Emniyet Genel Müdürlüğü “dolar kuru manipülasyonu ile olumsuz algı oluşturmayı hedef alan sosyal medyada yapılan paylaşımlar” nedeniyle 346 sosyal medya hesabı hakkında soruşturma başlatıldığını açıkladı.
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün sitesinde yer alan açıklama şöyle:
“Son günlerde ülkemiz ekonomisine yönelik dolar kuru manipülasyonu ile olumsuz algı oluşturmayı hedef alan sosyal medyada yapılan paylaşımlar Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığınca takip edilmekte ve gerekli yasal işlemler hassasiyetle yürütülmektedir. Sosyal medya üzerinden dolar kur yükselişini provoke edici ve algı oluşturacak şekilde 07.08.2018 tarih itibariyle paylaşım yapan 346 sosyal medya hesabı tespit edilmiş, konu ile ilgili adli tahkikata başlanmıştır.”
Başsavcılık da soruşturma başlattı
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, da “ekonomik saldırılara hizmet eder mahiyetteki her türlü yönlendirici haber, yazılı ve görsel yayın, operasyonel amaçlı sosyal medya hesapları ile ekonomik güvenliği tehdit içeren kişi ya da kişiler hakkında” soruşturma başlatıldığını açıkladı.
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yönelik; 15 Temmuz darbe girişiminin arkasındaki güçler tarafından gerçekleştirilen, Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal barışını, iç huzurunu, birliğini ve ekonomik güvenliği hedef alan ekonomik saldırılar kapsamında; bu amaca hizmet eder mahiyette her türlü yönlendirici haber, yazılı ve görsel yayın, operasyonel amaçlı sosyal medya hesapları ile birlikte ekonomik güvenliği tehdit içeren eylemlerde bulunan kişi ya da kişiler hakkında, Türk Ceza Kanunu, Bankacılık Kanunu, SPK mevzuatı ve ilgili kanun maddeleri uyarınca soruşturma başlatılmıştır.”
Romanya’nın başkenti Bükreş başta olmak üzere ülkede çeşitli kentlerde yolsuzluğa karşı düzenlenen protesto gösterilerine polis müdahalesi sert oldu: 400’den fazla yaralı.
Genel olarak barışçıl bir havanın hâkim olduğu gösterilere Rumen yetkililerin ifadesiyle bazı noktalarda şiddetin karışmasıyla birlikte başlayan olaylarda taraflar birbirlerini suçladı.
Tazyikli su ve göz yaşartıcı bomba ile yapılan müdahaleler sırasında en az 24 polis memuru da yaralanırken, hükümet binalarının bulunduğu bölgede birçok kişi gözaltına alındı.
Resmi polis kayıtlarına göre Sosyal Demokrat Parti (PSD) hükümetini yolsuzlukla eleştiren yaklaşık 20 bin protestocu Bükreş’te gösteri yaptı. Başkent dışında Kaloşvar, Sibin, Braşov ve Temeşvar kentlerinde de protesto gösterileri düzenlendi.
Cumhurbaşkanı’ndan tepki
Ağırlıklı olarak yurtdışında yaşayan Rumenler tarafından organize edilen gösterilere müdahaleyi sert bulduğunu açıklayan Romanya Cumhurbaşkanı Klaus Lohannis, “Çevik kuvvetin meydandaki insanların çoğuna karşı giriştiği kaba ve orantısız müdahaleyi sert bir şekilde kınıyorum” ifadesini kullandı.
Cumhurbaşkanı ayrıca İçişleri Bakanı’nın yaşanan olaylara ilişkin ifade vermesi gerektiğini söyledi.
2017’den beri devam ediyor
Ülkedeki PSD hükümetini eleştiren protesto gösterileri, partinin iktidara geldiği 2017 yılından bu yana çeşitli aralıklarla düzenleniyor. Benzer gösteriler PSD’nin bir takım yolsuzluk suçlarını suç olmaktan kaldırma girişimi sonrası da yaşanmıştı.
Bu yıl başında ceza kanununda yapılmaya çalışılan bu değişiklikler AB Komisyonu ve ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından endişeyle karşılaşmıştı. Değişikliklere yapılan itirazlar halen Anayasa Mahkemesi tarafından değerlendiriliyor.
Avrupa Birliği üyesi olan Romanya, Birlik içinde en fazla yolsuzluğun yaşandığı üyeler arasında üst sıralarda ve dolayısıyla yargı sistemi Brüksel’in yakın takibi altında.
Aynı zamanda AB içindeki en az gelişmiş ülkelerden bir tanesi olan yaklaşık 20 milyon nüfuslu Romanya, ülkedeki ekonomik imkânsızlıklardan dolayı yurtdışına göç veriyor.
Dünya Bankası’nın tahminlerine göre 3 ila 5 milyon Rumen AB içindeki diğer ülkelerde yaşıyor ve her yıl ülkelerine gönderdikleri para Romanya için büyük önem taşıyor.
Bağımlılık Okulu’nun kurucularından, Mısırlı-Fransız Marksist sosyal bilimci Samir Amin 86 yaşında Fransa’nın başkenti Paris’te hayatını kaybetti.
Amin, özellikle üçüncü dünya ülkelerinin kalkınması konusundaki teorik çalışmalarıyla tanınıyordu.
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales, Amin’in ölümü ardından Twitter’dan birer açıklama yaptı.
Morales açıklamasında, “Dünya halklarının mücadelesini kavrayış ve öğreticiliğiyle destekleyen büyük anti-emperyalist, sömürgecilik karşıtı Marksist entelektüel Samir Amin kardeşimizin ölümünden dolayı üzgünüm. Sosyal adalet ideali mirası sonsuza dek desteklenecektir. Ölümsüzdür” dedi.
