Ana Sayfa Blog Sayfa 2677

South Park 12 yıl sonra iklim değişikliğini inkar etmekten vazgeçti

Spoiler içerir :)

Televizyon dünyasının en liberal dizilerinden South Park, 22 sezondur kara mizah ile güncel konulara parmak basarken hemen hemen her şeyle ve herkesle alay ediyor. Ancak bu sezon yayınlanan son iki bölümünde, 12 sene önce alay etmiş olduğu bir konu hakkında özür diledi ve durumun gayet gerçek ve ciddi olduğunu kabul etti.

2006 yılında Al Gore’un Uygunsuz Gerçek (An Inconvenient Truth) belgeselinin Sundance Film Festivali’nde gösterilmesinden sonra South Park’ın yaratıcıları Trey Parker ve Matt Stone küresel ısınma konusunda hiç ikna olmamış olacaklar ki 10. sezonda (pek de sempatik şekilde göstermedikleri) Al Gore’u felaket tellalı olarak lanse etmiş, iklim değişikliğinin önemsenmeyecek bir konu olmadığını ima etmişlerdi. İlgili bölümde Al Gore herkesi AdamAyıDomuz (ManBearPig) adlı yaratık hakkında uyarmaya çalışır, ona karşı harekete geçmeye çağırır, ancak kimse varlığına inanmaz çünkü bu canavar aslında kılık değiştirmiş ve ilgi çekmeye çalışan Al Gore’un kendisidir. ManBearPig, iklim değişikliğinin metaforudur.

12 yıl sonra, Parker ve Stone hata etmiş olduklarını anlamış olacaklar ki yayınlanan son bölümde durdurulamayan California yangınının sebebi olan ManBearPig, South Park’a döner. Bu defa gözle görülür gerçeklikte olmasına rağmen kasaba sakinleri inananlar ve inanmayanlar olarak ikiye ayrılmıştır. Çocuklar Al Gore’u bulup ona inanmadıkları için özür dilerler ve yaratıkla mücadele için yardım isterler. Ancak yaratık şeytanın bile ölümüne sebep olacak kadar güçlüdür. ManBearPig’e yenilen şeytan, son zamanlarda sözünü dinleyen insanların uğruna öldüğü için huzurla gökyüzüne yükselir. Kasaba sakinlerinin çoğu “Red Dead Redemption 2” adlı video oyununu oynamakla meşguldür, geri kalanları ise “Endişelenmeye Başlamalı Mıyım?” seminerlerine katılmaktadır. Hatta biri ManBearPig’in ailesini öldürüp evini yok ettiğini söyler ve endişelenmeye başlamalı mı diye sorar.

Güzel soru. Endişelenmeye ne zaman başlayacağız?

Dizide, ManBearPig’in insanları öldürmesinin sebebi, önceki jenerasyonun yaptığı bir anlaşmadır. Büyükbabalar ve büyükanneler, havalı arabalar ve eğlenceli dondurmalar karşılığında uzun yıllar sonra milyonlarca kişinin ölümüne izin veren bir anlaşma yapmıştır. Ne kendilerinin ne ailelerinin bu günü göreceklerini düşünmemişlerdir ve şimdi bu yaratıkla savaşmak, torunlarına, yeni jenerasyona düşmektedir. Yırtıcı pençeleriyle etrafta terör estiren ManBearPig takım elbiselerle kibarca anlaşma yapmaya oturur. İnsanlar Red Dead Redeption 2 oynamayı bırakıp soya sosu tüketmekten vazgeçerse zarar vermeyi bırakıp gideceğini söyler. Fakat insanlık bunun yerine birkaç sene sonra üçüncü dünya ülkelerindeki çocukların hayatına karşılık anlaşmayı imzalar.

İnsanlığın en karanlık taraflarını vurgulamakta usta olan diziden oldukça kinik bir dokunuş daha. İlk bölümlerinden bu yana akılsız, bencil ve korkak olan insanların doğruyu yapma şanslarını hep geri çeviriyor olduğunu hatırlatmakta. Sanal dünyalara saklanarak gerçeklerden kaçanları, ihtiyaçları olmayan şeyleri tüketenleri, küresel ısınmayı inkar edenleri, yaşanan anormal doğa felaketlerini görmezden gelenleri de bu sınıfa yerleştirmeleri, şimdiye kadar aynı dar görüşlülüğe sahip olan Parker ve Stone’un bu iki bölümlük özrü hala değişim için bir umut olduğunun göstergesi.

South Park’ın yaratıcıları Trey Parker ve Matt Stone

12 yıl önce South Park gibi kitlelere ulaşan ve özellikle genç nesilleri etkileyen pek çok popüler yapım iklim değişikliğini ciddiye almış olsaydı, belki de şu anda başka bir noktadan konuşuyor olabilirdik. Ama dizide de söylendiği gibi, “doğru olanı yapmak için asla geç değildir”.

 

Rana Söylemez

[Yaşadım Diyebilmek[ Absürt bir serüven ve mutlu son 3 – Şahin Tekgündüz

Zorlu ama keyifli günler 

Haluk Yetiş’e gönderdiğimiz şartlarımızı bildiren mektuba dört gün sonra ekindeki sözleşmeyle birlikte yanıt geliyor. “Şahin Bey, göndereceğiniz kaparoya, nakliye ve montaj giderlerini karşılamak üzere lütfen yedi bin beş yüz lira daha ekleyin ve bu meblağı, ikinci ödeme olan yirmi beş bin liradan mahsup edin. Bu değişikliği de ihtiva eden sözleşme ekte, ben de önümüzdeki hafta Ankara’ya geleceğim; müsait olursa Orhan Hekimoğlu da benimle gelecek, yeri görmek istiyor, etraflıca konuşuruz. Hayırlı olsun…” (O yıllarda telefon ve telgraf dışındaki en seri haberleşme aracı, üzerinde ‘Par Avion’ yazan özel zarflar içinde uçakla gönderilen mektuplardı.)

Güzel sekreterimiz Öjeni Levi’nin “Şahin Bey gözünüz aydın, sonunda sizin dediğiniz oldu, tebrik ederim” diyerek önüme koyduğu sözleşmeyi dikkatle okuyorum. Kaparoyla birlikte ödenmesi istenen yedi bin beş yüz lira dışında benim gönderdiğim şartların tümü cümlelere bile dokunulmadan sözleşmeye aktarılmış. Yapılacak iş, Eskişehir’den sağlanan yirmi sekiz bin lirayı, yedi bin beş yüz lira ekleyerek İstanbul’a havale etmek. O dönemin altyapı inşaatlarında önemli bir firma olan Kiska Holding müşterimiz. Bağlı şirketlerinden Sutek’in ortağı ve yöneticisi Cevdet Kösemen ise aynı zamanda ‘abi’ diye hitap ettiğimiz yakın dostumuz. Ondan, devam eden işle ilgili bir ön ödeme istemeye karar veriyoruz. Cevdet Abi matbaa kurduğumuzu öğrenince bizim istediğimizin iki katı ödeme yapıyor ve İstanbul’un beklediği kaparoyu havale edebiliyoruz. Önümüzdeki ikinci sorun Orhan Hekimoğlu gelmeden matbaanın kurulacağı yeri bulmamız. Küçükesat’taki bina sahibinin avukatıyla bir an önce  görüşmem lazım.

