Ana Sayfa Blog Sayfa 2679

“Kanser Köy” adıyla anılan Kisir Köyü’nün içme suyunda izin verilen limitlerin 24 katı radon gazı çıktı!

Adı “Kanser Köy”e çıkan Söke’nin Kisir Köyü’nde (Aydın) yapılan ölçümlerin sonuçları çarpıcı gerçeği ortaya koydu.

Kisir Köyü’nde yaşananları Şubat 2014 tarihinde ilk kez haberleştiren Özer Akdemir’in Evrensel’de çıkan haberine göre, Yeşil Gazete editörü Pınar Demircan’ın paylaştığı Greenpeace raporu, Kisir Köyü’nde yaklaşık 40 yıl önce yapılan uranyum sondajlarının yol açtığı çevre ve sağlık sorunlarını bilimsel olarak doğruladı.

Rapora göre köyün içme suyunda izin verilen limitlerin 24 katı radon 222 gazı ölçüldü.

Ayrıca, köye 2.5 kilometre uzaklıktaki eski uranyum sondaj alanında da limitlerin 35-40 katı radyasyon ölçüldüğü ortaya çıktı.

Fotoğraf: Özer Akdemir

İnceleme nasıl yapıldı?

Greenpeace 17-18 Haziran 2017 tarihleri arasında, sertifikalı radyasyon uzmanları Jekhi Harkonen ve Jan Beranek de aralarında yer aldığı dört kişilik bir ekiple bölgede incelemelerde bulundu.

Araştırma iki ana bölümden oluşuyor.

Birinci bölüm uranyum aramalarının yapıldığı sahadali radyasyon seviyesinin ölçümü. İkinci bölüm köydeki üç farklı su kaynağından alınan su örneklerindeki radyasyon değerlerinin analizi.

Rapora göre 18 Haziran 2017’de 3 farklı bölgeden su numunesi alınıyor.

1-) Kisir köyünden 4 km yukarıdaki nehirden alınan yüzey suyu

2-) Köyün merkezindeki bir sebilden alınan su

3-) Daha önce uranyum çıkarılan bir dağın yamacındaki kaynaktan gelen musluk suyu

Grenpeace raporundaki ölçüm sonuçlarının ortaya koyduğu endişe şu sözlerle ifade edildi:

“Su analizlerinde özellikle bir noktada ciddi bir sorun tespit ettik. Bölgede yaşayanların içme suyu için kullandığı bir çeşmede, radon 222 radyoaktivitesinin Avrupa Konseyi Direktifi’nde belirtilen litrede 100 bekerellik sınır değerin çok üstünde, 2400 bekerel civarında olduğu görüldü.” 

Kaynak: Greenpeace raporu

Sebilden de yüksek radon çıktı

Rapora göre köy içindeki bir sebilden alınan örnekte de “daha az radyoaktiviteye” rastlandığı dile getiriliyor. Su analizlerinin yapıldığı Fransa’daki CRIIRAD (Radyoaktivite Üzerine Bağımsız Araştırma ve Bilgi Alma Komisyonu) Laboratuvarı sebilden alınan bu sudaki radon içeriğinin de içilmeden önce azaltılmasını öneriyor.

Kisir Köyü’ne 4 km uzaktaki bir nehirden alınan su örneğinde ise herhangi bir sorun olmadığı belirtiliyor.

Maden sahasında 35-40 kat fazla radyasyon var

Raporda, maden sahasında da özellikle iki noktada mahalledeki ölçüm sonuçlarının 35-40 katı seviyesinde radyasyon değerlerine rastladığını belirtiyor.

Maden sahasının ıslah edilmesi, numune alındığı belirtilen ve uygun bir şekilde kapatılmamış olan noktaların acilen kapatılması gerektiği uyarısı yapılıyor.

İçme suyunda radon aktivitesini de inceleyen kapsamlı bir araştırma yapılması gerektiğine işaret edilen raporda, daha önce TAEK tarafından yapılan araştırmada bu konuda bir veri bulunmadığı; belirsizlik ve yetersiz araştırmaların Kisir’de yaşayanları da zor durumda bıraktığı belirtiliyor.

“Musluk suyu kullanılmamalı”

Raporda uranyum çıkarılan bir dağın eteğindeki kaynaktan temin edilen musluk suyunda ölçülen brüt alfa radyoaktivitesi, radon 222 radyoaktivitesinin çok çok üzerinde olduğu belirtilerek, “Bu su düzenli olarak içme amacıyla kullanılmamalıdır ya da en azından içmeden önce içindeki radon giderilmeye çalışılmalıdır. Başka bir problem de yüksek düzeyde radon içeren musluk suyunda, çözünen radonun banyo yaparken, çamaşır ve bulaşık yıkama esnasında içerideki havaya sızmasıdır. Solunum yolunda, suda çözünen radonun alınmasından doğan doza ek doz alımı (bir yılda yüksek sayıda milliSievert) söz konusu olacaktır.” açıklaması yapılıyor.

Raporda sudaki radon içeriğini azaltmak için paylaşılan önerilere arasında şu açıklamalara yer veriliyor:

1-) En iyi çözüm, daha iyi su kalitesi olan başka bir kaynaktan su temin etmek

2-) Bu mümkün değilse, en pratik yol, radon gazının çıkması için suyu havalandırmak ya da çalkalamak.

Sonuç ve öneriler neler?

Raporun “Temel sonuç ve öneriler” kısmında şu açıklamalar yer alıyor:

1-) Araştırmada, Kisir Mahallesi’nde gama radyasyonu yüzey seviyelerinde herhangi bir artış tespit edilmedi. Kapsamlı bir ölçüm olmamakla birlikte, merkez köydeki açık alanlarda yaşamak, yüksek düzeyde radyasyon maruziyeti riski taşımıyor sonucuna varılabilir.

2-) Buna karşın, tepelerdeki küçük vadide yüksek düzeyde radyasyona rastlandı. Burada ölçülen doz oranları referansın (köyün merkezinde tanımlanan seviyeler) ve bir dizi sıcak noktada ölçülenin 2-3 katıydı. Daha önceki uranyum arama faaliyetlerinin sonuçlarını iyileştirmek için herhangi bir eyleme geçilmezse, bu alan bölge halkı için potansiyel bir sağlık riski teşkil edebilir. Riskleri tespit etmek için düzgün ve daha ayrıntılı bir araştırma gereklidir. Aynı zamanda bölge halkının radyoaktif elementlere maruz kalmasının önlenmesi için tedbirler gerekmektedir.

