Ana Sayfa Blog Sayfa 2667

Müslüm Gürses anısına futbol kulübü kuruldu

İzmir Torbalı’da yaşayan bir grup, ünlü sanatçı Müslüm Gürses anısına futbol kulübü kurdu. Tamamı üniversite mezunlarından oluşan “Garipler” isimli futbol kulübü, önümüzdeki yıldan itibaren amatör ligde mücadele etmeyi hedefliyor.

Son olarak anısına çekilen filmle yeniden ülke gündemine oturan Müslüm Gürses, ölümünden sonra da şarkıları ve hayatıyla gündemde. Kulübün ismini Müslüm Gürses’in, “Yakarsa dünyayı garipler yakar” şarkısından esinlenerek koyan gençler, şimdilik halı saha maçlarıyla form tutuyor. Aralarında öğretmen, gazeteci, mühendis, avukat gibi meslek dallarından futbolcular barındıran “Garipler”, ilçede de büyük destek gördü.

Hem Torbalı’yı tanıtmak hem de Garipler adıyla markalaşmak isteyen kulüp üyeleri haftanın iki günü çeşitli takımlarla maç organizasyonu yapacak. Amatör ligde mücadele edene kadar bölge turnuvalarında yer alacak takımın, logosu da oldukça ilginç. Müslüm Gürses’in akıllara kazınan kıvırcık saçları ve bıyığın çevrelediği logonun ortasında, “Yakarsa dünyayı garipler yakar” sözü ve altta yine bir dönem Müslüm Baba’nın fanlarının kullandığı jilet silüeti bulunan logo oldukça ilgi çekti. Takım kaptanı İbrahim Danış, “Önümüzdeki yıl gerekli girişimlerde bulunarak, 2’nci Amatör Lig’den futbol hayatımıza başlayacağız” dedi.

(CNN Türk)

Tekirdağ’daki Çorlu Deresi’nin rengi kirlilik nedeniyle değişti

Tekirdağ’daki Çorlu Deresi, kirlilik nedeniyle gri renge büründü. 

Derenin Çerkezköy ilçesi Veliköy mahallesinden geçen kısmının rengi kirlilik nedeniyle değişti.

Suyun çevresinde çok sayıda fabrika bulunuyor. Deredeki kirliliğin kaynağı bilinmiyor. 

Geçen ay da kırmızı renge bürünen derede yapılan incelemede bir kısmı toprak altında kalan 2 kilometrelik beton büz hattı tespit etmişti.

(Diken)

4. ABD Ulusal İklim Değerlendirmesi raporu: Yaşam kalitesi ve insan sağlığı tehlikede!

ABD, Kaliforniya’da onlarca kişinin hayatını kaybettiği yangını ve iki kasırgayı geride bırakırken, yeni açıklanan federal bir rapor, iklim değişikliğinin ülkede insan sağlığı, yaşam kalitesi ve ekonomik büyüme oranını artan biçimde tehdit edeceğinin altını çiziyor. Rapor, Başkan Donald Trump’ın görüşleriyle de çelişiyor.

Geçtiğimiz hafta ABD’de yayımlanan 4. Ulusal İklim Değerlendirmesi adlı federal rapor, küresel ısınmanın etkisiyle yaşanan aşırı hava koşullarının daha da sıklaşmaya, yoğunlaşmaya ve yaygınlaşmaya başladığı uyarısında bulunuyor. Rapor, Kaliforniya’yı etkisi altına alan yangın ve Florida’yı etkisi altına alan Florence ve Michael kasırgalarından uzun zaman önce kaleme alınmıştı.

Rapor, ABD’de son birkaç yılda tahribata yol açan hava koşullarının rekor kırdığını ve 2015’ten bu yana bu hava olaylarının 400 milyar dolara mal olduğunu belirtiyor.

Raporu kaleme alan uzmanlardan biri olan Texas Teknoloji Üniversitesi’nden Katharine Hayhoe “Olacağını söylediğimiz şeylerin gerçek hayatta artık yaşandığını görüyoruz. Bir iklim bilimci olarak bu benim için gerçeküstü bir durum” diyor.

Raporun eş yazarlarından Illinois Üniversitesi’nden Donald Wuebbles da benzer sert hava koşullarının daha da güçlendiğine ve yoğunlaştığına tanık olmaya devam edileceğini ifade ediyor.

Rapora göre, yangın kaynaklı hava kirliliğinin sıcak hava dalgasıyla birleşmesi, batı yakası için gelecekte önemli bir sağlık riski oluşturuyor. Hava durumunu izleyen federal kuruluşlara göre, Kaliforniya’nın kuzeyinde etkili olan yangın sırasında hava kalitesi tehlikeli boyutlara ulaştı.

Raporu hazırlayan uzmanlardan Washington Üniversitesi kamu sağlığı profesörü Kristie Ebi, “Batı yakasının, gittikçe sıklaşan bu durumları nasıl yöneteceği konusunda çok ciddi endişe var” derken, küresel ısınmanın halihazırda insan sağlığına zarar verdiği, bundan sonra durumun daha da kötüleşeceği uyarısında bulunuyor.

Rapor, zorunlu olarak her birkaç yılda bir hazırlanıyor ve daha önce yapılan yüzlerce araştırmaya dayanıyor. Söz konusu rapor kömür, petrol ve doğalgaz kullanımı kaynaklı küresel ısınmanın ABD’nin her bölgesine nasıl zarar verdiğini ve bunun ekonomik anlamda enerji ve tarım gibi farklı sektörleri nasıl etkilediğini ayrıntılı şekilde ele alıyor.

Raporda iklim değişikliğinin yaşadığımız çevreyi ve yaşama biçimimizi değiştirdiği, insan sağlığı ve yaşam kalitesinde zorlukları beraberinde getirdiği konusunda uyarıda bulunuluyor. Hava kirliliğinin kötüleşmesiyle kalp ve akciğer sorunlarının yaşanması, sıcak hava dalgalarında can kayıplarının artması ve alerji vakalarının çoğalması bu etkiler arasında sayılıyor.

(VOA, BBC, İklim Haber)

Onur Hamzaoğlu’na 5 ay hapis!

AKP politikalarını eleştirdiği için yargılanan HDK Eş Sözcüsü Onur Hamzaoğlu’na 5 ay hapis cezası verildi. Mahkeme cezanın ertelenmesine karar verdi.

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, Adana’da yaptığı konuşmadan ötürü tutuksuz yargılandığı davanın karar duruşması Adana 25’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde bugün görüldü. Duruşmaya tutuksuz yargılanan Hamzaoğlu ve avukatı duruşmada hazır bulunurken, çok sayıda kişi ise duruşmaya dinleyici olarak katıldı. Duruşma kimlik tespitiyle başladı. AKP’nin politikalarını eleştirdiği için, “Türkiye Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama” iddiasıyla yargılanan Hamzaoğlu, duruşmada savunma yaptı.

