Ana Sayfa Blog Sayfa 2724

Sorumluluğumuzu seller aldı götürdü

Eylül ayında da Türkiye’nin değişik yerlerindeki seller gündemde. Geçtiğimiz hafta Bandırma merkezde 90 dakika içerisinde metrekareye 100 kg yağmur düştü. Caddeler kısa süre içinde azgın suların aktığı çağlayanlara döndü, iş yerlerini ve evleri su bastı, yüzlerce kişi selde mahsur kaldı. Zararın boyutları henüz belli değil ama görünen tablo karanlık. Erdek de selden nasbini aldı…

Bandırma’da sel

Kastamonu’da ise ceviz büyüklüğünde yağan dolu taneleri evlere ve arabalara zarar verirken 33 kişi de yaralandı. 20 dakikalık bir iklim olayı kent merkezini alt üst etmeye yetti. Geçen hafta sonu için İstanbul’un on ilçesinde aşırı yağış ve sel olabileceği uyarısı yapıldı. Acaba betona ve asfalta kesmiş bir kentte vatandaşın evini veya dükkânını su basmaması için önlem alma şansı gerçekten var mı? Ya da insanlar yağmur yağdığı gün sokağa çıkıp işine gitmeyecek mi? Bu uyarılar ne amaçla yapılıyor anlayan var mı?

Türkiye aylardır sele teslim vaziyette

Ankara Mamak’ta yaşanan sel felaketinde 9 dakikalık yağmur sonunda caddeleri azgın sular bastı

Seller sadece geçtiğimiz birkaç günde değil aylar boyunca Türkiye’nin gündeminden düşmedi. Mayısta Ankara’nın Mamak ilçesinde iki kez üst üste sel felaketi yaşandı. Eskiden Ankara’nın gecekonduları ile ünlü şimdilerdeyse kentsel dönüşümle bilinen ilçesi Mamak’ta iki hafta arayla seller yaşandı. Şiddetli yağıştan birkaç dakika sonra başlayan sel, caddeleri azgın nehirlere çevirdi. Mamak’taki kentsel dönüşüm bölgesine yapılan onlarca katlı yeni binalarla yapı yoğunluğu artmış ancak yollar ve parklar gibi kentsel donatıların bu yoğunluk artışına uygun şekilde yeniden düzenlenmesi yapılmamıştı. Bunun sonucunda geçirimsiz yüzeyler arttı ve şiddetli yağış olduğunda su toprak tarafından emilemediği için hızla yüzey akışına geçip sele dönüştü. Ancak Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tuna, alt yapı sorunlarını dile getirmeyip “Bugüne kadar yaşanmamış bir afet meydana geldi” demeyi tercih etti.

Tekirdağ’ın Çorlu’da olan tren kazası yağmurların tren raylarıyla menfez arasındaki malzemeyi taşıması sonucu oluşan boşluk nedeniyle yaşanmıştı.

Temmuz ayına geldiğimizdeTekirdağ’ın Çorlu ilçesinde 24 kişinin hayatını kaybettiği, 300 küsur insanın yaralandığı bir tren kazası yaşandı. Esasında kaza değil bir ihmaller zinciri olan bu olay, tren raylarına bakım denetim yapılmadığı için rayların altının boşalması sonucu ortaya çıkmıştı. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ise kazanın aşırı yağış nedeniyle menfez ile ray arasındaki toprağın boşalması sonucu meydana geldiğini söyledi. Her musibetin sorumlusu yine aşırı yağışlardı.

Rize’deki felakette beton kanala hapsedilmiş derenin neredeyse üstüne dikilmiş 7 katlı bina

Ağustos başında da durum değişmedi. Bu sefer de sel Rize’nin Muradiye beldesindeki Kömürcüler köyünü vurmuştu. Üzerinde köprü ve onun da üzerinde iskânsız yapılmış yedi katlı bir bina aşırı yağışlar sonucu inen suyun gidiş yolunu tıkayınca felaketin boyutu büyümüştü. 25 senelik binanın sahibi “Binamda sorun yok. Esas sorun köprünün altının tıkanması” diyordu[1]. Peki, yaşanan bu felakette dere yatağının tamamıyla beton kaplı daracık bir kanala dönüştürülmesinin payı hiç mi yoktu? Ya bu derelerin yataklarına ve hatta üstlerine inşa edilmiş binaların payı?  Her zaman olduğu gibi “hiç böyle yağmur görmemiştik” nidaları atılıyor, suç aşırı yağış ile iklim değişikliğine yıkılıyordu.

Seller selleri izledi. Ordu’da bir insan sulara kapılıp hayatını kaybetti. 1100 ton fındık ziyan oldu. Dünyanın bir numaralı fındık üreticisi Türkiye büyük ekonomik bir kayıp yaşadı. Ama yapılabilecek ne vardı? Hepsi Allah’ın takdiri doğal afetler değil de neydi? İklim değişikliğine karşı boyunlar kıldan inceydi…

Sellerden yangınlara: İklim değişikliği yadsınamayacak boyutlarda

Evet, iklim değişikliği artık kimsenin inkâr edemeyeceği görünürlükte tezahür ediyor. Aşırı iklim olayları bunda önemli rol oynuyor. Nitekim geçtiğimiz aylarda sadece Türkiye’de değil tüm yerkürede aşırı iklim olayları gündemden düşmedi. Seller yüzünden Hindistan’da 1000 civarı, Japonya’da ve Çin’de 200 kişiye yakın insan ölürken, başka yerlerde de sıcaklık artışlarına bağlı orman yangınları 2018 yazına damga vurdu.

Atina çevresindeki ormanlarda başlayan yangın yerleşim yerlerine sıçradı

Temmuzda Yunanistan’da 100 kişinin öldüğü bir orman yangını yaşandı. Kış boyunca zaten yağış almamış ormanda kuru biyokütle oranı artmış, sıcaklığın 39 derece olduğu bir gün ortaya çıkan yangın hızı saatte 130 kilometreyi bulan rüzgârın da etkisiyle her yere yayılmıştı. Yangının sorumlusu olarak hükümet iklim değişikliğine bağlı aşırı sıcaklığı gösterdi. Ancak ormanlarda ve kıyılarda plansız yapılaşmanın hat safhada gerçekleştiği Yunanistan’da geçen kış da eski bir dere yatağında kurulmuş olan yapılar yoğun yağışlar sonrası oluşan selle birlikte alt üst olmuş ve 20 kişi hayatını kaybetmişti. Madem iklim değişikliği diye bir şey vardı da felaketlerin sıklığı ve şiddeti artmasına rağmen hükümet neden önlemlerini artırıyordu? Böylesi felaket durumlarında insanların hızlı bir biçimde kaçabileceği koridorlar ve yollar, afet sığınma alanları bu kadar yetersizken yaşanan ölümleri sadece iklim değişikliğiyle açıklamaya kalkmak ne derece adildi?[2] Nitekim sadece itfaiye erlerinin ve yangın söndürücü uçakların sayısı mevcudun üç katı olsaydı bu ölümlerin hiç biri yaşanmayabilirdi.

Yunanistan’daki yangınlarla aynı günlerde İsveç’te bir haftanın içinde seksenden fazla yangın çıktı.  Sanki iklim değişikliğinden muaf gibi görünen İsveç de aşırı sıcaklıklara bağlı olarak orman yangınları yaşadı. İşin kötüsü İsveç gibi gelişmiş bir ülke bile bu konuda yeterince hazırlıklı değildi. Ülkenin yangın söndürme güçleri yetersiz kaldığı için büyük oranda Avrupa’dan gelen destekle yangınlar bastırılabildi. Bu yaz Avrupa’nın her ülkesinde yangın riski yüksek sıcaklığa bağlı olarak büyüdü ve zaman zaman orman yangınları gerçekleşti. Kanada’da da yüzlerce orman yangını yaşandı.

Dünya sellerden orman yangınlarına savrulurken Türkiye’de de sadece 18-26 Temmuz tarihleri arasındaki 8 günde 100’den fazla orman yangını çıktı[3].  Adıyaman, Antalya, Antep, Aydın, Burdur, Dersim, Elazığ, Hatay, İzmir ve Mersin gibi daha pek çok ilde orman yangınları görüldü.

Yükselen günah keçisi iklim değişikliği

İklim değişikliği yadsınamaz boyutlara geldikçe hem hükümetlerce hem de vatandaşlarca kabul görür hale geldi. Ancak hükümetlerin iklim değişikliğinden anladığı şey ne? Örneğin Türkiye’de iklim değişikliği sadece aşırı kurak dönemlerde ve seller meydana geldiğinde gündeme getiriliyor. Bir felaket yaşandığında çarpık ve aşırı kentleşme, beton ve asfalt gibi geçirimsiz yüzeylerin artması, yeşil alanların azalması, derelerin “ıslah” adı altında beton kanallara hapsedilmesi, gereksiz barajlar, su taşıma projeleri, aşırı yer altı suyu çekimi gibi yanlış uygulamalar sadece muhalif çevrelerce dile getirilirken, iktidar tarafından yok sayılıp suç aşırı yağışlara ya da yağışsızlığa yıkılıyor. Kuraklığı da aşırı yağışı da değiştirilemez bir kader gibi resmeden söylemler gerek merkezi gerekse yerel yönetimlerce pek bir kabul görüyor.

Maalesef sadece Türkiye değil pek çok ülke için benzer durumlar geçerli. Freiburg Eğitim Üniversitesi’nden Gregor C. Falk’un da dediği gibi bir bölgenin kırılganlığında yanlış arazi kullanımı çoğu zaman iklim değişikliğinden daha büyük payı sahip. Falk, Maldivler’den Almanya’ya dünyanın farklı ülkelerindeki yanlış yapılaşma ve arazi kullanımlarının etkisinin yağışların aşırılığı sorununu geride bıraktığını söylüyor. Falk ayrıca iklim değişikliği modelleri ve tahminlerinin çoğunda arazi kullanımının etkisinin dikkate alınmadığının da altını çiziyor. Washington Üniversitesi bilim insanları Nives Dolsak ve Aseem Prakash da Hindistan ve Bangladeş gibi ülkelerde her sene yaşanan can kayıplı sellerin, iklim değişikliği kadar ekolojinin ve kentsel planlamanın temel prensiplerini yok sayarak yapılan uygulamaların sonucu olduğunu söylüyor. Dolsak ve Prakash iklim değişikliğini düşen ilk domino taşına benzetip, geriye kalan taşlara da bakmamız gerektiğini vurguluyor. Dolsak ve Prakash, diğer taşları görmezden gelmenin hükümetlerin işine geldiğini çünkü hiç bir bireyin ya da hükümetin iklim değişikliğinden tek başına sorumlu tutulamayacağını bal gibi de bildiklerini söylüyor. İklim değişikliği yönetimlerin sorumluluklarından kaçmaları için biçilmiş şahane bir günah keçisi olmaya devam ediyor[4].

İstanbul’da Basın Ekspres yolunu basan sular: İstanbul’un çeşitli yerlerinde yaşanan seller sonucu 26 kişi öldü.

Mesela İstanbul’da dönemin Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun 20 yıl önce hazırlattığı raporda İstanbul’da 174 dereden 58’inin çok tehlikeli olduğu belirlenerek; buraların acilen boşaltılması istenmişti. Maalesef bu neredeyse hiç yapılmadı. Bu süre içinde de bu dere yatakları üzerindeki yerleşim yerlerini defalarca sel bastı, onlarca insan öldü[5]. Ve her zaman olduğu gibi dere yatağına yapılan binaların aşırı yağış olduğunda sular altında kalacağı önceden bilinmesine rağmen alınmadığında ölümlerin ve ekonomik kayıpların sorumlusu yine iklim değişikliğine bağlı aşırı yağışlar olarak gösterildi.

Peki, ne yapmalı?

İklim değişikliği Türkiye de dâhil olmak üzere tüm yerküreyi etkileyen ve gittikçe kronikleşen bir olgu. Ve şüphesiz ki Türkiye’nin küresel ısınmaya neden olan enerji projelerinden, aşırı su kullanımına neden olan tarımsal üretim uygulamalarından, özel taşıt trafiğini pompalayan ulaşım politikalarından ve kentleri ısı adalarına çeviren yoğun yapılaşmadan uzaklaşması acilen gerekli. Ancak seller söz konusu olduğunda bunun kadar önemli bir başka yapılması gerekenler listesi de Peyzaj Mimarları Odası’nın 2017’de o dönemki sellerin ardından kamuoyuyla paylaşılmıştı[6]. Bakın bu listede neler var:

– Dere yataklarındaki bütün yapılar yıkılmalı.

– Üstü kapatılmış olan dereler yer üstüne çıkartılmalı, dere yatağı üzerindeki yollar, binalar yıkılmalı, derelerin özgün kesitleri oluşturularak rekreasyon alanlarına dönüştürülmeli.

– Mevcut ormanlar korunmalı, orman ekosistemlerini parçalayan projeler iptal edilmeli, Peyzaj Onarım Planları hazırlanmalı.

– Deniz dolgu alanlarını ortadan kaldırmalı.

– Kentsel yeşil altyapı oluşturulmalı.

– Yer altı ve yerüstü kaynaklarının kullanımı konusunda ekolojik parametreler ışığında hareket edilmeli. Her dere yatağının bulunduğu alana HES yapılmamalı.

– Daha fazla mega projelerle su döngüsü alt üst edilmemeli.

Bu çözüm önerilerine felaket sonrasını düzenleyen önerileri de eklemeliyiz elbette. Afet sırasında ve sonrasında kaçma koridoru işlevi gören yollar ve toplanma alanları oluşturmak gerekiyor. Ancak örneğin İstanbul’da 1999 yılında gerçekleşen 17 Ağustos Depremi sonrası oluşturulan Afet Acil Eylemi Planı çerçevesinde belirlenen 493 boş alandan geriye 77 adet toplanma alanı kalmış[7]. Büyüklüğü 20 hektarı bulmayan bu boş alanların derhal artırılması ve yapılaşmaya karşı koruma altına alınması gerekiyor.