Bu arada Nihat Asyalı ve eşi Süheyla’ya aylar önce ailece verdiğimiz bir söz var. Süheyla Merkez Bankası’nın dış ilişkiler bölümünde çalışıyor ve hemen her yaz tatillerini bankanın Gümüldür’deki tesislerinde geçiriyorlar. Temmuzun başlarındayız. Ağustos ayı için bizi de davet ediyorlar; Hacettepe Hastanesi ameliyathaneler baş hemşiresi olan eşim bir ay süreyle tesisin hemşireliğini üstlenecek ve herhangi bir ücret ödemeyeceğiz. Bir yandan matbaa satın almanın bir yandan da tatili bedavaya getirmenin çelişkileri içindeyim. Gümüldür’e gidebilmemiz için matbaanın taşınıp kurulması ve deneme baskısının tamamlanması gerekiyor. Önümüzde dağ gibi sorunlar beni bekliyor. Matbaanın İstanbul’dan gelecekler dışındaki eksiklerini tamamlamak, kadrosunu oluşturmak ve en önemlisi de müşteri ve iş bulmak… Başıma ne büyük dertler açtığımı düşündükçe uykularım kaçıyor.

Çözüm rakı masasında

Küçükesat’taki binanın sahibinin avukatı Gültekin Bey’in adını bir yerlerden hatırlıyorum ama bir türlü çıkaramıyorum. Kafamdaki soruyu akşam karım cevaplıyor. Gültekin Bey, onun yakın arkadaşı Hamiyet’in kocası. Altı ay kadar önce bir başka arkadaşının Balin Otel’deki düğününde büyük bir yuvarlak masada birlikte olmuşuz. Gerekirse bu tanışıklığı kullanacağımı düşünüyorum ve onu, maun lambriler, mobilyalar, deri koltuklar ve pahalı halılarla döşeli yazıhanesinde ziyaret ediyorum. O dekora uyacak yapıda ve kiloda ve genç denilecek yaşta bir Laz. Yeniden tanışma ve hal hatır sormadan sonra konuya giriyoruz; müvekkilinin on beş bin lira kira, bir kefil ve üç aylık peşin istediğini söylüyor. Tahmin ettiğim bir durumla karşılaştığım için şaşırmıyorum. Binayı bu şartlarda kiralayabilmemiz elbette mümkün değil. Yeni bir yatırım içinde olduğumuzu, ancak on bin lira kira ödeyebileceğimizi üç aylık peşin de veremeyeceğimizi, kefil bulmanın ise sorun olmadığını anlatıyorum. Gültekin Bey mülk sahibi Hüsamettin Bey’in yakın akrabası olduğunu, teklifimizi ileteceğini ama kabul edilmesini pek mümkün görmediğini söylüyor. Laz inadı tutmasından korktuğum için tartışmaya girmiyorum ve ortaklarımla konuşacağımı söyleyerek ayrılıyorum. Anladığım kadarıyla, müvekkili nezdinde ağırlığı olan bir avukat.

Kafamdaki plan onu eşiyle birlikte evde yemeğe davet etmek ve pazarlığı rakı masasına taşımak. Düşünmemi karıma açıyorum o da destekliyor, hattâ Hamiyet’i de devreye sokabileceğini söylüyor. İki gün sonra evde mükellef bir rakı sofrası hazırlanıyor; ben de Sıhhiye pazarındaki balıkçım Halil’den bir büyük turna balığı alıyorum. Rakı erbabını baştan çıkarıcı bir manzara. Gültekin Beyler ellerinde büyük bir buketle gelip masaya kuruluyorlar. Konuyu açmamaya dikkat ediyorum. Rakı işlevini aksatmıyor, iyiden iyiye senlibenli durumdayız ama Gültekin Bey biraz sıkıntılı ve sanki mahcup. Laf lafı açıyor, konu matbaaya ve binaya gelince ben, sohbetin havasından algıladığım duyguyla matbaa ve bina konusuna girip, matbaayı TİP’e destek sağlamak için kurduğumuzu çıtlatıyorum. Ok ânında hedefine ulaşıyor ve Gültekin Bey’in gözünde bir ışıltı beliriyor. Birden yağa kalkıp kaldırıyor, Karadenizli şivesiyle “Şahinciğim niye daha önce söylemedin bunu, takma be kafana, senin kefilin benim… Hüsam dürzüsünü de ikna ederim; on bir bine bağlayalım kirayı olsun bitsin, peşini de boş ver…” diyor. Masa birden şenlik havasına dönüyor, kalkıp öpüşüyoruz ve bu cesur kararı kutluyoruz. Ertesi gün de ortaklarım beni kutluyor. Kiranın üç binini OPA, sekiz binini de matbaa şirketinin ödemesini kararlaştırıyoruz.

MAYA Matbaacılık Yayıncılık Ltd. şirketi oluşuyor

Sırada bir de kurulması gereken yeni şirket var. Ortaklarla uzun uzun tartıştıktan sonra şirketin aynı zamanda yayıncılık da yapmasını kararlaştırıyoruz ve adını MAYA (Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti.) koyuyoruz. İlk işim, logo için Bülent Erkmen’i aramak oluyor.

Kira kontratını imzaladıktan sonra üst ve orta katın boya ve badanasına hızla girişiyoruz. Matbaa katında ise verandanın kapatılması ve zeminin güçlendirilmesi işi başlıyor. Bu arada Haluk Bey telefon ediyor, makinelerin söküm ve revizyon işine başladıklarını, birkaç gün içinde Orhan Bey’le birlikte Ankara’ya geleceklerini, haftaya da makinelerin nakledileceğini bildiriyor. Onları garda karşılayıp doğruca yeni yerimize götürüyorum. Binayı çok beğeniyorlar. Orhan Bey, “Tam bir butik matbaa mekânı, hayırlı olsun” diyor. Haluk Bey eski tüfek, Ankara’da özellikle TİP çevresinde çok yakın dostları var. Matbaaya TİP’in de katıldığını öğrenince çok mutlu oluyor “Şahin Bey bizi köşeye sıkıştırmakta ne kadar haklı olduğunuzu şimdi daha iyi anlıyorum. Çok isabetli bir iş yaptınız, elimden geldiğince destekleyeceğim sizi” diyor ve dostlarını ziyarete gidiyor.

Ankara küçük yer, matbaa kurmakta olduğumuz haberi hızla yayılıyor. O yıllarda Ankara’da ofset matbaa sayısı az, en büyüğü de Ajanstürk; baskı kalitesi açısından ise Tarih Kurumu Basımevi ve Dönmez Ofset en ön sırada. Ajanstürk’ün DİSK’e (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) bağlı Basın İş Sendikası’yla yaptığı toplu sözleşme görüşmeleri olumsuz gelişiyor. Ajans Türk çalışanlarından mücellithane (cilt atölyesi) şefi ve sendika sözcüsü Mehmet Varan hiç beklenmedik bir anda bana geliyor. Görüşmelerin greve doğru gittiğini, istediğim anda istediğim elemanı getirebileceğini söylüyor. Kadroyu oluşturma konusunda bu görüşme son derece önemli.

