çiçeklerin kokusu başımızı döndürür. Mimesis’in macerası kara yapraklı dev sarmaşıkla mücadelesiyle sona erdi derken yeniden başlar.
S.Yeşim Dizdaroğlu altı yaşında bahçede mavi bir kuş bulur ve bu anısını unutur. Yıllar sonra tekrar hatırladığında ise bu kitabı yazar ve resimler. ÇEKUL (Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı) genel müdürü olarak çalışmakta olan Dizdaroğlu hayal gücüne ve geleceğin düşlerde saklı olduğuna inanır. Hikayenin dilindeki büyüyü kitabın resimlerine de yansıtır.
Ait olunan yeri aramak, acı ile büyümek, umut etmek, doğanın gücü ve dönüşümün mucizesi temalarını işleyen bu kitap yaşamın kaynağına yapılan bir yolculuğu anlatır. Küçük bir tohumdan bir çiçek perisine sonra da kökleri güçlü bir kayın ağacına dönüşen Mimesis ile Dizdaroğlu hayatın döngüsünde değişen rolleri irdeler. Çevirdiğimiz her sayfada ormanın bir saat gibi atan kalp atışlarını hissettirir. “ İyilikle, sezgilere inanarak” niyet etmenin önemini vurgular.
Kara yapraklı dev sarmaşıklarla çevrelendiğimiz şu günlerde yalıçapkınlarının mavi kanatlarında yükselmeyi düşleyen hem çocuklar hem de büyükler için keyifli bir yolculuk sunar.
*Bu kitabı alarak ÇEKÜL Bilgi Ağacının doğal ve kültürel miras eğitimlerine destek vereceksiniz.
Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı [Gıda Güvenliği ve Bağımsızlığı] yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.
Yazılara bugday.org/ adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.
7 – Tarım ilaçları: Bir zamanların umudu nasıl kabusa dönüştü?
İkinci Dünya Savaşı döneminde ortaya çıkan kıtlıkta, meyve ve sebzelere dadanan böcek ve hastalıkları yenmede etkili olduğu için bir zamanlar “hayat kurtaran” ilaçlar günümüzün kabusu haline geldi. Sürekli antibiyotik ya da ağrı kesici almanın bedende yol açtığı tahribat gibi tarım ilaçları da doğada ciddi tahribata yol açıyor.
Örneğin DDT harp yıllarındaki bitten gelen hastalıkları önlemede kullanıldı ve o günün koşullarında harika ilaçtı. Ancak zamanla vücutta biriktiği ve kalıcı hasarlara neden olduğu ortaya çıktı ve faydalarına göre zararları ağır basmaya başladı; 1980’li yıllarda yasaklandı. Mücidine Nobel ödülü kazandıran bir zamanların mucize ilacı DDT doğada çözündüğünde DDE adı verilen ölümcül bir kimyasala dönüşüyor. “Sessiz Bahar” adlı kitabın yazarı Rachel Carson, 1962 yılında DDT gibi kalıcı organik klorlu kirleticilerin biyolojik birikim yoluyla nasıl bitkilerden hayvanlara ve insana, anne sütünden çocuğa geçen ne denli güçlü bir zehir olduğunu ortaya koymuştu. Ancak DDT’nin ABD ve Avrupa’da yasaklanması için sekiz yıl, Türkiye’de yasaklanması için ise 23 yıl geçmesi gerekti.
DDT’den beri tarım ilaçlarının aslında hiç de masum olmadığını anladık. Piyasadaki tarım ilaçlarının etkileri sorgulanırken, yasaklanmış DDT’nin halen bazı yerlerde kaçak olarak kullanılması durumun vahametini ortaya koyuyor. Sakarya Üniversitesi’nin yaptğı bir araştırma, DDT kullanımının devam ettiğini ortaya koyarken, geçen Mart ayında Antalya’nın Manavgat ilçesine bağlı köylerde DDT kullanımını belgeleyen fotoğraflar yayımlandı. Yasa dışı yollardan satıldığı belirtilen DDT’yi etiketsiz ambalajlar içinde satın alan köylüler, kendi yiyecekleri patatesi toprağa ekerken bitkinin köklerine zarar veren böceğe karşı kül ile karıştırıp kullanıyordu.
Yüzyılın başında harika yağ diye sunulan trans yağların da aynı şekilde ne kadar zararlı olduğu anlaşıldı. 2000’li yıllarda sağlığın en büyük düşmanı olarak görülen trans yağlar pratik bir amaç için üretilmişti; sıvı yağlara hidrojen katılarak bu yağların raf ömrü uzatılıyordu. Ancak araştırmalar doğada var olmayan bu kombinasyonun sağlığa beklenmedik olumsuz etkileri olduğunu, kötü kolesterolü yükselttiğini ve kalp hastalıkları riskini artırdığını ortaya koydu. Büyük fast food zincirleri bile, trans yağları ürünlerinden temizleme yarışına girdi. 2006 yılında ABD’deki gıda üreticileri, ürünlerinin içindeki trans yağ miktarını paketlerin üzerinde belirtmek zorunda kaldı.
Bu konuda başka bir örnek de gıda boyaları ile ilgili: 1970’lerde her yerde bulunabilen gıda boyalarından biri olan Kırmızı Boya No.2, Sovyet bilim insanlarının bu maddeyle kanser arasında bir bağlantı bulduklarını duyurmasıyla bir anda piyasadan çekildi.
Son yıllarda yapılan çok sayıda araştırma meyve, sebze ve tahıllardaki ilaç kalıntılarının beslenmeye yoluyla doğrudan sağlığımızı etkilerken, toprak, su ve havayı da kirleterek solucanları, arıları, balıkları, kelebekleri, kuşları da hasta ederek öldürdüğünü ortaya koydu. Artık pestisitlerin (tarım ilaçlarının) sağlık, çevre ve gıdanın sürüdürülebilirliği, dolayısıyla gıda güvenliği ile doğrudan ilgili olduğu biliniyor.