HDK’nin Kasım 2016’dan beri sözcülerinden biri olduğunu Anayasa değişikliğiyle ilgili referandum için Adana’da gerçekleşen mitinge bu sıfat ile davet edilip konuştuğunu ifade eden Hamzaoğlu, “Dolasıyla bütün muhalefetin olduğu gibi kamuoyuna açıklanmayan Anayasa değişikliği paketinin kamuoyuyla paylaşılmasını sağlamak ve neden ‘Hayır’ oyu verilmesi gerektiği konusunda haklı bilgilendirmekti. Ben profesyonel bir siyasetçi değilim. Akademisyenim. Hekimim. Halk sağlığı uzmanıyım. Bu bağlamda AKP hükümetinin 14 yıllık uygulamalarını 2002’de açıklamış oldukları programla karşılaştıran sayılara, verilere ve bilimsel bilgiye dayanan bir konuşma hazırlanmıştım. Hedefim tümüyle AKP hükümetinin Türkiye halklarına yönelik olarak yaşattıklarını bir kez daha sergilemek ve Anayasa değişiklik paketinin bundan farklı olamayacağının bilimsel bilgilerle kanıtlamaktı” diye konuştu.

‘Bana atılı suçlamayı kabul etmiyorum’

Konuşmasının barış talebi içerdiğini vurgulayan Hamzaoğlu, şöyle devam etti: “Dava savcısının konuşma metnimde neyi suç olarak atıf aldığı ve suçlamanın gerekçesini öğrenmiş değilim. Aynı zamanda bu bana karşı yapılan bir hak ihlali olduğunu belirtmek isterim. Bunun yanı sıra savcılığın dilekçesinin mahkeme kabulü ile bilimsel bilgi, eleştirel düşünce bu bağlamda sorgulama maalesef bir suç unsuru olarak kabul edilir hale gelmiştir. Tarafsız bir gözle incelendiğinde metnin tümü 14 yıllık AKP hükümetinin uygulamalarını hedef alan, eleştirileri içeren bir metindir. Halkın bilinçli bir şekilde ‘Hayır’ oyu vermesi için kendi yaşamlarında örneklerle hazırlanmış bir metindir. Başkaca bir amacı yoktur. Dolayısıyla bana atılı suçlamayı kabul etmiyorum. Hakkımda hükmün açıklamasının geri bırakılması hükümlerinin uygulanmasını da kabul etmiyorum.”

1 yıl denetim tabi tutulacak 

Hamzaoğlu’nun savunmasına aynen katıldıklarını belirten avukatları ise, konuşmanın ifade ve düşünce özgürlüğü kapsamında yapıldığını ve beraatını talep etti. Mahkeme, Hamzaoğlu’nun beraat talebini reddederek, “Türkiye Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama” iddiasıyla 6 ay hapis cezasını verilmesine, sanığın duruşmadaki iyi hali göz önünde bulundurularak verilen cezanın 1/6 oranında indirim yapılarak 5 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve verilen cezanın ertelenmesine karar verdi. Ayrıca mahkeme heyeti, Hamzaoğlu’nun 1 yıl denetim süresine tabi tutulmasına da karar verdi.

(Yeni Yaşam)

Fransa 14 nükleer enerji santralini kapatacağını açıkladı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Fransa’nın 2035 yılına kadar 58 olan nükleer enerji santrali sayısını 44’e düşüreceğini açıkladı.

Euronews’den Kamuran Samar’ın haberine göre Macron, cumhurbaşkanlığı görev süresinin dolacağı 2022 yılına kadar sadece Fessenheim nükleer santralinin kapatılacağını söyledi.

Nükleer enerjiden tamamen vazgeçmenin düşünülmediğini dile getiren Macron, 2025-26 yıllarında iki, 2027-28 yıllarında yine 2 olmak üzere 2035 yılına kadar toplamda 14 nükleer santralin kapatılacağını duyurdu.

Macron ayrıca, ülkeler arası elektrik geçişlerini sağlayan sağlayıcıların sayısının artırılması için çalışacaklarını dile getirdi.

(Euronews)

İklim krizine karşı okul grevleri Berlin’de: Kömür terkedilmeden derse girmek yok!

İsveç’te Greta Thunberg’in başlattığı iklim değişikliğiyle mücadele için okul grevi yayılmaya devam ediyor. Berlin’de Federal Ekonomi ve Enerji Bakanlığı önünde toplanan öğrenciler “Okula vakit var, iklim değişikliğini durdurmak için yok” diyor.

Bianet’den Pınar Tarcan’ın haberine göre “Kömürden Çıkış Komisyonu” oybirliği ile Almanya’nın iklim hedefleri doğrultusunda adil bir çıkış planı için hala somut adım beklenirken,
İsveç’te okul grevine çıkarak tek başına bir farkındalık başlatan ve tüm dünyada giderek yayılan iklim eylemlerine öncülük eden Greta Thunberg’in eylem zinciri Almanya’ya sıçradı.

Başkent Berlin’de yüzlerce öğrenci bugün okulu grevine çıktı ve Federal Ekonomi ve Enerji Bakanlığı (BMWi) önünde bir araya geldi. Saat 08:00’da başlayan eylem iklimle mücadele konusunda aktif örgütlerin gençlik kolları tarafından düzenlendi.

BUNDjugend (Almanya Çevre ve Doğayı Koruma Birliği), Naturfreundejugend, NAJU (Doğanın Korunması İçin Gençlik Hareketi) ve WWF Jugend (Doğal Hayatı Koruma Vakfı Gençlik Kolu) organizasyonuyla gerçekleşen eyleme Greenpeace Almanya da destek verdi.

BUNDjugend üyesi ve Politik Bilinler öğrencisi Maria (19), “Pazartesi sabahı 08:00’de okula gitmek yerine Ekonomi ve Enerji Bakanlığı önünde toplanmamızın çok temel bir amacı var, hükümetin artık kömürden çıkmasını talep etmek” dedi ve şunları söyledi:

“Nükleer enerji ve fosil yakıtlardan tamamen çıkılmasını istiyoruz. Çünkü geleceğimizi ancak yenilenebilir enerjiyle mümkün görüyoruz. Bu eylem İsveç’te Greta’nın başlattığı eylemler serisinin bir nevi kopyası.

“Diyoruz ki okula, üniversiteye gitmek için vakit var ama iklim değişikliğini durdurmak için vakit kalmadı.”

