Ana Sayfa Blog Sayfa 2678

Bakanlığın ‘yerli tohum’ yönetmeliğine karşı ortak açıklama: Yerel çeşitler şirketlere devredilemez!

Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından hazırlanan ve 19 Ekim’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ‘Yerel Çeşitlerin Kayıt Altına Alınması, Üretilmesi ve Pazarlanmasına Dair Yönetmelik’e  dair aralarında Çiftçi-Sen, Ziraat Mühendisleri Odası ve Gıda Mühendisleri Odası’nın da bulunduğu 15 demokratik kitle örgütü ortak açıklama yayınladı.

TMMOB Ziraat Mühendisleri Genel Merkezinde 13 Kasım 2018 günü yapılan açıklamada “Yerel çeşitler ortak varlıklarımızdır şirketlere devredilemez” ortak görüşü benimsendi.

Yerel Çeşitlerin Kayıt Altına Alınması, Üretilmesi ve Pazarlanmasına Dair Yönetmelik’e dair yapılan açıklamanın tam metni şu şekilde:

TMMOB Ziraat Mühendisleri Genel Merkezinde 13 Kasım 2018 günü aşağıdaki kurumlar bir araya gelerek “Yerel Çeşitlerin Kayıt Altına alınması, Üretilmesi ve Pazarlanmasına Dair Yönetmelik” görüşülmüştür.

Anayasamızın 168. Maddesine göre tabii servetler ve kaynaklar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Yönetmelikte tanımlanan yerel çeşit kavramı Anayasamızda 168. Maddede tanımlandığı biçimiyle tabii servet niteliğindedir. Tabii servetlerin özel mülkiyete konu edilmesi mümkün değildir. Sadece kanunla nasıl kullanılacağı düzenlenebilir. Bu yönetmelik yerel çeşitleri ticaret yoluyla özel mülkiyete konu etmiştir. Bu anlamıyla Anayasanın 168. Maddesine açıkça aykırıdır. Yerel çeşitler üzerinde ister sivil toplum kuruluşu ister meslek kuruluşları yoluyla tescil ya da kayıt altına alarak özel mülkiyete konu edilemezler. Yerel çeşitlerin kayıt ve koruma altına alınması Anayasal anlamda da bir zorunluluk ve bir ödevdir. Yıllardır bu alanda yerel çeşitlerin koruma altına alınmasına ilişkin bir kayıt ve koruma sistemi “bilinçli olarak hayata geçirilmemiştir.” Bu yönetmelik yerel çeşitlerimizin orijinini koruma altına alan değil ticarete konu eden bir kayıt ve tescil sistemidir. Kamu adına yerel çeşitleri kayıt altına alarak koruyan bir düzenleme ve uygulamaya ihtiyaç vardır. Ancak getirilen bu ticari sistem yerel çeşitleri Anayasaya aykırı bir biçimde ticarete ve özel mülkiyete konu etmektedir.

Bu yönetmelikle getirilen kayıt ve tescil sistemiyse, sertifikasyona tabi, üretici belgesine bağımlı, alt birliklere üyeliğe eklemlenmiş ve tohumluk üretimi sınırlandırılmış bir sistem kurmaktadır. Bu sistem, adil ve eşit olmayan bir tarımsal ticari sistem kurmakta ve tekelleşmiş şirketleri korumaktadır. Bu düzenleme ile tarımsal üretimde küçük çiftçiyi korumayan, tarımsal üretimde fiyat mekanizmalarına dahil olamayan, gıda üretiminde tüm üretimi ve denetimi tekelleştiren ve gıda kontrolünü şirketlere veren bir üretim sistemi ortaya çıkartmaktadır. Bunun sonucunda, çiftçilerin binlerce yıldır yerel çeşitlere dayalı gerçekleştirdiği üretimi gerçekleştiremeyecek, aile işletmeleri dağıtılacaktır. Tohum takas etkinliklerinde değiş tokuş edilen tohumları değiş tokuş eden sivil toplum kuruluşları da, tescil sahipleri tarafından dava tehdidiyle karşı karşıya bırakılacaktır. Bu nedenle, servetin yönetmelik yoluyla elden çıkarılmasına toplumun sessiz kalmayacağını düşünüyoruz.

Saygılarımızla

TMMOB ZİRAAT MÜHENDİSLERİ ODASI

TMMOB GIDA MÜHENDİSLERİ ODASI

TMMOB KİMYA MÜHENDİSLERİ ODASI

TMMOB PEYZAJ MİMARLARI ODASI

TÜRK ZİRAAT YÜKSEK MÜHENDİSLERİ BİRLİĞİ

TARIM ORKAM SEN

TÜRKİYE ZİRAATÇILAR DERNEĞİ

ÇİFTÇİ SENDİKALARI KONFEDERASYONU

TÜM KÖY SEN

TEMA ANKARA TEMSİLCİLİĞİ

EKOLOJİ KOLEKTİFİ DERNEĞİ

TÜKODER

TÜDEF FEDERASYONU

TÜKETİCİ HAKLARI DERNEĞİ

ARÇEP EKOLOJİ BİRLİĞİ

Prof. Dr. Ruhsar YANMAZ (A. Ü. Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü)

Prof. Dr. Melahat AVCI BİRSİN (A. Ü. Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü)

Yerli tohum için yeni yönetmelikle ilgili sivil toplum ne düşünüyor?

 

(Karasaban.net)

İspanya’nın hedefi 2050 yılına kadar tüm elektriğini yenilenebilir enerjiden karşılamak

İspanya, Sosyalist Hükümet tarafından verilen yasa teklifi ile 2050 yılında elektriğini %100 yenilenebilir enerji ile karşılamayı hedefliyor. Yeni düzenlemenin yasallaşması durumunda İspanya Avrupa Birliği içerisinde en yüksek hedefleri koyan ülkelerden biri olacak.

İklim değişikliği ve etkileri giderek daha fazla görünür olurken, ülkelerin etkin çözümler bulmak için çıkardığı yasaların sayısı da her geçen gün artıyor. Bu ülkelere 13 Kasım 2018’de Avrupa Birliği üyesi İspanya da katıldı. Bu etkili yasa teklifi ile İspanya, 2050 yılında elektriğini %100 yenilenebilir enerji ile karşılamayı hedefliyor. Yeni düzenleme, yasallaşırsa, İspanya’yı Avrupa Birliği üyeleri içerisinde en yüksek hedefleri koyan ülkeler arasına yerleştirecek.

İklim Haber’in aktardığına göre İspanya Parlamentosu’na azınlık hükümeti olan Sosyalist Hükümet (PSOE) tarafından verilen yasa teklifi, 2018 yılı bitmeden Parlamento’da oylanacak. Yasa teklifinin, mecliste bulunan Podemos, Ciudadanos (Cs) ve Popular Party (PP) tarafından desteklenmesi ve konsensüs ile kabul edilmesi bekleniyor.

Yasa teklifinin içerdiği somut hedefler şöyle:

2030 Hedefleri:

  • İspanya seragazı emisyonlarını 1990 yılına göre %20 azaltacak. Mevcut emisyonlar, 1990 seviyesinin %17 üzerinde, yani toplamda %37’lik bir azaltım söz konusu.
  • Yenilenebilir enerjinin payı 2030’da son enerji tüketiminde %35’e ulaşacak.
  • Elektrik üretiminin ise en az %70’i yenilenebilir enerjiden sağlanacak.
  • Enerji verimliliği 2030 yılına kadar %35 iyileştirilecek (AB hedefi %32.5).

2050 Hedefleri:

  • 2050 yılında, ülkenin seragazı emisyonları, 1990 seviyesinden %90 daha az olacak.
  • Elektrik üretiminin tamamı %100 yenilenebilir enerji ile karşılanacak.

