Ana Sayfa Blog Sayfa 2754

[Kuşlar, Orman ve Ben] Kıltüy-Otçöp-Efpüf’ü geçtik Sazsöz kısmındayız

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

***

26 – Kıltüy-Otçöp-Efpüf’ü geçtik Sazsöz kısmındayız

Bodrum serüveni bir kenarda biraz bekleyedursun (2 aydır duruyor neredeyse), ben geçtiğimiz haftalarda uzun bir aradan sonra yaptığımız ilk ve bir süre için de tek etkinlik “Gençler için Kırsal Yaşama Giriş Temel Eğitim Kampı”ndan bahsedeyim biraz. Söylerken yorulacağınız bu kamp başlığında hafızanızda yer etmesi gereken, “kırsal”,” gençler”, “kamp” kelimeleri olacaktır diye düşünüyorum. Çok kısa bir süre içinde niyet ettik, karar verdik, planladık, duyurduk, uyguladık ve süreçten ve sonuçtan memnunuz.

Gençler için Kırsal Yaşama Giriş Temel Eğitim Kampı

Ufak bir kızılçam koruluğunun berisinde, iki köy arasında ama köylere yakın değil, ekolojik kaygı ve özlemlerle inşa edilmiş, zamanın hikayeleri içinde biricik bir hikayesi olan bir bina ev sahipliği yaptı bu güzel buluşmaya. O binanın hikayesi başka bir yazının konusu olmayı hak ediyor, o nedenle bu yazıya geri dönüyorum.

Aslında ne amaçla yazdığımı da bilmiyorum bu yazıyı ama yazasım geldi, ben de sizlerle paylaşmaya karar verdim. Köşemin adı Kuşlar, Orman ve Ben ya, bunun sembolik anlamı ne diye düşündüm geçenlerde. Başlığı koyarken biraz aceleye gelmişti ve ben de tam içime sinmeden “hadi bu olsun” dedim Alper’e. Şimdi anlıyorum ki en uygun başlıkmış sanki. Ben, içinde olduğum ve yaptığım her şeyle genişleyen veya daralan bir bütünün parçasıyım, yani benim ormanım; ve bana uzak diyarlardan, kendilerinden haber getiren kuşlar; hayatımdaki insanlar…

Bu gençlik kampında çok özel anlar yaşadık hep beraber. Dış evrenimizin sertliğine azıcık dayanmak için yine doğadan medet umduk. Özünde her bireyin günlük yaşamındaki sorumluluklarını tekrar eline alması gerektiğini söylemeye çalıştık. Çünkü doğa gittikçe bizden uzaklaşıyor, biz de her geçen gün daha da doğa dışı yapılara yöneliyorduk. Yakınlaşmanın yolu sırtını doğaya yaslamaktı.

Derin bir nefes almak bu şekilde mümkündü. Düşünün ki, içiniz rahat, karnınız ziyadesiyle doymuş, birlikte ağlayıp birlikte güldüğünüz dostlarınız var. Yeri geldiğinde gerçekleri acı şekilde yüzünüze vuran da. Günlük yaşamı olduğu haliyle yaşıyorsunuz ve bu uyumun en büyük dinamiği “dayanışma”. Etrafta çeşit çeşit varlık var. İnsanlar kendi potansiyellerini kullanacakları işleri yapıyorlar. Etrafta gözü kulağı tırmalayan ses, görüntü yok. Kuş sesleri uzaklardan gelen bir şarkı ile karışıyor.

Bu cennet görüntüsünü hayal etmek için bile vaktimiz yok sanırım. Daha da ötesi bu konuda bir hevesimiz de yok. Hatta o kadar yok ki böyle bir resim hayal etmek bile güç. İmkansız olduğuna inandığımız için.

Kamp süresince aktarılan bilgiler ve bu bilgileri mühürleyecek deneyimlerle; birlikte yaşam ve iş bölümü, gıda ve tarım konularına evrenselden yerele bakış, doğaseverlik ve doğakamlık, yönetişim gibi günlük yaşamımızı doğrudan etkileyen daha büyük düzenlere dair süreçlerin kavranması için yeni kapılar açtı.

Yukarıda tasvir ettiğim cennet hayalinizde ne kadar gerçekse, gerçek yaşamda da o kadar gerçek olabilir. Teorik olarak böyle diyebilir miyiz bilmiyorum ama pratikte bu böyle. İnsan türü olarak projeksiyon yeteneğimizle diğer canlılardan ayrılıyoruz galiba. Hayalini kurduğumuz şeyi gerçekleştirebilmekten bahsediyorum. Ufak çaplı bir yoktan var ediş simülasyonu. Bu simülasyonu deneyimlemenin yolu, bu var ediş döngüsüne girmekten geçiyor. Herhangi bir noktadan girmek mümkün. Mekan olarak da kırsal, büyük destekçi elbette.

İnsanlığın yok oluşu da var oluşu da tarım ve gıda ile olan ilişkisine bağlı. Atın ölümü arpadan oluyor, malum. Denge ve yeter kavramları yeniden tanımlanıyor. İnsanlar tek tek ve toplu olarak vicdanları ile tanışıyorlar. Dünyanın durumuna toptan baktığımızda bazılarımız için karanlık bir görüntü kaplamış olsa da bu pek çok kitapta bahsedildiği gibi “şafaktan önceki en karanlık an” olabilir mi diye de soruyoruz ister istemez. İşin derinine indikçe, elimize bir pertavsız alarak konuya mikro ölçekte bakalım. O detayda, her an bir şafağın önündeki karanlık. O zaman bizlere ömür şeklinde hediye edilmiş bu anları kullanmayalım?

Kıl-Tüy, Ot-Çöp, Ef-Püf işler

Tabii bu yazdıklarım herkes için çok anlaşılır olmasa gerek. O kadar çok bilgi var ki bu konularla ilgili, ömürler yetmez soğurmaya. Dünyada ve zamanımızda canlılığa ait bilgi eksikliği yok. Esas eksik olduğumuz konunun “öğrenme” olduğunu düşünüyorum. Bilgi, doğal özelliğimiz olan donanımlarımızda var olan ve biraz da teknolojinin yardımıyla ulaşabileceğimiz ve hiç kaybolmayan, aksine sürekli genişleyen bir alan. Gelin görün ki bu bilgiler bir birleriyle bağlanmadıkları sürece bulutta çok yer kaplıyorlar. Birbirinden kopuk ama kendi içinde bir evren olan bilgi bulutları var bir tıkla ulaşabileceğimiz yerlerde. Bu bilgilerin birleşmesi gerekiyor.

Öğrenmenin tek yolu da doğrudan deneyimlemek. Bir bilgiyi zihinsel olarak anlamak için zeka yeterlidir. Ama bu anlayış eksik bir anlayıştır. Çünkü bir bilginin insanın bütününe nüfuz eden bir yönü daha da vardır ki bu ancak uygulama ile ortaya çıkar.

Doğayı anlamak istiyorsanız, bu konuya kafa yormuşlara  başvurmanın yanısıra (ki başvurmak kesinlikle gereklidir) toprağa, ormana, kuşlara ve etrafınıza daha dikkatli gözlerle, kulaklarla bakmalısınız. Yetmez, elinize kazma kürek alarak kompost yapmalı, bahçe kurmalı, kendi ekmeğinizi kendiniz yapmalısınız. Kendi ölçeğinizde ve imkanlarınızla. Bu kırlarda, dağlarda, köylerde olabildiği gibi bir metropolün gökdelen mahallesinde de olabilir. Yeter ki yanınıza yönünüze bir şekilde biraz yaşam getirin. Bunu ondan öğrenmek için, kendiniz için yapın.

Gelecek kuşaklar, ya da dünyanın aç toplumları için değil. Basitçe kendiniz için.

Genelde antin kuntin işler yapmamla nam salmışımdır kısıtlı küçük çevremde. Mesela kuş gözlediğim yıllarda kuzenim “kıl-tüy işlerle uğraşıyorsun” diyordu bana. Aramızda şaka olmuştu. Sonra ben doğa korumacılıktan tarım, kırsal, ekolojik yaşam mevzularına dalınca “kıl tüye bir de ot-çöp eklendi” diyerek dereceyi yükselttim. Sonra iş ilerledi ben böyle doğanın parçası olmak meseleleriyle ilgilenmeye başladım daha yoğun olarak. E o alanda da işte kendini doğanın parçası olarak nitelendiren kültürler, örf adet, ritüel, şekil şemal işlerine girdim çıktım. Kuzen durur mu: “aha şimdi de ef-püf mü?” dedi tabii. Bu bizi bir süre götürdü. Ben bu arada durdurulamaz-kaotik- ne yaptığım belli olmayan kariyerimde bir sürü yeni insanla tanıştım. Şairler, hikaye anlatıcıları, müzisyenler, şarkıcılar, dansçılar, film işiyle uğraşanlar doldu hayatım. Anlayacağınız sahnedir, performanstır, açılış-kapanış konuşmalarıdır…benden soruluyordu. İki seyahat arası Kuzen’e uğramışım İzmir’de. Neyse nasıl gidiyor kıltüyotçöpefpüf işleri? diye sordu tabii. Ben de dedim “ef püfü geçtik, saz söz kısmındayız.”

İşini ciddiyetle yapan bir kuş gözlemcisinden dönüştüğüm bu yola şöyle bir bakınca, beni oradan oraya sekmeye ne itti diye? Bulabilmiş değilim ama hayalini kurup yapamadığım çok az şey oldu. Umut gerçekten fakirin ekmeği. Ve bu ekmek bir yandan çok maliyetsiz bir ekmek. Yani umutlanabilmek, bunun için hayal kurmak içsel anlamda gerçekten kendine yeterli bir insan olabilmek için müthiş gerekli.

Hayalim, az sayıda insan dahi olsa katıldıkları bir etkinlik, insan topluluğu, arkadaşlık ilişkilerinde ezberi bıraksın, yeni şeyler yapabilmeye cesaret edebilsin. Yeni denemeler, yeni yanılmalar yaşasın. Kendilerini ve birbirilerini tanısın, tanıdıkları hallerini sevsin. Dünya bu şekilde devam edecek bizler için dönmeye.

Yaşadığımız çağın, üzerinde yürüdüğümüz coğrafyanın (bu cümleden de öğğ geldi ama) ve hatta dünyanın böyle deneyimlere en çok da bu zamanda ihtiyacı var. Medeniyetimiz aşırı derecede yozlaştı. Gelecek için umutlanmak için çok sebebimiz yok. Temel ihtiyaçlarımızın gerçeğinden kopuk yaşıyoruz. Nefes alsak bile atık yaratıyor, ölsek toprakta çürümüyoruz. Toksik bir çağda yaşıyoruz. Her anlamda toksik. Sadece fiziksel bedenimiz ve onun yaptıkları değil; zihnimiz, kendimizi ait hissettiğimiz bütün de toksik. Toksik düşüncelerle toksik gıdalar üretiyor, toksik bir evrende yaşıyoruz. Titreşimimiz böyle bir kaynaktan geliyor. Bu alanı biraz “temizlemek”, arındırmak ve onarmak adına ufak da olsa bir şeyler yapmak lazım. Alanı ayırt etmeden, hatta öyle ki günlük yaşamınıza sirayet etmeli bu hal. İşe kendimizden başlamalıyız.  Daha önceki çağlarda olmadığı kadar önemli bir mesele bu bence.