Yaşamı boyunca yaklaşık 30 kitaba imza atan Amin’in eserleri, aralarında Türkçe’nin de bulunduğu onlarca dile çevrildi.
Bu yıl sinemaseverler ile altıncı kez buluşacak olan Engelsiz Filmler Festivali’nin programında, otizm spektrum bozukluğu yaşayan çocuk ve gençlerin rahat bir şekilde film izleyebilmelerine imkan veren Otizm Dostu Gösterim de yer alıyor.
İlk kez 2015 yılında gerçekleşen bu gösterim kapsamında bu sene Orman Çetesi (Les As de la Jungle) adlı film seyircilerle buluşacak. Ormanda yaşayan canlıların, ormanı yok etmek isteyen Koala Igor’a karşı mücadelesini anlatan film, loş bir salonda, ses seviyesi düşük tutularak gösterilecek. Herhangi bir tanıtım filmi ya da reklamın gösterilmeyeceği seansta, seyirciler gösterim sırasında salonda yiyecek ve içecek bulundurabilecek ve diledikleri gibi hareket edebilecekler. Böylece öğrenme güçlüğü ya da duyusal problemler yaşayan çocuklar ve yakınları bu gösterim sırasında birlikte film izleyebilecekler.
Otizm temalı filmler sanal gerçeklik gözlüğüyle deneyimlenebilecek
Her sene daha kapsayıcı olmaya yönelik arayışlarını sürdüren Engelsiz Filmler Festivali’nin geçtiğimiz yıl ilkini gerçekleştirdiği Sanal Gerçeklik programında bu sene otizm temalı bir deneyim de bulunuyor. Otizmli genç bir kız olan Layla’nın hayatına odaklanan ve otizmin hayatını nasıl etkilediğini anlatan The Party adlı sanal gerçeklik deneyimi, festival boyunca gösterim mekanlarının fuayelerinde, sanal gerçeklik gözlüğüyle deneyimlenebilecek.
Sinemaseverler Festival’i 8 – 10 Ekim tarihleri arasında İstanbul, Boğaziçi Üniversitesi Sinema Salonu’nda (SineBu), 12 – 14 Ekim tarihleri arasında Eskişehir, Taşbaşı Kültür ve Sanat Merkezi’nde (Kırmızı Salon), 17 – 21 Ekim tarihleri arasında ise Ankara, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Goethe-Institut’te takip edebilecekler.
Tüm gösterim ve etkinlikler ücretsiz
Engelsiz Filmler Festivali her sene olduğu gibi bu sene de tüm gösterimlerini ve yan etkinliklerini ücretsiz olarak seyircilere sunuyor.
Tüm filmlerini ve yan etkinliklerini görme ve işitme engelli sinemaseverlerin erişimine uygun altyapıda, erişilebilir mekanlarda gösteren Engelsiz Filmler Festivali hakkında ayrıntılı bilgiye buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Yenilenebilir enerjiye dönük yatırımlara bir yenisi daha eklendi. Aydın’da Kuyucak Belediyesi tarafından Kurtuluş Mahallesi’nde kurulumu gerçekleştirilen Güneş Enerji Santrali (GES) projesinin geçici kabulü onaylandı.
Kuyucak Belediyesi’ne ait olan 920 Kw gücündeki GES projesi ile elektrik üretimine başlandı. Belediyeye ait Kurtuluş Mahallesi Bilara mevkiinde 20 dönüm alana kurulu 3 bin 740 panelden oluşan GES Projesi ile elektrik üretimine başlandı.
Bu proje ile belediyeye sürekli bir gelir kaynağı oluşturdukları gibi çevre dostu enerji ürettiklerini belirten Kuyucak Belediye Başkanı Metin Ertürk, “Yenilenebilir ve diğer enerji çeşitlerine göre çevreye zararsız ve temiz olan güneş enerji santrali ile belediyemize sürekli bir gelir kaynağı oluşturacağız. Güneş enerjisi santrali sayesinde belediyenin elektrik enerjisi için harcanan bütçeyi halka yeni hizmetler üretmekte kullanacağız. Belediyemizin ihtiyacı olan elektriği artık kendimiz üretiyoruz” elektrik üretimine başlayan yeni projenin hayırlı olmasını diledi.
Yeşil Düşünce Derneği’nin, uluslararası yeşil düşüncenin hedef ve ilkelerini yaygınlaştırmak, ortak değerleri benimsemiş insanlarla bir araya gelmek, politik ve kültürel güncel tartışmaları/sorunları farklı bakış açılarından yeniden değerlendirmek/çözüm aramak amacıyla bu yıl “Alternatifler” başlığıyla düzenlediği #YeşilKamp2018’e katılmak çok güzel bir yolculuk oldu.
Kamp 1 Ağustos’ta Avrupa Yeşil Vakfı (Green European Foundation)’nın Yeşil Düşünce Derneği ortaklığında düzenlediği Yeşil Okul programı ile başladı ve 2 – 4 Ağustos tarihlerinde Yeşil Kamp programıyla devam etti.
Bu programların içerikleriyle ilgili bilgileri sevgili Ercüment Gürçay’ın yazısında bulabilirsiniz. Ben farklı bir bakış katmak için süzgecime takılan anahtarları paylaşmaya çalışacağım.