Ayrıca, ülkede 2040 yılından itibaren yeni benzinli ve dizel araç satılamayacak. 2023 itibari ile 50.000’den fazla nüfusa sahip tüm belediyeler düşük emisyon alanları kuracaklar. 2021-2030 yılları arası her yıl en az 100.000 ev tadilattan geçirilerek sıfır emisyonlu binalara dönüştürülecek.

Yasa aynı zamanda finans ve yönetişim alanlarında da hedefler içeriyor. Bu bağlamda, her yıl rapor verecek olan bağımsız bir iklim değişikliği ve enerji komisyonu kurulacak.

  • Ülke bütçesinin en az %20’sinin harcamaları, iklim eylemi konusunda pozitif sonuçlar doğuracak. Tüm kamu sözleşmelerinde emisyon değerlendirilmesi yapılacak.
  • Tüm yeni bina inşaatı alanındaki kamu ihaleleri, sıfır emisyonlu binalara verilecek.
  • İspanya Merkez Bankası, tüm şirketler ve kredi kuruluşları hakkında iklim risklerine dair bilgileri toparlayacak ve raporlayacak.
  • 100.000’den fazla nüfusu olan belediyeler, enerji ve iklim planlarını 31 Aralık 2021’e kadar sunmak zorunda olacaklar. Bu karar bölgesel yönetimler için de geçerli olacak.
  • Ekonomik yeniden yapılandırma, insan kaynakları eğitimi ve desteği içeren 5 yıllık bir “Adil Dönüşüm Stratejisi” oluşturulacak.

Diğer ülkelerden yasa örnekleri şu şekilde sıralanabilir:

  • İlk iklim yasası 10 yıl önce Birleşik Krallık’ta yürürlüğe girdi. Yasa ile kurulan İklim Değişikliği Komitesi şu anda, Paris Anlaşması ve bu anlaşmanın uzun vadeli emisyon azaltım hedeflerine uyumu hakkında analiz hazırlıyor.
  • Hollanda parlamentosuna yakın zamanda önemli bir iklim yasası getirdi. Parlamentodaki partilerin yüzde 75’inin desteği ile bu yasa, eğer yasallaşırsa emisyonlarını 2050 yılına kadar %95 oranında azaltacak.
  • Diğer bir kapsamlı ve yüksek hedefli iklim yasası da geçtiğimiz yıl İsveç’te yürürlüğe girdi. Ülke 2045 yılında tümüyle karbon nötr olmayı hedefliyor. Aynı şekilde Norveç de 2050 yılına kadar %95 oranında emisyon azaltımını yasa ile bağlayıcı kılmış durumda.
  • En yüksek hedefli ve kapsayıcı iklim yasası ise Kosta Rika’da. Ülke 2021 yılında karbon nötr olmayı planlıyor.
  • Portekiz, 2050 karbon nötr yol haritası hazırlarken, Yeni Zelanda ise 2050 yılını hedefleyen bir sıfır karbon yasası tartışıyor.
  • Bu alanda en önemli tartışmalardan biri de Almanya’da yaşanıyor. Almanya 2050 planında %80-95 arası emisyon azaltımı hedefini açıklamıştı. Şimdi de ülkede yeni iklim yasası tartışmaları yürütülüyor.

 

(İklim Haber)

Milliyetçilik yurtseverliğe ihanet midir? – Ahmet İnsel

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

Birinci Dünya Savaşı’na son veren son ateşkes antlaşması 11 Kasım 1918 sabaha karşı İtilaf devletlerinin üç üyesi (Fransa, Birleşik Krallık ve İtalya) ile Almanya arasında Compiègne ormanının bir açık alanında, Rethondes çayırında bekleyen trenin yemekli vagonunda imzalandı. Daha önce 24 Eylül’de Bulgaristan’la, 30 Ekim’de Osmanlı İmparatorluğu’yla, 3 Kasım’da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’yla İtilaf devletleri arasında ateşkes antlaşması imzalanmıştı. Son ateşkesi talep eden taraf Almanya idi. İtilaf devletlerinin kendi aralarında bir ay süren uzun pazarlıklar sonucunda belirlenen göreli ağır ateşkes koşullarını dayatan Mareşal Foch’un, ateşkesi imzalayan Alman delegasyonunun başkanının sıkmak için uzattığı eli havada bırakıp, sırtını dönmesini Almanlar unutmadılar. Aslında Almanlar hezimete uğramamışlar, Fransa topraklarının bir kısmını işgal etmeye devam ederken, tükendiklerini, savaşı sürdüremeyeceklerini ve yenileceklerini anlayıp, ateşkes talep etmişlerdi. Ayrıca Almanya’da savaşa karşı devrimci ayaklanmalar başlamıştı.

Ateşkesten yedi ay sonra imzalanan Versay antlaşması Almanya’ya çok ağır yaptırımlar getirdi. Almanya’yı ve dünyanın büyük bir bölümünü kan ve ateşe yeniden boğacak olan rövanşizmi besledi. Yirmi iki yıl sonra, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen başında Almanya karşısında ağır bir yenilgi alan Fransa bu sefer ateşkesi talep eden taraftı. Hitler, 22 Haziran 1940’ta Almanya ile Fransa arasında imzalanan ateşkes antlaşmasını, müzeden çıkarıp getirilen aynı yemekli vagonda imzalattı!

Birinci Dünya Savaşı’na son veren ateşkes antlaşmasının yüzüncü yıldönümü kutlamalarında Fransa Cumhurbaşkanı ile Almanya Şansölyesi’nin Rethondes çayırındaki anıtı birlikte ziyaret etmeleri bir ilkti ve elbette anlamlıydı. Bunun anlamı 11 Kasım günü yetmiş civarında devlet ve hükümet başkanı önünde konuşan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un sözlerine de yansıyordu:

“1918’den itibaren, seleflerimiz barışı inşa etmeye çalıştılar, imparatorlukları dağıttılar, birçok ulusun varlığını tanıdılar, sınırları yeniden çizdiler; hatta bir siyasal Avrupa rüyasını dile getirdiler. Ama aşağılama, öç alma zihniyeti, iktisadi ve ahlaki kriz milliyetçiliklerin ve totalitarizmlerin yükselmesine yol açtı.”

Macron konuşmasında çok taraflılık ilkesini övüp, Avrupa Birliği’nin ve Almanya-Fransa ikilisinin ittifakının güçlenmesinin önemine vurgu yaparken, aynı zamanda günümüzün giderek artan endişelerine dile getiriyordu. Çoğu zaman tarihe bakışımızı belirleyen bir yaklaşımla, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki gelişmeleri bugünün endişeleriyle yeniden okuyordu. Bu nedenle Versay antlaşmasının hatalarına ve Milletler Cemiyeti’nin zaaflarına işaret ederken, Birleşmiş Milletleri, çok taraflı antlaşmaları, AB’yi övüp, milliyetçiliği ve “dinleri manipüle edip, dini gericiliği övenleri” eleştirdi. Milliyetçi hislerin ister istemez kabaracağı, kabartılacağı bir anma töreninde bunu yapabilmek için, yurtseverlikle milliyetçiliği ayırmaya özen gösterdi.

Emmanuel Macron konuşmasında, genellikle milliyetçiliğin üzerine çekilmiş bir ayıp örtüsü olarak kullanılan yurtseverlik kavramına asil bir içerik vermeye çalıştı. Bunu yaparken gene günümüzün endişeleri ön plandaydı. Fransa’da aşırı sağcı Ulusal Cephe’nin de (yeni adıyla Ulusal Toplanma) kendini milli ve yurtsever (patriote) olarak tanımladığını hatırlatalım. Avrupa’da yeni aşırı sağ hareketler hemen her yerde kendilerini “yurtsever” ve mücadelelerini “yurtseverlik mücadelesi” olarak tanımlıyorlar. Milli ve yerli değerlerin evrensel değerlerden üstün olduğunu, “yurdunun insanının” diğerlerinden önce geldiğini kıvançla dile getiriyor, işgalci göçmenlere, kozmopolit elitlere karşı “yurdun kültürünü, değerlerini korumayı” amaçladıklarını iddia ediyorlar. Emmanuel Macron’un, çoğu ülkede yükselen aşırı sağ, radikal milliyetçi akımlara yurtseverliği kaptırmama amacı, onu milliyetçilikle yurtseverlik arasında aşılmaz bir duvar olduğu iddiasını dile getirmeye sevk etmişe benziyor.

