Ana Sayfa Blog Sayfa 2666

BM Raporu: Paris Anlaşması hedefleri için İklim Eylemi en az üç katına çıkarılmalı

Ulusal katkı beyanları iklim değişikliğiyle mücadelede yetersiz kalırken, küresel emisyonlar artmaya devam ediyor.

Ancak Paris’te açıklanan Emisyon Açığı Raporu’nda, iklim eylemine dair kapsamlı bir değerlendirme ve en son küresel emisyon düzeyleriyle birlikte, özel sektörde görülen ivmenin ve henüz kullanılmayan yeşil finansman ve inovasyon potansiyelinin gerekli emisyon azaltımı için fırsatlar sunduğu belirtiliyor.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı UNEP tarafından hazırlanan en önemli yıllık değerlendirme çalışması olan rapor, 2030 yılında beklenilen emisyon düzeyleri ile 2°C ve 1,5°C hedefleriyle uyumlu emisyon düzeyleri arasındaki fark olarak tanımlanan “emisyon açığı”nın nihai bir değerlendirmesini yapıyor.  

2030 yılı itibarıyla sadece 57 ülkenin emisyonları inişe geçecek

Raporda, ulusal emisyon azaltım çalışmaları ve Paris Anlaşması’nın temelini oluşturan Ulusal Katkı Beyanları’na (NDC) dair en son rakamlara yer veriliyor.  Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 24. Taraflar Konferansı’ndan (COP24) birkaç gün önce sunulan rapor, küresel emisyonların 53,5 GtCO2e ile tarihteki en üst düzeye çıktığını ve düşüşe geçeceğine dair herhangi bir belirti olmadığını ortaya koyuyor. Raporda yapılan değerlendirmeye göre, 2030 yılı itibarıyla sadece (küresel emisyonlarının %60’nı teşkil eden) 57 ülkenin emisyonları inişe geçecek.

Bu analiz ve Paris Anlaşması kapsamında sunulan ulusal katkı beyanlarında kaydedilen gelişmelerin değerlendirmesi, ulusal eylemlerin mevcut hızının Paris hedeflerinin tutturulmasında yetersiz kaldığını net biçimde ortaya koyuyor. Artan emisyonlar ve geciken eylemler, bu yılki raporda emisyon açığı rakamlarının her zamankinden daha büyük olduğunu gösteriyor. Rapora göre, bu sonuçlara iklim eylemi açısından bakıldığında, ülkelerin hedeflerini küresel ısınmayı 2°C’de sınırlamak için 3 misli, 1,5°C’de sınırlamak için ise 5 misli artırmaları gerektiği görülüyor.

“Yangını söndürecek yöntemler elimizin altındayken, biz yangını körüklemeye devam ediyoruz”

BM Çevre Programı Direktör Yardımcı Joyce Msuya, “IPCC raporu küresel bir yangın alarmı ise, bu rapor da bir ‘kundak soruşturması’. Bilim bu konuda çok açık; gördüğüm tüm iddialı iklim eylemlerine rağmen, hükümetlerin daha hızlı ve ivedilikle hareket etmeleri gerekiyor. Bu yangını söndürecek yöntemler elimizin altındayken, biz yangını körüklemeye devam ediyoruz.” diyor.

Rapora göre, mevcut eğilimlerin devam etmesi durumunda yüzyılın sonuna kadar küresel ısınmanın 3,2°C dereceye çıkması ve sıcaklık artışının hızlanarak devam etmesi muhtemel.

Her ne kadar rapor yazarları emisyon açığını kapatmanın ve küresel ısınmayı 2°C derecenin altından tutmanın hala mümkün olduğunun altını çizseler de yapılan değerlendirme çok net bir uyarı niteliğini taşıyor: Acil ihtiyaç duyduğumuz etkili ve geniş kapsamlı eylemlerini hala göremiyoruz.

2018 Emisyon Açığı Raporu, bu boşluğun doldurulması için iklim eyleminin nasıl yapılması gerektiğine dair bilgiler de içeriyor. Küresel emisyonları, mali politikaları ve halihazırdaki inovasyon hızı ve özel sektörün ve alt ulusal düzeyde iklim eylemini detaylı olarak inceleyen yazarlar, raporda bahsi geçen her bir sektörün potansiyelinin en üst düzeye çıkarılmasında gerekli olan dönüştürücü eylem türlerinin uygulanması için bir yol haritası sunuyor.

Şehirlerden ve eyalet ve bölgesel yönetimlerden şirketlere, yatırımcılar ve yüksek öğrenim kurumlarından sivil toplum örgütlerine kadar cesur iklim eylemi taahhüdünde bulunan devlet dışı aktörlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Bu kurumların küresel emisyon hedeflerinin gerçekleştirilmesindeki kilit rolleri ise giderek daha büyük kabul görüyor. Emisyon azaltım potansiyeli hakkında birbirinden çok farklı tahminler olmasına rağmen, kimi uzmanlar 2030 itibarıyla 19 gigaton karbon dioksit eşdeğerinden bahsediyor. Bu rakam 2°C açığını kapatmaya yeterli.

Dikkatlice tasarlanan mali politikalarla birlikte, bu potansiyel daha da büyüyor. 