Prof. Dr. Nafiz Delen
Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü emekli öğretim üyelerinden Prof.Dr. Nafiz Delen bu kimyasal bileşiklerin zehirli etkilerini, bilinçsiz ve kontrolsüz kullanıldıklarında yiyeceklerimizde bıraktıkları kalıntılar yoluyla yapabildikleri gibi, yeraltı sularına ve soluduğumuz havaya bulaşarak da oluşturabildiklerini söylüyor. Bu kimyasallar sağlıklı gıda üretimi için gerekli temiz toprak, temiz su ve biyolojik çeşitliliğinidevamlılığını ve gıda güvenliğini tehdit ediyor.
Tarımda kullanılan kimyasalların etkileri konusunda çok sayıda çalışması bulunan Prof.Dr. Delen tarımda kullanılan kimyasalların sağlığa ve doğaya etkileri konusunda sorularımızı yanıtladı:
Günümüzde tarımda istenmeyen böceklere, yabancı otlara, hastalık etmenlerine karşı yaygın olarak kullanılan pestisitler, yani tarım ilaçları sağlığımızı nasıl etkiliyor?
Pestisitlerin söz konusu zehirli ya da toksik etkileri kabaca iki biçime ayrılabilir: Akut ve kronik toksite. Akut toksitenin anlamı, tek dozda alım sonrası, çok kısa süre içinde (dakika ya da saat ile belirtilen bir sürede) zehirlenme belirtilerinin görülebilmesidir. Kronik toksite ise, birden fazla dozda alım sonrası, uzun sürede (haftalar ya da yıllar sonra) zehirlenme belirtilerinin ortaya çıkabilmesidir.
Bu ilaçların kanserlerin artmasında mutlaka etkisi var. Ama bugün hiçbir tarım ilacı için yüzde yüz kanser yapıcıdır diyemiyoruz. Mutlaka epidemiyolojik çalışmaların da yapılması gerekir. Sigarada bunu bilmek kolay… Her doktor hastasına, sigara içip içmediğini soruyor, oradan sigara içmenin hangi hastalıklarla ilişkili olduğu zaman içinde anlaşılıyor; ama yediğiniz marulda hangi tarım ilacının ve ne oranda bulunduğunu bilmiyorsunuz ki? Ya da falan fabrika dumanının kanser yapıcı olduğunu o dumana maruz kalanların sağlık durumlarına bakarak söyleyebilirsiniz ama tarım ilaçlarını insanlara verip de deneme yapamazsınız. Bir tek o ilaca sürekli maruz kalanlarda, örneğin o ilacın üretiminde, deposunda çalışanlarda çıkan hastalıkları değerlendirerek bir sonuca varmaya çalışabilirsiniz. Ama o örnekler de oldukça yetersizdir.
Tarım ilaçlarının bütün türleri toksik etkilere yol açıyor mu? Örneğin böcek öldürücü (insektisit) olarak kullanılan ilaçlar ne tür toksik etkilere yol açıyor?
Organik fosforlu insektisitlerden dimethoate, chlorpyrifos–ethyl (şu anda yasaklanma sürecinde olsa da), chlorpyrifos–methyl ve malathion ülkemizde yaygın olarak kullanılıyor. Bu bileşiklerin dördü de akut toksite riski taşıyor. Sinir sistemini etkileyerek felçlere yol açıyor. Bu bileşiklerden malathion daha düşük zehirlilikte olsa da, vücuttaki parçalanma ürünü olan malaoxon, malathion’a oranla çok daha yüksek zehirlilik içeriyor. Akut zehirlilik açısından, karbamat grubu üyesi ve sistemik (bitki tarafından alınan ve taşınan) özellikteki ve günümüzde pamukta ve tütünde kullanım izni olan methomyl de oldukça riskli bir insektisit.
Chlorpyrifos–ethyl’in insanlarda endokrin (iç salgı bezleri) sistemini etkileme olasılığı var. Bu nedenle söz konusu insektisitin kullanımı, ülkemizde yasaklanma aşamasındadır. Chlorpyrifos–ethyl gibi ülkemizde yoğun kullanılan insektisitlerden cypermethrin’in yanı sıra; abamectin, bifenthrin, cyfluthrin, dimetoate, esfenvalarete, fenbutatin oxide, imidachloprid, malathion, methomyl, phosmet de insanlarda endokrin sistemini etkileyebiliyor. Aynı etkiyi gösteren ve bundan 5 yıl önce tarımda kullanılan oaxmyl ve propargite ise yasaklandı.
Önemli ve oldukça geniş bir grup olan sentetik piretroidler ise sinir sistemini etkileyebilen insektisitler. Diğer yandan, toprak altı zararlılara karşı da önerilen chlorpyrifos–ethyl, yeraltı sularını da kirletebiliyor.
Peki bitki hastalıklarına karşı kullanılan fungisitler?
Fungisitler içinde ülkemizde yoğun olarak kullanılanlardan bakırlı bileşikler, bir ağır metal olan bakırı içeriyor. Bunlar toprakta birikebiliyor ve toprağın verimliliğini etkiliyor. Yoğun bakır alımının insanlarda kan ve karaciğer üzerinde olumsuz etkileri var. Yine ülkemizde yoğun kullanımı olan dithiocarbamate grubu fungisitlerden, mancozeb, maneb ve metiram’ın parçalanma ürünü olan ethylenethiourea (ETU) ve propineb’in parçalanma ürünü propylenethiourea (PTU) tiroid kanseri yapabilme riskinde olan bileşikler. Dithiocarbamate grubu üyesi thiram ise, teratojenik (doğum kusuru oluşturma) ve mutasyon yapıcı riske sahip. Ülkemizde kullanım izni olan, dithiocarbamete grubundan ziram ve thiram ile ETU ve PTU da, genetik zararlara yol açabiliyor. Ayrıca, bu fungisitlerin yer altı sularına geçebilme riskleri var.
