Üsküdar’daki 1. derece doğal sit alanı Validebağ Korusu için gündeme gelen “Millet Bahçesi” planına karşı bölge sakinleri ve çevre gönüllüleri bir araya geliyor.
Korunun “Millet Bahçesi”ne dönüştürülmesine karşı yarın (22 Eylül) saat 12.30’da Validebağ Korusu Adile Sultan Kasrı (Öğretmenevi) bahçesinde basın toplantısı düzenlenecek.
Ne olmuştu?
Üsküdar’da halka açık en büyük yeşil alanlardan biri olan Validebağ Korusu ile ilgili uzun yıllardır yapılaşma tehdidi sürüyor. 354 bin metrekare büyüklüğündeki korunun mülkiyeti Hazine’ye, kullanımı Milli Eğitim Bakanlığı’na ait. 1999 yılında 1. derece doğal sit alanı ilan edilen koru içinde Adile Sultan Kasrı, Abdülaziz Köşkü ve ek olarak Validebağ Sanatoryumu, Mustafa Necati Bey Öğretmen Huzur Evi, Çamlı Köşk ve Kuş Evi bulunuyor.
Korunun yapılaşmaya açılacağı iddiaları ilk kez 2009 yılında gündeme gelmişti. Üsküdar Belediyesi koruda bir koşu parkuru yaparak Türkiye ve Avrupa Kroz Şampiyonası düzenlemiş, parkur nedeniyle kepçelerin girdiği koruya büyük zarar verilmişti. Bu olayın ardından 2014 yerel seçimlerinden önce Üsküdar Belediye Başkanı adayı olan Hilmi Türkmen koruya ilişkin bir “çılgın proje” açıklamış, ancak halkın tepkisi nedeniyle bu hayata geçirilememişti.
Koru ile ilgili başka bir gündem ise otopark projesi olmuştu. Konukevi ve öğretmenevine gelen arabaların park sıkıntısı çektiği belirtilerek yapımına başlananan otopark projesi, Validebağ Gönüllüleri başta olmak üzere mahallelinin tepkisini çekmişti. Söz konusu projede ısrar edildi ve etrafı demir bariyerlerle çevirildi. Yurttaşların tepkisi üzerine koruya çevik kuvvet girmiş ancak halkın tepkisi dinmeyince otopark projesi de iptal edilmişti. Koruya uzun süredir bir izci kulübesi yapılması planlanıyor ancak bu proje de tepkiler nedeniyle uzun yıllardır yapılamıyor.
Marmara Denizi ve çevresi için ekolojik bir felaket kapıda… Felaketin kaynağı ise sanayi atıkları nedeniyle dünyanın en kirli nehrine dönüşen Ergene olacak.
Bilim insanları Trakya’nın en önemli su kaynaklarından olan, Istranca Dağları’ndan doğarak Trakya’nın ortasından Ege Denizi’ne dökülen 280 kilometrelik Ergene Nehri için tasarlanan “Ergene Derin Deniz Deşarjı Projesi” ile ilgili uyarıda bulundu.
Trakya’nın can damarı, sanayi kanalizasyonuna dönüştü
Projenin hayata geçmesi halinde sanayinin kanalizasyonuna dönüşen Ergene Nehri’nden taşınacak kirli su Marmara Denizi’ni 3 ay içinde işlevsiz hale getirecek.
64 yıldır Marmara Denizi’nin derinliklerinde jeolojik araştırmalar yaparak oluşan kirliliğin boyutlarını raporlayan MAREM (Marmara Denizi’nin Değişen Oşinografik Şartlarının İzlenmesi) Projesikapsamında, Sevinç-Erdal İnönü Vakfı, Tekirdağ Süleymanpaşa Belediyesi ve Kartal Belediyesi işbirliğinde “Her Yönüyle Marmara Denizi 2018 Yılı Çalışma Verileri” hakkında Tekirdağ Yelken İhtisas Kulübü’nde dün (20 Eylül) basın toplantısı düzenlendi.
“Ergene Derin Deniz Deşarj Projesi”nin Marmara Denizi’ni nasıl yok edeceği ve projenin hayata geçmesinin engellenmesi için acil atılması gereken adımların konuşulduğu toplantıya Tekirdağ Süleymanpaşa Belediye Başkanı Ekrem Eşkinat Sevinç, Erdal İnönü Vakfı Başkanı Sevinç İnönü, Sevinç-Erdal İnönü Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Güneş Gürseler, Sevinç-Erdal İnönü Vakfı MAREM Proje Lideri Hidrobiyolog M. Levent Artüz, Sevinç-Erdal İnönü Vakfı MAREM Proje Koordinatörü O. Bülent Artüz, İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü MAREM Jeoloji Sedimantolojisi Bölüm Sorumlusu Prof. Dr. Mehmet Sakınç ve Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü MAREM Kimya Bölüm Sorumlusu Prof. Dr. Bahattin Yalçın katıldı.
3 ay içinde Marmara Denizi kahverengi olacak, koku oluşacak ve balıkçılıkta dramatik düşüş yaşanacak
MAREM Projesi Lideri Hidrobiyolog M. Levent Artüz, yurt içi ve yurt dışından 18 üniversitenin katıldığı projede, edinilen bilimsel veriler ışığında yapımı süren Ergene Derin Deniz Deşarj Projesi’nin Aralık 2018’de hizmete başlayacağını, dünyanın en kirli akarsuyu olarak kabul edilen Ergene’nin Marmara’ya akacağını söyledi. Yaz ve kış dönemlerinde Marmara’yı incelediklerini, 252 istasyonda 163 parametreyi ölçtüklerini aktaran Artüz, “Marmara’nın kurtuluşu kalmayacak. Kirlilik Marmara’yı kilitleyecek” dedi.
