Ana Sayfa Blog Sayfa 2697

Anlat İstanbul filminin yönetmeni Ümit Ünal: Küresel ısınma hepimizin hayatını aynı şekilde etkileyecek

“9” filmi ile hayatımıza giren Ümit Ünal, ilk senaryosunu yazdığı “Teyzem”, “Ara”, “Anlat İstanbul”, “Gölgesizler”, “Nar” ve “Sofra Sırları” gibi filmler ile sıradan insanların günlük yaşamlarında yaşadığı haksızlığa, korkuya, adaletsizliğe, iki yüzlülüğe, kutuplaşmaya dair hikâyeleri anlattı, paylaştı.

Sadece yönetmenlik yönüyle değil, senaristliği, yapımcılığı, yazarlığı ve ressamlığıyla hem sinema, hem edebiyat hem de resim sanatında hikâye anlatıcılığına devam ediyor.

Bu yıl beşincisi düzenlenen Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED) kapsamında festivalin jüri üyelerinden olan Ünal ile Rengigül Konukevi’nde buluştuk. Biraz çevre meselelerini, biraz belgesel sinemayı biraz da sinema sektörünün güncel durumunu konuştuk. Gelecek baharda da üçüncü kişisel sergisini açmayı planladığı müjdesini aldık. :)

***

Bozcaada’ya ilk gelişiniz mi?

Daha önce Bozcada’ya iki kez tatile gelmiştim. Bu yaz bir arkadaşımız burada evlendi. Ayazma’daydı. Çok tatlı, hoştu. Adaya ilk geldiğimde de çok sevmiştim. O zaman da tatile gelmiştik. Ağustos sonuydu. Bir çiftlikte kalmıştık. Çok güzeldi. Yazın da bambaşka oluyor tabi.

“Sadece küresel ısınma değil, atık meselesi hepimizin bütün hayatını çok derinden etkileyecek”

Ekolojik sorunlar sadece dünyada değil Türkiye’de de son yıllarda gündemde olan bir mesele. İklim değişikliği, su kaynaklarının kaybı, zorunlu göç, gıda güvenliği gibi konuları daha sık konuşur olduk. Çok mu geç kaldık konuşmak için?

Sonuçta aynı dünyanın içinde yaşıyoruz. Hepimizin hayatını etkileyecek konulardan bahsediyoruz. Mesela yarışmadaki filmlerden bir tanesi Kiribati hakkındaydı. Okyanuslar yükseldiği için Kiribati Adaları önümüzdeki 20 yıl içinde yok olacak. Belgesel oradaki insanların tahliye sürecini anlatıyor. Bu hepimizin hayatını aynı şekilde etkileyecek bir şey. Küresel ısınma bu şekilde devam ettiği sürece o sular yükselecek. İstanbul’un bile bir sürü yeri etkilenecek.

Belki 10-20 senede içinde değil ama 40 sene içinde bambaşka bir coğrafya ile karşı karşıya kalabiliriz. Ona işaret etmesi çok mühim. Sonuçta bunlar hepimizi bekleyen ekolojik tehlikeler. Sadece küresel ısınma değil, atık meselesi hepimizin bütün hayatını çok derinden etkileyecek. Bunlar tartışılması lüks meseleler gibi görülüyor oysa hepimizin hayatı buna bağlı. Hiçbirimiz de dışında değiliz. Daha zengin olan, olanakları daha fazla olan birisi bunun dışında değil.

Anote’a Ark (Anote’nin Gemisi), Yönetmen: Matthieu Rytz, Kanada, Yapım yılı: 2018, Süre: 77′

Türkiye’de yurttaşlar çevre sorunlarına yönelik farkındalıkta hangi noktada? 

Eğitimli insanlarda daha yüksek bir farkındalıktan bahsedilebilir belki. Ama genel nüfusa baktığımızda insanlar gündelik hayatta o an, birebir yaşadıkları zorluklarla öncelikle mücadele ediyorlar. Geçim zorlukları söz konusu. Çok fakir birisine “plastik torba kullanma”, “o sebzeyi alma şunu al” dediğiniz zaman, onun üzerinde bir farkındalık yaratmak zor. Marketlerde satılan tüm organik yiyecekler o kadar pahalı ki. Ne kadar organik olduğu da tartışılır. Bir sürü insan ona da güvenmiyor. Ama genel nüfus açısından bir farkındalık yaratılması biraz zor.

“Bu bence devletin de elini atması gereken bir mesele”

Peki derdimizi karşı tarafa en etkili nasıl anlatmak lazım? Çevre meselelerinden uzak yaşayanların hayatlarında nasıl bir dönüşüm yaratabiliriz?

Bu bence devletin de elini atması gereken bir mesele. Bunun uzak bir mesele olmadığını, hepimizin hayatını derinden etkileyeceğini insanlara tanıtım yoluyla aktarabilmek lazım. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki… Büyükada’da yaşıyorum. İnsanlar günübirlik geliyorlar. Bankta oturup yemek yiyorlar, bira içiyorlar. Çöplerini 1 metre uzaklığındaki çöp kutusuna atmak yerine bankın üstünde bırakıp gidiyorlar. İnsanlarda bu bilinci oluşturmak çok zaman alacak bir şey. Sadece belgesellerle olacak bir şey değil. Ciddi bir kampanya yapmak lazım. Çöp meselenin sadece bir tarafı, bir örnek olarak umursama seviyesi böyle olan bir ülkeden bahsediyoruz.

BIFED bu yıl Bozcaada’da beşinci kez düzenlendi. Burada farklı coğrafyalardan gelen birçok izleyici, yönetmen, yapımcıyla buluşma imkânı buldunuz. Festival dair genel değerlendirmenizi merak ediyorum. Size yansıması nasıl oldu?

BIFED çok hoş bir festival. Bir kere ekoloji temalı filmlerin, belgesellerin olması bence çok mühim. Sanırım Türkiye’de tek bu konuda. Dünyada da benzer örneklerden bir tanesi sanıyorum. Adada olması, herkesi bir araya getirmesi, katılanların birbirini görüyor olması, bir yandan ufak bir festival olması çok güzel. Yine çağırırlarsa yine gelirim.

“Belgesel sinemanın gazetecilik tarafı da var”

Belgesel sinema özel bir alan. Türkiye’de çok hak ettiği bir yerde değil. Bütçe, sponsorluk, dağıtım gibi zorluklar var. İzleyicilerle buluşması da kolay değil. Büyük salonlarda vizyon filmlerinin yanında yer bulamıyor. Festivaller sayesinde bu açık belki biraz olsun kapatılabiliyor. Belgesele olan ilgiyi nasıl artırabiliriz? Yeni belgeselcilerin önünü nasıl açabiliriz?