3-) En endişe verici durum, vadinin yamaçlarındaki oldukça yüksek düzeylerde (referanstan 30-45 kat daha yüksek) tehlikeli noktaların olduğu açık çukurlardır. Kısa süre için bile buraya gelinmemelidir. Bu noktalara uygun uyarı işaretleri yerleştirilmeli ve kazara bölgeye gelen ziyaretçiler için alan riski en aza indirgemek amacıyla ıslah edilmelidir.

Ne olmuştu?

Söke’nin Kisir köyü yakınlarındaki Osmankuyusu mevkiinde 1960’lı yıllarda yapılan uranyum aramaları sonucu yörede çok sayıda sondaj kuyusu açıldı. Sondaj çalışmaları sonrası bölge herhangi bir önlem alınmadan terk edildi. 2014 yılı Şubat ayında köydeki kanser olayları ile ilgili şikayetleri yerinde çekmek için giden Hayat Televizyonu Çepeçevre Yaşam Programında köylülerle yapılan söyleşilerde köye çok yakın bir noktada eski uranyum sondajları olduğu ortaya çıkmıştı.

İlk olarak 28 Şubat 2014 tarihli Evrensel Gazetesi’nde “Kanser Köy” başlığıyla yapılan haberden ve Çepeçevre Yaşam Programı’nda konunun işlenmesinin ardından ilerleyen günlerde yörede yapılan ölçümlerde bu uranyum sondajlarının bulunduğu alanda limitlerin çok çok üzerinde radyasyon değerleri ölçülmüştü.

Radon-222 gazı neden tehlikelidir?

Radon gazı, uranyum madeninden atmosfere yayılmaya başladığı andan itibaren dört gün içinde 8 adet yeni radyoaktif elementi yaratır.

Böylece uranyum madenlerinde çalışan işçiler, bu bölgede yaşayan insanlar ve diğer canlılar aynı anda radon da dahil olmak üzere hem değişik kimyasal yapıya sahip hem de tümü radyoaktif olan 8 elementi solunum yoluyla ciğerlerine alır.

Kisir yöresinde uranyum sondajlarının halk sağlığı yönünden yarattığı riskler devlet kurumları ve yerel yönetimler tarafından hep reddedildi.

Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) basında çıkan haberlerin ardından köyde birkaç kere yaptığı ölçümlerde durumun ‘normal’ olduğunu, hiçbir sağlık sorununun bulunmadığını ileri süren açıklamalar yapmıştı.

Yaptığı ölçümlerin sonucunu bir rapor haline getiren Greenpeace’in halk sağlığını yakından ilgilendiren raporu kamuoyuna açıklamaması dikkat çekti.

 

(Evrensel)

AİHM’de “Hendek operasyonları” duruşması: Sivil kayıpları önlemek için ne yaptınız?

Cizre bodrumlarındaki sivil kayıplar, Avrupa İnsan Hakları Mahklemesi’nde (AİHM) konuşuldu. Mahkeme, hükümete, sivillerin korunması için nasıl önlemler aldıklarını sordu.

Hendek operasyonlarından mağdur olduklarını söyleyenler AİHM önünde hak arıyor. AİHM’in vereceği karar, Anayasa Mahkemesinin iç hukuk yolu olarak etkin olup olmadığının tespitinde belirleyici olacak.

AİHM, Ağustos 2015-Mart 2016 döneminde Türk güvenlik birimleri tarafından Cizre, Sur ve Nusaybin merkezli gerçekleştirilen operasyonlar sırasında bireysel haklarının ihlal edildiğini savunan yüzlerce kişiyi ilgilendiren kritik bir duruşma düzenledi. Duruşma için, operasyonlar sonrası Ankara’ya karşı şikayette bulunmuş yüzlerce kişiden ikisinin (Elçi ve Tunç davaları) dosyası “pilot dava” olarak seçildi. Bu pilot davalar için bugün Strasbourg’da yedi yargıçlı bir AİHM dairesi önünde duruşma düzenlendi.

Duruşmada Türk hükümetinin savunmasını Alman avukat Stefan Talmon yaptı. Talmon, operasyonların ve bazı ilçelerdeki sokağa çıkma yasağı uygulamasının, Türkiye, ABD ve AB tarafından terör örgütü olarak tanınan PKK elemanlarını yakalamak için düzenlendiğini belirtti.

Talmon, davacıların Anasaya Mahkemesi’ne (AYM) başvurmadıklarını, “iç hukuk yollarını tüketmediklerini” belirtip AİHM’nin bu nedenle başvuruları reddetmesini istedi. AİHM önünde dava açabilmek için iç hukuk yollarının tüketilmesi gerekiyor.

AİHM, Cizre’deki hak ihlalleriyle ilgili avukatlar Ramazan Demir ile Benan Molu’nun Tunç ailesi adına savunma yapacağı Orhan Tunç dosyası ile sokağa çıkma yasakları sırasında hak ihlaline maruz kalmasına dair başvuru yapan Ömer Elçi’nin dosyası hakkında karar verecek. Elçi’yi de mahkemede avukatlar Neşet Girasun ve Erkan Şenses temsil ediyor.

Duruşmada hukukçular Newroz Uysal, Hüseyin Tül, Helen Duffy ve Senem Gürol da danışman olarak yer aldı.

Avrupa İnsan Hakları Komiseri müdahil oldu

Davalara Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri de müdahil taraf olarak katıldı. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, 2 Aralık 2016 tarihinde “Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesindeki Terörle Mücadele Operasyonlarının İnsan Haklarına Etkileri” başlıklı bir memorandum yayımlamış, Ağustos 2015’te başlayan terörle mücadele operasyonları sırasında “birçok kişinin hakkının ihlal edildiği” görüşünü dile getirmişti.

Kısaca Venedik Komisyonu olarak bilinen “Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu” ise 13 Haziran 2016 tarihinde yayımladığı “Sokağa Çıkma Yasaklarının Yasal Çerçevesi” başlıklı görüş raporunda, Ağustos 2015’te uygulanmaya başlanan sokağa çıkma yasaklarının “anayasal ve yasal çerçeveye dayanmadığı” sonucuna varmıştı.

Önümüzdeki aylarda açıklanması beklenen karar benzer dava başvuruları için de örnek teşkil edecek. Ancak kararda özellikle iç hukuk yollarının tüketilmesi konusunda söylenecekler Ankara açısından önem taşıyor. AİHM’nin AYM’yi “etkin iç hukuk yolu” olarak görmekten vazgeçmesi halinde Türkiye’den Strasbourg’daki mahkemeye binlerce yeni dava başvurusu gelme riski bulunuyor.

AİHM önünde şu anda Ankara’ya karşı yaklaşık 7 bin 300 dava başvurusu işlem görüyor.