Artüz deniz kirliliğinin tespit edilmesi için yaptıkları çalışmaları şu sözlerle aktardı:
“Partiküller nedeniyle, su ne kadar bulanık olursa deniz o kadar ısınıyor, sıcaklık artınca gaz çözünmüyor ve erimiş oksijen miktarı düşüyor. Vahim bir durum. Buradaki çürümeden dolayı besleyici tuzlar artıyor ve kısır döngü oluyor. Dünyanın en kirli nehri olan Ergene Nehri’ne akan kirli su, Marmara Denizi’ne, arıtılmadan Tekirdağ açığında basılacak. 3 ay içinde Marmara Denizi kahverengi olacak, balıkçılık dramatik bir biçimde düşecek, koku olacak. Marmara kullanılmaz hale gelecek. Bu proje ile Marmara Denizi yok olmaya, sadece bir su kitlesine dönüşmeye hazırlanıyor.”
Marmara Denizi’ndeki balıkların mide ve kas dokusundan nanoplastik çıktı
2 yıldır plastik kirlilik ile ilgili çalışmalar yürüttüklerini söyleyen hidrobiyolog Artüz, “Geçtiğimiz yıl mikro, bu yıl makro plastiklerle ilgili çalışmalar yapılıyor. İmkân olursa nano plastik çalışması da yapılacak. Proje kapsamında birçok yerde balık örneklemesi yapıyoruz. Köpekbalıkları grubu Marmara Denizi’nde ciddi şekilde yok oldu, uzaklaştı. Marmara Denizi’ndeki balıklardan mide analizi yapıldı. Hepsinin mide ve kas dokusunda nanoplastik bulundu. Sonuçlar pek iç açıcı değil. Yaptığımız çalışmalarda geriye gittiğimizi görüyoruz” dedi.
Marmara’ya kıyısı olan halk plajlarında rastlanan en büyük kirletici sigara filtresi oldu
Levent Artüz, Marmara Denizi kıyısındaki 17 halk plajında yürüttükleri çalışmada 10 metrekarelik replika ile makro plastikleri yani 5 milimetrenin üzerinde olan atık plastik plastikleri incelediklerini anlattı. Sahilde rastladıkları en büyük kirleticileri ile şu şekilde sıraladı:
sırada: Sigara filtresi
sırada: Çerez poşetleri
sırada: Market poşetleri
sırada: Pet şişe ve kapakları
sırada: Plastik pipetler
sırada: Balık ağları ve ambalaj şeritleri
sırada: Plastik sandaletler
sırada: Straforun kullanıldığı mamüller
Listenin tıbbi malzemelerden av malzemelerine, cam/metal parçalarından boya kırıntılarına ve kömür cürufuna kadar uzadığı belirtildi.
En vahim durumdaki plaj: Menekşe
Artüz, “En kötü durumdaki plaj Menekşe Plajı çıktı. En iyi durumdaki plaj da Hamzaköy Plajı çıktı. Her plajda 10 metrelik alandaki kumsaldan örnekler alınarak incelendi ve bu sonuçlar çıktı. Burada, bulunduğumuz bölgedeki Kumbağ Plajı ise kötü durumda değil, Şarköy Plajı’ndan daha iyi durumda ve sıralamada dördüncü sırada yer alıyor” dedi.
Marmara’yı nasıl kurtarırız?
Marmara Denizi’ni nasıl kurtarabiliriz sorusunun yanıt arandığı toplantıda Levent Artüz, atılması gereken en önemli adımın eksiksiz ve ciddiye alarak çevre mevzuatının uygulanması olduğunu ifade etti.
Konuşmasında yurttaşların bilinçlendirilmesinin önemine vurgu yapan Artüz, “Çocuğun pet şişeyi denize atması kınanırken çok çok fazlasının denize dökülmesine ses çıkarılmıyor. Bunun değişmesi gerek.” diye konuştu.
Konuşmacılardan Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü MAREM Kimya Bölüm Sorumlusu Prof. Dr. Bahattin Yalçın, konuşmasında deniz kirliliğinin önüne nasıl geçilebileceğini ve kirliliğin halk sağlığı açısından etkilerine değindi.
Ergene Nehri
“Denizde kirliliğin yok edilmesi için çözülmüş oksijen çok önemli”
Deniz kirliliğine karşı çözüm önerisini paylaşan Yalçın, “4 kademeli modern teknoloji ile yapılacak arıtma sistemleri ile kirliliğin önüne geçebiliriz. Derin deşarj çözüm değil. Denizde kirliliğin yok edilmesi için çözülmüş oksijen çok önemli. 1954 yılında 7-8 mg oksijen/litre iken şu an 1-2 mg/litre. En az 5 mg/litre ihtiyaç var. Deniz kendini temizleyemeyeceğinden, canlı ortamı terk ediyor. Çünkü canlıların yaşayabilmesi için bir ortam kalmıyor” şeklinde konuştu.
“Kömür külleri dibe çöküyor, canlıların bünyelerinde ağır metaller birikiyor”
Yalçın, “Dip balıklarını/canlılarını tüketmeyin diyoruz. Ağır metalleri içlerinden biriktiriyorlar. Karaciğer, böbrek, dalak gibi organlarda kanser oluşma riski ortaya çıkıyor. Peki ağır metaller nereden geliyor? Burada termik santraller çok önemli. Kömür külleri deniz ortamına gelerek dibe çöküyor. Balıklar planktonlarla besleniyor. Böylece canlıların bünyelerinde bu ağır metaller birikiyor” dedi.
Marmara depreminin büyüklüğü 7,2 veya 7,4 civarı olacak
Toplantıda Marmara’yı bekleyen bir diğer tehlike deprem konusu da konuşuldu. İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü MAREM Jeoloji-Sedimantoloji Bölüm Sorumlusu Prof. Dr. Mehmet Sakınç, Marmara Denizi’nin en büyük ikinci sorunu olan deprem ile ilgili Marmara Denizi açıklarında kırılmamış iki büyük fay hattı bulunduğunu söyledi.