Kurumsal kutsal kitaplarda insan olmanın tanımları yapılır. İnsanı insan yapan değerler, erdemler, iyi ile kötünün tarifi, hangi durumda nasıl davranacağını gösteren kurallar vardır. Bunlardan bazıları zinhar yasak, bazıları duruma göre değişir, bazıları da kişiye göre. Yapmadığın takdirde yüce bir kuvvetten gelmekte olan bir bela seni kapıda beklemekte.  Günümüzde böyle bir kurallar dizisi yazsak ne çıkardı madde madde? Benim listemde de bir şeyler var, yok değil. Ama herkesin kendine özgü bir listesi olmalı, zaafına, kuvvetine göre.  Liste uzar, eksilir, çoğalır. Ama her biri için yüksek farkındalık gerek. Farkındalık çağımızın en önemli bireysel çabası. Bireysel haklarımızın peşinden koştuğumuz bu zamanda en çok ihtiyacımız olan özellik.

Şimdi ben bütün bunları niye yazdım? Geçirdiğimiz kampta bütün bu konulara dokunduk, konuları birbirine bağladık, zihinde, yürekte ve ellerde. Ama konularımız, toprak, doğa, üretim, türetim, tohum, kompost, ekmek ve topluluktu.

Yaşamın realitesi kan, ter ve gözyaşı; bunu biliyoruz. Ama bir de hakikati* var. O hakikatin peşindeyiz vesselam.

 

*Ne yazık ki burada biraz dil meselesine girmek gerekecek, zira bu iki kelime birbirinin tercümesi gibi görünüyor. Oysa anlamları denk değil. Hakikat kelimesinde bir şey var ki realite kelimesinde o yok. Nedir o? Araştırmadım ama öyle bir hisse sahibim. Bilenler bana yazarsa sevinirim.

 

Güneşin Aydemir

Öküzün İki Boynuzu Arasında Bir Dünya – Dilge Güney

Her toplumun mitolojisi o toplumun kültürel ve zihinsel yapısına ayna tutar.

Batılı ülkelerin çeşitli sanat kolları ile bize tanıtmış olduğu Zeus’u, Afrodit’i çok iyi biliriz ama Türk mitosları ve Anadolu efsaneleri pek bilinmez. Biz de her ayın ikinci haftası yayımlayacağımız Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri dizisi ile çocuklarımızı unutulmaya yüz tutmuş bu öykülerle buluşturmak istiyoruz.

 Yunanca kökenli bir kelime olan mitos (mythos) söz, öykü anlamına gelir. İlk insanlar mitoslar anlatarak evreni, tabiat olaylarını ve yaşamla ilgili sırrını çözemedikleri durumları açıklamaya çalışmışlar.

Mitoslar, tüm efsanelerin, destanların, masalların, hatta bugün okuduğumuz edebi türlerin de kökenlerini oluşturur. Bilinçaltı üzerine çalışan bilim insanları, mitosların evrensel geçerliliğe sahip yaşam kalıpları olduğunu ve her insan için anlamlı mesajlar taşıdığını söyler.

Bu ay, bir zamanlar uçsuz bucaksız suların içinde, bir balığın üzerinde duran sarı öküzün boynuzlarında salınan dünyanın kalbine gideceğiz. Dört köşesinden geçip tam göbeğinde hikayesini dinleyeceğiz.

***

 6 – Öküzün İki Boynuzu Arasında Bir Dünya

 O  zamanlar dünya düzdü.

Dört köşesi ile bir sarı öküzün boynuzları üzerinde dururdu.

Öküzün boynuzları yakuttandı ve tam yedi bin ayağı vardı.

Bir ayağından öbür ayağına gitmek binlerce yıldı.

 

Bu öküz başı tam kuzeye, karanlığa bakan

Bir balığın üzerinde dururdu.

Balık uçsuz bucaksız suların içinde,

Ne zaman titrese, azıcık yönü değişse

Öküz de titrer, düşecek gibi olur;

Dünya zangır zangır sallanırdı.

 

Günün birinde balık öyle kıpırdandı ki her şey titredi.

Öküz düşüp öldü. Balık öldü.

Yer ve gök birbirine girdi;  su, toprak ve hava karıştı.

Yeryüzü bugünkü gibi yusyuvarlak olup yeniden doğdu.

Yer ile gök bir ucu kutup yıldızına bağlı hayat ağacına tutundu.

Böylece bugüne dek dengede durdu.

 

1 – Evrenin Oluşumu

2- İnsanın Yaradılışı ve Erlik’in Doğuşu

3 – Yaşam Tanrıçası – Umay Ana

4 – Dünya Tufanı, İkinci Yaratılış ve Ak Yayık

5 – Ece ile Doğanay

 

 

Yazan: Dilge Güney

Resimleyen: Berna Erözkan Akan

Yeterli gıda tüketebilmek için zehirlenmek gerekmez – Yonca Demir / Bulut Aslan

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı [Gıda Güvenliği ve Bağımsızlığı] yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara bugday.org/ adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

***

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmmıştır

8 – Yeterli gıda tüketebilmek için zehirlenmek gerekmez

Toprağı, suyu, diğer canlıları ve tohumları koruyan ekolojik yöntemler olmadan gıda güvenliğinden söz edilemez. Güvenilir gıda, gıdanın sürdürülebilirliği ve gıda güvenliği, sağlıklı toprak, su ve tohumlarla mümkündür, bu da uygulanan tarım yönteminin doğa dostu olmasına bağlıdır.

Konvansiyonel tarımda verimi artırmak için kullanıldığı söylenen pestisitler, herbisitler, suni gübreler ve hormonlar, toprağı, suyu ve biyoçeşitliliği öldürüyor, insanları hasta ediyor, çiftçileri dünya piyasalarındaki dalgalanmalara karşı korumasız bırakıyor. Kısacası, gıda güvenliğimizi tehdit ediyor. Aşağıda yöntemini ve sonuçlarını özetlediğimiz matematiksel çalışmada görüleceği gibi (Aslan ve Demir, 2018), ekolojik tarım yöntemleriyle Türkiye nüfusunun tamamı rahatlıkla beslenebilir.

Konvansiyonel tarım, ekinleri büyütürken kimyasal gübrelerden faydalanır. İstenmeyen böcekleri ve bitkileri öldürmek amacıyla kullanılan bu kimyasallar, topraktaki diğer canlı organizmaları da öldürür ve toprak enkaza dönüşür. Bu yöntem aynı zamanda olumsuz bir kısır döngü yaratır: Azotlu gübre kullandıkça, aynı toprakta bir kez daha herhangi bir bitki yetiştirmek için daha fazla azotlu gübre kullanmak gerekir. Konvansiyonel tarım, aşırı sulama sonucu temiz yeraltı sularının azalmasına ve tarım kimyasallarının yağmur sularıyla akarsu ve denizlere taşınıp buralarda oksijensiz ölü alanlar yaratılmasına neden olarak su kaynaklarını da olumsuz etkiler.

Doğa dostu tarım yöntemlerinde ise çiftçiler, organik gübre veya kendi yaptıkları kompostu kullanır, biyolojik mücadele, kardeş bitkiler, doğru sulama ve mesafeli ekim gibi yöntemlerden faydalanır. Bu yöntemle işlenen topraklarda azot mineralizasyon potansiyeli daha yüksektir ve bitki hastalıkları daha az görülür. Ekolojik yöntemlerin uygulandığı tarlalarda daha fazla ve çeşitli mikroorganizma faaliyeti vardır. Bu durum pozitif bir döngü yaratarak toprağın daha fazla karbon ve azot içermesine sebep olur. Toprak, aşırı yağış dönemlerinde daha fazla su tutabilir, erozyona karşı daha dirençli hale gelir,  daha az sulama gerektirir ve kuraklık dönemlerinde konvansiyonel yöntemlerle işlenmiş toprağa göre daha verimlidir.

İklim değişikliğinin etkisini artırdığı aşırı iklim koşullarında, dünyanın beslenmesini sağlıklı ve çevreye en az maliyetle sağlamak için çözüm teşkil edecek doğa dostu alternatiflerde; organik tarım, onarıcı tarım, doğal tarım (Fukuoka, 1978), permakültür, biyodinamik tarım gibi çok sayıda yöntemden söz edilebilir.

Sağlık açısından riskler!

Konvansyionel ve doğa dostu… Bu iki tarım modeli, halk sağlığı açısından da büyük farklılıklar gösteriyor. Organik ürünlerde daha yüksek antioksidan, daha az kadmiyum ve daha seyrek olarak böcek ilacı kalıntısına rastlanıyor. Endüstriyel tarımın yarattığı sağlık sorunları arasında kalp hastalıklarında artış, üretimde aşırı antibiyotik kullanımı sonucu bu ilaçların tıpta etkili kullanımının tehlikeye atılması, aşırı pestisit kullanımı sonucu tarım işçileri ve tüketicilerde artan kanser vakaları ve tarım kimyasallarının yarattığı hormonal ve üremeyle ilgili problemler sayılıyor.

Birçok bilimsel yayında, organik tarımın, verim açısından konvansiyonelle yarıştığı, özellikle kuraklık dönemlerinde daha iyi bir performans sergilediği belirtiliyor. Gelişmiş ülkelerde önemli bir verim farkı bulunamazken, gelişmekte olan ülkelerde organik tarım veriminin konvansiyonelden daha yüksek olduğu gözlemlenmiş. Organik tarım yapan çiftliklerin, iki yıllık geçiş sürecini atlattıktan sonra, girdi maliyetlerinin daha düşük olması ve ürünlerini daha yüksek fiyata satabilmelerinden dolayı daha kârlı olduğu belirlenmiş. Fiyatların yüksek olması çiftçilerin emeğinin karşılığını almalarını sağlarken, aynı zamanda tüketicilerin erişimini zorlaştırdığı için eleştiriliyor. Ankara’da Doğal ve Bilinçli Beslenme Grubu’nun kurucularından Ceyhan Temürcü, zehirli kimyasallar kullanılmadan üretilen “gerçek” gıdaların düşük nitelikli endüstriyel gıdalar kadar ucuz olmalarının beklenemeyeceğini çünkü endüstriyel üretimde maliyetlerin dışsallaştırılmış olduğunu söylüyor. Maliyetlerin başkalarının üzerine yıkılması; doğanın sömürülmesi, gıda ve tarım sektöründeki çalışanların sömürülmesi ve maruz kaldıkları sağlık sorunları, dolayısıyla sağlık harcamaları yoluyla tüketicilerin sömürülmesi şeklinde oluyor.

Dünyada çiftçilerin yaşadığı ekonomik sorunların kökünde büyük ölçekli ve monokültür sistemler yatıyor. Küreselleşme sonucu özellikle fakir ülkelerdeki devlet denetiminin kaldırılmasıyla küçük çiftçiler, dünya girdi ve çıktı piyasalarındaki dalgalanma karşısında korumasız kaldı. Bu güvencesizlik sonucunda toprak ve işgücü metalaştı; küçük çiftçiler tarım dışı alanlarda iş aramaya itildiler. Bu durumu konvansiyonel tarımda sıklıkla görüyoruz.