 

(Bianet, DW Türkçe)

Avrupa Denetçiler Mahkemesi: Türkiye yardımdan yararlanan mültecilerin isimlerini paylaşmıyor

Avrupa Birliği’nin (AB) mali durumunu denetlemekle yükümlü olan Avrupa Denetçiler Mahkemesi (European Court of Auditors), Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye mülteciler için gönderdiği fonlarla ilgili bir rapor yayımladı.

Salı günü yayımlanan raporda, kurum öncelikli olarak Türkiye’ye verilmesi öngörülen 3 milyar euroluk yardım paketinin ilk ayağı olarak gönderilen 1,1 milyar euro’ya odaklandı. Bu kapsamda fonun kullanıldığı projelere ziyaretler gerçekleştirildi.

Avrupa Konseyi’nin Türkiye’ye mülteciler adına gönderdiği fonun nasıl kullanıldığını denetleyen kurum raporunda, mülteciler için hızlı bir mekanizma geliştirilerek yanıt verildiği ancak bu mekanizmanın tam olarak iyi bir şekilde koordine edilmediği belirtildi.

Geliştirilen projelerin yarısının amacına ulaştığı, ancak yarısının beklenen etkiyi yaratmadığı aktarıldı.

Türkiye’nin 4 milyon kişi ile “dünyanın en büyük mülteci nüfusuna ev sahipliği yaptığı” belirtilen raporda mültecilere ulaştılan yardımların takip edilmesinde yaşanan zorluklara değinildi. Türk yetkililerin veri koruma kanunları dolayısıyla kurum ile yardımdan yararlanan mültecilerin isimlerini paylaşmadığı, bu yüzden kimlerin yardım aldığını takip edilemediği öne sürüldü.Kurum, Türk yetkililerin yardımı alan kişilerin isimlerini ve ne aldıklarını açıklamadığını belirtti.

AFP haber ajansına konuşan kurum yetkililerinden Bettina Jakobsen, “Paranın mültecilere gittiğini görüyoruz ancak tüm paranın oraya gittiğini kesin olarak söyleyemiyoruz” dedi. Jakobsen, üç yıldır ilk defa talep ettiği belgelere ulaşamadığını aktardı.

Ancak projeleri yürüten Birleşmiş Milletler kurumları ve Avrupa Denetçiler Mahkemesi yetkilerinin, kurdukları kontrol sistemiyle riski kontrol edebildikleri belirtildi. Raporda Avrupa Komisyonu’na Türkiye’ye gerekli verilerin sağlanması için baskı yapılması tavsiyesi verildi.

Avrupa Birliği ve Türkiye arasında 2016 yılında yapılan göçmen anlaşması gereğince Türkiye’ye barındırdığı göçmenler için yardım sağlanması kararına varılmıştı.

 

(BBC Türkçe)

Yeşil adaylar

Filozoflar bugüne kadar Dünya’yı sadece çeşitli biçimlerde 

yorumlamakla yetindiler; 

oysa önemli olan onu değiştirmekti.

Karl Marx

Türkiye’de Yeşil Hareket’in ayak bastığı ve doğal olarak da basması gereken sosyolojik taban, kentlilerdir. Kırsal bölgelerde bu hareketin takipçisi olanlarların da genelde “kentten bir kaçış” sonucu orada olduklarını görürüz. Bu sosyolojik tabanın, siyasal olarak kendisine temsilci olarak seçtiği iki parti var: CHP ve HDP. Yani, Yeşil Hareket’e katılabilecek, oy verebilecek ya da en azından sempati duyabilecek kesimlerin siyasal olarak tercih ettikleri iki parti bunlardır.

Kötü aday seçimleri ile gelen umutsuzluk

Mart 2019 Yerel Seçimleri’ne bugünden ve bu tabanın gözüyle baktığımızda bir karmaşanın hâkim olduğunu görmek mümkün. CHP açısından 24 Haziran 2018’den gelen; HDP için ise çok daha öncesinde başlayan bir karmaşa bugün seçmenlerin oy verme davranışlarını etkiler hale gelmiş durumda. Şimdiye kadar partilerine oy veren ve “o parti dışındakilere oy vermeyi AKP’ye oy vermek” olan gören seçmenlerin önemli bir bölümü sandığa gitmemeyi düşünüyor. Yılların umut ve adanmışlığı yerini umutsuz bir yılgınlığa bırakmış durumda. Hele de bu partilerin gösterecekleri adayların bu umutsuz yılgınlığı besler şekilde ortaya çıkması durumu daha da karmaşık bir hale sokacak ve bu seçmenin yani Yeşil Hareket’i destekleme ihtimali bulunan kesimin umutsuzluk içinde seçimleri “pas geçmesine” sebep olacak. Kötü aday seçimleri, seçim gecesi yaşananlarla birlikte sonrasında seçmene yaşatılan sahipsizlik durumu ve de en son olarak seçim sonrası kimsenin sorumluluk almaması kentli çağdaş seçmen ile partileri arasında bir mesafe oluşturdu.

2019 Seçimi Yeşil Hareket İçin önemli fırsat

İşte oluşan bu mesafede önemli bir fırsat Yeşil Hareket’i bekliyor olabilir. Bu umutsuz yılgınlığı bir protesto hareketine ve hatta yeni bir Yeşil Hareket’in ilk adımlarına dönüştürme ihtimali var. İsme ve pazarlığa bağlı; herhangi bir programa, hayale dayanmayan adayların yarattığı ortam içerisinde en son düşünülecek olan konu kentlerin ve kentlilerin ihtiyacı ve geleceği olduğu açık. Öyle ki iki kente birden adı geçen; iki partiye birden adı geçen adaylar var. Belediye başkanlığı böyle bir yöneticilik midir? Hayalleri, planları olmadan yapılabilecek; üzerine yıllardır düşünmeden harekete geçilebilecek bir durum mudur? Türkiye’de seçmene dayatılan şekliyle ne yazık ki böyle! Bunu tersine çevirmek ise mümkün. En azından yüzünü Batı’ya dönmüş ve güncel siyasetten artık yılmış seçmenlere bir seçenek oluşturmak, onların zihinlerinde bir heyecan uyandırmak mümkün. Bu nün başarılması önemli bir ilk adım olacaktır ve dayanılan sosyolojik tabanın koşulları düşünüldüğünde Mart 2019 Yerel Seçimleri bunun için şimdiye kadar karşımıza çıkan en iyi fırsattır. Çünkü seçmen ve oy verdiği parti arasındaki mesafe hiç bu kadar açılmamıştı. Yeşil Hareket o boşlukta kendisine çapının çok çok daha üstü bir yer bulabilir.