Önce bunu tanımlamakla başlamalıyım belki; ulaşımdan gıdaya tüketimin olduğu her alanda daha sağlıklı, yerel, adil alternatifler arayan ve günlük yaşam dinamiklerini alternatif/ekolojik bir dengeye oturtmaya çalışan bir katılımcı gözüyle.
Küçük bir program değişikliğiyle “Toplumsal Cinsiyet ve Queer Ekoloji” oturumuyla başladı kamp. Oturumun kolaylaştırıcısı üniversiteden arkadaşım çok uzun zamandır göremeyip kampta yeniden kavuştuğum Bahar Topçu’ydu. Günün en merak ettiğim oturumu dost bir yüz ve özlediğim gülüşlerle birleşerek başladı.
Kampın en önemli kazanımının “güç” olduğunu söyleyebilirim. Kendimi yalnız ve güçsüz hissettiğim bir çok konuda tüm kaygılarını kırıp kendileri ve toplum için doğru adımlar atmış insanlarla tanıştım. Alternatif eğitimden, gıda ve enerjiye bir çok yeni şey öğrenmenin yanında ilgiyle takip ettiğim bir çok projenin oluşumun, kurucularıyla ve yöneticileriyle tanışma fırsatı yakaladım.
Örneğin Toprak Ana kitabını okumak ufuk acıcı bir serüven, Terra Madre belgeseli bunu pekiştiren ve daha da içselleştirmemi sağlayan bir kaynak olmuştu. Yeşil Kamp’ta SlowFood Türkiye’yi ve güncel hareketlenmeleri Ayşenur Arslanoğlu’dan dinlemek ve sohbet edebilmek kitap ve belgeselle açılan yolları aydınlattı. Kendi yerelimde nelere ne kadar katkı koyabilirim, kimlerle iletişime geçebilirim çok daha netleşti benim için.
Ercüment Gürçay, Ümit Şahin ve Akgün İlhan gibi seslerini tanıdığım, Açık Radyo’da ilgiyle dinlediğim insanlarla yüz yüze tanışmak, uzun uzun sohbet edebilmek, oturumlarda birlikte tartışmalara katılmak ve oyunlar oynamak. Kimsenin birbirine ve çevresine yukarıdan bakmadığı, yargılamadığı (çaba gösterdiği :) ) bir ortamda hem onlardan öğrenmek hem de birlikte yeni şeyler geliştirmek çok keyifliydi.
5 Gün birlikte bir kamp ortamında yaşamak ütopik bir maceraydı. Kahvaltı ve akşam yemekleri de oturumlar kadar heyecanlı geçti. Bir masaya oturup Alper Akyüz ile olan bir sohbete, başka bir masaya geçip Sezai Ozan Zeybek ile hararetli bir tartışmaya dahil olabilmek… Babil’den Sonra’nın hikayesini Ercüment Gürçay’dan dinleyip, Su Hakkı’nın hazırlık akışını Akgün İlhan’dan dinlemek…
Sivil örgütlenmeden doğa haklarına, danstan yoga, skinner bırakma tekniğine ve Esmeray’ın cesur yüreğine 5 günün içine çok güzel yolculuklar sığdırdık. Orada olan, emek ve değer katan herkese sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Sivil örgütlenmenin güçlenmesi için daha güçlü iletişim ve dayanışma ağlarına ihtiyacımız olduğuna inanıyorum 16 şehirden 150 civarı katılımcının olduğu Yeşil Kamp bu anlamda bana güç kattı.
*Ek1; kamptan sonra Alper Tolga Akkuş (Yeşil Gazete) ve Ercüment Gürçay ile başka bir maceraya yol aldık. Ayvalık’taki PatiFest’e katılmaktı hedefimiz ancak biz gidene kadar festival bittiği için festivalin davetlisi hayvan hakları mücadelecisi dostlarla buluştuk. Olduğumuz yere hayran kalarak, kalmaya karar verdik. Gecenin başında Ercüment abinin bir oğlu oldu; Cunda. Festivale gelen arkadaşların sokakta kötü muamele görürken aldıkları ve ev aradıkları Cunda, yolculuğunun ikinci gününde yuvasını buldu.
Ercüment abi ile Cunda
**Ekin eki: Yolun ilk kısmında şoförlük bana düştü, kopilotum Esmeray’ın güzel sesiyle Behram’dan Altınoluğa aktı zaman.
Soldan sağa Alper, ben, Esmeray ve Ercüment abi
*Ek2; her sabah güne Açık Gazeteyle başlamak ayrı bir keyif. Kamp boyunca program tatildeydi ama aralıklarla görüşsek de kaldığım yerden muhabbete devam edebildiğim güzel insanlardan biri olan ve kamp boyunca nazımı çeken Murat Can Tonbil’in de kampta olması ayrı bir keyifti.
Özel not: Çok pozitif bir yazı ve çerçeve çizdiğimin farkındayım, paylaşmamız ve çoğaltmamız gereken yanın bu olduğuna inandığım için. Tabii ki eleştirilerim de var, onları da yapıcı bir şekilde sahiplerine ayrıca ileteceğim.
Rusya, İran, Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakistan, 20 yıldan uzun süredir uzlaşı sağlanamayan Hazar Denizi’nin hukuki statüsüyle ilgili dün anlaşmaya vardı.
Anlaşmayla, Hazar Denizi’nin zengin petrol ve doğalgaz rezervlerinin daha fazla kullanıma açılması, yüzeyin ortak kullanılması ve Hazar’a kıyısı olmayan ülkelerin bölgede askeri faaliyet yürütmesine izin verilmemesi öngörülüyor.
