Ana Sayfa Blog Sayfa 2665

Faşizmden demokrasiye nükleer enerji açmazı

“Çoğunluğun azınlık tarafından yönetimi tiranlıktır; azınlığın çoğunluk tarafından yönetimi de tiranlıktır. Her iki durumda da ‘senin istediğin gibi değil, bizim istediğimiz gibi yapacaksın’ kuralı geçerlidir.” sözünün sahibi Sosyolog Herbert Spencer egemenlik biçimlerinin açmazlarını çok net ortaya koymakta. Bu yazıda meseleye nükleer enerji merceğinden bakmak ise, tespitin haklılığını teslim etmeyi kolaylaştıracak. Çünkü, gerek baskı rejimlerinde gerekse neoliberal düzenin çerçevesini çizdiği demokrasi zemininin üstünde nükleer planlar yükselir. Baskı rejiminde egemen, en öldürücü silaha ve güce sahip olmayı hedeflerken, neoliberal sistemin demokrasisi elinde teknolojik imkanları tutarak yeni düzenin egemeni olan şirketlere kar ve fayda sağlayacak şekilde işler. Her iki yoldan da ulaşılacak varış çizgisinin gerisinde ise silahlanma ve savaş ihtimali durur. Nitekim savaş ve demokrasinin nemli ortamında serpilen kapitalizmin emperyalist amaca hizmet ettiği dünya genelinde yıllardır tecrübe edilmekte. Dünyanın en yıkıcı savaş aracı olan nükleer silahların aynı zamanda dünyanın en pahalı enerji kaynağından üretilme imkanını barındırması tesadüf değildir. Şimdi bu iddiamı biri geçmişten diğeri bugünden aynı eksenin iki ucu denebilecek örneklerle açıklamaya çalışacağım. Neoliberalizm ile faşizm arsındaki ilişkiye dikkat çeken ABD’li akademisyen Henry Giroux’un da değindiği gibi tarihten dersler günümüz iktidarlarının suistimallerini ve yolsuzluklerını tespit etmek açısından yol göstericidir.

Bu bağlamda 12-15 Kasım tarihlerinde bu sene  25. ‘si gerçekleştirilen Nükleersiz Asya Forumu  farklı ülkelerdeki süreçlerin anlaşılması açısından yıllardır önemli bir imkan sunuyor. Japonya, Hindistan, Tayvan, G. Kore ,Vietnam,Türkiye ve ev sahibi Filipinler’den sivil toplum üyelerini  buluşturan etkinlikte bilgi alışverişinde bulunmak beni son gelişmelerle birlikte özellikle Filipinler ve Tayvan örneklerine yoğunlaşmaya sevketti. Filipinler, yüz yıldan fazla  sömürge altında kalmış, 1971-1981 yılları arasında sıkıyönetimi yaşamış bir ülke. 1973’te Diktatör Marcos tarafından anayasa değiştirilip parlamento feshedildiğinde bugün hala çalıştırılmamış bulunan Bataan Nükleer Santrali’nin inşaatına da başlanmış. Ancak 1986 yılında zirve yapan halk hareketinin etkisi ve ABD yönetiminin yıllardır verdiği desteği çekmesiyle diktatör ülkeyi terk etmiş.1986’da tamamlanmış olmasına rağmen Üç Mil Adası ve Çernobil gibi nükleer felaketlerin neden olduğu çekinceyle de hiç çalıştırılmamış olan eski teknoloji ürünü santralin bugünkü talibinin Akkuyu NGS’nin de sahibi Rosatom olduğunu buraya not düşeyim.

Bu yazıda eksenin diğer ucundaki örnek ise, 2025 yılında nükleer enerji üretiminden vazgeçme kararını parlamentoda kabul etmiş olan Tayvan’dan. Çıkarılacak ders, nükleer enerjiyi savunanların meseleyi genel seçimlerde referanduma sunma önerisiyle başlıyor. Zira imkanları elverdiğince nükleer enerjinin gerçeklerini halka anlatmaya çalışan nükleer karşıtları nükleerden çıkış kararının referanduma götürülmesine karşı çıkmıyor, kendinden emin kampanyalar yapıyor fakat, referandum sonucu hiç nükleer karşıtlarının umduğu gibi olmuyor. Geçen hafta gerçekleşen referandumda Tayvan nükleerden çıkış kararını %59 oy ile reddetmiş oldu. Nükleerden çıkış kararını destekleyenler ise %41’de kaldı.

Görünen o ki faşizmden olduğu kadar demokrasiden de pekala maraz doğabilir. Marcus Miessen Katılım Kabusu’nda demokrasinin aşınmasının içerden başladığını , aşınmanın yakıtının sahte mutabakat olduğunu söyler. Tayvan’da da nükleer lobi, seçmen kitlesini iklim değişikliği şartlarını öne sürerek” temiz, güvenli, ucuz” ambalajına sardığı nükleer enerji planlarına inandırmıştır. Bu sahte bilgilerin nasıl yayıldığı, verili bir siyasi sistemde referandumun ve seçimlerin öne çıkanlarının kampanyalara en fazla yatırım yapanlar olduğu gerçeğiyle ve rüşvet ihtimalleriyle birlikte düşünülmelidir. Dolayısıyla “nükleer demokrasiyi sevmez” söylemi artık çökmüştür. Hiçbir zaman dürüst ve şeffaf olması beklenemeyecek hükümetler ve şirketler neoliberal sistemde demokrasiyi araçsallaştırmaktadır. Üstelik tecrübeyle bakidir, bazı yönetimlerde demokrasi adı altında yapılan seçimler baskıdan ve dış etkiden azade gerçekleştirilemeyebilir. Öte yandan bazı konularda referandum yapılması teklif dahi edilememelidir. Bugün henüz doğmamış olanların geleceklerini etkilemeye, onlara nükleer atıklar bırakmaya kimin karar verme hakkı olabilir? Fukuşima ve Çernobil Nükleer Felaketlerinden yayılan radyasyon refrandumların uygulama alanı olan “ülke sınırları”nın ötesine geçmemiş midir?

Bu yazı yeniyasamgazetesi.com dan alınmıştır

Pınar Demircan

Avustralyalı binlerce öğrenci iklim değişikliği eylemi için okullarını kırarak eylemde

Avustralya genelinde öğrenciler, iklim değişikliği konusunda daha çok şey yapılması isteğiyle, büyük bir protesto eylemi yapıyor. Binlerce öğrencinin, Avustralya hükümetinin yetersiz gördükleeri politikalarına dikkat çekmek için bugün okula gitmemeleri bekleniyor.


Öğrenciler, Sydney’in merkezinde eylem yaptı.

Avustralya Başbakanı Scott Morrison, Pazartesi günkü açıklamasında öğrencilerin okul saatlerindeki “aktivizm” planlarını eleştirmiş ve hükümetinin iklim değişikliği sorunu konusunda çalıştığını söylemişti.

Birçok öğrenci başbakanın sözlerinin, protesto kararlılıklarını daha da artırdığını söyledi. Eylemci öğrencilerden Jagveer Singh yaptığı açıklamada “Bugünkü siyasetçilerin aldıkları kararların sonuçlarını çekecek olanlar bizleriz.” dedi.

Eylemin organizatörleri, benzer bir eylem yapan 15 yaşındaki İsveçli kız Greta Thunberg’ten ilham aldıklarını söyledi.

Avustralya, Paris İklim Anlaşması çerçevesinde, karbon salımı miktarını 2030 itibariyle, 2005’teki seviyelerin yüzde 26 ila 28 altına çekmeyi taahhüt etti.

Başbakan Morisson geçtiğimiz günlerde, Avustralya’nın bu alandaki ilerlemesine örnek olarak bir yenilenebilir enerji hedefi, temiz enerji satın alma fonu ve hidroelektrik projesinden söz etmişti. Morrison Pazartesi günü parlamentoda yaptığı açıklamada da “Okullarda daha çok eğitim ve daha az aktivizmin olmasını istiyoruz.” demişti. BM ise Avustralya’nın karbon salımı vaatlerinin gerisine düşen birçok ülkeden biri olduğunu söylemişti.

BM’nin raporunda Avustralya’nın geçen yıldan bu yana iklim politikasında “hiçbir ilerleme kaydedemediğini” vurgulamıştı. İklim Hareketi için Okul Grevi protestolarının tüm eyalet başkentlerinde ve 20 farklı diğer kentte yapılması öngörülüyor.

(BBC Türkçe)

BM’den cinsel taciz ve şiddet ile mücadelede tarihi adım

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan oluşan bir komite, hükümetleri kadın ve kız çocuklarına yönelik şiddeti kınamaya teşvik edecek bir cinsel taciz kararı aldı.

Karar 193 üyeden oluşan Meclis’in üçüncü komitesi tarafından Pazartesi (26 Kasım) günü kabul edildi.

Bağlayıcılığı olmayan tavsiye niteliğindeki karar, devletleri, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik cinsel tacizi önlemek ve ortadan kaldırmak, yapısal nedenleri ve risk faktörlerini ele almak, mağdurları cinsel taciz dahil olmak üzere her türlü şiddet türünden korumak için etkili adımlar atmaya çağırıyor.

Devletlerden kadınları ve kız çocuklarını daha fazla sömürü, şiddet ve taviz riskine maruz bırakan ayrımcılığı ele alması, onları güçlendirmek ve korumak için gerekli önlemleri alması isteniyor.

Kararda, devletlere, tüm sektörlerdeki işverenlerin, cinsel taciz ile ilgili yasa ve yönetmeliklere uymadıkları zaman sorumlu tutulmasını sağlamak için gerekli önlemleri almaları çağrısında bulunuluyor.