Macron, Birinci Dünya Savaşı’nın insanlara çektirdiği büyük eziyeti, yaşattığı vahşeti ve bunun sonuçlarını hep hatırlama, hiç unutmama çağrısı yaparken, “eskilerin, büyüklerimizin yurtseverliklerindeki yüksek ilkeleri, ideali, temizliği de hatırlamalıyız” diyerek yurtseverlik konusuna giriş yaptı. Almanya’ya karşı savaşa gidenlerin sergiledikleri “cömert bir ulus olarak, bir proje olarak Fransa ve evrensel değerlerin taşıyıcısı olarak Fransa görüşünün, o karanlık saatlerde, sadece kendi çıkarlarına bakan bir halkın egoizminin tam tersi olduğunu” söyledi. Tam bunun ardından o dikkat çekici cümle geldi: “Çünkü yurtseverlik milliyetçiliğin tam tersidir; milliyetçilik yurtseverliğe ihanettir.” Bu ihaneti şöyle izah etti: “Önce bizim çıkarlarımız, başkaları ne olursa olsun diyerek, bir milletin sahip olduğu en önemli şeyi, onu yaşatanı, onu büyük yapanı, en önemli olanı yani ahlaki değerleri sileriz”.

Macron bu noktada Fransız toplumunun Fransız İhtilali’nden beri kendine atfettiği bir misyonu, Fransa’nın insanlığın evrensel değerlerinin temsilcisi ve taşıyıcısı olduğu iddiasını hatırlatarak, milliyetçilik yapmanın buna ihanet etmek, yani “Fransa’yı Fransa yapan değerlere ihanet etmek”, dolayısıyla yurtseverliğe ihanet etmek olduğunu ima ediyordu. Geçmişin hatırasını yorumlayıp, bugüne gönderme yapıyordu.

Fransa’da, Ağustos 1914’te, büyük bir milliyetçi/yurtsever dalga içinde güle oynaya savaşa gidenler, bunu insanlığın evrensel değerleri için mi yapmışlardı? Bu, cömert bir ulus olmanın tezahürü mü idi? Bir iki hafta içinde Almanya’ya gireceklerini haykırarak cepheye giden askerler, savaşı engellemek için elinden geleni yapmaya çalışan sosyalist Jean Jaurès’in, Almanya’nın savaş ilan etmesinden üç gün önce, Paris’in ortasında, “Alsace-Lorraine’in Genç Dostları Birliği” üyesi bir aşırı sağcı ve savaş taraftarı üniversite öğrencisi Fransız tarafından öldürüldüğünü belki artık hatırlamıyorlardı bile. Savaşın sonuna kadar tutuklu kalan katil, 1919’da yargılanıp, beraat etti! Evet, beraat etti. Macron’un konuşmasındaki yurtsever, savaş karşıtı sosyalist Jean Jaurès mi idi yoksa onu öldüren aşırı sağcı Raoul Villain ve aylardan beri Jaures’i hedef gösteren “Yurtseverler Birliği”nin (Ligue des Patriotes) önde gelen kalemleri mi?

Elbette savaşı son tahlilde Almanya başlatmıştı. Fransa’ya Rus Çarlığı ile ittifakına son verme ültimatomu verip, ret yanıtı alınca savaş ilan etmişti. Dolayısıyla Almanya’ya karşı savaşa gitmek, bir vatan müdafaasıydı ama aynı zamanda 1871’den beri Almanya’ya geçen Alsace-Lorraine bölgesini geri alma ve 1871 yenilgisinin intikamını alma hevesi de bir o kadar güçlüydü. Jaurès hayatta kalsaydı, onun yakınında yer alan birçok kişinin yaptığı gibi, Almanya saldırınca savaşı belki o da desteklerdi. Ama Jaurès’i öldüren katili sonunda beraat ettiren 1919’daki muzaffer Fransa milliyetçi miydi yoksa yurtsever mi? Jaurès’in cenazesini 1924’te, Fransa’nın büyüklerinin yattığı Panthéon anıt mezara, iktidara yeni gelen, sol partiler koalisyonu Sol Kartel taşıdı. Cenaze töreni sırasında öfke çığlıkları atanlar ise eski “Yurtseverler Birliği”nin kalemşörleriydi gene.

***

Yurtseverlik/vatanseverlik bir kişinin yurt/vatan olarak kabul ettiği ülkeye olan bağlılığını ifade eder. Ama bunun etnik, dinî, ırkî nitelikleri öne çıkaran bir aidiyet olması, bağlılığın yurt olarak tanınan coğrafyadan öteye, esas olarak bu dinî/etnik/ırkî kimliğe veya kimlik alaşımına yönelmesini kaçınılmaz kılar. Yurt olarak kabul edilen ülkenin örneğin hakiki sahipleri olduklarını iddia edenler varsa, bunların yurdunu sevmek ve korumak olarak adlandırdıkları eylemler, sahip olma hakkını sadece kendine tanıyıp o coğrafyanın ötekilerine bunu tanımamak anlamına gelmeyecek midir? Fransa, Fransız anne ve babadan doğmuş olanların mıdır, yıllardır bu ülkeyi yurt olarak kabul etmiş, burada yaşamış olanların mı? Yurtseverlik tüm yurttaşlar arasında, yani bu yurdu paylaşanlar arasında ayrım gözetmeden yurdunu sevmek midir yoksa yurdunu sevenler ve sevmeyenler ayrımı yaparak yurttaşlar arasında iç düşmanların bulunduğuna mı inanmaktır?

Emmanuel Macron “evrensel değerlerin taşıyıcısı olma” kimliğini Fransa’nın özü olarak tanımlayıp, evrensel değerler yerine “önce bizim çıkarlarımız” diyen anlayışı Fransız yurtseverliğinden dışlayıp, milliyetçiliğin lanetli mührüyle damgalamaya çalışıyor. Bu çabasının takdir edilir bir yönü olduğu aşikâr. Üstelik bunu Avrupa Birliği projesinin güçlenmesi perspektifi içinde dile getirerek, bugün bu projenin karşısındaki önemli engellerden biri olan yükselen milliyetçilikleri hedef alıyor. Ne var ki Avrupa Birliği’nin güçlenmesini savunurken Avrupa’yı bir yurt olarak tanımlayamıyor. Fransız ulusuna atfettiği değerleri öne çıkararak ve bunlara yaslanarak, yurtseverlik etiketini yükselen milliyetçiliklerin, ırkçılığın, ayrımcılığın, dışlamacılığın panzehri yapmaya çalışıyor. Bunu yaparken yurtseverlik örtüsü altında yeniden ve muhtemelen istemeden, milliyetçiliğe bir meşruiyet alanı açmıyor mu?

Bir yurtta bir dil, bir din, bir etnik kimlik, bir kültürel aidiyet o yurdun başat ve kabul edilmesi zorunlu niteliği konumundaysalar, bundan kaynaklanan yurtsever uygulamalara başka bir yurtseverlik bayrağıyla mı karşı çıkılmalıdır? Yurdun bu kimliklerin eşitliğini kabul eden ama onların üstünde ve hepsini içeren bir coğrafi/siyasi oluşuma tekabül ettiğini mi savunmaktır yurtseverlik? Yoksa “yurdunu, milletini özünden çok sevdiğini” ilan ederek, varlığını bir milletin varlığına armağan etmek midir? Yurtseverliğin yaşanılan yurtta yaşayan herkesi o yurdun parçası olarak kabul etme, onları eşit görmek demek de olduğunu Emmanuel Macron’un yurtseverlik tanımı dışlamıyor. Buna karşılık, Fransa Cumhurbaşkanı, “önce bizim çıkarlarımız, başkaları ne olursa olsun” demeyi eleştirip, aynı zamanda denizde kurtarılmış mültecilerle dolu gemiye Fransa limanlarına yanaşma izni vermezken “yurtsever Fransızların” istediklerini yapmış olmuyor mu?