Sonuç

Başta seller olmak üzere aşırılaşan iklim olayları, iklim değişikliğinin tüm dünyada görünür hale gelip kabul edilmesinde büyük rol oynadı. Ancak bu kabul ediş iklim değişikliğiyle sahici bir mücadeleyi ve onunla uyumlu bir sosyal değişimi tetiklemediği sürece başta hükümetler olmak üzere erk sahiplerinin elinde gerçeği maskeleme aracı olmaktan öte gidemeyecek gibi görünüyor. O gerçek şu: iklim değişikliği insan türünün uzun erimli ahmaklığının sonucu ortaya çıkmış ve büyümüş bir sorun. Bunu çözmeye başlamak için de yaşadığımız felaketlerde kimin ne kadar payı olduğunu hakkaniyetlice saptamak gerekiyor. Zira sorunun gerçek kaynağını bulmadan dayatılan “çözümler”, meseleyi büyütüyor ve içinden çıkılmaz hale getiriyor. Çünkü sahte düşmanlarla, günah keçileriyle ve maskelerle uğraşırken insanlık umudunu ve gücünü yitirip iklim değişikliğini gerçekten de kaderi haline getiriyor.

Hani çocukluğumuzdan kalma bir tekerleme vardır “Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi” diye. Yaşadığımız felaketlerdeki sorumluluğumuzu da seller aldı götürdü belki de. Satamadan getirmesi dileğiyle…

Son notlar

[1] Posta (3 Ağustos 2018). “Rize’de sel felaketinin yeni görüntüleri ortaya çıktı”. http://www.posta.com.tr/rizede-sel-felaketinin-yeni-goruntuleri-ortaya-cikti-2033608

[2] Yangından kaçmak için denize doğru giden onlarca insan, denizle aralarında bariyer oluşturmuş dikenli tellerle çevrili villa bahçelerinin duvarlarına çarparak boğulmuştu. Yani çarpık kentleşme ve özelleştirme de yaşanan ölümlerin artmasında rol oynamıştı.

[3] Bianet (26 Temmuz 2018). “Türkiye’de 8 günde 100 orman yangını çıktı”. https://bianet.org/bianet/ekoloji/199504-turkiye-de-8-gunde-100-orman-yangini-cikti

[4] Nives Dolsak and Aseem Prakash (21 Ekim 2016).  “Climate Change Did It!” Is a Convenient Excuse. Slate. http://www.slate.com/articles/health_and_science/science/2016/10/blaming_natural_disasters_on_climate_change_will_backfire.html?via=gdpr-consent

[5] 9 Eylül 2009 tarihinde İstanbul’da yaşanan selde birçok dere taşmış İkitelli, Halkalı, Çatalca ve Silivri’de 31 kişi hayatını kaybetmişti. Yollarda araçlar tamamen sulara gömülmüş, araçlarından çıkamayan bir çok kişi boğularak hayatını kaybetmişti. Başakşehir, Bağcılar ve Küçükçekmece’de etkili olan sağanak yağış nedeniyle, Ayamama, Tavukçu ve Hamam dereleri taşmış, Basın Ekspres Yolu ulaşıma kapanmıştı.

[6] Bianet (21 Eylül 2017)https://m.bianet.org/bianet/toplum/188676-dere-yataklarindaki-tum-yapilar-yikilmali

[7] Gasp edilip üzerlerine binalar dikilmiş afet toplanma alanlarından bazıları: Torunlar’ın yükseldiği Ali Sami Yen Stadı; Zorlu AVM’nin yer aldığı Zincirlikuyu’daki Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü’nün arazisi; Taş Yapı’nın gökdelenlerinin yer aldığı Kadıköy Meteoroloji binası ve alanı; Akasya AVM’nin yer aldığı Acıbadem’deki eski Otosan Fabrikası arazisi; Bakırköy’deki Marmara ve İstanbul Forum AVM’nin bulunduğu alan ve Zeytinburnu’ndaki 16.9 Kuleleri’nin yer aldığı arazi. Kaynak: Hazal Ocak (13 Mayıs 2017). Hazal Ocak, İstanbul’da sığınacak yer yok: Cumhuriyet.  http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/cevre/740101/istanbul_da_siginacak_yer_yok.html

 

 

Akgün İlhan

 

 

Son dönemin Yeşil Kitapları

Son dönemin Yeşil Kitapları’nda bu hafta sizinle paylaştığımız kitaplar:

Buket Uzuner‘ın Everest’ten yayımlanan “Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları-Hava“sı, Lena Dominelli‘nin Nika Yayınevi’nden çıkan “Yeşil Sosyal Hizmet- Çevre Krizlerinden Çevresel Adalete” ve Özlem Bahadır Karaoğlu‘nun Yeni İnsan Yayınevi’nden çıkan “İstanbul Çözüldü” kitapları.

İyi okumalar ve İyi haftalar

***

Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları-Hava

Gazeteci Defne Kaman hakkında ‘Neden Nükleer Enerji Değil?” yazısı nedeniyle soruşturma açılmıştır. Duruşmanın yapıldığı Kayseri’de Defne Kaman’a Türkiye’nin önemli çevre hukukçuları, gazeteciler, çevre ve hayvan hakları aktivistleri, STK temsilcileri destek vermektedir.

Kayseri’ye 13. yüzyılda hastaları müzikle tedavi eden bir şifahâne ve dünyanın ilk tıp okullarından birini yaptırtan Selçuklu kadın sultanı Gevher Nesibe’nin şehrin merkezindeki büstü gazeteci Defne Kaman şehre geldiği gün gizemli bir şekilde kaybolur. Duruşma sabahı yaşanan bir sürpriz gelişme sonrası bu kez Defne Kaman ortadan kaybolur. Gazeteci kadının Kapadokya’da bir sıcak hava balonunda görüldüğü haberi üzerine tüm dostları onu aramaya giderler.

Buket Uzuner, iklim değişikliğinin neden olduğu tabiat felaketlerinin sürdürülebilir temiz enerji çözümleriyle engelleneceğini savunan, hayvan, çocuk, kadın ve çevre hakları destekçisi kadın gazeteci Defne Kaman karakteriyle edebiyata bir iz düşüyor. Yazar, okuru binlerce yıllık kadim Kam  geleneğimizin insanı tabiattaki tüm diğer canlılarla eşit kabul eden özünü hatırlamaya davet ediyor. 

Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları-Hava

Buket Uzuner

Everest Yayınları

2018

***

Yeşil Sosyal Hizmet- Çevre Krizlerinden Çevresel Adalete

Sosyal hizmet, insanların iyilik halini artırma iddiasında olan bir meslektir. Bu kitabın da konusu olan çevreye dair sorunlarda sosyal hizmet uzmanları kısıtlı rollere sahip olsalar da, bu sorunlar insanların iyilik hallerini yerel ve evrensel düzeyde giderek daha fazla etkilemektedir.

Bu zorlu çalışma, çevre sorunlarına sosyal hizmet perspektifinden bakarak doğrudan bir yüzleşme gerçekleştirmeye çalışıyor. Lena Dominelli, iklim değişikliği, endüstriyel kazalar ya da insani silahlı çatışmalar gibi nedenlerle ortaya çıkan çevresel felaketlerin ardından alanda çalışan uygulamacıların büyük önem taşıyan seslerine kulak veriyor. Dominelli, “yeşil sosyal hizmet” kavramını keşfe çıkarken, bu kavramın, çevresel krizlerde yoksulluk ve yapısal eşitsizliklerin diğer biçimlerine dikkat çekmek, sınırlı doğal kaynakların daha eşit paylaşımını sağlamak ve yerel düzeylerdeki yoksul ve marjinalize edilmiş kesimlerin yaşam kalitesi bakımından olumsuz etkileri bulunan küresel sosyo-politik güçlerle mücadele etmek için oynadığı rolü anlamaya çalışıyor.

Bu sorunları çözme konusundaki kararlılık, sosyal hizmet uzmanlarının yoksul insanların yaşam kalitelerini geliştirmek için oluşturdukları ve dünyamız açısından olumsuz bir bedel oluşturmayan topluluk inisiyatifleriyle yakından bağlantılıdır.

Bu önemli kitap, çevre sorunlarına dair bir anlayış geliştirmek için sosyal hizmet, sosyal politika, sosyoloji ve insan coğrafyası alanlarına odaklanıyor. Çevre sorunlarının nasıl da sosyal hizmetin bütünleyici bir parçası olduğunu ortaya koyarken, 21. yüzyılın modern dünyasında toplumların sürekliliklerini sağlamak için çözmeleri gereken sosyal sorunlara dikkat çekiyor.

Yeşil Sosyal Hizmet- Çevre Krizlerinden Çevresel Adalete

Lena Dominelli

Çeviren: Arzu İçağasıoğlu Çoban

Nika Yayınevi

2018

*** 

İstanbul Çözüldü

 

boğazdan içerlere dev kanallar istiyorum
içerlere koku, ses ve tuz,,,,,,

Yazarın duyularını körelten planlama hatalarına, kişiyi bir algoritmanın içine sıkıştıran dönemin ruhuna belli ki itirazı var. Eleştirilerini, mimari izlenimlerini, kentsel taleplerini, metroda karaladıklarını görsel şiire dair nitelikli denemelerle aktarıyor.

İstanbul Çözüldü, gözüpek bir şiir girişimi olarak kent okuma alışkanlıklarını sarsmaya, İstanbul’la aramızda çıplak gözle görülmesi zor bağları güçlendirmeye yöneliyor. 

İstanbul Çözüldü

Özlem Bahadır Karaoğlu

Yeni İnsan Yayınevi

2018

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

[Kedi-Siz] Wilco Van Herpen: Sokak kedileri zor şartlarda hayatta kalmayı başarıyor

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Kuzeyli bir adam, ama artık bu coğrafyanın insanı oldu…

Onu ne diye tanımlasam diye düşünürken bir sürü tanım geldi aklıma, yol kenarında lezzet arayan bir aşçı, iflah olmaz lezzet düşkünü ve aynı zamanda harika bir fotoğrafçı, modern bir seyyah, akıl almaz maceracı, karavan ile gezen bir belgeselci, baba gibi tanımlar geliyor aklıma.

Neden bu kadar sevildin diye sorulduğunda; Ben insanlara sırlar veriyorum diyor. Eski ustalar, lezzetli yemekler, değerli fotoğraf sanatçıları, tarihi yerler, vs. Bu harika yerleri nerede bulabilecekleri, bu muhteşem lezzetteki yemekleri nerede yiyebilecekleri programımda cevapladığım sorulardan sadece birkaçı. Bütün bunları ön yargısız, açık görüşlü bir bakış açısı ve yaşam tarzı ile yapıyorum. Ben insanları seviyor ve saygı duyuyorum diyor. Belki de tam ihtiyacımız olan şey değil mi?

Onu seviyoruz,

Çünkü o Wilco Van Herpen

***

37 – Wilco Van Herpen: Sokak kedileri zor şartlarda hayatta kalmayı başarıyor

Tolga Öztorun:  Türkiye’nin neredeyse her yerini gezdin. Geriye dönüp düşündüğünde tüm duraklarda karşına çıkan sokak kedisi hikâyelerini bize anlatır mısın? 

Wilco Van Herpen: Tüm seyahatlerimde sokak kedileri hakkında hiç kişisel hikâyem yok. Eğer neden diye sorarsanız bunun cevabı çok basittir. Genellikle aynı yerde sadece bir veya iki gün kalırız, böylece kedilerle bağlantı kurmak için fazla zaman kalmaz. Köpekler bu anlamda daha kolaydır. Bir kedi bir prenses gibidir. Eğer birisi onu yakında sevmek ya da beslenmek isterse, sadece kedi isterse gelecektir. Çoğu zaman da çok kibirli olabilir. Eğer kedi istemiyorsa, o zaman şansınız yoktur. Bir köpek öyle değildir. En azından koklamak ve merakını gidermek için gelecektir.

Ancak genel olarak kediye dair Türkiye’de gördüğüm en önemli şey, ne yazık ki kedilerin çok iyi bakılmamasıdır. Gördüğüm sorunlar ise sokak kedilerinin çoğunda göz enfeksiyonu, ishal, öksürük ya da çok zayıf olmasıdır. Onlar için gerçekten çok üzülüyorum.

Türkiye’de çok fazla sokak hayvanı var ve tüm iyi niyetlere rağmen hayvan severlerin ve sokak hayvanlarının yaşamı çok zor.

Tolga Öztorun: Büyürken hayatında iz bırakan bir kedi oldu mu? Hiç unutamadığın bizlere anlatmak istediğin bir kedin oldu mu? 

Wilco Van Herpen: Çocukken kedilerle büyüdüm. Her zaman en az bir kedim oldu. Bugüne kadar en fazla üç kedi ile büyüdüm. Bir gün, yaklaşık 15 yaşında olmalıyım, kedilerimden biri odama geldi ve odadan ayrılmak istemedi. Sabahın erken saatleriydi ve genelde kedim benim ile alt kata gelir ve mamasını alırdı ama o sabah kedi yatak odamda kalmak istedi. Ben okula gittim. Okuldan döndüğümde, beni karşılamadı. Anneme kedimin nerede olduğunu sordum ama annem de kediyi görmemişti.

Aradım ve kediyi sonunda yatağımın altında gizlenmiş olarak buldum. Bence kedim sessiz ve güvenli bir yer arıyordu ve onu buldu. Bu yer bulduğu en son yerdi, çünkü başını yere koymaya ve uzaklaşmaya karar verdiği yer burasıydı… Çok üzüldüm ama aynı zamanda onur duydum çünkü güvenli bir yer arıyordu ve o güveni benim yatak odamda buldu.

Bir başka hikâye de Rumeli Hisarı’nda yaşarken, her zaman bahçemde yaşayan kedileri besliyordum. Özellikle bahçeme bebek olarak giren bir kedi benim favorimdi. Bir gün bir arkadaşımla bir film izliyordum ve kedim gelip kucağımda oturmak istiyordu. Dönüyordu, dönüyordu ve bir türlü yerini bulamıyordu. Sonra birdenbire kucağım ıslandı. Kedinin kucağıma çiş yapmış olduğunu düşündüm ama baktığımda kedinin doğurduğunu gördüm.