Buna göre, balıkçılık, denizcilik, bilimsel araştırma faaliyetleri ve boru hatlarının döşenmesi tarafların uzlaşıya vardığı anlaşma kapsamındaki kurallara göre düzenlenecek.
Kazakistan’ın Aktav şehrinde bir araya gelen beş ülke lideri anlaşmaya imzalarını attı.
Hazar Denizi’nin statüsüyle ilgili 1996 yılından bu yana görüşmeler sürdüren Rusya, İran, Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan, Pazar günkü gerçekleşen zirveyle birlikte toplamda beş üst düzey zirve ve 50’den fazla daha düşük seviyede yürütülen toplantılar gerçekleştirdi.
Şehrin ışıklarından yıldızları göremez olanlar, başını kaldırıp göğe bakmayı nicedir unutanlar, güne beş dakika aralıklarla ertelenen alarmla başlayıp acele adımlarla çıktıkları sokakta yanından geçip gittikleri ağacın meyvesini, havada süzülen kuşların kanatlarından düşen gölgeyi fark edemeden kalabalığa karışanlar, dört duvar arasında sıkışanlar, tüm bunların tekrarlanmasından çok sıkılanlar, çıplak ayakla toprağa basmaya, akışı yenilemek için telefon ekranındaki zaman tünelinden çekip ellerini suya bırakmaya, doğayı yaşamaya, benzer his ve düşüncelerle yan yana durmaya ihtiyaç duyanlar için Kaz Dağları yuva kucağını açtı. Kazdağı Ekofest – 2018 için geri sayım başladı.
Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği tarafından bu yıl dördüncüsü düzenlenen Kazdağı Ekofest, 15- 19 Ağustos tarihleri arasında, Balıkesir’in Edremit ilçesine bağlı Zeytinli – Mehmetalan köyüne 4 kilometre mesafedeki Kuzgun Kamp’ta yapılacak. Odağına Kaz Dağı ve yöresindeki çevre sorunlarını ve çözüm önerilerini alarak doğan Ekofest, Zeytinli Baraj Projesi’nin toprak altında bırakma olasılığının olduğu Kirişlik Vadisi’nde yer alan kamp alanında, enerji tasarrufunun ve yenilenebilir enerjinin önemini vurgulamak üzere “enerji” temasıyla tasarlandı.
2014’te Mıhlı Çayı üzerinde yapılmak istenen baraj projesinin bölgedeki canlıları tehdit ettiğine, 2015’te maden faaliyetleri ve termik santrallerle yok edilen ormanların önemine dikkat çeken, geçen yıl hayatın topraktan doğduğunu hatırlatan Ekofest’in bu yılki sloganı, “Güneş Bize Yeter”.
Kazdağı Ekofest 15 Ağustos Çarşamba başlıyor
Alanında yetkin konuşmacıların katılımıyla enerji konusunda bilgi, fikir ve deneyimlerin paylaşılacağı paneller, özellikle çocukları düşünerek planlanan atölyeler, edebiyat, dans ve müzikle, doğayla iç içe, dolu dolu bir programla geçecek festivalin yüzlerce doğa severi bir araya getirmesi bekleniyor.
Yeşil Gazete’nin de yıllardır takipçisi olduğu Ekofest için çadırları ve sırt çantalarını hazırlayıp yola koyulma zamanı yaklaşırken, Ekofest’i sabırsızlıkla bekleyenler ve bu yıl ilk kez gidecekler için en çok merak edilenleri, faydalı bilgileri derledik.
Ekofest kamp alanına nasıl gidebilirim?
Ekofest’e araçla Zeytinli – Mehmetalan Köyü – Kuzgun Kamp güzergahını takip ederek gidebileceğiniz gibi Akçay – Yasa Alışveriş Merkezi önünden belirli saatlerde kamp alanına kalkacak minibüsleri de kullanabilirsiniz. Kendi aracınızla gidecekseniz ve boş koltuğunuz varsa, yol arkadaşıyla Ekofest yolunda karbon ayak izini azaltmaya ne dersiniz?
Ekofest’in sosyal medya hesapları var mı?
Merak ettiğiniz tüm sorulara yanıt bulmak, örneğin aynı şehirden yola çıkacaklarla iletişim kurmak veya kamp alanına gidecek servisin saatlerine bakmak, Ekofest hazırlıklarından son haberleri almak için facebook etkinlik sayfasını ve instagram hesabını takip edebilir, festivalin gönüllü sosyal medya ekibi tarafından titizlikle hazırlanan Sık Sorulan Sorular sayfasına göz atabilirsiniz.
Ekofest gönüllü ekibinin bir kısmı kamp alanını festivale hazırlamak için günlerdir buluşma noktasında.
Yanımda ne götürmeliyim?
Yemeği nasıl halledebilirim?
Kamp alanında Mehmetalan köyü kadınlarının hazırlayacağı kahvaltı ile iki öğün tabldot yemek temin edilebilecek. Et kullanılmayacak menülerde veganlar için de alternatifler var. Kendi yiyecek ve içeceklerinizi getirebileceğiniz gibi gözleme ve çay stantlarına da uğrayabilirsiniz.
Ekofest 2018 programında neler var?
Atölyeler
Güneşin Ekofest alanını aydınlatmasıyla doğanın kalbine uyananlar için gün, tai chi, yoga, meditasyon, doğa yürüyüşleri ve ağaç gözlemi ile başlayacak. Özellikle çocuklar için hazırlanan dans, yaratıcı drama, geri dönüşüm, resim,seramik atölyeleri, edebiyat, beden ritm, ip mandala, doğal merhem, zehirsiz temizlik,bitkisel çaylar ve aromaterapik yağlar atölyeleri ile Ekofest’te zaman yine rengarenk akarken an’da duracak.