Greta’nın başlattığı hareket dünyanın çeşitli kentlerinde okul grevleriyle sürerken, İngiltere’de başlayan “Extinction Rebellion” (Yokoluş İsyanı) hareketi de yolları kesip protestolar düzenleyerek eylemlerini yaygınlaştırıyor. 

(Bianet)


Kelaynak: Bir başarı hikayesi mi, yoksa bir kümes hayvanı mı? – Kerem Ali Boyla

Kelaynaklar en yüksek küresel tehlike sınıfı Kritik Tehlike‘den (CR) çıkıp Tehlike (EN) kategorisine girdi. Bu şu anlama geliyordu, yıllardır soyu tükenen kuşların sembolü olan kelaynak, yapılan doğa koruma çalışmaları sayesinde eşikten dönmüştü ve yerküreyi bizimle paylaşmaya devam edecekti. Bu güzel haber, medya ve sosyal medyada “tarihi başarı” olarak hızla paylaşıldı.

Fotoğraf: Nedim İlkin

Kelaynakların yaşadığı alanların başında Urfa Birecik geliyor. GAP turlarında Birecik’i ziyaret ettiyseniz, oradaki üreme istasyonundaki kuşları görmüş olabilirsiniz. Günbatımında kalabalık kelaynak sürülerinin Fırat’ın üzerinden alay alay geçtiğine de tanık olmuşsunuzdur. Bu durumda Birecik’te 40 yıldır devam eden koruma çalışmalarının başarılı bir sonucu olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bu sorunun cevabı maalesef hayır. Bugün kelaynaklar yabani olarak sadece Fas’ta yaşıyorlar. IUCN’in (Dünya Doğa Koruma Birliği) tür tehlike kategorisini düşürmesinin de yegâne nedeni Fas’taki nüfusun çoğalmış olmasıdır. Keza Kelaynak 1989 yılından beri Türkiye’de soyu tükenmiş kuşlar sınıfındadır. Birecik’teki kelaynakların hayvanat bahçesi kuşlarından çok bir farkı maalesef yok.

Zaten IUCN adına kuşların kırmızı liste sınıflarını düzenleyen Dünya Kuşları Koruma Birliği’nin (BirdLifeInternational) haberini[1] incelediğimizde Türkiye’nin adının geçmediğini göreceksiniz. Daha kapsamlı basın bildirisinde[2] de bizim kuşlar, Avrupa’daki hayvanat bahçeleriyle beraber en son cümlede anılıyor.

En başta kabul etmemiz gereken gerçek, Türkiye’deki kelaynağın soyunun tükenmesine engel olamamış olmamızdır. Tek kelime ile başarısızız!

En iyisi kelaynağın hikayesini biraz anlatayım…

Kelaynak 1960 yıllarda hem sağlık bakanlığının sıtmaya karşı ve tarım bakanlığının çekirgeyle mücadele için kullandığı DDT ilaçlamasından sonra yaklaşık bir 13 yıl sağlıklı yumurta koyamadı. DDT yumurta kabuğu oluşumuna engel oluyordu. 1973’te üremeye başladıklarında sayıları 600 çift kuştan 23 çifte inmişti.

Bu noktada WWF (DünyaYaban Hayatı Koruma Vakfı) ve Orman Bakanlığı 1977 yılında bir proje yaparak 32 yabani kuşu esarete aldı. Hedef bir yandan sayıları arttırmak, diğer yandan da göç alışkanlığını korumaktı. Diğer yandan 34 kuş serbest bırakıldı ve onların göçe gidip gelmelerine izin verildi. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve kafes dışında tutulan 34 serbest kuştan oluşan göçmenler her yıl kayıp verdi ve 1988 yılında geriye üç birey kaldı. Ertesi yıl üç kuştan sadece biri geri dönünce Birecik kelaynakları tükenmiş kabul edildi.

Elde kalanlar, göç etmeyi unutmuş veya hayatında hiç göç etmemiş yavru kuşlardan oluşan kümes kuşlarıydı. Bugünkü kuşların ataları bunlar.

Fakat hikâye burada bitmiyor…

1990 ile 2000 yılları arasında Bakanlık, kuşları iki bekçiye emanet etti. Bu esnada kümesteki tüm eksik koşullara rağmen, kelaynaklar müthiş bir üreme performansı gösterdi. Her yıl yaklaşık 19 ila 20 genç kuş, temmuz sonunda kümesten ayrılarak bilinmeyen alanlara göçe gittiler. O zamanlar kafesleri temmuzda kapatarak göç güdüsü ile koloniden uzaklaşmaya çalışan kuşları tutsalardı, belki bugün Birecik’te 500 kelaynak olacaktı. Keza bu kuşların muhtemelen tamamı öldü. Kafesteki birçok kuş ise hayvanat bahçelerine dağıtıldı.

Sonra hiç olmadık bir gelişme yaşandı. 2002 yılında Giancarlo Serra isimli bir İtalyan 2002 yılında Suriye Palmyra’da küçük ve göçmen bir koloni keşfetti. Bizim kelaynaklar gibi Etiyopya’ya giden göçmen kuşlardan oluşan bu koloni, Türkiye’deki nüfusa dikkatleri topladı. Bir anda bizim yarı-evcil kuşların tekrar yabani olabileceği umudu doğdu. Bakanlık, Doğa Derneği ve İngiliz ortakları beraber çalışmaya başladılar, bazı kuşlar halkalandı, hatta uydu vericili bırakılan 23 kuş Birecik’ten kalktı, doğrudan Suriye’deki koloniyi ziyarete Palmyra’ya gitti. Yani bizim kuşlar, Suriye kuşları ile aynı popülasyona ait olabilirdi.

Ancak Birecik’te verici takılan kuşların hiçbiri geri gelmedi. Ya vuruldular, ya da zehirlendiler. Geri gelemedikleri için başka kuşları da yanlarında götürerek yeni bir göç rotası oluşturamadılar.  Bu esnada Palmyra’daki kuşların sayıları da azalmaya başladı. Üstüne üstlük, 2013’te Suriye savaşı başladı. Palmyra kolonisi tahrip edildi, kuşların bir bekçisi savaşta vuruldu, diğeri de kaçarak Türkiye’ye geldi. Bir anda parlayan umut ışığı da sönmüş oldu.

Yani gene kaldık kümes kuşlarıyla baş başa …

Peki Türkiye neden başarısız oldu? Kelaynak kurtulabilir miydi?

* 1980 yılında kelaynak “nesli doğada tükenmiş” olarak ilan edildikten sonra herkes projeden çekildi. Ardından bakanlık tüm kelaynakları iki bekçiye emanet etti. Bir biyolog veya veteriner atayamadı, atadıkları Birecik’te kalmak istemedi.