Henüz anne olmaya hazır olmayan böyle bir genç kedi geldi kucağıma doğurdu. Bana bir soru sormak istercesine yüzüme baktı.

“Peki şimdi ne yapacağız Wilco?” dedi adeta.

Ve kucağımdaki küçük yavruya baktım, mutfağa doğru yürüdüm. Elimde bıçakla geri döndüm o hala ne yapacağını bilmiyordu… Küçük yavruyu diğer elime aldım ve göbek kordonunu kestim. Bu genç annenin bana bakışını asla unutmayacağım. Adeta ona ve onun yavrularına baktığım için bana teşekkür etmek istiyordu… 

Tolga Öztorun: Bize Hollanda’da yaşan kedilerin burada yaşayanlardan farkını anlatır mısın?

Wilco Van Herpen: Türkiye’deki sokak kedileri zorlu şartlarda hayatta kalmayı başaranlardır. Durum Hollanda’da tam tersine, kedilerin çoğu şımarık, şişko ve hepsi ev kedisi. Hollanda’da vahşi ya da sokak kedisi yok. Tabii ki kediler dışarıda yürüyorlar, ancak akşam evlerine dönüyorlar. Hepsi geceleri sahiplerinin şımarttığı güzel ve sıcak bir evde uyuyorlar.

Bir gün, kızım Şira ile birlikte yürürken kedilere baktı ve bana şöyle sordu: “ Baba, neden Hollanda’daki tüm kediler aslan gibi görünüyor? Onlar çok büyükler. Türkiye’de sadece çok zayıf kediler görüyorum… ” dedi. İşte aradaki fark Hollanda’da bir kedi öksürür ya da hapşırdığında sahipleri onları doğrudan veterinere götürür.

İnsanlar hayvanlarını her gün düzenli olarak besliyorlar ve çoğu evcil hayvanın sağlık sigortası var. Hollanda’da köpek sahipleri vergi ödemek zorundadır. Hollanda’da evcil hayvanlar için özel mezarlıklar var.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

 

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

And So My Face Became My Scar (Yüzüm Artık Yaram Oldu) – Ergi İşbilen

Avrupa Birliğinin Creative Europe Programı tarafından fonlanan, İtalyan oyun yazarı Matteo Latino anısına düzenlenen EU Collective Plays! uluslararası oyun yazarlığı rezidansında farklı ülkelerden 4 yazarın bir araya gelerek oluşturdukları And So My Face Became My Scar oyunu 26 Ağustos 2018 tarihinde gerçekleştirilen prömiyer ile seyirci önüne çıktı.

Rezidans, her bir oyun yazarının kendine özgü üslubunu ve dilini koruyarak, seçilen diğer oyun yazarlarıyla bir araya gelerek kolektif bir oyun yazacakları proje; tiyatro, oyun yazarlığı ve ortak çalışma pratiklerini cesaretlendirerek daha sosyal, yaratıcı ve barışçıl bir toplum ve dünya yaratılmasına katkıda bulunmayı hedefliyor. Uluslararası çok keyifli ve çok prestijli bu projede Türkiye’den de bir oyun yazarı bulunuyor; Erdem Avşar. Bu yazıya başlarken oyun üzerine mi, proje üzerine mi yoğunlaşmalıyım karar veremedim. Sonra sevgili Erdem’e yoğunlaşmaya karar verdim.

***

Ergi: Ben bu projeyi seninle tanıdım ve senin ilk paylaşımlarından beri EU Collective Plays! (Avrupa Oyun Yazarlığı Kolektifi) projesi çok renkli ve ilgi çekici görünüyor.  Genel hatlarıyla bahseder misin?

Erdem: EU Collective Plays! genç bir proje ama dayandığı prensip daha eski. 90’lara kadar gidiyor. Temelinde “çok seslilik” yani kolektif oyun yazarlığı var.

EU Collective Plays!  tiyatronun tarihindeki kolektivite düşüncesini alıp yeniden merkeze koyarak, oyun yazma sürecini de çok sesli bir hale getiriyor. Benim de başvurduğum yıl 30 yaş altı yazarlar için bir çağrı yayımlanmıştı ama aslında daha önce bizim süpervizörümüz Gian Maria Cervo da Marius von Mayenburg ve Albert Ostermaier gibi Avrupa tiyatrosu için çok önemli yazarlarla çok sesli bir oyun yazmış. Prensibi eski, 30 yaş altı genç yazarlara açılması yeni bir proje diyebiliriz.

Ergi: Yarışmaya geçmeden önce bu cevabın üzerine bir soru eklemek istiyorum. Tiyatro aslında kendi tarihi itibariyle çok sesli bir sanat dalı değil mi?

Erdem: Evet ve bu bakımdan birçok başka sanattan ayrılıyor. Doğasında kolektif olmak, bir ritüel yaratmak ve bir komünite duygusu var. Neticede bir oyun çoğu zaman kâğıt üstünde yazılmış bir metin olarak kalmıyor. Oyuncularla paylaşılıyor, yönetmenle paylaşılıyor, teknik ekip varsa onlarla paylaşılıyor, sonunda daha önce birbirini hiç tanımayan bir grup yabancı olan seyircilerle paylaşılıyor… Bir roman da elbette okuruna ulaşıyor ama “iş yapış biçimi” bakımından daha yalnız bir iş. Çoğu zaman sadece bir editörle iletişim halindesiniz o kadar.

Soldan sağa: Gian Maria Cervo, Danielle Pearson, Erdem Avşar, Joele Anastasi

Ergi: Peki, yarışma süreci nasıl ilerledi?

Erdem: 2016 Aralık’ta ayında İtalya merkezli uluslararası Quartieri dell’Arte festivali yarışmanın çağrısını yayımladı. Ben de daha önce yazdığım oyunlar ve bir dosyayla başvurdum. Önce 11 kişilik bir liste açıklandı. Ardından ikinci bir elemeyle toplam dört kişi yarışmayı kazandık. İngiltere’den Danielle Pearson, Kuzey İrlanda’dan Emily Gillmor Murphy, İtalya’dan Joele Anastasi ve Türkiye’den ise ben. Bu başvuru süreci ve sonradan kazananların açıklanması bile çok heyecan vericiydi. Başvuru dosyalarında bir de hepimiz tiyatroya olan bakışımızı anlattığımız kısa yazılar vardı. Daha onları okur okumaz hepimizin ne kadar farklı düşündüğünü bir çırpıda anladık. Bir anda insanın zihninde acayip bir ihtimaller dizisi beliriyor öyle bir çeşitlilikle karşılaşınca.

Ergi:  Projede bir araya gelerek yazdığınız oyunda her yazarın kendi üslubunu koruması esas diyorsun. Burada aslında buluşmalar ve oyunun yazım sürecini de çok merak ediyorum.

Erdem: Toplam iki rezidans yaptık. İlki Roma’nın güneyindeki Mattinata’ya bağlı küçük bir dağ köyünde oldu. İlk rezidans sanırım en önemlisiydi. Hem tüm yazarlar ilk kez bir araya geldik hem de projeyi şekillendiren asıl tartışmaların çoğunu orada yürüttük. Bir yandan çok heyecanlı bir iş tabii ama bir yandan da o heyecan ortak yazma sürecini kolaylaştırmıyor. Ama bahsettiğim zorluk bir tür “yazar inadı” değil. Hiçbir zaman “benim dediğim olacak, hayır şu hikâye anlatılacak” türünden bir tartışma yaşamadık.

İşin en zor kısmı ortak bir tiyatro diline kavuşmak oldu. Birbirimizi tanımak demek, birbirimizin ilham kaynaklarını öğrenmek demekti. Bunu yaparken de oturup uzun uzun tiyatro geleneklerini, kendi yazarlık biçimlerimizi, yazmak istediğimiz janrları konuşmamız gerekti. Hatta uzunca bir zaman dünyada olup bitenleri konuştuk, bazen şehre inip kaldığımız yeri araştırdık, kiliseleri, kasabaları gezdik ve hep tiyatrodan bahsettik. Ama hiçbir zaman “hadi bir an önce konu bulalım, şimdi ne yapıyoruz” cinsinden bir telaşa kapılmadık. Çok konuştuk, çok okuduk, çok araştırdık. Galiba o ortak tiyatro diline de öyle ulaştık.

İlk rezidansın ancak sonuna geldiğimizde yazacağımız oyunun asıl çatısı üstünde anlaşabildik. Önce ortak bir karaktere (yüzünde bir yara olan bir çocuk) karar verdik, sonra da az çok o karakterin başına neler geleceğine. Elimizde notlarımız, okunacak, izlenecek kaynaklarla ülkelerimize döndük ve ikinci rezidansa kadar herkes kendi bölümlerini yazmaya başladı. 

Ergi: İkinci rezidans ve sonraki süreç?

Erdem: İkinci rezidans Viterbo’da yapıldı. O buluşmada ilk rezidanstaki gibi her şeyden konuşmaya ve tartışmaya devam ettik ama elimizde üstüne çalışabileceğimiz somut malzemeler olduğu için ilkine kıyasla işimiz daha kolay oldu diyebilirim. Bu aşamada daha çok ayrı ayrı yazdığımız bölümlerin birbirine nasıl bağlandığını, oyunun genel dramaturjik bağlamını, sözünü, bölümler bir araya geldiğinde tüm oyunun ne anlama geldiğini, içinde yaşadığımız dünyaya dair ne söylediğini konuştuk.

İkinci rezidans, bir başka deyişle, tüm oyuna kuş bakışı baktığımız, genel bir değerlendirme yaptığımız süreç oldu. Yeniden yazılacak ve düzeltilecek yerleri tespit ettik ve yeni ara ek bölümler yazmaya karar verdik. Neyse ki hepimiz yeniden yazma meselesine aşina ve gönüllü yazarlardık. O yüzden hiç zorlanmadık.

İkinci rezidanstan sonra, o sırada konuştuklarımız ve aldığımız notları gözden geçirerek son taslaklarını yazıp Gian Maria Cervo’ya, Joele’ye ve EU Collective Plays! ekibine yolladık. Joele’nin yaptığı kalabalık bir oyuncu ekibiyle uzun provalardan sonra oyunumuz And So My Face Became My Scar ismiyle sonunda 26 Ağustos 2018’de Civita di Bagnoregio’da, Quartieri dell’Arte festivalinin açılış oyunu olarak sahnelendi. Prömiyerde de oyun gayet iyi tepkiler aldı. Elbette çok sesli ve kolektif yazılmış bir oyunun sahnelenmesini görmek de ayrıca ilginçti. Neticede oyunun yönetmeni rejisiyle metinde bizim yarattığımız anlamın üstüne bir anlam daha koyuyor. Bu da daha da çok seslilik anlamına geliyor. Örneğin Joele kendi prodüksiyonunda fiziksel tiyatroyla bağları çok kuvvetli bir reji tercih etti.

Ergi:  Oyun ve karaktere dönmek istiyorum. Oyunun merkezinde yüzü yaralı bir çocuk var. “Yara almış bir çocuk” ifadesi aslında çok güzel bir ön fikir yaratıyor, karakteri tanıyınca buna şaşırmıyoruz ama oyun tahminlere yer bırakmayıp çok güzel yerlere götürüyor seyirciyi. Bu karakterin ortaya çıkışı ve dört farklı anlatının bir araya gelişi nasıl oldu?

Erdem: Bu sorduğun sorunun cevabı aslında Mattinata’daki ilk rezidansta saklı. İlk rezidans sırasında kendimize bir hikâye, bir olay örgüsü, bir karakter ararken ortak referanslarla konuşmamız iyi olur diye düşündük ve her tartışma seansına bir şekilde bizi etkileyen, üstüne konuşmak istediğimiz kısa videolar, şarkılar ve resimler getirmeye karar verdik. Çoğu da çok faydalı oldu. Ancak bir tanesinde 10-11 yaşlarında bir çocuk vardı. Dudağından kulağına kadar da büyük bir yara vardı yüzünde. Onu görünce çarpıldık, bir anda hepimiz üstüne konuşmaya başladık, bir sürü yeni fikir doğdu. Böylece karakterimize karar verdik.

Dört farklı anlatının çıkması hem senin de tahmin edebileceğin gibi aramızdaki üslup farklarından kaynaklanıyor hem de geldiğimiz yerlerden. Ama bir süre sonra sadece karakter merkezli düşünmeye başladık. Yara almak hem çok ruhsal hem de fiziksel bir şey. Duygusal yaralar gözle pek görülmüyor ama fiziksel yaralar öyle değil. Bizim oyunumuz gibi gerçekle sürreal olanın, büyüyle hakikatin, basitle kompleks olanın bir bileşiminden oluşan bir metinde duygusal olanla fiziksel olanın bir aradalığı da bizim çok ilgimizi çekti. Bir yandan da şu var, ilk buluştuğumuzda hepimiz ayrı politik ve kültürel nedenlerden çok öfkeliydik. Ama ne zaman bunlardan konuşmaya başlasak iş dönüp dolaşıp “ya, peki ne yapacağız?” sorusuna, ardından da bizim zamanımızdan çok önce yaşanmış belli politik krizlere, kitlesel hareketlere, katliamlara geliyordu. “A, işte bu” dedik. O yara o yüzden çok önemli, biz dört kişi farklı yerlerden geliyoruz, hepimizin bir kendi kişisel tarihi var bir de kimliğimiz üstünde etkili olan majör bir tarih… Bunların hepsini birleştirmemiz gerek, biz şimdi yara alıyoruz ama bizden öncekiler de aldı. Şimdi dirilseler ve bu dünyaya baksalar ne yapmak isterlerdi örneğin? Ya da biz içinde yaşadığımız dünyada ne yapıyoruz? Böylece dört farklı anlatıyı, dört farklı zamana, dört farklı yere yaymaya karar verdik.