Yurtseverliğin bir his, bir heyecan olmanın ötesinde, siyasal güce sahip olanların elinde bir hâkimiyet aracı olabileceğini bir kenara bırakmak mümkün mü? Toplumun günlük yaşamında tezahürleri olan bu his, bir politika nesnesine dönüştürülüp, bir “devlet yurtseverliğine”, bir bencil korumacılığa, yurdun tehdit ve tehlike altında olduğu iddiasıyla sürekli teyakkuzda olma haline getirilip sürekli müteyakkız olma zeminini hazır tutmuyor mu? Elbette toplumların tarihleri ve sosyolojik yapılarına göre yurtseverlik farklı biçimlerde var olacaktır. Kanada’da yürürlükte olan anayasal yurtseverlikle Rusya’da Putin yönetime gelince ortaya attığı “devlet yurtseverliği”nin arasında ortak pay çok küçüktür. Ama bu farklar yurtseverlikle milliyetçiliğin/ulusalcılığın aynı madalyonun iki yüzü olduğu gerçeğini bize unutturmamalıdır. Yurdun tek sesli bir koro olduğuna, olması gerektiğine inananların yurtseverliğinin madalyonun diğer yüzündeki milliyetçilikten ne farkı olabilir? Bir madalyonun iki yüzü birbirinin tam tersi semboller içerebilir ama aynı sembolün iki farklı yüzü olmaya devam ederler. Sorun “sağlıklı/iyi yurtseverlik”, “hastalıklı/kötü milliyetçilik” ayrımında değil, bu madalyonun bir kimliğin, bir kültürün, bir aidiyetin yüceltildiği bir kalıba dökülüp, dökülmediğinde yatıyor. Yurtseverlik namına yakın tarihte işlenmiş katliamların, soykırımların, cinayetlerin bol olduğu bir toplumda insan yurtseverlik övgüsünü duyunca ister istemez irkiliyor.

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

 

 

Ahmet İnsel

İşsizlik, ağustos ayında yüzde 11’i geçti

Ağustosta işsiz sayısı 266 bin kişi artışla 3 milyon 670 bin kişiye ulaştı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2018 yılı Ağustos ayı İşgücü İstatistikleri verisini açıkladı. İşsizlik oranı yüzde 0,5 oranında artışla ağustos ayında yüzde 11,1 seviyesine yükseldi.

Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2018 yılı Ağustos döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 266 bin kişi artarak 3 milyon 670 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 0,5 puanlık artış ile yüzde 11,1 seviyesinde gerçekleşti. Aynı dönemde; tarım dışı işsizlik oranı 0,4 puanlık artış ile yüzde 13,2 olarak tahmin edildi. Genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı 0,2 puanlık artış ile yüzde 20,8 olurken,15-64 yaş grubunda bu oran 0,6 puanlık artış ile yüzde 11,4 olarak gerçekleşti.

İstihdam oranı yüzde 48,3 oldu

İstihdam edilenlerin sayısı 2018 yılı Ağustos döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 490 bin kişi artarak 29 milyon 318 bin kişi, istihdam oranı ise 0,3 puanlık artış ile yüzde 48,3 oldu.

Bu dönemde, tarım sektöründe çalışan sayısı 256 bin kişi azalırken, tarım dışı sektörlerde çalışan sayısı 745 bin kişi arttı. İstihdam edilenlerin yüzde 19,4’ü tarım, yüzde 19,5’i sanayi, yüzde 7,1’i inşaat, yüzde 54’ü ise hizmet sektöründe yer aldı. Önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında tarım sektörünün istihdam edilenler içindeki payı 1,3 puan, inşaat sektörünün payı 0,8 puan azalırken, sanayi sektörünün payı 0,6 puan, hizmet sektörünün payı 1,4 puan arttı.

Mevsim etkisinden arındırılmış istihdam oranı

Mevsim etkisinden arındırılmış istihdam bir önceki döneme göre 151 bin kişi artarak 28 milyon 891 bin kişi olarak tahmin edildi. İstihdam oranı 0,2 puan artarak yüzde 47,6 oldu.

Mevsim etkisinden arındırılmış işsiz sayısı bir önceki döneme göre 57 bin kişi artarak 3 milyon 627 bin kişi olarak gerçekleşti. İşsizlik oranı 0,2 puan artarak yüzde 11,2 oldu.

Mevsim etkisinden arındırılmış işgücüne katılma oranı 0,3 puan artarak yüzde 53,5 olarak gerçekleşti. Ekonomik faaliyete göre istihdam edilenlerin sayısı, sanayi sektöründe 27 bin, inşaat sektöründe 4 bin, hizmet sektöründe 156 bin kişi artarken, tarım sektöründe 36 bin kişi azaldı.

 

(T24)

İstanbul Deniz Otobüsleri: İç hat seferlerinde iptal şu an için yok!

İstanbul Deniz Otobüsleri’nin (İDO) Adalar, Bakırköy, Beşiktaş, Bostancı, Kadıköy ve Yenikapı’dan yapılan seferleri iptal edeceğine dair çıkan haberler sonrası yetkililerden “Şu an böyle bir karar alınmadı. Resmi basın açıklaması yapılacak” açıklaması geldi.

İDO 1 Aralık 2018’den itibaren Adalar, Bakırköy, Beşiktaş, Bostancı, Kadıköy ve Yenikapı’dan yapılan seferleri iptal edeceğine dair çok sayıda haber bu sabah itibariyle internet haber sitelerinde yer aldı.

Habertürk’ün şirket kaynaklarına dayandırarak verdiği haberde gerekçenin mali nedenler olduğu ifade ediliyordu. Bianet’de yer alan habere göre seferlerin iptal olup olmayacağına dair görüşülen iki ayrı çağrı merkezi çalışanı, “İç hatlarımızda şu anda bu yönde alınmış bir karar bulunmuyor. Sitemizden son güncel duyuruları takip edebilirsiniz. Konuyla ilgili ilerleyen günlerde resmi basın açıklaması yapılacaktır.” bilgisini paylaştı.

2011’de özelleştirilmişti

1987 yılında kurulan ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesinde hizmet veren İDO için 2011’de özelleştirme ihalesi açılmıştı.

İhaleyi 861 milyon dolarlık bedelle Tepe-Akfen-Souter-Sera ortak girişim grubu kazanmıştı.

İDO son 6 yıldır kamu yatırımlarının ve faaliyete geçen rakiplerin etkisiyle daralmaya başladı.

İç hat seferleri bitecek iddiasının nedenleri

Habertürk’ün aktardığına göre ise İDO’nun iç hat seferlerini sonlandıracağı iddiasının nedenleri şöyle:

* Son dönemde döviz kurundaki yükselişe karşın, iç hatlardaki fiyat artış taleplerinin uygun görülmemesi.

* Eskihisar – Topçular hattında sefer yapan İDO’ya Eskihisar – Tavşanlı (Yalova) hattında sefere başlayan başka bir firmanın rakip olması. (2017’de bu hattı 2 milyon araç kullandı)

* 2016’da Osman Gazi Köprüsü’nün açılması (Bugüne kadar 12 milyon araç geçti) ve Osmangazi Köprüsü geçiş fiyatlarının düşürülmesinin İDO tarafından öngörülememesi.

* 2013’te faaliyete geçen Marmaray’ın ardından, ilk önce Bostancı-Yenikapı seferlerinin sayısı azaltılması, ardından bu hattın tamamen kapatılması.