Netâmeli tatil ve sonrası

Üst katın onarımı tamamlandığı için OPA taşınıyor, ben makinelerin gelmesini bekliyorum. Makine montajları biter bitmez Nihatlarla Gümüldür’e gideceğiz. Aslında hiç içimden gelmiyor bu tatil. Bunca iş ve bunca sorun varken tatil yapmak neyimize; ama söz verdik bir defa, üstelik eşimin adı nöbetçi hemşire olarak turistik tesise bildirildi bile. Oğlum Can’ın birinci doğum günü olan 20 Temmuz’da makinelerin ve diğer donanımın yüklü olduğu büyük bir kamyon dayanıyor kapıya. Ertesi gün de yardımcısıyla birlikte Orhan Bey geliyor. Makinelerin kurulması ve deneme baskıları uzun sürmüyor. Ama matbaanın iş yapabilmesi için kadro dahil, daha bir yığın eksik var. Gümüldür tatilini iptal etmek için çevirmediğim dolap kalmıyor ama ortaklarım dahil kimseyi ikna edemiyorum. Matbaanın işler duruma gelmesi için gerekenleri tatil dönüşüne bırakıp OPA’nın Anadol Steyşın arabasıyla Süheyla ve Nihat Asyalı, bir yaşındaki oğlum, karım ve ben Gümüldür’e doğru yola çıkıyoruz. Aklım Ankara’da, gözüm yollarda Merkez Bankası’nın tatil köyüne ulaşıyoruz. Tatil havasına uyum sağlamam zaman alıyor. İlk işim Ankara’yla görüşebileceğim telefonu keşfetmek.

 

Ankara’yla bir telefon görüşmesinde Özkan matbaa haberinin iyice yayıldığını, Ankara Mimarlar Odası ile İnşaat Mühendisleri Odası’nın aylık dergilerini basıp basamayacağımızı sorduklarını, matbaanın en erken bir-bir buçuk ay sonra üretime geçebileceğini söylediğini bildiriyor. Türk Dil Kurumu’ndan da yakın dostum Ali Püsküllüoğlu aramış. Matbaa işini duymuş olabilir sevgili Ali. Haberin sevindirici olmasına rağmen, orada olmadığım için huzursuzum. Akşam deniz kenarındaki rakı masaları, sıcak sohbetler, deniz sefaları ve Nihat’la hararetli tavla partileri bile huzursuzluğumu gideremiyor. Günleri sayıyorum.

Troklearis nedir bilir misiniz?

Tatilin tam ortasındayız; bir sabah sersemleyerek kalkıyorum yataktan. Üzerimde, özellikle gözlerimde bir gariplik var, her şeyi çift görüyorum. Uyku sersemliğine veriyorum ve birazdan geçer diye düşünüyorum. Huzursuzum. Kahvaltıda tedirgin hâlim önce karımın dikkatini çekiyor “Akşamki rakıdandır” diyor. Bunu, onun sıradan tepkisi olarak değerlendirip üzerinde durmuyorum. Gözlerimi ovuşturmama, sağa sola oynatmama rağmen değişen bir şey yok. Başımı yana eğdiğimde normal görüyorum, yoksa önümdeki iki çay bardağından hangisini alacağımı kestiremiyorum. Kahvaltıdan sonra kampın doktoruna gidiyorum, sorunun kendisini ilgilendirir bir yanı olmadığını, bir gözcüye gitmemiz gerektiğini söylüyor. Huzursuzluğum huysuzluğa dönüşüyor; geçer umuduyla odaya gidip yatıyorum ve uyumaya çalışıyorum.

Ertesi sabah da aynı durumda kalkınca bir göz doktoruna görünmem gerektiğine karar veriyoruz ve Nihat’la İzmir’e gidiyoruz. Alsancak’ta sora soruştura bir göz doktoru buluyoruz. Yaşlıca, askerlikten emekli doktor şikâyetlerimi dinleyip muayene ettikten sonra “Durum biraz ciddi görünüyor, ama maalesef kesin bir teşhis koyamadım. Gözlerinizde belli sorun yok, muhtemelen göz sinirlerinizle ilgili…” diyor. Ankara’dan Gümüldür’de tatil için geldiğimizi öğrenince bir an önce Ankara’ya dönüp bir hastanede muayene olmamı öneriyor ve gözlerimi dinlendirmem, kesinlikle araba kullanmamam gerektiğini söylüyor. Bu gelişme huzursuzluğuma bir de panik havası katıyor. Ankara’ya dönme kararı veriyoruz. Karımın üstlendiği hemşirelik görevini bırakmak zorunda kalması anlayışla karşılanıyor. Herkes arabayı orada bırakıp otobüsle dönmemiz konusunda ısrarcı oluyor, hattâ baskı yapmaya kalkışıyorlar ama benim berbat bir inatçı olduğumu bilmiyorlar.

Ertesi gün arabayı yavaş kullanmam ve sık sık mola vermem önerileri arasında edindiğimiz yeni dostlara ve Nihatlara vedâ edip yola koyuluyoruz. Araba kullanırken önümü çift görmemek için başımı iyice sola yatırmak zorunda kalıyorum. Bu da bir süre sonra boynumun ağrımasına sebep oluyor ve ağrı giderek artıyor. Yapmam gereken tek şey olabildiğince hızlı gitmek ve bir an önce eve ulaşmak. Öğle yemeği için ara verdiğimiz benzinlikte arabanın port bagajına bağladığımız pusetin yerinde yeller estiğini görüyoruz. Hızın yarattığı rüzgâr bağlantılarını koparmış ve uçurmuş. Ankara’ya on beş gün önce geliyoruz ama boynumun tutulmasından iki gün evden çıkamıyorum. Çıkar çıkmaz da Ankara’nın en ünlü göz hekimi Cahit Örgen’in karşısında buluyorum kendimi. Cahit bey muayene edip beni dinle yaşantımla ilgi birtakım sorular da sorduktan sonra,

Bu tipik bir troklearis felci; aşırı yorgunluk ve gerginlikler sonucunda görülür, bunları bertaraf etmezseniz gözlerinizi bile kaybedebilirsiniz. Ben göz sinirlerinizi güçlendirmek için size birtakım ilaçlar yazacağım ama aslında bir psikiyatrist hastasısınız, var mı tanıdığınız yoksa ben mi tavsiye edeyim?” diyor. Donup kalıyorum. Önümde beni bekleyen dev gibi sorunları düşünüp daha da geriliyorum.

Ertesi gün psikiyatrist Vâkıf Özkul’un muayenehanesindeyim. Vâkıf çok yakın aile dostum, arkadaşım. Özel yaşantımı da yakından bilir. Başıma gelenleri de bütün ayrıntısıyla anlatıyorum. “Senin inatçı domuz olduğunu bilirim ama mâdem bana geldin, hekim olarak üzerime düşeni yapıp, her şeyi açık açık söyleyeceğim” diyor ve sıralıyor:

Ağır bir depresyon yaşıyorsun, sâkinleştirici ilaçlar vereceğim ama asıl yapman gerekenler önemli. Şu matbaa işini tümüyle başkasına havale edeceksin bir, işinden, evinden, karından, çocuklarından tümüyle kopup en az üç ay bir köyde yaşayacaksın iki, televizyon, gazete, kitap okumayacaksın üç, bol bol gezip tozup, köylülerle, çocuklarla dostluk kurup hoş vakit geçirmeye çalışacaksın dört, üç ay sonra da evine uğramadan bana geleceksin ve durumunu anlatacaksın beş…” Ağın’lı olduğu için beni Ağın’ın yakın köylerinden birine gönderebileceğini, orada yakın hısımlarının çiftliği olduğunu ve beni el üstünde taşıyacaklarını söylüyor. Bön bön bakıyorum ona…

Haftaya:

Absürt Bir Serüven ve Mutlu Son

-4-

Çivi çiviyi söker mi?

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

Turgut Tarhanlı, Bora Sarı ve Asena Günal serbest!