Öte yandan, doğaya ve toplumsal bütünlüğe saygılı üretim, organik sertifikalı tarımın felsefesinde yer alıyor ancak büyük ölçekte ve monokültür şeklinde yapıldığında organik sertifikalı üretimin de çevreye olumsuz etkileri olabiliyor.

Güvenilir gıdaya ulaşmak ve gıda güvenliğini sağlamak için tüketicilerin, gıda üretim süreçleriyle bağlarını güçlendirmeleri, tüketici örgütlenmesine ağırlık vermeleri, duyarlı üreticilerle dayanışmaya gitmeleri, güven duyulan üreticilerin ürünlerine aracısız ulaşmaya çalışmaları ve hatta üretimin bir parçası olmaları gerekiyor.

Ekolojik tarım Türkiye’yi besler

Çoğunlukla büyük ilaç ve tohum şirketlerinin sesini duyuran ve araştırmaları bu şirketler tarafından fonlanan konvansiyonel tarım taraftarlarının temel argümanı, “Başka türlü dünyayı besleyemeyiz, bu kimyasalları ve genetiği değiştirilmiş organizmaları kullanmak zorundayız” şeklinde. Ekolojik yöntemlerin benimsendiği tarımın veriminin düşük olduğu, dünyayı beslemek için çok fazla alana ihtiyaç duyulacağı ve ormanların kesileceği; dolayısıyla, konvansiyonel tarımın daha çevreci olduğu dahi iddia edilebiliyor. Günümüzde açlık sorununun asıl sebebinin yetersiz üretim değil, gıdaya erişim ve adaletsiz gelir dağılımı olduğu açık; gıda israfı ve hatalı beslenme alışkanlıkları da sorunu artırıyor. Konvansiyonel tarımın ve bunun dağılım biçiminin dünyayı besleyemediğinin çok açık olduğunu söyleyen, -yakın zamanda aramızdan ayrılan- Permakültür uygulamacılarından Whitefield, özünde yenilenebilir olmayan kaynakların kullanımı ve verimli toprak kaybı olan bu sistemin krizlerine işaret ediyordu. Whitefield, organik tarımdan da ileri giderek, permakültürün dünyayı beslemek ve sürdürmek konusunda anlamlı bir seçenek olduğunu söylerken, hem toplumsal hem de tarımsal gelişimin yönünün değişmesinin şart olduğunu da eklemişti.

”Ekolojik tarım Türkiye’yi besler” konulu çalışmamızı, “dünya nüfusunu besleyebilme” tartışmasına matematiksel bir katkı sunmak amacıyla yaptık. En gelişmiş optimizasyon yöntemlerinden doğrusal programlamayı kullanarak Türkiye için organik tarım planlaması yaptığımız modelde temel değişkenler, her ilde, orada yaşayan insan ve hayvan nüfusunun gıda ihtiyacını karşılayacak şekilde hangi üründen ne kadar üretilmesi ve hangi hayvan türünden (yerel ırk süt ineği, melez besi sığırı, yumurta tavuğu, vs.) kaç tane yetiştirilmesi gerektiğini temsil ediyor.

Bir il, kendi ihtiyacından fazla üretim de yapabiliyor, fazla üretim kendine yetmeyen başka bir ilin ihtiyacını karşılamak üzere gönderiliyor; bu durumun hesabı nakliye miktarını temsil eden değişkenler tarafından tutuluyor. Modeldeki kısıtlar her ilde var olan ekilebilir alanı kullanarak üretim yapılmasını sağlıyor. Eğer üretim ve nakliye yeterli değilse uygun değişkenler yoluyla eksik gıda miktarı kaydediliyor. Modelin amacı gıdanın kat ettiği toplam yolu ve herhangi bir ilde eksik kalan gıda miktarını en aza indirmek. Veri toplama aşamasında Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) sayfalarından yapılan sorgulamalarla her bölgenin nüfus ve ekilebilir alan bilgilerine, bitkisel üretim istatistiklerini kullanarak konvansiyonel verim bilgisine ulaştık. Bu verim değerlerini Seufert vd. (2012) çalışmasında önerilen oranlarda düşürerek organik tarım verim değerlerini belirledik. Hayvancılık ile ilgili verileri Et ve Süt Kurumu belgeleri ve organik çiftliklerden edindik. Toplamda 81 il, 106 farklı bitkisel ürün, 12 farklı taze ot (yonca, fiğ, yulaf, vb.) ve 4 hayvansal ürünü (sığır eti, inek sütü, yumurta ve tavuk eti) hesaba kattığımız modelin yaklaşık 950 bin değişkeni ve 40 bin kadar kısıtı olup günümüz bilgisayarlarında yarım dakikada çözülebiliyor.

Mesafeler hesaba katılınca model, kendine yetmeyen illere, üretim fazlası olan en yakın illerden ürün transfer ediyor. Haberler iyi: Türkiye organik tarım şartlarında kendisini besleyebiliyor.

Çalışmada, günlük 2300-2400 kcal enerji içeren dengeli mönülerle Türkiye nüfusunu besleyebilmek için ekilebilir alanların yüzde 54’ünün (kişi başı 1,78 dönüm)[1] organik tarım şartları altında yeterli olduğunu gösterdik. Hayvansal gıdaları eklediğimizde ise ekilebilir alanların yüzde 63’ü (kişi başı 2,06 dönüm) yeterli oldu. Örneğin kişi başı sadece 0,051 dönüm ekilebilir alan düşen İstanbul’un gıda ihtiyacının büyük kısmı vejetaryen mönüde Marmara bölgesindeki illerden gönderilmek suretiyle karşılanıyor; ancak hayvansal ürünler planlamaya katılınca, Doğu Anadolu gibi uzak bölgelerden ürün getirtmek gerekiyor. Hayvansal ürünleri modele kattığımızda, bireylerin aldığı kaloride yüzde 3’lük bir artışın, ekilebilir arazi kullanımında yüzde 17’lik bir artışa sebep olduğuna şahit olduk.

Bu sonuçlar, vejetaryen beslenmenin hayvansal gıdalar içeren bir diyete kıyasla daha az kaynak tükettiğini doğruluyor. Optimizasyon algoritması, hayvancılıkta yerel ırkların meralarda otladığı, hava ve ot şartları elvermediği dönemlerde de yaz sonu kesilmiş kurutulmuş otlarla beslendiği ekstansif üretimi mümkün olduğunca tercih etti, ancak meraların yetmediği noktada, melez ırkların tahılla beslendiği entansif hayvancılığa yöneldi. Bu da entansif hayvancılık yönteminin aslında daha fazla girdi kullanarak daha az çıktı üreten bir sistem olduğunu gösterdi.

Şiddetli kuraklık sonucunda İç Anadolu’nun tarım yapılamaz bir duruma düştüğü bir senaryoyu da test ettik. Tarımsal anlamda şanslı bir konumu olan ülkemiz, bu zor şartlar altında dahi kendini organik tarım ürünleriyle besleyebiliyor ancak bu senaryoda ekilebilir alanların yüzde 88’i kullanılıyor (kişi başı 2,90 dönüm) ve geri kalan toprakların çoğu nadas alanı. Bu sonuç “varsın kuraklık olsun” şeklinde anlaşılmamalı, daha ziyade doğa dostu tarımın, aşırı iklim koşullarında, çevreye zarar vermeden ve gelecek kuşakları zor durumda bırakmadan dünyanın beslenmesini sağlayabilecek ve hatta toprak üzerinde onarıcı bir etki yaparak, küresel iklim değişikliğinin hızını yavaşlatabilecek bir alternatif olduğuna işaret ediyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütüne göre (FAO), dünyada kişi başı 2,18 dönüm ekilebilir alan bulunuyor. Aldığımız sonuçlardan anlaşılacağı gibi, sadece Türkiye nüfusunu değil dünyayı da tamamen ekolojik yöntemlerle yetiştirilmiş tarım ürünleriyle besleyebilmek için yeterince ekilebilir alan vardır. Tamamen doğa dostu tarıma geçmiş bir Türkiye, hem kendi halkını sağlıklı bir şekilde besleyerek gıda güvenliğini sağlamış bir ülke olabilecek, hem de fosil yakıt tüketimini azaltmış ve sürdürülebilirliğe katkıda bulunmuş olacaktır.

KAYNAKÇA:

Acs, S. vd. (2007) “Conversion to organic arable farming in The Netherlands: A dynamic linear programming analysis”, Agricultural Systems,94:405–415.

Aslan, B. ve Demir, A.Y. (2018) “Organic Farming Suffices to Feed a Country: a Large-Scale Linear Programming Model to Develop an Organic Agriculture Plan for Turkey”, Sustainable Agriculture Research  7(1): 118–136.

Altieri, M.A. ve Rosset, P. (1996) “Agroecology and the conversion of large-scale conventional systems to sustainable management”, International Journal of Environmental Studies 50: 165–185.

Badgley, C. vd. (2007) “Organic agriculture and the global food supply”, Renewable Agriculture and Food Systems, 22(2):86–108.

Barański M. vd. (2014) “Higher antioxidant and lower cadmium concentrations and lower incidence of pesticide residues in organically grown crops: a systematic literature review and meta-analyses”, British Journal of Nutrition, 112(05): 794–811.

Drinkwater, L.E. vd. (1995) “Fundamental differences between conventional and organic tomato agroecosystems in California”, Ecological Applications, 5(4): 1098–1112.

Erzincanlı, H.O. (2013) Organik Ötesi Tarım, Yeni İnsan Yayınevi, İstanbul. (Türkçe)

Keim, B. vd. (2013) “The Age of Plenty.” IEEE Spectrum,  50 (6): 1-3.

Keyder, Ç. ve Yenal, Z. (2011) “Agrarian change under globalization: markets and insecurity in Turkish agriculture”, Journal of Agrarian Change 11(1): 60–86.

Liebig, M.A. ve Doran, J.W. (1999) “Impact of organic production practices on soil quality indicators”, Journal of Environmental Quality, 28: 1601–1609.

Mollison, B. (1991) Introduction to permaculture, Tagari Publications, Tasmania.

Mulvaney, R.L. vd. (2009) “Synthetic nitrogen fertilizers deplete soil nitrogen: a global dilemma for sustainable cereal production”, Journal of Environmental Quality, 38: 2295—2314.

Pimentel, D. vd. (2005) “Environmental, energetic, and economic comparisons of organic and conventional farming systems”, BioScience 55(7): 573—582.

Reganold, J.P. ve Wachter, J.M. (2016) “Organic agriculture in the twenty-first century”, Nature Plants, 2: 1-8.

Whitefield, P. (2016) “Can permaculture feed the world?”, Permaculturehttp://www.permaculture.co.uk/articles/can-permaculture-feed-worldErişim 1 Mart 2016.

[1] Türkiye’de 2013 yılı itibariyle kişi başına düşen ekilebilir arazi 3,3 dönümdür. TÜİK, 2013, İstatistiklerle Türkiye.