Ben belgeselci değilim, hiç belgesel film de yapmadım bugüne kadar. Belgesel sinema ile seyirci olmak dışında bir ilgim olmadı. Dolayısıyla o üretim süreçlerini hiç bilmiyorum.Fakat burada gördüğüm kadarıyla, en azından yurt dışında çok ciddi kaynaklar ayrılıyor. Bir belgeselcinin filmini yapmak için çok daha güçlü olanakları var. Bizde çok daha zor. Bir belgesel film uzun metraj kadar pahalıya da mal olmuyor. Uzun metraj kurmaca bir film. Oyuncular, dekorlar, kostümler. Herkesi bir araya getirmeniz lâzım.

Halbuki belgesel film iki, üç kişilik ekiple daha uzun zamana yayılarak ve çok daha dijital ekipman kullanıp çok daha basit bir çekim ortamında da yapılabilir. Mühim olan belgeselde bakış açısı. Pek çok belgesel zaten bilinen şeyleri bir kere daha tekrarlamakla yetiniyor bazen. Ama iyi belgeseller belki haberdar olduğumuz ama o güne kadar görmediğimiz bir perspektiften bakabilen belgeseller olabiliyor. Bunu da bir parça sinemanın hikâye anlatımından yararlanarak, bir hikaye haline getirebilen belgeseller bence çok başarılı oluyor. Bizi etkileyen belgeseller de bunlar oldu. Yarışmada, hep jüri içindeki konuşmalarımızda bundan bahsettik. Hikâyesi çok güçlü, anlatımı çok güçlü olanlar. Elbette bahsettiği konu çok mühimdi. Ama o anlatımı ve hikâyesi, sinemasal tarafı neredeyse öne geçiyor.

Belgeseli bir de haber programından ayıran bir tarafı var işte. Kimi belgeseller televizyondaki haber programlarına yakın oluyor. Ama o dil bizim aradığımız sinemasal belgesel dili değil. Bir parça ondan uzaklaşabiliyor olması lazım. Sonuçta bir gazetecilik tarafı da var. Kimsenin görmediği bir şeyi araştırarak, kolay erişilemeyen bilgileri bir araya getirerek sunma işi bu. Arşiv taraması da var. Sadece seyirci olarak baktığımda beni etkileyen belgeseller hikâye anlatabilen ve bunu farklı anlatımla yapabilen belgeseller.

“Jüri kararlarında hep sinematografi, anlatım ve hikâye öne çıktı”

Festival kapsamında izlediğiniz yapımlarda en çok hangisinden etkilendiniz?

Yarışmada 11 film vardı. İki tanesi göçmenler üzerineydi. Çiftçilerin sorunlarını anlatan belgeseller vardı. Gıda endüstrisindeki aslında çevreci olmayan ürünler hakkında uzun bir belgesel vardı. Süt endüstrisi hakkında bir belgesel vardı, ilginçti. Bir de tüm gıda üretiminde, sadece üretimi değil satışı, pazarlaması, bunların hepsinde farklı bir yol tutturmayı başarmış, kendilerine bir ütopya kurmuş insanlar arasında bir belgesel vardı.

Bir tane de internetin gelişiyle beraber hayatımızı bu kadar işgal eden ekranlara bağımlılığımız üzerine bir belgesel vardı.Hepsi de ekolojik sorunların neredeyse tümüne değinen bir skala içindeydi. Hepsini ilgiyle seyrettik. Jüri kararlarını yazarken gerekçe de yazmamız gerekiyordu. Gerekçelerde hep sinematografi, anlatım ve hikâye öne çıktı. Yani bir tanesine daha önce çok işlenmiş bir konu olmasına rağmen sinematografi ve anlatımıyla öne çıktığı için ödül verdik.

“Türkiye’de şu an dağıtım konusunda ciddi bir tekel var”

Kültür ve Sinema Bakanlığı’nın hazırladığı sinema kanun taslağına göre gişede 1 milyonu aşan seyirciye ulaşan film yapımcılarına eğlence vergisinin yüzde 25’i oranında destek verilecekmiş. Siz bu desteği nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yasal konuları açıkçası pek bilmiyorum. İşin ticari boyutu konusunda hem bilgim hem de ilgim az. Ama bir filmin bir milyon seyirciyi aşabilmesi için ki bu zor bir iş, zaten büyük bir yatırım bulmuş olması gerekiyor. Bir milyon seyirciye ulaşmak için bulmanız gereken salon sayısı ve kopya sayısı belli. Ve o yatırımı yapabilmeniz için de zaten önceden belli bir finansmanı sağlamış olmanız lazım. Bunu başarabilen film sayısı çok az. Dolayısıyla bunu yapabilmiş filmlerin Bakanlık desteğine ihtiyacı yok.

Asıl güzel filmler olduğu halde o yatırımı yapamayan ve o salonları bulamayan filmlere destek olmaları lazım. Türkiye’de şu an dağıtım konusunda ciddi bir tekel var. Birçok film daha salon bulma aşamasında eleniyor. Benim filmim 70 kopya çıkabildi. 70 kopyanın karşısında 500 kopyayla daha popüler konulu filmler oynuyor. Onlar 500 kopyayla 6 hafta sinemada kalabiliyor. Bizim film 70 kopyayla iki hafta kalabiliyor. Dolayısıyla eşit şanstan söz etmeye imkân yok.

“Bir milyon iş yapmış bir filmi desteklemek sinemaya büyük bir yardım değil”

Son filminiz Sofra Sırları’ndan bahsediyorsunuz değil mi?

Bu sadece benim filmim değil, pek çok film için aynı durum geçerli. Mesela Tolga Karaçelik’in son filmi “Kelebekler” Sundance Film Festivali‘nde “Büyük Jüri Ödülü” aldı. Bence çok önemli bir ödül. Ama o da 100 kopya civarında girdi. O filme daha fazla kopya ve daha uzun bir gösterim şansı verilse iş yapan filmlerin birçoğu kadar iş yapabilir. Çünkü anlatımı popüler, sinemadan çok uzak değil. Sadece film seyirciye ulaşabilecek alan bulamıyor. Öncelikle o alanı bulmak için dağıtım tekelinde bulunan insanları ikna etmek lazım. Çok karışık ve uzun bir iş. Sonuçta bir milyon iş yapmış bir filmi desteklemek sinemaya büyük bir yardım değil. O yapımcıların ellerinde zaten büyük olanaklar var. Oradan gelecek yüzde 25 yardıma ihtiyaç yok. Öncelikle oraya ulaşamayan filmleri desteklemek lazım öncelikle.

Yeni film projesi var mı?

Türkiye’nin ekonomik krizleri bitmiyor. Ekonomik krizin daha -e si telaffuz edilmeye başlandığında en başta eğlence endüstrisini vuruyor. Dolayısıyla yapımcılarla konuştuğum 2 proje vardı. Fakat büyük bütçeli işler ve ticari işlerdi. Onlar şu an askıda. Ben de tamamen kendi olanaklarımla neredeyse bütçesiz bir film yapmaya çalışıyorum şimdi. Yakında onunla uğraşacağım.