Bu sabah gözaltına alınan 13 kşi arasında yer alan Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, Asena Günal ve Bora Sarı ifade sonrası serbest bırakıldı.

Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Turgut Tarhanlı ile Anadolu Kültür’ün Genel Koordinatörü Asena Günal ve Bora Sarı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında ifadeleri alındıktan sonra yurt dışına çıkış yasağı konularak serbest bırakıldı.

Bir yılı aşkın süredir iddianamesi hazırlanmadan tutuklu bulunan Osman Kavala‘nın yönetim kurulu başkanı olduğu Anadolu Kültür’e yönelik 4 ilde operasyon yapıldı. İstanbul, Adana, Antalya ve Muğla’da yapılan operasyonda 13 isim gözaltına alınmıştı.

Halen gözaltında bulunan isimler şöyle: Ali Hakan Altınay (Açık Toplum Vakfı Yönetim ve Danışma Kurulu Başkanı), Meltem Aslan Çelikkan (Anadolu Kültür Genel Koordinatörü), Yiğit Ali Ekmekçi (Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkan Vekili), Ayşegül Güzel (Anadolu Kültür), Çiğdem Mater (Anadolu Kültür Danışmanı), Prof. Dr. Betül Tanbay (Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümü öğretim üyesi), Hande Özhabeş (Sivil Toplum Geliştirme Derneği İletişim Koordinatörü), Filiz Telek (Anadolu Kültür), Yiğit Aksakoğlu (İstanbul Bilgi Üniversitesi STK Eğitim ve Araştırma Birimi).

Soruşturma kapsamında haklarında gözaltı kararı bulunan 7 kişi için çalışmalar devam ediyor.

 

(T24, Bianet, Diken)

Kuzey Kaliforniya yangınlarında can kaybı artmaya devam ediyor: 63 ölü, 631 kişi kayıp

Kaliforniya eyaletinin kuzeyinde ve güneyinde geçen hafta başlayan iki ayrı yangında can ve mal kaybı artmaya devam ediyor. Yangınların nedeni henüz araştırma aşamasındayken elektrik tedarik şirketine dava açıldı. İklim değişikliğinin yangınların sıklığını ve şiddetini arttırdığı konusunda fikir birliği var.

Camp Fire yangını eyaletin kuzeyinde, San Francisco’nun kuzeybatısında Butte County’de 8 Kasım’da başlamıştı. Camp Fire yangınında ölü sayısı 63’e, kayıp kişi sayısı 631’e yükseldi. Kaliforniya Orman ve Yangın Koruma Dairesi Cal Fire’ın son güncellemesine göre, 570 kilometrekarelik bir alana yayılan ve şu ana kadar sadece %40’ı kontrol altına alınabilen Camp Fire yangınında 9 bin 700 ev, 290 ticari yapı yandı, 15 bin yapı da tehlike altında. 26 bin nüfuslu Paradise kasabasını tamamıyla yok eden Camp Fire, Kaliforniya tarihindeki en ölümcül yangın olarak kayda geçti.

Kaliforniya eyaletinin güneyinde yine 8 Kasım’da Los Angeles ve Ventura County’de başlayan Woosley yangınında ise şu ana kadar 2 kişi öldü, 3 itfaiye personeli yaralandı. Cal Fire’a göre, 398 kilometrekareyi etkisi altına alan Woosley yangının %62’si kontrol altına alındı. Malibu ve Calabasas gibi Hollywood yıldızlarının yaşadığı bölgelere de ilerleyen yangında, 528 yapı yandı, 157 yapı zarar gördü. 57 bin yapı ise hala tehlike altında.

Cal Fire yetkililerine göre yangınların tamamıyla söndürülmesi güneyde (Woosley) bir haftayı, kuzeyde (Camp Fire) ise ay sonunu bulabilir.

Yangınların nedeni araştırılıyor, elektrik tedarikçisi PG&E’ye dava açıldı

Toplam 9 bin itfaiye personelinin söndürmeye çalıştığı Camp Fire ve Woosley yangınlarının başlama nedenleri henüz araştırma aşamasında. Ancak Salı günü, elektrik ve gaz tedarikçisi PG&E yangın başlamadan kısa süre önce bölgede bir elektrik kesintisi yaşandığını ve bir elektrik iletim kulesinde arıza meydana geldiğini açıkladı. Bunun üzerine San Francisco Yüksek Mahkemesi’nde PG&E’ye ihmal davası açıldı. Davanın avukatı 20’nin üzerinde davacıyı temsil ettiğini ve maddi tazminat istemiyle, jüri davası istediklerini belirtti. Bu gelişmelerin ardından PG&E’nin hisse senedi fiyatları dün (Perşembe) son 15 yılın en düşük seviyesine indi.

İklim değişikliği yangınların sıklığını ve şiddetini arttırıyor

ABD Başkanı Donald Trump yangınların başlamasının ardından Twitter üzerinden “kötü orman yönetimi” açıklamasında bulunmuş ve eyalet yetkililerini federal bütçeden bölgeye aktarılan fonu kesmekle tehdit etmişti. Vali Sözcüsü Evan Westrub Trump’ın açıklamalarını “budalaca ve bilgisizce” diye tanımlamıştı. Pazartesi günü Trump, Kaliforniya Valisi Jerry Brown‘ın talebi üzerine bölgeyi büyük felaket alanı ilan ederek federal bütçeden acil durum fonunun aktarılmasını sağlamıştı.

Bölgede, 1970’lerden bu yana, iklim değişikliğine bağlı olarak havaların ısınmasıyla birlikte kuraklığın arttığı ve yangın mevsiminin uzadığı belirtiliyor. Kaliforniya eyaletindeki en büyük 20 yangının 15’i ise son 18 yılda yaşandı.

Los Angeles İtfaiye Şefi Daryl Osby AP’ye yaptığı açıklamada: “Normalde yılın bu zamanı Güney Kaliforniya’da yangın olduğunda, Kuzey Kaliforniya’dan destek alabiliyor olurduk çünkü orada zaten önemli miktarda yağış, hatta kar görülmüş olurdu. Tüm eyalette yaşadığımız bu durum, iklim değişikliği yaşadığımızı ve öngörülebilir bir gelecekte de yaşamaya devam edeceğimizi açık bir biçimde gösteriyor,” dedi.

Vali Brown, Ağustos ayında bu şiddetli yangınların artık eyalet için “yeni olağan durum” olduğunu ve iklim değişikliği kaynaklı kuraklık ve ısınmanın yangın mevsiminin şiddetini arttırdığını ifade etmişti. Penn State Üniversitesi Atmosferik Bilimler Profesörü Michael Mann ise Vali Brown’a cevaben, “yeni olağan durum” tanımın sanki yeni bir evrede olduğumuz ve burada kalacakmışız gibi anlaşılabileceğine dikkat çekmiş ve durumun daha da vahim olduğunu vurgulayarak, “Fosil yakıt yakmaya ve atmosfere karbon salmaya devam edersek, gezegenin yüzeyini ısıtmaya devam edeceğiz. Kuraklıklar ve sıcak hava dalgaları ve süper fırtınalar ve seller ve yangınlar daha da kötü olacak,” açıklamasında bulunmuştu.

Haber: Ayşe Bereket, Yeşil Gazete

(ABC, Bloomberg, Cnbc, Cnn, Kaliforniya Orman ve Yangın Koruma Dairesi Cal Fire, Time, Yeşil Gazete)

Ekonomik krizin kadın emeğine etkileri Mülkiyeliler’de tartışılıyor

Ekonomik krizin, kadın emeği üzerindeki etkisi 20 Kasım’da Mülkiyeliler’de tartışılıyor.