* 2000 yılında bazı idealist biyologlar Bakanlık bünyesinde çalışarak kelaynakları tekrar gündeme taşıdılar ve ilk halkalama çalışmalarını başlattılar. Ancak sonra bu idealist arkadaşlar devlet yapısı altında devam edemedi.

* 2003 yılında Suriye’deki koloninin bulunmasıyla fırsat tekrar kapıyı çaldı. Doğa Derneği ve BirdLifeInternational aracılığı ile yeni fonlar ve projeler geliştirildi. Proje oturana kadar en az 4 proje elemanı değişti. 2008 yılında, projenin en yoğun döneminde, derneğin genel müdürünün Bakan’a “Doğa’nın Seri Katili” demesi ile alanda çalışmaları yürüten Doğa Derneği’nin devletle ilişkileri ve dolayısıyla projedeki ortaklık büyük darbe yedi. Zaman içinde uluslararası kelaynak uzmanları da zaman içinde ayrıldılar.

* Belki de, en başında, hiç esarete alınmayacaktı. Esarete alırken sevgilileri birbirinden ayırmamak gerektiğini düşünmek gerekiyordu, vs. Bunu Tansu Bey’e danışmak veya Reşit Akçakaya’nın makalesini okumak lazım…

Peki bundan sonra ne yapabiliriz?

Öncelikle “emeğe saygı” edebiyatından bir nebze kurtulmamız gerekiyor. Bir şeye emek vermemiz, o konuda başarılı olmamız anlamına gelmiyor. Oysa toplumsal olarak, maçı 3-0 kaybetse de “iyi oynamıştık” diyoruz ve başarısızlıklarımızla yüzleşemiyoruz. Oysa öğrensek neden başarısız olduğumuzu, bundan ders çıkarabiliriz. Hatta başarılı insanın en büyük kapitali başarısızlıkları değil midir?

Evet, doğru… Kelaynaklar için 40 yıldır çalıştık, kafesler kuruldu, 2000 yılında 47 kuş olan nüfus 2018 yılında 270’e kadar arttırıldı, ulusal ve yerel dernekler başarılı tanıtım programları hazırlandı, serbest dolaşan kuşların sayıları arttı. Ama bu kuşların tükenmelerine engel olamadık ve tükenmiş olduğu gerçeğini değiştiremedik.

Başarısızlık konusunda yalnız olmadığımızı da hatırlamak lazım. Japonya’da soyu tehlikede olan Nipponaynakları için yapılan projeler de başarılı olamadı. Koca Japonya bu türü kurtaramadı. Oysa denizin öte tarafındaki Çin, aynı türü ücra bir köyde keşfettikten sonra 1980’li yıllardan beri iğneyle kuyu kazarcasına çalışarak ve nüfusu hiç esarete almayarak türü kurtardı! Bu iş biraz da şans işi.

Ders çıkarmamız gereken bir konu da tür koruma yaklaşımları ile ilgili. Ülkemizde ve dünyadaki birçok doğa koruma projesinde hayvanlar çit çekerek ve kafese koyularak korunuyor. Ancak bu sadece geçici bir çözüm olmalı. Temel amaç, sayıları arttıktan sonra yabani yaşam alanlarına bırakmak olmalı. Örneğin Belgrad Ormanı’nda bildim bileli bir geyik koruma çiftliği var. Buradaki hayvanlar samanla beslene beslene inekleşmişler. Üstelik evcilleşme nedeniyle çoğunda genetik bozukluklar ve evcil hayvan hastalıkları baş göstermeye başlamış. Diğer yandan bu hayvanların salınabileceği ormanda yaşayan köpeklerin geyikleri yaşatma şansı yok. Piknikçiler, hayvan sevenler ve hayvanlarını terk eden sorumsuz insanlar nedeniyle ormandaki yüksek köpek nüfusu nedeniyle geyiklerin yaşama ihtimali yok olmuş durumda.

Kelaynakların salınabilecekleri yeni alanlar bulmak, yeni koloniler oluşturabilecekleri yeni kaya yarları bulmak da neredeyse imkânsız. Güneydoğu Anadolu’da bile her yerde ya insan var, ya da kalan ücra kaya uçurumları ve nehir kıyıları da Dicle ve Fırat’a yapılan barajlar nedeniyle kayboldular.

Her şeye rağmen umutlu olmak için de bazı nedenler var!

Doğa korumada çok başarılı örnekleri olan bazı yabanileştirme/yeniden-yerleştirme (re-introduction) çalışmaları da var. Kelaynak 400 yıl öncesinde Alpler’de de yaşıyordu. Bu nedenle Avusturya’daki Tirol hayvanat bahçesinin çok kalabalık bir kelaynak grubu var. Kısa zaman önce Avusturya ve Almanya’da bir grup kelaynak yabanileştirildi ve doğada kendi başlarına yaşamaya başladılar. Üstelik Avusturya grubu hafif bir uçakla İtalya’da bir kışlama alanına da göçettirildi. Yani çok yakında Alp dağlarında tekrar göçmen kelaynak alayları gözükebilir.

Benzer bir coğrafyaya sahip İspanya ise işleri daha da ileri götürmüş. Uzun zamandır saldıkları kelaynaklar tamamen yabani olarak doğadaki kayalıklarda üremeye başlamışlar. İspanya nüfusunun Fas nüfusu gibi göçmen olmaması da, bu doğal restorasyonda bir kolaylık. Oysa bizim kuşların doğasında göç var.

Bizim kelaynaklar için hâlâ umut var. Esaret altında kalan kuşların sayıları 270’i buldu. Bakanlık bünyesinde hâlâ ısrarla kuşlara verici takarak onları göçe bırakmaya çalışıyorlar. Ortadoğu’nun silah dolu coğrafyasında bu kuşların çoğunun hayatta kalması kolay değil. Ancak bir kere Afrika’ya geçseler, belki gene Etiyopya’ya uzanan göç rotasını yeniden yaratacaklar. Keşke barış ortamı olsa da, bu kuşları bir şekilde alıştırsak ve hafif bir uçakla bu kuşları Etiyopya’ya kadar uçursak. Belki de hiç yılmadan elimizdeki kuşları salmaya devam etmeliyiz. Bu kuşların göçleri başarılı olduğunda, yarı-yabani nüfusun tekrar yabani bir nüfusa dönüşmesi mümkün.

Ne olursa olsun, kelaynakları yaşatmamız için birçok neden var. Onlar Birecik tarihinin canlı tanıkları, uzun soluklu bir doğa koruma hikâyesinin somut oyucuları ve şehrin kültürel mirasının bir parçası. Ne mutlu ki hâlâ Birecik semalarında uçuyor, Fırat’ta günbatımı sırasında daireler çizerek bize unutulmaz anılar yaşatıyorlar.