“Serra Yılmaz’ı ufak bir rolde hayal ediyorum”

Konusuyla ilgili küçük bir ipucu yok mu? :)

Şimdi vermeyeyim. Ama benim 9, Ara, Nar gibi aykırı bir hikâye diyebilirim.

Bu projede yeniden Serra Yılmaz ile çalışacak mısınız peki?

Daha bilmiyorum. Oyuncularla konuşuyorum. Serra’yı ufak bir rolde hayal ediyorum ama vakti olur mu bilmiyorum. O şimdi İtalya’da tiyatro yapıyor. Bir sinema filminde oynadı. Çok gidip geliyor. Önereceğim.

Ümit Ünal kimdir?

Ümit Ünal (d. 14 Nisan 1965), yönetmen ve senarist. 9 Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema TV bölümünü 1985 yılında bitirdi. Okul sırasında yaptığı kısa filmler çeşitli ödüller aldı. İlk senaryosu “Teyzem”, 1986 Milliyet Gazetesi Senaryo Yarışması’nda Birincilik Ödülü aldı ve Halit Refiğ tarafından filme çekildi. 198693 yılları arasında sekiz senaryosu filme çekildi. İlk filmi 9’u 2001 yılında yazdı ve yönetti. 9, 2003 yılı Yabancı Film Oscar’ı için Türkiye’nin adayı seçildi ve çeşitli festivallerde ödüller aldı. 2004 yılında senaryosunu yazdığı “Anlat İstanbul” adlı filmi 4 farklı yönetmenle birlikte yönetti. 2008 yılında gösterime giren yazıp yönettiği Ara 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali jüri özel ödülünü ve 15. Altın Koza Film Festivali’nde en iyi senaryo ve en iyi kurgu ödüllerini aldı. 2008 yılında Hasan Ali Toptaş’ın “Gölgesizler” adlı romanını senaryolaştırdı ve yönetmenliğini üstlendi. 2010 yılında senaryosu Uygar Şirin’e ait olan Ses filmini yönetti. Ünal, 2011 yılında senaryosunu kendisinin yazdığı Nar filminin yönetmenliğini yaptı. 48. Antalya Portakal Film Festivali’nin ardından yarışmada “Nar” filmiyle Jüri Özel Ödülü aldı. Yönetmenliğini ve senaryosunu üstlendiği son filmi “Sofra Sırları” 2018’de vizyona girdi.

Filmografi:

9 (Dokuz), 2002

Anlat İstanbul, 2004

Ara, 2007

Zaman Hırsızı, 2007

Gölgesizler, 2008

Kaptan Feza, 2009

Ses, 2010

Nar, 2011

Sofra Sırları, 2018

Eser: Ümit Ünal, “Kuşlar, Yüzler ve Diğer Şeyler” sergisinden

Yazdığı kitaplar: 

Bana Göre Kıyamet, 2018

Işık Gölge Oyunları, 2012

Kuyruk, 2001

Aşkın Alfabesi 1996

Amerikan Güzeli, 1993

Kişisel sergi:

“Kuşlar, Yüzler ve Diğer Şeyler”, 2018

“Mahlukat Bahçesi”, 2016

 

Röportaj: Merve Damcı

Fotoğraf: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

Doğru ve yanlışın önemsizleşmesi – Ahmet İnsel

Bu yazı birikimdergisi.com sitesinden alındı

Nietzsche’nin “kendi başına olgu yoktur” değerlendirmesi günümüzde hızla yayılan uydurma haber salgınının felsefi arka planını mı oluşturuyor? Alman filozof bu iddiasının hemen ardından, olgunun bir kişi tarafından seçilen ve toplanan olayların yorumlanması olduğunu belirtirken, olgunun tek başına anlamlı olmadığına vurgu yapmak istemişti. Olgunun düzenlenip, anlaşılabilir kılınmasıyla bilginin oluştuğunu, bunun da bir yorum olduğunu vurguluyordu. Buna karşılık günümüzde gerçek-sonrası pratikler olarak nitelenen yalan haber, sahte video veya fotoğraf üretimi ile Nietzsche’nin insanlar arası konularda mutlak bilginin olmayacağı fikrini desteklemek için dile getirdiği “kendi başına olgu yoktur” iddiası arasında bir ilişki kurmak epey zorlama olacaktır.

Gerçek sonrası dönemin özelliği yalanın ve sahtenin medya alanında ve siyasette giderek yaygınlaşması değildir. Sahte haber, yalan belge günümüze özgü olgular değiller. Nazizmin propaganda sorumlusu Goebbels’in yalan ne kadar büyük olursa o kadar inandırıcı olur tespiti genelleşmiş bir yalan rejiminin yansımasıdır. Günümüzde ise totaliter rejimlere özgü bir genelleşmiş yalan rejimi değil, doğru ve yanlış kategorilerinin arasındaki farkın giderek kalkması veya bu farkın önemsiz olması damgasını vuruyor. Fransız siyaset felsefecisi Myriam Renault d’Allonnes bunu olguların kanaate dönüşmesi olarak tanımlıyor (Faiblesse du vrai, Seuil Paris, 2018). Olgunun doğru veya yanlış olması değil, bunların kişilerin kanaatine göre değerlendirilmesinin baskın olmaya başlaması, günümüzde Türkiye’de televizyonlardaki tartışma programlarının ezici çoğunluğunun baskın özelliği değil midir? Tartışmanın değil, kanaat beyan etmenin ve bunu olgulardan neredeyse tamamen bağımsız biçimde yapmanın hâkim olduğu bu medya alanının uzantısında sosyal medya yer alıyor. Herkesin kanaatini kesin bilgi biçiminde ifade ettiği, dolayısıyla tartışmanın, fikir teatisinin, bilgi alışverişinin mümkün olmadığı bu ortamlar aynı zamanda ortak yaşam kurmanın imkânlarını da ortadan kaldırıyorlar. Doğru ve yanlış kategorilerinin değil, inandıklarım ve inanmadıklarım kategorilerinin hâkim olduğu bu gerçek sonrası iletişim döneminde, komplo üzerine inşa edilmiş anlatıların giderek daha fazla öne çıkması, etkili olması şaşırtıcı değil.

Gerçek sonrası olarak tanımlanan dönemin en önemli özelliği doğru ve yanlış, gerçek ve kurgu gibi kategorilerin aralarındaki farkın silikleşmesi, giderek ortadan kalkmasıdır. Bunu gayet iyi gören bazı siyasal iletişim profesyonelleri, son yıllarda farklı ülkelerde bu tespitten hareket eden yöntemlerle seçimleri müşterilerine kazandırmaya çalışıyorlar. Bunun en son örneği Brezilya’da birinci turu ekim başında yapılan başkanlık seçimleri sırasında gözlemlendi. Aşırı sağın önde gelen adayı eski subay Bolsonaro, birinci tura bir haftadan biraz fazla bir zaman kala, kamuoyu yoklamalarında baş döndürücü biçimde aniden yükselmeye başladı. Nitekim birinci turu oyların %46’sını alarak bitirdi. Birinci turda seçilmesine ramak kaldı. İkinci tur 28 Ekim’de yapılacak.