Mülkiye Emek Araştırmaları Merkezi, “Kriz ve Emek” panellerine devam ediyor. Mülkiyeliler Birliği’ne bağlı olarak faaliyetlerini sürdüren Merkez’in ikinci paneli “Kriz ve Kadın Emeği”.

20 Kasım 2018 Salı akşamı saat 18.30’da düzenlenecek panelin konukları Melda Yaman ve Emel Memiş. Moderatör ise Özgür Millioğulları Kaya.

Panel, Konur Sokak no:1-Çankaya/Ankara adresinde bulunan Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi Teras katta düzenleniyor.

 

(Gazete Duvar)

İrlandalı kadınlardan “‘Dantelli tanga’ giymek tecavüz sanığını nasıl beraat ettirir” isyanı!

İrlanda’da, 17 yaşındaki genç bir kadına tecavüz eden 27 yaşındaki bir adamın avukatının genç kadın için  “Dantelli bir tanga giyiyordu” diyerek savunma yapmasının ardından beraat etmesi protesto ediliyor. Başta başkent Dublin olmak üzere Cork ve Lumerick de yüzlerce kadın sokağa çıkarak kararı protesto etti.

İrlandalı Milletvekili Ruth Coppinger de kararı parlamentoda dantelli bir tanga göstererek “rutin kurban suçlama” kültürünü protesto etti.

Kolundan dantelli bir tanga çıkartan Coppinger “Burada bir tanga göstermek mahcup edici olabilir. Sizce bir tecavüz kurbanı ya da bir kadın iç çamaşırının mahkemede yersizce gösterildiğinde ne hissediyor?” dedi.

İrlandalı Milletvekili Ruth Coppinger

Geçen yıl da Kuzey İrlanda’da iki ünlü rugby oyuncusu tecavüz suçlamasından beraat etmiş ve bu vaka da Hem İrlanda Cumhuriyeti hem de Kuzey İrlanda’da tepki çekmişti.

Başkent Dublin de dahil bazı kentlerde eylem yapılması planlanıyor. Sosyal medyada eylemleri organize eden sosyalist feminist grup Rosa, “mahkemelerde kurbanların suçlanmasına son” protestoları yapılacağını bildirdi.

Dublin, Cork, Limerick ve Waterford kentlerinde eylemler yapılacağı belirtiliyor.

 

(Artı Gerçek, BBC Türkçe)

Yeryüzü bir ölüm sarmalına girmiş durumda, bizi kurtarmak için radikal eylem gerekecek – George Monbiot

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Hayatları değiştirecek türden bir andı yaşadığımız. Geçen hafta Yokoluş İsyanı grubu iklim aktivistlerinin basın toplantısında biz basın mensuplarından ikisi, toplantıyı düzenleyenleri, hedeflerinin gerçekçi olup olmadıkları konusunda sıkıştırdı. Örneğin Birleşik Krallık karbon salımlarının 2025 yılına kadar net olarak sıfıra indirilmesini talep etmişlerdi. Bazı orta düzey hedefler peşinde koşmak daha iyi olmaz mıydı diye sorduk biz de.

Lizia Woolf adında bir genç kadın öne çıktı. Daha önce konuşmamıştı, ama cevabındaki tutku, keder ve öfke tam anlamıyla inandırıcıydı. “20 yaşında biri olarak benden neyle yüzleşmemi, geleceğim ve hayatımla ilgili olarak neyi kabullenmemi istiyorsunuz? … Bu bir olağanüstü hal. Yokoluşla karşı karşıyayız. Böyle sorular sormakla, kendimi nasıl hissetmemi bekliyorsunuz?” Ona verecek cevabımız yoktu.

Daha yumuşak hedefler siyasi açıdan gerçekçi olabilir, ama bunlar fiziksel açıdan gerçekdışı. Yalnızca varoluş krizlerimizle aynı oranda değişimler bize bu krizleri önleme konusunda bir şans yaratabilir. Umut barındırmayan gerçekçilik, ve sorunun etrafında dolaşıp ıvır zıvırla uğraşmak bizi bu belanın içine soktu zaten. Bizi bu pislikten çıkaracak da değil.

Kamuya mal olmuş şahsiyetler çevresel değişiklikler sanki doğrusal ve kademeli bir şekilde olacakmış gibi konuşup öyle hareket ediyorlar. Ama yeryüzünün sistemleri hayli karmaşık; karmaşık sistemler de baskıya doğrusal şekilde karşılık vermezler. Bu sistemler birbiriyle ilişkiye geçtiğinde (dünyanın atmosferi, okyanusları, arazi yüzeyleri ve hayat formları, araştırmalar daha kolay yapılabilsin diye kendilerine ayrılmış kutularda öyle sessiz sakin oturup durmazlar), değişim karşısında hayli öngörülemez tepkiler verirler. Küçücük sapmalar vahşice dallanıp budaklanabilir. Devrilme noktalarının da, biz onları geçene kadar görünmez halde kalmaları olasıdır. Öyle ani ve derin durum değişiklikleri görebiliriz ki herhangi bir sürekliliği güven içinde varsaymak mümkün olmayabilir.
Hayatımızın bağlı bulunduğu pek çok yaşam destek sistemlerinden – topraklar, yeraltı suları, yağışlar, buzlar, rüzgâr ve akımların örüntüleri, tozlayıcılar, biyolojik bolluk ve çeşitlilik – sadece birinin bozulması, her şeyin kayıp gitmesi için yeterlidir. Örneğin, Arktik deniz buzlarının erimesi belli bir noktayı geçince, bu olayın tetikleyeceği pozitif geri beslemeler (mesela daha koyu renkte suların daha çok ısı emmesi, permafrost tabakasındaki erimenin metan gazını açığa çıkarması, kutuplardaki anafor ve burgaçlanmalarda kaymalar olması) kontroldan çıkmış iklim yıkımını durdurulamaz hale getirebilir. Örneğin, Genç Dryas diye adlandırılan dönem bundan 11,600 yıl önce sona ererken, sıcaklıklar on yıl içinde 10C derece yükselmişti.

Böyle bir çöküşün henüz önlemez olduğunu, ya da buna uygun çapta büyük bir karşılık verilmesinin teknik ya da ekonomik olarak imkânsız olduğu kanısında değilim. ABD 1941’de ikinci dünya savaşına girdiğinde ülkenin sivil ekonominin yerine askeri ekonomiyi geçirmesi birkaç ay içinde gerçekleşmişti. Jack Doyle’un Taken for a Ride adlı kitabında kaydettiği gibi, “Bir yıl içinde General Motors şirketi sıfırdan başlayarak bin Avenger, bin de Wildcat uçağını tasarlamayı, donatmayı ve tümüyle imal etmeyi başardı … Pontiac, gemi savar füzeleri imal etmek üzere donanma ile sözleşme imzaladıktan sonra bir yıl içinde, tamamlanmış ürünü dünyanın dört bir yanında deniz nakliye filolarına teslimata başlamıştı.” Ve bütün bunlar, gelişmiş iletişim teknolojisi her şeyi daha hızlı hale getirmeden önceydi.