* 2016 sonunda başlayan Kabataş Martı Projesi ile Bostancı-Kabataş seferlerinin Beşiktaş’a kaydırılması.

* İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Şehir Hatları’nın 2017 yılında Bostancı-Karaköy hattını devreye sokarak, İDO’nun Bostancı-Beşiktaş seferlerine alternatif yaratması.

 

(Bianet, HaberTürk)

KHK’lı doktorları sınırlandıran 5. madde’nin içeriği değiştirildi

Sağlıkla İlgili Bazı Kanun ve KHK’lerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin maddeleri üzerine TBMM Genel Kurulundaki görüşmeleri devam ediyor. Sağlık emekçilerinin tepki gösterdiği 5. madde değiştirilerek kabul edildi.

Sağlık alanında düzenlemeler içeren kanun teklifindeki 5. madde değiştirilerek kabul edildi. TBMM Genel Kurulu’nda, sağlık alanında düzenlemeler içeren kanun teklifinde yapılan değişikliğe göre, terör örgütlerine üyeliği, mensubiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı olduğu için kamu görevinden çıkarılan ve güvenlik soruşturması sonucunda kamu görevine alınmayan devlet hizmeti yükümlüsü doktorlar, çıkarma veya göreve alınmama kararının verildiği tarihten itibaren 450 gün sonunda özel hastanelerde mesleklerini icra edebilecek.

Tepki çeken madde değişmeden önce “Terör örgütlerine üyeliği, mensubiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı olduğu için kamu görevinden çıkarılan doktorlar, diş doktorları ve tıpta uzman olanların yalnızca SGK anlaşması olmayan özel hastanelerde çalışabileceklerine” ifadelerine yer veriyordu.

 

(Evrensel)

İklim değişikliği ve gıda güvenliği: “İklimsel Akıllı” gıda üretimi

Bu yazı iklimhaber.org/ dan alınmıştır

Ekim ayının başında Birleşmiş Milletler’in (BM) bir alt kuruluşu olan Hükümetlerarası İklim Deği­şikliği Paneli (IPCC) 1,5°C rapo­runu açıkladı. Bu raporun temeli 2015 Paris Anlaşması’na dayanıyor. Bu anlaşma eğer mümkünse küre­sel ısınmanın 1,5°C ile sınırlandı­rılmasını, ama 2°C ile sınırlamanın ana hedef olduğunu ortaya koymuş­tu. Anlaşmadan hemen sonra da IPCC eğer küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlamazsak olacakları anlat­mak için bir rapor hazırlamakla gö­revlendirildi. Üç yıllık bir çalışmanın ardından da geçtiğimiz ay bu rapor kamuoyuna duyuruldu.

Gıda ve Beslenme Güvenliği

İklim değişikliği, gıda ve beslenme güvenliğini etkiler. Bu etki gıdanın varlığı, kalitesi, erişilebilirliği ve dağıtımı üzerindeki değişimler ne­deniyle ortaya çıkar. 2016 yılında dünyada 815 milyondan fazla insan yetersiz beslenmiştir. Bu sayı dünya nüfusunun %11’ine karşılık gelir. Ancak yetersiz beslenme tüm dün­yaya eşit dağılmamıştır. Afrika’da (%20), Güney Asya’da (%14,4) ve Karayipler’de (%17,7) gıda güvenli­ğindeki düşüşe paralel olarak daha yüksek oranlarda görülür. 1,5°C ısınmaya kıyasla dünya ortalama­da 2°C ısınacak olursa, gıda gü­venliği, yetiştirilen besin içeriği ve verimleri, hayvancılık, balıkçılık ve su ürünleri yetiştiriciliği aşırı hava olayları nedeniyle kötüleşecektir. İklim değişikliğinin verim, ürün yetiştirilebilecek alan, zararlılar, fi­yat ve gıda arzı üzerindeki etkileri başta yoksulluğun ortadan kaldırıl­ması ve eşitsizlik olmak üzere ulus­lararası toplumun BM Sürdürüle­bilir Kalkınma Hedefleri’yle (SKH) buluşmasını engelleyeceği tahmin edilmektedir.

SKH 2 açlığı sona erdirmeyi, gıda güvenliğini sağlamayı, beslenmeyi geliştirmeyi ve 2030’da sürdürüle­bilir tarıma ulaşmayı amaçlamakta­dır. Bildiğiniz gibi SKH’ler Binyıl Kalkınma Hedeflerine (BKH) dayan­maktadır. BKH 1’e ulaşma çabaları, düşük ve orta gelirli ülkelerde ye­tersiz beslenen insanların oranını 1990’da %23,3’ten 2015’te %12,9’a düşürmüştür. İklim değişikliği en­gellenmeyecek olursa oluşacak sorunlar SKH 2’ye ulaşma olası­lığını tehdit etmekte ve BKH’ler ile sağlanan ilerlemeyi de tersine çevirebileceği görülmektedir. Gıda güvenliği ve tarım da yoksulluğun ortadan kaldırılması (SKH 1), sağlık ve esenlik (SKH 3), temiz suya ula­şım (SKH 6), insana yakışır iş (SKH 8), kara (SKH 14) ve deniz (SKH 15) ekosistemlerinin korunması da­hil olmak üzere sürdürülebilir kal­kınmanın diğer yönleri için kritik öneme sahiptir. Gıda güvenliğinin sağlanmaması diğer hedeflerin sağ­lanabilmesini zorlaştıracaktır.

1,5°C’lik bir küresel ısınma ile kı­yaslandığında 2°C’lik ısınma tüm dünyada ve bölgesel olarak, an­cak özellikle de 40 derece kuzey ve güney enlemleri arasında kalan bölgede mahsul veriminde ve genel anlamda beslenmede büyük riskler oluşturacaktır. Atmosferdeki CO2 oranındaki artış sıcaklık ve yağışlar­daki aşırı hava olaylarını artıracak­tır. Bunun anlamı sıcak ve kurak dönemlerin de, aşırı yağışların da artacak olmasıdır. Bundan dolayı iklim değişikliği yakın gelecekte, yetersiz beslenme durumunu daha da kötüleştirebilir, besinlere erişi­mi ve gıda ürünlerinin kalitesini azaltabilir. Tarımda ve içme amaçlı kullanılan sudaki azalma ve buna bağlı besine ulaşmadaki kırılganlık 2°C’ye kıyasla 1,5°C ısınmada çok daha az olacaktır. Isınmanın 2°C’ye ulaşması özellikle Afrika’nın Sahel bölgesinde, Akdeniz, Orta Avrupa, Amazon ve Batı ve Güney Afrika gibi bölgelerde tarımsal problemle­rin daha da şiddetlenmesini berabe­rinde getirecektir.

Yalnız haberler hep kötü yönde de­ğil. Bazı çalışmalar 2°C’deki yüksek CO2 konsantrasyonlarının, özellikle kutuplara doğru gidildikçe 1,5°C’ye kıyasla daha olumlu etkilere neden olduğunu bildirmektedir. Daha yük­sek enlemlerdeki üretim, düşük en­lemlerdeki durumun tersine, tarım yapılabilecek alanlardaki artış ile mahsul ve otlaklardaki verim artı­şından fayda görebilir. Benzer bir durum buzulların erimesinden de etkilenecek olan yüksek enlem ba­lıkçılık için de söylenebilir.

Güvenliği Etkileyen Faktörler

Buğday, pirinç ve patates gibi C3 bitkilerinin teorik olarak atmosfer­de artan CO2 oranından dolayı daha hızlı büyümeleri beklenirken bu etki sahada yeterince görülmemek­tedir. Dahası, sıcaklık stresi altında büyüyen bitkilerde sıklıkla protein ve besin içeriğinde kayıp görülmek­tedir. Bunlara ek olarak, demir ve çinko gibi bazı mikrobesinler de daha az biriktirilecek ve üretilen gıdada daha az bulunacaktır. Bu et­kilerin tümüne birlikte baktığımız­da protein eksikliğinin 2050 yılına kadar fazladan 150 milyon insanı etkileyeceği hesaplanmaktadır.