“Hükümetler fosil yakıtlara vergi getirerek, enerji sektöründe doğru yatırımların hayata geçmesini sağlayabilir”

BM Çevre Programı Başuzmanı bilim insanı Jian Liu “Hükümetler düşük emisyonlu alternatifleri desteklemek için mali politika önlemlerini kabul ederek ve fosil yakıtlara vergi getirerek, enerji sektöründe doğru yatırımların hayata geçmesini sağlayabilir ve karbon emisyonlarını önemli miktarda azaltabilir. Bu yaklaşım, yani mali politikaları düşük karbona geçiş için bir teşvik olarak kullanılma potansiyeli gün geçtikçe daha fazla kabul görmekte. Halihazırda, küresel emisyonların yaklaşık olarak yüzde 15’ni kapsayan 51 karbon ücretlendirme girişimi başlatıldı ya da belirlenmiş durumda. Tüm fosil yakıt teşvikleri durdurulduğu takdirde, 2030 yılına kadar küresel emisyonlarda yüzde 10’luk bir azaltım yapılabilir. Karbon fiyatını da doğru belirlemek de çok büyük önem taşıyor. Bazı ülkelerde ton başına 70$ karbon fiyatı ile yüzde 40’lık bir emisyon azaltımı gerçekleştirilebilir” diye ekledi.

Bu kendini kanıtlamış yöntemler, politika yapıcıların yenilikçi çözümleri benimsemesiyle daha da gelişiyor. Raporda düşük karbonlu inovasyonun hızlandırılması için dikkate alınması gereken beş temel ilke de tanımlanıyor: risk kabulü, ticari ölçeklenebilirlik, bütüncül ekonomik hizalama, hedefe yönelik yaklaşımlar ve finansal tutundurmanın arttırılması için uzun dönemli görünüm.

Dokuzuncu Emisyon Açığı Raporu’nun yazımı için, IPCC Özel Raporu kapsamında ve diğer yakın tarihli bilimsel çalışmalarda yayınlanan bilgiler de dahil olmak üzere, tüm mevcut bilgiler önde gelen uluslararası bilim insanı tarafından değerlendirildi. 

(Yeşil Gazete)

Kosta Rika’da eşcinsel evlilikler yasallaştı

Kosta Rika Anayasa Mahkemesi, ülkede 2020 Mayıs’tan itibaren uygulanabilecek olan eşcinsel evliliğini yasallaştırdı.

Ülkenin resmi gazetesi ve Yargı Bülteni La Gaceta yayınladığı son bültende aynı cinsiyetten olan partnerlerin, 26 Mayıs 2020 tarihinden itibaren yasal olarak evlenebileceğini duyurdu.

Kosta Rika’da nisan ayında yapılan seçimlerde, Yurttaş Hareketi Partisi’nin adayı Carlos Alvarado yüzde 95’i sayılan oyların yüzde 60,8’ini almıştı.

Alvarado seçim kampanyasında eşcinsel evlilikleri savunmuş, yasallaştırma sözü vermişti.

(Birgün)

Türkiye için Çevresel Katılımcılık Hibe Programı-III başvuruları başladı

TEMA Vakfı’nın ortağı olduğu ENV.net-III proje dönemi kapsamında gerçekleşecek “Yerel Sorunlara Yerel Çözümler: Çevresel Katılımcılık” Hibe Programı-III katılımcıların başvurularına açıldı.

Hibe programı, çevre sivil toplum kuruluşlarının ulusal mercilerle yapıcı bir diyalog geliştirmesine destek olmak, yerelde savunuculuk çalışmalarını desteklemek, vatandaşların kararlara katılımını sağlamak, AB çevre müktesebatına uyum sürecinde çevre alanındaki reformları teşvik etmek ve katılımcılığı artırmayı amaçlıyor. Bu kapsamda, AB politika gündemine yönelik çevre politikalarının proje bölgesinde geliştirilmesini ve uygulanmasını sağlıyor.

Bu faaliyetler, AB Çevre Müktesebatının başlığı altında yer alan Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED), Stratejik Etki Değerlendirmesi (SÇD), çevresel sorumluluk, çevresel bilgiye erişim, hava kalitesi, su kalitesi, atık yönetimi, doğa koruma, endüstriyel kirliliğin kontrolü, kimyasallar, iklim değişikliği ve gürültü başta olmak üzere döngüsel ekonomi konularında başvuran kurum tarafından tespit edilen yerel bir soruna karşı halkın katılımını destekleyici ve çözüm üretme çalışmalarını kapsıyor.

ENV.net projesinin üçüncü dönemi, Türkiye ile Batı Balkanlar’ı kapsıyor. Toplam dokuz ortaklı proje, Türkiye’den bir sivil toplum kuruluşu, Batı Balkan ülkelerinden altı sivil toplum kuruluşu ve Avrupa Birliği üyesi iki ülkeden sivil toplum kuruluşunu içeriyor.

Proje kapsamında minimum hibe tutarı 1,000 Euro, maksimum hibe tutarı ise 3 bin Euro olarak belirlendi.

Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde uygulanacak proje, sözleşmenin imzalanması ile başlayacak; süresi en az 3 en fazla 6 ay olacak.

Nasıl başvuru yapılacak?

Başvurular e-posta ile [email protected] adresine en geç 31 Aralık 2018 saat 17:00’a kadar (Türkiye saati) yapılabilir.

Hibe talimatları ve başvuru formu başvuru paketinden  indirilebilir.

Projeye dair sorular, gönderilen e-posta konu bölümüne “ENV.net III Hibe Çağrısı” notu düşülerek en geç 28 Aralık 2018, saat 17:00’a kadar [email protected] adresine iletilebilir.

(Yeşil Gazete)

Bolsonaro’dan ilk darbe: Brezilya 2019 iklim konferansına ev sahipliği yapmaktan vazgeçti

Brezilya gelecek sene Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) 25. Taraflar Konferansı’na (COP25) ev sahipliği yapmaktan vazgeçtiğini açıkladı. 