“Marmara Denizi dünyada eşi benzeri olmayan bir akıntı sistemine sahip. 10 milyon yıl boyunca geçirmiş olduğu jeolojik evrim Marmara’yı önemli kılıyor. Yapılan araştırmalar ortalama 250 yılda bir depremin olabileceğini göstermektedir. Biz o periyodun sonuna yaklaştık. 1999 depremi sonrasında birçok yerli ve yabancı gemiler araştırmalar yaparak Marmara Denizi’nin özelliklerini gelişen teknoloji ile ortaya çıkarmıştır. Kırılmamış 2 önemli fay var. Deprem olacaktır. Büyüklüğü de 7,2 veya 7,4 civarı olacaktır. İstanbul büyük zarar görecektir. Tekirdağ, Gelibolu, Çanakkale, Mürefte ve Şarköy de bu depremlerde ciddi zararlar görecektir. Marmara Denizi hem deprem, hem biyolojik, hem oşinografik açısından son derece önemli bir deniz. Onu koruyamazsak suç bizlerdedir”
“Kanal İstanbul projesinin hukuki sorunları var”
Sakınç, alınması gereken önlemler kapsamında öncelikli olarak heyelan, deprem ve selle ilgili yurttaşların bilinçlendirilmesi, yapılan bilimsel araştırmaların da popüler bilim şeklinde halka aktarılması ve yerel yönetimlerin bina yapımında son derece dikkatli davranması gerektiğini ifade etti. Konuşmasında Kanal İstanbul projesine de değinen Prof. Dr. Mehmet Sakınç, Marmara Denizi’nin bir geçiş yeri olduğunu, uluslararası kullanıma açık olduğu için hukuki sorunları olduğunu, gerçekleşmesi halinde ise sosyolojik yapıyı bozacağını söyledi.
“Kepçe ile topladıklarınızı kazanla geri dökerseniz çözüm olmaz”
Toplantının açılış konuşması yapan Tekirdağ Süleymanpaşa Belediye Başkanı Ekrem Eşkinat “Yaşadığımız şehir Marmara Denizi kıyısında. Bu dönem önemli bir değişikliğe gittik” dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü:
“İlk defa yağmur suyu kanalizasyondan ayrıldı. Ciddi paralar harcandı denizin daha temiz olması için. Üst yapıda da önemli atılımlar yaptık. Ancak hemen arkasından 12 sanayi bölgesi olan bir bölgeden derin deşarj ile Marmara Denizi’ne atıkların gönderilecek olması sorunu ortaya çıktı. Bu nedenle kamuoyunu uyarmak ve geleceğe temiz bir deniz, temiz çevre bırakmak adına bilimin ışığı altında bu projenin nasıl sonuçlar vereceğini görmek istedik. Gördüğümüz manzara çok acil önlemler alınmazsa bir süre sonra Marmara Denizi’nin kullanılamayacak olması. Kepçe ile topladıklarınızı kazanla geri dökerseniz çözüm olmaz. ”
Modern dünyanın imkanları uğruna birçok şeyi gözden çıkaran ve unutmayı tercih eden insanın hep daha fazlasını isterken insanlıktan çıktığını gösteren örnek pek çok. Türkçe karşılığıyla “duyusunu kaybetmiş, ruhsal rahatsızlık hali” anlamına gelen İngilizce “insane” kelimesi de insanın bugünkü versiyonunu temsilen bu başlıkta yer buldu. Zira bilimin dolayısıyla teknolojinin en ileri seviyelere ulaştığı yirmibirinci yüzyılda insan üretimi olan insanüstü fonksiyonlar gelişirken insanın kendi nitelikleri “insane” hale dönüşüp aşağılara inebilmekte.
Hambach Ormanı’nda yaşayanlar ağaçların kesilmesine karşı direnişini sürdürüyor. Almanya polisinin saldırısı sırasında bir gazeteci hayatını kaybetti. Kuzey Ren-Vestfalya yönetimi operasyonu durdurma kararı aldı.
Almanya’nın Aachen kenti yakınlarındaki Hambach ormanında, linyit ocağının genişletilmesi için ağaçların kesilmesini engellemeye çalışanlara yönelik operasyon sırasında bir gazeteci yüksekten düşerek hayatını kaybetti.
Polisin yaptığı açıklamaya göre gazeteci iki ağaç arasında kurulu 15 metre yüksekliğindeki asma köprüden düştü.
Kuzey Ren-Vestfalya İçişleri Bakanı Herbert Reul olay üzerine operasyonun durdurulduğunu duyurdu. Polis yetkilileri ise gazetecinin hayatını kaybettiği ağaçlara o sırada operasyon düzenlenmediğini iddia ederek savunma yaptı.
Direnişçiler: Operasyon vardı
“Hambacher Forst” adlı Twitter hesabından yapılan paylaşımda ise gazetecinin öldüğü sırada ormanda polis operasyonun gerçekleştiği belirtildi.
“Bize ormanda uzun süredir gazeteci olarak eşlik eden arkadaşımız 20 metre yükseklikteki bir asma köprüden düştü. Bu sırada polis ve (enerji şirketi) RWE ağaç ev köyünü boşaltmaya çalışıyordu. O sırada özel tim, asma köprünün yakınlarında bir aktivisti gözaltına alıyordu. Düşen kişi, muhtemelen oraya gitmeye çalışıyordu”
Yanıyoruz. Ormanlarımız yanıyor. Hem de her geçen gün daha da şiddetlenerek, bir öncekinden daha fazla insan-hayvan canına, doğa tahribatına mal olarak.
Gezegen çapında sorunu kavramak, yerelde durum tespiti yapmak, kimlikler işin içine girdiğinde orman yangınlarına karşı tavırda değişim oluyor mu (bknz. Dersim Yangınları) araştırmak , uzmanlara danışmak ve en nihayetinde dosya konusunun bittiği an itibarı ile kapsamlı bir #OrmanDosyası içerik dizgesini önünüze sunmaktır ana gayemiz.
Burak Özgüner’in orman yangınları ve hayvan hakları bağlamındaki makalesi ile devam ediyoruz.