Bir de ot öldürücü ilaçları, yani herbisitler var…
Fungisitler gibi, herbisitler de çoğunlukla kronik toksiteye yol açabilen bileşikler.
Ülkemizde yoğun tüketilen herbisitlerden olan 2,4–D’nin, sentezlenme aşamasında, zehirli ve kanser yapıcı olarak bilinen dioksinlerle bulaşabilme riski var. Bu nedenle gelişmiş ülkelerde, örneğin ABD’de, üretilecek 2,4–D’li preparatların dioksinlerden arındırılmış olma zorunluluğu bulunuyor. Ancak Türkiye’de böyle bir koşul yok. Örneğin, emsalden ruhsatlandırmada, ruhsatlandırılacak tüm emsal preparatların (insektisit, fungisit, herbisit gibi) orijinali ile aynı formulasyonu ve etkili maddesinin aynı fiziksel kimyasal özellikleri taşıması isteniyor. Buna karşın preparatın dolgu maddesi ya da yardımcı maddeleri konusunda bir koşul bulunmuyor. Yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre, ülkemizde tüketilen 2,4–D’li preparatların dioksinlerle bulaşık olabilme kuşkusu bulunuyor.
Ülkemizde yoğun kullanılan herbisitlerden olan 2,4–D, glyphosate, linuron, metribuzin , endokrin sistemini etkileyebilecek herbisitlerden…
US EPA’ya (ABD Çevre Koruma Örgütü) göre, dioksinler kalıcı ve birikim yapabilen bileşikler. Yine aynı kaynak, 2,4–D’nin soluduğumuz havayı da kirletebileceğini bildiriyor.
Tarım ilaçlarının su ve toprakta neden olduğu kirlilik kalıcı bir kirlilik mi?
Tabii ama bunu yapan bugün çok sayıda ilaç var. Örneğin toprak tarafından tutulmayan ilaçların yer altı sularını kirletme riski bulunuyor. ABD’de Avrupa’da böyle pestisitlerin su kaynaklarının olduğu yerlerde kullanımı konusunda kurallar getirilmiştir. Türkiye’de ise böyle bir kural yok. Yurt dışında tarım ilaçlarının kullanımında ciddi yaptırımlar konmuş. Mesela Belçika’da en çok seraların olduğu yerin ortasında kalıntı analiz laboratuvarı var. Domates yeşilken çiftçi laboratuvara götürüyor ve hangi ilaçları attığını da liste olarak veriyor; laboratuvar örnekleri analiz ediyor, bu analize göre hasatı ne zaman yapabileceğini söylüyor ve hasata kadar da hangi ilaçları kullanabileceğini belirtiyor. Ve çiftçi bunun için para ödüyor. Hasat başladığında o laboratuvarın elemanları geliyor ve tesadüfi örnekler alıyor. Eğer kalıntı bulunursa ya da çiftçi analizini yaptırmadıysa ya da öneri dışı hareket ettiyse ciddi cezalar veriliyor. Örneğin bir sera ( yaklaşık 7 dekar) bütün ürününü satsa o cezayı ödeyemiyor, o kadar büyük cezaları söz konusu.
Amerika’da bir brokoli tarlasına girdik ve brokoliler olmuştu, kısa zamanda hasat edilmezse bozulma riski vardı. Çiftçiye neden hasat etmediğini sordum. Örnekleri FDA’ya (tarım ilaçları konusunda ABD’nin yetkili kuruluşu) gönderdiklerini, onlardan haber gelmeden toplayamayacaklarını söyledi. Çünkü topladığı üründe kalıntı çıkarsa, elde ettiği kazançtan daha büyük para cezaları ödemek durumunda kalacaktı.
Türkiye’de durum ne?
Türkiye’de daha çok ihracata dönük kontroller var. İç piyasaya dönük kontrol daha az. Tarım ilacı uygulanan arazilerindeki su kaynaklarının konumu veya ilaçların toprağı kirletmesi meselesi ise hiç dikkate alınmıyor.
Ama toprak ve su kirliliği de insan sağlığını doğrudan etkiliyor.
Tabii. Ama ne yazık ki onlara bakılmıyor. Kendi yediğimiz ürünlerde hangi ilaç kalıntısı, ne oranda var, bunları bilmiyoruz. Bakanlık bu konuda analiz yapıyoruz diyor ama sonuçları açıklamıyor, bilmiyoruz. Örneğin, AB her hafta sınırlarından giren tarım ürünlerindeki tüm olumsuzlukları, ülke adı da vererek hızlı alarm sistemi aracılığı ile duyuruyor.
Geçmişte bir kongre için bildiri hazırlıyorduk ve üniversitenin kalıntı analiz laboratuvarında çalışan arkadaşlarımızın da bildiriye katılmalarını istedim. Şu yıl şu kadar domatesten, elmadan ne kadar kalıntı çıktı, ne kadarı limitler altında, ne kadarı limitler üzerinde, bize vermelerini istedik. Veremediler. Bakanlık bunu vermelerini istemezmiş. Alaşehir’de bir kalıntı analiz laboratuvarı var. Onlara rica ettik. Kusura bakmayın, veremeyiz dediler… Yediğimiz üründeki kalıntıyı bilemezken, toprakta ya da suda durumun ne olduğunu bilmek sanırım ki olanaksızdır.
Neden yapıyorlar peki bu analizleri?
İhracat yapanların ürünlerini analiz ediyorlar, zaman zaman da tarlalardan örnek alınıyor ya da siz mesela meraklısınız, istediniz, ona bakıyorlar. Sonuçları Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na iletiyorlar. Ama bakanlık sonuçları paylaşmıyor.