Birecik’teki kelaynaklara selam olsun!

Kaynaklar:


[1] http://www.birdlife.org/worldwide/news/red-list-northern-bald-ibis-pink-pigeon-making-comeback

[2] http://www.birdlife.org/sites/default/files/red_list_update_for_birds_-_two_iconic_species_saved_from_extinction_by_conservation_action.pdf

Doğa korumada tarihi başarı: Kelaynakların sayısı artıyor

Kerem Ali Boyla

Trump’dan, ‘ABD hükümetinin hazırladığı iklim raporu verilerine inanmıyorum’ açıklaması

ABD Başkanı Donald Trump, kendi hükümeti tarafından hazırlanan ve iklim değişikliğinin ülkeye yıkıcı etkileri olacağını söyleyen rapora “inanmadığını” söyledi.

Beyaz Saray’ın dışında gazetecilerin sorularını yanıtlayan Trump, küresel ısınmanın Amerikan ekonomisine büyük zarar vereceğini söyleyen bulgular konusundaki soruya “Buna inanmıyorum” dedi.

‘Bir kısmını okudum, inanmıyorum

ABD hükümetine bağlı kuruluşlar tarafından hazırlanan raporun “bir kısmını” okuduğunu söyleyen Trump, diğer ülkelerin de karbon salımlarını azaltmak için önlemler alması gerektiğini vurguladı.

Trump “Çin, Japonya ve diğer ülkelerin de olması gerekir, ama bu rapor bizim ülkemizle ilgili. Şu anda şimdiye kadarki en temiz halimizdeyiz ve bu benim için önemli. Ama biz temizsek ve dünyadaki diğer her yer kirliyse bu pek iyi değil. Dolasıyısıyla ben temiz hava, temiz su istiyorum, bu çok önemli” dedi.

Dördüncü Ulusal İklim Değerlendirme Raporu’nda, iklim değişikliğinin Amerikan toplumunun her kesimine potansiyel etkileri ele alınıyor.

Raporda, “Karbon salımlarındaki tarihi artışlarla, bazı ekonomik sektörlerdeki yıllık kayıpların yüzyılın sonunda milyarlarca doları bulacağı tahmin ediliyor. Bu, birçok ABD eyaletinin gayrisafi hasılasından daha fazla.” deniliyor.  Raporda ayrıca, iklim değişikliğinin etkilerinin şimdiden daha sık ve yoğun aşırı hava olaylarıyla ülke genelinde hissedilmeye başlandığına dikkat çekiliyor.

Eski Demokrat Başkan adayı Hillary Clinton ise Trump yönetimini raporu saklamaya çalışmakla suçladı.

(İleri Haber, BBC Türkçe)

Tansu Gürpınar Açık Radyo’daydı: “Bir milyondan fazla su kuşunu bir arada gördüğüm sulak alanları hep kuruttular”

Türkiye’nin ilk doğa korumacılarından, Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin de kurucuları arasında yer alan Tansu Gürpınarİstanbul Politikalar Merkezi’nin düzenlediği Doğa ve İklim Söyleşileri dizisinin ilk konuğu olmasının hemen ardından 21 Kasım Çarşamba günü de Açık Radyo, Açık Yeşil programına konuk oldu.

Ümit Şahin, Tansu Gürpınar ve Ömer Madra Açık Radyo’da

Ömer Madra ile Ümit Şahin‘in hazırlayıp sunduğu Açık Yeşil’de, 60 yılı bulan doğa koruma çalışmalarından örnekler veren Gürpınar, bir dönem Türkiye’de sayıları 40’a kadar düşen Anadolu yaban yoyunudan 7 tane kalan alageyiğe, yok olması an meselesi iken yeniden doğan Sultan Sazlığı’ndan üç kurucusundan biri olduğu Doğal Hayatı Koruma Derneği’ne ve iklim değişikliği ile ilk defa yüzyüze geldiği 1967 senesinde Ankara’da düzenlenen “Sulak Alanlar Ekoloji Teknik Toplantısı”na dek kendisinin de içinde bulunduğu Türkiye doğa koruma tarihinden söz etti.

Programı buradan dinleyebilirsiniz.

Programın Yeşil Gazete ekibinden Ayşe Bereket ve Bahar Topçu tarafından deşifre edilen bant çözümünü yayınlıyoruz.

***

Ümit Şahin: 94,9 Açık Radyo’da Açık Yeşil başlıyor, ben Ümit Şahin.

Ömer Madra.: Ben de Ömer Madra.

Ü. Şahin: Destekçimiz Nurdan Yunak’a teşekkür ediyoruz. Bugün stüdyoda çok özel bir konuğumuz var. Tansu Gürpınar bizlerle. Tansu Bey, hoş geldiniz.

Ö. Madra: Hoş geldiniz.

Tansu Gürpınar: Hoş bulduk.

‘Alageyiğin anavatanı Türkiye’dir’

Ü. Şahin: Tansu Gürpınar, Türkiye’nin en kıdemli doğa korumacılarından biri. Kendisi dün İstanbul Politikalar Merkezi’nde yeni başlayan bir söyleşi dizisi olan Doğa ve İklim Söyleşileri’nin ilk konuşmacısı olarak İstanbul’a geldi. Biz de bu fırsattan faydalanıp, Tansu Bey’i Açık Yeşil’de konuk etmek istedik. Aslında Türkiye’de doğa koruma tarihinin de tanığı olarak dinledik dün kendisini. Tansu Gürpınar’ın “Uçarsa Toy, Kaçarsa Ceylandır: Doğayla Geçen Yıllar” başlığıyla Kalkınma Atölyesi’nden geçen sene çıkan otobiyografik bir kitabı da var. Tansu Bey, isterseniz sizin 1960’lardan beri yaptığınız, Türkiye’de doğa korunma alanlarının ve milli parkların korunmasıyla ilgili çalışmalarınızla başlayalım. O dönemleri bize kısaca hatırlatır mısınız?

T. Gürpınar: Teşekkür ederim, Ümit Bey. Doğrusu ben, Milli Parklar Teşkilatı’nda göreve başladığımda milli parklar yeni kurulmuştu. İlk 1956 yılında, sonra 1959 yılında… Yani 6-7 senelik bir geçmişi vardı. Türkiye’de doğanın ve nesli tehlikede olan canlı türlerinin korunması ve kurtarılması için çalışmalar başlatılmıştı. Ben de o ekibin içinde yer aldım, ama bu ekip dediğim şey 4-5 kişiden oluşuyordu. Yani, kalabalık bir ekip değildi. Çok acil yapılması gereken şeyler vardı.