Peki, nasıl? Belirlenmiş doğru yerlerde çıkartılacak Yeşil Adaylar ile. Kabul etmeliyiz ki; partisizleştikten sonra Türkiye’de Yeşil Hareket oldukça küçüldü ve sayıca azaldı. Fakat sözü, hayalleri, vizyonu hala geniş ve küresel. Bu sesi, günümüz siyasal iletişim teknikleri ile birleştirdiğimizde yukarıda bahsettiğim “yüzünü Batı’ya dönen seçmene” seslenmek ve onlara ulaşmak imkansız değil. Ulaştıktan sonra da o sözün, o hayalin, o vizyonun geniş kesimlerce sahiplenilebilme ihtimali var. Yeter ki, ciddi bir şekilde ortaya çıkılsın, kente dair hayaller, kentliye dair idealler net bir şekilde ortaya konulsun. Zorunlu şekilde oy veren ama artık vermeyeceğini söyleyen seçmenlerin gönül rahatlığı ile oy vereceği bir alternatif  Yeşil Adaylar ile ortaya konulabilir.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli

AB ve İngiltere’den Brexit mutabakatı

İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılma (Brexit) sürecinde önemli gelişmeler yaşanıyor.

BBC’ye konuşan İngiliz hükümetinden bir kaynak, bu hafta içerisinde yürütülen yoğun müzakerelerde tarafların taslak bir anlaşma metni üzerinde teknik mutabakat sağladıklarını söyledi.

İngiltere Başbakanı Theresa May, Çarşamba günü kabineyi özel bir toplantıya çağırdı.

Toplantıda anlaşma metni bakanların onayına sunulacak.

AB’nin diğer 27 ülkesinin daimi temsilcilerinin de Brüksel’de Çarşamba günü bir araya gelecekleri bildirildi.

May’in lideri olduğu Muhafazakar Parti’de Brexit’i destekleyen birçok kişi başbakanın planına, “İngiltere’yi AB’ye çok fazla bağlayacağı için” karşı çıkıyordu.

İngiltere ve AB arasındaki görüşmelerde özellikle İrlanda sınırı en çok tartışma yaratan konuya dönüşmüştü.

İngiliz hükümetinin anlaşma metnine onay vermesi halinde, top önce AB üyesi ülkelerin liderlerinde olacak.

AB Zirvesi’nde anlaşmaya onay çıkması halinde gözler bu kez İngiltere ve Avrupa parlamentolarında yapılacak oylamalara çevrilecek.

İngiltere, 29 Mart 2019’da AB’den ayrılacak.

(BBC)

İsrail saldırıyor, Gazze’de gerilim büyüyor

İsrail saldırıları sonucu yeniden çok sayıda can kaybı ve maddi hasarın bildirildiği işgal altındaki Gazze şeridinde gerginlik büyüyor.

İsrail ile Gazze Şeridi’inde konuşlu Filistinli silahlı gruplar arasında pazar günü başlayan saldırılar sürerken çatışmalar gece boyunca devam etti.

İsrail’in düzenlediği hava saldırılarında biri sivil en az 6 Filistinli hayatını kaybederken en az 25 Filistinli de yaralandı.

İsrail’in hava saldırılarında, aralarında Hamas’ın yayın organı El Aksa TV merkezi ve bir kreşin de bulunduğu 6 bina yerle bir edildi.

İsrail, Gazze’deki Hamas’a ait “El Aksa” kanalının merkezine 10 füze atarak binanın tamamen yıkılmasına neden oldu.Yıkım nedeniyle kısa süreliğine kesilen yayın başka bir frekans ve yerden yeniden devam etti. Saldırılar sonucunda ayrıca çevredeki birçok bina da zarar gördü.

Gazze’de bulunan basın mensupları, binanın enkazında gösteri düzenledi. Gösteriye onlarca basın mensubu katıldı. İsrail’in kanala yönelik saldırısını kınayan protestocular, uluslararası basın kurumlarından işlenen suçlar için İsrail’i cezalandırmak üzere harekete geçmesini istedi.

Saldırılara karşılık veren Filistinli gruplar İsrail tarafına 400’den fazla roket fırlattı. Kısa menzilli roketlerin çoğu İsrail savunma sistemlerince havada imha edildi. Ancak Gazze’deki Filistinli grupların saldırısında atılan bir roket yolcu otobüsüne isabet etti, İsrail tarafında 1 kişi öldü, 50’den fazla kişi de yaralandı.

Saldırıların gece boyunca sürmesi ve onlarca hava saldırısı nedeniyle Gazze’de büyük bir yıkım meydana geldi.

 

BM’den itidal çağrısı

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, Gazze’deki gerilimin bir an önce engellenmesi gerektiğini belirterek, aksi takdirde devasa bir trajediye dönüşecek bir savaşın başlayabileceği uyarısında bulunarak taraflara Gazze’de azami itidal göstermeleri çağrısında bulundu.  Guterres, “Öncelikle (Gazze’deki son gelişmeler) aşırı derecede kaygı veren bir durum. Tarif edilemez bir trajedi. Gazze halkının çektiği zorluklar tasvir edilemez. Ben kendim birkaç ay önce Gazze’deydim. Gelecekten umudu olmayan çok sayıda mahkumun bulunduğu devasa bir hapishane gerçekten.” dedi.

BM’nin açıklamasının hemen ardından da Avrupa Birliği (AB), Gazze Şeridi’nde son birkaç saattir artan gerilimin endişe verici olduğunu belirterek, tüm şiddet içerikli faaliyetlerin acilen sonlandırılması çağrısında bulundu.

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini’nin ofisinden yapılan yazılı açıklamada, sivilleri hedef alan saldırıların kabul edilemez olduğu bildirilerek, “Gazze Şeridi’ndeki şiddet acilen sona erdirilmeli.” ifadesini kullandı.

İsrail’in hava, kara ve denizden abluka altında tuttuğu Gazze Şeridi’nde gerginliğin fitilini ateşleyen olay pazar günü İsrail ordusuna bağlı özel kuvvetlerden bir grup askerin sivil bir araçla Gazze’ye sızması ile oldu.

Gazze’ye yönelik hava saldırıları 2 binin üzerinde Filistinlinin hayatını kaybettiği 2014’teki savaşın ardından en şiddetli olanı olduğu bildiriliyor.

(Euronews, Ajanslar, Yeşil Gazete)

Küresel Rekabet Raporu’ndaki yalnız ve hüzünlü ülke Türkiye

Dünya Ekonomik Forumu’nun her yıl ülkelerdeki iş insanları ve uzmanlara dayanarak hazırladığı Küresel Rekabet Raporu (The Global Competitiveness Report) 2018 sayısı geçtiğimiz ay yayınlandı.