Sorun politik. Sosyal bilimler profesörü Kevin MacKay, hayranlık verici analizinde medeniyetlerin çöküşünde oligarşinin toplumsal karmaşıklık ya da enerji talebinden çok daha temel bir rol oynamış olduğunu ileri sürüyor. MacKay’e göre oligarkların denetimi, akla uygun karar alma süreçlerini kösteklediğini, zira seçkinlerin kısa vadeli çıkarlarının toplumun uzun vadeli çıkarlarından kökten farklı olduğunu savunuyor. Geçmiş medeniyetlerin “krizlerini çözmek için gereken kültürel ve teknolojik bilgi ve beceriye sahip olmalarına rağmen” neden çöktüklerini bu olgu ile açıklıyor. Ekonomik seçkinler, toplumun arızalanmasından yararlandıkları için, ihtiyaç duyulan çözüm yollarını baltalıyorlar.

Servet ve refahın, politikanın, medyanın ve toplumsal söylemin oligarşinin kontrolunda olması, bizi bugün felakete sürüklemekte olan kapsamlı kurumsal fiyaskoyu açıklıyor. Donald Trump ve kabinesindeki mülti milyonerleri düşünelim; Koch biraderlerin sağcı örgütleri finanse etmesini düşünelim; Murdoch basın-yayın imparatorluğunu ve onun iklim bilimini inkâra yaptığı yoğun yatırımları düşünelim; ya da yeni teknolojilere daha hızlı geçişi engelleyen lobileriyle petrol ve otomotiv şirketlerini düşünelim.

Hükümetler nefes kesici şekilde çuvalladılar tabii ama bu krize cevap verme konusunda sınıfta kalanlar yalnızca onlar değildi. Kamu sektöründe çalışan yayıncılar çevre konusundaki haber ve yayınları sistemli biçimde kestikleri gibi, bir yandan da karanlık fonlarla beslenen lobicilerin düşünce kurumları kılığında boy gösterip kamusal söylemi biçimlendirmelerine ve yüzyüze olduğumuz felaketi inkâr etmelerine göz yumdular. Akademisyenler de, kendilerine fon sağlayanların ve meslekdaşlarının keyfini kaçırmamak uğruna ağızlarına fermuar çektiler.

İçinde bulunduğumuz açmazla mücadele ettiklerini iddia eden kurum ve kuruluşlar bile kendilerini yıkıcı çerçevelerin içine hapsedip duruyor. Geçen Çarşamba Kamu Politikaları Araştırmaları Enstitüsü’nde (IPPR) çevrenin çöküşü konusunda bir toplantıya katıldım. Salonda bulunan insanların çoğu, sürekli büyümenin Yeryüzü sistemlerini ayakta tutmakla bağdaşmaz olduğunu kavramış görünüyordu.

Yazar Jason Hickel’ın belirttiği gibi, yükselen GSYİH’yı küresel kaynak kullanımından ayrıştırmak diye birşey hiç mümkün olmadı ve asla olmayacak da. Yılda 50 milyar ton kaynak kullanımı, yaklaşık olarak Yeryüzü sistemlerinin kaldıracağı sınıra eşit olmakla birlikte, dünya daha şimdiden 70 milyar ton kaynak tüketmekte. Şu andaki ekonomik büyüme oranları ile bu tüketim 2050 yılına kadar 180 milyar tona yükselmiş olacak. Azami kaynak verimliliği, güçlü karbon vergileriyle birlikte uygulandığında bu miktarı en iyi ihtimalle 95 milyar tona indirebilir: bu da çevrenin kaldırabileceği sınırların hâlâ uzak ara ötesinde kalır. Yeşil büyüme, enstitü üyelerinin de kabul etmiş gibi göründüğü üzere, fiziksel olarak imkânsızdır.

Ne var ki, aynı gün, aynı enstitü yeni bir ekonomi ödülü vereceğini ilan etmesin mi? “Büyüme oranlarında kademe atlatacak iyileşmeyi gerçekleştirecek iddialı projelere” verilecek bir ödül. Enstitü, Birleşik Krallık’ta ekonomik büyüme oranlarının en az ikiye katlanmasını sağlayacak fikirler istiyor. Ödülün açıklama bölümünde her zamanki sürdürülebilirlik lakırdıları yer alıyordu ama ödülü verecek jüri üyeleri arasında çevre konularına ilgi göstermiş herhangi bir kişi yoktu.

Çözüm bulmaları için ağızlarının içine baktığımız şahsiyetler, sanki dünyada hiçbir şey değişmemiş gibi yuvarlanıp gidiyorlar. Sanki, bütün bu biriken kanıtlar zihinlerinde en ufak bir iz bırakmamış gibiler. Onyıllardır yaşanan kurumsal çuvallama, sonunda sadece “gerçekçi olmayan” önerilerin – yani ekonomik hayatın başka bir amaca uygun hale getirilmesi ve bunun hemen hayata geçirilmesi gibi önerilerin – artık gezegenin ölüm sarmalını durdurma konusunda gerçekçi bir şansı olduğunu kesinleştiriyor. Ve ancak bu çuvallamış bozuk kurumların dışında ayakta kalanlar bu çabanın önderliğini yapabilirler.

Aynı anda iki görevin birden yerine getirilmesi gerekiyor: Yokoluş İsyanı’nın yaptığı gibi, çöküşü önleme olasılığı uğruna kendimizi ortaya atmak – bu olasılık ne kadar zayıf görünürse görünsün; ve de kendimizi bu uğraşların muhtemel başarısızlığına hazırlamak – bu olasılık da ne kadar korkunç olursa olsun. Her iki görev de yaşayan gezegenle olan ilişkimizin baştan başa gözden geçirilmesini gerektiriyor.

Oligarşinin denetimine karşı meydan okumadan kendimizi kurtaramayacağımıza göre, demokrasi ve adalet kavgası ile çevrenin yıkımına karşı kavga birbirinin tıpatıp aynıdır. Bu krize sebep olanların siyasi eylem sınırlarını belirlemesine izin vermeyelim. Büyülü düşünceleriyle bizi bu iğrençliğin içine sokanların neyi yapıp neyi yapamayacağımızı bize söylemelerine izin vermeyelim.

Yazının İngilizce Orjinali

Açık Radyo için çeviren: Ömer Madra

 

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

 

 

George Monbiot

Tutabilecekleri tek vaatleri; daha çok cezaevi! – Celal Başlangıç

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Erdoğan iktidarı, cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı açısından Türkiye Cumhuriyeti tarihinin rekorunu kırmaya devam ediyor hâlâ.

Türkiye kapsamlı bir anaya değişikliği için referanduma gidiyor…

Yıl 2010. Tarihin bir cilvesi olsa gerek, referandum tarihi 12 Eylül olarak belirlenmiş.

Referanduma yaklaşık bir hafta kala Erdoğan “Evet” kampanyası için Diyarbakır’a gidiyor.

Hani en büyük destekçisi Fetullah Gülen’in “İmkân olsa mezardakileri bile kaldırarak referandumda ‘Evet’ oyu kullandırmak lazım” dediği günler…

Meydanda toplananlara 12 Eylül 1980’den 12 Eylül 2010’a bir hat çiziyor konuşmasında.

“Diyarbakır Cezaevi’ni kapatıyoruz. İlk işimiz yeni cezaevini yapıyoruz. Bitireceğiz ve o biter bitmez o malum cezaevini yıkacağız. Orası artık varlığı ile sürekli bize 12 Eylül’ü hatırlatmasın istiyoruz. İnşallah bu da bize nasip olacak. 12 Eylül’ü yapanlar ‘İşkence yok’ derken Diyarbakır Cezaevi’nden göğe feryatlar yükseliyordu. Tek kişilik hücrelerde 20 kişiyi nasıl istiflediklerini kitaplar yazıyor. Ölmek için Allah’a yalvardılar. Şimdi biz bu ayıplara son verdik, son veriyoruz. Allah’ın izniyle bu 12 Eylül bunlara son vermenin adı olacak.”