Örneğin, Anadolu yaban koyunu. Türkçe adı ceren olan, türkülerimizde de adı geçen bir varlık ve bildiğimiz koyunların da genetik olarak ataları. Bunlar daha önce Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşarken avcılık baskısı yüzünden tükenmişti, sadece Konya’da Bozdağlar’da kaldığını işitmiştik. Epeyce bir araştırma yaptık, varlıklarını tespit ettik, ama düşünün 40 bin hektarlık bir alanda 40 tane yaban koyunu kalmıştı. O kadar az.

Anadolu yaban koyunu

Ö. Madra: Ve avlanmaktan dolayı, öyle mi efendim?

T. Gürpınar: Avlanmaktan, evet. Orası aynı zamanda tavşanların, kekliklerin filan da olduğu bir alandı. Avcı geldiği zaman, tavşan ve keklikle beraber karşısına yaban koyunu çıkarsa onu da vuruyordu. Sahanın tamamını koruma altına aldık. Bütün köylülerle konuştuk, yaban koyunlarının ne kadar önemli olduğunu onlara anlattık. Bütün koruyucu bekçileri çevredeki köylerden görevlendirdik. İnsanlar bizim inandıklarımıza inandılar. Köylüler de bu korumaya fiilen ciddi katkı koydular. Sonra Türkiye’nin birkaç yerine de götürüldü yaban koyunları. Bildiğim kadarıyla şimdi sayıları 3-4 bin falan. Yani, 40’tan bayağı bir yukarılara ulaşabildik, koruyabildik. Bir başka öykü alageyikler ile ilgili. Alageyikler için çalışmaya başladığımızda üniversitelerimizin bilim dergilerinde Türkiye’deki alageyiklerin neslinin tükendiğine dair yazılar çıkmıştı. Yani, bilimsel olarak Türkiye’de artık alageyik kalmadı deniyordu. Daha önce yaşamış oldukları yerleri tek tek araştırdık. Adana, Antalya, Gökova bütün buralarda araştırma yaptık. Antalya’da 7 tane kaldığını tespit ettik.

Alageyik

Ö. Madra: Yedi?

T. Gürpınar: O kadar az. Aslında dünyada alageyik çok yaygın bir hayvan. Bugün Avrupa’da yüz binlercesi yaşıyor. Dünyanın başka yerlerine de götürüldü. Yeni Zelanda’da bile var. Ama alageyiğin anavatanı Türkiye’dir. O da çok enteresandır. Biliyorsunuz, jeolojik zamanların son zamanlarında, dördüncü zamanda dünyada birkaç buzul devri yaşandı. Yani, buzullar zaman zaman güneye indiler, demek ki o zamanlar da birtakım iklim değişiklikleri oluyordu, zaman zaman da kuzeye doğru çekildiler. Güneye indiklerinde, kuzeyde yaşayan birtakım hayvanlar Avrupa’da güneye sığınmışlar. Güneye sığındıkları bu alanlar batıda İberik Yarımadası, İspanya ve Portekiz ve doğuda Anadolu Yarımadası. Yani iki alana sığınmışlar, iklim normale döndüğünde tekrar yukarılara doğru çıkmışlar. Fakat, alageyikte böyle olmamış. Alageyik, Anadolu’yu çok sevmiş ve kalmış. Bunun için Türkiye’de alageyiğin korunması genetik olarak dünyadaki tüm alageyiklerin korunması anlamına geliyordu. Orada da gerek yerel halk, gerek orman teşkilatının yerel birimleri ile çok iyi çalışmalar yaptık ve onlar da kurtuldu.

Ü. Şahin: Ne kadar oldu, sayıları arttı mı?

T. Gürpınar: Onlar yaban koyunları kadar değil, çünkü ormanlık alanda yaşadıkları için kaçak avcılık onlara daha çok zarar veriyor, o yüzden sayıları 700-800 civarında diye biliyorum şu anda, ama tabii başka yerlere de taşındılar, daha emniyetteler en azından.

Bunun gibi, geyikler, karacalar, yaban keçileri, çengel boynuzlu dağ keçileri, kelaynaklar, flamingolar, pelikanlar… Yani, hemen hemen her şeyin peşinde koştuk. Kara Avcılığı Kanunu’na göre hareket etmemize rağmen, bizde bir disiplin vardı. Bir, yaptığımız çalışmaların hepsinin rapor edilmesi, ikincisi de bir konu için bir yere gidildiği zaman o konu incelenirken onun yanında bütün fauna ve flora türlerinin de tespit edilmesi.

Mesela, Akdeniz foklarının korunması ta o yıllarda başlamıştır, ki bizim konumuz olmamasına rağmen nesli tehlikede olduğu için onların da korunması için elimizden geleni tedbirleri almaya gayret etmişizdir.

Ü. Şahin: Siz hep sahada çalıştınız, değil mi?

T. Gürpınar: Hep sahada çalıştım. Mesela sırtım yatak yüzü görmeden iki ay arazide kaldığım olmuştur.

Ü. Şahin: Ve genelde de tek başınıza gidiyordunuz…

T. Gürpınar: Tek başıma gidiyordum, belki o bakımda bir istisna teşkil ediyordum. Bütün arkadaşlar bana sen hiç korkmuyorsun derlerdi. Ben gerçekten, ister orman olsun, ister bozkır olsun, ister sulak alan olsun, uyku tulumumu serer yatardım. Ama yatmadan önce… O zamanlar gazoz şişeleri vardı, pet şişeler yoktu, gazoz şişesi içinde yanımda taşıdığım gaz yağını uyku tulumun etrafına dökerdim. Onun kokusu akrep, yılan, örümcek gibi haşerelerin yaklaşmasını önlerdi. Bir tek aldığım tedbir oydu.

Ö. Madra: Asıl mesleğiniz nedir Tansu Bey?

T. Gürpınar: Ben Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nde jeoloji, botanik ve zooloji eğitimi gördüm. Yani, tam işimin gereğini yaptım diyelim Ömer Beyciğim.

Sultan Sazlığını kurtaran ODTÜ’lü iki genç

Ü. Şahin: Sizin bir kuşçu olarak da bayağı çalışmalarınız var. Manyas Kuş Cenneti’nde çok uzun yıllar yöneticilik de yaptınız ama benim burada özellikle sormak istediğim Sultan Sazlığı’nın kurtarılması hikayesi. Hem dün anlattınız, hem de kitabınızda var, o çok ilginç. Kısaca hatırlatır mısınız?