Fotoğraflar: Jade Çiftliği, Şaban Burhan Çiftliği

 

Yonca Demir

 

 

 

 

Bulut Aslan

[Babil’den Sonra] Başka türlü bir şey benim istediğim

Taner Öngür, Moğollar’ın yeniden bir araya gelmeye çalıştığı günlerde, 1992’de bir solo albüm yapmıştı: Alarm. Öngür albüme de adını veren bu şarkıyı o yıllarda gazetelerde yayınlanan çevre felaketleri haberlerinden yola çıkarak yazmış ve bestelemiş. Moğollar bu şarkıyı yenden bir araya geldikleri 1993 yılında konser repertuvarlarına aldılar ve birçok konserde bu şarkıyı onlardan dinledik. Taner Öngür şarkıda: “…Anlat bunları herkese/ Mümkünse anlaşılır bir şekilde/ Gezegenimiz ellerimizde/ Yaşatabilirsek, kurtarabilirsek eğer/ Düşün bir an geleceğini/ Düşün bir an çocuklarını/ Düşün bir an şu yaşadığın dünyayı/ Çünkü başka hiçbir şansın yok/ Başka hiçbir şansımız kalmadı artık” diyordu.

Açık Radyo da neredeyse kurulduğu günden bugüne yaklaşan küresel ekolojik yıkımı anlatıp, duruyor. Bugün de her sabah Açık Gazete’de gezegende yaşanan iklim felaketleri haberlerini dinleyerek güne başlıyoruz. Birçok program ve programcı iklim bahsiyle yaklaşan tehlikeyi anlatıyorlar. Aslında yaklaşan demek de doğru değil, artık bizler de iklim yıkımının sonuçlarını yaşıyoruz, yıkımın mağdurlarıyız.

İki hafta önce kayıt için radyoya gelmek üzere hazırlanıyordum ki 2-3 saat süren bir fırtınanın içinde kalakaldım. Köyde çatılar uçtu, bahçedeki ceviz ağacının dalları kırıldı geldi odamın camına dayandı, evin çatısındaki elektrik direği kırıldı, evlerin arasından küçük nehircikler oluştu, minibüs yolu ulaşıma kapandı. O haftayı geçen yıldan bir kayıtla yapmak durumunda kalmıştım.

Peki ne yapmak lazım? Bu soruyu kendime hep soruyorum. Belki ilk yapmamız gereken şey yerel yöneticilerimize de bu soruyu yöneltmek olmalı. Yazın ortasında bir anda beklenmedik iklim hareketleri oluyor ve yaşam alanlarımız hem insanlar ve hem de diğer canlılar için yaşanamaz hale geliyor. Geçen gün Ordu’da yaşananlar en somut örnek. Bir kent neredeyse yerle bir oldu. 500 bin insanın perişanlığından söz ediyor gazeteler. MHP Ordu milletvekili bile isyan ediyor artık: “Laf değil, icraat görelim!” diyor.

Bizler de MHP’li vekil Cemal Enginyurt gibi sesimizi yükseltelim. 8 Eylül’de 350 org ve Kadıköy Belediyesi’nin dünyanın birçok kentiyle eş zamanlı gerçekleştirilecek olan “İklim İçin Ses Ver” etkinliği Kalamış Parkı’nda gerçekleştirilecek. Bunu da bugünden duyurmuş olayım. 350 org.dan Efe Baysal’ı önümüzdeki haftalarda programıma konuk edeceğim hem iklim meselesini konuşacağız ve hem de yanında getirdiği şarkıları dinleyeceğiz.

Aklımız bir şeylere ermeye başladıkça NASIL BİR HAYAT İSTİYORUM? sorusu aklımıza takılıyor ve aramaya başlıyoruz. Bu arayış bu hayattan gidene kadar bir ömür boyu sürüyor. Benim için de öyle oldu. Yaşadığım anlar çoğu zaman yaşamak istediğim anlardı ama gün geliyor ki artık o anlar dilediğimizce yaşamamıza izin vermeyen müdahalelerle bölünüyor. Başka türlü bir şey aramaya başlıyorsunuz. Bu arayış tek başına olmuyor ve o zaman benzer yaşamları arzulayan insanları arayıp bulmaya başlıyorsunuz.

Hüseyin Çakır, Neşe Düzel ile bir KÜYEREL toplantısı sonrasında.

3 hafta önce Joan Baez’in İstanbul’daki veda konserine özel bir Joan Baes programı yapmıştım. Programda 1980’lerin sonuna doğru daha güzel bir dünya özlemiyle bir araya geldiğim dostlarımdan birisinden, ağabeyim Hüseyin Çakır’dan bahsetmiş ve programda şarkıları onun için çalmıştım. Geçirdiği bir rahatsızlık sonucu yoğun bakımdaydı ve ama umut verici gelişmeler oluyordu. Doktorları artık müzik dinlemeli diyorlardı. Ben de buradan Çanakkale’ye, ona şarkılar göndermiştim. Umudum bir an önce yaşama dönmesi ve programda onunla bir söyleşi yapmaktı ama olamadı. 40 gün hayata tutunmaya çalıştı ve 4 Ağustos’ta hayata veda ettiği haberini aldık. Ertesi gün İstanbul’da son yolculuğuna uğurlandı. Ben Yeşil Kamp’taydım ve ne yazık ki uğurlamaya katılamadım.

Hüseyin Çakır 1995’de kurulan ve sonra Düşünce Enstitüsü’ne dönüşen KÜYEREL’in kurucularından ve uzun bir zamandır da en çok emek verenlerindendi. Barış, demokrasi, insan hakları, özgürlükler için çabaladı. Kamuya açık toplantılar düzenledi, kitaplar, yazılar yazdı.

Anadolulu yazar William Saroyan diyordu ki: Hiç kimse hakkında bir şey yazılmadan bu dünyadan göçmemeli…

Kuyerel yazarlarından Nabi Yağcı, arkadaşı, yoldaşı Hüseyin Çakır’ın ardından kaleme aldığı yazının “Umuda tutunmak ve Hüseyin Çakır üzerine” başlıklı bölümünde

“Hüseyin’in sevenleri, dostları, yoldaşları olarak, çok ciddi bir kalabalıkla son yolculuğuna uğurladık onu. O nedenle sevgiden söz edeceğim ilkin.

Hüseyin ölmemiş de yaşıyor olsaydı, onun üstüne konuşuyor olsaydık, her birimiz onun beğendiğimiz beğenmediğimiz tarafları, paylaştığımız, paylaşmadığımız fikirleri üstüne konuşacaktık. Her birimiz üstüne konuşulacağı gibi. Hiçbirimiz, hiçbir insan mükemmel değildir ama mükemmelin peşinde koştuğu için Tanrıları yarattı insanoğlu.

Sonra da Tanrılar adına bir diğerini yargılama hakkını kendinde buldu. Bu hep böyle süregitti ve gidecek.

Fakat bir şey var burada: Tanrılığa soyunmuş ama Tanrıları güldüren insan türü olarak bütün yanlışlarımıza, aptallıklarımıza, sakarlıklarımıza, etrafımızı kırıp dökmelere karşın bazılarımız ya da pek çokları bütün bunlar içinde hayat tablosuna bir sevgi fırçası atar. Bu sevgi çizgisi tarif edilemezdir. Ne kendisi farkındadır ne de onu yaşarken yargılayan insanlar. Sevgi, dostluk çizgisi bir ressamın tablosuna attığı bir fırça darbesi gibidir, tablo bitince ancak fark edilebilen. Ya da bir yaşam sonlandığında…” diyordu ve “…Edebiyatta hep gülün dikeninden söz edilir de nedense dikenin gülünden söz edilmez. Oysa yaşarken her birimiz gül değil dikeniz ama pek çoğumuzda dikenin gülü de var ama gizli. Ne yazık ki bunu ancak insanlarımızı kaybettiğimizde anlıyoruz. ‘Meğerse ne kadar severmişim onu’ diyerek.

Ölümlerden önce dikenlerin güllerini derlemek olanaksız mı acaba? İşte bunu bilemiyorum…” sorusuyla yazıya devam ediyordu.

Yazının umuda dair bölümü de şöyle: “…Umut, bize sonunda ölümü getirecek olduğunu bildiğimiz hayata tutunmaktır. Sonu kesin olarak başarıyla bitecek bir mücadelede umudun yeri yoktur. Umut, kazanmanın milyonda bir ihtimal olduğu durumda söz konusu olur ancak. Sonunda kaybetseniz de önemli olan her durumda umuda sarılmaktır…

Bugün gezegenimiz üzerinde yaşayan tüm canlılar iklimsel, sosyal, siyasi, ekonomik ve daha birçok bakımdan zor günlerden geçiyor. Başka bir hayat istiyoruz ama bu ne kadar mümkün? Onu tam olarak kestiremiyoruz. Nabi Yağcı’nın yazısında dediği gibi daha güzel günlere dair umudumuzu koruyabilirsek bu bile iyi.

Yaşamımız boyunca iyiye-güzele olan umudumuzu diri tutan insanlarla hem hal olduk. Günü geldi onlardan ayrılmak zorunda kaldık. Ağustos ayları tam bir yaprak dökümü ayı oldu. Değişik tarihlerde sevdiklerimizi kaybettik. Sarkis Çerkezoğlu 2009 Ağustos ayında hayata veda etti. Harun Karadeniz, Fikret Otyam, Beyoğlu’nun akordeoncusu Madam Anahit, büyük şair Federico Garcia Lorca, türküleriyle ruhumuzu arındıran Mustafa Başaran Dede, futbolun haşarı çocuğu Metin Kurt ve en son Hüseyin Çakır bir ağustos gününde hayata veda ettiler. Can Yücel de 12 Ağustos 1999’da hayata veda etmişti.

Bazen Can Yücel’in bir şiirindeki “Başka türlü bir şey benim istediğim” dizesi gelip aklımızın bir ucuna takılıveriyor ve yaşamımız boyunca başka bir hayata, daha iyiye- daha güzele olan umudumuzu diri tutan insanlarla bir biçimde buluşuyoruz, zaman içerisinde hem hal oluyoruz. Açık Radyo da 20 küsur yıldan beri benim için böyle bir buluşma yeri oldu.

Yeşil Düşünce ile de ilk kez radyom aracılığıyla tanıştım. Uzun yıllar boyunca Ömer Madra’yı dinledim, izini sürdüm ve Yeşiller’in Beyoğlu Yeşil Ev’de düzenledikleri Yeşil Okul’da Ömer abinin derslerine katıldım. Yeşiller’i de ilk kez orada yakından tanıdım. Yani 8-9 yıl öncesinden bahsediyorum. O tarihte Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin üyesiydim ama giderek “…acaba ayrılsam da Yeşiller’e mi dahil olsam?” diye de düşünmeye başlamıştım. Buna gerek kalmadı, bir süre sonra EDP ile Yeşiller bir araya gelip YSGP’yi kurduk. Birkaç yıl önce de Yeşiller, YSGP ile yollarını ayırıp bir hareket olarak yola devam etme kararı aldılar ve ben de onlarla yola devam etmeye karar verdim. Yaklaşık iki yıl önce Yeşil Gazete kolektifine emek vermeye başladım. Bugün de tıpkı Açık Radyo’da olduğu gibi Yeşil Gazete ile de daha iyi-daha güzel, başka bir hayat özlemime derman arıyorum.

Bu ay 1-5 Ağustos tarihlerinde Yeşiller’in 17. kez düzenlediği Yeşil Kamp’a katıldım. Bu kamp katıldığım 3. Yeşil Kamp oldu. Yeşil Kamp’lar her sene doğaya uyumlu, sürdürülebilir, erkek egemenliği reddeden, şiddetsiz, doğrudan demokrasiye inanan, adil paylaşımdan yana, özgür yaşamı savunan, çeşitliliği koruyan, küresel mücadelenin parçası olan yeşil politikanın özümsenmeye çalışıldığı buluşmalar oluyor.