Son zamanlarda Türkiye’de yaygın olarak kullanılan bir heribisitin etken maddesi olan glysophate’in kanser yapma riski bulunduğu kanıtlandı. Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu (International Agency for Research on Cancer) glyphosate’in insanlarda muhtemelen kanser yaptığını açıkladı. Buna karşın ilaç Türkiye’de yasaklanmıyor, hatta AB Çevre Koruma Ajansı sebzelerde izin verilen glyphosate kalıntı miktarını artırıyor. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
İşin resmi yanı şu: Bazı araştırmalara dayanarak, kalıntının belli bir limit üzerinde zararlı olmadığını araştırmalara dayalı biçimde saptadıklarında, kalıntı limitini yükseltebiliyor ya da aksi durumda düşürebiliyorlar. Burada en fazla üzerinde durulan konu, iç salgı bezlerine etkisi oluyor. Örneğin tiroid bezi tarafından salgılanan hormonlara etkisi varsa kalıntı limiti düşürülebiliyor, hatta yasaklanabiliyor.
Glyphosate kalıntısının en ciddi yanı GDOlu ürünler açısındandır. Çünkü bir çok GDO’lu ürüne total herbisit dediğimiz tüm yeşil bitkileri öldüren glyphosate’e dayanıklılık geni aktarılıyor. Örneğin mısıra, pamuğa glyphosate’e dayanıklılık geni aktarıyorlar. Tarlaya glyphosate atıldığında sadece mısır ya da pamuk bitkileri etkilenmiyor ve diğer bütün otlar ölüyor. Bu nedenle glyphosate GDOlu ürünlerde çok kullanılıyor. Türkiye’de GDOlu ürünlerin ekimi/dikimi yasak ama yurt dışından, özellikle Amerika’dan, Çin’den Hindistan’dan vb yerlerden gelen ürünlerde kim bilir ne var, bilmiyoruz. Glyphosate yeşil tüm bitkileri öldürdüğü için, sebzelerde bir kalıntı riskinin olmadığını düşünüyorum. Odunlaşmış kısımlardan alınmadığından meyve ağaçları tarafından da alınamıyor. Odunlaşmamış meyve gövdelerinin olduğu tarlalarda, glyphosate gövdeye değerse, ağaca da zarar verir.
Tarım ilaçlarından en çok etkilenenler çiftçiler. Buna rağmen kullanmaya devam ediyorlar…
En büyük problem tarım ilacı yapanlarda ortaya çıkıyor. Örneğin 2,4-D adlı ilaç buharlaşabiliyor ve bunu uygulayan çiftçilere solunum yoluyla geçiyor. Bizim Ege Üniversitesi Dişçilik Fakültesi ile birlikte bir araştırmamız oldu: Diş hekimleri İç Anadolu’nun kırsalından gelen çocuklarda bu ilacın verdiği diş zararlarını görmüşler. Özellikle bu ilaç buğdayda sorun olan geniş yapraklı yabancı otlara karşı kullanılıyor, ilaçlamaları kadınlar da yaptığı için sütlerine oradan da bebeklerine geçebiliyor. Biz 2,4-D ile farelerde belli dozlarda çalışma yaptık. Onların dişlerinde de aynı olumsuzlukları gördük. Daha sonra aslında dişlere zarar verenin ilacı kendisinin olmadığını, imalatı sırasında 2,4-D’ye karışabilen dioxinler olduğunu anladık. 2000 yılı öncesinde zamanın Tarım Bakanı’na o sonuçları bildirdik ama hiç bir cevap alamadık. 2,4 D hâlâ kullanılıyor ve sanıyorum ki, risk devam ediyor. Örneğin çimde kullanılıyor… Bu kullanımdan sonra çocuklar o çimde oynarsa zarar görme olasılığı var.
2,4-D savaşta kimyasal silah olarak kullanılmıştı değil mi?
Bu ilaç, geniş yapraklı bitkileri öldürüyor, dar yapraklı bitkilere bir zararı olmuyor. 2,4- D’yi ve ülkemizde yasaklı olan türevi 2,4,5-T’yi ABD’liler Vietnam savaşı sırasında Vietkongluların saklandığı ormanlardaki ağaçların yapraklarını döktürmek için kullandılar. Bu nedenle bu ilaca maruz kalan insanlarda ciddi kalıcı hastalıklar ortaya çıktı.
Peki bu ilaçların bu kadar zararlı olduğu biliniyor, neden yasaklanmıyor?
Yasaklamalar konusunda çok dikkatli olmak lazım. Yerine konacak alternatifi yoksa ve ülke koşullarında, sağlığa ve çevreye zarar verecek bir konumda değilse yasaklama konusunu iyi değerlendirmek gerek. Alternatifi olmadan pestisitler yasaklandığında bu kez üretici kendi bildiğini, ruhsatsız ve daha tehlikeli ilaçları kullanıyor.
Tarım ilaçlarını çok bilinçli ve kontrollü kullanmak gerekiyor. İlaç deniyor ama bunların aslında zehir olduğunun farkına varılması lazım. İnsanlar için verilen ilaçları da bilinçsiz kullandığınızda zarar verir. Tarım ilaçları da öyle. Ama tarım ilaçlarının bir özelliği var: Diyelim, siz hiç almamanız gereken bir antiyobitiği alıyorsunuz ve bundan bir zarar görüyorsunuz, bu zarar sizi ilgilendirir. Ama 20 dekarlık tarladaki domatese atılmaması gereken bir pestisiti uyguladığınızda bu ürünü yiyen herkes, yüzlerce kişi, hem de bilmeden etkileniyor. Sadece insanlar değil, toprak, yararlı böcekler, su varlığı, hepsi etkileniyor. Yani istemediğiniz otları temizleyeyim ya da zaraklı böcekleri öldürelim, hastalıkları önleyelim derken, insan dahil binlerce canlıda ciddi bir kirlilik ve hastalığa yol açabiliyorsunuz.