T. Gürpınar: Tabii. Sultan Sazlığı’nı aslında ben de tam bilmiyordum. Feke Orman İşletme Müdürü rahmetli İsmet Özer Bey kendi bölgesinde çalışma yaparken burayı görmüş, kendisi avcı aynı zamanda. Burada çok kuş var, Ankara’da bir kuşçu varsa gelebilir mi, birlikte bir inceleme yapalım demiş.

Kuşçu olarak beni gönderdiler, birlikte inceleme yaptık. Kıştı, yani Sultan Sazlığı’nda kuşların en az olduğu bir dönemdi. Ona rağmen, ilk gördüğüm kuş sürüsü angıt oldu ve ben hayatımda beş binden fazla angıtı bir tek Sultan Sazlığı’nda gördüm. Ondan sonra her ilkbahar ve her sonbahar alanda kamp kurarak bizzat yerinde bilgi toplayarak raporladım ve Sultan Sazlığı’nın kendi coğrafyamız için olduğu kadar komşu ülke coğrafyaları için de çok önemli bir sulak alan olduğunu belirledim. Koruma altına aldık, av yasağı filan ilan ettik. Bu arada Devlet Su İşleri’nin (DSİ) Develi Projesi diye bir kitap gördüm, aşağı yukarı 5 santim kalınlıkta. Projeyi inceleyince Sultan Sazlığı’nın ölüm fermanı olduğunu anladım.

Ü. Şahin: Kaç senesi bu?

T. Gürpınar: 1970 senesi.

Ö. Madra: Yani, 40 küsur sene olmuş.

T. Gürpınar: Evet, 40 küsur sene önce rahmetli Nihat Turhan’la birlikte Devlet Su İşleri’ne gittik. Hem resmi yazı gönderdik, hem de girip görüştük ve burası son derece önemli bir alan, siz de bunu kurutmaya çalışıyorsunuz, bunun korunması lazım, projenizi gözden geçirebilir misiniz, dedik.

Ü. Şahin: Yani, Sultan Sazlığı’nı da Amik Gölü gibi tamamen kurutup tarım alanı yapacaklardı…

T. Gürpınar: Tamamen kurutacaklardı, 38 kilometre uzunluğunda 6 metre derinliğinde derin drenaj kanalıyla Kızılırmak’a bağlayacaklardı.

Ö. Madra: Bunu ne için yapıyorlar?

T. Gürpınar: Tarım alanı elde etmek için. Aslında kurutulduğu zaman tamamı tarım alanı da olamazdı, çünkü sazlığın tam ortasındaki Yay Gölü tuzlu bir göl. Doğal bir akışı olmadığı için tuz birikmesi oluyor. Zaten flamingoların orada o kadar bol olmasının sebebi de tuz.

Sultan sazlığı

Ü. Şahin: Flamingolar en çok Sultan Sazlığı’nda mıdır?

T. Gürpınar: Evet, gerçi Türkiye’deki rekor Seyfe Gölü’nde. Bir sene 320 bin kuş kaydedildi. 320 bin, flamingo için büyük bir sayı, neredeyse dünya nüfusunun yüzde 70’i gibi bir şey. O kadar flamingonun Türkiye’ye nasıl gelip, nasıl yaşadığını bütün uluslararası kuruluşlara yazdım, çizdim. Onun cevabını da bulamadık, ama inanılmaz bir şeydi. Gölün yüzeyinin tamamı flamingoydu.

Ü. Şahin: Seyfe Gölü de artık pek kalmadı galiba.

T. Gürpınar: Seyfe Gölü de kalmadı.

Ö. Madra: Çok acayip bir şey. Peki, Tansu bey, Sultan Sazlığı’nda durum ne oldu?

T. Gürpınar: Sultan Sazlığı’nda Devlet Su İşleri ile görüşmelerden sonra, onların bu işten hiç vazgeçmeyeceklerini anladık. Bu bizim şimdiye kadar yaptığımız en iyi projedir, Devlet Su İşleri’nin ortaya çıkardığı en iyi projedir, biz bunu uygulayacağız dediler. Ertesi sene, başka birilerini de katıp yine önce yazılı başvuru yaptık, sonra gidip kendimiz görüştük, aynı cevabı aldık. Dört sene devam etti, Ömer Bey, bu görüşmelerimiz. Dördüncü sene yaptığımız görüşmeden önce ben Scientific American dergisinde bir makale okumuştum dünyadaki bitki ünitelerinin üretimi hakkında. Orada bir şey dikkatimi çekmişti. Dünyada en yüksek üretimi yapan ekosistemler tropikal yağmur ormanları ve sulak alanlardır diyordu.

Ü. Şahin: Fotosentez yapanlar yani…

T. Gürpınar: Fotosentez yapan, oksijen üreten yerler. Sultan Sazlığı da bunu fazlasıyla yerine getiren bir sulak alan. Bu verileri de raporuma ekledim, Devlet Su İşleri’ne gittik. Bu sefer toplantıda farklı simalar da vardı. Nihat Bey sunuşunu yaptı, arkadan ben konuştum.

Sonra o yeni simalardan yaşlıca bir bey kalktı, kırık bir Türkçe’yle “Ne mutlu, Türkiye’de Devlet Su İşleri’nin yaptığı yanlışa karşı çıkan bir kuruluş var,” dedi. Devlet Su İşleri şurada şöyle yanlışlar yapmıştır filan da diyerek bizim çıkışımıza bayağı destek veren bir konuşma yaptı. Sonradan öğrendiğimize göre, adı Mihailof’muş, bir Rus, ihtilalde Türkiye’ye sığınmış, inşaat mühendisi, Türkçe öğrendikten sonra Devlet Su İşleri’nde göreve başlamış. Epeyce çalıştıktan sonra emekli olmuş. Emekli olduktan sonra da Devlet Su İşleri’yle iş yapan bir firmanın danışmanlığı hizmetini görüyormuş.

Yanında da iki genç vardı, onlar da inşaat mühendisiymiş. Toplantıdan sonra yanıma geldiler ve raporumu istediler. O zamanlar, raporlar bir asıl, iki pelür, daktiloda yazılıyor. Yani fotokopi filan yok, çoğaltma şansınız da yok. Nihat Bey, dairede yeniden yazdırırız, dedi, rapor örneğini o gençlere verdim. Birkaç ay sonra, dünyanın hiçbir yerinde olmayacak bir şey oldu. Bu kişiler, Sultan Sazlığı drenajı ihalesini kazanmış bir şirketin mensuplarıydı ve Devlet Su İşleri’ne Sultan Sazlığı korunmalıdır diye rapor verdiler.

Ö. Madra: Çok şaşırtıcı.