***
Medyada çıkan orman yangınları, insan yerleşim bölgelerine sıçramamış ve bir insanı canından etmemişse medya genelde şöyle haberler yapar: Orman yangınında can kaybı olmadı. Peki onbinlerce hayvanın yuvası olan ormanlar yandığında hiç mi can kaybı yaşanmaz? İnsanın canı can iken hayvanın canı neden candan sayılmaz? Her orman yangını haberi çıktığında benim yüreğim yanar çünkü o esnada binlerce hayvan, büyük bir çaresizlik içinde yaşamını yitirmektedir.
İnsanmerkezcilik, hayatımıza o kadar işlemiş durumda ki toplumun haber alma hakkını sağlayan basın, orman yangınlarında yaşamını yitiren sayısız hayvanı yok sayarak haberlerini yapıyor. İnsanmerkezciliğin yanında, bir de özellikle Türkiye toplumunu sarmış olan nefret kültürü ve ırkçılık var tabii. Orman yangını, batıda gerçekleşiyor ise “Türkiye’nin ciğerleri yanıyor” haberleri yapılırken, yangın eğer Türkiye’nin doğusunda gerçekleşiyor ise bu, ana akım medya için bir haber değeri taşımaz genelde. Bir de yangın, Türkiye’nin de batısında gerçekleşiyor ise, misal, geçtiğimiz Ağustos ayında Yunanistan’ın başkenti Atina yakınlarında başlayan ve Mati Kasabası’nı neredeyse haritadan silen orman yangınları için medyada ve sosyal medyada yapılan yorumlar, insanı dehşete düşürmeye yetiyordu. Onlarca insanın ve binlerce hayvanın can verdiği yangın, ırkçıların eğlence malzemesine dönüşmüştü.
Ben bu yazıda, Türkiye’nin orman yangınlarına yaklaşımına ve her şeyin üstünde tutulan “güvenlik” politikalarına değinmek istiyorum.
Bundan önce, şunu da söylemekte fayda var: İnsanlık tarihi zaten yangınlarıyla meşhur. İnsan türü, her zaman, önüne engel olarak çıkan yoğun ormanları yakarak kendisine yol açmış; Türkiye’ye bakacak olursak da ormanlık alanlar, rant projeleri için yakılarak yok edilmiştir. Mevzuatın koruma hükümleri uyarınca restorasyonu ya da rant amaçlı kullanımı mümkün olmayan kültür varlıklarının da kundaklandığını ve kundaklanmaya devam edildiğini biliyoruz. İnsanlığın klasik bir yöntemi olan yangın çıkartma, kundaklama, Türkiye’nin âdeta bir kültürü hâline gelmiş durumda. Çünkü failler asla tespit edilemiyor ve hemen ardından rant projelerinin nasıl hızlıca harekete geçirildiğini, tamamlandığını görüyoruz.
7 Haziran seçimlerinden sonra yaratılan savaş atmosferi, “çatışma bölgeleri”ndeki ormanlık alanlara da yansıtılmıştı. Temmuz 2015’te, Mezopotamya Ekoloji Hareketi (MEH), bölgede sürekli çıkartılan orman yangınlarının sebep olduğu ekolojik tahribatı yerinde gözlemlemek için ekolojistlere çağrıda bulunmuştu. Bizler de bu çağrı üzerine, bölgeye gitmek istemiştik ancak hemen ardından Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nden arkadaşlarımızın “can güvenliğinizi sağlayamayız” uyarısı üzerine İstanbul’dan hareket edememiştik. MEH’in Ağustos 2015’te yaptığı ikinci çağrı üzerine, çeşitli sivil toplum kuruluşlarından heyetler oluşturulmuş ve orman yangınlarının yaşandığı bölgeler ziyaret edilmişti. Bu yazıda, Demokratik Toplum Kongresi’nin, MEH yürütücülüğünde oluşturulan heyetlerin gözlemleri ve bölge halkının tanıklıklarını içeren “Orman Yangınları Araştırma, İnceleme ve Gözlem Raporu”na yansıyan bilgileri sık sık aktaracağım. Bu raporun bir amacı da HDP ve CHP vekilleriyle görüşülerek TBMM bünyesinde orman yangınlarının araştırılmasına yönelik bir komisyon oluşturulmasının önerilmesiydi. Ancak tabii ki bu, o dönemde mümkün olamadı.
Bahsini ettiğim raporda, üç ayrı heyet, üç farklı bölgeyi yerinde ziyaret ederek tespitlerde bulunmuştu: Dersim (Tunceli) ve Bingöl, Yayladere ilçesi; Amed (Diyarbakır), Lice, Kulp ve Bitlis, Geliye Şex Cuman; Botan Bölgesi, Mardin-Siirt-Şırnak’taki orman yangınları… Coğrafyası iyi olanlar, o coğrafyayı bilenler bilir; sistematik olarak çıkan orman yangınları, çok büyük bir bölgeyi kapsıyor. Ve yine bu büyük bölge, İstanbul’da ya da büyük şehirlerde hiç göremeyeceğimiz, çok sayıda farklı türden yaban hayvanına ev sahipliği yapıyor, aslında yapıyordu…
Raporda, en çok öne çıkan konu, yangınların “güvenlik güçleri” eliyle ya da etkisiyle çıkmış olduğuydu: “Bu çalışma ile birlikte yapılan incelemeler ve görüşmeler neticesinde orman yangınların hemen hepsinin askeri kurumlardan ve asker ve koruculardan açılan ateşler sonucu meydana geldiği ortaya çıkmıştır. Bölgede oluşturulan bu savaş ortamında güvenliği sağlamak gerekçe gösterilerek ormanlarımız keyfi olarak yakılmakta ve köylerin boşaltılması yönünde baskılar arttırılmaktadır.”