Karar metninde devletlerin internet hizmet sağlayıcıları ve dijital platformlar dahil dijital teknoloji şirketlerini, dijital bağlamda şiddeti ve cinsel tacizi ortadan kaldırmak amacıyla alınacak önlemleri güçlendirmeye ve benimsemeye teşvik etmeyi çağırıyor.

Aynı zamanda devletlerin tüm kadınların insan haklarını korumaya,cinsel sağlık ve üreme haklarını korumaya çağırıyor.

Verilerle Türkiye’de erkek şiddeti

Kadına yönelik taciz ve şiddet olayları Türkiye’nin de gündemini meşgul etmeye devam ediyor. Bianet’in Erkek Şiddeti Çetelesi’nin medya takibiyle belirlediği verilere göre 2018 yılının ilk 10 ayında en az 203 kadın erkek şiddeti sonucu yaşamını yitirdi.

Kadir Has Üniversitesi’nde yapılan Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Algısı Araştırması’na göre kadınların en büyük toplumsal sorunu şiddet. Son 3 yıldır her yıl bin 200’ün üzerinde farklı katılımcıyla yapılan algı araştırmasına göre şiddet, açık ara farkla kadınların en büyük sorunu sıralamasında birinci sırada yer alıyor. 2018 yılının Ocak ve Şubat aylarında yapılan son araştırmada, katılımcıların yüzde 61’i şiddeti toplumda yaşadıkları en büyük sorun olarak gösterirken bu sayı 2016 yılında yüzde 53 olarak belirlenmişti.

21 yılda en az 601 kadın gözaltında cinsel tacize ve tecavüze uğradı

Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu’nun raporuna göre ise, Türkiye’de 1997-2018 yılları arasında en az 101 kadın gözaltında tecavüze, 498 kadın da gözaltında cinsel tacize maruz kaldı.

2012 yılında yürürlüğe giren Ailenin Korunması ve KadınaKarşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun uyarınca yaşamsal tehlike arz eden acil durumlarda şiddete uğrayan ya da tehdit altındaki kadın doğrudan polis, jandarma gibi kolluk kuvvetlerine başvurabiliyor. Kolluk kuvvetleri de 6284 sayılı Kanun kapsamında koruma talep eden kişinin gördüğü şiddet sonucu hayati tehlikesi bulunduğuna hükmederse,  sonradan aile mahkemeleri tarafından onaylanmak koşuluyla koruma kararı çıkartabiliyor.Ancak nüfusu 100 bini geçmeyen ilçelerde aile mahkemesi bulunmaması halinde asliye hukuk mahkemeleri aile mahkemesi sıfatıyla faaliyet gösterebiliyor.

Ekim 2018’de erkekler 34 kadını öldürdü

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu‘nun (KCDP), ekim ayında basına ve kendilerine yapılan başvuruları derleyerek hazırladığı kadın ve çocuklara yönelik şiddet raporuna göre erkekler 34 kadını öldürdü. 
Çocuk istismarı ve cinsel şiddet devam etti.

(thenews.com.pk, Bianet, DW Türkçe, Yeşil Gazete)

COP24’e doğru: G20 ekonomileri dönüşüyor ama hızı yeterli değil

Dünyanın önde gelen sigorta ve varlık yönetimi şirketlerinden Allianz Group, 30 Kasım’da başlayacak olan G20 Zirvesi‘nin öncesinde, Germanwatch ve New Climate Institute ile birlikte hazırladığı yıllık değerlendirme raporunu yayımladı.

Allianz Enerji ve İklim İzleme Raporu 2018, G20 ülkelerini düşük karbon performanslarına göre değerlendirip sıralıyor. Rapor, Arjantin’de cuma günü başlayacak olan kritik G20 Liderler Zirvesi öncesi önemli bulgular içeriyor.

Birkaç gelişmekte olan ülke de dahil olmak üzere, çoğu G20 ülkesi son bir yıl içinde düşük karbonlu enerji yatırımları şartlarını iyileştirdi. Buna rağmen, Paris iklim hedeflerinin gerçekleştirilmesi için daha fazla yenilenebilir enerji yatırımı gerekiyor. Ayrıca, G20 ülkelerinin yenilenebilir enerji yatırımları ortamının iyileştirilmesi için daha iddialı, istikralı ve saydam uzun vadeli stratejiler geliştirmesi ve uygulamaya geçirmesi gerekiyor.

G20 ülkelerini Fransa, Almanya, Birleşik Krallık, İtalya, Çin, Japonya, Kanada, Brezilya, ABD, Hindistan, Avustralya, Güney Afrika, Güney Kore, Meksika, Türkiye, Suudi Arabistan, Arjantin, Endonezya, Rusya ve Avrupa Birliği Komisyonu oluşturuyor. 

Allianz İklim ve Enerji Monitörü 2018 sonuçlarına genel bakış

Listenin ilk sırasında Fransa var

Yenilenebilir enerji yatırımlarında Fransa listede iki sıra yükselip başa geçerken, Almanya ve Birleşik Krallık sırasıyla iki ve üç numaraya yerleşti. Uzun dönemli yatırımlar ve güneş ve rüzgar çiftliklerini de içeren karmaşık projeler için en temel kıstas olan en iyi politikaları ve piyasa ortamını, bu listenin başındaki üç ülke sağlıyor. NewClimate InstituteDirektörü Niklas Höhne bu durumu şöyle değerlendiriyor:

“Yenilenebilir enerji Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık’ta hem genel anlamda iyi piyasa ve yatırım koşullarından, hem de büyük oranda olumlu bir politik ortamdan istifade ediyor. Ancak, en iyi performans gösteren ülkelerde bile hala bazı zayıflıklar mevcut. Örneğin, Fransa’daki yeni santral ihalelerine katılım yeterli değil, Almanya’nın rüzgar enerjisi yatırımları yeni ihale kanunlarına bağlı olarak azalacak, ve Birleşik Krallık’ta güneş enerjisi piyasası politik reformların ardından inişe geçti.”

Türkiye geçen yıla göre üç sıra ilerleyerek listede 15’inci sıraya yerleşti

Bu yıl, aynı zamanda Brezilya ve İtalya geçen yıla göre listede bir hayli yükselerek önemli gelişme kaydettiler. Brezilya son bir yıl içinde, özellikle ek güneş fotovoltaik kurulu gücünü arttırdı. Aynı zamanda, güneş kurulu gücü Hindistan, Türkiye ve Çin gibi diğer gelişmekte olan ekonomilerde de aynı şekilde büyümeye devam etti. YEKA’ya da (Rüzgar Enerjisi Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları) atıfta bulunulan raporda Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bazı ülkelerin enerji yatırımlarındaki politikalarını geliştirmek için geçmiş yıllara göre yeni adımlar attıkları belirtiliyor.

“Paris İklim Anlaşması uyumlu uzun vadeli görüşler”

“Yenilenebilir enerji sektörünün büyümesi Paris Anlaşması’nın iklim hedeflerinin tutturulmasında hayati bir role sahip”

Allianz Grubu’nun Kurumsal Sorumluluk Sorumlusu Katharina Latif “Yenilenebilir enerji sektörünün büyümesi Paris Anlaşması’nın iklim hedeflerinin tutturulmasında hayati bir role sahip. Bu zorlukların üstesinden ancak bu yönde gayret gösteren hükümetler, şirketler ve sivil toplumun ortak çabalarıyla gelebiliriz,” diyor.

En yüksek yatırım ihtiyacı Çin, Hindistan ve ABD’de

ABD, yenilenebilir enerji politikalarına sağlanan federal desteği azaltan politika değişiklikleri sonucunda, iki sıra düşerek dokuzuncu sıraya yerleşti. Bu politikalar sonucunda, 2017’de yeni rüzgar ve güneş enerjisi santralleri sayısında düşüş yaşandı. O dönemde ABD, Paris Anlaşması hedeflerine uymak için gerekli olan yıllık harcamasının sadece üçte birini teşkil eden 57 milyar ABD dolarlık yenilenebilir enerji yatırımı yaptı.

Beşinci sıradaki Çin, 2017 yılında 133 milyar ABD doları ile ABD’nin iki katı yatırım yaptı ancak Çin’deki ihtiyaç olan yıllık miktarı 314 Milyar ABD doları olarak belirgin biçimde daha yüksek. Onuncu sıradaki Hindistan’da ise, rüzgâr enerjisinde artış kaydedilirken, güneş enerjisindeki büyüme iki misli arttı. Ancak son bir yıl içinde 11 milyar ABD dolarlık yenilenebilir enerji yatırımı yapan Hindistan, enerji sektörü iklim hedeflerinin tutturulması için gerekli olan 160 milyar ABD dolarlık yatırımın sadece küçük bir kısmını gerçekleştirebildi.

Yalnızca Birleşik Krallık uzun vadeli bir karbonsuzlaştırma stratejisine sahip

Sadece birkaç G20 ülkesi enerji sektörünün tamamıyla karbonsuzlaştırılmasına dair bir strateji uyguluyor. Neredeyse tüm G20 ülkeleri (ABD hariç) 2050 yılına kadar CO2 emisyonlarını sıfırlama kararı aldı ancak bir tek Birleşik Krallık enerji sisteminin karbonsuzlaştırılmasına dair bağlayıcı ve iddialı bir uzun vadeli planı onayladı. Buna rağmen, Birleşik Krallık bile kısa dönemli yenilenebilir enerji hedefleri belirlemedi. Sadece Brezilya,Fransa ve Almanya’da kısa dönemli yenilenebilir enerji hedefleri uygulamaya geçirildi. Yenilenebilir enerji, uygulamaya geçirilen bu hedefler sayesinde, Paris Anlaşması hedeflerinin tutturulması için gerekli olan hızda büyüyor.