Bizim karakterimiz de farklı çağlarda, farklı yerlerde yarasız bir çocuk olarak doğuyor, büyüyor, sonra işler istediği gibi gitmiyor, bir şey yapmaya çalışıyor, yüzündeki o yarayı alıyor ve ölüyor. Sonra tekrar canlanıyor, bir daha, bir daha…

Ergi: Bizim kuşağın omuzlarına çok yüklenmiş bir his bu tarif ettiğin baskı; ülkenin, dünyanın sorumluluğunu almak… Senden önceki başarısızlıkları telafi etmek… Birçok yeni oluşum ve gençlik projesinde de açıkça bu baskı tarif edilmese de buna karşı bir isyan seziyorum ben.

Erdem: Kesinlikle. Hem senden öncekileri telafi etmek hem de kendine bir çare bulmak. İlla başarısızlık demek de doğru değil belki. Başarı-başarısızlık deyince tüm toplumsal hareketlerin sonuçlarını iki zorunlu zıtlığın tepesine yerleştirmiş oluyorsun. Halbuki çoğu zaman iş o kadar basit değil. Ama evet, hadi, eksik kapatmak diyelim. Geri dönüp bakmanın getirdiği bir rahatlık da var. “Ben olsam, öyle yapmazdım.” Zaten yapamazdın, sen de toplumsal-tarihsel koşullarla belirlendiğin için sen, sen olmayacaktın. (Gülüyor.) Şaka bir yana, oyundaki karakterin de yaptığı şey bu. Danielle Pearson’un bölümü İngiliz folk hikayeleriyle açılıyor. Ardından benim bölümüm geliyor: Rönesans. Sonra günümüz ve yakın bir gelecek. Danielle’in bölümünde sıkı kuralları olan bir komünün bir parçası ve bizzat o komünden alıyor yarasını. Sonra kendini Rönesans döneminde bulunca dinin ve efsanelerin açtığı yarayı sanat ve akılla kapatmaya çalışıyor. Olmuyor. Günümüzde yeniden canlanıyor, bu sefer bütün toplumsal kaygının peşini bırakıp kendi başının çaresine bakmaya çalışıyor ama o da olmuyor. Son bölümde de bir daha yara almamak için faşist bir dünya liderine dönüştüğünü görüyoruz. Ama yine de o yarayı alacak. Hem de en büyüğünü.

Ergi: Peki, prömiyer sonrası seyirci yaklaşımları nasıldı ve bundan sonra nasıl bir program var? Biz Türkiye’de izleyebilecek miyiz bu oyunu?

Erdem: Gelen tepkiler çok iyi oldu! Bir meseleye bu kadar çoklu bir perspektiften bakan, deneysel ve avant-garde denebilecek bir oyunun böyle bir karşılık bulmuş olması bizi çok mutlu etti. Bundan sonraki program şu: Aynı oyun 29 Eylül’de tekrar sahnelenecek ancak bu defa farklı yönetmenler tarafından! Her bölüm de farklı yönetmenlere emanet. Bu defa Joele’nin rejisine kıyasla daha metin odaklı, metinlerdeki çok sesliliği iyice ön plana çıkacak bir reji anlayışıyla sahneleniyor. Çok heyecanlıyız tabii.

Türkiye’de oynanmasını çok isterim elbette. Ama biraz “büyük” bir proje. O yüzden bütçesi ve prodüksiyonu bakımından oyunu buraya getirmek ne kadar mümkün emin olamıyoruz. Ama konuşuyoruz. Umarım yakında bir gün.

Ergi: Son olarak, bir başka oyunun, bu defa tek başına yazdığın Yarışmacı / the Contestant da festival kapsamında değil mi?

Erdem: Evet, the Contestant aslında daha eski bir kısa oyunum. 2015’te yazmıştım. Festivalin genel sanat yönetmeni Gian Maria Cervo oyunu beğenince hemen bu yılın programına müthiş bir hızla dahil etti. Finlandiyalı yönetmen Juho Liira yönetti. 18 Eylül’de de Vitorchiano’da the Contestant prömiyerini yaptı.

Ergi: Ondan da biraz bahseder misin?

Erdem: Tabii. Oyunu yazdığım zamanlar sözde “yetenek” yarışmaları televizyonlarda çok popülerdi. Çoğumuz burun kıvırdık belki ama ciddi bir izleyici kitlesi vardı o programların. Şimdi nasıldır bilemiyorum. Ama galiba biraz kayboldu ortadan… O yarışmaları izlerken jürilerin sahneye çıkan sanatçılardan beklentileri bana çok ilginç geliyordu. Kimi yarışmacılar ilk elemelerde elinde bir akustik gitarla sahneye çıkıyor, yumuşacık bir sesle çok tatlı bir şarkı söylediği için herkes beğeniyor diyelim. Sonra bir bakıyorsun aa, üç hafta sonra death metal söyletmeye çalışıyorlar! Sonradan düşündükçe aslında tüm dünyada -bu kadar kaba ve hemen tespit edilebilir bir biçimde olmasa da- her tür sanatsal üretim biçiminin de buna dönüştüğünü düşünmeye başladım. Jüriler yok belki ama seni değiştirmeye ve manipüle etmeye yönelik çaba kurumsal ve kişisel düzeyde geçerliliğini bal gibi koruyor. Bir sanatçı olarak neye ne kadar kendin dönüşüyorsun, kim neye ne kadar müdahale ediyor… Bu sorulara kesin cevaplarımız yok ama bence üstüne düşünmemiz gerek.

Benim oyunumda da yarışmacı sahneye çıkıyor, kötü bir ilişki geçmiş başından, onunla ilgili bir şarkı yazmış alt tarafı. Onu söyleyecek. Jüri beğenmiyor ama yollamıyorlar da… Önce bir cover istiyorlar, olmuyor. Sonra bir hikâye, bir anı anlatmasını istiyorlar. O da olmuyor. İş, kişisel ve politik bir trajedi anlattırmaya kadar gidiyor. Yarışmacı da pes edip, uyduruveriyor bir hikâye. Ancak o zaman “onay”ını almış oluyor. Atölyelerde, rezidanslarda sıklıkla duyduğum “kendi hikayeni anlat, politik olsun” meselesi de canımı çok sıkardı, biraz da ona bir tepkiydi.

Aslında düşününce yine kendi hikâyemi mi anlatmışım, kaçış yok galiba? (Gülüyor.)

Erdem Avşar, oyun yazarı, dramaturg ve çevirmen. Çeşitli kurumlarda Metin İncelemeleri, Dramatik Yazarlık Teknikleri, Oyun Yazarlığı gibi dersler vermektedir. Quartieri dell’Arte festivaliyle ilgilenenler şuradan inceleyebilir: https://quartieridellarte.it EU Collective Plays! web sitesi: http://www.eucollectiveplays.eu

 

Röportaj: Ergi İşbilen

(Yeşil Gazete)

[Doğum ve Ötesi] İnanç’ın doğal doğum hikayesi – İnanç Mısırlıoğlu

[Doğum ve Ötesi] yazı dizisinde okuyacağınız hikayeler annelerin ağzından anlatılmış olacak. Bu diziyi doğal doğumun anne ve bebek açısından öneminden yola çıkarak başlatmaya ve Yeşil Gazete’nin konvansiyonel olmayan bakış açısını doğum hikayelerine de taşımaya karar verdik.

Bununla birlikte gerektiğinde hayat kurtarıcı olan sezaryen hikayelerine de yer vereceğiz. Bu deneyimlerin kadınların kendi içlerindeki güce güvenmeleri için cesaret verip, doğumlarını sahiplenmeleri, mutlu doğum hikayelerine sahip olabilmeleri için destekleyici olmasını ümit ediyoruz.  

***

İnanç, kadın doğum doktorunu değiştirmek zorunda kalmasıyla sezaryen olabileceği gerçeğiyle yüzleşmiş, ancak hamileliğinin 32. haftasında yollarının tesadüfen kesiştiği doktoruyla yolculuğuna mutlu bir şekilde devam etmiş. Hikayesi 5 sene öncesine ait. Yazının orijinaline buradaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz

 

1 Aralık 2013

“Özgürlük Parkı’na gittik. Festival gibi bir etkinlik vardı. Arkadaşlarımızla karşılaştık, hep beraber neşe içinde dans ettik. Laf arasında “Bu arada ben bugün doğuruyorum. Suyum geldi. Muhtemelen akşama doğuracağım” dediğimde hepsinin yüzündeki şaşkınlık hala gözümün önünde…”  

Eyvah sezaryen kapıda! 32. haftada içine düştüğüm kaos. Huzur içinde geçirdiğim hamileliğimin 32. haftasına geldiğimde çalıştığı hastanenin doğum tarifesi bütçemize çook yüksek gelince beni yıllardır takip eden kadın doğum doktorumla yola devam edemeyeceğimizi anladığımda içimde huzurdan eser kalmamıştı.

Yandaki goril misali iki elim başımda kara kara düşünür olmuştum. Hele bir de üzerine internette yaptığım araştırma ile Türkiye’de doktorların yüzde sekseninin epizyo yaptığı, hemen hepsinin sezaryene yönlendirdiği gibi acı gerçeklerle karşılaşınca içim hepten kararmıştı.

Daha önce doğum yapmış eşten dosttan çekincelerimi de belirterek tavsiye istemeye başlamıştım. Gelen tavsiyelerden birini değerlendirip bir zat-ı muhteremin muayenehanesinde buldum kendimi. Bu kişi elimde 32. haftaya dair ultrasonografi çıktıları olduğunu söylememe rağmen beni tekrar ultrasona aldı. “Bebeğinin kafası çok büyük, normal doğum için söz veremem” gibi cümleler kurdu. Hatrı sayılır bir muayene faturası, elime tutuşturulmuş, hastane tarifelerinin yazdığı kağıt ile beraber kendimi muayenehanenin karşısındaki parkta buldum. Zihnimi boşaltmaya çalışıyordum ama imkansızdı. Bir sürü soru, endişe dolaşıp duruyordu kafamın içinde.

O an sanki bir işaret gibi telefonuma başka bir öneri mesajı geldi. Adres bulunduğum yere çok yakındı. Mutsuzdum ve hayal kırıklığı yaşıyordum. İsteksizce numarayı çevirdim ve randevu aldım. Sıcacık bir gülümseme karşıladı beni. Hikayemi anlattım. Normal doğum yapmak istediğimi söyledim. Pahalı hastanelerin bütçemi aştığını belirttim. Hepsini anlayışla dinledi Gülnihal Hanım. Doğumumu bir şartla yaptırabileceğini belirtti. Epidural ve suni sancı vermemek koşuluyla… Tam da istediğim buydu aslında, düşünmeden atıldım! Sonrasındaki süreçte sıkça görüştük. Doğumuma az kaldığından birbirimizi biraz daha tanımaya çalıştığımız bir süreç geçirdik. Muayenehanesinde hamile yogası ve nefes egzersizi cdleri vardı. Bir de bana perine masajı yapmamı tembihlemişti. Onlardan alarak, içim rahat, yüzümde gülücükle çıktım.

Gökyüzü daha maviydi. Doğum öncesi zihinsel detoks. Artık rotamı belirlemiştim. Çok güvendiğim destekçim (Dr. Gülnihal) ve yol arkadaşım vardı. Her sabah kalkıp yoga, canım istedikçe de nefes egzersizi yapıyordum. Bazen yoga seansı günde ikiye çıkıyordu. Akşamüstleri hava serinleyince Caddebostan sahilde çimenlerde tekrarlıyordum hareketleri. Denize karşı bu egzersizler sadece bedenimi değil ruhumu da dinlendiriyordu.

34.haftada Gülnihal, artık zihnimi boşaltmam gerektiğini, çevremde maruz kaldığım tüm bilgi akışına kulaklarımı tıkamam gerektiğini, artık bebeğimin sağlıklı olduğunu da belirterek kilosunu boyunu ölçse de bana bilgi vermeyeceğini söyledi. Artık tamamen doğuma odaklanmam gerekiyormuş ve bilmem gereken tek bilgi, bebeğimin büyüklüğünün bedenimle çok uyumlu olduğuymuş. Internette gezinmeye, TV izlemeye sınırlama getirdim. Felaket haberlerinden uzak durmaya karar verdim. Şehrin hızlı ritminden sıyrılmak, daha az medya aracına maruz kalmak düşündüğümden daha iyi geldi.

Eşlerin doğuma girmesi tartışması ile  38. haftaya geldik. Eşimin doğuma girmesini çok istiyordum, sağdan soldan bir sürü yorum, tavsiye yağıyordu.

“Erkekler doğuma şahit olunca eşlerinden soğurlar” 
“Her erkek doğumda görecekleriyle yüzleşemez, ağır gelir”

Vıdı vıdı vıdı…

Doğum bu kadar travmatik bir şey miydi ki, eşim bundan bu kadar etkilensindi. Ayrıca bu kadar travmatik olduğunu bana düşündürtmek de gerçekten inanılmaz sevimsiz bir tavırdı. Tüm bu yorum sahiplerini hala esefle anıyorum. Umut bu konuda netti. Beni yalnız bırakmak istemiyordu. Her ne yaşanacaksa beraber olmalıydı. Ayrıca doğum deneyimimizden sonra diyorum ki bir erkek destek olacaksa ve bu paylaşımdan mutlu olacaksa doğuma girmeli.Yoksa hiç anlamı yok. Kadın, kendisiyle empati kurmaya kalkışmayacağı ve destek alabileceği başka bir yakınıyla da doğum yapabilir.

Dr. Gülnihal, feminist çizgisini belli eden tavrıyla “Eşinle tanışayım, ona göre doğuma girmesine izin vermeme hakkımı saklı tutayım” dedi. Umut’la tanıştı ve doğumda bizimle olmasında sakınca olmadığını söyledi. Yalnız anneanneleri istemediğini net biçimde belirtti : ).  Bu konuda da anlaştıktan sonra belirsizliklerin tümü gitmiş oldu. Artık hep beraber Deniz Çınar’ı bekliyorduk. Her sabah “Acaba bugün olur mu!” heyecanıyla kalkıyordum yataktan.

Anne geliyorum, hazır mısın?