Bu yangınlar yaşanırken, bizler, ekolojistler ve bazı hayvan hakları örgütleri, yangınların söndürülmesi için Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na âdeta yalvardık. Medya bu yangınları görmezden gelirken ya da yangınlara sebep olan askerî saldırıları “terörle mücadele” olarak haberleştirirken, dönemin Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, bölge orman yangınları ile kül olduktan sonra, TBMM Genel Kurulu’nda bütçe görüşmeleri sırasında yaptığı konuşmada bakanlığından övgüyle bahsediyordu. Sivil Sayfalar için yazdığım bir yazıda konuyla ilgili şunları yazmıştım:
“Yine Bakan Bey, orman yangınlarını söndürme konusunda çok büyük teknolojilere sahip olduğumuzdan bahsetti hatta bu konuda o kadar gelişmişiz ki komşu ülkelerin neredeyse tamamına orman yangınlarını söndürme konusunda havadan destek veriyormuşuz. Daha geçenlerde İsrail’deki bir orman yangınına Türkiye’nin müdahale ettiğinden bahsetti Bakan Bey. Sadece ve sadece geçen yıl, Güneydoğu’da ormanlar cayır cayır yandı, içindeki tüm hayvanlarla birlikte yanıp kül oldu. Tabii ki Türkiye’nin yurtdışındaki orman yangınlarına müdahale etmesi sevindirici bir girişim ancak Güneydoğu’da, Dersim’de, Lice’de ormanlar, devletin savaş uçakları ve helikopterlerinin bombardımanı ile yanarken, hepimiz bakanlığa yangınlara müdahale edilmesi için âdeta yalvarırken, hatta bir köylü orman yangınlarına müdahale etmeye çalıştığı sırada askerlerce vurulup hayatını kaybederken sormazlar mı Bakan’a: “Siz neredeydiniz Bakan Bey?”. Teknolojimiz o kadar gelişmiş ki, Bakan’ın da teknolojiye o kadar merakı varmış ki orman yangınları söndürülürken Bakan Eroğlu, internetten izliyormuş havadan müdahaleleri… Ayıbın kelimesini bakanlar, bürokratlar unutmuş olabilir ama biz unutmadık!”
Bu ülkede vicdana sahip olanlar, ülkemizde ne yaşandığını, ülkemiz sınırlarında ne acılara sebep olunduğunu unutmayacaklar; tüm bunları tabii ki affetmeyeceğiz…
DTK’nin, MEH’in oluşturduğu heyetlerin gözlemlerine ve tanık aktarımlarına dönük olarak hazırlanan rapora tekrar dönersek, karakollardan açılan ateşler sonucu, bölge halkının beslendiği ve geçimini sağladığı meyve ağaçlarının, yaban hayvanlarının beslendiği bitkilerin ve meraların da yanıp kül olduğu okunabilir.
Aynı yaklaşımı, abluka altına alınan şehirlerde tanık olmuştuk. Ağaçlar yakılmış, ağaçlara ve hayvanlara saldırılmıştı. Çatışmalar devam ederken hazırladığımız şu video kolajı, herkesin özellikle izlemesini istiyorum:
Resmî kurumlardan yangına müdahale yok, genelge var!
Çıkan yangınlara, Orman Müdürlüğü ve İl Afet Müdürlüğü hiçbir müdahalede bulunmayıp yangınlar tamamen bölge halkı tarafından söndürülmeye çalışılırken, bir de genelgeden bahsediliyor raporda: “Yangına müdahale Dersim Ekoloji Meclisi, köylüler, Munzur Doğayı Koruma Derneği ile belediye tarafından yapılmış. 2. ve 3. gün Orman Müdürlüğünün çalışanları gönüllü olarak kurumun kepçesiyle birlikte müdahaleye gelmişler.
22 Temmuz 2015, Başbakanlıktan gelen genelge ile bölgedeki yangınlara devlet kurumları tarafından müdahale yapılmayacağı yapıldığı takdirde çalışanlar hakkında tutanak tutulacağı kurumlardaki çalışanlar tarafından halka söylenmiş. Bu nedenle müdahaleye kurum çalışanları kurum adına değil, gönüllü bölge halkı kimliği ile katılım sağlanmış.”
Ben, benzer bir genelgenin varlığından, 2015 sonu, savaş ve çatışma bölgelerine yaptığım gözlem ziyaretinde de haberdar olmuştum. Bakanlık, çatışma nedeniyle ölen hayvanların bilgisinin basın ve kamuoyu ile paylaşılmaması için kamu kurumlarına genelge göndermiş, isimsiz olarak görüştüğüm personelin bu beyanını raporlarımıza eklemiştim. Ben bu kadar kötülüğü gerçekten algılayamıyorum. Tüm bunlar koca bir ayıp! Gerçekler, eninde sonunda gün yüzüne çıkıyor, çıkmasa bile bizler o yıkımın canlı tanıklarıyız!
Aynı rapordan alıntılar ile devam etmek istiyorum:
“Ormanlık bölgelerde dağ keçisi, vaşak, tilki, ayı, yaban domuzu vb yabani hayvanlar çok görülmekte; yangınlara müdahale eden halk tarafından bu hayvanların can havliyle kaçtığı ve yandığı görülmüştür”
“Hayvanların yanarken bağırışları hala kulaklarımda”
Ambar Köyü’ndeki yangın ise Pah (Pax) Karakolu tarafından açılan havan atışları sonucu başlamış. Köy sakinlerinden Gazel S. bakın ne diyor: “Köy kadınları olarak toplanıp gönüllülerle birlikte müdahalede bulunduk. Yangın sırasında birçok yaban domuzunun yandığını gözlerimizle gördük ve hayvanların yanarken bağırışları hala kulaklarımda.”
Orman yangınlarının kasıp kavurduğu, yaşamı bitirme noktasına getirdiği bölgeler, aynı zamanda 90’larda boşaltılan köyler. 2010’lu yıllarda köylerine tekrar dönmeye başlayan insanlara ve özellikle barış süreci ile asıl yuvalarına dönmeye başlayan yaban hayvanları için, yıllardır devam ettirilen orman yangınları çok büyük travmalara sebep oluyor. Ne devletin ne hükûmetin, ne ad altında olursa olsun, bölgede yaşamını sürdüren kimseye böyle bir mezalim çektirmeye hakkı olmadığını düşünüyorum şahsen.