Raporda, yenilenebilir enerji yatırımlarına mükemmel koşullar sağlanması için tüm ülkelerin politikalarında iyileştirmeler yapılması gerektiği ifade ediliyor. Raporun yazarlarından Germanwatch’tan Jan Burck “Buradaki soru ülkelerin politikaları uygulamaya geçirip geçirmedikleri değil, bunları nasıl uyguladığı” diyor. Raporda karşılaşılan başlıca engeller olarak, düzensiz politika desteği, destek politikasının optimum düzeyin altında uygulanması ve regresif politika tasarımı sayılıyor.

Uzun vadeli yatırımcıların önemli rolü

Sigorta şirketleri, gerekli risk yönetimi uzmanlığına ve uzun vadeli yatırım bakış açısına sahip yüksek sermayeli yatırımcılar olarak, yenilenebilir enerji projelerinde hayati bir rol oynayabilir. Allianz kendisine, Paris İklim Anlaşması’nın 2°C derece hedefiyle ilişkili olan ve örneğin yenilenebilir enerji finansmanı aracılığıyla iklim dostu bir ekonomiye geçişi destekleyen, uzun vadeli iklim hedefleri belirleyen ilk sigorta şirketlerinden biri. Allianz, 2040 yılına kadar kademeli olarak hem kömür sektöründeki yatırımlarını, hem de benzer riskleri sigortalamayı sonlandıracak.

Türkiye’nin güneş enerjisi yatırımları  

Türkiye, yaklaşık 190 TWh/yıllık potansiyeli ile, Avrupa’da güneş enerjisinde en büyük potansiyele sahip ülkelerin başında geliyor. Hem şebeke ölçekli güneş kurulumları hem de çatı potansiyeli bakımından önemli fırsatlar barındıran Türkiye, son yıllarda bu potansiyeli hayata geçirmek için önemli adımlar atıyor.

2014 yılında sadece 93 MW güneş kurulu gücüne sahip Türkiye, 2017 yılı sonunda 3.421 MW kurulu güce ulaştı. Böylelikle, sadece üç yılda güneş kurulu gücü yaklaşık 37 kat arttı. Geçtiğimiz yıl Türkiye’de hayata geçen santrallerin yüzde 38’ini güneş santralleri oluşturdu. Yani tarihte ilk defa bir yıl içinde en fazla kurulumu yapılan santral güneş santrali oldu.

Aynı zamanda, 2017’nin Mart ayında ilk defa büyük ölçekli bir lisanslı güneş santrali kurulumu için yarışma yapıldı. Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanı (YEKA) ihalesinde dört büyük konsorsiyum yarıştı. Kalyon – Hanwa Enerji Ortak Girişim Grubu, kilovatsaat başına 6,99 ABD dolar sent karşılığında, 1000 MW’lık güneş santrali kurmayı, güneş AR-GE merkezini hayata geçirmeyi ve 500 MWp/yıl kapasiteli fotovoltaik güneş modülü üretim fabrikası kurmayı taahhüt ederek ihaleyi kazandı. Tarihi ihale ile; temiz ve ucuz güneş enerjisi üretilmesi, kurulacak altyapı ile yerli panel montaj sanayinin geliştirilmesi ve yeni istihdam alanları yaratılması hedefleniyor.

Çatılarımız henüz güneş panellerine hazır değil

Özellikle çatı üstü güneş potansiyelinin değerlendirilmesi konusunda önemli adımlara ihtiyaç var. 2017 yılındaki “Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği”nde yapılan değişiklikle birlikte 18 Ocak 2018’de yayınlan 10kW altı çatı kurulumlarını konu alan yönetmelik, bu konuda atılmış önemli adımlar sayılsa da binalarda güneş sistemlerinin önü tamamen açılmış değil.

Enerjide yaklaşık yüzde 70 oranında dışa bağımlı olan Türkiye’nin yenilenebilir kaynaklar içerisinde başta güneş enerjisi bakımından dünyada en iyi konumda olan Almanya’dan iki kat daha fazla güneşlenme süresine sahip bir ülke olması sebebiyle yüksek bir potansiyeli var. Bu potansiyeli değerlendirmek amacıyla şimdi daha büyük projelerin hayata geçirilmesi bekleniyor. 

Fosil yakıtlara bağlı kalmadan enerji üretmenin bir yolu da yenilenebilir enerji kooperatiflerinden geçiyor. Yurttaşların bir araya gelerek oluşturdukları yenilenebilir enerji kooperatifleri adil,
temiz ve yerel enerji üretirken yerel düzeyde sosyal fayda yaratılmasına katkıda bulunuyor. Türkiye’nin faaliyete geçen ilk yenilenebilir enerji kooperatifi Kayseri’de bu yıl üretime başlamıştı. 

Türkiye’de kaç tane yenilenebilir enerji kooperatifi var?

Türkiye’de yenilenebilir enerji kooperatifi kurulabilmesi, 2 Ekim 2013 tarihli ve 28783 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimine İlişkin Yönetmelik’in 5’inci maddesi ile olası kılındı. Türkiye’de ilk yenilenebilir enerji kooperatifi Denizli ilinin Tavas ilçesinde 2014 yılında kuruldu. 2018 yılı itibariyle Türkiye’deki kooperatiflerin sayısı ise 22’ye ulaştı. Kooperatiflerin kurulduğu iller ise; Çanakkale, Bursa, İzmir, İstanbul, Konya, Ankara, Çorum, Şanlıurfa, Mersin, Antalya, Kayseri, Afyon, Elazığ, Muğla ve Denizli.


(Yeşil Gazete, İklim Haber)

AB’den Türkiye’ye vize muafiyeti mesajı: Çok yakınız

Avrupa Birliği Komisyonu’nun Göç, İçişleri ve Vatandaşlıktan Sorumlu Üyesi Dimitris Avramopoulos, Türkiye vatandaşlarına vize muafiyetiyle ilgili “Yerine getirilmesi gereken 72 kriteri tamamlamaya çok yakınız. Türkiyeli yetkililer kriterleri en kısa sürede tamamlama konusunda kararlı” dedi.

AB-Türkiye Yüksek Düzeyli Siyasi Diyalog Toplantısı yaklaşık 1.5 sene sonra geçtiğimiz günlerde toplanmış, burada konuşan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “Gümrük birliğinin güncellenmesi her iki tarafın yararınadır. Son zamanlarda AB tarafında İPA kesinti gördük. Bu kesintiler Türkiye ekonomisini batırmaz ama Avrupa Birliği imajını olumsuz etkiler. Vize muafiyeti konusu ele aldık. Vize serbestisi için 72 kriterden 7 kriter kalmıştı. 6’ya düştü. Ne yapacağımızı bugünkü toplantıda da ele aldık. İnşallah bir an önce vize serbestisine de geçmiş olacağız. Balkanlar, Suriye, Irak, Libya, Yemen gibi konuları ele alacağız” demişti.

AB yöneticileri, Türkiye’ye ‘vize serbestisi’ için ‘terörle mücadele yasası’nın yumuşatılması gerektiğini vurguluyor. Belçika Dışişleri Bakanı Didier Reynder şubat ayında Bulgaristan’daki AB Gayrıresmi Dışişleri Bakanları toplantısında konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “Türkiye bu yasayı AB değerleriyle uyumlu hale getirirse, vize kolaylığı konusunda ilerleme sağlanır” demişti.

AB’nin Genişlemeden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn da Sofya’daki toplantıda yaptığı açıklamada, Türkiye’nin gönderdiği belgelerin AB Komisyonu tarafından incelendiğini belirterek, “Türkiye Avrupa’nın kendisi için en güvenilir komşu olduğunu prensipte biliyor ve iyi bir ilişki onların yararına olacaktır” demişti. Türkiye hükümetinden bazı işaretler geldiğini söyleyen Hahn, ancak hukukun üstünlüğü konusunda durumun hala tatmin edici olmadığını kaydetmişti. 

(Artı Gerçek)

Viyadükte ölen işçilerin çalışma koşulları: 12 saat mesai, konteynerde yaşam

Kocaeli’nin Gebze ilçesinde devam eden Kuzey Marmara Otoyolu inşaatında yaşamını yitiren üç işçinin çalışma koşullarının kurbanı olduğu yönündeki şüphelerin araştırılması isteniyor.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, hazırladığı soru önergesinde 16 Ekim 2017’de inşaatta meydana gelen göçükte bir işçinin yaralandığını, 14 Nisan’da tünel açmakta kullanılan iş makinesine elini kaptıran bir işçinin hayatını kaybettiğini, 9 Mayıs’ta gerilim hattı direklerinin devrilmesi nedeniyle üç işçinin yaralandığını hatırlattı. Ağbaba, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cihan Turhan’a şu soruları yöneltti:

“Kuzey Marmara Otoyolu inşaatında bugüne kadar kaç iş kazası yaşandı? Kaç işçi hayatını kaybetti veya yaralandı? İnşaat sahasında işçiler için gerekli iş sağlığı ve güvenliği denetimi yapılmakta mıdır?”

İşçiler de çalışma koşullarının ağır olmasından yakındı. İşçiler şunları anlatıyor: “Burada çalışanların hemen hemen hepsi gurbetten geldi. Doğu’dan ve Anadolu’dan gelen çok fazla işçi var. Ana bir firma var ama çalışanların neredeyse hepsi taşeron. İşçi sayısı ise 300’ü geçer. İki vardiya var. Bir vardiya 12 saat. Yedi saat kesintisiz çalıştığımız da oluyor. O zaman fazla mesai alıyoruz. Bazı arkadaşlarımız 12 saat çalıştıktan sonra 7 saat de fazla mesai yapıyor. Şantiyedeki koyternırlarda yaşıyoruz.” 