Brezilya’nın önde gelen gazetelerinden Folha de Sao Paolo 17 Ekim’de, bu son derece hızlı yükselmenin yegâne olmasa da, önemli bir nedenini ortaya çıkardı. 2015’te yapılan seçim yasası değişikliğine göre yasak olmasına rağmen, Bolsonaro’yı destekleyen yüz elli civarında şirketin üç milyon dolardan fazla ödeme yapıp, seçimden on gün önce binlerce robotun Whatsapp üzerinden yolladığı mesajları finanse ettiklerini belgeleyen bir röportaj yayımladı. Bu şirketler arasında Brezilya ordusuna çalışanlar özellikle dikkat çekiyor.

Brezilya’da yüz yirmi milyon civarında Whatsapp kullanıcısı olduğu tahmin ediliyor. Yollanan milyonlarca mesajın hemen hepsi Bolsonaro’nun en yakın rakibi, Emekçiler Partisi [PT, Partido dos Trabahaldores] adayı Haddad hakkında her türlü tezviratı yaymış. Seçmenin önemli bir kesiminde var olan “Nunca Mais PT” [“Bir daha asla PT”] tepkisini kanalize eden, bunu katlayan bu tezviratta yok, yok. Örneğin “eğer PT ve Haddad kazanırsa okulların hali ne olacak” başlığıyla dağıtılan videoda altı-yedi yaşlarındaki çocukların okulda cinsel ilişkide bulunmaları tasvir ediliyor. Ya da Lula’nın başkanlığı sırasında eğitim bakanı olan Haddad’ın okullarda “gay çantası” dağıttırdığı bilgisi paylaşılıyor. Haddad’ın ailesi ile ilgili her türlü cinsel fanteziyi içeren bilgiler de bu mesajların tuzu biberi elbette. Sao Paolo belediye başkanı iken Haddad’ın kiliseleri kapattırdığı ve sattırdığı “bilgileri” de öyle. Bunların yanında Haddad seçilirse Brezilya’nın hemen Küba veya Venezuela olacağı iddiası neredeyse masum kalıyor.

Bu mesaj bombardımanının hedefi evanjelik kiliselerin müdavimi büyük yoksul kesimlerde korku ile karışık bir nefret yaratmak. Bu açıdan girişimin amacını elde ettiği söylenebilir.

Folha de Sao Paolo’nun bu büyük organize tezviratı ortaya çıkarmasından sonra, Trump’ın bu konuda sağ kolu olmuş Steve Bannon’un Bolsanoro’nun oğluyla bir yıl önce buluştuğu, Cambridge Analytica’nın Brezilya’da dört yüz bin civarında sahte hesap açtığı ortaya çıktı. Bunun üzerine Haddad ve seçimde üçüncü gelen aday Gomes, Bolsonaro’nun seçim yasasını açık biçimde ihlal ettiği gerekçesiyle, birinci turdan elenmesi talebiyle Brezilya Yüksek Seçim Divanı’na başvurdular. Yüksek Mahkeme 19 Ekim’de bu başvuruyu inceleme kararı aldı.

Yüksek Mahkeme’nin bu konuda nasıl bir yöntem izleyeceğini açıklaması bekleniyor. Bolsonaro’nun ikinci tura kalmasını iptal edip, onun yerine ikinci turda ikinci ve üçüncü gelen adayların yarışması kararı alması pek ihtimal dâhilinde değil. Ancak Whatsapp’ın alelacele onbinlerce sahte hesabı kapatmasının ardından, hesabı kapatıldığı için Bolsonaro’nun oğlunun da feryat etmesi anlamlıydı. Bolsonaro cephesinin buna tepkisi, Lula’nın hapisten, Küba ve Venezuela’nın desteğiyle, Yüksek Mahkeme ile işbirliği içinde Bolsonaro’nun seçimi kazanmasını engelleme ve Brezilya’ya komünizmi getirme planını yürürlüğe koyduğunu iddia eden mesajlarla sosyal medyayı bombardımana tutmak oldu. Bolsonaro’nun seçilmemesi durumunda silahları kuşanıp “komünizme karşı” sokağa çıkma çağrıları da bunu tamamlıyor.

Brezilya’da 28 Ekim’de Bolsonaro’nun bütün bunlara rağmen seçilmesi ihtimali yüksek. Lula ve Emekçiler Partisi’ne sadık kalmaya devam Kuzeydoğu bölgesi hariç, yoksul halk kesimlerinin önemli bir bölümü “PT bir daha asla” sloganını besleyen bu kampanyanın etkisi altındalar. Bunda Emekçiler Partisi’nin iktidarda yaptığı hatalar kadar yapmadıklarının da payı kuşkusuz var. Ama daha önemlisi galiba gerçek ötesi rejiminin yarattığı tahayyül dünyası daralmasının, hatta çöküşünün oynadığı rolde yatıyor. Gerçekle kurgu arasındaki farkın belirsizleştiği, doğru ile yanlış kategorilerinin önemsiz olduğu ortamda demokrasinin kendini üretmesi de giderek zorlaşıyor. Gerçeğin gücünü yitirmesi iyi, doğru ve arzulanır olan bir geleceğe ilişkin tahayyül dünyasını köreltiyor.

Ahmet İnsel – Birikimdergisi.com

İnsan vücudunda da mikroplastikler tespit edildi

Avusturya’da yapılan pilot araştırmada deneklerin dışkısında mikroplastikler tespit edildi. Beslenme alışkanlığı ile mikroplastikler arasında bağlantı kurulabilmesi için kapsamlı araştırmalara ihtiyaç olduğu belirtildi.

Avusturya’da yapılan bir pilot araştırma, insan dışkısında mikroplastik bulunduğunu ortaya koydu. Viyana Tıp Ünivertesi ile Avusturya Çevre Dairesi tarafından yapılan araştırmada, farklı ülkelerde yaşayan sekiz denekten alınan gaita örneklerinde mikroplastik bulundu.

Araştırmaya Finlandiya, Hollanda, İngiltere, İtalya, Polonya, Rusya, Japonya ve Avusturya’dan katılan ve yaşı 33 ile 65 arasında değişen denekler, bir hafta boyunca yedikleri yiyeceklere ilişkin bir günlük tuttu. Bu denekler bu süre içinde, plastik ambalajlı yiyecekler yedi veya pet şişelerdeki içeceklerden içti. Bazı denekler balık ve deniz ürünlerini tercih ederken, hiçbiri vejeteryan beslenmedi. Araştırma kapsamında, deneklere gaita tahlili yapıldı.