Erdoğan’ın Diyarbakırlılara bu sözü vermesinin üzerinden tam sekiz yıl geçmiş.

O tarihten sonra da yeni biri cezaevi yapılmış. Yani Erdoğan “Diyarbakır’a yeni bir cezaevi yapma” vaadini yerine getirmiş.

Ancak, “O malum cezaevini yıkacağız” sözünü bunca zamandır tutamamış Erdoğan. O malum cezaevi dimdik ayakta duruyor hâlâ.

Çünkü AKP’nin iktidar olma anlayışı bırakın var olan cezaevini yıkmayı, yeni cezaevleri yapmayı zorunlu kılıyor.

TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nun önceki gün cezaevlerinde hak ihlalleri gündemiyle yaptığı toplantıda Adalet Bakanlığı yetkilileri bilgi verirken sadece bu yıl 17 cezaevi yapmakla övünüyorlar neredeyse.

Türkiye’de toplam 385 cezaevi var. AKP iktidarının “2023 vaatlerine” göre gelecek beş yılda Türkiye’de 228 cezaevi daha yapılacak.

Var olan cezaevlerinin kapasitesi 210 binden az. Ancak şu anda bütün cezaevlerinde yatan tutuklu ve hükümlülerin sayısı 260 bin. Yani bu ülkede her gece 50 bin tutuklu ve hükümlü olmayan cezaevi yataklarında yatıyor.

Ülkede kurulu fabrikalar birer birer kapanırken, iktidar cezaevlerini “bacasız fabrika” diye sunuyor. İllerin, ilçelerin belediye başkanları, valileri, kaymakamları “Bizim oraya da bir cezaevi yapın” diye Adalet Bakanlığı’nın önünde kuyruğa giriyor. Artık AKP’li milletvekillerinin, il ve ilçe başkanlarının yapabileceği tek vaat kalmış; “Beni seçerseniz kentimize cezaevi getireceğim.”

Komisyona yapılan bini aşkın başvuru arasında cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri açık ara birinci sırada. Yakınılan ihlaller arasında keyfi tutum ve işlemler, fiziki koşullar, nakil talepleri, kötü muamele, işkence ve sağlık sorunları var.

“Cezaevleri bir ülkenin demokrasi alanındaki gelişmişliğini gösteren aynadır” denilir.

Ancak, Türkiye’nin bu aynadaki görüntüsü gerçekten berbat.

Cezaevlerindeki 260 bin kişiden 199 bini hükümlü. 58 bini tutuklu. Bunlardan 10 bini kadın.

18 yaşından küçük tam üç bin çocuk var cezaevlerinde. Bunlardan 743’ü 0-6 yaş arasında. Bunlardan 37’si altı aylıktan daha küçük.

Cezaevlerinde şu anda toplam hamile kadın sayısı 35.

Bu sayılara bakıp “suç işlemeye eğimli Suriyeliler memlekete doldu. Sonuç olarak da cezaevlerinde yer kalmadı” diye düşünmeyin. Cezaevlerindeki yabancı uyruklu sayısı sekiz bine yakın. Bunlardan üç bini Suriye uyruklu.

Bir veriye göre cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü 70 bin dolayında üniversite öğrencisi var.

Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nin cezaevinde yatan insan sayısı açısından rekorunu AKP iktidarı kırıyor.

1970’de 12 Mart askerî darbesiyle cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı 61 bine yaklaşmıştı.

12 Eylül askerî darbesi öncesinde cezaevlerinde yatanların sayısı 52 bine inmişti. Darbenin sonrasında Türkiye’deki cezaevlerinin mevcudu 27 binden fazla artarak 80 bine yaklaşmıştı.

1991 yılında Özal iktidarının Terörle Mücadele Yasası’nda yaptığı düzenlemeyle birlikte cezaevlerinin mevcudu 27 bine düştü.

Tansu Çiller, 1993 yılında iktidarı devraldığında tutuklu ve hükümlü sayısı 35 bin civarındaydı. Çiller’in iktidarı devrettiği 1997 yılında bu sayı 60 binin üzerine çıkmıştı.

AKP bundan 16 yıl önce, iktidara geldiği 2002 yılında cezaevlerini 56 bine yakın tutuklu ve hükümlüyle devralmıştı.

Erdoğan Türkiye’sinde cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı neredeyse beş kat artarak bugün itibarıyla 260 bine ulaşmış durumda.

12 Eylül’ün faşist generalleri bile 44 milyonluk ülkede cezaevlerinin nüfusunu ancak 80 bine çıkartabilmişti. O yıllardan bugüne Türkiye’nin nüfusu iki kata yakın arttı. Ama Erdoğan iktidarı 12 Eylül’e göre cezaevinin nüfusunu dört kattan fazla arttırdı.

Bu tablodan tek bir sonuç çıkar; Erdoğan iktidarı Türkiye halkına daha çok cezaevinden başka hiçbir şey vaat edemez!

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

 

Celal Başlangıç

Çok sayıda akademisyen ve insan hakları aktivisti gözaltında

Boğaziçi ve Bilgi Üniversitesi’nden iki akademisyen ile sivil toplum örgütlerinden isimlere gözaltı operasyonu düzenlendi.

Sabah saatlerinde yapılan operasyonda Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Barış İçin Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmayacağız” metni imzacısı Prof. Betül Tanbay, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Turgut Tarhanlı, Anadolu Kültür’ün Yönetim Kurulu Başkanvekili Yiğit Ekmekçi, Yönetim Kurulu üyesi Ali Hakan Altınay,  Anadolu Kültür Genel Koordinatörü Asena Günal ve eski genel müdürü olan Hafıza Merkezi Eş Direktörü Meltem Aslan ile Anadolu Kültür’den Bora SarıAyşegül GüzelFiliz Telek,  Toplum Geliştirme Derneği İletişim Koordinatörü ve Diyalog ve uzlaşma Derneği kurucu üyesi Hande Özhabeş, İstanbul Bilgi Üniversitesi STK Eğitim ve Araştırma Merkezi’nde 2003-2008 yılları arasında çalışan, Bernard van Leer Vakfı Türkiye Temsilcisi Yiğit Aksakoğlu, yapımcı Çiğdem Mater ve Yusuf Cıvır gözaltına alındılar. 

Eski ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras bu sabah saatlerinde akademisyenlere yönelik olarak gözaltıların olduğunu duyurdu. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ayşen Candaş da sosyal medya hesabından ingilizce yaptığı paylaşımda, “Şu anda Türkiye’de akademisyenler ile insan hakları aktivistlerinin gözaltına alındığı duyumları geliyor” açıklamasını yaptı.

 

Uras, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Betül Tanbay, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof.Turgut Tarhanlı ve birçok öğretim üyesinin bu sabah saatlerinde gözaltına alındığını duyurdu.

Uras’ın verdiği bilgilere göre Meltem Aslan ve Mustafa Yiğit Ekmekçi de gözaltına alınan isimler arasında.