Bölgede çalışan başka bir işçi ise “Çalıştığım yer viyadüke yakın. Geçerken görüyordum. Viyadükte gece gündüz ışıklar yanıyor”diyor.

(Diken)

Demirtaş, mahkemeden şikâyetçi oldu

AİHM kararı sonrası Demirtaş’ın yargılanıp ceza aldığı farklı bir dosyanın istinaf mahkemesine gönderilmesi üzerine Demirtaş’ın avukatları cezayı veren mahkeme hakkında şikâyetçi oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bizi bağlamaz, karşı hamlemizi yapar işi bitiririz” açıklamasının ardından Demirtaş’ın hapis cezası aldığı farklı bir davanın dosyası ise istinaf mahkemesinde öne alındı. Bu cezanın onaylanmasıyla hükümlü pozisyona düşecek olan Demirtaş’ın tahliye yolu da uzayabilir. Demirtaş’ın avukatları ise söz konusu kararı veren mahkeme hakkında şikâyetçi oldular.

İstinaf mahkemesinin bu dosyayı karara bağlayıp onaylaması durumunda ise Demirtaş, aldığı 4 yıl 8 ay hapis cezası nedeniyle 1 yıl 6 ay daha cezaevinde kalacak. Hükümlü duruma gelmesi nedeniyle de AİHM kararının uygulanmasının önünün bu şekilde alınacağı belirtiliyor. Demirtaş’ın avukatları ise hafta başında söz konusu hapis kararını veren İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nin başkan ve üyeleri hakkında hem Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu hem de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

(Gazete Duvar)

Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’ya Hessen Barış Ödülü

Hessen Barış Ödülü, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’ya verildi. Ödül töreni Almanya’nın Wiesbaden kentinde düzenlendi.

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Fincancı, işkenceye karşı mücadele ile işkence mağdurları hakkında yaptığı çalışmalarla biliniyor.

Ödül töreninde konuşan Hessen Eyalet Meclisi Başkanı Norbert Kartmann, “Türkiye İnsan Hakları Vakfı ile birlikte işkenceyi belgeleyen ve işkence mağdurlarına yardımcı olan bir kadına saygılarımızı sunuyoruz” dedi.

Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre, Hessen Eyalet Başbakanı Volker Bouffier Birleşmiş Milletler’in işkencenin araştırılması ve belgelenmesi hakkında ilk uluslararası kılavuzu olma niteliği taşıyan İstanbul Protokolü’nün hazırlanmasının Fincancı’nın çabaları sonucunda mümkün olabildiğine dikkat çekti.

Alman Protestan Kilisesi Konseyi eski Başkanı Wolfgang Huber ise konuşmasında Fincancı’nın “toplumsal sorumluluk taşıyan bir tıp için parlak bir örnek” olduğunu söyledi. Huber, Fincancı’nın “profesyonelliğini, gönüllülüğünü, cesaretini şiddeti engellemek, insan onurunu korumak ve barışı desteklemek için ortaya koyduğunu” belirtti.

Fincancı, ödüle layık görüldüğünün açıklanmasının ardından yaptığı açıklamada, “Bu ödülle çok onurlandım. Ama bir taraftan da çok ciddi bir mahcubiyet içindeyim. Çünkü yaptığımız işin, olması gereken işin ödüllendirilmesi, bir yandan da bu dünyada hak ihlallerinin ne kadar yaygın olduğunu ve hak ihlallerine nasıl gözlerimizi kapatmaya zorlandığımızı hatırlatıyor. Yaptığımız iş, olması gereken için ödül almak bende bir mahcubiyet yaratıyor” diye konuşmuştu.

Adını Sosyal Demokrat Partili eski bir Hessen eyalet başbakanından alan Albert Osswald Derneği tarafından 1994 yılında verilmeye başlanan Hessen Barış Ödülü, 25 bin euroluk para ödülü içeriyor. Geçen yıl Birleşmiş Milletler eski Savaş Suçları Mahkemesi Başsavcısı Carla Del Ponte, 2016 yılında da AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi  Federica Mogherini ödüle layık görülmüştü.

(Artı Gerçek)

Bergamalı çiftçiler Monsanto davasını Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşıdı

Tarım zehirlerine karşı mücadele uluslararası boyuta taşındı. Global Monsanto şirketinin zehirli olduğu tescillenen ürünlerinin yasaklanması için İdare Mahkemesi’ne giden Bergamalı çiftçiler Hamza Kural ve Tahsin Sezer’in avukatı Senih Özay, aralarında Monsanto ile onu satın alan Bayer şirketlerinin başkan ve CEO’ları ile bu zehirli ürünlerinin satılmasına göz yuman dünya genelindeki 194 ülke yöneticilerinin “insanlığa karşı suç” işlediğini ileri sürerek Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvurdu.

Cumhuriyet Gazetesi’nden Hakan Dirik’in haberine göre Monsanto ve benzeri tarım zehri üreten şirketlere karşı dünyanın pek çok yerinde açılmış davalar bulunuyor, ancak Roma Sözleşmesi doğrultusunda savaş, soykırım ve insanlığa karşı suçları yargılamak için oluşturulan UCM’ye başvurunun dünyada örneği yok. Başvuru dilekçesinde Monsanto şirketinin Başkan ve CEO’su Hugh Grant, Yardımcısı Brett D. Begemann, sıralı diğer yöneticileriyle birlikte Türkiye ve Ortadoğu Sorumlusu Onur Çamili, Bayer CEO’su Werner Baumann, Türkiye CEO’su Huber Braun’un da aralarında bulunduğu 24 kişi “sanık” sıfatıyla yer alıyor. Şansölye Angela Merkel’den Kraliçe 2. Elizabeth’e, Mark Rutte’den Putin’e ülke liderleri de önlem almak bir yana şirketle işbirliği içinde olmakla suçlanıyor. Monsanto’nun 1901’de başlayan, ABD ordusunun Vietnam’da kullandığı “Agent Orange”ı da kapsayan “zehirli sicili”yle birlikte Cumhuriyet’in “Zehir Savaşçıları” manşetiyle duyurduğu tarım zehirlerine karşı mücadele haberi ve devamındaki yansımaları da dava dosyasında yer alıyor.

Özay, Monsanto’nun Türkiye’de de gerçekleştirdiği “zehir ticareti”ne karşı başvurulardan sonuç alamadıkları için hukuki mücadeleye giriştiklerini vurguladı. Monsanto firması ve onun tehlikeli faaliyetlerine karşı önlem almayan devlet sorumluları, birçok uluslararası sözleşmeyi ihlal etmiştir” dedi. 

Şeytanca bir ticaret

Avukat Senih Özay, “UCM, Monsanto’yu acilen durdurmazsa, bu firma küresel operasyonlarını Bayer adı altında sürdürecektir. Bu bir yandan insanları ve besin zincirini kâr için zehirleyip öte yandan sağlıkları bozulan insanları tedavi edip para kazanarak yürütülecek şeytanca bir ticari yaklaşımdır” dedi.

(Cumhuriyet)

Şarbon korkusu: Hayvancılık ve bakterinin toplumsallığı üzerine – Fatih Tatari

Bu yazı stsistanbul.org/ dan alınmıştır

1-2 Eylül 2018 tarihlerinde Tatvan’da Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı’nın düzenlediği Doğu Anadolu Peynirleri Buluşması[i] programını hazırlarken çoğunlukla mandaların otladığı bir meraya gezi düzenlemeyi planlamıştık. Bu geziyi temmuz ayında planlarken, yazın merada birleştirilen sürüleri ziyaret ederiz diye düşünmüştük. Ancak farklı köylerden ve yaylalardan binlerce mandanın bir araya geldiği sıradan bir günde bu ziyareti gerçekleştiremedik; çünkü Türkiye’de manda yetiştiriciliğinin son yıllarda artarak devam ettiği ve hayvan bakımının büyük ölçüde meralarda (güvenlik sebebiyle yasak olmayanlarda) yapıldığı illerden Bitlis’in[ii] Güroymak (Norşin) ilçesinde şarbon tehlikesi dolayısıyla sürüleri birleştirmeme kararı alınmıştı. Şarbon salgını haberleri ise o ara basında henüz yer bulmaya başlamıştı, mesela 29 Ağustos tarihinde Güroymak’tan Diyarbakır’a nakledilen 10 yaşında bir çocuğun hayatını kaybetmesinin ardında şarbon olabileceği konuşuluyordu. Daha sonra kesinleşen analiz sonuçları da bahsi geçen çocuğun ölüm sebebini bağırsak şarbonu olduğunu söylüyor[iii]. Bitlis’te yaptığım görüşmelerde hasta naklinin Hizan (Xîzan) ilçesinden yapıldığını öğrendim[iv]. Yerel ve ulusal basında çıkan haberlerden öğrenebildiğimiz kadarıyla Bitlis’te şarbon dolayısıyla bir aydan kısa sürede en az 47 kadar hayvan hayatını kaybetti ya da itlaf edildi, öldürüldü (bu rakam bazı haberlerde 100’ün üzerinde)[v]. Ağustos ayının sonlarından itibaren Türkiye’nin diğer illerinde de yüzlerce başka hayvanın hayatını kaybettiği, sürülerin, çiftliklerin, meraların ve köylerin karantinaya alındığı bu korku ve endişe ortamının[vi] kaynağında niceliksel olarak hareketliliği giderek artan ve büyümesi teşvik edilen, ancak sağlıklı bir şekilde verisi oluşturulamayan ve kontrolleri yapılamayan hayvanların ve hayvansal ürünlerin dolaşımı yer alıyor.