Eskiden bu ilaçlar yoktu. Doğa dostu tarım yapan çiftçiler toprağı zenginleştirerek bitkilerin sağlıklı olmasını ve biyolojik mücadele yöntemlerini benimsiyorlar. Kullandıkları biyolojik ilaçların bir kısmı yurt dışından geliyor. Oysa Anadolu çiftçisinin kullandığı geleneksel bazı preparatlar var. Bunlar bizim araştırma laboratuvarlarımızda geliştirilemez mi ?
Olabilir tabii. Ama doğal olarak bunları bitkilerden elde etmenin ekonomik olacağını da sanmıyorum. Belki özel kullanımlar ya da küçük alanlar için düşünülebilir. En geniş böcek öldürücü ilaç gruplarından biri olan sentetik pretroitler, bitkiden elde edilmiş pretrumun sentetik türevleridir. Ama doğal pretrumu yaygın kullanabilmek için o bitkileri çok geniş alanlarda üretmek ve sonra da bitkilerden pretrumu ekstrakte etmek lazım. Etkinliği ne kadar, araştırmak gerek. Yoğun tarımda verim çok önemli. Yani yüzde 50-60 etkili bir ilacı piyasaya süremezsiniz. Burada yapılması gereken şey etkililiği sadece ilaçlarla değil, diğer savaşım yöntemleriyle birlikte sağlamak, ki buna modern bitki korumada entegre hastalık ve zararlı yönetimi demekteyiz. Bu yolla, tarım ilaçlarının hem kullanımı azaltılmış olur ve hem de zehirli etkilerinin önlenmesi sağlanır. Bu yöntemler arasında, toprağın zenginleşmesi, sulama düzeni, hastalık ve zararlılara dayanıklı çeşitlerin kullanılması gibi yollar bulunmaktadır. Yalnızca ilaçlı savaşımla sorunların çözülmesinin modern bitki korumada yeri yoktur.Örneğin, Türkiye’de toprağın iyileştirilmesine yönelik fazla bir şey yapılmıyor. Çok az yerde yeşil gübreleme, hayvan gübresi kullanımı vs. var. Pestisit kullanımı dışındaki önlemlere de fazlaca başvurulmuyor. Entegre savaşım yöntemine uygun uygulamaların artması zehire olan ihtiyacı azaltır. Burada üzerinde durulması gereken diğer çok önemli bir konu var. Tarım ilacı olarak bazı mikroorganizmalar da kullanılabiliyor. Bunlardan bazıları Bakanlıkça ruhsatlı olmayan ilaçlar. Böyle mikroorganizmaların insan patojenlerini de içermesi söz konusu. Bu nedenle, AB’de, ABD’de yoğun çalışmalar sonrası bu ürünler piyasaya çıkıyor. Bunun için, Bakanlıktan tarım ilacı olarak ruhsatlanmamış mikroorganizma içeren ilaçları kullanmak büyük riskler getirebilir.
Bu bir politika değişikliği gerektirmiyor mu? Daha az sentetik tarım ilacı kullanmak için bu strateji değişikliği olamaz mı?
Elbette. Ama bunun için çok bilinçli çalışmak gerek. Türkiye’de tarım ilacı kullanımının artmasına neden olan şeylerden biri de hastalık yapan mikroorganizamaların, zararlıların ve bazı yabancı otların, bilinçsiz tarım ilacı kullanımı nedeniyle, bu ilaçlara karşı dayanıklılık kazanması. Ancak bunu hemen göremezsiniz. Diyelim A böceğine çok etkili bir ilacı kullanmaya başladınız, önceleri 100 lt suya 100 gr ilaç A böceğine etkili oluyor. Ama bir gün geliyor, bakıyorsunuz artık o ilaç A böceğini fazlaca etkilememeye başlıyor ve ilacın dozunu artırıyorsunuz ama zaman içinde o doz da A böceğini öldürmeye yetmiyor. Önceleri 100 lt suya 100 gr olan dozu, yavaş yavaş 120 gr’a, 150 ve 200 gr’a çıkarıyorsunuz. O da yetmiyor, Bakanlığın size verdiği son ilaçlama ve hasat sürelerine de uyuyorsunuz. Diyelim ilacı attıktan iki hafta sonra domatesi hasat edebilirsiniz. Ama bu, 100 lt suya 100 gr ilaç attığınızda geçerli. Siz oranı artırdığınızda o sürelerin hepsi birbirine karışıyor. Bu sefer kalıntı açısından büyük sorunlar çıkmaya başlıyor. Bizdeki en büyük sorun bu. Bizde tarım ilacı kalıntı sorunlarının en önemli kaynağı hastalıkların, yabani otların ya da istenmeyen böceklerin tarım ilaçlarına karşı dayanıklılık geliştirmeleri.
Bu ilaçlar piyasaya çıkarken bu konuda çalışma yapıp Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından o ilacın ne şekilde hangi stratejiyle kullanılacağının bildirilmesi ve bu bilginin o ilacın etiketinde yer alması gerekir. Sonra da, bu ilaçlarda dayanıklılık gelişip gelişmediği kontrol edilmeli ve gereken ek önlemler alınarak, ilaçların etiketlerine eklenmelidir.
Herkesi kontrol etmek mümkün mü? Toprağın iyileştirilmesi, mevsime göre ekim, yerel ekonominin güçlendirilmesi, dayanıklı yerel tohumların yaygınlaştırılması gibi stratejiler ilaç kullanımını düşürmez mi?