“Karıncalarımız özgürce dolaşsın. Ayılarımız, kurtlarımız, evlerimiz ve ağaçlarımız yakılmasın”
2015’te yaşanan orman yangınlarının durması için dönüşümlü 10 günlük açlık grevine başlayan Dersim’in Ovacık ilçesindeki Leşqan (Aslıca) Köyü sakinlerinden, 102 yaşında Cemile R. bakın neler diyor ve hissediyor: “Osmanlı’dan bu yana bölgede katliamlar ve acılar devam etmekte, artık topraklarımızda özgürce yaşamak istiyoruz. Topraklarımızda mezarlarımız olsun. Ziyaret merkezlerimizi, yatırlarımızı özgürce ziyaret etmek istiyoruz. Karıncalarımız özgürce dolaşsın. Ayılarımız, kurtlarımız, evlerimiz ve ağaçlarımız yakılmasın. Topraklarımızda barış ve dostluk içinde yaşamak istiyoruz.”
“Güvenlik bölgesi ilân et, orman yangını çıkar, zorla göç ettir” politikası
Aynı raporda, dikkat çeken başka bir husus ise, yangınların güvenlik bölgesi ilân edilen köylerin boşaltılması için kullanıldığı:
“Bölgedeki Doğantaş, Rabat köyleri güvenlik bölgesi edilmiş. 19 ağustos 2015 tarihine kadar köylerini boşaltmaları için buradaki köylülere tebliğler gönderilmiş. Ancak köylüler köylerini terk etmek istemiyorlar. Bu konuda köylüler endişe duymaktadırlar. Karakollar tarafından çıkarılan orman yangınlarının, geçim kaynakları olan bahçelere, meralar ve ormanlara zarar vermek ve köylüleri göçe zorlamak amaçlı olduğunu köy halkı tarafından dile getirilmektedir.”
Raporda, gözlem yapılan üç ayrı bölgeye ilişkin tespitler açıkça ifade edilmiş, yazının başında raporun linkini verdiğim için rapordan daha fazla alıntı yapmak istemiyorum çünkü rapor, herkesin erişimine açık. Ancak şunu net olarak söyleyebilirim ki 2015’te bizzat devlet eliyle çıkarılan bu yangınların neredeyse tamamı belli bir maksadı bana işaret ediyor: Bir savaş politikası olarak ekolojik yıkım! İster devlet, ister örgüt, isterse rant şebekelerinin elemanı olsun; kimsenin böyle bir yıkımı gerçekleştirmeye hakkı yok. Bu hakkı kendinde görenler, insanlık tarihinin eli kanlı, kirli kişilikleri olarak anılacaklar. Raporun sonuç kısmını da alıntılayarak, yazıya son vermek istiyorum:
“Çıkarılan orman yangınları bölgenin doğal bitki örtüsü ve yabani (doğal) canlı türlerinin hepsine yönelik yapılan büyük bir doğa katliamıdır. Yangınlar sırasında ağaçlar ve bitkilerin tamamen yandığı fotoğraflardan görülmektedir. Ayrıca birçok yabani hayvanın yangınlar sırasında yandığı ve doğal yaşam alanından koparıldığı görülmüştür. Bu yangınlarla doğal yaşamın dengesi tamamen yok olmuş, bu dengenin tekrar kurulması yılları alacaktır. Yangın bölgelerinde bir insan kadar diğer canlıların yaşamları üzerinde hak ihlalleri ortaya çıkmıştır.”
Orman yangınında, yangında ölen hayvanın, ağacın, insanın milliyeti, ırkı, dili, türü, dini olmaz, ortada kalmaz. Her orman yangını ise, yerinden kıpırdayamayan ağaçların; onların dallarındaki yuvalarında ailelerini bekleyen yavru kuşların; çalılıklarda, oyuklardaki yavru yaban hayvanlarının; toprak altındaki her türden böceğin, dumandan göz gözü görmez bir ortamda hiçbir yere kaçamayarak yanan ve boğulan yaban hayvanlarının, kaçamayan insanların hayatını kaybetmesi demek… Medyanın da bizlerin de bunu fark etmesi gerekiyor artık…
Orman yangınlarını umursamayan ya da orman yangınlarının arasında dahi bir kıyaslama yapan bir toplumda ise ben bir gelecek göremiyorum maalesef. Öte yandan, iklim değişikliği, ekolojik yıkım gündemimizde olmadığı ve kendimizi değiştirmediğimiz sürece, hep birlikte, insanıyla, insan-dışı hayvanıyla, ağacıyla nice acılar yaşamaya devam edeceğiz. Ve olan, her zaman olduğu gibi, en başta hayvanlara ve doğaya olacak. Bunu yapmaya hakkımız var mı? Yukarıda anlattığım ve alıntıladıklarımı tekrar düşündüğümüzde, devletin tüm bunları yapmaya hakkı var mı? Şimdi hep birlikte, oturduğumuz yerde, düşünelim…
Eşcinsel olduğu için mesleğinden uzaklaştırılan hakemin davası Yargıtay’dan döndü! Yargıtay ‘manevi tazminat koşulları oluşmadı’ dedi.
Eşcinsel olduğu için hakemlik yapması engellenen Halil İbrahim Dinçdağ’ın Türkiye Futbol Federasyonu ( TFF) aleyhine açtığı ve 23 bin TL tazminat kazandığı dava, Yargıtay’dan döndü. Kararda, Dinçdağ’ın yaşadığı olayda, manevi tazminat koşullarının oluşmadığı savunuldu.
Cumhuriyet’ten Hilal Köse’nin haberine göre, 2009-2010 sezonunda hakemlik yapamaması üzerine TFF aleyhine, 100 bin TL’lik tazminat davası açtı. Önce ayrımcılığa maruz kaldığını, ardından da hakkını aramak için yazdığı dilekçenin basına sızdırılmasıyla özel hayatının teşhir edildiğini belirtti. İstanbul 20. Asliye Hukuk Mahkemesi, 2015 yılında, Dinçdağ’a, 3 bin TL maddi, 20 bin TL manevi tazminat ödenmesine karar verdi.