Brezilya Dışişleri Bakanlığı, UNFCCC’nin başı Patricia Espinosa’ya gönderdiği mektupta daha önce 2019’da Brezilya’da düzenlenmesi kararlaştırılan COP25’ten çekildiklerini bildirdi. Dışişleri gerekçe olarak hükümet değişkliği ve bütçe kısıtlarını gösterse de gerçek nedenin 2019 başında göreve başlayacak yeni devlet başkanı Jaişr Bolsnaro’nun iklim değişikliğini inkar etmesi olduğu kolaylıkla tahmin edilebiliyor.

Jair Bolsonaro

Sosyal Liberal Parti’nin (PSL) adayı olarak seçimlere giren aşırı sağcı Jair Bolsonaro, 28 Ekim’de yapılan ikinci turda oyların yüzde 55,2’sini alarak Brezilya’nın yeni devlet başkanı seçilmişti. Seçim kampanyası sırasında iklim değişikliğine inanmadığını, ülkesini Paris Anlaşması’ndan çekeceğini, Çevre Bakanlığı’nı kapatacağını ve Amazon ormanlarının yok edilmesine hız vereceğini açıkça söyleyen Bolsonaro’nun 2019’da COP25’e nasıl ev sahipliği yapacağı merakla bekleniyordu. 

Dünyanın hızlı büyüyen ekonomilerden biri olan G20 üyesi Brezilya  en büyük yağmur ormanları olan Amazonlar’a sahip olduğu için iklim değişikliğiyle mücadelede özel bir önem taşıyor.

(Yeşil Gazete)

Yargıtay: Cemevleri ibadethanedir, elektrik faturalarını devlet karşılamalı

Cem Vakfı’nın açtığı davada Yargıtay, cemevlerinin ibadethane olduğuna hükmetti.

Davayı takip eden Avukat Ulaş Cam, cemevlerinin ibadethane olduğuna ve elektrik giderlerinin devlet tarafından karşılanması gerektiğine ilişkin düzenleme talep ettiklerini ve buna istinaden faturaları ödemediklerini belirtti.

Bunun üzerine BEDAŞ’ın fatura borcu nedeniyle icra takibi başlattığını belirten Cam, “Biz itiraz ettik. Akabinde BEDAŞ itirazın iptali için dava açtı. Bu davalar 2012 yılında önce aleyhimize sonuçlandı ve BEDAŞ yönünden tahsilat kararı çıktı” dedi.

Avukat Cam, AİHM’in 2014 yılındaki kararının ardından Yargıtay’ın dosyayı bozma kararı verdiğini belirterek şunları söyledi:

“Yeniden inceleme yapılması için mahkemeye gönderdi. Mahkeme dosyaları yeniden ele aldı. Bilirkişi incelemesi yapıldı, tespitler yapıldı. Cemevlerinin elektrik giderlerinin karşılanması yönünde mahkeme olumlu bir şekilde BEDAŞ’ın açtığı davaya reddetti. BEDAŞ temyiz etti. Dosya Yargıtay’a gitti tekrar ve Yargıtay, BEDAŞ’ın aleyhine olan bu kararları onadı.”

Bundan sonraki sürecin karar düzeltme aşaması olduğunu belirten Cam, şöyle devam etti: “Yargıtay kararı bu şekilde kesinleşecek gibi görünüyor. Bu kararın kesinleşmesinden sonra artık elektrik faturası ödeme yükümlülüğü tamamen ortadan kalkmış olacak. Çünkü elektrik kuruluşları icra takipleri yaptıklarında ya da dava açtıklarında önlerine bu karar çıkacak. Dolayısıyla hem davayı kaybedecek, vekalet ücreti ödeyecekler, bir sürü masraf yapacaklar. Bu durumdan çıkış adına tek şey, devletin cemevlerinin ibadethane olduğuna ilişkin düzenleme yapmasıdır. Bu aşamada önemli bir karar, uzun zamandır bunun peşindeydik. Beklentimiz bundan sonrası adına yasal düzenleme. Yasal düzenleme olursa hepimiz adına olumlu bir gelişme olur.”

(Sendika.orgArtı Gerçek)

‘Türkiye, ‘özgür olmayan ülkeler’ kategorisindeki tek NATO üyesi ülke’

Türkiye’de demokrasi ve insan hakları alanlarında yaşanan sorunlar konusunda uluslararası kuruluşların son dönemde Türkiye’ye yaptığı uyarılara bir yenisi eklendi. NATO’da ilk kez Türkiye’de demokrasi ve insan hakları alanındaki gelişmelerin eleştirildiği bir rapor kabul edildi.

NATO Parlamenter Asamblesi (NATO PA) Güvenliğin Sivil Boyutu Komisyonu’nda geçen hafta kabul edilen raporda, Türkiye’nin ABD merkezli düşünce kuruluşu Freedom House’un açıkladığı 2018 Dünyada Özgürlükler Raporu’nda “özgür olmayan ülkeler” kategorisindeki tek NATO üyesi olduğu tespitine yer verildi. Türkiye’nin 15 Temmuz 2016’da “vahşi” bir darbe girişimine maruz kaldığı belirtilen raporda “Darbe girişimi bastırılmasaydı (Türkiye’de) iç savaş çıkabilir, bölgesel güvenlik açısından yıkıcı sonuçlara yol açabilirdi” denildi. Raporda darbe girişiminin faili FETÖ’den ise hiç söz edilmediği görüldü.

NATO PA Genel Kurulu, geçen hafta Kanada’nın Halifax kentinde toplandı. NATO PA Türk Grubu Başkanı AKP’li Osman Aşkın Bak’ın NATO PA Başkan Yardımcılığı’na seçilmesiyle gündeme gelen genel kurul çerçevesinde yapılan bir toplantıda Türkiye’deki demokrasi ve insan hakları ihlallerini de içeren bir raporun kabul edildiği ortaya çıktı. Raporda Rusya, Ukrayna, Gürcistan ve Moldova’nın yanı sıra NATO üyesi olan Bulgaristan, Romanya ve Türkiye’deki siyasi gelişmelerle ilgili değerlendirmelere yer verildi.