Türkiye, “Küresel Rekabet Endeksi”nde 137 ülke içinde 53. sırada kendine yer bulabilirken iken İsviçre ve ABD uzun yıllardır olduğu gibi başı çekmeye devam ediyor.

Çin ise rekabetçilik sıralamasında üst lige tırmanmaya devam ediyor.

Kaynak: Global Competitiveness Index Dataset 2008-2018

“Hormonlu büyüme”

2013 yılında en rekabetçi 43. ülke olan Türkiye bu yıldan sonra irtifa kaybedip 2018’de 53. sıraya gerilerken, adı ucuz ve kalitesiz işçilikle beraber anılan Çin en rekabetçi 27. ülke olmayı başarmış.

Küresel rekabet sıralaması, ekonomik büyümenin ne derece sağlıklı bir patikada izlediğinin bir göstergesi olarak alınıyor. Listede üst sıralara çıkmak ülkelerin daha yüksek katma değerli ürünlerle daha yüksek ve sürdürülebilir büyüme patikasına yöneldiğine işaret ediyor. Ekonomi büyürken küresel rekabet sıralamasındaki düşüş ise “hormonlu büyüme” olarak tabir edilen duruma karşılık geliyor.

Rapor, sıralamadaki değişimlerin kaynağı olarak kurumsal yapı, eğitim, teknolojik hazırlık, iş yapma becerisi gibi 12 saç ayağı tanımlanmış. Rekabet sıralaması da bu faktörlerin ağırlıklı ortalaması olarak belirleniyor. Kimi faktörler sıralamayı yukarı çekerken kimileri ise düşürüyor.

2018 yılında Türkiye’nin rekabet endeksinde sıralamasını yükseltmiş faktörler ve onların sıralaması şu şekilde: makroekonomik ortam (50); yüksek eğitim (48); pazar büyüklüğü (10).

Türkiye’yi geriye götüren faktörler: Kurumsal yapı ve teknoloji

Türkiye’yi sıralamada geriye düşüren faktörler ve sıralamaları ise şu şekilde gerçekleşiyor: emek piyasaları verimliliği (127); finansal piyasaların gelişmişliği (80); kurumsal yapının niteliği (71); iş yapma sofistikasyonu (67) ve inovasyon (69).

80 milyonluk bir iç pazara sahip olan Türkiye haliyle pazar büyüklüğü açısından avantajlı bir konuma sahip ve en iyi 10. ülke durumunda. Ne var ki, sıralamada Türkiye’yi geriye götüren faktörlerin kurumsal yapı ve teknoloji başlıklarında yoğunlaştığı göze çarpıyor.

Bu durum raporda ‘yükselen piyasalar arasında yer alan Brezilya ve Türkiye 2000’li yıllarda yüksek potansiyele sahip ülke görünümüne sahipken 2013 sonrası dönemde bu konumlarını hızla kaybederken Çin, Hindistan ve Endonezya ilerlemeye devam ediyor’ şeklinde özetleniyor.

Rapor, ülkelerin küresel piyasada rekabet ettikleri ürünlerin niteliklerine de ışık tutuyor.

Iphone gibi başkaları tarafından taklit edilmesi çok zor ürünlerle mi yoksa çimento gibi hemen her ülkenin kolayca üretebileceği ürünler mi küresel piyasada ülkelerin kendine yer buldukları ‘nitelikli rekabet gücü’ başlıklı gösterge ile ölçülüyor ve ülkeler sıralanıyor.

 

Kaynak: Global Competitiveness Index Dataset 2008-2018

“Düşük katma-değerli ülkelerde ekonomik büyüme ancak maliyetleri ve demokratik kazanımları düşürerek sağlanabiliyor”

Küresel piyasalara benzersiz ürün ihraç edebilen ülkeler haliyle daha az rekabetle karşılaşıyor, ürünlerini daha yüksek fiyatlara satabiliyor. Buna karşın, harcı-alem ürün ihracat edenler ise sayıları her geçen yıl artan rakiplerle mücadele etmek, yerlerini korumak için çeşitli tavizler vermek zorunda kalıyorlar. İlk grup ülkede ekonomik büyüme kalkınmayı da beraberinde getirirken, düşük katma-değerli ülkelerde ise ekonomik büyüme ancak maliyetleri (çevre ve emek standartlarının getirdiği maliyetleri) ve demokratik kazanımları düşürerek sağlanabiliyor. Yani ekonomik büyüme insan ve doğa hakları pahasına gerçekleşebiliyor.

Türkiye, 2009 yılından bu yana rekabet gücündeki nitelik düzeyini hızla kaybederken aynı dönemde Çin küresel piyasalarda rekabet ettiği ürünlerin teknoloji içeriğini (yani benzersizliğini) yükseltmeyi başarıyor.

Nitelikli iş gücü beyin göçüyle kayboluyor

Bunun en acı sonucu ülkeyi bir üst lige taşıması beklenen nitelikli iş gücünün çalışmak için başka ülkelere yönelmesi yani beyin göçü olarak ortaya çıkıyor. Ülkelerin nitelikli iş gücüne dair performansları raporda iki gösterge ile ölçülüyor, varolan yerli nitelikli iş gücünü ülkede tutma ve dışarıdan çekebilme kapasitesi.

Türkiye nitelikli iş gücünü ülkede tutma üzerinden yapılan sıralamada 2014’te 78. sırada iken 2018’de 83. sıraya gerilemiş. Aynı dönemde Çin 31.sıradan az bir düşüşle 34. sıraya inmiş. Yurt dışından nitelikli iş gücü çekebilme kapasite üstünden yapılan sıralama da ise Çin 2014’te en iyi 26. ülke iken 2018’de iyi bir performans göstererek 23. sıraya kadar yükselmiş. Aynı dönemde Türkiye’nin gösterdiği performans ise 89.’luktan 2018’de 103. sıraya düşmek olmuş.

Yüksek katma-değerli ARGE için aranan özellikler: Demokrasi standardı, insan haklarına saygılı yönetim ve nitelikli kurumsal yapı

Uzmanlar, yüksek katma-değerli ürün üretemeyen ülkelerin büyümelerini sürdürülebilir kılamayacaklarını belirtiyor. Yüksek katma-değerli, teknoloji düzeyi yüksek üretimin gerektirdiği insan gücü ve ARGE içinse yüksek demokrasi standardı, insan haklarına saygılı bir yönetim ve nitelikli bir kurumsal yapı gibi makro faktörlerin belirleyici olduğunun altını çiziyorlar.