‘KARARDA GEREKÇE YOK’
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi ise yaklaşık üç yıl sonra kararı bozdu. İki sayfalık kararda, hiçbir gerekçe yer almadı. Kararda şöyle denildi; “Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme hakkından yoksun bırakmamak için, yasalar, manevi tazminat verilebilecek olguları sınırlamıştır.”
‘TAZMİNAT KOŞULLARI OLUŞMADI’
Kişilik haklarının kişisel varlıkların korunmasıyla ilgili olduğu belirtilen kararda, şu ifadeler dikkat çekti; “Kişisel varlıklar, bedensel ve ruhsal tamlık, yaşam ile nesep gibi insanın insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. Tekniğin gelişimi ve yaşam koşullarına göre belirlenmiş varlıklar, açıklanan olgularla çevrelendirildiğinde, davaya konu olayın bu çerçeve dışında kalması durumunda manevi tazminat isteği reddedilmelidir. Davaya konu olayda, olayın gelişimsel şekli bir bütün olarak değerlendirildiğinde manevi tazminat koşulları oluşmamıştır.”
AVUKAT: KARARI ANLAMADIM
Dinçdağ’ın avukatı Fırat Söyle, yeni bir ayrımcılığa imza atıldığını vurgulayarak, karar düzeltme istemiyle Yargıtay’a başvurdu. Dairenin bozma kararının anlaşılması güç, muğlak ve çelişkili ifadelerden ibaret olduğunu belirten Söyle, “Bozma sebeplerini idrak etmeye çalıştım ancak karardan çok da bir şey anlayamadığımı itiraf etmek zorundayım. Sayın Daire, hukuk bilgilerimizi adeta kargaşaya sürükleyecek olan bir metne imza atmıştır. Kararın çoğu yerel mahkemeden alıntı, son iki paragrafta yapılan tanımlamalar da hukuki olmaktan uzaktır. Kararda geçen ‘Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil onun görüntüsü’ şeklindeki değerlendirmenin tam aksine duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zararın ta kendisidir. ‘Acılarını içlerinde gizleyenler’ şeklindeki ifadenin hangi manaya geldiği meçhuldür. Bu nitelendirmenin kararda yer bulmasının maksadı tarafımızca anlaşılamamıştır” dedi.
Hasta tutuklu Vefa Kartal, 77 gündür ölüm orucunda. Kartal’ın bilinci kapanmaya başladı.
Hasta tutuklu Vefa Kartal’ın cezaevindeki hak ihlallerine karşı başlattığı ölüm orucu 76. gününü geride bıraktı. İnsan Hakları Derneğinin (İHD) aktardığına göre Kartal, İzmir 1 No’lu F Tipi Cezaevindeyken hastane sevkleri engellendi. O da bunun üzerine geçtiğimiz yılın haziran ayında Adalet Bakanlığı’na, Meclis İnsan Hakları Komisyonuna ve İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusu ve dilekçe yazdı. Ancak 3 ay boyunca bir cevap alamadı. Dilekçeleri dahi işleme konulmayan Kartal bunun üzerine 18 Ağustos 2017’de bu durumu protesto etmek için açlık grevine başladı.
Gazete Karınca’nın haberine göre Kartal, doktordan rapor alıp savcılığa suç duyurusunda bulundu. Kartal, açlık grevinin 114’üncü gününde eşyaları kendisine verildiği için o dönem açlık grevini sonlandırdı.
Kartal tutulduğu Tekirdağ F Tipi Cezaevinde ölüm orucunda. Kartal, ölüm orucunda 76. günü geride bırakırken, ailesinin verdiği bilgiye göre Kartal’ın bilinci kapanmaya başladı. Yaklaşık 2 yıl önce, beyin lobları arasındaki damarlarda şişme olduğu için beyin cerrahisine sevk edilen Kartal’da hepatit B, prostat, yüksek tansiyon, ülser, bağırsak sorunu, alerji gibi birçok sağlık sorunu mevcut.
Cumhuriyet Halk Partisi, 24 Haziran seçimlerinden sonra 2019’daki yerel seçimlerle ilgili çalışmalara başladı. Partide, yerel seçimlerin özellikle büyük şehirlerde ‘eldeki belediyeleri korumak, elde olmayanları almak’ parolasıyla yürütüleceği konuşuluyor.
6 BÜYÜKŞEHİR EN ÖNEMLİ HEDEF
CHP ‘de 6 büyükşehirin mutlaka alınması, en önemli hedef olarak belirlendi. Buna göre CHP, yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara ile birlikte Adana, Mersin, Antalya ve Balıkesir’in alınması için sıkı çalışma yürütülecek.
REFERANDUM VE 24 HAZİRAN SEÇİMLERİ DİKKATE ALINDI
Hedefler belirlenirken, 2014 yerel seçimleri ve 24 Haziran seçimleriyle birlikte 2017’deki referandum sonuçları da dikkate alındı.
‘GENÇ VE DİNAMİK’ VURGUSU
Ankara kulislerinden alınan bilgilere göre CHP özellikle ‘genç ve dinamik’ adaylar üzerinde yoğunlaşıyor.
Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun parti yöneticilerine verdiği ‘seçilecek adayların üzerinde durun’ talimatı ve genç, aynı zamanda dinamik olan adayların aranıp bulunması isteği kulislerden gelen bilgilere göre bazı isimlerin öne çıkmasını sağladı.
“İSTANBUL’UN EN BÜYÜK SORUNU DEPREMDİR”
CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin, yerel seçimler ve belediyecilik anlayışıyla ilgili olarak “Şeffaf ve hesap verilebilir bir belediyecilik anlayışı getirmeliyiz. Yaşanabilir bir şehir oluşturmamız için önümüzde hiçbir engel yok. Dünyanın en iyi şehirleriyle rekabet edebilecek gücü ve tarihi dokusu olan İstanbul en iyi şekilde yönetilmeyi hak ediyor.” diye konuştu.