Enerji temalı paneller ve forum
Bu yıl Güneş Bize Yeter sloganı etrafında şekillenen festival programında enerji temalı söyleşiler öne çıkıyor. Perşembe günü Yeşil Gazete İklim ve Enerji Haberleri Editörü Pınar Demircan, Elif Cansu İlhan ve Özlem Katısöz nükleer ve kömürlü termik santraller konusundaki güncel bilgileri paylaşırken “Yenilenemez Enerji”, Önder Algedik ve Mehmet Akbulut’un aktarımlarıyla “Sıfır Enerjili Kentler” konuşulacak. “Yerel Yönetimler ve Enerji” konusu, festivalin destekçilerinden Çanakkale, Edremit ve Küçükkuyu Belediyelerinin katılımıyla Ekofest’e taşınacak.
Cuma günü “Yenilenebilir Enerji, Ancak” başlıklı panelde Hasan Akyar HES’lerin doğaya verdiği zararları, Özgür Gürbüz“Nasıl Bir Dünya, Hangi Enerji” sunumunun ardından Önder Algedik ile birlikte “Türkiye’de Enerji Politikaları”nı anlatacak.
Cumartesi günü Arif Künar’ın konuşmacı olduğu “Enerji Verimliliği ve Tasarrufu” panelinin ardından gerçekleşecek forumda, Ekofest’e katılan STK’lar enerji konusunda buluşacak. “Yenilenebilir Enerji” panelinde Kardelen Afrodit Atsal, Çağla Balcı Eriş ve Selkan Polatkan, “Enerji Kooperatifleri” başlığı altında Adil Alper Coşkun ve Aslı Odabaşı konuşacak.
Müzik
Ekofest’in gelenekselleşen sahnesi, Bülent Genç ve Mecit Ünal’ın müziğiyle açılacak. Yıldızlar kamp alanına toz bulutundan ışıklar yağdırırken Tayfun Hakan Kağan, Issız, Ahmet Beyler, Ethnic Band ve Cümbüş Cemaat sahneye çıkacak.
Geçen yıl ilk kez verilen Kazdağı Yerel ve Ulusal Doğa Koruma Ödülleri bu yıl da sahiplerini bulacak.
Geçen yıl Kazdağı Yerel Doğa Koruma Ödülü zeytinlikleri için jeotermal sondaja karşı zeytin nöbeti tutan Gülpınarlı kadınlara, Ulusal Doğa Koruma Ödülü Yeşil Artvin Derneği’ne verildi.
Siz neler yapmak istersiniz?
Herkesin katılımına ve katkısına açık panellerden ilginizi çekmeyenler olursa doğada uzun yürüyüşler yapabilir, zeytin ağaçlarının gölgesinde uzanabilir, kitap okuyabilir, yazıp çizebilir, çocukların oyunlarına katılabilir, kendinizi doğanın sesine bırakıp serin sularda yüzebilirsiniz.
Kaz Dağları yine, yeniden çağırıyor bizi
Gönüllülerden oluşan festival ekibinin haftalardır büyük emek ve özveriyle ayrıntıları atlamamaya gayret ederek hazırladığı Ekofest’i heyecanla beklediklerini, festival programının katılımcıların paylaşımları, katkıları ve anlayışlarıyla güzelleşeceğini belirten Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Başkanı Süheyla Doğan, tüm doğa ve sanat severleri Ekofest’e davet etti.
Kaz Dağı şimdi, çadırını alıp yola çıkmanın, doğanın kalbinde uyanmanın, heybeye farklı ve anlamlı bir anı katmanın iç kıpırtısını duymaya, ona neyin zarar verdiğinin farkına varmaya, bölgede yıllardır süregelen altın madeni ve kömürlü termik santral mücadelesine duyarsız kalmamaya, hem kendimizle hem de farklı hikayelerle yeni bağlar kurmaya, güneşin bize yeteceği fikriyle tanışmaya, Ekofest’in bir parçası olmaya, her şeye rağmen yeniden umutla bakmaya çağırıyor.
Amerika Birleşik Devletleri Kaliforniya eyaletinin San Francisco Yüksek Mahkemesi’nde sekiz haftadır süren Dewayne Johnson-Monsanto (Bayer) davası dün (Cuma 11 Ağustos) jürinin verdiği tarihi bir kararla sona erdi. Johnson, Monsanto’nun Round up ve RangerPro herbisitlerindeki (ot öldürücü kimyasal) aktif maddesi glifosat yüzünden kansere yakalandığını iddiasıyla dava açmıştı.
Haziran ayında 62.5 milyar ABD dolarına Bayer tarafından satın alınan biyokimya devi Monsanto‘nun Dwayne Johnson’a 250 milyon ABD doları cezai tazminat, 2.2 milyon ABD doları maddi tazminat, 37 milyon ABD doları manevi tazminat olmak üzere, toplam 289.2 milyon ABD doları tazminat ödemesine karar verildi.
The Guardian‘ın haberine göre, jüri “haksız fiilin kasıt ya da zulüm olarak işlendiğine” karar verdi. (Hukuk sistemlerindeki farklılık sebebiyle yakın çeviri kullanılmıştır, İngilizcesi “acted with malice or oppression”dır).
Carey Gilliam ise The Guardian’da bugün yayınlanan yazısında jürinin Roundup ve benzeri glifosat içeren ürünlerin kullanıcılara ciddi tehlike teşkil ettiğine ve Monsanto yetkililerinin bu tehlikeler hakkında yeterli uyarı yapmayarak“haksız fiili kasıt ya da zulüm olarak işlediğine” karar verdiğini yazdı.