Kaynak: Global Competitiveness Index Dataset 2008-2018

Teknoloji üreten sermaye ve iş gücü için bu faktörlerin ekmek/su kadar elzem olduğu vurgulanıyor.

Siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar bu kaynakların başka ülkelere kaçmasına sebep oluyor ve ülkelerin geleceğini karartıyor.

Türkiye 2018 itibariyle kurumsal kalite sıralamasında halen 70’li sıralarda yalpalarken, Çin istikrarlı biçimde kurumsal yapısının niteliğini yükseltmeye devam ediyor.

 

(Yeşil Gazete)

ABD’de basın özgürlüğü mahkemede: CNN Trump’la davalık

Amerikan haber kanalı CNN, ABD Başkanı Donald Trump’ı gazeteci Jim Acosta’nın Beyaz Saray’a girişini yasakladığı için dava ettiğini duyurdu.

CNN kanalından yapılan açıklamada, Başkan Trump ve bazı yardımcılarına, Jim Acosta’nın Beyaz Saray’a girişinin yasaklanması sebebiyle dava açıldığı belirtildi.

Geçtiğimiz hafta Beyaz Saray’da Başkan Donald Trump ve CNN Muhabiri Jim Acosta arasında yaşanan tartışmanın ardından Acosta’nın Beyaz Saray akreditasyon kartına gizli servis elemanları tarafından el konulmuştu.

CNN muhabiri Jim Acosta’nın ABD’ye sığınan mülteciler ve Rusya’nın seçimlere müdahalesi soruşturması ile ilgili sorularına sinirlenen Trump, “Bırak da ülkeyi ben yöneteyim, CNN’i de sen yönet” dedikten sonra konuşmaya devam eden Acosta’ya öfkelenerek, “Sen kaba ve berbat bir insansın. CNN’de yalan haberler yaptığınız için de halkın düşmanısınız” şeklinde tepki göstermişti.

Mahkeme süreci Türkiye’de de basın özgürlüğü bakımından ilgiyle izlenecek. Bilindiği gibi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan uzun süredir keyfi bir tutumla istemediği basın organlarının temsilcilerini basın toplantılarına almıyor.

( CNN, Yeşil Gazete)

Gazeteci ve akademisyen Kürşat Bumin hayatını kaybetti

Bir süredir kanser tedavisi gören yazar, gazeteci ve akademisyen Kürşat Bumin hayatını kaybetti. Ailesi, 71 yaşındaki Bumin’in tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdiğini belirtti.

Bumin’in cenazesi perşembe günü (15 Kasım) öğle namazını müteakiben Bebek Camii’nden İzmir’e uğurlanacak. Burada, Alsancak Hocazade Camiisi’nde düzenlenecek törenden sonra toprağa verilecek.

1988’de kurulan ilk Yeşiller Partisi’nin programını yazan isimlerden biri olan Kürşat Bumin Ağaçkakan dergisinin de yazarları arasındaydı.

Kürşat Bumin kimdir?

Kürşat Bumin, 1947 yılında Sivas’ın Yıldızeli ilçesinde doğdu.

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü mezunu. 1972- 1980 yılları arasında Paris’te siyaset felsefesine ilişkin çalışmalar yaptı ve çeşitli dergilerde makaleleri yayınlandı. 10 yıl Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyeliği görevinde bulundu. Ardından 1998’den itibaren Bilgi Üniversitesi’nde Medya ve İletişim Sistemleri bölümünde de ders verdi. Bumin Bilgi Üniversitesi’nde son dersini 27 Mayıs 2016’da verdi.

Medya eleştirilerini içeren “MedyaKronik” isimli kitabını öğretim görevlisi olarak bulunduğu Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde verdiği derslerin hazırlıkları ve notlarıyla meydana geldi.

“MedyaKronik” isimli internet sitesinin kurucularından. Ayrıca Ali Sirmen ile birlikte SkyTürk kanalında bir televizyon programı sundu.

Tülin Bumin ile evli olan Kürşat Bumin, 3 Nisan 2013 tarihinde AKP hükümeti tarafından açıklanan ve barış sürecini yönetecek olan 63 kişilik Akil İnsanlar listesine Karadeniz Bölgesi Temsilcisi olarak girdi. Karadeniz listesinde Bumin’in yanı sıra Yusuf Şevki Hakyemez, Vedat Bilgin, Fatma Benli, Şemsi Bayraktar, Oral Çalışlar, Orhan Gencebay, Yıldıray Oğur ve Bendevi Palandöken bulunuyordu.

Yine akil insanlar heyetinde yer alan ve 20 Şubat 2018’de tutuklanıp, 27 Haziran 2018’de tahliye edilen 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can’ın serbest bırakılması için 18 Mayıs 2018’de 16 “akil insan”la birlikte çağrıda bulunmuştu.

Bu isimler şöyleydi: Ahmet Faruk Ünsal, Ali Bayramoğlu, Baskın Oran, Doğu Ergil, Etyen Mahçupyan, Kadir İnanır, Kürşat Bumin, Levent Korkut, Mithat Sancar, Murat Belge, Oral Çalışlar, Öztürk Türkdoğan, Tarhan Erdem, Tarık Çelenk, Vahap Çoşkun, Yücel Sayman.

Bumin, Murat Belge ve Baskın Oran’ın ardından Ekim 2014’te “Bu ortamda akillik olmaz” diyerek akil insanlar heyetinden ayrılmıştı.

Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı da yapan Kürşat Bumin, Gezi direnişi sırasında yazdığı “Gezi’nin mizahı bambaşka” başlıklı köşe yazısı sonrası gazeteden atıldı. Bumin, son olarak Gazete Duvar’da yazıyordu.

Kitapları:

1981 – Sivil Toplum ve Devlet
1983 – Batı’da Devlet ve Çocuk
1986 – Demokrasi Arayışında Kent
1997 – Okulumuz, Resmi İdeolijimiz ve Politikaya Övgü
1998 – MedyaKronik
2002 – Hukuksuzluğun Günlüğü
2002 – Otoriter Demagoji Farklı Ol, Benim Gibi Ol

 

(T24, Bianet)

Mutluköy Konukevi: Hayatta kalma kabiliyetimizi arttıracak bir girişim!

Bir bilişimci, matematikçi vsr olduğunuzu düşünün. İşten güçten başınızı kaldırıp o hep istediğiniz, için için ‘vakit olsa da yapabilsem’ dediğiniz tarım/ekoloji/gastronomi alanındaki size göre ‘ufuk açacak’ projeniz üzerine eğilme imkanını bir türlü bulamıyorsunuz. Keşkeler ile geçip gidiyor günler…

İşte tam da bu ihtiyaca yönelik bir program başlıyor Balıkesir’in Ayvalık ilçesine bağlı Mutluköy mahallesinde.