Bu kamplarda uluslararası yeşil düşüncenin temellerini kavrama, ekolojist değerleri benimsemiş insanlarla tanışma, birlikte şarkılar söyleme ve dünyanın sorunlarına doğanın haklarına saygı duyan bir yerden bakarak çözümler üretebilme şansını yakalıyoruz.

Bu yıl da öyle oldu. Türkiye’nin çeşitli kentlerinden ve Avrupa’dan gelen yaklaşık 150 katılımcıyla birlikte 5 gün boyunca toplumsal cinsiyet meselelerinden, doğanın haklarına, gıda politikalarına, su krizine, demokrasiye, eğitime, sosyal fayda meselesine, yaşamsal hukuka, iklim değişikliğine ve Yeşil Politikanın ilgi alanına giren birçok meseleye dair alternatifleri konuştuk. Esmeray tek kişilik oyunu “Kestirmeden Hikayeler” ile konuğumuz oldu. Dileyenler Tuba Yalçın ile Yoga yaptı. Dileyenler Bahar Vidinoğlu ile doğal uyumu keşfetmek için bir araç olan Skineer Bırakma Tekniği’ni çalıştılar. Dileyen Gökalp Ceylan ile güneş, rüzgâr ve kömürü konu alan görsel tasarımlar ürettiler. Dileyen denize girdi. Ama son gece hep birlikte Ömer Ongun’un “Bir Enstrüman Olarak Bedeni Yeniden Tanımak- Beden Müziği Çemberi” nde yer aldık.

Hani hayatta bazen hiç bitmesin dediğiniz anlar olur ya; Yeşil Kamp’lar benim için tam da bu anı ifade ediyor. Yeşil Kamp’ın haber ve fotoğraflarına buradan ulaşmanız mümkün. Belki gelecek sene sizler de bu kampın katılımcısı olmak istersiniz.

Bugün 15.00’de Açık Radyo (94.9) Babil’den Sonra’da hayata, düne, bugüne ve yarına, umuda, aramızdan ayrılan dostlarımıza, Yeşil Kamp’a dair biraz muhabbet edip, Yeni Türkü’den şarkılar dinleteceğim.

Ne diyordu Nabi Yağcı, Hüseyin Çakır’ın ardından yazdığı yazıda?

“…Umut, bize sonunda ölümü getirecek olduğunu bildiğimiz hayata tutunmaktır. Sonu kesin olarak başarıyla bitecek bir mücadelede umudun yeri yoktur. Umut, kazanmanın milyonda bir ihtimal olduğu durumda söz konusu olur ancak. Sonunda kaybetseniz de önemli olan her durumda umuda sarılmaktır…”

Hepimize umutla, sıkı dostluklarla, keşke hiç bitmese diyebileceğimiz anlarla dolu dolu yaşayacağımız, iyi müziklerle, güzelliklerle bezeli, doğayla barışık bir yaşam diliyorum.

 

Ercüment Gürçay

Turkey’s Greens (Yeşiller) gathered at Green Camp 2018

Yeşil Kamp (Green Camp), which have been organised by Yeşil Düşünce Derneği for four years to understand roots of green thinking, to meet with people who internalised ecological values, to sing songs together and to find a way out to problems of Earth which respects the rights of the nature, was held between 1-5 August with the “Alternatives” title at Son Gemi Camping, Bektaş Köyü, Assos, Çanakkale. Yeşil Düşünce Derneği is an NGO working for proliferation of green politics which is nature friendly, sustainable, patriarchy refuser, nonviolent, fare sharing and freedom advocator, diversity protector part of the global struggle.

This year Yeşil Kamp was held by participants from Turkey and Europe such as Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Slow Food Türkiye / Fikir Sahibi Damaklar, Anadolu Meraları, Kokopelli Şehirde, Yuva Derneği, Federation of Young European Greens- FYEG, Fırınımdan Ekmekler, Başka Bir Okul Mümkün, Çamtepe Oyun Grubu, Pikan Ajans, MYRA, Doğaya Dönüş Derneği, Yeşil Gazete, European Greens, Troya Çevre Derneği, Save Pirin Campaign, Bulgary Greens ve Greece North Aegean Greens. More than hundred participants, who faces the green, desires to live a green life were attended to various workshops and presentations for 5 days.

Yeşil Kamp was started on 1 August with a summer school for theoretical and up-to-date debates in field of green politics.

Academicians, experts and activists who are working on woman gender, food politics with nature rights, law, social contract and ecology struggle gathered at Yeşil Okul (Green School) which was held by Green European Foundation with partnership of Yeşil Düşünce Derneği.

Yeşil Okul started with “Gender and Queer Ecology” presentation. At the presentation which was taken place by the facilitation of Bahar Topçu, Vesna Jusup (Green Party of Europe), Beatrice White (Green European Foundation) and Teo Comet (European Young Greens) gave speeches.

Second presentation of Yeşil Okul was taken place by the facilitation of Ümit Şahin. Speakers of the presentation titled as“Nature Rights and Earth Constitutionalism” were Rana Göksu (Attorney – Yeşil Düşünce Derneği), Georgi Velev (Green Party of Bulgaria) and Michael Bakas (Green Party of Greece)

From Left to Right Ayşenur Arslanoğlu, Bengi Akbulut, Leyla Aslan Ünlübay ve Antoine Tifine

At the last presentation of the day “Food Domination and Food Politics” were discussed. At the presentation which was taken place by the facilitation of Bengi Akbulut, Antoine Tifine (Federation of Young European Greens), Leyla Aslan Ünlübay (Buğday Derneğ) and Ayşenur Arslanoğlu (Slowfood) gave speeches.

Durukan Dudu

First day of Yeşil Kamp was over with 3 concurrent workshops. Durukan Dudu discussed “Food Politics and Food Dominance” with the participants.

 

Akgün İlhan

At the second workshop, “How to fight with water crises?” topic was discussed with presentation of Akgün İlhan.

Gender and Quuer Ecology” was the third workshop which was performed by the facilitation of Cihan Koral Malak

At Yeşil Kamp, how to transform the life with peaceful, nature friendly, sustainable, regenerative, transformative, transfrontier and fair share prioritiser and how to create political alternatives were discussed. Alternatives were fictionalised and discussed in a wide spectrum from communication to education, from energy and economy politics to democracies, from civil society organisation to nature rights, from dance to yoga.

2nd day of Yeşil Kamp started with meeting event of participants.

Green Politics for a Smiling Today” workshop was held for the ones who meet the green politics for the first time by member of Yeşil Düşünce Derneği, academician Alper Akyüz.

Alper Akyüz

At “Design Workshop” which was held by Gökalp Ceylan, designs about wind and coal were produced.

At the last workshop of the day, question of “Three Alternative Story About Democracy: If the Democracy is not the Thing that we thought?” was discussed with the participants by academician Sezai Ozan Zeybek.

Third day of Yeşil Kamp was started with event of “Yoga with Tuba Yalçın”.

Second event was “Dawn of Day” games.

At the first session, “Alternative Models on Education” presentation was made. Burhan Ertan (Çamtepe Oyun Grubu), Özge Oğuz (Teacher), Nihan Aslan (Başka Bir Okul Mümkün) and Levent Kahraman (Başka Bir Okul Mümkün) shared the alternative education experiences which they were in.

Rauf Kösemen

At the second session of the day, Rauf Kösemen (Myra, Sosyal Fayda Ajansı) talked about “Concepts Universe of Social Benefit

At the third session, Şebnem Eraş Çelebi make a presentation on “Vital Law”.

At the last session, Güneşin Aydemir from Buğday Derneği make a presentation with a title “Unmitigated Alternative: Nature

At the last event of day Esmeray’s solo “Kestirmeden Hikayeler” (My own short cut story) was staged.

4th day of Yeşil Kamp was sta

Fourth day of Yeşil Kamp was started with event of “Yoga with Tuba Yalçın”.

Day continued with “A tool to discover natural harmony: Skinner Releasing Technique” under supervision of Bahar Vidinoğlu.

Second session was presentation of Pınar İlkiz: “Are we communicating as our human source?

At the afternoon, Sevil Turan and Oral Kaya from the Yeşil Düşünce Derneği made a presentations called “Wind, Sun is enough for us! Fair, Clean, Local, Renewable Energy”.

At another event of the camp, academision Alper Akyüz from the Yeşil Düşünce Derneği discussed “Organisation and Alternatives in Civil Society” with the participants.

Last event of the camp was “Discovering the Body as an instrument – Body Music Circle

Yeşil Kamp was ended with a review workshop at 5th of August.

You may see the pictures of Yeşil Camp here: 1st day, 2nd day, 3rd day, 4th day, 5th day.

 

For English: Ali Serdar Gültekin

Story: Ercüment Gürçay

(Yeşil Gazete)

Tony Stark bildiriyor: Antalya Film Festivali başvuruları başladı

Bu yıl 29 Eylül – 5 Ekim tarihleri arasında 55’incisi gerçekleştirilecek olan ‘Uluslararası Antalya Film Festivali’nin yarışma başvuruları başladı.  Antalya Film Festivali’nin resmi Twitter hesabı, yarışma başvurularının başladığını duyurmak için Twitter’dan bir video yayınladı. İlgili videoda festival komitesi kendilerince esprili bir şekilde Iron Man filminden çarpıcı bir sahne ile festival başvurularının başladığına dair bir parallellik kuruyor.

Festival, “Türk sinema sektörünü maddi manevi desteklemek, Türk film yapımcısını nitelikli yapıtlar üretmeye teşvik ederek; Türk Sineması’nın uluslararası platforma açılmasına zemin hazırlamak” amacıyla 1964 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali adıyla kuruldu. Uzun süre gelişim hedeflerini ve çizgisini koruyarak devam eden festival kısa zamanda ülkenin en değerli ve bilinen film festivali haline geldi. Ancak son yıllarda yönetim ve organizasyonun kararları izleyici ve camianın eleştirilerini çekmeye başladı. Festivalde geçtiğimiz yıl ‘Ulusal’ ve ‘Uluslararası’ kategorilerinin birleştirilmesi sinema camiasından büyük tepki çekmişti.

Festivalin başvuruları açmasından bir hafta önce sinema sektörünün en önemli temsilcilerinden oluşan 21 meslek kuruluşu ‘ulusal yarışma’ tekrar başlayıncaya kadar Antalya Film Festivali’ne katılmama kararı aldı. İçinde yapımcıları, oyuncuları, senaristleri ve sinema yazarlarını temsil eden sektörün önde gelen 21 meslek kuruluşu bir açıklama yayınlayarak festivale katılmayacaklarını açıkladılar.

Festivalin 2018 teması ‘İNSAN’

Öte yandan afişinde festivalini sahiplenen Antalya halkının yer aldığı Uluslararası Antalya Film Festivali, bu yıl tema olarak ‘insan’a odaklanıyor. Göç, mültecilik, ekonomik, sosyal ve duygusal dışlanmışlık bağlamında dünyanın farklı ülkelerinde yaşanan benzer hikayeleri anlatan filmler ‘Çağdaş Masallar’ başlığı altında izleyici ile buluşacak.