38. hafta içindeydik. Sabah kalktım tuvalete gittim. Çiş yaptığımı sandım önce ama hayır, böyle çiş mi olur? Ben yapmadan kendisi geliyor. Çığlık kıyamet Umut’un yanına koştum. Mutluluk, heyecan, telaş hepsi birbirine geçmişti. Hemen doktoru aradık. Sancı olup olmadığını sordu. “Yok, bir şey hissetmiyorum” dedim. “Telaş yapmadan kahvaltınızı edin. Hastaneye uğrayın, NST çektirin bana gelin” dedi. Doktorun dediğini yaptık. Öğleden sonra saat 14.00 sularıydı. NST’de herhangi bir olağanüstü durum olmadığını söyledi doktorumuz. Muayenede hiç açıklık olmadığını söyledi. Yeşillikler içinde bol yürüyüş tavsiye etti. Özgürlük Parkı’na gittik. Festival gibi bir etkinlik vardı. Arkadaşlarımızla karşılaştık, hep beraber neşe içinde dans ettik. Laf arasında “Bu arada ben bugün doğuruyorum. Suyum geldi. Muhtemelen akşama doğuracağım” dediğimde hepsinin yüzündeki şaşkınlık hala gözümün önünde…

Doktur bu ne!!! Dans mans işe yaramadı. Sancılar gelmiyordu. Eve gittik. Bir şeyler yedik. Yatağa uzandım. Belime sıcak su torbası koymamı söylemişti doktorum. Öyle yaptım. Bir film açtık, komedi izleyelim dedik ama kapağına aldanmışız. Felaketlerle dolu bir dram çıktı. Yarısı olmadan daraldığımı hissettim. Evde vakit geçmeyecekti. Akşam 18.00 gibi tekrar NST çektirmeye gittik. Gülnihal, internetten gönderdiğim sonuçlara baktı. Yürüyüş önerdi tekrar. Bu sefer de Caddebostan sahilinde turlamaya başladık. Sahili neredeyse baştan başa yürüdük. Biraz belim ağrır gibi oldu. Artık evde yatağımda olmak istedim. Biraz uyumalıydım. Nasıl olsa sancılar beni uyandırır diye düşünerek eve geldik. Yatağa yatalı 15 dakika olmuştu. Regl ağrısı gibi bir şey hissettim belimde. Dakika tutalım dedim ama beceremedim bir türlü. Ama heyecandan uyuyamadım. Sonra bir ağrı daha hissettim. Tekrar dakika tutmayı denedim. Çok benzer bir ağrı 6 dakika sonra geldi ve bir 6 dakika sonra daha. Doktoru aradık. Hastaneye gelmemizi söyledi. Gittiğimizde sancılar 2 dakikada bir gelmeye başlamıştı. NST’ye bağladılar. Sancı diyorum ama öyle katlanılmaz olağanüstü bir şey gelmesin akla. Laylaylom takılıyordum hala.

Yaklaşık bir saat sonra Dr. Gülnihal geldi. Aralık kapıdan hemşireyle konuşmalarını duyuyordum. “Damar yolu açmıyoruz, lavman yapmıyoruz, odasına zırt pırt girmeyin, duş almak istiyorsa yardımcı olun” gibi talimatlar veriyordu. Hemşire şaşkın, hatta şoktaydı. Bir de yanında bir sandalye getirmişti. Bu arada ben de kendime pozisyon arıyordum. Biraz keyfim kaçmıştı. Üstüne bir bebek hemşiresi gelip elime 50 soruluk anket tutuşturunca bir anda bütün sinirlerim zıpladı! Hemşireye gitmesini söyledim, ısrar edince de çaresiz sanki sancım gelmiş gibi bağırmaya başladım. Nereye kaçacağını bilemedi ve bir daha beni rahatsız etmeye cesaret edemedi. Yatsam bir türlü, ayakta gezsem başka bir türlü zordu. Bu sandalye ay çöreği şeklinde, hem üzerine kollarımla dayanabileceğim hem de oturduğumda gelip Umut’un bana arkamdan sarılarak destek vermesine izin veren bir yapıdaydı. Sancıların frekansı artmıştı. Sancının yanına bir de aşırı terleme ve üşüme eklenmişti. Vücudum yay gibi gergindi. Ne yapsam bu gerginliği atamıyordum. Kendimi bir türlü gevşetemediğim için de doğum dalgalarını yeterince güçlü karşılayamıyordum. Sanki onca yoga haybeye yapılmıştı!

Bu anda Umut’un telkinleri Hızır gibi yetişti. Yumuşak bir sesle gevşememi söylüyordu. Yumuşak dokunuşlarla kah omzuma kah belime masaj yapıyordu. O anda sihirli sözcükler ağzından döküldü: Yaptığımız en güzel tatili hatırla! 

Mavi tura çıkmıştık çok sevdiğimiz arkadaşlarımızla. Kaygısız, barış içinde bir tatil olmuştu. Bir anda gözümün önüne tekneden ormanı seyrettiğimiz bir manzara geldi. O an teknedeydik, vücudumu tamamen Umut’a yasladım. Tüm kaslarımı elimden geldiğince bıraktım. Sonra güçlü bir üşüme dalgası ile yine kaskatı olmuştum. Tam bu sırada Dr. Gülnihal bize bakmaya geldi. Vücudumun bu kadar kasıldığını görünce belimde birkaç noktaya dokunarak masaj yaptı. Oldukça etkili bir hamleydi ama yetmedi. Bir kas gevşetici iğne yaptı. Hayat biraz daha kolaylaştı o anda.

Sabah 7 sularında açıklık 6 cm’e anca ulaşmıştı. Hemşire gelip ıkınma hissi gelince haber et dedi. Bunu söylemesinden kısa süre sonra hemşireyi çağırdım. Apar topar doğumhaneye gittik. Umut, ebe, ben ve Gülnihal baş başaydık. Ebe bana yeşil kıyafet giydirmek istedi. Geceliğimle kalma konusunda ısrar ettim. Gülnihal ebeye üstelememesini söyledi. Konu kapandı. Artık doğum koltuğunda gelen doğum dalgasını karşılıyor ardından ıkınma hissi gelince ıkınıyordum. Tam karşımda koca bir saat vardı. Geldiğimizden beri yarım saati geçmişti. Ikınmaktan yoruldum. Hiç bağırmamak gerektiğini bildiğim halde artık bağırıyordum, bağırdıkça enerjim düştüğünden halsizleşiyordum. Artık moralim bozulmuş, gücüm bitmeye yüz tutmuştu. Gülnihal’e “Olmuyor, yapamıyorum” dedim. Bana “Bütün kadınlar, doğumun bu aşamasında aynı duyguya kapılır, halbuki işin büyük kısmını başarmış olurlar” dedi ve elimi vajinama doğru götürdü. O anda içimi müthiş bir heyecan kapladı. Gözlerim bir anda yaşlarla doldu. Oğlumun saçlarına dokunmuştum.

Bir şeyler yiyip içmek istedim. Umut biraz meyve suyu ve ceviz içi verdi. Daha iyi hissediyordum. 4-5 güçlü ıkınma sonrasında Deniz Çınar Dr. Gülnihal’in kollarında, bir-iki saniye sonra da benim kollarımdaydı. Ağlamıyordu, sakindi. Göbeği daha kesilmemişti. Göğsüme götürdüm. Sanki aylardır bunu bekliyor gibi heyecanla meme emdi. Sonra göbeği kesildi ve babasıyla beraber doğumhaneden çıktılar. Doğum kesiğinden çok korktuğum halde benim de bir küçük kesiğim olmuştu. Ama burada önemli olan doktorun son ana kadar yapmamak için elinden geleni yapması ve kesiye ilişkin tüm süreçten anneyi haberdar etmesiydi. Birkaç dikiş, plasentanın çıkmasının ardından odamızdaydık.

Herkes mutluydu!

 

İnanç Mısırlıoğlu

Yeryüzüne nefes olan sergi: Resimli Dünya Atlası – Yasemin Ülgen

“Öyle bir sis çökmüş ki güneş olup açmak, savurmak var bulutları.

Dolunay gibi parlamak, zifiri karanlık yollara,

Çiçeklerin arasında ayılmak var gerçekliğe,

Çay tarlalarında filiz ve de çay olmak var yudum yudum…

Çamlar gibi sakız verip, ormana sinmek damla damla

Şu kokuşmuş çöplüklerin,

Zehir zıkkım o gazların inadına, inadına

Nefes olmak var yeryüzüne!

Çağlayanlarla coşup, dağıtmak var barajları ve kavuşmak denizlere.

Mavi mavi yükselmek var.

Kar yağdırıp arıtmak var yeryüzünü,

Arı olmak ve çoğalmak var; vızır vızır öz peşinde…” G. Erhan

 

Sanatçı Gökçe Erhan’ın ilk kişisel sergisi Resimli Dünya Atlası 14 Eylül’de artSümer’de açıldı. Resim, video ve yerleştirmeden oluşan seçki, Erhan’ın yaşamanı sürdürdüğü Trabzon Sürmene’deki kişisel hikâyesinden toplumsal mücadelesine uzanan bir süreci anlatıyor. Erhan’ın çalışmaları, kendisini merkeze alarak yarattığı özgün bakış açısıyla, sanatçının yaşam alanını detaylarıyla imgelerken bölgenin kritik durumunu da tartışmaya açıyor. Kuş bakışı resmettiği dünyasına adeta birer harita niteliği kazandıran sanatçı izleyiciyi farklı bir bakış açısıyla düşünmeye davet ediyor. 

Gökçe Erhan’la Resimli Dünya Atlası’nın hikâyesi hakkında konuştuk. 

Sergi 27 Ekim’e kadar görülebilir. 

***

Yasemin Ülgen: 2012 yılında İstanbul’dan ayrıldın ve doğduğun topraklara Trabzon’a geri döndün. Sanatsal üretiminde coğrafyanın nasıl bir etkisi var? 

Gökçe Erhan: 2012 yılında doğada tek başıma yaşamaya karar verdim. İstanbul’dan ayrılıp Trabzon Sürmene’deki köy evimize yerleştim. Çocukluğum köy ve sahil kasabasında doğayla iç içe geçmişti. O yıllara duyduğum özlemle beni çağıran bir ıslığın peşinden gittim. Sonrasında da içgüdülerimle hareket etmeyi sürdürdüm. İlk zamanlar şehir hayatıyla kırsal hayatı, kırsalda çocuklukla ergenlik dönemlerimi kıyasladım. Şehirdeyken okumak özgürlüktü. Ancak yıllar içinde özgürlüğün anlamı değişti benim için. Bugün yaşadığım coğrafyada evler birbirine oldukça uzak ve ben de bir dağın tepesinde sayılırım. Oldukça sakin, sessiz ve kendi halimdeyim. Burada en yoğun ve derinden hissettiğim şey iklimler, değişen renkler ve akıp giden zaman. Zaman, benim için renk demek oldu. Renkler ve fırçalar eşliğinde kendimin, doğaya bakış ve resmediş biçimimin ne olacağını araştırdım.

 

Yasemin Ülgen: Özgürlüğün anlamının değiştiğinden bahsediyorsun. Metropolün uzağında yaşamayı seçmene rağmen özgürlük mücadelelerin devam ediyor Sürmene’de.

Gökçe Erhan: Yokluğumda köyümün içine kurulan ve evime 300 metre uzaklıktaki çöp tesisi 2012 yıllında kapatılacak ve yeşillendirilecekti. Alınan karar uygulanmadı ve her yıl bir sonraki yıla ertelenerek tesis çöpten bir dağ haline geldi. Tesisi ve doğaya verdiği zararı ilk gördüğüm andan beri hiç çöp üretmedim. Kimyasal temizleyiciler kullanmaktan vazgeçtim. Artık doğanın kendisiydim ve her çöp kamyonu boşaltılma sesi işittiğimde kendimi tecavüze uğramış gibi hissediyordum. Artık tüm yeteneklerimi, sanatımı, her günümü ve her anımı yaşam alanımı korumak için kullanmaya başladım; bunun zamanı gelmişti. Sonsuz hüznümle birlikte huzuru ve mutluluğu tam olarak bu mücadelenin içinde buldum. Bu yolda giderek sessizliğini bozanların sayısı çoğalıyor ve giderek daha kalabalık yürüyoruz.

Örneğin önemli bir adım olarak yakın zamanda da bir dernek kurdum; Çamburnu Kültür Sanat Derneği. Bu dernek vesilesiyle mücadelemizi, sahip olduğumuz tüm değerleri; kültürü ve sanatı da işin içine katarak devam ettireceğiz. Bu mücadelenin sonundaki hayalimse köyü şimdiki halinden kurtarıp ekolojik bir köye dönüştürmek.

Yasemin Ülgen: Zor bir coğrafyada tek başına bir kadın olarak deneyimlediğin bu süreç neleri değiştirdi hayatında?

Gökçe Erhan: Seçtiğim bu hayatta tek başına bir kadın olarak her şeyin üstesinden gelebildiğimi görmek ilk hedefimdi. Kırsal hayatta gerekli her türlü iş güç, tamirat, tadilat bana ait. Bedenimi ve zihnimi durmadan çalıştırıp kendimi zorlayarak tüm bunların üstesinden gelmek beni daha da bağımsız ve güçlü kılıyor. Hayatımda hem öğretmen hem öğrenci gibi çalışmaya devam ettim. Doğayı en ince ayrıntılarına kadar gözlemleyip keşfettikçe kendimle, ailem ve çevremle olan ilişkilerim de yeni bir boyut kazandı. Yalnız yaşamaya karar verdiğimde çevrem ve ailem, verdiğim bu kararı olumsuz karşılasalar da yılmadığım. Sonunda anlaşılabildim ve desteklerini kazandım.

Yasemin Ülgen: Yaşadığın tüm bu deneyimler ve mücadele biçimleri sanatsal üretimlerinin de bizzat konuları.

Örneğin 2014 yılında 4 tuvalle başlayıp 3 sene sonrasında 90 parçalık bir işe dönüşen Habitat 1 çalışmana, artSümer’deki kişisel serginde yeni resimler ekleyerek bir seri oluşturdun. Bu serinin ilk resmine nasıl başladın?

Gökçe Erhan: Yaşadığım tüm bu olumlu ve olumsuz deneyimler, çevresel, ruhsal, toplumsal sorunlara karşı hassasiyetim dolayısıyla zihnimde çok geniş yer kaplıyor. Ya meselem ya mucizem halini alıyor ve onları bir tür düşünme, tartışma, çözüm arama ve aktarma biçimi olarak resmediyorum.