Johnson davası glifosatın kanserle ilişkisi olduğu iddiasıyla açılan ve sonuçlanan ilk dava olarak tarihe geçti. Bu dava ve jüri kararı birçok açıdan çok önemli sonuçlar doğuracak ancak kuşkusuz en önemli iki sonucu glifosat ve kanser arasındaki ilişkinin kabul edilmiş olması, ve glifosatın non-Hodgkin lenf kanserine yol açtığı iddiasıyla ABD’de Monsanto’ya karşı açılmış 5,000’den fazla davaya emsal oluşturabilecek olması.
Dewayne Johnson
Dewayne Johnson (46), iki çocuk babası ve lenf kanseri (non-Hodgkin lenfoma). Monsanto’ya karşı açtığı dava, ölüm döşeğinde olduğu ve sadece birkaç ayı kaldığı için öne alınmıştı.
Johnson 2012-2015 yılları arasında San Francisco Benecia okul bölgesinde park bahçe görevlisi olarak çalıştı. Görevlerinden biri de yeşil alanların ilaçlanmasıydı. Halk dilinde her ne kadar “ilaç” denilse de, uygulanan ürünler ilaç değil, kimyasal zehir.
Johnson mahkemede, Monsanto’nun Roundup ve RangerPro (etken maddeleri glifosat) herbisitlerini (ot öldürücü kimyasal, “yeşil kıran”) yılda 20-30 kez uyguladığını ve her ne kadar koruyucu giysi kullansa da rüzgarın etkisiyle bu zehirlere maruz kaldığını “Her gün yüzüme gözüme bulaşıyordu. Engellemek çok zordu,” sözleriyle ifade etti. Ayrıca Johnson bu ürünlere yüksek miktarda maruz kaldığı iki kazayı anlattı. Ağustos 2014’te Johnson’a kanser teşhisi konuldu. Eylül 2015’te doktoru 18 ayı kaldığını söyledi. Johnson, Monsanto’ya 2016 yılında dava açtı.
Mahkemede yürek burkan ifade ve kanıtlar
Johnson’un Şubat 2014’teki ilk kazasından bir süre sonra vücudunda lezyonlar oluşmaya başladı ve doktorlar cilt kanserinden şüphelendi.
Johnson Kasım 2014’te Monsanto tüketici hattıyla iletişime geçti ve ürünlerinin buna sebep olup olamayacağını sordu. Johnson’ın tüketici hattındaki çalışanla 45 dakika boyunca telefonda görüştüğü, bu kişinin 20 yıldır Monsanto’da çalışan, tüketici güvenliğinden sorumlu tıp doktoru ve klinik toksikolog Dr. Daniel Goldstein’a e-posta yazdığını ve Goldstein’ın Johnson’u arayacağını yazdığı dava makamının kanıt olarak sunduğu Monsanto iç yazışmalarıyla belgelendi. Bu iç yazışma metnini buradan görebilirsiniz.
Dr. Goldstein, Johnson’u aramadı, mahkemede ise “Onunla konuşmam kesinlikle faydalı olurdu. Konuşup, konuşmadığımı hatırlamıyorum,” dedi. Bunun üzerine Non-Hodgkin lenfoma olduğu belirlenen ve kemoterapi görmeye başlayan Johnson çalışmaya ve glifosat uygulaması yapmaya devam etti.
Mart 2015’te Dünya Sağlık Örgütü (WHO) kanser ajansı IARC, 11 ülkeden 17 bilim insanının bir yıl süren glifosat ve kanser ilişkisi araştırma sonuçlarını yayınladı. IARC glifosatı “muhtemel kanserojen” olarak sınıflandırdı ve araştırma glifosat ve non-Hodgkin lenfoma arasında güçlü kanıt olduğu sonucuna vardı.
Bir ay sonra, 15 Nisan 2015’de Johnson bu kez Monsanto’nun zehir kontrol merkeziyle iletişime geçti. Telefondaki sağlık görevlisine lenf kanseri teşhisine rağmen bu ürünü kullanmaya devam ettiğini söyledi, çekinceleri olduğunu belirtti ve bir kez daha glifosatlı ürün ile kendi lenf kanseri arasında bir ilişki olup olmadığını sordu. Johnson sağlık görevlisine geçirdiği iki kazayı da detaylarıyla anlattı: İlkinde sırt tipi ilaçlama makinesinin hortumun yırtılmasıyla ürün üstüne başına akmış, sırılsıklam olmasına rağmen işte olduğu için saatlerce yıkanamamış, diğerinde ise ürün sızarak sırtına bulaşmıştı.
Sağlık görevlisinin yine Dr. Goldstein’a e-postayla konuşmayı aktardığı Monsanto iç yazışmalarıyla kanıtlandı. Dr. Goldstein yine Johnson’u aramadı ve mahkemede “konuşup, konuşmadığını hatırlamadığını” söyledi. (Goldstein’ın mahkeme tutanaklarındaki ifadesini buradan okuyabilirsiniz. Kasım 2014’ hakkındaki ifadesi için pdf sayfa 9-10, Nisan 2015 hakkındaki ifadesi için pdf sayfa 16).
Johnson doktorlara göre son günlerini yaşıyor, artık non-Hodgkin’s lenfomanın son evresinde lezyonlar vücudunun yüzde 80’ni kaplamış durumda ve deneysel tedavi görüyor. Johnson’un mahkemedeki belki de en yürek burkan sözleri “Bu ürünün insanlara zarar verdiğini bilseydim asla okul alanlarında ve insanların olduğu yerde uygulamazdım. Bu ahlak dışı, yanlış. İnsanlar bunu hak etmiyor,” sözleriydi.