Tüm filmlerin tek bir  kategori altında toplanacağı yarışma için son başvuru tarihi 24 Ağustos 2018.

En iyi filme 50 bin avro ödül

Yarışmada; ‘En İyi Film’, ‘En İyi Yönetmen,’ En İyi Kadın Oyuncu’, ‘En İyi Erkek Oyuncu’, ‘Jüri Özel Ödülü’, ‘Dr. Avni Tolunay İzleyici Ödülü’, ‘Behlül Dal Ödülü’ ile ‘Onur Ödülleri’ olmak üzere toplam 8 kategoride ödül verilecek. ‘En İyi Film’ ödülü sahibi Altın Portakal Heykelciği ve 50 bin Avro para ödülünün sahibi olacak.

21 sinema örgütünden Antalya Belediye Başkanı’na “Altın Portakal” protestosu

 

Haber: Ergi İşbilen

(Yeşil Gazete)

Mustafa Başaran Dede (1930- 12 Ağustos 2011)

Ruhi Su’ nun hayatında çok önemli bir yeri olan Malatyalı Halk Ozanı Mustafa Başaran Dede 12 Ağustos 2011’de hakka yürümüştü.

Mustafa Başaran, Malatya’nın Hekimhan ilçesine bağlı eski adıyla “Mezire” şimdiki adıyla Ballıkayalar köyünde dünyaya gelmiş. Köyün yerleşim öyküsü 13. Yüzyıla kadar gidiyormuş. Köye ilk yerleşenler de” Türkler” adıyla anılıyormuş.14. yüzyılda köyün bazı derebeylerinin de iskân bölgesi olduğu rivayet ediliyor. Osmanlı’nın Lale Devri döneminde (1694) çıkarılan “İskân Yasası” ile köye İran’dan “Şah İbrahim Veli”, sonra 1820’li yıllarda da Keskin’den gelen diğer ailelerle yerleşimin tamamlandığı söyleniyor.

Mustafa Başaran, Anadolu’nun en önemli Alevi ocaklarından olan ve Ballıkayalar ’dan Anadolu’nun dört bir tarafına, Halep ve Şam’a kadar dağılan (Günümüzde de Suriye’de Türkçe konuşan ve cem yürüten talipler yaşıyor) Hacıbektaş’a bağlı “Şah İbrahim Veli” ocağının, bugün de varlığını sürdüren iki yüz elli yıllık zengin geleneğinin yaşandığı, Türkçenin özgün yapısının korunduğu Ballıkayalar köyünde 1930’da doğuyor. Çocukluk yıllarında bölgenin yazları sıcak, kışları da bir o kadar soğuk ikliminde; yeniliklere ve çağdaş gelişmelere açık Türkmen-Alevi geleneğin sazlı-sözlü muhabbeti ile besleniyor.

On beş yaşına geldiğinde bir yandan çiftçilik yaparken, usta malı deyişler söyleyen, bölgede İmam Dede ile birlikte aşıklık geleneğinin temsilcisi olarak bilinen babası Aşık Yusuf Başaran’dan saz çalmayı-söylemeyi öğreniyor. Babası ile birlikte ve sonrasında uzun yıllar cemlerde zakirlik yapıyor. Yaklaşık elli sene sadece kendi köyünde ve Hekimhan’da değil; Malatya’dan Denizli’ye kadar birçok yerde cem töreni yöneten Mustafa Başaran, aynı zamanda 12 perdeli bağlamayı da kendine özgü bir ustalıkla çalıyor ve birçok deyişi ve düvazimamları da seslendiriyor.

Başaran’ın Arguvan-Çamşıhı türküleri ve alevi deyişleri-düvazimamların yaygın olarak söylendiği ve hemen her evde sazın çalındığı bölgede aranan bir halk ozanı olmasını “…sahip olduğu ses rengi ve ses aralığına; yorumlarındaki sadeliğe” bağlayan Ruhi Su’nun deyimiyle Başaran” …müzik eğitimi alabilseydi, dünya çapında bir tenor, bir ses sanatçısı olabilirdi…”

Ruhi Su 1971’de ilk kez Ballıkayalar gider ve bir süre kalıp Mustafa Başaran’dan türküler derler. Sonraki yıllarda bir kez daha derlemeler için köye gelen Ruhi Su, Başaran’dan çok sayıda türkü derledi. En çok bilinenler “Sabahtan Şahıma Vardım”, “Yârim Derdini Ver Bana”, “Bulut Kat Kat Olmuş”, “Ya Hızır Semahı”, “Beni Ağlatırsan Yoluna Ağlat” …Ruhi Su “Semahlar” albümünde yer alan türkülerin önemli bir bölümünü Ballıkayalar ’da derlemiştir. Albümde Yusuf ve Mustafa Başaran kardeşlerden derlenen türküler de yer almaktadır. Ruhi Su bu uzunçaları “Antalya ili elmalı ilçesi Akçainiş köyü ile Aşık Yusuf ve Mustafa Başaran ve Ballıkaya erenlerine” adamıştır.” Pir Sultan Abdal” albümünde de bu derlemelerden yararlanmıştır. Kayıt altına alınmamış bazı türküleri de Ruhi Su Dostlar Korosu repertuarında seslendirmiştir.

Sıdıka Su hep söylerdi” Ruhi, Alevi deyişlerinin yayılması ve günümüze, kentlere, kentli küçük burjuva kesimlerine ulaşmasında çok önemli bir işlev üstlenmişti ve ne yazık ki Alevi dostlarımız dahi bunun pek farkında değiller…” derdi. Gerçekten de Ruhi Su, Ballıkayalar’ da yeşeren ve Alevi düşüncesini Anadolu’dan Suriye’ye kadar etkileyen “Şah İbrahim Veli” ocağının bu zengin geleneğinin en önemli temsilcileri Başaran ailesini bulmuş, derlemeler yapmış ve geleneğin zengin müzik kültürünü ölümsüzleştirmiştir.

Birçok araştırmacıya ve sanatçıya kaynaklık eden bu gelenek bugün de Mustafa Başaran’ın oğlu Hüseyin Başaran ile devam ediyor. Hüseyin Başaran zaman zaman babası ve dedesinden aldığı yapıtları da seslendiriyor.

Mustafa Başaran, sadece saz çalıp-söylemedi. 2002 yılı Mayıs’ında basılan “Alevi Ceminde 12 Hizmet” adlı yapıtında Alevi dinsel töreni “Cem” deki temel işlevleri ve görevleri konu almış, ayrıca nişan ve cenaze töreni geleneklerine de kısaca yer vermiş. Hüseyin Başaran bu kitaba yazdığı önsözde babasını şöyle anlatmış.

“Tarihsel ve kültürel bir dokuya sesiyle ve parmaklarıyla ilmik atan bir dede bir usta.

Gerek ibadetinde gerekse muhabbetinde bağlamayı baş tacı yapmış bir geleneğin temsilcisi.

Hem sanatçı hem de zanaatkar olan babası Yusuf Dede’nin dizleri dibinde ve gönül saflarında pişmiş bir dede. Her türlü bağnazlığı ellerinin tersiyle itmiş olan Hatayi, Pir Sultan, Dertli, Yunuz Emre, Nesimi gibi ozanların dizeleriyle dar anlatımların çerçevelerini kırmış bir ses ustası.

Giderek yozlaştırılmaya çalışılan değerlerimizi ayakta tutmaya çalışan temsilcilerden biri. Dün insan, bugün insan, yarın insan diyen alevi geleneğine zamanı ve gücü oranında hizmet vermiş bir gönül adamı.

Hal ehline hal sorulmaz

Aşkın deryasında onlar

Bir noktaya can verirler

İlmin deryasında onlar

Dert ehline dert sorulmaz

Derdin divanında onlar

Hekime merhem sunarlar

Lokmanın sırrında onlar

Sesine, parmaklarına, gönlüne merhaba diyorum Mustafa Dede. Hizmet ettiğin gerçeklerin demi kılavuzumuz olsun.”

Mustafa Başaran 1978 kışında İstanbul’a, çocuklarının yanına gelir. Ruhi Su ’nun Nişantaşı’ndaki evinin hemen yanındaki sokakta bir evde yaşamaya başlar. Daha sık görüşürler. Ruhi Su sık sık Başaran’ı ziyarete gider. Özellikle konser öncesi ve sonrası görüşürler. Dostlukları ve yoldaşlıkları daha da pekişir. Sohbetlerde sadece türküler konuşulmaz.

Mustafa Başaran Dede, Ruhi Su’ya bir semah figürünü gösteriyor.

1978 yılı Türkiye’ si yaşananların adım adım 12 Eylül’ü yaklaştırdığı; kardeşin, kardeşi vurduğu günlerden geçmektedir. Bir sohbette Mustafa Başaran yaşananlara ve insana dair bir söz söyler: “…Ağaç demiş ki baltaya, sen beni kesemezdin ama, ne yapayım ki sapın benden.” Ruhi Su bu halk deyişini sonradan yazdığı “Irmak” şiirine kılavuz yapmıştır. Şiir bu dizeyle başlar ve” … Bak şu ağacın bilincine sen/ Ölen ben, öldüren benden…” diye devam eder. Burada “Ağaç” halktır. Kökleriyle sımsıkı toprağı kavramış, gövdesi ve dallarıyla sonsuza uzanan bir ağaç… Bir deyim vardır: Halk söyletir… Ruhi Su da ne söylediyse, halktan alarak, halka söylemiştir. Ölümünün üzerinde bu kadar uzun zaman geçmesine rağmen halkın talepleri nerede yükseliyorsa Ruhi Su’nun adının orada anılması da bundandır…

Mustafa Başaran Dede, Ruhi Su’nun cenazesinde, 20 Eylül 1985

Mustafa Başaran’ın ve Ruhi Su’nun hizmet ettiği gerçeklerin demi kılavuzumuz olsun…

 

Ercüment Gürçay

 

[Yaşadım Diyebilmek] Üniformalı anarşist – Şahin Tekgündüz

“Biz erkeklerin hayatında askerlik anılarının özel bir yeri vardır.

İlginizi çekeceği düşüncesiyle kısa bir bölüm sunuyorum” 

1959’un temmuzunda babamın zorlamasıyla askerliğimi yapmak üzere Mamak Muhabere Okulu’na teslim olmuştum. Sinema-Tiyatro derneği ve dergisi çalışmalarına ancak hafta sonlarında katılabiliyordum.