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Temsilcisi Taner Kılıç ile Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı Osman Kavala’nın tutukluluğu hakkında Avrupalı siyasetçiler ve insan hakları gözlemcilerinin endişelerini dile getirdiği kaydedilen raporda Türkiye’nin idam cezasını geri getirmekten vazgeçmesinin ise olumlu bir gelişme olduğu belirtildi.

Son yıllarda Türkiye’de basın özgürlüğü alanının daraldığı belirtilen raporda Doğan Medya Grubu’nun ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yakın bağları bulunan’ Demirören Holding’e satılmasının, hükümetin medya üzerindeki baskısını arttıracağı yönünde endişelere sebep olduğu ifade edildi.

(Cumhuriyet)

Dışişleri Bakanı: AİHM kararını temyize götüreceğiz

AİHM’in Demirtaş ile ilgili verdiği “Tahliye edilmeli” kararına Büyük Daire’de itiraz edeceklerini söyleyen Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “AİHM kararlarını uygulamayan birçok AB ülkesi var” dedi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Almanya’da yayınlanan Süddeutsche Zeitung gazetesiyle yaptığı söyleşide, Cemal Kaşıkçı cinayeti, AİHM’in Selahattin Demirtaş kararı ve çözüm süreciyle ilgili açıklamalarda bulundu.

Çavuşoğlu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) önceki Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile ilgili aldığı karara dair şunları söyledi:

“Birincisi AİHM Demirtaş hakkında daha önce farklı karar almıştı ikincisi ise bana göre bu siyasi bir karar. Yargı böyle bir şey yapmamalı. AİHM’de Büyük Daire’ye (temyiz) gideceğiz.

“Üçüncüsü AİHM kararlarını uygulamayan birçok AB ülkesi var. Yunanistan’daki Türk azınlığın AİHM kararına rağmen dernek isimlerinde Türk ismi kullanamaması örneğin. Atina bunu 10 yıldır uygulamıyor. Kimse Yunanistan’a baskı yapıyor mu?”

“Burada esas konunun siyasetin aksine hukuk ve yasa olduğunu” vurgulayan Çavuşoğlu, “Demirtaş’ın doğrudan örgüte üyeliği bulunmasa dahi terör örgütü PKK’yı desteklediğini gizlemediğini” söyledi.

Çavuşoğlu, Avrupa Birliği’nin (AB) Genişlemeden Sorumlu Komiseri Johannes Hahn ve Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini’nin Ankara’yı ziyaret etmelerini, Türkiye’nin AB üyelik sürecinde yeniden bir başlangıç olarak görülemeyeceğini de ekledi. Görüşmede karşılıklı eleştirilerin olduğuna dikkati çekti.

(Bianet)

‘Hayvanların bağırışları hala kulaklarımda. O sahneyi aklımdan çıkaramıyorum’

Belki görmüşsünüzdür “Deney Hayvanı Kullanım Sertifikası Eğitimi”programlarının ilanlarını. Üniversiteler bu programları belirli aralıklarla düzenliyorlar. Çünkü ilgili yasal mevzuata göre, deneysel ve bilimsel çalışmalarda hayvan kullanacak herkes, bu sertifikaya sahip olmalı. Eskiden böyle bir zorunluluk yoktu. Veteriner hekim ya da biyolog, göz doktoru veya kardiyolog, branşı ne olursa olsun herkes istediği sayıda hayvanı alıp dilediği çalışmayı yapabiliyordu. 2014’teki yönetmelikle birlikte bu sertifikaya sahip olmaksızın hayvanlar üzerinde çalışmak yasaklanınca, üniversiteler dışarıdan katılıma da açık olan bu kursları düzenlemeye başladılar.

Yakın zamanda bu kursa katılmış birinin paylaştığı tanıklık ve anlattığı ayrıntılar, bu kurslarda hayvan kullanımına acilen son verilmesi ve tüm dünyada güvenle kullanılan eğitim materyallerine geçilmesinin zorunlu olduğunu açıkça gösteriyor.

Bir kurs düşünün ki, hayvanlara zarar vermeden tutmayı öğretirken bile hayvan öldürülüyor!..

Deney Hayvanı Kullanım Sertifikası Eğitimi”ne katılan bir kursiyer ile Yağmur Özgür Güven görüştü.  

———-

  • Başlamadan önce, bu söyleşi için teşekkür etmek istiyorum. Olan biteni ve yapılanları sorgulayan, ezberlerden sıyrılmış bilim insanları çok değerli bizler için…  Bu kursa katılmak nereden aklınıza geldi?

Vaktinizi ayırdığınız için ben teşekkür ederim. Biraz da olsa insanları bilinçlendirebilme fırsatı sunduğunuz için. Kursa katılmak aklımın bir köşesinde hep vardı bir hayvansever olarak. Hayvanlara ne şartlarda neler yaşatıldığını görmek ve gerçekten “bilimin ilerlemesi için buna gerek var mı?” sorusunu kafamda netleştirmek için kursa gitmeye karar verdim.

  • Bu kurs kaç gün sürdü?

Kurs toplamda 10 gün sürdü.

  • Sadece uygulamalı dersler mi vardı?

Beşi teorik beşi uygulama olmak üzere toplam 10 ders vardı.

  • Uygulama derslerinde hangi türlerden hayvanlar kullanıldı?

Fare, sıçan (albino) ve tavşan kullanıldı.

“Kursiyerler arasında yanlışlıkla tutuş derslerinde bile hayvan öldüren oldu”

  • Toplamda kaç hayvan tahminen?