Dokuz farklı plastik madde tespit edildi

Avusturya Çevre Dairesi’nden mikroplastik analizleri konusunda uzman Bettina Liebmann, laboratuvarda yaptıkları incelemelerde “büyüklüğü 50 ile 500 mikrometre arasında değişen dokuz farklı plastik çeşidi” tespit ettiklerini belirtti. Liebmann, tespit edilen mikroplastiğin bu kadar çeşitlilik göstermesi karşısında şaşırdıklarını ifade etti. Liebmann, en sık karşılaştıkları plastik türünün polipropilen ile polietilen tereftalat olduğunu söyledi.

Viyana Tıp Üniversitesi’nden araştırmayı yürüten Philipp Schwabl, denek sayısı çok az olduğu için beslenme alışkanlıkları ile vücutta bulunan mikroplastik arasında bağlantı kurulamayacağına dikkat çekti. Mikroplastiğin sindirim sistemi için tehlikeli olabileceğine dair “ilk işaretlerin” bulunduğunu belirten Schwabl, ancak mikroplastiğin insanlar için olası tehlikelerine ilişkin tahminlerde bulunabilmek için yeni araştırmalar yapılması gerektiğini vurguladı.

İnsan vücudunda bulunan mikroplastik konusunda bugüne pek araştırmaya rastlanmadığını belirten Avusturya Çevre Dairesi’nden Liebmann, bu nedenle denek sayısını ilk etapta sınırlı tuttuklarını ancak şimdi geniş kapsamlı bir araştırma yapmayı hedeflediklerini ifade etti.

Büyüklüğü beş milimetreden küçük olarak plastik parçaları, mikroplastik olarak adlandırılıyor. Özellikle kozmetik ürünlerinde yer alan mikroplastik, diğer ürünlerdeki plastiğin parçalanması ile çevreye yayılıyor. Dünyada yılda yaklaşık 400 milyon ton plastik üretildiği ve bu plastiğin yüzde 2 ile yüzde 5’nin denize karıştığı tahmin ediliyor.

 

(DW Türkçe)

Karadeniz’de 2.400 yıllık gemi enkazı bulundu

Karadeniz derinliklerinde en az 2 bin 400 yıllık olduğu tahmin edilen gemi enkazı bulundu. Arkeologlar geminin Karadeniz’de bugüne kadar bulanan en iyi korunmuş buluntu olduğunu ifade ediyor.

EuroNews’den Burak Ortahamamcılar’ın haberine göre Antik Yunan dönemine ait olduğu düşünülen 23 metrelik gemi, Bulgaristan yakınlarında bir mil derinlikte bulundu. Araştırmacılar buluntunun bu derinlikte oksijen eksikliği sayesinde bu kadar iyi korunduğunu belirtiyor.

Karadeniz Deniz Arkeolojisi Projesi (The Black Sea Maritime Archaeology Project, MAP) araştırmacıları buluntunun dünyadaki gemi inşa ve denizcilik anlayışımızı değiştireceğini düşünüyor.

Arkeologlar, geminin British Museum’da sergilenen ‘Siren Vazo’ ile aynı döneme ait olduğu ve ‘insanlık tarafından bilinen en eski bozulmamış gemi enkazı’ olduğunu düşünüyorlar.

 

(EuroNews)

Bill Gates kendi eyaletinde karbon vergisini destekliyor

Quartz’da yayınlanan Akshat Rathi imzalı haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Nilüfer Sezgin Ağaç’ın çevirisiyle paylaşıyoruz.

                                                                                  ***

Aralarında Nobel ödülünün yeni sahibi birinin de bulunduğu dünyanın önde gelen ekonomistleri, karbon vergisinin iklim değişikliği ile mücadele etmenin en etkili yöntemlerden biri olduğunu öne sürüyor. ABD’nin bazı eyaletleri karbon üzerine bir fiyat koymak için salım üst sınırı ve ticareti sistemi gibi bazı politikalar uyguluyor olsa da şu ana kadar direkt kirleticinin ödediği bir vergi uygulanamadı.

Bu durum, Washington eyaletinin 1631 nolu yasa tasarısını oylayacağı 6 Kasım’da değişebilir. Eğer yasa geçerse, Washington, ABD’de büyük salımcılara karbon vergisi koyacak ilk eyalet olacak. Vergi bedeli 2020’den başlayarak karbondioksitin metrik tonu başına 15$ olacak ve eyalet salım azaltımı amaçlarına ulaşana kadar her yıl 2$ artarak devam edecek. Eyalet, ilk beş yılda 2.3 milyar $ gelir artışı sağlayacağını tahmin ediyor ve yeni yasa ile bu tutarı çevre ile ilgili çeşitli proje ve programlara harcamakla yükümlü olacak.

Associated Press’e göre, 27 Eylül itibari ile oylama karşıtı kampanya için Washington Eyalet rekoru olarak yaklaşık 22.45 milyon$ bağış alındı. Bu tutarın neredeyse tamamı BP, Chevron , Phillips ve Andeavor gibi petrol şirketlerinden gelmekte. Shell 1631 tasarısını desteklemiyor; ancak, yasa karşıtı kampanyaya bağışta bulunmayacağını da belirtiyor.

Oylama için yürütülen kampanyada toplanan tutar 7 milyon $’a yükseldi, bu tutarın 1 milyon $’ı ise New York’un eski belediye başkanı Michael Bloomberg’den. Ve şimdi de, evi Seattle’da olan Bill Gates tartışmaya katılıyor. Geçen hafta Linkedln üzerinde yaptığı bir paylaşımda Gates oyunu taslağa kullanacağını ve ayrıca “1631’e Evet” kampanyasına katkıda bulunacağını açıkladı. Gates adına bir sözcü, bağış ile ilgili tutar bilgisini de içeren detayları paylaşmayı ise reddetti.

‘’Bu fikir hakkında şüpheci olabilirsiniz, biliyorum ben de öyleydim.’’ diye yazdı Gates. “İklim değişikliği gibi dünya çapında yaşanan bir problem için yalnızca tek bir eyalet nasıl fark yaratabilir? Ve tasarıyı destekleyenlerden bazılarının tersine, evlerimizin ısınması, arabalarımızın yollarda olması ve ekonomimizin canlı olması için bizlere satın alınabilir, güvenilir enerji sağlayan şirketlere saldırmak ilgimi çekmiyor. Ama ben şüphelerimin üstesinden geldim.”