Doğrusu askerliğim de pek ilginç geçiyordu. Garnizona teslim olduğumda ciddî ölçüde hastaydım. Temmuz ayının Ankara çölündeki dayanılmaz sıcaklarında yaşadığım acemi eğitimi, hastalığımın daha da artmasına neden olmuştu. Kısa sürede kaynaşmak durumunda kaldığım devre arkadaşlarımın zorlamasıyla sık sık revire çıkıyor, hastabakıcı erin elime tutuşturduğu aspirinlerle geri dönüyordum. Arada bir garnizona gelen askerî doktorun muayenesi sonucunda garip bir tanıyla karşılaştım. Doktor, kollarımın ve bacaklarımın derisini dikkatle inceledikten sonra yanındaki hastabakıcıya dönüp, “Görüyor musun, kaz derisine dönmüş… Bu, tüberküloz başlangıcının işaretidir” demişti. Peşinden de bir haftalık bir istirahat vermiş, dışarda sivil bir doktora muayene olmamı ve sonucu dönüşte kendisine bildirmemi istemişti. Gerçi bir haftalığına kışladan ve ağır koşullardan kurtulmuştum ama, hastalık konusu ailemi çok korkutmuş, hattâ panikletmişti. Apar topar tanıdık bir dahiliyeciye götürüldüm. Durum çok korkutucu değil, üstesinden gelinebilir bir zâfiyetti. Ciddî bir vitamin ve beslenme kürü ile sorunu aşabilirdim. Nitekim öyle de oldu…

Bir hafta sonra garnizona döndüğümde acemi eğitimi hemen hemen tamamlanmış, dersler başlamıştı. Tabii bu arada sosyal faaliyetler de… 50. dönem yaz aylarına rastladığı için köy öğretmenleri ve meslek okulu mezunları, dolayısıyla kırsal kesim ve kasabalardan gelenler çoğunluktaydı. Sosyal etkinliklerde ise benim gibi kentlerden gelenler ve üniversite mezunları daha şanslı görülüyordu. Ben henüz üniversite mezunu değildim; o yıllarda lise mezunlarına da tanınan yedek subaylık hakkından yararlanıyordum.

Sosyal etkinlik çerçevesinde ilk iş olarak bir duvar gazetesi çıkartma kararı alındı. Bölük komutanı yüzbaşı Necâti Yerinmez’in makamında bir araya geldik. Toplantıda Paris’ten askerliğini yapmak için Türkiye’ye dönen, Attila İlhan’ın şiirlerinde ‘Birader Mırç’ diye söz ettiği Selçuk Câhit Güçbilmez (yıllar sonra gizli örgüt ajanı olduğu ortaya çıktı), Yüksel Menderes’in ilk eşi, ünlü modacı İpek Kıramer’in kardeşi Erim Kumbaracıbaşı, Ankara’nın ilk elektronik müzik gereçleri mağazası Tansel’in sahibi Tansel Temuge, gazeteci Nâmık Kemal Ünsal ve İstiklal Kurtuluş, şâir Ali Yüce vardı. Yüzbaşı hepimizin nereden gelip nereye gittiğimizi öğrenmekle başladı. Benim bir yıl öncesine kadar Devlet Tiyatroları’nda çalıştığımı öğrenince ilgisinin neden arttığını daha sonra anlayacaktım. Yüzbaşı bir opera, tiyatro ve konser meraklısı idi. Yedeksubay olup okuldan ayrılıncaya kadar ona bilet ve davetiye yetiştirmekte bir hayli zorlandığımı anımsıyorum.

 Bebek yüzlü faşist

Takım komutanlarından, daha sonra Malatya ve Eskişehir Vâliliği ile, kısa bir süre de Emniyet Genel Müdürlüğü’ne kadar yükselen, Mülkiyeli Asteğmen Râfet Küçüktiryaki (O ‘baby face’ yüzünün arkasındaki yıllar sonra ortaya çıkan azılı faşist kişiliği elbette göremezdik) başkanlığında Câhit ve Tansel’le kolları sıvayıp, yanımıza bir de Erhan adındaki karikatürist arkadaşımızı alınca birkaç gün içinde ‘Anten’ adlı duvar gazetesini hazır edivermiştik. (Mâlum bu konuda ilkokuldan da tâlimliydim) Tabii peşinden dönem albümünü hazırlanması işi gündeme geldi. Artık ipler Câhit’le benim elimdeydi. Sonradan gazeteci Nâmık Kemal Ünsal’la İstiklal Yaradılış da aramıza katıldı ve albümün hazırlıklarına başladık. Albüm işi aslında büyük bir ayrıcalığı da beraberinde getiriyordu. Matbaa ilişkileri nedeniyle istediğimiz zaman garnizon dışına çıkabiliyor, hattâ geç kaldığımızda telefonla bildirerek geceleri evimizde bile geçirebiliyorduk. Bu kaytarmalarda Câhit’le sık sık Ulus’taki dönemin ünlülerinin ve politikacılarının uğrak yeri olan Karpiç Lokantası’na gidiyor, benim değil ama, Câhit’in pek çok tanıdığıyla karşılaşıyorduk. Karpiç yemekleri benim için paha biçilmez bir deneyim oluyordu. Hattâ bir akşam Karpiç’ten tam çıkarken bir kargaşa oldu, kimi görevliler kapıya doluşuverdi. Biz kenara çekilmek zorunda kaldık. Biraz sonra da Başbakan Adnan Menderes’le, o zamanki deyimiyle maiyeti içeri giriyordu.

Albüm konusunda gösterdiğimiz başarı Câhit’in de benim de hem Bölük Komutanı Yüzbaşı Necâti Yerinmez’in hem de dönemin aktif takım komutanlarından Râfet Küçüktiryaki, Râgıp Ekşioğlu ve Özgen Karayeğen’in has adamları olmamıza yetmişti. Kazandığımız bu itibar, özellikle takım subaylarına arkadaş gibi davranmamıza olanak vermişti. Bâzı hafta sonlarında nöbetçi gibi okulda kalır, bölük komutanı Yerinmez hariç, takım subaylarıyla yemekhanede mükellef bir sofra kurar, o zaman rakının tadını pek bilmediğimiz için kafaları buluncaya kadar votka ve bira içerdik.

          İlk günlerde gözümde büyüyen öğrencilik dönemi kolay geçmeye başlamıştı. Okulun bitmesine bir ay kala yemin töreni yapılmış ve kuralar çekilmişti. Ben, büyük bir talihsizlikle en kötü kurayı, Erzurum’un Dumlu ilçesini çekmiştim. Aile büyük bir mutsuzluk içindeydi ve kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Gerçi o yıllarda bölgede terör merör yoktu ama, Erzurum’un mahrûmiyet bölgesi olması, amansız soğuğu, sık sık yapılan zorlu tatbikatlar, Sarıkamış, Dumlu, Doğubeyazıt gibi yerlerdeki garnizonları sürgün yeri gibi göstermeye yetiyordu. Kâbus gibi geçen hafta sonu bitmiş garnizona dönmüştüm. Bölük komutanı Necâti Yerinmez’in beni emrettiği söylendi. Hemen odasına gidip selamı çaktım. Yüzbaşının yüzü gülüyordu.

 Başarı ödüllendiriliyor

“1088 (okuldaki numaramdı) seni bölükte bırakıyorum, Astsubay Muhabere Okulu’nda takım komutanı olarak görev yapacaksın, kuranı ipta ettim” dedi. Kulaklarıma inanamıyordum, utanmasam boynuna sarılacaktım. Sınavlarda en yüksek notu alanlar bölükte bırakılırdı. Aslında ben, hem niyetim olmadığı, hem de gazete, albüm vb işlerle uğraştığım için yüksek not almak gibi bir hevesin içine de girmemiştim. Belli ki notlarım yükseltilmişti. Yüzbaşı’ya nasıl teşekkür ettim anımsamıyorum. Hem Dumlu’dan kurtulmuş hem de Ankara’nın göbeğinde Mamak’ta kalmıştım. Böylece dernek ve dergi işlerinin de içinde olabilecektim. Haber evde ve arkadaşlarım arasında bomba gibi patladı. Benimle birlikte bölükte kalanlarla âdetâ bayram ediyorduk. Sonradan çok yakın dostum olan Akın Günsür, Öktem Doğru, Yiğit Köker de benimle birlikte bölükte kalanlardandı. Câhit ise, ana dili gibi Fransızca, İngilizce bildiği, ve amcası Mahmut Güçbilmez DP Bolu milletvekili olduğu için askerliğinin kalan bölümünü Genelkurmay Başkanlığı’nda tamamlayacaktı.

Türkiye’nin dönüm noktalarından birini oluşturan 1960 yılı, daha ilk gününde beni bir muhabere asteğmeni olarak atmıştı gelişmelerin ortasına. Türkiye olağanüstü bir sıkışıklığın içinde soluk almaya çalışıyordu. DP, iktidara geldiğinin ilk günlerinden başlayarak, cumhuriyetin yerleşik kadrolarını ve bürokrasiyi, tepeden inme bir modernleşmenin sahipliğini üstlenen aydın kesimi, silahlı kuvvetleri ve bütün bunların temsilcisi Cumhuriyet Halk Partisi’ni çileden çıkaran bir baskıcı rejimi dayattıkça dayatıyordu. 1957 seçimlerinde oy kaybeden ve mecliste CHP’nin yüz yetmişten fazla sandalyeye sahip olmasını hazmedemeyen iktidar, giderek sertleşen muhalefet karşısında baskısını daha da artırıyordu. Celâl Bayar’ın, DP’nin, o günün deyimiyle, kahir bir ekseriyetle kazandığı 1954 seçimlerinin sonuçlarının açıklandığı gün “İnce demokrasi dönemi geride kalmıştır” tehdidi ortalıkta dolaşıyordu. 1957 seçim sonuçlarının açıklandığı gün ise Adnan Menderes’in “Allah bana seçim gecesi gibi bir geceyi bir daha yaşatmaz inşallah” dediği, DP’nin yıllardır içinde yaşadığı mutlak hakimiyet psikolojisinin dağılmaya başladığını gösteriyordu.

Vatan Cephesi’ne katılıyoruz!

           Böyle başlayan gelişmeler 1960’a gelindiğinde tümüyle çığırından çıkmış, öğretim üyelerine kara cüppeliler denilen üniversitelerde baş gösteren tepkiler kitlesel hareketlere dönüşmeye başlamış, hapsedilen gazeteciler, sansürlenen gazeteler, iktidarın yayın organı haline gelen devlet radyoları ve TBMM’de uygulanan baskılar toplumun kimyasını iyice bozmuştu. Her gün devlet radyosunda, aralarında koyu bir CHP’li olan babamın adının bile bulunduğu binlerce insan, DP’nin düzmece Vatan Cephesi’ne katılanlar olarak ilan ediliyor, DP’ye oy vermeyen iller ilçeye dönüştürülüyor, CHP’nin kapatılması için hazırlıklar hızla ilerliyordu. Mecliste oluşturulan Tahkîkat Komisyonu muhalif milletvekillerini yargılamaya ve hukuk dışı bir şekilde suçlu ilan etmeye başlamıştı. Ortalık tam anlamıyla toz dumandı.

Bu gelişmelerin en belirgin biçimde dışa vurulduğu alan ise Atatürk Bulvarı’nın Kızılay-Sıhhiye arasındaki geniş kaldırımları idi. Vakit geçirecek başka yeri olmayan Ankara’da özellikle gençler saat 17.00 dolaylarında bir aşağı bir yukarı volta atmaya başlıyor, kalabalık tam kıvamını bulunca da protesto gösterileri başlıyordu. Bunun için birilerinin “Mülkiye’yi polis basmış, ölenler var…” ya da “Meclis’te İsmet Paşa’ya küfür etmişler…” demesi yetiyor ve kalabalık bir anda galeyâna gelerek protestolara başlıyordu. Benim de aralarında olduğum, bugünkü teröristin karşılığı olarak o günlerde anarşist denilen protestocuların değişmez formu, ıslıkla koro halinde Plevne Marşı’nı söylemekti…

“Olur mu böyle olur mu

Kardeş kardeşi vurur mu?..”