 

Habitat 1 benim ilk resmim. Dört adet tuvali, evimin avlusunda oturup köyümü ve hayata bakışımı merkeze alarak boyamaya başladım. Dışarıya doğru dairesel bir şekilde genişlettim. Yaşadığım yeri, içerdiği tüm coğrafi ve beşeri elemanlarıyla birlikte bir çeşit dantel gibi ördüm. Resim bittiğide üç yıl geçmişti ve 90 parçadan oluşan 315x500cm’lik bir bütündü artık. Benimle birlikte bir bütün.

Resimde, yaşadığım doğa ve ben, kocaman bir güzellikle duvarı yeşertiyoruz. Resmin köşesindeki kuşlar, çok yakınımdaki çöp tesisinin varlığını haber veriyor.

Yasemin Ülgen: Habitat 1 resminde olduğu gibi diğer çalışmalarında da seni merkeze alan ve yaşam alanına tepeden baktığımız bir açı var. Bu açı, ilk bakışta kişisel gibi algılansa da bölgenin ekolojik durumunu da bir nevi kayıt altına da alıyor demek mümkün mü?

Gökçe Erhan: Evet amacım da bu yöndeydi ve zaten Resimli Dünya Atlası haritalardan oluşan bir anı kitabı gibi. Bir teleskobu kendi yaşam alanıma doğru çevirmiş gibi bu alandaki coğrafi güzellikleri çevre sorunlarıyla birlikte ayrıntılayarak inceliyorum. Parçası olduğum yaşam alanımı; evi, toprağı, denizi, dereyi, tepeyi ona bakış ve sahipleniş biçimimi ayrı ayrı gösteren altı farklı resmi, sergi mekânının duvarındaki gök rengiyle birbirine bağlıyorum. Resimler kıtalara benziyor; birbirlerinden ayrılar ama bir bütünün içindeler. Bir atlasın kopartılmış sayfalarının yan yana dizilmiş hali gibi.

 

Habitat 2’de çöp tesisinin biraz yukarısından Çamburnu’na bakarak, çam ormanlarıyla kaplı dağlarda çıkan yangını ve kirlenen toprakta oynayan çocukları, çöplük kuşlarının çığlıklarıyla seslendiriyorum. Habitat 3’te, çöp suları ve kimyasal temizleyicilerin yaşamı yok etmesinden dolayı yüzümde derin bir hüzün olan otoportrem var. Üzerimde pelerinle bir süper kadın olup kurtarmak istiğim dereler… ve tabii diğer canlılar…

 

Habitat 4’te, çöp dağından denize akan zehrin, tabiat parkına yapılan lüks otellerin ve sömürülen doğanın içinde beni ziyarete gelen dostlarımla aynı teknede hüzünlü bir şarkıyı seslendiriyoruz. Habitat 5’te çocukluğumun geçtiği patikalardan yeniden geçiyorum ve resimde şelalenin başında meditasyon halinde görünüyorum. Sergide yer alan serinin son resmi Habitat 6 ‘da ise bitkilerin sessizliğinde bülbüllerin şarkısını dinleyerek bana hayatımı kazandıran yegâne şeyi yapıyorum: okumak.

 

“İnanç sistemleri, devlet politikaları, medyalar vasıtasıyla tıpkı GDO’lu mısır taneleri gibi birbirine benzeyen ‘çoğunluk’un oluşturduğu toplumun dışında kalan veya dışarıya itilen ’azınlık’: hayatı boyu o hayatla kavga eden ya da arayandır; ’doğal bir form’ oluşturacak başka bir hayatta var olma olasılığını.

Ya devrilip, toprağın altındaki ‘kökler’ini yeşertecek yeniden ya da başka topraklara saplayacak ‘kendini’, kendinden kalan bir dalla.” G. Erhan 

Yasemin Ülgen: Sergiye eşlik eden bir metin ve bir video var. Metin, tıpkı sanatsal üretimlerin ve gündelik pratiklerini üzerine kurduğun “çoğalma” kavramına odaklanıyor. Peki videonun diğer çalışmalarınla nasıl bir ilişkisi var?

Gökçe Erhan: Videoda, 2012-2018 yılları arasında kaydettiğim ve aynı zamanda resimlerin içerikleriyle de ilişkisi olan görüntüler yer alıyor. Örneğin videonun bir yerinde, çöp tesisinde yapacağım eylem için evde prova alıyorum. İktidarın varlığını sorgularken tokmağım kırılıyor. Ertesi gün ise köyde düzenleyeceğim sergi-eylem var. Dağ başındayım ve tokmak almaya vakit yok. Kendime sağlam bir ağaç dalından tepesinde insan başı heykeli olan bir tokmak yapıyorum. Ve vura vura haksızlıklara karşı sesimi yükseltmeye devam ediyorum. Devam edeceğim, tüm yeteneklerimle birlikte.

 

 

Röportaj: Yasemin Ülgen

(Yeşil Gazete)

[Babil’den Sonra] Mahsus Mahal

1950’li yılların başı. Sirkeci’de bir han: Sansaryan Han. Sarkis Usta (Çerkezyan) bu hanın asıl adının “Sanasaryan” olduğunu söylerdi. Adı her ne olursa olsun, bu han o yıllarda Parmaksız Hamdi lakaplı zat-ı muhterem bir adamın, TKP tutuklamalarıyla buraya getirilen aydınlara yaptığı işkenceyle anılan bir yerdi. İstanbul 1. Şube Müdürlüğü o günlerde bu eski Ermeni mülkünde faaliyet gösteriyordu.

Mahsus Mahal kelimeleri sizin için ne anlama geliyor, bilemiyorum ama bu iki kelime bana “kişiye özel tabutluk” gerçeğini anımsatıyor, hani şu bir insanın ancak iki büklüm sığabildiği, rutubetli, fareli küçük hücrecikleri; bir de her türlü zorluğa dayanmada aşkın gücünü…

Ruhi Su, 1940’lı yıllarda Ankara’da opera sanatçısı olduğu günlerde, aynı zamanda her pazar günü “Bas Bariton Ruhi Su Söylüyor” anonsuyla başlayan bir radyo programı da yapmaktadır. Programda çalıp, söylediği Alevi türküleri zamanın iktidarını pek de hoşnut etmeyince radyodaki işine son verilir ama, takip devam eder…

1951 TKP tutuklamaları gelip onu da bulur. Sadece onu mu? Ankara’da tanışıp âşık oldukları Sıdıka Su da tutuklanmıştır. Ardından Ruhi Su bir akşamüzeri operada göz altına alınır ve tutuklanır. Her ikisi de İstanbul 1. Şube’ye, Sansaryan Han’a getirilirler. Sıdıka Su burada 4 buçuk ay kalır. Ruhi Su için bu süre daha uzun sürer ve ona dayanma gücü veren Sıdıka Su’ya duyduğu tutkulu aşktır. Tabutluklarda, işkencede onu düşünür ve Mahsus Mahal türküsünü de o günlerde yakar.

Sonra o da Harbiye Ceza Evi’ne götürülür. Sıdıka Su da oradadır. Orada evlenirler. Şahitleri de Behice Boran ve Nevzat Hatko olurlar. Cezaevi günlerini sürgün günleri izler ve uzun yıllar boyu sıkıntılı ve acılı olduğu kadar bir o kadar da güzelliklerle bezeli bir hayat yaşarlar ve daha iyi bir dünya için birlikte mücadele ederler. Ruhi Su 20 Eylül 1985’te hayat veda etti. Sıdıka Su da 2006’da hayata gözlerini kapadı.

Ruhi Su’nun 1975 yılında kurduğu Dostlar Korosu, onun 1985’te hayata veda etmesinin ardından adını Ruhi Su Dostlar Korosu (RSDK) olarak değiştirir. RSDK bu yıl 43 yaşında ve bugün de hocası Ruhi Su’nun izinden yoluna devam ediyor.

1985’ten sonra her yıl 20 Eylül’de hocası Ruhi Su’yu bir dizi etkinlikle anan RSDK ve Ruhi Su’nun öğrencileri bu yıl da onu anacaklar.

İlk etkinlik 20 Eylül Perşembe günü Ruhi ve Sıdıka Su’nun Zincirlikuyu’daki anıt mezarının başında yapıldı. RSDK ve Ruhi Su’nun öğrencileri, dostları, sevenleri onlara türkülerle ve güzel sözlerle seslendiler.

Her yıl olduğu gibi Sümeyra Çakır da unutulmadı. Ona da türkülerle, güzel sözlerle bir selam gönderildi.

Anma etkinlikleri bu akşam (22 Eylül Cumartesi) saat 20.00’de Şişli Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi’nde düzenlenecek olan “Mahsus Mahal” konseriyle sona erecek. Orhan Aydın’ın sunacağı konserde Muammer Ketencoğlu, Tuncer Tercan ve Ruhi Su Dostlar Korosu türkülerini Ruhi Su için söyleyecekler. Konsere giriş ücretsiz. Ruhi Su’nun öğrencileri hepinizi bu konsere davet ediyorlar.

Ben de bu hafta Açık Radyo (94.9) Babil’den Sonra programımda Dostlar Korosu’nun ilk koristlerinden, müzisyen ağabeyim Emin İgüs’ü programa davet ettim. Programda Ruhi Su’yu, RSDK’nın 43 yılını ve Ruhi Su’suz geçen yılları konuşup, türküler dinleteceğiz. Programda belki de bir çoğunuzun ilk kez dinleyeceği çok özel canlı kayıtlara da yer vereceğim. Hepinizi bugün 15.00’de Açık Radyo’ya ve 20.00’de de Mahsus Mahal konserine davet ediyorum.

Ruhi ve Sıdıka Su’nun ruhları şen, gönülleri rahat, devirleri daim olsun. RSDK’nın gençleri bugün onların bıraktığı emanetleri inatla ve onurla taşımaya devam ediyorlar.

 

Ercüment Gürçay

[Cadı Kazanı] Vejetaryenlik bir moda mı, yoksa gereklilik mi? – Nuran Seyhan Bayer

Ülkemizde bütün televizyon haberlerinde sık sık et fiyatlarının ne kadar yüksek olduğu gündeme getirilir ve belli kesimlerin hiç et yiyemedikleri eleştirisi öne çıkar. Bazen de “fakirin eti” diye adlandırılan balığın fiyat artışları manşet manşet yayılır, ben onların ne kadar şanslı olduklarını düşünürüm hep. Çünkü yesek demi ölsek, yemesek demi ölsek meselesi araştırmaya ve incelemeye değer bir durumdur. Seçim size ait ama önce bilmekte yarar var: Eskiden inekler otlaklara çıkardı, geniş meralar vardı, sadece ot yerlerdi. Yazın tazesini, kışın kurutulmuşunu. Sonraları işin içine soya fasulyesi ve tahıllar girdi. Tavuklar da öyle. Ekmek hatta küflenmiş ekmek yemezlerdi, tahılla beslenirlerdi. Ya balıklar! Onlar da çiftlikçi oldu. Hepsi plastik oldular; artık onlara ne inek ne tavuk ne de balık diyebiliriz. Artık hayvansal gıdalardan mümkün olduğunca uzak durmamız için en önemli neden bu bence.

Sorun hayvan yemlerinin içeriği. Modern endüstriyel tarımda hiç ot obur yok artık. 

Kaliforniya’da bir endüstriyel hayvan üretim çiftliği.

Şimdilerde hayvansal ürün ithalatının gündeme geldiği ABD mezbahalarında her yıl milyonlarca ton yan ürün çiftlik hayvanlarına yediriliyor. Bu hayvanlar resmen yamyamlaştırıldı. Çiftlik hayvanları milyonlarca ton et ve kemik gübresiyle besleniyor. Kemiklerde kurşun, hayvansal proteinde ise civa birikiyor. Yedikleri bu yan hayvansal ürünlerdeki zehirli ve ağır metaller böylece gıda kaynağına geri dönüyor, bunlar da kesilip yan ürünleri yine yem oluyor, yine kesiliyor…ve bu böyle zincirleme devam ederken her seferinde   kirlenme oranı katlanarak artıyor ve bizler de afiyetle bu ürünleri yerken onların yediği her şeyi de yemiş oluyoruz ki bu kesinlikle artık ot ve tahıl değil…İnsanlar da sonunda neye dönüşecek göreceğiz…En çok neden olduğu kanser, parkinson gibi hastalıkları saymıyorum bile.

Ağır metallerin türleri ve en çok hangi gıdalarda var diye sorarsanız bunu bilimsel bir araştırmanın sonuçlarıyla yanıtlamak isterim çünkü bilimsel açıdan geçerliliği olamayan bilgiler çok fazla bilgi kirliliği oluşturuyor.

ABD de 2012 yılında Kaliforniya Davis Üniversitesi’nden araştırmacılar 2-7 yaş grubu çocukların beslenmeleriyle ilgili yayınladıkları analizde, okul öncesi grupta arseniğin birincil kaynağının kümes hayvanları, anne ve babalarında ise ton balığı olduğunu saptadılar. Kurşun kaynağı süt ürünleri, civa kaynağı deniz ürünleriydi. Son zamanlarda aşılar konusundaki çekincelerin kaynağını oluşturan civa aslında bayağı masum kaldı. Dr. Michael Greger durumu şöyle açıklıyor:” Çocuklarına civa içeren aşılar yaptırma konusunda endişelenenler bilmelidir ki, hamilelik sırasında her hafta bir porsiyon balık yemek, bebeklerin vücudunda bir düzine aşı enjekte etmekten daha fazla civa birikimine neden olabilir. Civaya maruz kalışınızı en aza indirgemek için çabalamalısınız, ancak aşılamanın faydaları risklerin çok ötesine geçiyor. Aynısı ton balığı için söylenemez”

En tehlikeli kimyasallardan biri olan DDT de en çok et ve balıkta bulunuyor. DDT gibi yasaklanan bir başka kimyasal PCB’lerde en çok yine balık ve ette bulunuyor. Geniş çaplı bir araştırma, 18 ülkede on iki binden fazla yiyecek-içecek üzerinde yapıldı ve PCB kirliliğinin balık ve balık yağında bulunduğu, bunu yumurta, süt ürünleri ve diğer etlerin izlediği saptandı. Diyeceksiniz ki, ee bunlar zaten yasaklandı. Ama o kadar basit değil, neredeyse yarım yüzyıl önce yasaklanan haşere ilacı Heksaklorobenzen, günümüzde hala süt ürünleri ve balık da dahil ette bulunabiliyor. En düşük gıda kirliliği ise bitkilerde …

Birçok insanın “kader” diye nitelendirdiği aslında bizim seçimlerimiz. Bu onayladığınız siyasi partilerden, gıdalarımıza kadar uzanan bir seçim. Müdahil olmazsak dahil olmak zorunda kalırız.