Tabii ki. AB’de ve ABD’de ya da İsrail’de geliştirilmiş bazı dayanıklı çeşitlerin dayanıklılık sağlayan genleri, Türkiye’deki yerel çeşitlerden elde edilme olasılığı yüksek. Örneğin modern domates türlerinde görülen bir çok hastalık bizim yerel domates türlerinde görülmüyor. Domates seralarında tozlaşmayı sağlamak için kullanılan bombus arısı da Türkiye’den Hollanda’ya götürülüp, geliştirildi ve üretildi. Türkiye önemli bir gen merkezi olduğu için bu birikimimizi kullanmalıyız. Ancak modern tarımda, yalnızca yerel çeşitlerle üretim yapmak, verim, nakliyata dayanıklılık gibi konular açısından sorunlar yaratabilir. Bu nedenle, yerli tohum firmalarımıza, bu çeşitlerin geliştirilmesi görevi düşüyor.
Dokumacılar veya bilinen adıyla The Weawers grubu adını 1844’de Silesyalı dokumacıların ayaklanmasını anlatan Gerhart Haufman’ın Die Weber (Dokumacılar) oyunundan alıyor.
Grup 1948’de Ronnie Gilbert, Lee Hays, Fred Hellerman ve Pete Seeger tarafından New York- Greenwich Village’te kuruldu. Dünyanın her yerinden geleneksel halk şarkıları, gospel şarkıları, çocuk şarkıları, blues şarkıları, emek şarkıları ve Amerikan baladları seslendiren The Weavers kendisinden sonra gelen protest- folk şarkıcı ve gruplarını da etkiledi- tetikledi. Bu isimlerden birisi de geçen hafta İstanbul’da veda konseri veren ve bu programda da şarkılarını dinlediğimiz Joan Baez olmuştu…The Kingston Trio, Bob Dylan, Peter, Paul ve Mary, Rooftop Singers, The Seekers, The Weawers’ın izinden giden ve ilk anda aklıma gelen isimler.
Grubun üyelerinden Pete Seeger ve Lee Hays, Amerikan Komünist Partisi’ne üye oldukları iddiasıyla FBI’nın kara listesinde yer aldılar. Baskılar ve engellemeler sonucunda grup 1952’de müzik çalışmalarını sonlandırdı. Pete Seeger solo kariyerine devam etti.
The Weavers 1955’de New York, Carnegie Hall’de bir konser vermek için yeniden bir araya geldiler. Konser büyük bir başarı kazandı ve plak kaydı bağımsız plak şirketi Vanguard tarafından yayımlandı. Konser sonrasında grubun bir ay süren Amerika turnesi gerçekleştirildi. Pete Seeger 1958’de gruptan ayrıldı.
Bugün Pete Seeger ve Lee Hays’i FBI’ya ihbar eden Harvey Matusow’u ve onları sorguya çeken izleme komitesi üyelerinin adını anımsayan var mıdır, bilemiyorum? Ama Pete Seeger bugün de şarkılarıyla birçok insana sesini duyurmaya devam ediyor.
Bugün Açık Radyo’da 1955 tarihli New York- Carnegie Hall konserinin plak kaydını dinletmek istiyorum.
Eşya yüklü kamyon dört saatlik yolculuktan sonra dev bir masaya benzeyen kayalık ve önündeki cami görüntüsüne doğru yaklaşırken babam, motor gürültüsünü bastıran bir sesle şoför mahallinden sesleniyor “Geldik çocuklar, Gülşehir’e giriyoruz!..” Bu denli büyük bir düş kırıklığı yaşayacağımı düşünemezdim. Küçük kız kardeşim Renan annemin kucağında, şoför mahallinde, Şahinur ve Samiye teyzemle ben de kamyon kasasındaki ev eşyalarının önünde oluşturulmuş sette oturuyoruz dört saattir. Nisan ayı, bir yandan tepemizdeki güneş yakıyor, bir yandan da rüzgâr üşütüyor ve battaniyelere sarılıyoruz.
Niğde’den ayrılmadan önce babam Gülşehir’i bize, Kızılırmak’ın kıyısında, yemyeşil meyve sebze bahçeleri arasında şirin mi şirin bir kasaba olarak anlatıyor, biz de Niğde’deki Sır Ali sokağında bunaldığımız için Gülşehir’e gitmek için can atıyoruz. Ama yaşadığım bu şok kabul edilebilir gibi değil.
Kamyon Nevşehir’deki Damat İbrahim Paşa Camii’nin benzeri ve küçüğü olan caminin yanında duruyor ve aşağı iniyoruz. Caminin solunda küçük bir meydan sekiz on dükkândan oluşan bir çarşı görünüyor. Çarşıya doğru yürüyoruz teyzem ve kardeşimle. Biraz ilerde sağda, önünde küçük bir bahçesi ve bir Atatürk büstü olan iki katlı bir bina var. Üzerinde ‘T. C. Gülşehir Kaymakamlığı’ yazıyor. Gülşehir’in altı ay öncesine kadar adının Arapsun olduğunu öğreniyoruz. Teyzem “Niye değiştirmişler ki adını, Arapsun daha yakışıyor buraya” diyor. Biraz sonra babam da geliyor yanımıza; Hükümet konağından çıkan iri yapılı, kumral, mavi gözlü, dalgalı saçları neredeyse kadınlarınki kadar uzun biriyle konuşuyor. Adının Fikret olduğunu söyleyen adam babama “Mustafa Bey, ev biraz yüksekte ama yolu var, manzarası da çok güzel” diyor ve parmağıyla o girişte gördüğümüz büyük kayayı gösteriyor. Şaşkın şaşkın bakıyoruz. O devam ediyor “Biz bir odasında idare ediyoruz, yanımızda bizimkinin iki misli bir odası var; kirası da ucuz, altı lira diyor. Hem Rabia da evde yalnız sıkılıyor, orayı tutalım size” diyor. Birlikte Hükümet konağına giriyorlar.