Mutluköy

Mutluköy Konukevi, İstanbul’dan Mutluköy’e 1,5 sene önce taşınan Defne Koryürek ile Vasıf Kortun’un fikri ile yeşeren, konukevine gelecek başvuruları değerlendirmek üzere Defne ile Vasıf’a katılan ve hepsi bambaşka disiplinlerden gelen 11 kişinin daha bulunduğu seçici kurul üyelerinden oluşan, sloganı, “Bir misafirperverlik ve işbirliği projesi” ile de kendisini en güzel şekilde tanımlayan bir proje.

Biz de Yeşil Gazete okurlarına bu projeyi detaylı şekilde aktarmak maksadı ile Defne Koryürek ile konuştuk.

Mutluköy Konukevi projesini Defne Koryürek ile konuştuk

Mutluköy Konukevi: Bir misafirperverlik ve işbirliği projesi

Kendisini yıllardır canla başla içinde bulunduğu Slow Food Fikir Sahibi Damaklar’dan, Lüfer Koruma Timi’nden, Slow Olive’den, Yedikule Marul Bayramı’ndan ve daha pek çok etkinlikten tanıdığımız sevgili Defne Koryürek’e, “Şimdi seni nasıl tanıtmamız gerekir?” diye sorarak başlıyorum.

Eskiden nasıl tanımlıyor iseniz aynı şekilde diyerek yanıtlıyor ve konukevi teriminin İngilizce “residency”den mülhem olduğunu belirterek başlıyor söze.

Yalnız İngilizcedeki “residency” ile şimdi çağrısında bulunulan “konukevi”nin sıfatları benzer olmakla birlikte Mutluköy Konukevin’nin bir “yeni” yanı var. Halihazırda yazarların, sanatçıların katıldıkları tüm uluslararası residency’lerde katılımcılar kendi çalışma alanlarına dair projeleri için ihtiyaç duydukları özel mekan ve kendilerine ait zaman gereksinimlerini karşılıyorlar. Mutluköy Konukevi’ndeki sistemi ise, “Bilişimci olur, yazar, sanatçı, mühendis olur, matematikçi olur ya da çiftçi… hangi alandan olduğu hiç fark etmez ama yeter ki projesinin ucu tarım, gastronomi ve ekoloji alanlarından en az birine dokunan bir proje olsun” şeklinde özetliyor Defne Koryürek.

Mutluköy Konukevi

“En güzel şöyle bir örnek ile açabiliriz bu konuyu” diye de ekliyor, “diyelim ki sen bir bilişimcisin ve kafanı da “Yaa şu tohum takas ağlarını, tohum takas alışverişini kendi uzmanlığımı kullanarak nasıl en efektif hale getirebilirim” konusu meşgul ediyor. Günlük iş hayatında da buna zaman bulamıyorsun. Mutluköy Konukevi’nde işte bu zamanı ve kendine ait çalışma alanını açıyoruz sana. Projene göre sana 2 hafta mı, 2 ay mı lazım, işte o kadar süre burada o projene odaklanabilirsin. Burada çalışmanı tamamladıktan ve ilgilendiğin konulara dair hazırladığın yazılımın ortaya çıkmasının ardından Türkiye çapındaki tohum takas ağları da bundan yararlanma imkanını bulurlar.”

Bunun bir “işbirliği” olduğunu “girişim” ile karıştırılmaması gerektiğinin altını da özellikle çiziyor, “Biz alan açıyoruz, misafirperverlik gösteriyoruz. Karşılığında da bir iş üretiliyor. Bu üretilen işin de işbirliklerine evrilmesini istiyoruz. Bu işbirliği girişim değil ama. Gastronomi, ekoloji ve tarım üzerinden bir işbirliği. Bu sebeple de tanımlarken “Bir misafirperverlik ve işbirliği projesi” dedik

‘Mutluköy’e gelen kişi yerel halk ile bilgisini karşılıklı paylaşarak bir dönüşümü de sağlamalı’

Defne Koryürek ve Vasıf Kortun

Mutluköy Konukevi’ne projesi ile başvuran, Seçiciler Kurulu’nu da, projesiyle, misafirperverlik hak ettiğine ikna edebilen kişi ya da kişilerden tek beklenti ise yerel halk ile muhabbete girilmesi. En azından bir atölye, bir söyleşi ya da panel ile kendi bilgilerini aktarırken Ayvalık halkının kendi yaşadığı bölgedeki sorunlarını da ilk elden deneyimleyerek tecrübesine dahil etmesi.

Bu niyeti de şu sözlerle ifade ediyor Koryürek, “Bu programın bir diğer yönü de şu. Verdiğimiz örnekten gidecek olursak bilişimci olarak sen kendi projen üzerinden çalışırken Mutluköy’de, burada, kırsalda yaşayan insanlarla etkileşimde bulunarak kendi içinde zaten bir dönüşümü yaşayacaksın. Kafan kendi projende iken, mesela tohum takas ağlarına çalışırken, diğer yandan burada zeytincileri gördüğün için, iklim değişikliğinin buradaki zeytinliklere nasıl etki ettiğini birebir gözlemlediğin için çalışma alanın ile ilgili başka bir katmana da muhtemelen sen zaten sıçrayacaksın. Bunun muhabbete evrilmesi için senin de ama ne yaptığını, nereden geldiğini, nelerin tasasında olduğunun burada yaşayanlara açman gerek. Bizim arzumuz gelenlerin Mutluköy ve Ayvalık insanlarına yönelik en az bir konuşma, atölye ya da söyleşi yapması. Böylece etkileşimin karşılıklı olmasının da sağlanması.”

Arada karşılıklı olarak para alışverişi bulunmayacak

Defne Koryürek’e Mutluköy Konukevi projesinin maddiyatla ilişkisini de soruyoruz. Gelenler bir meblağ ödeyecekler mi ya da siz projesi ile konukevi katılımcılarına maddi katkıda bulunacak mısınız şeklinde.