Gates’in girişimi desteklemesinin nedenleri;

  1. ‘’1631, Washington’ın temiz enerji ve iklim üzerine yenilikçi çalışmaların yapılacağı bir merkez haline gelmesini sağlayabilir.’’
  2. ‘’İklim değişikliğine sebep olan kirlilik için vergi koyulması, bugün etkin kullanabileceğimiz yenilenebilir enerji kaynaklarının benimsenmesine yardımcı olacak temiz bir piyasaya yönelik bir sinyal olabilir.’’
  3. ‘’1631, Washington’ın bugünkü en büyük temiz enerji kaynakları olan nükleer ve hidro-enerjinin rekabet içinde kalmasına yardımcı olur.
  4. ‘’Bu bir gerçek ki, böyle bir vergi enerji fiyatlarının artmasına sebep olur. Fakat 1631 yasası, bu vergiden elde edilecek gelirin % 35’inin kirlilikten etkilenen düşük gelirli topluluklar için harcanmasını sağlayacak ‘’

Bu, Washington’ın 2. kez karbon üzerine vergi koyma girişimi. 2016 yılında, eyalet karbon vergisi uygulamayı öngören 732 nolu tasarıyı kanunlaştıramadı. İkisi arasındaki en temel fark, 732 tasarısında karbon vergisinden elde edilen gelir diğer vergileri düşürmek için kullanılırken, 1631 tasarısında elde edilen para ile doğrudan enerji ve çevre programları üzerine yatırım yapılacak.

David Roberts’ın Vox’a yazdığı gibi, 732 tasarısının başarısızlığa uğramasının sebebi, (ekonomistlerin teşviklerine rağmen) insanların karbon üzerine vergi konulmasının kendi başına iyi bir şey olduğunu görmek üzerine sorun yaşamalarıdır. Roberts, 1631 tasarısının önerdiği gibi gelirin şeffaf bir şekilde eyalet yararına kullanılması durumunda daha geniş bir halk desteği alacağını düşünüyor.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Muhabir: Akshat Rathi 

Yeşil Gazete için çeviren: Nilüfer Sezgin Ağaç

 

(Yeşil Gazete, gz.com)

Game of Thrones yazarı George R. R. Martin: İklim değişikliği her politikacının birinci önceliği olmalı

Dünya genelinde en yüksek izlenme oranlarına sahip olan ve 8’inci sezonu 2019’da yayınlanacak olan (6 bölüm) Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisinin aynı isimden uyarlanan kitabının yazarı George R.R. Martin, The New York Times gazetesine konuştu.

Martin, hayranları tarafından “Winter is Coming (Kış Geliyor)” sözüyle aslında neye dikkat çektiği tartışmalarına son verdi.

İngiliz haber ajansı Reuters bile birkaç yıl önce “Game of Thrones iklim değişikliği konusundaki küresel tartışmaları mı hedef alıyor” başlıklı bir yazı yayınlamıştı.

Fakat Martin, bu metafor hakkında nadiren konuşmuştu.

İklim değişikliği her politikacının birinci önceliği olmalı”

Martin, NTY’ye verdiği mülakatta yüzde 99 oranında kanıtlanan iklim değişikliğine çekti, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin her politikacının birinci önceliği olması gerektiğini söyledi.

Martin, iklim değişikliğini inkâr eden Donald Trump‘a atıfta bulunduğu yorumları yapılan “Winter is Coming (Kış Geliyor)” sloganına şu sözlerle açıklık getirdi:

“İkisi arasında kesinlikle bir paralellik var. Westeros halkları güç, statü ve zenginlik için kendi savaşlarını yürütüyor. Bu savaşlara öyle yoğunlaşıyorlar ki ‘kış geliyor’ tehdidini görmezden geliyorlar, halbuki bu hepsini ve dünyalarını yok edebilecek bir tehdit. İklim değişikliği de o kadar gerçek ve dünyamızı yok etme potansiyeli var. Bizler bir sonraki seçimi veya sorunları düşünürken bunu görmezden geliyoruz. Elbette iş bulma gibi bazı sorunlar son derece önemli. Bu konuların çoğu önemli ama eğer ölür ve şehirlerimiz okyanuslar altında kalırsa bunların hiçbir önemi kalmayacak”

 

(thinkprogress, Yeşil Gazete)

İtalya’da iklim değişikliği aşırı yağışlara ve doluya yol açtı: Çiftçiler Birliği “bu bir felaket” dedi

İklim değişikliğinin neden yolduğu aşırı yağışlar ve yoğun dolu yağışı Kuzey ve Güney İtalya’da yaşamı felç etti.

Pazar günü etkisini gösteren aşırı iklim olayında meydana gelen selde ağaçlar sürüklendi, araçlar karaya oturdu, caddeler yoğun karla kaplandı.

İtalyan Çiftçiler Birliği Coldiretti yağış ve dolunun yol açtığı yıkımın ülkeyi milyonlarca Euro zarara soktuğunu belirterek yaşananları “İtalyan çiftçiliği için bir felaket” olarak tanımladı.

Yaşanan aşırı iklim olayının tüm yılın hasadını birkaç dakika içinde yok ettiği belirtildi.

Dolu fırtınası zeytinleri de yok etti

Bununla birlikte Lazio bölgesinde, Palombara ve Nerola’da etkili olan dolu fırtınası bahar donmasından sağ kurtulan zeytinleri yok etti.

Campania bölgesinde, Pescara’nın yanı sıra, Abruzzo bölgesinde bulunan Benevento’da ise okullar yoğun yağış nedeniyle dün tatil edildi.

Capri Adası’nda ise meydana gelen şiddetli rüzgâra dayanamayan bir ağaç bir duvarın çökmesine yol açtı.

Palermo’daki itfaiyeciler, yolları kapatan ağaçları ve sel nedeniyle karaya oturan sürücülerin araçlarını kurtarmaya çalıştı.

 

(Ansa.IT, Yeşil Gazete)

Yerel seçim şimdi başladı

Ekim’in son haftasına hızlı bir giriş yaptık. Bu haftanın havası yerel seçim gününe kadar soluyacağımız havanın da nasıl olacağı konusunda bir fikir veriyor. Bir taraftan Cumhur İttifakı’nın genel af tartışmaları sebebiyle dağıldığını görüyoruz. Diğer taraftan ise muhalefetin kendi içerisinde aday belirlemesi ve bölgesel ittifak arayışları var. Cumhur İttifakı içerisindeki dağılmanın rahatlığıyla olsa gerek Öğrenci Andı için Danıştay’ın aldığı karara Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan çok net ve çok kesin bir şekilde, hem de Türkçülük üzerinden karşı argüman geliştirebildi. Türkiye’de siyasette her şey oldu, oluyor ve olacak ama MHP ile ittifak yaparken bir taraftan da Türkçülük karşıtı cümleler sarfetmek Türkiye siyasetinin bile sınırlarını zorluyor.

Muhalefet de Bir O Kadar Hareketli

Bu işin iktidar koalisyonu kısmı. Muhalefet tarafı da aynı şekilde hareketli. Herkes 24 Ekim’de Cumhuriyet Halk Partisi’nin belli başlı yerlerdeki adayları açıklamasına odaklanmışken; Cumhur İttifakı’nın sonlanması CHP’nin elini biraz rahatlattı. CHP şu ana kadar “Biz sandıkta ittifak yapacağız; seçmen bazında ittifak yapacağız!” gibi açıklamalarla kendinden emin bir tavır takınmaya çalıştı. Fakat, tek gireceği ve karşısına Cumhur İttifakı’nı alacağı bir seçimde Eskişehir başta olmak üzere, içlerinde İstanbul’un önemli ilçelerinin ve Ankara’dan Yenimahalle’nin de olduğu, bir çok belediyeyi kaybedeceği açık. Sadece 24 Haziran seçimlerinin sonuçlarına bakarak, örneğin İstanbul’da, hangi CHP ilçelerinin tehlikede olduğunu görmek mümkün.