Şarbonu takip etmek

Bir yılı aşkın süredir Kars-Ardahan bölgesinde mera hayvancılığı ve peynircilik üzerine araştırma yürüten bir doktora öğrencisi olarak, yaz sonu-sonbahar başında otların iyice kuruması, çayırların ve tarlaların biçilmesi dolayısıyla hastalıkların daha kolay yayılabildiği bir dönemin başladığını, özellikle Bacillus anthracis bakterisinin yayılarak şarbon salgınlarına yol açma olasılığının arttığını yaptığım görüşmelerde öğrenmiştim. Başka bir deyişle şarbon salgınının Türkiye’de bir tehlike olarak konuşulmaya başlandığı ağustos ve eylül ayları, aslında mevsim döngüleri düşünülünce hastalığın hayvanlar arasında en çok görüldüğü zamana tekabül ediyor. Birçok veterinere göre ağustos ve eylül aylarında meralarda, hayvanların otladığı açık alanlarda Bacillus anthracisbulunması normal kabul edilebilir. Otlayan hayvan, bakterinin en büyük rezervuarı kabul edilen topraktan soluyarak ya da sadece yediği ottan Bacillus anthracis’i alabilir. Hayvandan hayvana geçiş pek görülmese de topraktaki solucanlar, hayvanlar arasında uçuşan kan emici sinekler bakterinin hayvan bedenleri arasında taşınmasında etkilidir.

Şarbonla ilgili öğrendiklerimin çoğunu akademik hayatının uzun bir bölümünü şarbon ve Bacillus anthracis’i anlamaya vakfetmiş Kafkas Üniversitesi Veteriner Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Mitat Şahin’le bu hastalığın epidemiyolojisi, ekolojisi ve insan ve hayvan sağlığına etkileri üzerine yaptığımız sohbetlere borçluyum. Mitat Hoca Kars’ın Türkiye’de en fazla şarbon aşısı yapılan ili olduğunu belirtiyor.[vii] Eylülün ilk haftası yaptığımız görüşmede, Kars’ta son 10 yıldır insanlarda görülen şarbon vakalarının giderek azaldığını, bildirilen hayvan vakalarınınsa önce arttığını, sonra azalarak yılda 10 noktasal salgının altına düştüğünü belirtti. Mitat Hoca’ya göre Türkiye’de şarbon vakası sayılarının 10 yıl önce artmasının sebebi şarbon başta olmak üzere hayvan hastalıklarına dair veri eksikliği ve insanların yaşanan vakaları bildirmemesiyle birlikte düşünülmeli:

“Kasaplar şarbonu zaten çok iyi tanıyor; çiftçiler de sağlıklı olmayan hayvanı anlayabiliyor. Ancak yetkililere ve bilim insanlarına ulaşmaları için alınacak önlemlerin etkili olacağına ve olayın takibinin uzun dönemde sonuç odaklı sürdürüleceğine inanmaları gerekiyor. Biz eğitimler düzenleyip, çiftçiler ve kasaplarla bir güven ilişkisi tesis ettiğimizde, hastalığın takibini onlarla iletişimde kalıp yaptığımızda, insanlar bize vakaları daha çok bildirmeye başladı. Daha sonra İl Tarım ve Orman Müdürlüğü’yle birlikte sistematik ve uzun vadeli olarak çalışmalarımızı sürdürdükçe gerçekleşen hastalık vakalarını kısa sürede öğrenebildik ve gerçek sayıların azalmaya başladığını gördük.”

Türkiye’de yaşanan şarbon vakalarının bildirilmemesinin ardında, devletin hayvan hastalıkları hakkında kapsamlı bir veri toplama çalışması yürütmemesi, çiftçilerin ve kasapların şarbonun yayılması/bulaşması hakkında yeterli bilgi sahibi olmaması ve tespit edilen şarbon vakalarında karantina ve itlaf uygulamalarının köylerde yarattığı zarar gibi sebepler olduğu düşünülebilir. Mitat Hocanın vurguladığı gibi bu konuyu araştıran bilim insanı ve kamu yetkililerinin köylülerle ve kasaplarla karşılıklı güven ilişkisi kurması çok önemli bir başlangıç.

Bakanlık websitesinde ya da Veterinerler Birliği’nin kaynakları ve açıklamalarında görüldüğü üzere şarbon görülme sıklığı ya da bildirilen toplam vakaların dağılımı üzerine güvenilir bilgiye ulaşmak pek mümkün değil[viii]. Mitat Hoca veya diğer danıştığım kişiler arasında bu konuda ülke çapında kapsamlı bir veritabanı öneren ya da gösteren kimseye rastlayamadım. Türkiye’deki hayvancılık üzerine güncel ve tarihsel veri toplamak gerçekten güç bir iş. Bazı yayınlarda olduğu üzere TÜİK, WHO, OİE gibi ulusal ve uluslararası kurumların kendi analiz raporlarında yayınladığı sayıları yan yana getirmek, kimi zaman yerel ölçeklere odaklanıp bir örneklem üzerinde veri oluşturmaya çalışmak gibi yollarla belli tahminler yapmak ancak mümkün olabiliyor. Türkiye’de son yıllarda daha da arttırılan hayvancılık destek ve hibe bütçesine rağmen, hayvancılık hakkında detaylı bir veritabanı hâlâ oluşturulmuş değil. Bakanlık ve İl Tarım ve Orman Müdürlükleri’nin sahip olduğu bilgi ve verileri şeffaf bir şekilde kamuoyuyla ve araştırmacılarla paylaşması çiftçi ve hayvancılar için büyük önem arz ediyor.

Bakteri, aşı ve ithalat

İlgili bilimsel literatüre göre Şarbon (Anthrax)  aşılamayla kontrol altında tutulan, dünyanın mera ve açık alan hayvancılığı yapılan birçok yerinde enzootic(belirli bir bölgedeki hayvan popülasyonunda karakteristik olarak görülen) kabul edilen bir bakterinin hayvan bedeninde yaşamasıyla ortaya çıkan ölümcül bir hastalık. Louis Pasteur’ün Bacillus anthracis’i izole edip şarbonu bu bakterinin yaşam döngüsü içinde gelişen bir durum olarak tanımlamasının üzerinden 150 yıl geçti. 1930’lu yıllarda Max Sterne’in yaptığı çalışmalar ve geliştirilen aşıyla birlikte şarbonun insanlarda ve hayvanlarda görülme sıklığı oldukça azaldı. Şarbon aşılarının piyasaya sürülmesi, devletlerin eliyle ve ilaç şirketleri, uluslararası yardım ve kalkınma kuruluşları aracılığıyla dünyada yaygınlaşması elbette aşıya erişim ve para yetiştirme adına eşit ve adil koşullar altında gerçekleşmedi. 20. yüzyıl başlarında Avrupa’nın birçok yerinde sıkça görülen şarbonun yaygınlık oranı yüzyılın sonuna gelindiğinde oldukça azalmıştı. Hastalık, bugün Avrupa’da sadece Yunanistan’da ve İspanya’da hâlâ endemik kabul ediliyor; Fransa, İsviçre, İtalya, Rusya ve bazı Balkan ülkeleri gibi mera ya da açık alan hayvancılığının sınırlı oranlarda sürdüğü yerde şarbon artık sporadik/dönemsel olarak sınıflandırılıyor[ix].

Şarbon bilinen en eski hayvan hastalıklarından biri. Türkçede “kara kabarcık” ya da “kara yanık” olarak da bilinen hastalığın adlandırılmasında hastalarda oluşan yaranın ve hasta hayvanın kan renginin kara bir renk alması etkili olmuştur. Bundan dolayı Fransızcada kömür anlamına gelen charbon ve türevi şarbon hastalığa Türkçede verilen ad olurken, Antik Yunancada kömür anlamına gelen anthrax kelimesi de hastalığın uluslararası Batı tıp literatüründeki adına dönüşmüştür. Bacillus anthracis bu hastalığa yol açan bakteri olarak tanımlandığından bu yana, hayvanların yaşadıkları yerlerle laboratuvarlar arasında oldukça yoğun bir trafik yaşanmaktadır. Arazi ya da merayı laboratuvarla bağlantılandırmak, Bruno Latour’un  “Pasteur’ün keşfi” olarak nitelendirdiği süreçte zuhur eden önemli bir tercüme faaliyetidir. Latour’un anlatısına göre şarbona sebep olan bakteri izole edilip aşısı geliştirildikten sonra, bütün potansiyel tehdit içeren bölgelerde hayvanları aşılamak üzere 19.yüzyılın sonunda Fransa’da arazilere ulaşan modern sağlık birimleri harekete geçti. Latour’un kitabında detaylıca betimlediği gibi “Fransa’nın Pastörizasyonu” (1984)[x] Pasteur’ün mikroplar dünyasını tıp dünyası ve kamuoyuna görünürleştirmesi ve bunun bakterilerin yaşamına medikal müdahaleyi mümkün kılmasıyla gerçekleşti. Hayvan sağlığı, refahı ve hayvancılık koşullarının iyileştirilmesi üzerine, insan-hayvan ilişkilerini düzenleyici modern yapılar ve kurumlar da bu süreçte modern devletlerin mobilize ettiği önemli aygıtlara dönüştüler.