 

Evrensel Gazetesi, Anadolu Ajansı’na dayandırdğı bir tweet ile 20 kişi hakkında gözaltına kararı olduğunu duyurdu ve, “20 gözaltı kararı var, 12 kişi gözaltında. Operasyon, Anadolu Kültür AŞ’nin Yönetim Kurulu Başkanı Osman Kavala’nın tutuklu bulunduğu soruşturma kapsamında” bilgisini paylaştı

Gözaltına alınan isimlerin 1 yıldan uzun süredir tutuklu bulunan ve iddianamesi hâlâ hazırlanmayan Osman Kavala’nın yöneticisi olduğu Anadolu Kültür’den Meltem Aslan, Yiğit Ekmekçi, Çiğdem Mater, Asena Günal da var.

Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Betül Tanbay, Avrupa Matematik Topluluğu’nun başkan yardımcısıdır. Tanbay, gezi direnişinde Başbakan Erdoğan’la görüşen heyetin içindeydi. Tanbay, Osman Kavala’nın başkanı olduğu Anadolu Kültür Derneği’nin de üyesi.

Uzun yıllar boyunca Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı görevini yürüten Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, insan hakları hukuku alanında dünyaca tanınan bir isim. Tarhanlı aynı zamanda Kavala’nın başkanı olduğu Anadolu Kültür Derneği üyesi.

Gözaltına alınanlardan Çiğdem Mater’in film çekimi için gittiği Kaş’ta kaldığı otelden alındığı, Kaş’ta karakolda tutulduğu, akşam saatlerinde İstanbul’a getirileceği öğrenildi.

Avukat Aslı Kazan, Twitter hesabından Prof. Dr. Turgut Tarhanlı için üç gün gözaltı kararı olduğunun belirtildiğini yazdı.

Gözaltına alınan isimlerin neyle suçlandığı bilinmiyor.

 

(Yeşil Gazete, T24, Evrensel, Bianet)

İsrafın karesini almak

Dünya genelinde şirketlerin varlıklarını devam ettirebilmek için uymak zorunda olduğu kurallardan biri de Japonca’dan tercümesiyle israf (Muda), etkin planlamamak (Muri) ve gereksiz yere zorlamak (Mura) gibi  israfı derinleştiren eylemlerden kaçınmaktır. Ancak enerjide, hayvancılıkta, tarımda, besicilikte dışa bağımlı hale gelmiş bir yapının şirketlerin verimlilik kriterinin çokça uzağına düştüğü aşikar. Salt elde olanların etkin kullanılamayışı ve israfı da değil söz konusu olan, bir de karesini alırcasına  yarın için olduğu gibi gelecek yüzyıllar boyunca kaybetme israf etme taahhüdü verilenler var: Toprak gibi, su gibi, hava gibi…

Türkiye’ de altına imza atılmış olan iki nükleer santral projesi gerek atıklarıyla gerek kaza, sızıntı riskleriyle gerekse inşaat süreçleriyle geniş bir coğrafya için yüksek risk barındırıyor; dolayısıyla henüz hiç hesaplanmamış on milyarlarca ek maliyet taşıyor. Proje özelinde bazı detaylara daha dikkatli bakınca da bazı gariplikler de dikkat çekiyor. Örneğin neden Akkuyu Nükleer Santrali’nin maliyeti 20 milyar dolarken Sinop Nükleer santralinin fiyatı başlangıçta 20 milyar dolar olmasına  rağmen Temmuz 2018 itibariyle yaklaşık 40 milyar dolara çıktı? Anlaşmaya göre Akkuyu NGS 4800 megawatt kapasiteli 4 reaktör kuracak Sinop NGS ise 4500 megawatt kapasiteli bir tesis kuracak ve bildiğimiz kadarıyla her ikisi de elektrik üretecek. Satın alınacak olan 300 Megawatt daha düşük kapasiteli tesis için Sinop Nükleer Santrali için maliyet neden 2 kat daha  fazla? Kar etmeyi amaçlayan hangi şirket böyle bir anlaşmadan çekilmez?

Geçen hafta Japon teknoloji devi Toshiba’nın Birleşik Krallık’taki nükleer santral projesini terk ettiği duyuldu. Zira Toshiba yanlış bir yatırım olarak sürekli zarar eden ABD menşeili Westinghouse’u satın almasını izleyen süreçte mütemadiyen zarar etmiş ve borç içine düşmüştü. Gelinen aşamada Toshiba Birleşik Krallık’ı gücendirme pahasına 125 milyar dolarını geri alıp ülkesine döndü ardından 7000 çalışanını da işten çıkaracağı duyuldu. Bu durumdaki Toshiba’ya Japon hükümeti destek olmaz mıydı? Areva’yı hatırlayın Fransa hükümeti  Areva’nın borçlarını sahiplenerek Areva Fransa’dır dememiş miydi? Japonya’da da hükümet Fukuşima’daki suç ortağı Tokyo Elektrik Şirketi için benzer bir sahipleniş sergilemişti. Fakat bu kez Japon Hükümeti’nin Birleşik Krallık’ı kırma pahasına finansal destek/garanti sağlayamadığı ortada. Nitekim Fukuşima’nın çıkardığı fatura 700 milyar doları aştı, Tokyo 2020 Olimpiyat oyunlarının hazırlıkları için harcanan  milyon dolarlar da cabası! Bu durumda Mitsubishi işi yokuşa sürerek bu projeden  kibarca çıkmanın bir yolunu kolluyor olabilir mi?

Normal şartlarda bir  şirket sözleşmesinde şartların esaslı olarak değişmesi halinde uygulanacak şekilde  “mücbir sebep”ler maddesi bulunur. Nitekim projenin fiyatının iki katına çıkması, Türkiye’de enflasyonun ikiye katlanmış olması, dolar’ın sözleşme imza tarihine göre 3 kat pahalı hale gelmesiyle çok basit bir matematiksel hesap bile bize projenin maliyetinin en az 12 kat artarak imza koşullarının esaslı şekilde değiştiğini gösteriyor. Kaldı ki Sinop Nükleer Santrali kurulur da elektrik üretilirse bugün piyasa fiyatı kilovatsaat başına 4,5 dolar cent olan elektriği devlet santralden 20 yıl boyunca kilovatsaat başına 10,38 dolar sent ödeyerek alma garantisi vermiş bulunuyor ki bu kısımdan da yaklaşık 2,3 kat daha zarar edileceği görülür. Özetle şu anda bile görülüyor ki biz kullanıcılar bu santralden elektiriği en az 36 kat pahalıya satın almak zorunda bırakılacağız. Kaldı ki yine faturalarımıza yansıtılacak olan milyar dolarlar tutarındaki atık maliyetleri henüz hesaplanmış değil.

Belli ki daha israfın karesini alınacak… Sağlıktan huzurdan koparacaklarından bu yazıda bahsetmiyorum bile. Sinop’ta yer lisansı bile alınmamış bir proje için en az 650 bin ağacın kesilmiş olduğunu gösteren fotograflar gaddarlığın natürmort tablosu. Çok açık ki 3. Havalimanı hattında göçmen kuşlara “kışt” diyenler yarın bize böyle seslenecek. Oysa doyamadığımız enerjiye hala ihtiyaç varsa şayet, hiçbir şey tepemizdeki güneşten ve başımızda esen rüzgardan daha yerli ve milli değil. Kaldı ki kaynakların nükleere yönlendirilmesi bizi tarımda hayvancılıkta olduğu gibi yerli olandan mahrum bırakırken verimlilik hesapları tutmayan “şirket” de gün gelecek konkardato ilan edecek.

Bu yazı yeniyasamgazetesi.com/ dan alınmıştır

 

 

Pınar Demircan