Bu tarihi karar emsal oluşturabileceği için çok büyük bir zafer. Ancak bu zaferi bize sağlayan Johnson için artık ne yazık ki çok geç. Monsanto ise kararı üst mahkemeye taşıyacak.
Not 1: Büyük bir zaferi paylaşma niyeti ile başladığım bu yazıyı üzgün olarak bitiriyorum. Mahkeme kayıtlarını, ifadeleri okuyup, duruşma videolarını izleyip bu kötülük karşısında ızdırap çeken ve yakında pisi pisine ölecek Dewayne Johnson için insanın içinin sızlamamasına imkan yok. Bugüne kadar hiçbir yazımda sanırım hislerimi paylaşmadım, ama bunu paylaşmak istedim sizlerle.
Not 2: Glifosat dünyanın gelmiş geçmiş en fazla kullanılan tarım zehri. Dünya genelinde (tarımsal + tarım dışı) kullanımı 1994 ile 2014 arası 15 misli artarak yaklaşık 826 bin tona çıktı. 1994-2014 arası dünya genelinde kullanılan toplam glifosat miktarının %72’si son on yılda kullanıldı.
Bugün dünya genelinde, genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) toplam glifosat kullanımındaki payı ise yüzde 56.
Türkiye’de ise glifosat kullanımı, Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı verilerine göre 2001’de 305 tondan 2013’te 4500 tona çıkarak, 15 misli arttı.
Glifosatın patenti piyasaya sürüldüğü 1974’den 2000 yılına kadar Monsanto’ya aitti. 2000 yılında Monsanto’nun patent süresi sona erdiğinde ise markalaşma hevesinde olmayan küçük şirketlerden Dow, Dupont, Syngenta, Aventis ve BASF gibi kimyasal devlerine kadar çok sayıda şirket glifosat içeren ürün satmaya başladı.
Bugün, ABD’de 750’den fazla glifosat içeren ürün satılıyor. Avrupa’da ise 40 farklı şirket tarafından 300’ü aşkın glifosat içeren herbisit satılıyor.
Monsanto Bayer tarafından satın alındı ve artık faaliyetlerini Bayer ismi altında yürütecek. Lütfen Bayer ismini her duyduğunuzda bunu hatırlayın.
***
Glifosat hakkında daha fazla bilgi, kullanım verileri, Avrupa Birliği lisans süreçleri, vs. için üç yazımı buradan, buradan ve buradan okuyabilirsiniz
Monsanto hakkındaki diğer yazılarımı buradan okuyabilirsiniz
Uluru, Avustralya’nın tam ortasında Anangu Aborjınleri için kutsal bir kaya. 550 milyon yıl önce oluşmuş. Dünyanın tarihini bilen, bilge ve ulu bir kaya. Uluru ve çevresi Anangu Aborjinleri tarafından korunuyor. Uzaktan gördüğümüz anda büyülendik. Bizim için adı üstünde “ulu” görünüyordu. Uluru’nun etrafını yürüyerek döneceğimiz gün benim için çok özeldi. Avustralya’ya geldiğim günden beri bu anı bekliyordum. 11 kilometreyi yürürken kayasından taşına, suyundan toprağına kadınından adamına her canlı için güzel şeyler diledim. Ama Uluru’daki çıplak ayakla yürüyüşümü kadınlara adadım. En çok onların içlerindeki yaratıcılığı, sevgiyi ve esirgemeyi kadınca ortaya çıkarmalarını ve farkına varmalarını diledim. Neden özellikle kadınlar? Bunun sebebi taaa yıllar öncesinde yatıyor.
Daha gençtim. 23 yaşlarında. Dünyayı değiştirmek isteyen, tek başına herşeyi halledeceğini sanan genç bir kadındım. Sosyal Hizmetlere bağlı bir kurumda psikolog olarak çalışıyordum. 18 yaş altı sokakta yaşayan, tecavüze uğramış, genelevde çalışan, uyuşturucu kullanan, tiner çeken kadınların ilk durağı olan bu merkeze ilk başladığımda çok güçlüydüm. Çok şey biliyordum, çok enerjiktim. Bütün kızları kurtaracaktım. Nöbet sistemine göre bazen geceleri nöbet tutuyorduk. Gece kalmayı kimse sevmiyordu. Genelde gece kalan sorumlu ofisten dışarı çıkmazdı. Bense yukarıda bir ses duyduğum an fırlayıp birbirine bardak kırıklarıyla saldıran kızların arasına girerdim. Bana birşey olmaz sanırdım.
Gündüzleri kızları sinemaya götürürdük. Ne acı ki merkez Beyoğlundaydı. Kızlar bazen bana “abla bak şu bıyıklı adam benim pezevengim” derdi. Ben, pezevengin bir küfür değil meslek olduğuna o zaman aymıştım. Bir keresinde genelevden 18 yaş altında olduğu için bize getirilen bir kız “abla n’apalım, en azından bu amcalar seviştikten sonra bir sigara yakıp başımı okşuyor”demişti. Genelde hikayeleri önce akrabaları tarafından tecavüze uğrayarak başlıyordu. Aile meclisinin kararından kaçmak için Anadolunun her köşesinden otobüse atlayıp İstanbul’a geliyorlardı. Otogara geldiklerinde onları hemen tanıyan tipler: “ evin var mı? Ben yaşlı bir kadın tanıyorum. Onun evinde kalabilirsin.” diyorlardı. Saf kızlar hemen inanıyordu.