Üzülerek soruyorum öldürülen hayvanları mı yoksa deney için kullanılan toplam hayvan sayısını mı soruyorsunuz?

  • Aslında ikisini de sormak istiyorum...

Uygulama derslerinde katılımcıları gruplara ayırdılar. Ve bu gruplara da ayrı ayrı uygulamalar gösterildi. Benim girdiğim uygulama derslerinde toplamda 5 hayvan öldürüldü. Bu da demek oluyor ki en az 20 hayvan öldürüldü. En az diyorum çünkü kursiyerler arasında yanlışlıkla tutuş derslerinde bile hayvan öldüren oldu. Kullanılan hayvan sayısı ise 2 tavşan, 20 albino ve 20 fare.

  • Kursiyerlerin hepsi hekim miydi?

Bu konu da kafamı en çok karıştıran şey idi aslında. Kursta toplam 3 hekim ve 4 veteriner hekim vardı. Geriye kalanlar ise biyolog, genetikçi, diyetisyen, psikolog, anatomist ve hatta kozmetik alanından insanlar da vardı.

Tutuş dersinde hayvan nasıl öldürülebiliyor, biraz tuhaf bir durum değil mi bu?

Fare bildiğiniz üzere hareketli ve küçük bir hayvan. Kursiyerlerden biri ne yazık ki fareyi tutarken aşırı güç kullanımından dolayı hayvanı öldürdü. Sizi 20 metre büyüklüğündeki dev bir yaratık eliyle tutarsa ölürsünüz. Siz hayal edin, iç organlarının hasar görmesinden dolayı öldüğünü düşünmekteyim.

  • Uygulamalara siz de katıldınız mı? Neler hissettiniz?

Gayet tabi amacım uygulama kısmıydı aslına bakarsanız. Tabi teorik kısımdan da şok olduğum şeyler olmadı değil. İlk gün ilk dersim tavşan tutuşuydu. 2 tane tavşan küçücük kapların içerisine konulmuş bizi bekliyordu.

Kapların içerisinde ise birkaç yeşil sebze vardı. Hayvanların bırakın hareket etmeyi yemek yiyecek alanları bile yoktu. Bu halde 40 km kadar uzaktan başka bir merkezden getirildiği söylendi. İlk şoku orada yaşadım. Herkes ilgiyle neler olacağını beklerken ben hayvanların çektiği eziyete üzülmekteydim. Tutuş derslerinden başlayan bir işkence uygulanıyordu hayvanlara. Diğer kısımları da siz sordukça anlatacağım.

“Hayvanların tüyleri her tarafa saçılıyordu, özellikle tavşanlar çok korkuyordu”

  • Tamam…Hayvanlar korkuyorlar mıydı?

Daha önce hayvan beslediniz mi bilmiyorum ama tüylü olanlar strese girdikleri zaman dokunduğunuz anda tüyleri dökülür. Bu hayvanların ne yazık ki tüyleri her tarafa saçılıyordu. Tavşanlar özellikle çok korkuyordu.

  • O tavşanlara ne oldu?

Tavşanlar ne için kullanılıyor diye sorduğumda bunlar damızlık dendi. Yani içlerinde “şanslı” olanlardan. Çünkü onlara dokunulmuyor. Sadece üremeleri için besliyorlar. Ne kadar şanslı derseniz artık. Nerede yaşıyorlar sorusunu yönelttiğimde ise bir mutfak masasının yarısı kadar alanda yaşadıklarını tarif ettiler. Elinden tamamen özgürlüğü alınmış tavşanlara ne yazık ki “öldürülmüyor” diye şanslı diyecek duruma geliyorsunuz oradaki şeyleri gördükçe.

  • Sizinle birlikte sertifika almak için orada olan kişilerin de aynı sizin gibi hayvanları önemsediğini düşünüyor musunuz?

Ne yazık ki hayır. Hayvanseçerlik söz konusu. Hatta birkaç ağızdan sıçanları öldürmek istiyorum lafını duydum.

  • Katılan kadınlar ile erkekler arasında tutum açısından bir fark gözlemlediniz mi?Kadınların yapıları gereği savunmasız canlılara daha hassas ve duyarlı yaklaştığı söylenir mesela…

Açıkçası hayır, hatta hemcinslerimin erkek katılımcılara göre daha hevesli olması beni şaşırttı.

  • Kullanılan hayvanlar kedi ve köpekler olsaydı genel tutum nasıl olurdu sizce?

Ayırt ediyorlar hayvanları, tavşan dersinde” ay ne kadar tatlı yazık bu hayvana” sesleri çoğunluktaydı.

“Onların gözünde hayvanların giydikleri mavi eldivenden tek farkları, daha pahalı olmaları”

  • Peki ya eğitmenler/hocalar? Onlar önemsiyor muydu hayvanları?

Genel tutum yarı yarıya değişirdi muhtemelen. Çünkü bazılarının evcil hayvanları olduğunu biliyorum. Bazı kimseler vardı ki öldürmekten ve invaziv işlem yapmaktan zevk alıyordu. Onların tutumunun değişebileceğini pek sanmıyorum.

Dikkat ettiyseniz hoca lafını kullanmaktan çekindim söyleşinin başından beri çünkü hoca demek istemiyorum onlara. Önemsiyormuş gibi cümleye başlayıp her seferinde hayvanlara bir şey olursa hayvanı bir kenara bırakıp geçen zamanın ve kaybolan maddiyatın önemiyle bitiriyorlardı cümlelerini… Onlara canlı gözüyle değil laboratuvar malzemesi gözüyle bakılıyor. Onların gözünde hayvanların giydikleri mavi eldivenden tek farkları; daha pahalı olmaları.