Evimiz kartal yuvası
Ertesi gün, keçi yolu gibi daracık yollardan çıkarak bin bir güçlükle taşındığımız evdeyiz. Müfettiş olduğu için üç ay sonra Gülşehir’den ayrılacak olan Karadenizli Fikret bey ve karısı Rabia Hanım eve yerleşmemize yardım ediyorlar. Fikret Bey, “İnip çıkması biraz zor ama burası tam bir kartal yuvası” diyor. Gerçekten taa uzaklar görünüyor; yemyeşil meyve bahçeleri, tarlalar, sağda sonradan Koruluk dendiğini öğreneceğimiz ağaçlık, solda Kızılırmak’ın kıvrımları… Başımızı biraz yukarı kaldırdığımızda ise, girişte gördüğümüz Kepez denilen masa şeklindeki dev kayalığın kale gibi yükselen burnu… Teyzem, kardeşlerim ve ben şaşkınız, annemse mutsuz. Hep ağlamaklı bir yüzle dolanıyor ortalıkta. Odanın önünde hayat denilen bir boşluk, karşısında mutfağa benzer üstü yarım kapalı ocak ve tandır var. Onun yanında da kemerli penceresi olan bir başka oda… Bütün evler beyaz taştan ve kemerli.
Olumsuzluklarına rağmen eve alışıyoruz, Gülşehir’e de… Okullar tatilde olduğu için genellikle babamla birlikte iniyoruz aşağıya. Kaymakam Şevket Yurdakul’un oğlu Doğan’la tanışıp arkadaş oluyoruz ve birlikte dolaşıyoruz kasabada. Bazen de o beni bahçelere yakın yerdeki iki katlı kaymakamlık konağına götürüyor, babası da annesi de beni çok seviyorlar. Kocaman evlerinin önünde büyük bir bahçe, ortasında da bir havuz var. Bir gün Hükümet Konağı’nın bahçesinde oyalanırken bütün memurlar ve babam telaşla çıkıyorlar. Babam yanıma gelip “Kaymakam’ın küçük oğlu Doğa havuzda boğulmuş, oraya gidiyoruz, sen eve git…” diyor. İnanmak istemiyorum; babamı dinlemeyip ben de peşlerinden gidiyorum. Konağın önü kalabalık, içerden ağlama çığlıkları geliyor. Bütün kasaba yasa bürünüyor ve birkaç ay sonra Kaymakam ve ailesi Gülşehir’den ayrılıyor.
Fikret Bey’le karısı Rabia Hanım hemen her gece bağıra çağıra kavga edip sabahleyin de barışıyorlar. Annem “Bunlar bildiğin deli” diyor. Bazı akşamlar birlikte yemek yiyoruz. Fikret Bey bana oynamam için bozuk bir el feneri veriyor. Pili aktığı için yapış yapış olmuş. Onarmaya çalışıyorum ama olmuyor. ‘Adese’ denilen ortası kalın kenarları ince camını çıkarıyorum. Sinema tutkum depreşmiş durumda. Adese, elime nasıl geçtiğini hatırlayamadığım bir gramofon borusu, kırık bir ayna parçası ve Niğde’deki gibi annemden yalvar yakar aldığım kullanılmayan bir beyaz çarşafla yeni sinemamı kuruyorum. Güneş ışığını aynayla borunun ağzındaki adeseye denk getirince çarşaftan perde aydınlanıyor, önüne koyduğum her şey perdeye kocaman yansıyor. Bozulmuş bir çalar saat iskeleti bulmam çok güç olmuyor. Saatin sağlam dişlilerini çevirince perdede kocaman bir fabrika çalışıyormuş gibi oluyor, sesini de ben uyduruyorum ve mutluluktan uçuyorum. Mahalledeki yeni arkadaşlarım toplanıp şaşkınlıkla izliyorlar fabrika görüntümü. Fikret Bey “Sen bir mucitsin” diyor ve ne ilgisi varsa ‘Sokrat’ adını takıyor bana. Bunda sanırım bedenime göre kafamın büyüklüğü de rol oynuyor ve Gülşehir’de adım Sokrat’a çıkıyor.
Mühendis olacak benim oğlum
Bir gün Şahinur’la evin yanındaki yarısı yeşil yarısı toprak yerde oynuyoruz. Su dolu bir ibrikle, biriktirdiğim kibrit kutularını getiriyorum. Sapsarı topraktan koyu bir çamur yapıyoruz ve kibrit kutularıyla kerpiç döküp kâğıtların üstünde güneşe seriyoruz. Şahinur bana yardım ediyor ve “Abi bunlarla ne yapacağız?” diye soruyor. Ona beklemesi yanıtını veriyorum. Üç gün sonra döktüğümüz kerpiçler çoğalıp iyice kuruyunca onlarla kapısı ve pencereleri olan iki katlı bir ev yapıyorum. Babamlar çok beğeniyorlar. Annem, “Mühendis olacak benim oğlum büyüyünce” diyor. Evde kartondan kesip biçip yapıştırarak yaptığım kapı ve pencereleri sabah gidip yerlerine takmak için mutlu bir uykuya dalıyorum. O da ne, sabahleyin elimdeki karton kapı pencerelerle gidince kahrımdan ağlamaya başlıyorum. Oradan geçen bir kedi özenerek yaptığım evi yıkmış. Öfkeyle yeni tuğlalar yapıp evi onarıyorum, hazırladığım kapı ve pencereleri dikkatle takıyorum. Fikret Bey de Rabia Hanım da yaptığım eve hayranlıkla bakıyorlar. Fakat mutluluğum uzun sürmüyor, birkaç gün sonra yağan yağmur, evimi çamur yığını hâline getiriyor
O günlerde babamı bir merak sarıyor. Birtakım din kitaplarıyla Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat adlı kitabını okuyor ve elindeki teşbihle hecelerini saya saya aruz ölçüsünde şiirler yazmaya çalışıyor. Yazdıklarını da odada dolanarak okuyor ve ezberlemeye çalışıyor. Bana da şiir yazmamı öneriyor. Ve hiç namaz bile kıymayan babam o yıl oruç tutmaya da başlıyor. Geceleri de Karavezir Mustafa Paşa’nın Kurşunlu Camii’ne teravi namazı kılmaya gidiyor. Birkaç kez beni de götürüyor. Hattâ Kadir gecesi bana da sabaha kadar camide namaz kıldırıyor. Babama kızamıyorum ama çok kırılıyorum. O günlerde bir gün babam elinde eski yazıyla yazılmış bir kartonla geliyor eve. “‘Bu salaten tüncina’ duası, bunun olduğu yere akrep girmezmiş” diyor ve kartonu odanın kapısının üstüne yapıştırıyor. Ama birkaç gün sonra sanki inadınaymış gibi annem odanın girişinde kocaman bir akrebi terliğiyle öldürüyor.