Türkiye’de 1950 ve 60’larda onbinlerle bildirilen hayvan şarbonu vakalarının, 1970’lerde binlere, 1990’larda yüzlere düşmesi aşılamalar ve kontrollere bütçe ve zaman ayrılmasıyla mümkün olmuştu.[xi] Ankara Etlik Veteriner Kontrol Merkez Araştırma Enstitüsü 1920’lerden itibaren Pasteur Ensititüsü’yle yakın temasta oldu,  şarbon ve başka aşılar üzerine ürün geliştirmeye erken cumhuriyet yıllarından itibaren başladı. Bugün hâlâ şarbon aşısının Türkiye’de üretildiği tek yer bahsi geçen Merkez Araştırma Enstitüsüdür. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın da yönergelerinde belirtildiği gibi, Türkiye’de hayvanlar meraya ya da açık alanlara çıkmadan şarbon aşısının yapılması gerekiyor. İnsanlarda erken teşhisle tedavisi görece basit olan şarbonun hayvanlarda tedavisinin olmaması, hayvanların sadece aşılamayla korunuyor olmaları, her hayvanın davranış örüntüsünü, sağlığını dikkatle takip etmeyi gerektiriyor. Bu takip elbette en başta o hayvanın gündelik bakımını gerçekleştiren çiftçi tarafından yapılabilir. Ancak takip edilebilirliğin hayvanın nereden ve ne koşulda geldiği, neyle beslendiği, nerede ve diğer hangi hayvanlarla birlikte otladığı, veteriner hekime ve aşıya ulaşmanın maliyeti gibi birçok etkeni vardır. Dolayısıyla son dönemde tartışılan şarbon salgınının bize açıkça gösterdiği şey, aslında hayatımızın önemli bir parçası olmasına rağmen, insan-hayvan ilişkilerini düzenleyen siyasi, kültürel ve biyolojik dünyaların hayvancılık söz konusu olduğunda yaratabildikleri toplumsallıkların korkutucu ve çok tehlikeli sonuçlarından habersiz olduğumuzdur.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Güroymak/Norşin, Bitlis, Ekim 2018

Ağustos sonunda Ankara’da Brezilya’dan ithal edildiği açıklanan yaklaşık 4000 sığırda şarbon bulunduktan sonra[xii] hastalık üzerine tartışmaların genelde hayvan ithalatıyla birlikte alevlendiğini görüyoruz. Buna rağmen Bitlis’ten Diyarbakır’a gönderilen ve hayatını kaybeden çocuğun bağırsak şarbonunun ithal hayvanlarla ilişkisi henüz belirsizliğini koruyor[xiii]. Kayseri’de iki ilçenin karantinaya alınmasıyla ilgili konuşan bir veteriner hekimin ithal hayvanların alımında müdürlüklerde görevli memurların kontrol yapmak için görevlendirilmediklerini söylemesi[xiv], Diyarbakır Veteriner Hekimler Odası’nın aynı kontrol eksikliğinin altını çizmesi[xv] ithal hayvanların sağlığı ve transfer koşulları hakkında bir hayli insanı kaygılandırıyor.

Canlı hayvan ithalatının hangi ülkelerden yapılabildiğinin bilinir ve belgelenebilir olmasına karşın, hangi hayvanların nereden ne koşullarda geldiğine dair devletin kamuoyunu bilgilendirmemesi aslında Türkiye’deki hayvan hareketlerinin sıradan bir vatandaş ya da bir araştırmacı için ulaşılamaz olduğunu bizlere gösteriyor[xvi]. İthal hayvanlarla şarbon arasındaki ilişkilere dair elimizdeki bilginin kısıtlılığı bizleri hayvanların nasıl seçildiği, transfer koşulları, olası salgın hastalıklara karşı alınan önlemler ve hasta hayvanlara ne olduğu gibi birçok konuda cevapsız sorularla baş başa bırakıyor. Ancak şarbon ve hayvancılıkla ilgili sorunlar canlı hayvan ithalatı dahil, ülkede giderek artan canlı hayvan sevkiyatları[xvii] ve bunun yarattığı sorunlardan yola çıkarak daha geniş bir çerçeveden ele alınmalı[xviii].

Canlı hayvan hareketleri, mera, sevkiyat

Bugün Türkiye’nin hâkim hayvancılık politikalarına baktığımızda, pazarı büyütmeyi ve besi hayvancılığını yaygınlaştırarak, daha düşük fiyatlı canlı hayvan ve et ithal ederek et fiyatlarının düşürülmesi ve hayvan pazarının büyütülmesinin öncelikli hedefler arasında yer aldığını görüyoruz. Bu amaçla, hayvancılık yapan çiftçiyi ve sektöre yatırım yapabilecek girişimcileri destekleyerek ülke içinde ciddi bir hayvan dolaşımının tetiklendiğini ve devletin neoliberal yöntemlerle inşa ettiği yeni bir “hayvan piyasası” oluşumunu dikkatle takip etmek gerek.


Boğatepe köyü, Kars, Haziran 2017

Şarbon salgını haberleri de hayvancılığın geçirdiği dönüşümün yapısal bir parçası olarak bu piyasa koşullarında yaşanabilecek salgınların boyutunu ortaya koyuyor. Son yıllarda Türkiye’deki çiftçi desteklerinin giderek artan bir payını (yaklaşık 3’te 1’ini), hayvancılığa ayıran Tarım ve Orman Bakanlığı, 2018’de öncelikli olarak besi hayvancılığını destekleyeceğini açıklamıştı[xix]. Niceliksel olarak Türkiye’deki hareketliliği giderek artan ve büyümesi teşvik edilen, ancak sağlıklı bir şekilde verisi oluşturulamayan ve kontrolleri yapılamayan hayvan bedeni dolaşımının, devlet teşkilatlanmalarının büyük bir dönüşümden geçtiği bu yıllara tekabül etmesi şarbon salgını haberlerinin yarattığı korku atmosferinin ardında yatan “piyasa”nın oluşmasında etkili oldu. Yaz sonunda, bu yıl Kurban Bayramı’yla da birlikte, her yıl yaşanan şehirlerarası ve uluslararası hayvan hareketlerindeki artış, kimin nereden/ne zaman/ne şekilde gelen hangi hayvanı tükettiğinin izinin sürülmesini büyük oranda imkânsız kıldı. Hayvan bedenlerinin dolaşımının nasıl kayıt altına alınıp ne kadar izlenebildiğine dair kamuya açık, şeffaf bir veri akışı bulunmadığı aşikârken, Bacillus anthracis’in  nereden nasıl yayılmaya başladığını konuşmak çok fazla bilinmeyenli  büyük bir denklemi çözmeye çalışmak anlamına geliyor.

Şarbonun “gelişmiş” ülkelerde pek görülmemesini çiftliklerde kontrol altında tutulan hayvanların bu hastalığa yakalanma olasılıklarının meraya göre daha düşük olmasıyla açıklayanlar, şarbon gibi mikrobiyal meseleleri dar bir gıda güvenliği çerçevesine hapsetmiş olurlar. Şarbon sorununun kaynağını mera hayvancılığında arayan bu yaklaşım, hayvansal gıda üretiminin endüstriyelleşmesini teşvik eder. Oysa Bacillus anthracis‘in  bir salgına yol açmamasını sağlamak için hayvanları “modern çiftliklerde,” kapalı alanlarda, satın alınan yüksek miktarda genetiği değiştirilmiş yemlerle beslemek gerektiği masalı, hastalık ve salgın haberlerinden medet uman şirketlerin, hayvancılığı sadece kâr etme peşinde düşünenlerin iştahını kabarttığı için sizlerin de kulağına ulaşıyor olabilir. Böylesi bir çözümün insan-hayvan ilişkileri için nasıl bir tahakküm içerdiğini bu yazıda uzun uzadıya tartışmayacağım. Binlerce yıldır sürdürülen mera hayvancılığının kapitalist toplumlarda çiftlik hayvancılığına dönüşmesi gerektiği düşüncesi, ilerlemeciliğin bir tuzağı olarak hayvancılığı da kâr hesapları ve sermaye hareketlerine indirgememize sebep oluyor[xx]. Şarbonun önüne geçmenin yolu modern çiftliklerde sürdürülen yoğun/entansif hayvancılık olmak zorunda değildir; çözüme doğru adım atmak için emek isteyen işten kaçınmamak, yani çiftçi, köylü, kasap gruplarıyla veteriner, tarım bakanlığı memuru ve diğer kamu ve sivil inisiyatifler arasında sistematik ilişkiler kurmak adına aktif çaba göstermek gerekir[xxi]. Başka bir deyişle, Bacillus anthracis‘in doğada bulunduğunu kabul edip, onun sporlarının yaşamsallığının nasıl toplumsallıklara gebe olduğu ihtimallerini araştırmak[xxii] hayvanları, çiftçileri, kasapları ve içinde bulundukları ilişkiler bütününü güvensiz ilan etmek şarbon salgınlarının önüne geçmez. Dolayısıyla ortaya çıkan tabloda şarbondan etkilenme olasılığı olan hayvan ve insanları korumaya çalışmak yerine, yapılan hayvancılık güvensiz ilan edilerek, daha kontrollü ithal edilen hayvan ve daha fazla hayvanın sıkıştırıldığı çiftlik sayısının arttığı bir dünyaya doğru yol alınmaktadır.