  • Kursta teorik dersler var demiştiniz… bu derslerde hayvan hakları ve etikle ilgili eğitimler verildi mi? Hayvanların aynı bizler gibi doğuştan sahip olduğu yaşama hakkının üzeri çizildi mi?

Evet bu eğitimler verildi. Hayvanların hakları olduğundan sürekli bahsedildi. Hatta hayvanlar üzerinde deney yapmak hakkımız değil diye belirtildi. Ardından gelen söz yıkıcı oldu fakat benim için, “Hakkımız değil ama bu bir lütuf”. Bu cümle sarf edildi.

  • “Lütuf” derken kastedilen tam olarak neydi?

Kelime anlamı olarak bakacak olursak, değer ve önemverilen birisi tarafından gelen iyilik diyebiliriz. Kastedilen ise Allah, Tanrıya da her neye inanıyorsanız ondan gelen bir şey olduğu ve insanın yeryüzünde hâkim olduğuydu.

“Hayvanların bağırışları hala kulağımda. O sahneyi aklımdan çıkaramıyorum.”

  • Uygulamalara dönmek istiyorum izninizle… tutuş derslerinin ardından hangi uygulama lıdersler yapıldı ve bu derslerde ne oldu?

Tutuş derslerinin ardından enjeksiyon yöntemleri, kan alma, sütur, diseksiyon (hayvanın iç organlarını gösterme açısından) bir de böbrek iskemisi gösterildi.

Enjeksiyon yöntemleri sırasında hayvanlar çok korkuyordu. Albinolar, çığlık atmak ve kaçmaya çalışmaktan başka bir şeye odaklı değillerdi. Maalesef onlardan güç olarak üstün olduğunuz için bunu başaramıyorlardı. Düşünün ki eline daha önce enjektör almamış 50 kişi 10 sıçana iğne batırıyor bunu tek seferde de yapamıyor. Yanlış yere sokuyor, sokup olmadı diye geri çıkarıyor. Bunu aynı hayvan üzerinde defalarca tekrarlıyorlar. İğneler sokulurken kasılmalarını ve acı içerisinde çığlık atarkenki yüz ifadelerini görmeliydiniz. Hayvanların bağırışları hala kulağımda. O sahneyi aklımdan çıkaramıyorum. Tavşanların ise bize zarar verebileceği söylenip hafif anestezi altında deri altına ve kas içine enjeksiyon yaptırıldı. Tavşanlarda eğitmen biraz daha vicdanlı idi. Her gruptan 1-2 kişi yapıyordu. Sırf bilmeyen biri canını yakmasın diye tavşanda ben aksiyon aldım. Kas içi enjeksiyonu mecburen yaptım. Deri altı enjeksiyon yaparken ise hocanın dalgınlığından faydalanıp tavşanın tüylerine boşalttım enjektördeki maddeyi.

  • Bu anlattıklarınız gerçekten katlanılması çok zor şeyler…

Bu anlattıklarım can alıcı kısımlar değil aslında. Esas beni derinden etkileyen şey ise diseksiyon ve böbrek iskemisiydi. İçeri girdiğimde beni şok eden şey sıçanın ellerinin ve ayaklarının dört bir yandan bantlanarak masaya çaresiz bir şekilde sabitlenmiş olmasıydı. Aslında yüzyıllar önce de insanların kollarının ve bacaklarının bağlanarak işkence edildiğini biliyoruz. Bir kişiyi, bir canlıyı en basit çaresiz bırakma yollarından biridir sanırım bu. Sıçan anestezi altında iken önce bir kesi atıp böbreğini çıkardı eğitmen. Daha sonra bu böbreğe arter ve venden giden kanı bir klemp aracılığıyla kesti. Göstermek istediği tek şey böbrek renginin kırmızıdan nasıl daha koyu hale geldiği idi. Bu işlem her iki böbreğe yapıldıktan sonra ise sıçanın yumurtalıkları buruldu. Daha sonra ise sıçan öğrencilere dikiş atmak ve incelenmek üzere bırakıldı. Ne yapılacak bu hayvana dediğimde aldığım cevap “öldüreceğiz” oldu. Göğüs kafesi açık farenin herkes gittikten sonra kalbinin attığını ve nefes almaya çalışmasını aklımdan çıkaramıyorum…

Röportaj: Yağmur Özgür Güven

(Yeşil Gazete)

Söz konusu, Kürtlerin Afrin’de el konulan zeytinleri – Koray Düzgören

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Yer, Türkiye Büyük Millet Meclisi.

Meclis, fazla bir yetkisi olmasa da Saray’dan gönderilen Tarım Bakanlığı bütçesini tartışıyor.

Milletvekillerinin, Afrin’den getirilen zeytin ve zeytinyağlarının piyasayı olumsuz etkileyebileceğine ilişkin eleştirilerine Bakan Pakdemirli cevap veriyor:

“Afrin’de biz gelirlerin bir şekilde bize geçmesini istiyoruz, bu hâkimiyetimizde olan bölgede. O sebeple Tarım Kredi Kooperatifleri’ne 5 bin tonluk bir görev yazılmıştır ve bu görev için 8’inde kapılar açıldı ve şu ana kadar giren 600 ton ürün var arkadaşlar. 200 bin tonluk zeytinyağı rekoltesinde bunları konuşuyor olmamız hakikaten çok ayıp ve çok komik arkadaşlar. Yani Afrin’de biz hükûmet olarak PKK’nin eline gelir geçsin istemiyoruz, çok net.”

Siyasi sorumluluğu bulunmasa da sıradan bir memurdan farkı olmasa da sıfatı bakan olan bir yetkilinin belge niteliğinde, tutanaklara geçen açıklamaları bunlar.