Gıda güvenliği projeksiyonlarını et­kileyen faktörler arasında bölgesel iklim projeksiyonlarında değişken­lik, iklim değişikliğinin azaltılması için yapılan çalışmalar, tarım ürün­lerinin vermesi beklenen biyolojik tepkiler, aşırı hava olayları (kurak­lıklar, seller), finansal dalgalanma­lar ile haşere ve hastalıkların dağı­lımının değişmesi yer almaktadır. Sıcaklık ve yağış değişikliklerinin, küresel gıda fiyatlarını 2050 yılına kadar %3–84 oranında artırması ön­görülmektedir. İklim değişikliğinin gıda fiyatlarına olan etkisi arazi kul­lanım değişiklikleri, enerji politika­ları ve gıda ticaretindeki farklılıklar ile birlikte ele alınmalıdır. Özellikle enerji üretimi için tarım alanlarının kullanılması ve bunun bir politika aracı olarak geliştirilmesi problem­leri daha da artırabilir.

Balıkçılık ve su ürünleri yetiştiricili­ği, tarım ve hayvancılık sektörlerine benzer zorluklarla karşılaşmakta­dır. Ayrıca denizlerdeki yüksek av­lanma oranları sudaki canlı mikta­rını azalttığından problem daha ağır hissedilmektedir. Denizlerdeki asit­liliğin artması da fotosentez yapan birincil gıda üreticisi planktonların yaşamını güçleştirdiğinden, deniz­lerdeki besin zinciri karalara oranla daha zor durumdadır.

“İklimsel Akıllı” Gıda Üretimi

Gıda güvenliği üzerindeki insan etkileri arasında demografik deği­şiklikler, gıda israfı, diyet değişimi, gelir ve fiyatlar, depolama koşulları, sağlık durumu, ticaret modelleri ve çatışmalar bulunmaktadır. Tüm bu sistemik değişiklikler karşısında, uyum stratejilerinin etkinliği be­lirsizdir. Gelecekteki ekonomik ve ticari ortamlar ve bunların değişen gıda arzına verecekleri tepki bu faktörler ile sıkı sıkıya bağlantılıdır. Özellikle gıda israfının azaltılması ve diyet değişimi olarak niteleye­bileceğimiz hayvansal gıda tüketi­mindeki azalma gıda güvenliğinin sağlanması açısından belirleyici rol oynayabilir.

Görüldüğü gibi, iklim değişikliğinin gıda güvenliği üzerindeki etkileri uyum yoluyla azaltılabilir. İklim değişikliğinin tarımsal verimi düşür­mesi muhtemel olsa da, karşılaşıla­cak kötü sonuçları çeşitli yollarla azaltmak mümkün. Bu çözüm yolla­rı arasında verimli yatırımlar, çiftçi­lere yeni verimli teknolojiler hakkın­da bilgi sağlamaya yardımcı olacak bilinçlendirme ve sürdürülebilir tarımsal tercihler geliştiren güçlü uyum stratejileri ve politikaları sayı­labilir. Bu bağlamda, “iklimsel akıl­lı” gıda üretimi ve dağıtım sistemle­ri gibi girişimler, gıda sistemlerine yönelik teknolojiler ve adaptasyon stratejileri, iklim değişikliğine uyum sağlamaya yardımcı olabileceği gibi iklim değişikliğini azaltma hedefleri­ni de karşılayabilir.

Bu yazı iklimhaber.org/ dan alınmıştır

 

 

Prof. M. Levent Kurnaz

Boğaziçi Üniv. İklim Değişikliği ve Politikaları Uyg. ve Araş. Merk.

Avrupa Parlamentosu: Türkiye ile AB’ye katılım müzakereleri askıya alınsın!

Avrupa Parlamentosu (AP), Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasında pratikte donmuş olan katılım müzakerelerinin resmen askıya alınması çağrısında bulunacak. Hazırlanan raporda, üyelik odaklı bir ilişkinin iki taraf için de yararı olmadığı vurgulanıyor, Türkiye’deki insan hakları ihlalleri eleştiriliyor.

AP, geçen yıl kabul ettiği Türkiye raporunda, son anayasa değişikliğinin mevcut haliyle yürürlüğe girmesi halinde Türkiye ile AB arasındaki katılım müzakerelerinin resmen askıya alınmasını isteyeceği uyarısında bulunmuştu. AP, kısaca Venedik Komisyonu olarak bilinen “Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu”nun anayasa değişikliği konusundaki görüş raporunu temel alarak, yürürlükteki başkanlık rejiminin “kuvvetler ayrılığı ilkesiyle bağdaşmadığını”, bunun da “Kopenhag siyasi kriterlerine aykırı olduğunu” savunuyor.

Türkiye’de medya ve ifade özgürlüğü olmadığı mesajı verilen taslak raporda, sivil toplum ve temel hak ve özgürlüklerin alanının daraldığına vurgu yapılmakta. Osman Kavala’nın “keyfi biçimde gözaltında tutulması” da kınanıyor.

Geçtiğimiz haftalarda Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştiren Kati Piri raporda Türk halkına kapıları kapatmak istemediklerini belirterek “Demokratik ve ekonomik açıdan istikrarlı bir Türkiye, Avrupa Birliği’nin çıkarınadır.” ifadelerini kullandı. Ayrıca “Gümrük Birliği modernizasyonu” ve “Vize Muafiyeti” konularının Avrupa Birliği’nin gündemine alınması gerektiğini vurgulayarak böylece “Türk halkının izole edilmediği işareti verilmeli” dedi. Raporda Ankara’nın da bu doğrultuda demokratik anlamda üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi gerektiği belirtildi.

‘Türkiye kırmızı çizgiyi aştı’

Kati Piri’nin kaleme aldığı taslak raporda “Türkiye’de cumhurbaşkanının yetkilerinin had safhaya ulaşması, hayata geçirilen anayasa değişikliği ile birlikte bakanları atayabilmesi veya görevden alabilmesi, bu yetkilerin meşru hale getirilmesi Avrupa Parlamentosu için kırmızı çizginin aşıldığı anlamına geliyor.” ifadeleri yer aldı.

Avrupa Parlamentosu son raporunda anayasa değişikliğinin gerçekleşmesi halinde müzakerelerin resmi olarak askıya alınmasını talep edeceğini ifade etmişti.

Raporda “Avrupa Birliği’nin Vize muafiyeti ve Gümrük Birliği’nin modernizasyonunu gündemine alması Türk halkını izole etmek istemediğinin işareti olacak. Ancak Ankara demokratik reformlar doğrultusunda gereken adımları atmak zorunda.” ifadeleri yer aldı.

 

(Euronews, Gazete Duvar)

ABD’nin ara seçimlerinde kadınların kazanımları ve gökkuşağı dalgası

Temsilciler Meclisi vekilleriyle Senatörlerin seçildiği Amerikan ara seçimleri 6 Kasım’da gerçekleşti.

Amerikan halkı seçim sandıklarına arz-ı endam ederek zor zamanlarda da demokratik hak ve özgürlüklere dair kazanımlar olabileceğini gösterdi, diyebiliriz.

Trump yönetiminin fosil yakıt şirketleri lobisiyle beraber tehdit oluşturduğu Kadınlar ve LGBTİ+ bireyler bu kazanımların başını çekiyor.

Sonuçlara dair söyleyeceklerimizin sesini kısmaya gerek yok; çünkü birazdan bahsedeceğim kazanımların hiçbiri geçici kurtarılmış bölge, toplumsal desteği olmayan bireysel çaba ya da seçim sistemi boşluğu fırsat değerlendirmesi değil.