Bakterinin toplumsallığı

Şarbon salgını haberlerinin dikkati çektiği hayvan ithalatını sadece tüketici açısından bir gıda güvenliği sorununa indirgemek, son yıllarda dünyada giderek artan bir tehlike olan sınır-ötesi hastalıkları (trans-boundary diseases [xxiii]) ve bu hastalıkların, giderek artan kontrolsüz hayvan hareketleriyle birlikte hayvancılığı nasıl tehdit ettiğini gözden kaçırmaya sebep olabilir. Türkiye’de küçük çiftçilerin geleneksel yöntemlerle sürdürdüğü mera hayvancılığı ekolojik bir değerdir. Yerel koşullara uzun yıllar içinde adapte olmuş hayvan cinsleri ve çeşitli biçimlerde sürdürülen göçerlik/koçerlik ve yaylacılık kültürünün kaybolmasına sebep olacak etkenlerden birisi de sürülerin sağlığını tehdit eden hastalıklardır. Ancak bu hastalıkların sadece meralardan ya da belli yerlerde yaşayabilen bakteri, virüs gibi canlılardan kaynaklandığını düşünmek saflık olur. Hastalıklarla ilgili temel mesele bu canlılarla karşılaşan hayvan bedeninde neler olduğudur. Örneğin şarbon hastalığı durumunda Bacillus anthracis bulaşışının belli bir düzeyin altında olması enfeksiyona yol açmazken, enfektif düzeyin ne olduğunu belirleyen hayvanın cinsinden bağışıklık sistemine, bakterinin suşundan antibiyotik direncine birçok etken vardır. Günümüzde ithal edilen binlerce hayvan Anadolu’da çeşitli yerlerde hem alışık (dolayısıyla dirençli) olmadıkları birçok hastalığa yakalanıyorlar hem de geldikleri bölgenin ekolojisine ait olmayan mikroorganizmaların çoğalmasında araç oluyorlar. Örneğin kapalı çiftliklerde beslenmek üzere ıslah edilen, büyük cüsseli Simental ineklerin meralarda kilometrelerce dolaşarak otladığında ayak ve tırnak hastalıklarından kurtulamamaları saha çalışmam sırasında sıkça rastladığım bir durumdu. Şap hastalığı söz konusu olduğunda Avrupa tipi mikroplara karşı geliştirilen aşıların Anadolu’nun doğusunda pek etkili olmaması Avrupa’dan getirilen hayvan cinslerinin aşıları için olumsuz bir durum oluşturuyor. Ya da ithal hayvanların yaygınlığını arttırdığı neospora caninum gibi bazı parazitlerin özellikle yerel cins ineklerde gebelik komplikasyonlarına yol açması bu durumlara verilen örnekler arasında sayılabilir[xxiv]. Yeni hastalıklar aynı zamanda yeni aşı ve ilaçların kullanımının artması, hayvanların bedenlerine ve hayvansal gıdaya giren antibiyotik oranının artması anlamına geliyor. Antibiyotik direnci ve önleyici çözüm arayışları, bugün veteriner müdahalelerinde göz önünde bulundurulan en önemli değişkenler arasında sayılabilir.[xxv] Bu anlamda Mitat Şahin’in yürüttüğü güncel bir araştırmanın parçası olan, Kars’ta Bacillus anthracis’in toprak ekolojisinin hastalık riskinden nasıl arındırılabileceği üzerine çalışmalar meraların ve doğal otlakların kullanımı için büyük önem arz eder[xxvi].

Unutmamak gerekir ki meralarda hayvanın otla ve toprakla teması sadece Bacillus anthracis gibi bakterileri getirmiyor. Bu temas, şarbonun da parçası olduğu doğal ve kültürel dünyaların birlikte yarattığı bir ekoloji olarak sağlıklı bir mera hayvancılığının sürdürülebilirliğinin de başlıca koşulu.

YAYINA HAZIRLAYAN: MEHMET EKINCI, CORNELL ÜNIVERSITESI, BILIM VE TEKNOLOJI ÇALIŞMALARI, DOKTORA ADAYI

* Yazının girişinde kullanılan görsel 2018 yılının Ekim ayında Bitlis’in Güroymak/Norşin ilçesinde çekilmiştir. Bitlis fotoğrafları yazarın kendisi (Fatih Tatari) tarafından, Kars’taki mera fotoğrafı ise İlhan Koçulu tarafından çekilmiştir.

[i]Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı’nın organizasyonunu üstlendiği Tatvan Peynir Buluşması

(http://www.bitlispeynirfuari.com/) planlanırken Kars’ta yapılan Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği’yle yapılan hazırlık toplantısı notları. 18.07.2018, Kars.

[ii] Bitlis 9000 baş civarında mandasıyla Türkiye’nin en fazla manda bulunan 5 ilinden birisi (TÜİK 2017). Tarım ve Orman Bakanlığı’nın hem manda yetiştiriciliği hem de ‘halk eliyle ıslah’ destekleriyle Türkiye’de son yıllarda mandaların sayısı artmış olsa da, mandaların yılın mümkün olan en uzun dönemini sulak meralarda ve açık alanlarda geçirebildiği hayvancılık pratiklerinde kendilerine yer bulmaları birçok bölgede mümkün olmuyor. Bu sebeple Bitlis’te 1990’ların sonunda 1000’in altına düşen sayının bugün 9000’lere çıkması ve mandaların hâlâ büyük ölçüde geleneksel yöntemler ve kültürel dünyalar içinde yapılmaya devam etmesi Türkiye’nin hayvancılığı için çok değerlidir.

[iii] 14.09.2018 Sputnik news. https://tr.sputniknews.com/turkiye/201809141035202122-diyarbakir-saglik-orgutleri-sarbon-olum-vakalari-artma-ihtimali/

14.09.2018 sendika.org. http://sendika62.org/2018/09/sarbon-kaynakli-ilk-olum-diyarbakirda-10-yasindaki-bir-cocuk-hayatini-kaybetti-509914/

[iv] Daha sonra Bitlis Tabip Odası da şu açıklamayı yaptı: 18.09.2018, Evrensel. https://www.evrensel.net/haber/361647/bitlis-tabip-odasindan-sarbon-raporu-derhal-onlem-alinsin

[v] Bitlis’ten verilen bazı rakamlar için bakınız:

04.09.2018, Cumhuriyet, Türkiye’nin Şarbon Haritası. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1072868/Sarbon_tehlikesi_buyuyor__iste_Turkiye_nin_sarbon_haritasi.html

06.09.2018, diken, “100den fazla hayvan öldü”. http://www.diken.com.tr/bitliste-sarbon-vakasi-81-hayvan-oldu-ilce-karantinada/

[vi] Basında çıkan haber ve yorumlardan bazıları için bakınız:

31.08.2018, Hüseyin Serdar, Hürriyet. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/dr-huseyin-h-serdar/sarbon-karantina-ve-veteriner-hekimler-40941731

04.09.2018 yeniyaşam, “10 Maddede Şarbon ve Kıtlık” Abdullah Aysu. http://yeniyasamgazetesi.com/10-maddede-sarbon-ve-kitlik/

05.09.2018 http://www.yenicaggazetesi.com.tr/sarbon-ulkeye-boyle-geldi-204206h.htm

05.09.2018 https://www.yenisafak.com/ekonomi/sarbon-spekulatorunefirsat-verilmesin-3393704

06.09.2018 ilerihaber, “Şarbonlu hayvanlar öğütülerek İstanbul’da denize atılıyor!” https://amp.ilerihaber.org/icerik/sarbonlu-hayvanlar-ogutulerek-istanbulda-denize-atiliyor-89434.html?__twitter_impression=true

08.09.2018 yeniyaşam, “Şarbon kent kent yayılıyor” http://yeniyasamgazetesi.com/sarbon-kent-kent-yayiliyor/

[vii] Bu rakamlara T.C. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın Hayvan Hastalıkları İle Mücadele Ve Hayvan Hareketleri Kontrolü Programı kitapçıklarından ulaşılabilir. Örneğin Türkiye’deki toplam sığır şarbon aşısı 2014 yılında toplam 462.215 iken 2017’de 300.760’a düşüyor. Aşıların %20’sinden fazlasının kullanıldığı Kars’ta aynı dönemdeki düşüş sadece 103.024’ten 98.000’e yaşanıyor. Bu kitapçıklarında kafa karıştırıcı olan hayvanların merada otladığı bilinen birçok bölgede yapılan aşı kayıtlarının çok düşük olması ve bu aşı sayılarıyla şarbon vakasının azalmasına sebep olacak koşullarda hayvancılık yapılmaması.

[viii] Bakınız: https://www.tarimorman.gov.tr/ ve http://tvhb.org.tr/. Konuyla ilgili Veteriner Hekimleri ve Tabip Odalarının yanı sıra, HAYTAP (Hayvan Hakları Federasyonu) ve HAKİM (Bağımsız Hayvan Hakları Topluluğu ve Hayvan Hakları İzleme Komitesi) gibi hayvan hakları ve hayvan özgürlüğü için mücadele eden grupların açıklamaları da takip edilmelidir.

Bakanın medyaya referans vererek yaptığı açıklamaya göre Türkiye’nin 2018 şarbon görülme rakamları için:

“Türkiye’de, 2018’de 79 noktada şarbon hastalığı görüldü. Medyada kaçı yer aldı? Çoğu yer almadı.”

[ix] Türkiye’de ve dünyada Anthrax rakamları için şu kaynaklara göz atılabilir: Özkurt, Z., Parlak, M., Tastan, R., Dinler, U., Saglam, Y. S., & Ozyurek, S. F. (2005). Anthrax in Eastern Turkey, 1992–2004. Emerging Infectious Diseases11(12), 1939–1941.

Head, B. M., Rubinstein, E., & Meyers, A. F. A. (2016). Alternative pre-approved and novel therapies for the treatment of anthrax. BMC Infectious Diseases16(1), 621.

[x] Latour, B. (1993). The Pasteurization of France. Harvard University Press.

[xi] İnsan şarbonu vakalarında da ciddi bir düşüş yaşanmasıyla beraber, yukarıda da sözü edilen verilerin güvenilir olmaması dolayısıyla bu konuda sağlıklı ölçütler oluşturmak pek mümkün değil. İnsanların özellikle deri şarbonu durumunda tedavi edilebilmesi ve ölümlerin büyük oranda önüne geçilmesi şarbonun başarılı yönetilen bir halk sağlığı sorunu olarak görünmesini mümkün kılar.