“Bunları konuşuyor olmamız çok ayıp ve çok komik arkadaşlar” diyor.

Komik ve ayıp olan, bu zeytinlerin, zeytinyağlarının kaynağı, nereden hangi şartlarda getirildiği falan değil. Bu ürünlerin ekonomik olarak Türkiye zeytin piyasasında çok önemli bir oran teşkil etmiyor oluşu…

Böylece zeytin üreticilerini ve onların Meclis’teki temsilcileri olan bazı AKP ve CHP milletvekillerini rahatlatmayı amaçlıyor.

Kaynağı hakkında yapılan eleştiriler de var kuşkusuz, HDP’li milletvekilleri tarafından yapılan. Ama bakanın bu eleştirilere önem vermediği anlaşılıyor.

Bu konuda şunları söylüyor:

“Bu hâkimiyetimizde olan bu bölgede (Suriye’nin Halep’e bağlı Afrin bölgesinden söz ediyor) biz gelirlerin bize geçmesini istiyoruz” diyor. Yani zeytin gelirlerinden söz ediyor. Sonra daha da açık konuşuyor:

“Afrin’de biz hükümet olarak (zeytin ve zeytinyağı gelirlerinin) PKK’nin eline geçmesini istemiyoruz, çok net.”

Hakikaten çok net! Bravo bakana…

Zeytin Dalı Harekâtı için işgal tanımında bulunan gazeteciler, politikacılar, sivil toplum örgütü mensupları için çeşitli davaların açıldığı, hatta mahkûmiyet kararlarının verildiği bu süreçte bu itiraf çok değerli.

Birincisi TC, en yetkili ağızlardan başka bir ülkenin toprağını işgal ettiğini kabul ediyor. Zaten daha önce başta Cumhurbaşkanı olmak üzere birçok yetkili de benzer açıklamalar yapmışlardı. İşgal ettik, ele geçirdik laflarından geçilmiyordu.

İkincisi, işgal edilen topraklardaki zenginliklerin PKK’nin eline geçmesi ihtimali ileri sürülerek Afrinlilerin, Afrinli Kürtlerin sahip oldukları değerlere el konulduğu itiraf ediliyor.

Ve bir bakan, PKK’yi gerekçe göstererek bunun hak olduğunu, hiç sıkılmadan, herhangi bir sorumluluk duymadan Meclis’te açıklayabiliyor.  

Üçüncüsü, işgalin de işgal edilen yerlerdeki zenginliklere, orada yaşayan halkların malına mülküne yönelik gasp ve yağmalama eylemlerinin de uluslararası bir suç olduğunun farkında değillermiş gibi davranılıyor.

Ya da farkındalar ve biliyorlar ama nasılsa bize bir şey olmaz havasındalar.

Eğer böyle düşünüyorlarsa yanıldıklarını söylemek zorundayım.

Çünkü Türkiye’nin Suriye içinde gerçekleştirdiği uluslararası hukuk ve uluslararası sözleşmelere aykırı her eylemi, uygulamayı sahada belirleyip, delilleri ve tanık ifadeleri ile belgeleme çalışması yapan örgütler var.

Tarım Bakanı’nın Meclis’te uluorta itiraf ettiği gerçekler de hiç kuşkusuz o dosyalara girmiş olmalı.

Sonrasında ne olur, onu zaman içinde göreceğiz.

İşgalle başlayan yağma ve gasp olayları 

20 Ocak’ta başlatılan Suriye’nin kuzeyindeki Türkiye’ye sınır Afrin’e yönelik işgal harekâtı Mart ayı sonlarında tamamlandı.

Zeytin Dalı adı verilen bu harekât henüz tamamlanmadan bölgeden gelen ilk haberler, harekâta TSK (Türk Silahlı Kuvvetleri) ile birlikte katılan ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) militanlarının giriştiği yağma ve hırsızlıklara ilişkindi.

Yetkililer gelen haberleri önce yalanlansa da uluslararası haber ajanslarının, gazete ve TV muhabirlerinin çektiği fotoğraf ve videolar yayınlanmaya başlanınca bu vahim durumu kabullenmek zorunda kaldılar. Yağma olaylarını engellediklerini ve bazı yağmacılar hakkında soruşturma başlattıklarını açıkladılar.   

Buna rağmen ÖSO içindeki cihatçı militan gruplar yağmaya, talana, mallara el koyma, fidye için adam kaçırma eylemlerine devam ettiler. Bu nedenle sık sık birbirleriyle de çatışmalara giriştiler. Bu çatışmalarda ölen ve yaralananlar oldu.

Afrin’in en önemli ekonomik ürünü olan zeytinlerin hasat zamanı gelince bu çatışmalar daha da sertleşti. Üretim bölgelerinin cihatçı çeteler arasında paylaşıldığı ortaya çıktı.

Çünkü Suriye’deki zeytin ağaçlarının yüzde 20’si, yani yaklaşık 15 milyonu bu bölgede bulunuyor. Suriye’deki zeytin üretiminin yüzde 30’u, nüfusu büyük oranlarda zeytincilikle uğraşan Afrin’de gerçekleşiyor. İç savaşa rağmen Suriye 2016’da yaklaşık 20 bin ton zeytinyağı ihracatı yapabilmiş.

Zeytinyağı, sabun fabrikalarının çoğu da bu bölgede.

Bu nedenle Türkiye’nin desteklediği cihatçı çetelerin gözleri de Afrin’in zeytinlerinde ve zeytinyağlarında.

CHP’nin derdi Afrin değil, Afrin’den gelen zeytin

Bu yıl zeytin ve zeytinyağı üretiminde rekorlar gerçekleşiyor.