Muyunçur Kağan Türk mü?
Okullar açılıyor. Sabahları Şahinur’la el ele tutuşarak gidiyoruz okula. O birinci sınıfta ben üçüncü. Kısa sürede ikimiz de okulun en parlak öğrencileri oluyoruz. Benim öğretmenim Hasan Bey, okulun müdürü ise Cevdet Bey. Okul Müdürü’nün oğlu Yılmazla tanışıyorum ve hemen arkadaş oluyoruz. Dersler başlayor ve okulun en çalışkan öğrencileri arasına giriyorum. Öğretmenim yaptığım resimleri gösteriyor arkadaşlarıma ve şiirlerimi okutuyor.
Kırlarda bayırlarda
Yemyeşil çayırlarda
Gezdik bahar gelince
Ovalar yeşerince (ve devamı)
Öğretmenime Niğde’deki gibi bir duvar gazetesi yapmak istediğimi söylüyorum. Ama okulda daktilo makinesi yok. Babama onun dairesindeki makinede yazıp yazamayacağımı soruyorum, olumsuz yanıt veriyor. Sonra beni, öğle tatillerinde tavla oynadığı Tarım Müdürü Haluk Bey’le tanıştırıyor. Hâlit Bey’in dairesi kasabanın girişinde tek katlı küçük bir bina. Birkaç gün sonra Muhsin ve Mehmet adında arkadaşlarımla Haluk Bey’inkinin yanındaki odada çok ses etmemeye dikkat ederek duvar gazetesinin yazılarını yazmaya başlıyoruz daktiloda. Beşinci sınıf öğrencisi Yılmaz da bize yardım ediyor. Mehmet târih dersini çok seviyor ve Türk büyüklerinin ismini biliyor. Uygur Hükümdarı Muyunçur Kağan’la ilgili yazı yazmak isteyince, onlar Türk değil diye tutturuyorum ve tartışıyoruz. Mehmet ertesi gün öğretmene tartışmamızı anlatıyor. Hasan Bey ikimize de hak veriyor ve “Çocuklar Türk tarihi daha tam anlaşılmış değil, hem Türk hem de Moğol diyenler var, siz Türk olarak yazın gazeteye” diyor. Mehmet’le tartışmamız da böylece tatlıya bağlanıyor.
Duvar gazetesini okulun girişine tarih şeridini de sınıfa asınca Müdür Cevdet Bey kaymakamı ve memurları okula davet ediyor. Babam da aralarında. Yeni kaymakam kısa bir konuşma yaparak bizi kutluyor ve okuldaki bütün öğrencilere tek ortalı defter ve kurşun kalem hediye ediyor. Kaymakam ve konuklar gidince müdür Cevdet Bey beni ve Mehmet’i odası çağırıyor. Kaymakam Bey’in başarımdan dolayı bana bir suluboya takımı ile resim defteri, Mehmet’e de ‘50 Türk Büyüğü’ kitabı armağan ettiğini söylüyor. Bana da yaklaşan 29 Ekim töreninde okumam için Behçet Kemal Çağlar’ın Cumhuriyet Bayramı şiirini ezberlememi söylüyor. O gün sevinçten havalara uçarak ayrılıyorum okuldan.
Kırklareli’ye bağlı İnece beldesine bağlı Tekkeşeyhler ve Dokuzhöyük mevkiinde, Deba Madencilik Ticaret ve Sanayi A.Ş. tarafından yapılmak istenen; kömüre dayalı Eren-1 Entegre Termik Santrali projesinin Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci kapsamındaki ‘halkın katılımı toplantısı’, termik santral projesinin etkileyeceği köylerde ve İnece ilçesinde yaşayanlar tarafından engellendi.
Doğu Eroğlu’nun Diken’de çıkan haberine göre, İnece ilçesinde belirlenen toplantı salonuna gelen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilileri ve projenin yüklenicisi Deba Madencilik temsilcileri, binin üzerinde yurttaşın gösterdiği tepki sonrasında toplantı salonuna giremeden jandarma tarafından uzaklaştırıldı.
Bakanlık yetkilileri “Halk proje hakkında bilgi almak istemedi” ifadelerini içeren tutanak hazırlayıp ÇED sürecini devam ettirmek için girişimde bulunurken, İnece belediye başkanı ve bölgedeki sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, “Toplantı yapılamamıştır” tutanağı hazırladı.
Trakya Platformu, Kuzey Ormanları Savunması, TEMA, Greenpeace ve Lüleburgaz Kadın Platformu gibi kuruluşlar da bölge halkına destek için İnece’deydi.
Bölge halkı hazırladığı tutanağı Kırklareli’ndeki sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, İnece Belediye Başkanı Şahabettin Vardar, CHP Kırklareli Milletvekili Vecdi Gündoğdu gibi isimler imzaladı. Toplantının yapılamadığına ilişkin tutanak, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na da iletilecek.
Kırklareli Ovası verimli tarım arazileri ve hayvancılık ve süt ürünleri üretiminin yaygın olmasıyla biliniyor.