Bu gösteriler derhal karşılığını buluyor ve atlı polisler kalabalığın üzerine salınıyor, göz yaşartıcı bombalardan ortalık savaş alanına dönüyordu. Bu gösterilerden biri de CHP Milletvekili Selim Soley’in, başındaki kan lekeli sargıyla Kızılay’daki kalabalığın arasına karışmasıyla başlamıştı. Sonra Menderes’in tartaklandığı gün, sonra  5 Mayıs’taki 555K protestoları, sonra 25 Mayıs’taki ünlü Harbiye yürüyüşü, en sonunda da 27 Mayıs sabahı..

O günlerin garnizonunu düşünüyorum… Daha öğrencilik aylarımızda derslerimizin önemli bir bölümü siyâsî ve toplumsal olaylar üzerine tartışmalarla geçiyor, subay hocalarımızın bir bölümü üstü kapalı şekilde iktidara verip veriştiriyor, bir bölümü ise muhâlefeti ve sürekli olay çıkararak ortalığı geren üniversite öğrencilerini suçluyordu. İktidarı çekinmeden eleştiren ve zaman zaman darbe, ki o zaman ihtilal diyorduk, îmâlarında bulunan Kurmay Albay İhsan Sakarya’yı bir kahraman gibi görüyorduk. Yedek subay olarak göreve başlayınca muvazzaf subaylarla yakınlaşmış ve daha rahat konuşup tartışabilir duruma gelmiştim. Benim görev yaptığım Astsubay Okulu’nun komutanı yarbay Lütfi Aral’ın en sevdiği subaylardandım. Sonradan adı 21 Mayısçılar arasında yer alan Yarbay Aral 1.90 boyunda iri yapılı, kalın kaşlı, kalın dudaklı, kalın sesli ama ince biriydi. İri gövdesine rağmen bir kadınınki kadar küçük ellerinin altından Gelincik sigarasının paketi hiç eksik olmaz, sağ elinin, artık kahverengine dönüşmüş kirli sarı parmakları arasında mutlaka bir gelincik sigarası bulunurdu. Astsubay okulu öğrencileri ona Ogana adını takmıştı. Yardımcısı üsteğmen Oğuz Toktamış da en az Yarbay Aral kadar babacan biriydi. Yedek subaylıktan tezkere bırakarak orduda kaldığı için bizim durumumuzu, duygularımızı, sıkıntılarımızı çok iyi anlar, bir âbî gibi davranırdı. Siyâsî sorunlara bulaşmamamız konusundaki uyarıları da hiç eksik olmazdı.

Personel servisi, REO marka askeri kamyonlarla yapılırdı. Her akşam 16.30’da garnizondan çıkan REO kamyonlar Ankara’nın çeşitli semtlerine kadar gider, sabahları da erken saatte aynı yerlerden geçerek garnizona gelirdi. REO’lara her bindiğimde, sanırım açlık saatime de rastladığı için burnuma nefis bir tayın kokusu gelirdi. Çünkü garnizonda tüketilen tayınlar sabahın erken saatlerinde Etlik’teki askeri ekmek fabrikasından bu REO’larla taşınırdı ve tayın kokusu iyice sinmişti bu araçlara. Ben her gün servisle Kızılay’a iner, adına o zamanlar nümayiş dediğimiz protesto gösterilerine katılırdım. Kimi zaman da garnizondan ayrılırken sivillerimi giymeye vakit bulamadığım için askerî üniformamla katıldığım olur, bu üniformalı anarşiste, polis dâhil hiç kimseden en küçük bir müdahale gelmezdi. Lütfi Yarbay bu durumu bilir, her sabah içtimadan sonra beni odasına çağırır, bir gün önce Kızılay’da neler olup bittiğini anlatmamı isterdi. Ben anlattıkça keyiften gözbebekleri parlar, parmaklarının arasındaki Gelincik sigaraları aralıksız birbirini izler, ihmal ettiğim ayrıntılar olursa soru üstüne soru sorarak onları da anlatmamı isterdi. Kimi zaman da o kocaman göbeğini hoplata hoplata güler, yaptığının farkına varınca derhal toparlanır, kaşlarını çatar ve yapmacık bir sertlikle,

“Bana bak asteğmen, sen Türk ordusunun bir askerisin oralarda ne işin var?.. Anarşist misin sen evlâdım? Duyarsam bir daha oralarda olduğunu, yakarım askerliğini senin…” der, ama ertesi gün yeniden karşısına dikip göbeğini hoplata hoplata dinlerdi anlattıklarımı. Eminim, ben anlatırken o da kendini içinde hissediyordu olayların ve büyük bir haz duyuyordu.

Baharla birlikte garnizonda ciddi bir hareketlilik başlamıştı. Harp Okulu Komutanı Tümgeneral Sıtkı Ulay hemen her hafta, özelikle de cumartesi günleri garnizonu teftişe gelir, teftişten sonra Garnizon Komutanı Tuğgeneral Celâdet Ögel ve nöbetçi olmadıkları halde garnizonda bulunan yüksek rütbeli subaylarla saatlerce toplantı yapardı. Bu toplantıların 27 Mayıs darbesinin mutfağı olduğunu bilemezdim ama tahmin de ederdim.

 

Şahin Tekgündüz

8 Eylül’de kendi yerelinizden “İklim İçin Ses Ver!”meye var mısınız?

İklim değişikliği dört bir koldan ölümcül etkilerini dünyanın hemen her tarafında göstermeye başladı. Yunanistan’ın Atina şehrini çok kısa sürede etkisi altına alan yangın, Endonezya’da seller, Kaliforniya’da durdurmanın halen mümkün olamadığı yangınlar, Avustralya’da hem de kış mevsiminde kıtayı avcuna alan kuraklık, Portekiz’deki orman yangınları, ormanda yangın nedir bilmeyen İsveç’in aylardır yaşadıkları vsr.

Türkiye içinde de durum pek farklı değil. Antalya’yı çamur deryasına boğan, Ordu’da köprüleri deviren, 500 bin insanı etkileyen seller ve daha geçen gün İstanbul Yeniköy’ü şaşırtan hortum. Dünya iklim değişikliğine uygun şekilde hareket etmediğinde başımıza geleceklerin çok ilkel bir fragmanı gibi şu anda yaşadıklarımız. İklim asıl etkisini gösterdiğinde ise elimizde pek alternatif  kalmayacak.

“İklim hareketinin sesi yerelden yükselir”

İşte tam da bu nedenle, “İklim İçin Ses Ver!” hareketi 8 Eylül Cumartesi günü dünyanın pekçok noktasında eş zamanlı gerçekleştirilecek “iklimi değil, sistemi değiştir” eylemlerine katılım için Türkiyeli aktivistlere çağrı yapıyor.

“İklim hareketinin sesi yerelden yükselir” diyen İklim İçin Ses Ver’in çağrı metni şu şekilde,

“8 Eylül tarihinde, dünyanın dört bir yanında kentlerde, mahallelerde, sesimizin çıktığı her yerde etkinlikler planlıyoruz.

Bu eylem gününün amacı, aşırı iklim olaylarıyla ülkemizi de esir alan ve küresel bir krize dönüşen iklim değişikliğine karşı yerel yönetimleri bir an önce harekete geçmeye çağırmak ve yerel yönetimleri fosil yakıtlara dayanmayan / fosilsiz bir gelecek inşa etme sözü vermesini talep etmek. Adil, yaşanabilir bir gezegen için değişimin tepeden inme bir şekilde gerçekleşmeyeceğini biliyoruz, bu yüzden 8 Eylül’de dünyanın dört bir yanında iklim için ses veriyoruz!”

Siz de kendi yerelinizde “İklim İçin Ses Ver!”meye biz de varız” diyorsanız bu bağlantı üzerinden katılım koşullarını öğrenebilir ve dünya çapındaki eylemler sırasında kendi bölgenizden de bu gezegen çapındaki eylem içinde yer alabilirsiniz.

#GüneşRüzgarBizeYeter

 

(Yeşil Gazete)

 

Albayrak “Yeni Ekonomi Modeli”ni açıklarken, Trump vergi zammıyla Türkiye’yi hedef aldı

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın, bugün Dolmabahçe’de Türkiye’nin Yeni Ekonomik Modeli’ne dair düzenlediği basın toplantısı sırasında ABD Başkanı Donald Trump’tan açıklama geldi.

Trump resmi Twitter hesabından Türkiye’yi hedef aldığı mesajında Türkiye ile ilişkilerinin şu anda iyi olmadığını ifade ederek, alüminyum ve çelikte gümrük vergilerini arttırdıklarını açıkladı.

Türk lirasının kendi güçlü paraları karşısında değer kaybettiğini ifade eden Trump paylaşımında şu ifadelere yer verdi.

“Türk lirası, çok güçlü dolarımız karşısında hızla düşerken Türkiye’den gelen çelik ve alüminyum üzerindeki gümrük vergilerinin ikiye katlanmasına onay verdim! Alüminyumda bu oran artık yüzde 20, çelikte de yüzde 50. Türkiye ile ilişkilerimiz bu sefer iyi değil!”

Yapılan açıklamaların ardından dolar kuru saat 16:29 itibarıyla 6.8030 TL’de hareket etti.

Erdoğan ve Albayrak’ın konuşması sırasında TL değer kaybetti

Öte yandan Bayburt’ta konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Erdoğan’ın konuşması bitince İstanbul’da basının karşısına çıkan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın açıklamaları esnasında Türk Lirası dolara karşı değer kaybetti. Dolar/TL kurunda yaşanan değişim grafiğe şu şekilde yansıdı.

Erdoğan ekonomiye ilişkin şu açıklamalarda bulundu:

“Dolar molar bizim yollarımızı kesmez. Hiç endişe etmeyin, buradan yine söylüyorum. Yastığının altında doları, eurosu, altını olan varsa bunu gitsin Türk Lirası ile bankalarımıza bozdursun. Bu bir milli, yerli mücadelededir. Bize karşı ekonomik savaş ilan edenlere benim milletimin cevabı olacaktır. Bugün için değil de ne zaman? Yerli paramızla bunlara cevabı verelim.

“Yastık altındaki dövizleri, dolarları varsa altınlarınızı gelin yerli parayla değiştirin.

“Bayburt’tan öyle bir ses verelim ki dünyanın dört bir yanında duymayan kalmasın. Kurcular, dövizciler cevabı alsın: Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek vatan.

Albayrak ise Türkiye’nin “Yeni Ekonomi Modeli”ni şu sözlerle açıkladı:

“Her gün yeni dinamiklerin şekillendiği bir süreçten geçiyoruz. Bir tarafta ABD bir tarafta Çin ticaret savaşları yeni vergi politikaları bu manada da çok daha bir temele oturuyor. Bir diğer adım güçlü temelleri olacak. Kısa orta uzun vadede siz yolu ne kadar sağlam kurarsanız temelleriniz o kadar güçlü olur.

Ne kadar güçlü ortada durursanız güçlü olur. Çokça zikrettiğimiz Berat Albayrak geldi sonra başkası geldi devamı var mı yook öyle değil. Sürdürülebilir olacak.

Küresel gelişmeler ne olursa olsun ekonomimiz tüm sınamalardan etkilenmeden çıkacak.”

 

(Yeşil Gazete)