Sadece Afrin’de değil Türkiye’de de rekor bir hasat dönemi yaşanıyor.

Bu nedenle fiyatların düşmesi beklenirken Afrin’deki zeytin hasadından elde edilen 600 ton kadar zeytinyağının Türkiye’ye getirildiği haberleri de piyasada bir tartışmayı başlattı.

CHP, Türkiyeli üreticinin bu durumdan olumsuz etkilendiğini savundu. Bazı iddialara göre iç piyasaya giren Afrin zeytinyağı 35-50 bin ton civarında. AKP’ye göre ise, Türkiye’de bu yıl 200 bin tonluk bir üretim bekleniyor. Afrin’den beş bin ton zeytinyağı getirme hesabı yapılsa da şimdiye kadar 600 ton getirildiği ve toplam üretim içinde bu rakamın önemli olmadığını söyleniyor.

Mesele yukarıda alıntı yaptığım Meclis’teki bütçe görüşmelerine yansıdı.

Saray medyasında da, tabii ki sadece ekonomik boyutuyla tartışıldı.

Bu tartışmaları buraya taşıyacak değilim.

Bu tartışmaya katılan çevrelerin neredeyse tamamı Afrin zeytininden, zeytinyağından çok rahatça söz ediyor. Sanki Gaziantep zeytininden, Hatay zeytininden ya da zeytinyağından söz edermiş gibi bir halleri var.

Hatta bir CHP milletvekili iktidara akıl bile veriyor:

İktidarın Afrin’den zeytinyağını getirip hasat sonuna kadar stoklamasını öneriyor. “Daha sonra isterse piyasaya versin” diyor.

“Bu Afrin zeytinyağı kimin malı?”, “Türkiye, kendisinin olmayan, Afrinlilerin zeytin ve zeytinyağı ürününe nasıl el koyar ve kendi malıymış gibi nasıl Türkiye piyasasına sürer?” diye soran yok.

Suriye’de Kürtlerin el konulan, talan edilen değerleri üzerinden yapılan tartışma ahlaksız bir tartışmadır.

Afrin’deki zeytin ve zeytinyağı talanı yakın gelecekte kaçınılmaz olarak Türkiye’nin başını ağrıtacak bir konu haline gelecektir.

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Koray Düzgören

Monsanto’ya bir dava da Balıkesir’den: Roundup sinir sistemini bozdu, yürümede zorluğa sebep oldu iddiası!

İzmirli çiftçilerin GDO’lu tarım devi Monsanto’ya açtığı lisans iptali davasının ardından Balıkesirli birçiftçi de Monsanto’nun kanserojen glifosat içeren tarım ilacı Roundup nedeniyle sağlığından olduğunu iddia etti.

Cumhuriyet’den Hakan Dirlik’in haberine göre Savaştepe Yeşilhisar Köyü’ndeki tarlasında çilek yetiştiriciliği yapan Halil İbrahim Balcı, otları öldürmek için kullandığı zehrin vücudunun sinir sistemini bozduğu için denge kaybı ve yürüme zorluğu yaşadığını ileri sürdü. Balcı, doktorların da bu yönde teşhis koyduğunu aktardı. Balcı, üreticilere “Bunlar ilaç değil, zehirdir. Zararını bizzat yaşayarak gördüm. Kendilerinin de insanların da sağlığını tehlikeye atmasınlar” diye seslendi.

2011-2015 yılları arasında 30 bin çilek fidesiyle 8 dönümlük tarlasında tarım yaptığını dile getiren

Balcı yaşadıklarını şöyle aktardı:

“Roundup’ı bize yaramayan otları, bazı istemediğimiz ağaçları öldürmede kullanıyorduk. Bu, insanı öldürebilecek kuvvette bir zehirdir. İlacı kullandıktan bir süre sonra ayaklarımda dermansızlık ve uyuşukluk şikâyetiyle Balıkesir’de hastaneye gittim. Nöroloji bölümünde ‘Büyük bir şeye maruz kalmışsın ve ayakların duyarsız hale gelmiş’ dediler. Daha sonra Ankara’da ortopedi bölümüne gittim. Ortopedik bir olay olmadığı, nörolojik bir olay olduğu sonucuna varıldı. Nörolojide son olarak doktor bana ‘Büyük bir kimyasala maruz kalmışsın, bu da senin ayaklarına vurmuş’ dedi. 

Şu anda fizik tedaviyle uğraşıyorum. Dengede durmada ve yürümede problem yaşıyorum. Ayak uçlarım ve tabanımda uyuşukluk oluyor. Diz altı tamamıyla zayıflamış durumda. Egzersizlerle kendimi toparlamaya çalışıyorum. Yürümem yüzde 50 düzeyinde. Artık tarımla uğraşmıyorum. Kimyasallardan da tamamen uzak duruyorum.”

Sağlığının bozulmasından kullandığı Roundup adlı ürünü sorumlu tutan Balcı, “Rahatsızlığımın Roundup’tan kaynaklandığını düşünüyorum. Sorumlusu onlardır. Bunlar ilaç değil, zehirdir. Zehrin yararlı olduğu düşünülemez. Biz bu zehirlere ‘yeşil kurutan’ diyoruz. Yeşili başka türlü öldüremiyoruz, kolayımıza geliyor. Kendimize bu kadar tesir edeceğini düşünezdim. Zararını bizzat yaşadım gördüm. Halen de acısını çekiyorum” dedi.

Balcı, diğer çiftçilere de “Çok dikkat etmelerini, mümkün olduğu kadar da bunlardan uzak durmalarını öneririm. Ne kendi sağlıklarını ne de insanların sağlığını tehlikeye atsınlar” diye seslendi.

(Cumhuriyet)