O yaşlı kadın bir mamaydı. Onları satıyordu. Bizim kızların en büyük hayali 18’i geçmekti. O zaman onlar başkalarını satacaktı. Çocuk polisleriyle ortak çalışıyorduk. Onların bile bildiği korkunç gerçek “155 kızlar”dı. Polislerle yatan 18 yaş altındakiler. Bizim merkezde kızların rahat etmesi için yardım eden iyi niyetli milletvekilleri varken başka bir yandan 18 yaşın altında ne kadar çok kızın birilerine satıldığını bu işin meclise kadar uzandığını öğreniyorduk. Her geçen gün eriyordum. Onlara ne psikologluk yapabiliyor ne bu sistemi değiştirebiliyor ne de onları kurtarabiliyordum.
Evden kaçan kızların hepsi bu yola düşer diye bizi korkuturlardı eskiden, karşı çıkardım. Yavaş yavaş depresyona girerken bundan başka gerçek yok gibi gelmeye başlamıştı. Artık ablaları olmaya karar vermiştim. Nöbetimde birlikte yemeğe yardım ediyor, birlikte aynı sofrada yemek yiyor, ardından da birlikte göbek atıyorduk. Onları merkezde zorla tutmaya hakkımız yoktu, çeken gidiyordu. Ama ben hep diller döküyordum. Bir süre sonra tinerciler bile benim nöbetime gelmeye başlamışlardı. O sıralarda bizim kızları taciz ettiğini öğrendiğimiz arka sokakta bir adamı öğrendik. Merkezin kadın müdürü ile öyle sinirlenmiştik ki polislere bile haber vermeden gidip adamı tehdit ettik. Ve hayatımda ilk kez biri benim şikayetim üzerine hapse girdi. O gece o adamı rüyamda gördüm bana tecavüz ediyordu. Beyoğlu’nda yaşıyor, Beyoğlu’nda çalışıyordum. Bazen eve yürürken bizim kızları görüp yanlarına gidiyordum.
Kişisel hayatımda da kendi sınır koymayı bilmeyişlerimle birlikte sarmalanan bu kızların yaşadığı tüm travmalar ve olaylar beni de içine aldı. Derin depresyona girmiştim. Evde bizim merkezin kapı zilini duyuyordum. Akut stres…rüyalarım hep tacizlerle doluydu. Psikoloğa gidiyor anti depresan kullanıyordum. Merkezden ayrıldım. Pes ettim. Ben iyi olmayınca kimseye yardım edemedim. Tam o dönemde bir rüya gördüm. Kocaman kırmızı bir kaya. Üstünde bir yerde bir mağara var. Çok dar bir mağara. Ben o mağaranın içindeyim. Yüzüm dahil her yanım sırf deri. Yüzüm yok, derim ayrıca deriyle kaplanmış gibi…Yanımda bir adam var o da sırf deri, yüzü yok. Mağaranın tavanı çok alçak, duvarları daracık. Adam üzerime doğru geliyor. Ben yerden sürünerek geri geri kaçıyorum. Elimle yerleri yoklayıp kafasına vuracak bir şeyler arıyorum. O sırada elim bir şeylere değiyor. Kazmaya başlıyorum kazdıkça kemikler çıkıyor… onlarca, yüzlerce… kadın, erkek ve çocuk kemikleri … Rüyamın içinde anlıyorum şu an yaşayan bizler, öncekileri katletmişiz.
Ulu Uluru’nun önünde duruyorum. Kocaman tek parça bir kaya. Kızıl.. Üstünde mağaracıklar var. Rüyamda buradaydım. Rüyam buradaydı. Ben buradaydım. Kadınlar buradaydı. Birkaç yıldır rüyamın burada geçtiğine dair hislerim vardı.
Kadınların tüm geçmişi, insanlığın tüm geçmişi ve hala bugünü acılarla ve travmalarla dolu. Birbirimizi katletmişiz, taciz etmişiz. Hala katlediyor ve taciz ediyoruz. Bu bilge kaya bana anlatıyor: iyi ve kötü, eskiden beri var… ve sen hangisini seçiyorsun?
İşte ben tekrar güçlü, sağlam bir kadın olarak buradayım. Kırmızı elbisem ve çıplak ayaklarımla Uluru’nun etrafında 11 km yürüyorum. Tüm bunları tekrar düşünüyorum. Tüm kötülüklere rağmen, ağaçların oksijen vermeyi asla bırakmadıkları gibi ben de sevgiyi ve iyiliği seçiyorum. Özüm neyse hiçbir kötülüğün onu karartmasına ve söndürmesine izin vermemeyi seçiyorum. Tüm kadınlara sevgi yolluyorum. Sevgili kız kardeşlerime aynaya bakmalarını kendilerine inanmalarını, içlerindeki yaratıcılığı ayağa kaldırmalarını, kadın olmalarını, oldukları kadını olduğu gibi kabul etmelerini diliyorum. Acı çeken ve çekmiş tüm kadınların ve canlıların acılarını dindirecek güzel bir gelecek diliyorum… Bu geleceği yaratanlardan biri olmanın sorumluluğuyla yaşıyorum…Hepimize şifa olsun.
Bu daha başlangıç. Pes etmedim. Çok güzel fikirlerim var. Tek başıma değil ama birlikte daha güzel günler, yüzü gülen kadınlar için yapacak çok şey var. Kötülüğe lanet edenlerden değil tekrar tekrar ışık olanlardan olmayı tercih ediyorum.