İstanbul’un en büyük sorununun deprem sorunu olduğunu kaydeden Tekin, “İstanbul’un birçok sorunu var. Altyapı, ulaşım, kentsel dönüşüm, temiz hava gibi sorunları var. Ama en temel sorunların başında deprem sorunu geliyor. İstanbul’u depreme hazırlıklı hale getirmezsek maliyeti çok ağır olur. Altından kalkamayız. Çalışmalarımızı bu doğrultuda yapıyoruz. Dünyanın en iyi örneklerini inceledik. Tamamen profesyonel bir ekipten oluşan kadromuzla İstanbul’u depreme hazırlıklı bir hale getireceğiz.” şeklinde konuştu.
İSTANBUL VE İLÇELERİNDEKİ SORUNLAR
Genel seçimlerde CHP İstanbul Milletvekili Adayı olan ve İstanbul’un ilçeleri için kulislerde adı anılan Av. Özgür Düzgün, yerel seçimlerle ilgili olarak “Partimiz ve halkımızın görev vermesi durumunda göreve hazırım. Bu görevi layıkı ile yerine getirmek adına dünyadaki başarılı belediye ve belediyecilik örneklerini inceliyoruz.” dedi.
Düzgün, İstanbul’un ve ilçelerinin büyük sorunları olduğunu söyleyerek “Özellikle ulaşım ve altyapı problemleri bilinçsiz kentleşme ve yapılaşmanın biz İstanbullulara en büyük hediyesi oldu. Altyapı dikkate alınmadan özellikle Beşiktaş ve çevresinde yapılan AVM projeleri ve konut projeleri trafik sorunlarına ve altyapı sistemlerinin çökmesine neden oldu.” diye konuştu.
BELEDİYECİLİKTE AVRUPA ÖRNEK ALINACAK
İlk etapta bu sorunların çözülmesinin ilk hedef olması gerektiğini kaydeden Düzgün, “Avrupa’nın büyük metropolleri Paris ve Londra İstanbul ile kıyaslandığında yaşam kalitesi açısından çok öndeler. Tıpkı bu şehirlerde olduğu gibi yaşayanların yaşam kalitesini yükseltecek projeleri hayata geçirmeliyiz.” dedi.
Türkiye’nin sosyal demokrat ilkeler ile yönetilen halkçı ve halktan belediyelere ve belediyeciliğe ihtiyacı olduğunu söyleyen Düzgün, konuşmasına şöyle devam etti:
“Sosyal demokrat belediyeciliğin dünyada önemli örnekleri var. Özellikle Almanya örneğinde gerek belediye meclisleri ve hatta belediye başkanı düzeyinde Türk göçmenlerin yer alıyor olması yerel yönetimde katılım ve kapsayıcılığın iyi bir örneği. Bizim belediyelerimizde de belediye meclisleri en aktif şekilde ve hatta başkan vesayetini de ortadan kaldırarak çalışabilmeli ve toplumun tüm kesimlerinden oluşmalı.”
Vietnam Devlet Başkanı Tran Dai Quang’ın, geçirdiği rahatsızlık sonucu 61 yaşında yaşamını yitirdiği bildirildi.
Yerel medyada yer alan haberlerde, 2016 yılında devlet başkanlığı görevine gelen Quang’ın, Hanoi’deki bir askeri hastanede yerel saatle 10.00 sularında hayatını kaybettiği belirtildi.
Son zamanlarda sağlık durumu ağırlaşan Devlet Başkanının, yurt içinde ve yurt dışında tedavi gördüğünü belirten hastane yetkilileri, Quang’ın rahatsızlığı hakkında bilgi paylaşmadı.
Quang’ın en son Komünist Parti’nin bir Politbüro toplantısında ve Çinli bir delege için verilen resepsiyonda halkın karşısına çıktığı kaydedildi. Quang, devlet başkanı olmadan önce kamu güvenliği bakanıydı.
Kolombiya’da, 1993 yılında öldürülen uyuşturucu baronu Pablo Emilio Escobar Gaviria adına açılan “müze ev”, yönetmeliklere uymadığı gerekçesiyle kapatıldı.
Suç dolu hayatı birçok film ve diziye konu olan uyuşturucu kaçakçısı ve yasadışı örgüt elebaşı Pablo Escobar adına, Medellin kentinde “Ayıcık” lakaplı kardeşi Roberto Escobar tarafından açılan “ müze”, belediye ve Kolombiya Turizm Bakanlığı yetkililerince mühürlendi.
El Tiempo gazetesindeki habere göre, Antioquia yönetim bölgesinin başkenti Medellin’in Güvenlik Sekreteri Andres Tobon, “Medellin’e en fazla zarar veren bir haydutun hayatını teşvik etmesinin” yanı sıra söz konusu mekanın ilgili yönetmeliklere de uymadığını açıkladı.
“Narko-tur duraklarından biri olarak biliniyordu”
Ev, Kolombiya’yı ziyaret eden yabancı turistlerin, bilhassa Antioquia bölgesinde Escobar’a ait ya da ilişkili mekanların gezdirildiği “Narko-tur” duraklarından biri olarak biliniyordu.
Gazetedeki haberde, yasal süreç sonunda sahibine büyük bir para cezası kesilmesi beklenen mekanda, inceleme esnasında bile 7 yabancı turistin bulunduğu kaydedildi.
Evde, “El Patron” lakaplı Escobar’ın bazı şahsi eşyalarının yanı sıra birçok fotoğrafı sergileniyordu.
Öte yandan, sözde müzenin, internette yoğun olarak kullanılan seyahat tavsiye ve değerlendirme ortamı TripAdvisor’da dahi yüksek bir puanlamaya ve onlarca yoruma sahip olması dikkati çekti.
Rionegro kentinde 1949 yılında dünyaya gelen Escobar, suç dolu hayatına hırsızlıkla başlayıp dünyadaki en büyük uyuşturucu baronlarından biri haline gelmişti. Rüşvet, cinayet ve tehditlerle Kolombiya’da her ortamda büyük güç kazanan Escobar, siyasete atılarak meclise de girmişti.
Pablo Emilio Escobar Gaviria, 1993’te ABD’nin Uyuşturucu ile Mücadele Teşkilatının (DEA) bu ülkedeki elemanlarının da katıldığı operasyonla Medellin kentinde öldürülmüştü.