Mansur Yavaş’ın tercihi belirleyici olacak

Tabii ki bu hesaplamada İYİ Parti’yi de düşünmek gerek. İYİ Parti’nin hala tam olarak “ne olduğu” anlaşılabilmiş değil. 24 Haziran’dan sonra partide yaşananlar, MHP ile aralarındaki gerilim ve yerel ölçekteki başarı şansları hala sadece ufak bir kesim için açıklığa kavuşmuş durumda. Fakat açık olan bir şey var. CHP ile girilecek bir ittifak sonucunda belli belediyeleri alabilirler ve CHP’ye belli belediyeleri kazandırabilirler. Aksi taktirde seçim gecesi haritanın yine bir kaç ufak alan dışında kırmızıya döneceği görülüyor. İYİ Parti ile CHP arasındaki kilit soru Ankara ve Mansur Yavaş. Yavaş’ı iki parti de aday olarak görmek istiyor. CHP, Yavaş’ın isminin arkasına ciddi bir alternatif yazmış, yazabilmiş değil. İYİ Parti’nin ise böyle bir arayışı dâhi yok. Fakat, sorun burada başlıyor. Mansur Yavaş ismi hangi logonun altında yazacak ve bunun karşılığında nasıl bir alışveriş olacak? Yavaş kazansa da kaybetse de oylarının büyük bölümü CHP seçmeninden gelecek. Hangi CHP seçmeni? 24 Haziran sonrası partisinde yaşananlara bakıp kırgın olan CHP seçmeni. Soru şu: Kırgın CHP seçmenini sandığa götürüp İYİ Parti’ye oy verdirebilir misiniz? Vermezlerse bu ittifak hem başarısız olacak, hem de CHP Başkent’te aday çıkarmamayı seçecek. Yavaş kazansa dâhi, davranışlarıyla, kadrosuyla, yeni alacağı çalışanlarla ne kadar CHP’yi ve CHP’lileri tatmin edecek? 1994’ten beri kaynakları belli bir siyasi akıma akmış olan bir Ankara’dan bahsediyoruz. 24 yıldır bu anı bekleyen bir dolu insan var.

Ankara’nın belirlenmesi aslında tüm Türkiye’yi de belirleyecek. Konuşulan Yavaş’ın İYİ Parti’den adaylığına karşı İYİ Parti’nin 29 Büyükşehir’de CHP’yi desteklemeyi teklif ettiği. Fakat, ilk düğme Ankara doğru iliklenirse İstanbul’un ilçeleri, İzmir’in kırsalı ya da Eskişehir de bundan etkilenecek. İnce pazarlıklar olduğu açık. Tabi henüz dile getirilmese de AKP’den kopan MHP ile İYİ Parti’nin belli yerlerde beraber hareket edebilme ihtimali de var. Çok dillendirilmeden, güçlü adaya karşı çıkartılan silik aday ile bu yol alınabilir.

Peki, ya kayyum baskısı altındaki HDP?

HDP’ye gelirsek, herhalde en sessiz (ya da en kapalı kapılar ardında) süreci götüren parti onlar. Kendilerine göre mantıklı sebepleri var tabi. Kayyum baskısı ile siyaset alanları iyice kısıtlanmış durumda. Parti’nin yapısal olarak bir “Çatı Partisi” olması ve her aday üzerinde üç, dört hatta beş grubun pazarlığının yaşanıyor olması bu kapalı kapılar ardında çalışmayı neredeyse zorunlu kılıyor. Açıkladıkları hedef 150 belediye kazanmak ve bunu yaparken de yerel ittifaklarla yola devam etmek. Ne kadarı gerçekleşir, ne kadarı gerçekleşmez bilemiyoruz. Fakat daha da kötüsü “milli irade” ile seçilen başkanların ne kadar koltuklarında tutulacağı da soru işareti şimdiden.

Yaz döneminde seçimlerin Ekim’e alınacağı dedikodusu bir süre dolaşmıştı. Belki seçimler Ekim’e alınmadı ama geldiğimiz an itibariyle seçimlerin şu anda başladığı görmek ve beş ay boyunca da oldukça gergin bir havada ilerleyeceğini öngörmek mümkün.

Yaşadığı Yalova’dan memleketi Muş’a pedallıyor: Toy kuşlarının yaşaması için bisikletle 1.550 km!

Mayıs ayında Yalova’dan Mersin’e kadar 1.700 km’lik mesafeyi Gediz Deltası üzerinde yapılması planlanan otoyol projesi sonucu yaşam alanlarını kaybetme riski ile karşı karşıya olan pelikanlara dair farkındalık yaratmak amacıyla bisikleti ile kateden 62 yaşındaki Ali Fuat Gülşen bir kez daha yollarda. Gülşen’in bu seferki hedefi Yalova’dan Muş’a kadar 1.550 km boyunca pedal basmak. Yeni hedef ise nesli tükenme tehlikesi altında bulunan Muş’un toy kuşlarına sahip çıkılmasını sağlamak.

Ali Fuat Gülşen ile Yeşil Gazete adına ilk görüşmeyi 30 Mayıs tarihinde 1.700 km pedal basıp ulaştığı Mersin’de gerçekleştirmiştik. İkinci buluşmamız ise kutlu bir tesadüf sonucu Gediz Deltası otoyol projesinin iptalini haber aldığımız 14 Ağustos günü Çınarcık’ta idi.

22 Ekim Pazartesi (dün) Yalova Çiftlik beldesindeki evinden 06:30’da yola çıkan Gülşen ile bugün (23 Ekim Salı) sabah saatlerinde telefon ile görüşme imkanı bulduk. Hendek’i geçmiş, Düzce’ye doğru pedalladığı sırada konuştuğumuz Ali Fuat Gülşen ile sizleri başbaşa bırakırken kendisine, “İyi yolculuklar” diliyor ve bir önceki seyahatinde olduğu gibi bu sefer de hedefine ulaşmasını, Muş ve çevresinde bir zamanlar 3.000 civarında iken avcılık nedeniyle bugün sayıları 150 – 200’e kadar düşen toy kuşları için de bir an önce harekete geçilmesini ümit ediyoruz.

20 gün pedal basarak Yalova’dan Muş’a 1.550 km

“Pazartesi sabahı 6:30’da yola çıktım. 20 günde Muş’a ulaşma niyetim var. Günde 70 km pedallayarak hedefime varırım diye hesapladım. 22 Ekim yola çıkış olduğuna göre, 12 Kasım’da Muş’ta olurum kısmetse.