“Bu işbirliği projesinde para alışverişi bulunmayacak” şeklinde yanıtlıyor. Dünyadaki residency örneklerinde katılımcıya belli bir ücret ödenen durumlar da olduğunu ancak Mutluköy Konukevi’nde böyle bir uygulama olmayacağını belirtiyor ve ekliyor,

“Şerefiye de yok bu proje bağlamında maddi gelir de. Burası bir otel değil, para alışverişi yok. Biliyorum, biraz kafa karıştırıcı. Bir ta tu ta noktası değil Mutluköy Konukevi, bir otel değil, atölye vermiyoruz. Ama aslında gelenekte olmayan bir şey de değil yani. Yaptığımız konuk etmek, alan açmak. Hepimiz için yaşamsal olan alanlarda çalışmak için vakit ve alan darlığı çeken kişi ya da ekiplere misafirperverlik göstermek.”

Yeme-İçme işini de soruyoruz. Mutluköykonukevi.com adresinde tüm bu detayların bulunduğunu belirtiyor Koryürek. Web sitesinde ise bu konuya dair şu bilgi paylaşılmış,

Konukevi, buzdolabı, ocak, kettle, ekmek kızartma ve çamaşır makinasından oluşan açık mutfağı ve duşu olan bir tuvaleti ile 55 metrekarelik bir alan içerisinde bir yatak, bir divan ve bir de çalışma masası ile iskemle ihtiva eder. Telefon ve televizyon olmamakla beraber wi-fi bağlantısı mevcuttur.

​Mutluköy Konukevi sakinleri dilerlerse kendi ünitelerinde yeme içme ihtiyaçlarını görebilecekleri gibi, yemeklerini sabah 7:30-8:30 ve akşam 18:00-20:00 saatleri arasında ana ünitede, arazinin diğer sakinleriyle birlikte yiyebilirler.

Ana ünitenin beslenme rejimi vegan(*)dır.”

Hedef  üç yıl içinde Mutluköy Konukevi’ni uluslararası projelere de açabilmek

Vasıf Kortun

Mutluköy Konukevi’nin şu aşamada Türkiye’den projelere açık olduğunu aktaran Koryürek ilk etapta hedeflerinin üç senelik zaman zarfı içerisinde yurtdışından katılımlara da projeyi açmak olduğunu belirtiyor.

“Bu projenin 3 yıl içinde uluslararası olmasını arzu ediyoruz. Seçici kurulumuz ile niyetimiz bu. Şu anda yerel bir proje bu ve Türkiye’den geleceklere açık. Ümidimiz o ki üç yıl içinde Fransa’dan, Yunanistan’dan Avustralya’dan dünyanın değişik köşelerinden başvurulara da açık hale gelmesi. Bunun olabilmesi için buraya ilk etapta gelecek projeleri titizlikle belirlenmesi gerekiyor. Her kurum kendi ilan ettiklerinden ziyade kendi pratik ettikleri ile tartılır. Bizim üç sene sonra Mutluköy Konukevi’ni tanıtırken, “Buraya 2019 baharında şu ekip/kişi geldi ve şu projeleri tamamladılar  diyebilmemiz lazım.

Buradaki niyetlerimizin karşılığı projeler seçmemiz gerekiyor. Orada da Seçici Kurul’umuza çok güveniyoruz. Onlar bize, “Bu dönem değerlendirme alınacak proje çıkmadı. Bu dönemi es geçebiliriz” de diyebilirler. Buna da hazırlıklı durumdayız.

Biz aslen Nasrettin Hoca’nın çocukları gibi göle yoğurt çalıyoruz şu anda.. Hem kimbilir  o yoğurt tutar belki de. Tutmaz da değil. Tutacak olursa da hepimizin faydalanacağı bir dönüşümü başlatacak.

İlk dönem için son başvuru tarihi: 15 Aralık

Mutluköy Konukevi’nin seçici kurulca belirlenecek ilk sakinleri 1 Nisan’da çalışmalarına başlayabilecek. İlk dönem için son başvuru tarihi 15 Aralık. Bahar dönemi tarihleri 1 Nisan – 31 Haziran arası olarak belirlenmiş durumda. Bu süre zarfında tek bir projeye de tüm zaman verilebilir. Birden fazla proje için de belli dönemler Mutluköy Konukevi’nde konaklama imkanı sağlanabilir. Ama konukevinde aynı anda birden fazla projeye   yapma durumu da yok. Aynı dönemde Seçici Kurul’un onayı ile seçilen proje üzerine çalışma yapmak üzere tek bir kişi ya da tek bir ekip konukevinde bulunabilecek.

Mutluköy Konukevi’nin seçici kurulu ise şu isimlerden oluşuyor: Ali Akay, Aslıhan Demirtaş, Can Altay, Defne Koryürek, Emet Değirmenci, Eren Tapan, Ergem Şenyuva, Özge Samancı
Serhan Ada, Sezai Ozan Zeybek, Uygar Özesmi, Ümit Şahin ve Vasıf Kortun.

“Çıkarımız ekolojiyi ve gezegeni korumak”

Son olarak Defne Koryürek’e bu tür projeler söz konusu olduğu zaman herkesin aklına -nedense- ilk anda gelen o “hin” soruyu da yöneltiyoruz. Peki bu işten çıkarınız ne sizin?

Sorumuzu içtenlikle yanıtlıyor Defne Koryürek;

“Para takası yok, Seçici Kurul da biz de bu niyetin gönüllüleriyiz ama çıkarımız yok mu, var. Taş üzerine taş koyarak daha iyi, daha bütüncül, daha muhabbetli bir yarın hayaline hizmet ediyoruz. Bundan büyük çıkar olur mu?

Lüfer hareketini hatırla, benim oradan parasal bir çıkarım yok, malum. Yani Türkiye’de lüfer tutturmayıp Avustralya’dan ithal eden kabzımal değilim ki, ne çıkarım olabilir? Ama çıkar hep maddi değildir. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için düşünürsek lüfer İstanbul’dur, lüfer muazzam bir vadinin ekolojisidir, bizim bekamızdır. Üstelik ben o süreç sonunda biliyorsun vegan oldum. Zira yokolan bir ekolojinin sembolü lüfer. Bir uyanışa vesile oldu.

Mutluköy Konukevi ile topluluk yaratmaktan tut, ekolojiye-tarıma veya gastronomiye dair problemleri çözme niyeti ve projeleriyle gelen insanları biraraya getirerek katmanlı çözümlere ulaşılmasını sağlayacak bir koza haline gelecek belki de ileride. Onu öngörüyoruz. Bizim çıkarımız bu.

Mutluköy’ün hayatta kalma kabiliyetimizi arttıracak bir deneme, bir girişim olduğunu düşünüyoruz. Bir kıyamet var önümüzde ve hızla ona doğru gidiyoruz. İklim değişikliği sınavı çok çetin geliyor, biz ise idrakında bile değiliz.”

Mutluköy Konukevi resmi sitesine bu bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.

 

Röportaj: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)