[xii] 27.08.2019, tarımdünyası http://www.tarimdunyasi.net/2018/08/27/devlet-eliyle-sarbon-ithalati/

30.08.2018, gündemkıbrıs. https://www.gundemkibris.com/kibris/tarim-bakanligindan-antraks-sarbon-salgini-aciklamasi-h259379.html

[xiii]28.08.2018, milliyet. http://www.milliyet.com.tr/talat-gozet-ten-sarbon-hastaligina-dair-ankara-yerelhaber-3001286/

16.09.2018 https://ilkha.com/haber/82902/sarbon-vakasi-bitliste-can-aldi-iddiasi

[xiv]14.09.2018, mynet, Kayseri Veteriner Hekimleri Odası açıklaması. https://www.mynet.com/sarbon-bu-kez-de-kayseri-ye-sicradi-hayvan-olumleri-sonrasi-2-mahalle-karantinaya-alindi-110104387354

[xv] 14.09.2018 Diyarbakır Veteriner Hekimleri  Odası’nın basın açıklaması: http://www.diyvho.com/haber/A21E5YBU3X6M7IB61ES0YY8XEIL3993R8YGVFSS3.html

[xvi] İthalatla ilgili düzenlemelere ve besi sığırı ithalatına izin verilen ülkelerin listesine şu adresten ulaşılabilir:

https://www.tarimorman.gov.tr/HAYGEM/Menu/20/Buyukbas-Hayvan-Ithalati Uluslararası canlı hayvan ticareti ve koşulları konusunda bazı açıklamalar: https://bianet.org/bianet/saglik/200663hakim-talebimiz-hayvanlarin-iyi-kosullarda-nakli-degil-ozgurluklerihttps://teyit.org/brezilyadan-ithal-edilen-hayvanlarin-turkiyeye-kotu-kosullarda-getirildigi-iddiasi/https://dogruhaber.com.tr/haber/313571-bakanliktan-ithal-besilik-hayvan-aciklamasi/ İthalatta kullanılan gemi ve rota bilgilerine iki örnek: NADA https://www.marinetraffic.com/tr/ais/details/ships/372415000; JULIA AK https://www.marinetraffic.com/tr/ais/details/ships/shipid:676347/imo:7434949/mmsi:450485000/ vessel:JULIA%20AK

[xvii] Hayvan sevkiyatları, hayvanların hayatları boyunca hareket etmesiyle, canlı ve cansız hayvan bedenlerinin çiftliklerde, meralarda, çeşitli ulaşım araçlarında dolaşımıyla birlikte düşünülmelidir.

[xviii] Konuyu böylesi geniş bir çerçevede ele alan diğer yazılar için:

28.08.2018 Cumhuriyet, “Herkesi ilgilendiren halk sağlığı soruları” Bülent Şık.  http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/saglik/1066864/Herkesi_ilgilendiren_halk_sagligi_sorulari.html?fbclid=IwAR2K0K3XM63gZ3AEv-KkvmFVQp7OAW3DIO9CMZiEqGA4oKebrs7o4VwlAiw

28.08.2018 Hürriyet. Doç. Dr. Onmaz’la söyleşi:  http://www.hurriyet.com.tr/doc-dr-onmazdan-sarbon-uyarisi-denetim-olma-40939643

03.09.2018 bianet, “On Soruda Şarbon Krizi” Bülent Şık. https://bianet.org/bianet/saglik/200413-on-soruda-sarbon-salgini

04.09.2018 tarımdünyası, “Hayvan Hastalıklarını Arttıran 3 Neden: İthalat, Hayvan Hareketleri ve Denetimsizlik” Ali Ekber Yıldırım. http://www.tarimdunyasi.net/2018/09/04/hayvan-hastaliklarini-artiran-3-nedenithalathayvan-hareketleri-ve-denetimsizlik/

06.09.2018 artıgerçek, “Zehirli kimyasallarla beslenen hayvanları Türkiye’ye gönderdiler” https://www.artigercek.com/haberler/zehirli-kimyasallarla-beslenen-hayvanlari-turkiye-ye-gonderdiler

09.09.2018 Birgün Pazar, “Soğan, egzotik meyveye karşı,” Özge Güneş. https://www.birgun.net/haber-detay/sogan-egzotik-meyveye-karsi-229826.html?fbclid=IwAR0dpHvdHmAjmVFzWhBBA6oGLHBLxOndotfrDx5BM239CMNr1PAOi3rvDaw

09.09.2018, T24. “Eski Bakan Fakıbaba: Şarbonla ilgili şu soruların cevaplanması lazım…” http://t24.com.tr/haber/eski-bakan-fakibaba-sarbonla-ilgili-su-sorularin-cevaplanmasi-lazim,696519?fbclid=IwAR2TtLBPSjePSH6iWIlS9TwTNhS6nl5NqzuAoXakFxEPI5Obr1QYDwuKsv4

21.09.2018 Ahvalnews, “Mesele şarbondan çok daha fazlası” Ezgi Karataş. https://ahvalnews.com/tr/sarbon/mesele-sarbondan-cok-daha-fazlasi

30.09.2018 gazeteduvar. İrfan Aktan’ın Abdullah Aysu’yla yaptığı söyleşi: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/09/30/abdullah-aysu-kitlik-geliyor-ve-care-kucuk-ciftcilik/?fbclid=IwAR2K0K3XM63gZ3AEv-KkvmFVQp7OAW3DIO9CMZiEqGA4oKebrs7o4VwlAiw

22.10.2018 tarımdünyası, “Brezilya nota verdi, Türkiye hayvanları kabul etti.” Ali Ekber Yıldırım. http://www.tarimdunyasi.net/2018/10/22/brezilya-nota-verdi-turkiye-hayvanlari-kabul-etti/?fbclid=IwAR26vZyE2gEqTcqqHdsjYAXIyRd6njs1dx4m9e4KSlA_hCmR7KZJJDCEaYk

[xix] 07.11.2017 Dünya, Tarım Dünyasından, Ali Ekber Yıldırım. https://www.dunya.com/kose-yazisi/kucuk-aile-isletmelerine-13-milyar-lira-destek/389763

24.11.2017 yenialanya, “Besiciye destek verilecek!” https://www.yenialanya.com/ekonomi/besiciye-destek-verilecek-h297008.html

[xx] Hayvancılık özelinde kapitalizm tartışmaları için bakınız: Despret, V. (2008). The Becomings of Subjectivity in Animal Worlds. Subjectivity23(1), 123–139. Porcher, J. (2014). Vivre avec les animaux: une utopie pour le XXIe siècle. Paris: La Découverte. [(2017). The ethics of animal labor: a collaborative utopia. New York, NY: Springer.]

[xxi] Veterinerlik pratiğinin yaygınlaşması ve tarif edilen ilişkiler içinde üretilen bilginin paradigmalarıyla ilgili bakınız: Fudge, E., & Palmer, C. (2011). Veterinary Science: Animals, Humans and Health. Twine, R. (2010). Animals as biotechnology: ethics, sustainability and critical animal studies. London ; Washington, DC: Earthscan.

[xxii] Bilimsel bilme biçimlerinin toplumsallığını araştıran bazı çalışmalar için bakınız: A. Mol, I. Moser, & J. Pols (Eds.), Care in practice: on thinkering in clinics, homes and farms. Bielefeld Germany: Transcript-Verl. içinde Singleton, V. “Good farming : control or care?” (pp. 235–256) ve Law, J. “Care and killing: Tensions in Veterinary Practice.” (pp. 57–72)

Despret, V. (2014). Que Diraient Les Animaux, si… on leur posaient des bonnes questions? Paris: la Découverte. [(2016). What would animals say if we asked the right questions? Minneapolis: University of Minnesota Press]

Zeybek, S. O. (2016). Biyopolitika, güvenlik ve anti-piyasalar: Türkiye’de Endüstriyel Hayvancılığın Seyri. Toplum ve Bilim, (138/139), 106–125.

[xxiii] Bu konuda 27-28 Eylül 2017’de Macaristan’da gerçekleştirilen Avrupa Tarım Komisyonu’nun 40. toplantısının FAO tarafından paylaşılan raporlarına dikkatimi çeken Olcay Bingöl’e teşekkürlerimle: http://www.fao.org/europe/commissions/eca/eca-40/en/

[xxiv] Mor N., Akça A. (2012) “Kars Yöresinde Sığır ve Köpeklerde Neospora caninum Üzerine Epidemiyolojik Araştırmalar: Gruplararası Çalışma”. Kafkas Univ Vet Fak Derg, 18. 193-199.

[xxv] Özellikle antibiyotik direnci ve veterinerlik ilişkisindeki tehlikelere yönelik Avrupa Tarım Komisyonu Eylem Planı (http://ec.europa.eu/health/amr/antimicrobial-resistance_en), European Medicines Agency tarafından öncelikli mücadele alanı ilan edilmesi (https://www.ema.europa.eu/en/veterinary-regulatory/overview/antimicrobial-resistance-veterinary-medicine) ve alternatif arayışlarıyla ilgili büyüyen bir örnek olarak Veteriner Homeopatisi Uluslararası Derneği (http://www.iavh.org/en/) incelenebilir.

[xxvi] Sözü edilen çalışmada, Bacillus anthracis ile kontamine olduğu belirlenen alanlarda bakterinin ekolojisi inceleniyor. Bu alanlarda biyosit kullanımıyla çevreye ve ekosisteme zarar vermeden bakterinin yok edilmesi veya enfektif düzeyin altına indirilmesi hedefleniyor. Devam eden bu çalışmayla ilgili şu makale incelenebilir: Schelkle, B. et al. (2018). Caenorhabditis elegans Predation on Bacillus anthracis: Decontamination of Spore Contaminated Soil with Germinants and Nematodes. Frontiers in Microbiology8https://doi.org/10.3389/fmicb.2017.02601

***

Bu yazı stsistanbul.org/ dan alınmıştır

Fatih Tatari