Bunları kimsenin gıda seçimini etkilemek için söylemiyorum, sadece seçim yapmak için alternatifleri bilmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü verili bilgi bizlere hep dayatılır. Sorgulama konusunda ne yazık ki eğitim sistemimiz, başarılı nesiller yetişmesini sağlamıyor. Lütfen bilgiyle aktif iletişime geçin!

 

Nuran Seyhan Bayer

 

 

[Yaşadım Diyebilmek] Gülşehir’de güzel günler ve hüzün – Şahin Tekgündüz

Kepez’in burnundaki kartal yuvasında bir yıldan fazla yaşamıştık. Fikret Bey başka bir yere atanınca, Rabia Hanım’ın da gitmesiyle annem çok yalnız kalmıştı. Ne dinleyecek radyosu ne de okuyacak kitabı vardı. Birkaç kez Nevşehir’den teyzemler gelmiş, onlar da fazla kalmamışlardı.

Hiçbirimiz de böyle bir evde yaşamaktan mutlu değildik. Babam bir akşam “Hadi gözünüz aydın, kaymakamlarla komşu oluyoruz” diye girivermişti evden içeri. Şaşırmıştık. Cumhuriyet Mahallesi’nde kaymakamlık konağının yanında iki katlı bir ev bulmuştu. Ertesi gün evi görmeye gittik. İki katlı taş bir evdi. Alt katta ‘İbicekler’ diye bilinen Osman Ağa, karısı Zekiye Hanım ve benim yaşımdaki kızları Güner yaşıyordu. Bizim tuttuğumuz üst katta ise iki oda, bir mutfak, beş altı basamakla çıkılan bir helâ, önünde de geniş bir dam vardı. Evi çok sevdik ve hemen taşındık. Evimizin önünde, Bezirhâne denilen, tarihi bir kalıntı, solda ilerde taş bir çeşme, karşımızda ise meyve ağaçlarıyla örtülmüş yemyeşil sebze bahçeleri vardı. Çeşmenin yanındaki binada ise zengin bir ressamın yaşadığı söyleniyordu. Yeni evimiz okulumuza, kaymakamlığa ve çarşıya düz bir toprak yoldan gidiliyordu. O yolun paraleli ise Kızılırmak köprüsüne ve Kırşehir yoluna çıkıyordu.

Yaşamımız kısa sürede değişmişti. Osman Ağa ve Zekiye Hanım çok candan insanlardı, kaynaşıverdik. Modern bir memur ailesi olarak mahallenin odak noktalarından biri hâline gelmemiz de hiç gecikmedi. Önceki evimize misafir gelmesini hiç istemediğimiz için annemle babam da başkalarına gitmiyorlardı. Şimdi durum değişmiş, babamın arkadaşları yeni eve taşındığımızı öğrenmişlerdi. Bir hafta sonu annemle babam Nevşehir’in ünlü Binbir Çeşit Mağazası’ndan yüklüce bir alışveriş yapmış, evimizi güzelleştirmişlerdi. Zaten o mahallede bir kaymakam konağının, bir ressamın taş binasının bir de bizim pencerelerimizden geceleri bembeyaz lüks lambası ışığı yayılıyordu ve bu bir statü sembolüydü. Artık hem misafirlerimiz oluyor hem de annemle babam misafirliğe gidiyorlardı. Jandarma Bölge Komutanı, Nüfus Müdürü, İlkokul Müdürü eşleriyle birlikte ilk misafirlerimizdendi. Onlardan biri de müftü Tevfik Bey, karısı Haviş Hanım ve oğlu Mehmet’ti. Müftü ince uzun boylu, simsiyah sakallı, bastonlu ve fötr şapkalı biriydi. Her şeyi bilen birisi gibi konuşurdu. Karısı Haviş Hanım’sa tombul bir kadındı ve söylenen her söze göbeğini hoplata hoplata gülerdi. Mehmet de daha okula yeni başlamış sevimli bir çocuktu.

Yeni eve taşınmamız sadece benim değil, annemin ve babamın da havasını değiştirmiş, babam çocuklar gibi şen ve şakacı biri oluvermişti.

Bir akşam müftüler bizdeyken babam beni öbür odaya çağırdı. Göbeğime kaş göz ve dudak çizerek bir güzel göbek kuklası yaptı. Bunları yaparken bir yandan da kıs kıs gülüyordu. Önüme tuttuğu tıraş aynasında kendimi görünce ben de gülmekten kendimi alamadım. Kısacık bacaklı, kocaman kafalı ve kocaman kavuklu bir cüceye dönüşmüştüm. Göbeğimi oynattığımda yüzüm şekilden şekle giriyor, bazen komik, bazen de korkunç görüntüler alıyordu. “Şimdi ben odaya girince kapıyı aralık bırakacağım biraz sonra da sen gireceksin ve müftülerin önünde şimdi yaptığın gibi göbeğini oynatacaksın, yânî göbek atacaksın ama dikkatli ol ve sakın gülme” dedi. Aralık kapıdan odaya girmemle bir kıyamet kopmuş, bir yandan Haviş Hanım, bir yandan da oğlu Mehmet çığlık çığlığa cinler bastı diye birbirlerine sarılmışlar, Müftü Tevfik Bey ise bastonunu kapıp dualar okuyarak üstüme yürümüştü. Babam çevik davranıp önüne geçmese bastonu yemiştim. Küçük Mehmet’inse korkudan dili tutulmuştu garip sesler çıkarıyordu. Herkes ayaktaydı. Annemin, babamın ve teyzemin bunun bir şaka olduğunu anlatma çabaları sonuç vermemiş, çocuklarının elinden tutup, arkalarına bakmadan gitmişlerdi. Bu olay kasabaya yayılmış, kimileri şakayı anlayabilmiş, kimileri de ‘eşek şakası’ diye tanımlamış, Müftülerle dostluğumuz da böylece sona ermişti.

Ressam mı oluyorum?

Okul dışında sulu boyalarım, çini mürekkebim ve resim defterlerimle vakit geçiriyordum. 50 Türk Büyüğü kitabındaki ünlülerin çini mürekkeple resimlerini yapıp ‘Okul-Sınıf’ adındaki dergiye gönderiyordum. Mithat Paşa’nın resmiyle ‘dört mevsim’ adlı manzumem o dergide ‘Şahin Tekgöz’ adıyla yayımlanmış kahrolmuştum. Babam arkadaşlarına gösterirken o resim, ressam olarak tanınan İnhisarlar (Tekel) Müdürü Sermet Bey’in dikkatini çekmiş ve babama “Oğlunuz büyük bir kabiliyet, okul saatleri dışında bana gönderin resim tekniğinin gelişmesine yardımcı olayım” demiş, bu davet babamın çok hoşuna gitmişti. Bir gün kendimi Sermet Bey’in evinde buldum. Çok sempatik ve sıcakkanlı biriydi. Benim resim yeteneğimin ve fotoğraf merakımın çok önemli olduğunu, geliştirirsem ilerde ünlü bir sanatçı olabileceğimi anlattı. Evi, bizimkinden çok farklıydı ve lüks döşenmişti. Koltuklar, ahşap masalar, camlı dolaplarla doluydu. Ortada büyük bir masa ve sonradan adının ‘şövale’ olduğunu öğrendiğim ahşap resim sehpaları, her birinin üzerinde de kimi yarım kimi tamamlanmış kara kalem kadın ve erkek resimleri vardı. Sonra bunların ünlü artistler olduğunu öğrenmiştim. Öğrenmiştim de daha sinemanın ne olduğunu anlamadan karton kutulardaki kartpostallarından Elizabeth Taylor, Tyron Power, Charles Boyar, Errol Flyn, Jean Russel, Clark Cable ve Vivien Leigh gibi pek çok ünlüyle daha çocuk yaşlarımda tanışma mutluluğuna ermiştim.

Sermet Bey, şövalenin birini boyuma göre ayarlamış ve benim de resim yapmamı istemişti. Ama ben utancımdan elime kalem bile alamıyor, onu izlemeyi tercih ediyordum. Masadaki karton kutu içinde Hollywood yıldızının kartpostalları vardı. Onlara ve şövaledeki büyük beyaz kartona, incecik bir kalemle belli belirsiz kareler çiziyor, sonra da kartpostallardaki resimleri o karelere göre büyüterek, resim kâğıdı denilen kartona aktarıyordu. Kalemlerinin kimine füzen, kimine yağlı siyah kalem, kimine kömür kalem diyordu. Bir de mürekkepli yazıları kurutmakta kullanılan kurutma kağıdının sıkı sıkı sarılarak kalem gibi rulo yapılmışı vardı ‘stop’ denilen. Resimdeki gölgeleri dağıtmak ve yumuşatmakta kullanılıyordu. Ondan öğrendiğim kara kalem resim tekniği daha sonraki yıllarda çok işime yaramış, Niğde Lisesi’nde okurken sınıflara asılmak üzere Türk büyüklerinin ve edebiyatçıların büyük portrelerinin yanı sıra arkadaşlarımın ya da yakınlarının fotoğraflarını büyütüp para kazandığım bile olmuştu.

Bana kalemleri nasıl kullanacağımı, gölgeleri nasıl vereceğimi anlatıyor ve “Sen bunları öğren ama benimki gibi kopya resimler yapma sakın, ben sana kara kalem resmin tekniğini öğretmeye çalışıyorum, sen aklına esenin resmini yap” diyordu. O bazen dairesindeki işten geç geliyordu. Öyle bir gün kutudaki kartpostalları karıştırırken onun bir fotoğrafını buldum. Tıpkı artistlerinkine benziyordu. Ona sürpriz yapmak istedim. Fotoğrafı şövalede büyütmeye başladım. O gelmeden üzerini kapatıp, başka bir resmi çalışıyor, yokluğunda ise devam ediyordum.

Babamın parmağı tabancasının tetiğinde imiş

Gel zaman git zaman, bir gün babam beni bir kenara çekerek, onunla ilgili bazı sorular sordu. Benimle neler konuştuğunu, benim ona neler söylediğimi, annemle ilgili konuşmalar yapıp yapmadığımızı… Bu sorgulamalardan hiçbir şey anlamıyordum. Sonuçta da oraya gitmem yasaklanmıştı. Nedenini bilemediğim için bu yasağa bir anlam veremiyor, babama için için kızıyordum. Nihayet bir gece annemle babamın kısık sesle konuşmalarına kulak misafiri oldum. Babam anneme ısrarla sorular soruyor, annem de hem ağlıyor hem de hıçkırıklar arasında yanıt vermeye çalışıyordu. Babam “Hanım, bir cahillik yapmış olabilirsin; yolunu kesip konuşmak istemiştir belki de. Pencereden de buraya ayna tutuyormuş hep, hiç görmedin mi? Gördünse bana niye haber vermedin?” diyor, annem ağlayarak kekeliyor, konuşmakta zorlanıyordu. Yalnız başına evden dışarı çıkmadığını, dama bile çıkmaktan korktuğunu, o adamın ayna tuttuğu zaman korkudan perdeleri sıkı sıkı kapattığını anlatmıştı. Bir gün de teyzemle annem ve Zekiye Hanım toprak damda konuşuyorlardı. Zekiye Hanım annemi ve babamı suçluyor, o adamın tekin biri olmadığını, benim o eve gönderilmemem gerektiğini anlatıyor, “Resim yapan adam şeytandır, yaptığı da şeytan işidir, oğlunu da kendine benzetiyor” diyordu.

Babam günlerdir burnundan soluyor, sigara üstüne sigara içiyor, ağır bir iftiraya uğrayan annemse sürekli ağlıyor… Evde konuşulan konulardan biri de İnhisarlar Müdürü’nün Ankara’da yaşayan ve zaman zaman Gülşehir’e gelen karısıydı. Babam Ankara’da Ulus Meydanı’ndaki Atatürk Anıtı’nın önünde halam ve kuzenimle birlikte çektirdiği fotoğrafı gösterip, tekrar Ankara’ya gideceğini, Sermet Bey’in hanımı aynı anıtın önünden geçerken yanına yaklaşıp konuşuyormuş gibi yapacağı sırada şipşakçıya işaret ederek fotoğraf çektireceğini, bunu da cümle aleme göstererek İnhisarlar Müdürü’nden öç alacağını anlatıyor, biz de bu fanteziye inanarak mutlu oluyorduk. O yılları anımsayanlar söz konusu anıtın Ankara’nın turistik noktalarından biri olduğunu ve özellikle gezmeye gelen yabancıların ve şipşakçı fotoğrafçılara hatıra fotoğrafı çektirdiklerini bilirler.

O günlerde bir pazar kasabanın Koruluk mesiresine pikniğe gitmiştik. Babam bir ara, bir deneme yapacağını söyleyerek bizi kalın gövdeli söğüt ağaçlarının arkasına yerleştirdikten sonra, kulaklarımızı tıkamamızı tembih etti. Sonra da cebinden çocuk oyuncağına benzeyen, sıfır altmış beşlik küçücük tabancasını çıkardı, çevresini kolaçan etti, büyük gövdeli bir söğüt ağacını nişan aldı ve tabancayı iki kez ateşledi. Tabancanın, ağaçlar arasında kaybolan cılız sesi hepimizi heyecanlandırmıştı. Sonra birlikte nişan alınan ağaca yaklaşarak gövdesindeki belli belirsiz delikleri büyük bir merak ve hayranlıkla inceledik. Babam denemenin başarılı geçmesinden mutlu görünüyordu. Bu denemenin nedenini bir gün sonra anlayacaktık.