Gerçek mücadelelerin gerçek kazanımları.

Kadınların Seçimi

Secim sonuçları öncelikle kadınlar için anlamlı ilklerle dolu. Kadınlar Amerikan meclisinde şimdiye kadarki en yüksek temsil sayısına ulaştı. 87’si Demokrat Parti’den, 13’ü de Cumhuriyetçi’lerden seçilen yüz kadın önümüzdeki yıl temsilciler meclisinin vekilleri olacaklar.

Seçilen kadınların isimleri, seçim kampanyaları ve hatta seçilir seçilmez yaptıklarıysa rakamlardan daha fazlasını gösteriyor.

Alexandria Ocasio-Cortez temsilciler meclisinin şimdiye kadar seçilen en genç kadın vekili oldu. Kongredeki işleyişe dair oryantasyon için Washington’a giden Cortez, oryantasyon sırasında yenilenebilir enerji ve yeşil iş talebinde bulunan 100 genç iklim aktivistinin oturma eylemine katıldı.

2014 seçimlerindeki katılımın iki katına ulaşan genç seçmenler, “söz yeterli değil” (words are not enough) sloganıyla küçük ya da geniş katılımlı eylemlerle demokratik taleplerini etkili bir şekilde ifade edeceklerini belirttiler.

Cortez aynı zamanda kongre süreci başlamadan önce 3 ay zorunlu bir şekilde işsiz kaldı. Geliri olmadığından Washington ya da başka bir yerdeki ev masraflarını karşılayamayacağını belirten Cortez, durumunun Amerikan seçim sisteminin işçi sınıfının gerçekleriyle ne kadar uyumsuz olduğunu gösterdiğini belirten bir tweet attı.

Michigan ve Minnesota eyaletlerinden seçilen Rashida Tlaib ve Ilhan Omar meclisin ilk müslüman kadın temsilcileri olarak tarihe geçtiler. Yirmi yıl kadar önce Amerika’ya mülteci olarak giden Omar, aynı zamanda meclisin ilk türbanlı ve Somali’li vekili olacak. Omar ve sosyalist demokratların adayı olan Tlaib bu yılın başında başlattıkları ırkçılık karşıtı kampanyayı birlikte yürütüyorlar. Geçen yıl Trump’ın, Detroit’teki bir konuşmasını bozduğu gerekçesiyle tutuklanan Tlaib, Filistin’li göçmen bir ailenin kızı.

Rashida Tlaib ve Ilhan Omar

Sharice Davids ve Deb Haaland ise temsilciler meclisinin ilk kızılderili kadınları oldu. Davids aynı zamanda Kansas’ın ilk LGBTI+ temsilcisi olacak.

Sharice Davids ve Deb Haaland

Gökkuşağı Dalgası

Seçim kampanyaları sürecinde LGBTİ+ topluluğunun üyesi olduğunu açıklamış pek çok aday vardı. Aralarında meclise girenler olduğu gibi Colorado eyaleti demokrat Jared Polis’i seçerek ülkenin ilk açık eşcinsel valisini göreve atamış oldu.

                              ***

Bütün bunlardan sonra Trump ve yönetiminin tepkilerini buraya koymayacağım. Söylediklerini ve yaptıklarını davalı olduğu CNN ya da diğer yayınlardan öğrenebilirsiniz.

“Uzun ve zorlu bir yoldan geldik; daha da yürünecek yolumuz var.”

Gelecek Mayıs ayında seçimlere gidecek Avrupa Parlamentosu’nun yine ırkçılık karşıtı tarafından gelen tepkilerse, 6 Kasım seçimlerinden aldıkları ilham üzerineydi. Sosyalist ve Demokratlar grubunun seçim kampanyasını yürüten Frans Timmermans, “Korkunun yerine umudu, kabalığın yerine nezaketi, ırkçılığın yerine kaynaşmayı, dışlayıcılığın yerine eşitliği tercih eden ABD’deki seçmenlerden ilham alıyoruz. Değerleri uğruna ayağa kalktılar. Biz de öyle yapacağız” şeklinde bir açıklama yaptı.

Bir kaç ay sonra yerel seçimler için sandık başına gidecek, bu yazıyı sonuna kadar okuyan seçmenler için tavsiyem, Yeşil Gazete’yi takip etmeye devam etmeleri. Zaten etmekteyken umutlanmak için hâlâ benim gibi zorlananlar içinse bu yazı ardından Demirtaş’ın Cumhuriyet Gazetesine verdiği röportaja bakmalarını tavsiye ederim.

Gazetede yazılarla, politikada söz ve eylemle, her türlü demokratik biraraya gelişin kazanımlarının en azından çıkarılacak önemli dersleri mutlaka olmuş. Bunu bize gösteren, dünyanın her yerindeki gelişmelerle etkileşimde olabileceğimiz koşulları da oluşturan bir kadın ve lgbti hareketi var bugün.

Kendi seçimlerinizi yaşama özgürlüğü bir lütuf, karşılığı beklenen bir hizmet ya da lüks değil; sade ve güzel bir hak. Bunu işaret eden gelişmeleri kutlamak da öyle. Üstelik bu durumun gerçekliği bize yaşatıyor da.

Kutlamayı pas geçen, herhangi bir nedenle atlayanlar için 25 Kasım enerjisiyle yazının sesini sonuna kadar açarak bitiyorum.

Kaynaklar:

Judith Butler, “Biziz, HALK! Toplanma Özgürlüğü üzerine düşünceler.” İstanbul: KOU yayinlari, 2017

https://m.huffpost.com/us/entry/us_5beb02ffe4b044bbb1a9834f/amp?ncid=tweetlnkushpmg00000016&section=politics&__twitter_impression=true

https://edition.cnn.com/2018/11/07/politics/historic-firsts-midterms/index.html

https://edition.cnn.com/2018/11/07/politics/michigan-second-district-jason-lewis-called-women-sluts/index.html

https://edition.cnn.com/2018/11/07/opinions/reasons-to-be-optimistic-about-the-rainbow-wave-opinion-intl/index.html

https://edition.cnn.com/2018/11/06/politics/first-muslim-women-congress/index.html

https://edition.cnn.com/2018/11/07/politics/women-house-senate/index.html

https://edition.cnn.com/2018/11/06/politics/sharice-davids-and-deb-haaland-native-american-women/index.html

https://yesilgazete.org/blog/2018/11/08/avrupa-birliginden-abd-secimlerine-ilk-tepki-avrupali-secmene-ilham-oldu/

https://www.cbsnews.com/news/chef-jose-andres-offered-alexandria-ocasio-cortez-a-place-to-stay-in-washington-dc-after-she-said-she-couldnt-afford-apartment/

 

 

Bahar Topçu

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü uyarıyor: “Yeni tütün” hava kirliliği

Yuva Derneği‘nden Ece Çakanel  ve Emine Özkan‘ın Guardian gazetesinden Damian Carrington ile Matthew Taylor‘ın yazısından derleyerek hazırladıkları haberi paylaşıyoruz.

***

Kirli hava solumak yılda 7 milyon erken ölüme neden oluyor ve milyarlarca insanın sağlığını olumsuz etkiliyor. Buna rağmen Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Dr. Tedros’un dediği gibi  “gezegen bir kayıtsızlık havası içerisinde”.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü, kirli hava solumanın  yılda 7 milyon erken ölüme neden olduğuna ve milyarlarca insanın sağlığına zarar verdiğine dikkat çekerek hava kirliliğinin “yeni tütün” olması konusunda uyardı. DSÖ’nün 2017 yılında yayımladığı “Küresel Tütün Salgını” raporuna  göre dünyada her yıl 7 milyondan fazla kişi tütün tüketimi nedeniyle hayatını kaybediyor ve tütün ürünleri kullanımının dünya ekonomisine yıllık maliyeti 1 trilyon 400 milyar dolardan fazla. Ancak aldığımız her nefeste kirli havayı solumak tütünün aksine kişisel tercih olmanın çok ötesinde.