Toy kuşlarının durumunu Muş Valiliği’nin sitesindeki verilerden öğrendim. Kendim de Muşlu olduğum için çocukluğumdan beri bu kuşları hem çok sever hem de bilirim. Nesillerinin tükenme tehdidi ile karşı karşıya olduğunu, sayılarının bu denli azaldığını bilmiyordum. Benim çocukluğumda sayıları çoktu. 3.000 kadar toy kuşunun kısza zaman içinde 150 – 200 gibi bir rakama düştüğü belirtiliyor Muş Valiliği’nin sayfasında. Bu bilgi üzerine ben de yeni rotamı Yalova – Muş olarak belirlemek istedim.

Emekli maaşımın imkanları ile yollardayım

Herhangi bir sponsorum bulunmuyor. 2 firma ile görüştüm ve destekleyeceklerini belirtmişlerdi ama sonradan ses çıkmadı onlardan. Bundan önceki bisiklet seyahatlerimi de çoğunlukla bu şekilde yaptığım için sorun yok tabi.

Destek ihtiyacı olarak şunu söyleyebilirim. Her gün bisikletle yollarda olduğum ve çadır kurup kamp ata ata yola devam ettiğimden bazen banyo ihtiyacım olabiliyor. O konuda yardımcı olunabilse benim için çok iyi olurdu. Bir de işte 20 günlük yolculuğumun en azından birkaç günü otelde ya da beni misafir edecek bisikletseverlerin evlerinde konaklama imkanımın bulunmasını tercih ederdim.

Düzce Bisikletliler Platformu başkanı Nizamettin Ulaş ile

Şimdi Düzce yolundayım ve Düzce Bisiklet Platformu başkanın Nizamettin Ulaş ile görüştüm. Kendisi, sağolsun, çok yardımcı oldu ve bu akşam onun evinde konaklayacağım. Yarın da Bolu dağına doğru pedallamaya devam edeceğim.

Çadır kampı için tüyolar

Dün akşam Hendek’i 10-15 km kala boş bir arsada kamp kurdum. Öyle gözümün kestiği yere de gidip çadır atmıyorum elbette. Dün mesela muhtardan izin aldım. Muhtar olmasa jandarma ya da polisten yani kolluk kuvvetlerinden izin alma yolunu tercih ediyorum. Kendimi güvenceye almak adına bu en güvenli tercih benim için.

Bugün Düzce’deyim dediğim gibi yarın için Bolu Dağı bölgesinde sağanak yağmur gösteriyor meteoroloji. Yarını da Düzce’de geçirip sonra yola çıkabilirim. Havanın ve imkanların da durumuna bağlı bu elbette. Sağanak yağmurda Bolu dağında pedal basabilirim ama daha ağır kış koşulları başgösterirse şartların uygunluğunu beklemek gerekecek. Gene de 20 günde Muş’a varacağımı tahmin ediyorum.

Toy kuşları için herkes harekete geçmeli

Bu yolculuğumun sonunda hedeflediğim şey ise toy kuşlarının kurtarılmasını sağlamak. Muş Valiliği, Muş Alpaslan Üniversitesi, sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler ve halkın işbirliği ile Muş’un simgesi toy kuşlarımızın neslinin tükenmesinin önüne geçmek zorundayız.

Bilgilendirme Muş Valiliğinin internet sitesinden. Toy için, “ölüme uçan kuş” tanımı yapılmış

Benim gözlemlediğim kadarı ile toy kuşlarının 3binli sayılardan bugün 200 kuşa düşmesi avcılık kaynaklı. Toy ağır hareket eden ve alçaktan uçan bir kuş türü ve bu özellikleri nedeniyle de avlanması çok kolay bir kuş.

Herkesi toy kuşları için harekete geçmeye davet ediyorum. Gediz Deltasındaki flamingolar için nasıl birlik olup başarılı bir sonuç ortaya çıkardı isek aynısını Muş’un toy kuşları için de yapabiliriz. Yeter ki buna inanıp gerekli adımları bir an önce atabilelim.

Muş Valiliği: Ölüme uçan kuş, “Toy”

Muş Valiliği’nin web sitesinde toy kuşuna dair ayrıntılı bir bilgilendirme sayfası yer alıyor.

Ölüme Uçan Kuş; ‘Toy’” başlıklı yazıda, “Toy (Otis tarda), nesli dünya ölçeğinde tehlike  altında bulunan ve ‘Hassas’ (Vulnerable) kategorisinde sınıflandırılmış  bir türdür (BirdLife International 2000). Tür aynca, Avrupa Birliği’nin ‘Yaban  Kuşları Direktifi’ (Wild Birds Directive) Ek 1; ‘Bern  Sözleşmesi’ Ek II; ‘Bonn Sözleşmesi1 Ek I ve ‘CITES’ Ek I  bölümlerinde yer almaktadır. BirdLife International’ın Avrupa ölçeğinde koruma  Önceliğine sahip türleri belirlemek için yaptığı çalışmaya göre toy, 1.  kategoride bulunmaktadır. Bu kategori kısaca SPEC1 olarak tanımlanmaktadır” bilgisi yer alıyor.

Toy kuşu için ülkemizdeki  önemli tehdit unsurları ise aşın otlatma ve sulama/drenaj projeleri sonucu üreme  alanlarının zarar görmesi, insan baskısı sonucu  uygun yaşam alanlarının azalması, yasadışı avcılık, tarım faaliyetlerinin  yoğunlaşması, besin azlığı, kimyasal kullanımı, elektrik telleri ile olan çarpışmalar olarak belirtilmiş.

Toy kuşunun  ayrıca ülkemizde, Nesli  Tehlike Altındaki Türler Kırmızı Listesi taslağında ‘Nadir’ olarak  sınıflandırılmış ve avlanması 1977’den bu yana yasaklanmış durumda.

62 yaşında flamingolar için Yalova’dan Mersin’e bisikletle 1.700 kilometre katetti

Flamingoları tehdit eden projenin yürütmesinin durdurulmasına mini kutlama

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

[Yeşil İşler] TEMA, “Saha ve Gönüllülük Bölüm Başkan Yardımcısı” arıyor

TEMA Vakfı saha örgütlenmesinin gönüllülük süreçlerinin nitelik ve nicelik olarak geliştirilmesi, gönüllü sayısının ve sistemde kalış sürelerinin artırılması, 3 maratonda gerçekleştirilen yardımseverlik koşuları aracılığıyla Ağaç Kardeşliği projesi için kaynak sağlanması, Yurt genelinde yürütülen eğitim programlarının ve projelerinin bütçe, iş planı ve uygulama süreçlerinin yönetilmesi ile Kurumsal gönüllülük çalışmalarının yönetilmesi faaliyetlerini yürütecek “Saha ve Gönüllülük Bölüm Başkan Yardımcısı” arıyor.

İlgili pozisyona dair aranan genel nitelikler ile iş tanımı hakkında detay bilgi almak için TEMA’nın sitesindeki ilan sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

 

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklyn

 

(Yeşil Gazete, TEMA)