Babamın heyecanını ve gerginliğini, çocuk olmama rağmen benden bile saklayamadığı birkaç gün geçti. O akşam işten döndüğünde pek keyifliydi. Günlerdir üzerine yapışmış olan suskun, gergin ve huysuz tavır gitmiş, yerine neşeli, güler yüzlü ve konuşkan Mustâbey gelmişti. Nedenini ertesi gün annem teyzeme anlatırken öğrendim. Babam o sabah kapıda Sermet Bey’i beklemiş, hükümet konağı yolunda yanına yaklaşarak annemi taciz etmesinin neden olduğu dedikodunun hesabını sormuş. Annemin sesi titreyerek anlattığına göre de bu konuşmayı yaparken bir eli cebinde, parmağı da tabancasının tetiğinde imiş. Sermet Bey ileri geri konuşur ya da anneme iftira atmaya kalkarsa o anda tabancayı beynine dayayıp tetiği çekecekmiş. Oysa Sermet Bey büyük bir terbiye ve saygı içinde söylentilerin dedikodudan ibaret olduğunu, böyle küçük yerlerde herkesin dedikodu çıkarmaktan zevk aldığını, kendisininse babama ve ailemize derin bir saygı duyduğunu, özellikle benim resim yeteneğimi de takdirle karşıladığını anlatmış, derslere devam etmemi istemiş ama babam bunu şiddetle reddetmiş…

Radyoyu yeniden keşfediyoruz

Resim derslerinin sona ermesi üzerine babam iyiden iyiye sakinleşmişti. Bir gün anneannemin ve teyzemin bir sorunu nedeniyle gittiği Nevşehir’den elinde bir çift kulaklık ve küçük bir karton kutuyla döndü. Kutunun içinden, iki ucunda tel bağlantıları bulunan küçük cam bir kutucuk çıkmıştı. Bir yanında ucu kutucuğun içindeki kısa bir iğneye bağlı oynak bir tutamak vardı. İğnenin ucu, karşısındaki nohut ya da fındık büyüklüğünde siyah ve parlak bir taşa dokunuyor, tutamak oynatıldığında iğnenin ucu taşın üzerinde geziniyordu. Babam “İşte bu yeni radyomuz, ama bu kulaklıkla yalnız bir kişi dinleyebiliyor” dedi. Geç saatlere kadar uğraşmasına rağmen cılız birkaç ses dışında hiçbir istasyon bulamamıştı. Ertesi gün pazardı, sabah erkenden kepeze çıktık babamla. Orada da aramayı sürdürdük. Yabancı dillerde bazı konuşma ve müzik sesleri geliyordu kulaklığa. Sonunda Ankara radyosunu yakalayabildik. Çocuklar gibi şendik. Akşama kadar sırayla dinledik Ankara radyosunu.

O radyoya ‘galenli radyo’ deniliyordu. İçindeki taş gümüş sülfürdü ve Gülşehir’in taşı toprağı bu mineralle doluydu. Babam usanınca o oyuncak radyoyu bana bırakıverdi, okula götürdüğümde de öğretmenler ve arkadaşlarım arasında büyük sükse yapmıştım. Okul başarım bütün aileyi, özellikle babamı çok mutlu ediyor, bana daha arkadaş gibi yaklaşmasına neden oluyordu. Hele 23 Nisan töreninde okul bayrağını benim taşımam ve bir de kürsüde şiir okumam babamı havalara uçurmuştu.

Baharla birlikte Kızılırmak kenarında piknikler, Kepez’de uçurtma şenlikleri birbirini izlemeye başlamıştı. Ben de uçurtma yapmıştım ama çok büyük değildi ve başkaları arasında kayboluyordu. Bir öğleden sonra babam kaymakamlığın odacısı Necmi’yle birlikte geldi. Ellerinde yaklaşık bir buçuk metre boyunda ince çıtalar ve mulaj dediğimiz renkli, parlak ve büyük kâğıtlar vardı. Nevşehir’den de büyük bir kangal İngiliz sicimi getirtmişti. Dama bir savan (Genellikle bağ bahçe işlerinde kullanılan kalın kilim) serildi ve uçurtmanın yapımına başlandı. Çıtalar çatılınca benim boyumda bir iskelet çıktı ortaya. Babamla Necmettin kenar iplerini gerip kâğıt kaplamalarını yaparken bana da kuyrukta kullanılacak şeritleri kesmek kalmıştı. Uçurtma heyecan verici bir boyuttaydı. Ertesi gün uçuracaktık uçurtmayı, o gece babamı bilmem ama ben hiç uyuyamadım.

Uçurtma katilleri ve acı bir veda

Hava hafif rüzgârlı, Kepez kalabalıktı ve uçurtmalar havalanmıştı. Bir anda herkesin gözü üzerimize dikildi. Necmi uçurtmayı ben de arkasından uzun ve rengârenk kuyruğu taşıyordum. Birbirinden büyük iki sicim kangalı ise babamdaydı. Bu kadar büyük bir uçurtmanın yükselemeyeceğinden endişe ediyordum. Bir an babamın benden daha heyecanlı olduğunu fark ettim; o da benim gibi bir çocuktu. Biraz sonra rüzgâra doğru koştu, elindeki sicim gerildi ve o dev uçurtma gürültüye benzer sesler çıkararak yükselmeye başladı. Herkes hayranlıkla izliyordu. Uçurtma o kadar yükselmişti ki, ötekilerin hepsi küçük kâğıt parçaları gibi aşağılarda kalmıştı. Necmi belli ki deneyimliydi bu konuda, “Aman Mustafa Bey, sicimi deve boynunda tutun, fazla germeyin” diye uyarıyordu. Zevkten dört köşeydik. Babam, sıkı tutmamı tembih ederek sicimin ucunu bana bıraktı. Bir anda ayaklarım yerden kesilir gibi oldu, korktum. O sırada tanımadığım biri Necmi’nin yanına yaklaşıp kulağına bir şeyler söyledi. Necmi telaşlanmıştı. “Mustafa Bey sicimi toplayın isterseniz, jilet atacaklar…” dedi. Duymuştum, kıskananlar uçurtmalarına jilet bağlayıp, rakip uçurtmaların sicimini havada kesiyorlarmış. Babam aldırmadı, sicimi elimden alıp Kepez’in ucuna doğru koşmaya başladı. Öteki uçurtmalardan uzaklaşmaya çalışıyordu. Tam o sırada mor kâğıtla kaplanmış bir uçurtma bizimkine yaklaştı, Necmi’nin “Mustafa Bey dikkat!..” diye bağırmasına kalmadı, sicim kesildi. Uçurtma önce sağa sola yalpaladı, sonra taklalar atarak alçaldı. Kepez’in burnundan aşağılardaki Çalışanlar Mahallesi’ne doğru inmeye başladı. Kahrolmuştuk. Necmi jilet atan uçurtmanın sahibini bulmaya çalıştı ama kalabalıkta imkânsızdı. Gerisin geri koşup Kepez’den indi. Galiba uçurtmayı bulmaya gidiyordu. Bütün emekler boşa gitmişti, büyük bir üzüntü ve düş kırıklığıyla döndük eve. Bir saat kadar sonra Necmi uçurtma ölüsünü getirdi eve. Babam da ben de berbat durumdaydık. Binde bir içtiği halde Necmi’ye para verip bir küçük rakı aldırdı…

Okullar tatil olmak üzereydi. Hademe sınıfa girip müdürün beni istediğini söyledi. Müdürün odasında Sermet Bey ve karısını görünce yeni bir sorunla karşılaşacağımı sandım, yüreğim ağzıma geldi. Sermet Bey bana yaklaşarak saçlarımı okşadı ve “Resim arkadaşım seni özlemiştim; biz buradan temelli gidiyoruz, sana veda etmek istedik” dedi. Sonra elindeki dosya gibi kartonu açarak içinden benim yaptığım portresini çıkardı. “Bu resmini çok sevdim, benim için imzalamanı istiyorum, seni hiç unutmayacağım” dedi. Boğazım düğümlendi, ağlamamak için zor tuttum kendimi. İmzam yoktu o yaşta. Cebinden çıkardığı dolma kalemle adımı soyadımı yazdım. O da adımın altına o günün tarihini yazdı. Sonra yanaklarımdan öptü ve müdürün de elini sıkarak veda etti. Hakkındaki dedikodular yüzünden istifa etmiş, Ankara’ya yerleşecekmiş. Hatırladıkça hâlâ boğazım düğümlenir, gözlerim yaşarır…

 

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

Bu kaçıncı uyarı: Çan-2 Termik Santrali kazası – Ahmet Soysal

Eylül 2016’da Türk Tabipleri Birliğinin ülkemizin çeşitli tıp fakültelerinde eğitimlerini sürdüren halk sağlığı uzmanlık öğrencisi hekimler için düzenlediği ve ‘Marmara Bölgesinde Çevre Mücadeleleri’ temalı 28. Gezici Eğitim Seminerinde (GES) eğitici olarak görev almıştım. Seminer kapsamında Çanakkale’yi de ziyaret etmiştik. ÇOMÜ Tıp Fakültesinden arkadaşlarımız bizi Çanakkaleli çevrecilerle ve sivil toplum kuruluşu temsilcileri ile tanıştırmıştı. Onlarla Çan’a gitmiş; bölgede kurulu termik santralin yarattığı hava ve toprak kirliliğini yerinde görmüş; bölge insanını dinlemiştik… Orada bir çevrecinin sözlerini hiç unutmadım; ‘Burada ikinci bir termik santral kuruyorlar; yakında çalışacak; hem de bir Avrupa ülkesinden sökülen; artık onların riskli gördüğü bir termik santral… Onların doğası, canı tamam da bizimki ne?’ diye sormuştu…

Neden yazdım tüm bunları? Geçen hafta bir haber düştü çeşitli medya organlarına*٬**; sonra da hemen kayboldu… Oysa önemli bir olaydı; o haberde geçen… Hatırlayalım; Çanakkale’de o çevrecinin sözünü ettiği termik santralde;  Çan-2 Termik Santralinde kömürlerin depolandığı bölümde yangın ve patlama olmuştu… Kimi medya organlarına göre 2; kimi medya organlarına göre ise 6 işçi dumandan etkilenmişti… Belki de bu sefer bu ‘kazanın ucuz atlatılmasının’ da etkisi ile bizler bile çabucak unuttuk bu önemli olayı…

Oysa kömürlü termik santrallerin yüksek kaza riskinin yanı sıra; insan ve doğa üzerine yaptığı yıkıcı etkilerin kamuoyu ile bir kez daha paylaşılması için önemli bir olaydı; bu yangın… Kömür fosil yakıtların en vahşisi; hava kirliliğinin; özellikle de PM 2,5 ile oluşan hava kirliliğinin dünya üzerindeki en önemli nedeni… Bugün artık PM 2,5 ile oluşmuş hava kirliliğinin sadece solunum sistemi hastalıklarına değil;  kalp ve damar hastalıklarından nörolojik hastalıklara kadar çok sayıda sağlık sorununa neden olduğu tartışmasız olarak bilimsel çalışmalarla ortaya çıkarılmış… Dünya Sağlık Örgütüne (DSÖ) göre yılda 8 milyonu aşkın insan hava kirliliği nedeni ile yaşamını yitiriyor; dünyada insanların %91’i DSÖ’nün belirlediği hava kalitesi kriterlerinin üzerinde; yani havası kirli bölgelerde yaşıyor***. Ayrıca yine kömürlü termik santrallerin neden olduğu toprak ve su kaynakları kirliliği, tarımsal üretim üzerine olumsuz etki özellikle bu tip santrallerin çok kullanıldığı başta Çin olmak üzere çeşitli ülkelerde yapılan çalışmalarla gösterilmiş. Bu bilimsel çalışmaların ışığında artık birçok Avrupa ülkesi çok hızlı olmasa da kömürlü termik santralleri kapatarak yerine başta rüzgar, güneş, jeotermal kaynaklardan elektrik üretimi gibi insan ve doğa üzerindeki riskleri daha az yenilenebilir enerji kaynaklarını tercih ediyor…

Ülkemiz de ise hala büyük bir inatla tam tersi yapılıyor. Termik santrallere karşı bir avuç bilim insanı ve çevrecinin yürüttüğü bilimsel ve hukuki mücadeleyi engellemek için karar vericiler tarafından her türlü engelleme yapılıyor. Avrupa’nın söktüğü eski termik santraller kısa süre içinde ülkemizde ortaya çıkıyor. Bugün itibarı ile elektrik üretimimizin %34,2’si kömürlü termik santrallerde yapılıyor. Üstelilik bu santrallerde yaktığımız kömürün %65’e yakını ithal****… Onların artık yakmadığı kömürleri biz alıyoruz… Başka ülkelerin pisliğini üzerine para vererek getirip yakıyoruz; havamızı, toprağımızı, suyumuzu kirletiyoruz; insanımızın sağlığını bozuyoruz…

Tamamen dışa bağımlı hale getirilen enerji gereksinimiz içinde ‘milli ve yerli’ diye yutturulmaya çalışılan termik santrallerin kömürü bile dışa bağımlı; elektrik faturalarımızda artan rakamlardan son birkaç aydır görüyoruz; yaşadığımız döviz krizinin tükettiğimiz elektriğe etkilerini…

Nereye kadar sürecek bu kömür sevgisi? Daha büyük kayıpların yaşanabileceği bir sonraki ‘kaza’ mı bekleniyor; kömürü bırakmak için; yoksa insanımızın tamamen sağlığını yitirmesi, doğamızın tamamen kirlenmesi mi?

*http://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-canakkaledeki-termik-santralde-patlama-ve-yangin-40959939

**https://www.cnnturk.com/turkiye/son-dakika-canakkalede-termik-santralde-patlama

*** Daha geniş bilgi için; http://www.who.int/airpollution/en/

****http://www.enerjiatlasi.com/elektrik-uretimi/

 

 

Ahmet Soysal