Dünya nüfusunun %90’ından fazlası insan sağlığının korunması için belirlenen sınır değerlerinin üzerinde, kirli havaya maruz kalıyor. Araştırmalar bunun başta çocuklar, hamileler ve özellikle solunum sistemi hastalıkları olan kişiler olmak üzere insan sağlığına zararlı etkilerini ortaya koyuyor.

DSÖ Genel Direktörü Dr. Tedros

DSÖ Genel Direktörü Dr. Tedros “Dünya tütünle mücadelede belirli bir yol katetmiş durumda. Şimdi aynısını milyarların her gün soluduğu “yeni tütün”, yani kirli hava için de yapmak zorundayız.” dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü:  “Zengin ya da fakir, hiç kimse hava kirliliğinden kaçamaz. Bu sessiz ancak acil bir halk sağlığı sorunudur.”

Tedros, the Guardian için yazdığı makalede “Salgın halini almış, önlenebilir ölüm ve sakatlıklara neden olan bu soruna karşı gezegen bir kayıtsızlık havası içerisinde” diye belirtti. Bu alandaki uluslararası hareketin de altını çizen Tedros’a göre,  “Bu bir dönüm noktası ve bu soruna acil bir tepki vermek için eyleme geçmeliyiz.”

 “Hava kirliliği hepimizi etkiliyor fakat çocuklar kirlilikten en çok etkilenen, en hassas grup. Çocuklarımıza ne yapıyoruz diye kendimize sormak zorundayız. “

DSÖ Halk Sağlığı ve Çevre Direktörü Maria Neira

DSÖ Halk Sağlığı ve Çevre Direktörü Maria Neira, dünyada 300 milyon insanın hava kirliliği ortalamalarının uluslararası standartların altı kat üstünde olduğu yerlerde yaşadığını, en çok çocuk ve bebeklerin gelişmekte olan bedenlerinin zehirli hava yüzünden risk altında olduğunu vurguladı. Neira çocuk sağlığı uzmanlarının zehirli hava ile solunum yolu hastalıkları, kanser ve zeka bozuklukları arasındaki bağ sebebiyle alarma geçtiklerini not ederek şunları söyledi:  “Hava kirliliği hepimizi etkiliyor fakat çocuklar kirlilikten en çok etkilenen, en hassas gruplar. Çocuklarımıza ne yapıyoruz diye kendimize sormak zorundayız. Cevap malesef sarsıcı derecede açık: onların geleceğini kirletiyoruz ve bu hepimiz için üzücü bir durum.”

Tedros, hava kirliliğinin “ciddi boyutta” zeka geriliğine sebep olduğuna değindi: “Temiz ve sağlıklı bir çevre, insan sağlığının en önemli ön koşuludur. Soluduğumuz havayı temizleyerek sağlık risklerini önleyebilir veya en azından azaltabiliriz.”

DSÖ sağlık uzmanlarının yalnızca hastalarına yardımcı olmaları için değil; aynı zamanda fosil yakıt enerjisinden ve bu enerjinin kullanıldığı  ulaşım yöntemlerinden vazgeçilmesi için alınacak kararlarda halk sağlığını savunabilmeleri için politika önerisi geliştirmelerini destekliyor. Tedros “ Hiçbir insan, grup, şehir, ülke ya da bölge problemi kendi başına çözemez. Herkesin güçlü taahhütlerine ve eylemlerine ihtiyacımız var.” diyerek konunun önemini vurguladı. Birleşik Krallık’ta çoğu kentsel alan kendi mevzuatlarının çok üzerinde hava kirliliği ortalamalarına sahip ve bakanlar yeterli önlem almadıkları gerekçesiyle yargıtay tarafından üç kez suçlu bulundu.

Hava kirliliği küresel ölçekte 5. kronik hastalık yükü olarak gösteriliyor, Avrupa’da ve Türkiye’de çevre kaynaklı hastalık nedenlerinde ise ilk sırada. Bununla beraber, araştırmacılar hava kirliliğinden kaynaklandığı bilinen kalp krizi ve akciğer hastalıkları gibi zararların, buzdağının yalnızca görünen yüzü olduğunu düşünüyor. 7 milyon erken ölüm sayısı, yalnızca parçacıklı madde kirliliğini içerdiğinden şüphesiz eksik bir tahmin. Gelişmiş modelleri kullanan diğer tahminler ise parçacıklı madde kirliliği sebebiyle erken ölümlerin 9 milyona kadar çıktığını gösteriyor.

Yeni tahminler üzerinde çalışan araştırmacılardan bir tanesi,   Ottawa Üniversitesi’nden Daniel Krewski “Bu dış ortam hava kirliliğinin sağlık için önceden düşünülenden çok daha büyük bir risk faktörü olduğuna işaret ediyor.” dedi. Her geçen ay “ciddi boyutta” zeka geriliği, milyonlarca diyabet vakası ve anne plasentasındaki kirlilik parçacıklarının kanıtını içeren  son keşifler ile zehirli havanın birçok zararını gösteren yeni çalışmalara tanıklık ediyoruz.

Health and Environment Alliance (Sağlık ve Çevre Birliği) ‘nin 2015 yılında yayımladığı Ödenmeyen Sağlık Faturası raporuna göre Türkiye’deki termik santrallerden kaynaklı kirletici salımlarının yıllık toplam sağlık maliyeti 2,9 -3,6 avro.

Kaynak: Ödenmeyen Sağlık Faturası: Türkiye’de Kömürlü Termik Santraller Bizi Nasıl Hasta Ediyor?, 2015; HEAL (Health and Environment Alliance)

Neira, hava kirliliğinden kaynaklanan zararın ezici kanıtları göz önünde bulundurulduğunda, hava kirliliği ile baş edemeyen herhangi bir politikacının gelecek nesillere ve yasalara göre sert bir şekilde yargılanacağını söyledi. “Bundan 10 yıl sonra vatandaşlar uğradıkları zarardan dolayı mahkemeye çıkmaya başladığında, politikacılar ‘biz bilmiyorduk’ diyemez. Hepimiz kirliliğin büyük hasarlara neden olduğunu ve bunun önlenebileceğini?biliyoruz. Şimdi topluca çok dramatik ve acil bir şekilde tepki vermemiz gerekiyor.” diye ekledi.

Dünya Sağlık Örgütü’nün İlk Uluslararası Hava Kirliliği ve Sağlık Kongresi 30 Ekim – 1 Kasım tarihleri arasında Cenevre’de gerçekleşti.

Temiz Hava Hakkı Platformu’ndan Prof. Dr. Kayıhan Pala

DSÖ ilk uluslararası Hava Kirliliği ve Sağlık Kongresini geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirdi. Kongreye Türkiye’den Temiz Hava Hakkı Platformu adına katılan Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala, kongre sonrası verdiği röportajda  “Konferansa yaklaşık 900 kişi katılıyor, ancak ülkemizden ne Sağlık Bakanlığı’ndan ne de Çevre Bakanlığı’ndan temsilci bulunmuyor. Katılımcı listesine göre Türkiye’den yalnızca iki katılımcı var, Türk Tabipleri Birliği adına ben ve Türk Toraks Derneği adına Prof. Dr. Hasan Bayram. Biz Temiz Hava Hakkı Platformu olarak Türkiye’de hava kirliliğine ilişkin mevcut durumu ve çözüm önerilerimizi hazırladığımız bir politika notunu toplantı katılımcılarıyla paylaştık.” şeklinde açıklamada bulundu.

 

Haber: Ece Çakanel  (Yuva Derneği – Gönüllü Çevirmeni) ve Emine Özkan (Yuva Derneği – Ekoloji Çalışmaları Sorumlusu)

(Yuva Derneği, GuardianYeşil Gazete)