T. Gürpınar: Düşünebiliyor musunuz? Müteahhit firma, milyonlarca lira kazanacak… O iki genç ODTÜ’lü yeni inşaat mühendisleriymiş. Yani, doğru bilgiyi çok doğru değerlendirdiler. Devlet Su İşleri de birkaç ay sonra Milli Parklar Genel Müdürlüğü’ne bir yazı gönderdi ve bizim daha önce ilettiğimiz su seviyelerini koruyacağını taahhüt etti. Böylece Sultan Sazlığı kurtulmuş oldu.

Ö. Madra: O iki genç işlerinden oldu mu peki?

T. Gürpınar: Yok, hayır olmadılar.

‘İklim değişikliği ile tanışmam 1967’ye dayanıyor’

Ü. Şahin: Siz Ramsar’da da bulundunuz, değil mi?

T. Gürpınar: Evet, Ramsar’da Türkiye temsilcisiydim.

Ü. Şahin: Ramsar Sözleşmesi 1971’de imzalanıyor. Ondan önce Türkiye’de bir toplantı yapılmış. Hatta iklim değişikliğinden bahsedilen bir toplantı.

T. Gürpınar: Evet, doğru. Sulak Alanlar Ekoloji Teknik Toplantısı’nı Türkiye Tabiatını Koruma Derneği, Orman Genel Müdürlüğü ve Uluslararası Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği 1967’de Ankara’da birlikte düzenledi. Uluslararası bir toplantıydı. Çok büyük isimler de katıldı. Bu toplantının sonuç bildirgesinin onuncu maddesi sulak alanların korunması için uluslararası bir sözleşme yapılmasını öngörüyordu. Yani, bir yerde Ramsar Sözleşmesi’nin gerekçesi Ankara’da belirtilmiş oldu, ki bu bizim çevre tarihimiz açısından önemli bir nokta diye düşünürüm, Ümit Bey.

Ü. Şahin: Orada bir de iklim değişikliğinden bahsedildiğini anlatmıştınız. Bu çok enteresan bir bilgi, çünkü 1967’den bahsediyoruz.

Ö. Madra: O zamanlar hiç kimse iklim değişikliği hakkında konuşmuyordu aşağı yukarı.

T. Gürpınar: Benim tebliğim Kuş Cenneti hakkındaydı. Arkasından çay arası verildi. Başkan da Profesör James Cragg, Kanadalı bir ekolog. Çay arasında aynı masada çay içiyoruz, sen dedi, gölün ritminden bahsediyorsun, ama bu ritim değişebilir. Göl ritmi ilkbaharda suların yükselmesi, sonbaharda alçalması demek, bu göle çeşitli yönlerden hayat veren bir doğal yapı.

Ben birden şaşırdım. Kanadalı bir Profesör Türkiye’deki gölün ritminin değişeceğini nereden biliyor dedim. Benim şaşkınlığımdan olayı fark etmediğimi anladı ve açıkladı. Son yıllarda, hava olaylarında, havacılar, tarımcılar, denizciler gibi havayla birebir ilişkili olan meslekler dışındaki insanların bile dikkatini çekecek şekilde sapmalar oluyor, dedi. Bunlar bilim adamları tarafından izleniyor ve iklimde çok büyük değişiklikler olabileceği öngörülüyor, diye de açıkladı. Benim iklim değişikliği ile tanışmam işte ta 1967’ye dayanıyor, ki tabii bilim adamlarının bunu söylemelerinden bu işin evveliyatının çok daha eski olduğu da anlaşılıyor.

Ö. Madra: İki konuyu daha sormak istiyorum. Birincisi, bataklıklar kurutulmalıdır, yok edilmelidir gibi bir anlayışın ne kadar yanlış olduğunu ve sulak alanların bütün canlılar açısından hayati bir fonksiyonu olduğunu uzun zamandan sonra ancak şimdi ve biraz geç kavradık galiba, değil mi?

Ü. Şahin: Hem de iklim değişikliği açısından önemini aslında.

T. Gürpınar: İklim değişikliği açısından da, evet. Herhalde bataklıklar bir zamanlar sıtma yuvası olduğu için, cumhuriyetin ilk yıllarında bataklıkların kurutulması hakkında Sıtma Savaş Kanunu çıkarılmıştı.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, romanlarında Anadolu insanı sulak alan yakınındaysa sıtma sarısı, değilse verem sarısıdır diye anlatır. Yani insanımız çok çekmiş, o zamanın şartlarına göre herhalde doğru bir karar diye düşünülüyordu. Zaten bu bilimsel verilerin ortaya çıkması da 1970’li yıllara dayanıyor. Yani, insanlar çevrelerini daha iyi tanıdıkça, o ekosistemler hakkında daha doğru değerlendirmelerde bulunabiliyorlar. Sulak alanlar konusunda da öyle.

Ama bakın, 1972 Stockholm Konferansı’ndan beş sene önce, 1967’de, Türkiye, çevrenin çok özel bir alanında uluslararası bir toplantı düzenleme basiretini gösterdi.

Ü. Şahin: Ama, Ramsar Sözleşmesi’nden sonra bile sulak alanların kurutulmasından pek vazgeçilmedi galiba, değil mi?

T. Gürpınar: Hâlâ da yapılıyor. Drenaj şeklinde değil ama, gölleri besleyen akarsular üzerinde bentler, barajlar yapılarak sulak alanlar yine kurutuluyor. Türkiye’nin biyolojik madde açısından en verimli sulak alanı olan Eber Gölü bile kurutuldu. Birkaç ay önce gazeteler yazdı.

Ü. Şahin: Ne kadar bir sulak alan kurutulmuştur Türkiye’de?

T. Gürpınar: Türkiye’de 100 bin hektarın üzerinde bir sulak alanın kurutulduğunu biliyoruz.

Ö. Madra: Korkunç bir şey.

T. Gürpınar: Korkunç bir şey, tabii ki. İşte, koskoca Amik Gölü kurutuldu. Gâvur Gölü kurutuldu. Emen Gölü kurutuldu. Gâvur Gölü benim Türkiye’de rahmetli İsmet Özer’le birlikte en fazla kuşu kaydettiğim göldür. Bir milyondan fazla su kuşunu bir arada ben Gâvur Gölü’nde gördüm. Dünyada pek az insan görmüştür böyle bir şeyi.

‘Uçarsa toy, kaçarsa ceylan’

Toy Kuşu

Ü. Şahin: Şimdi bir de iklim değişikliğinin etkisiyle artan kuraklık nedeniyle kuruması eklendi sulak alanların.

Ö. Madra: Galiba süreyi de doldurmak üzereyiz. Hakikaten nasıl geçtiğini anlayamadım. Kitabın üst başlığında geçen cümleyi de açıklarsanız seviniriz: “Uçarsa Toy, Kaçarsa Ceylandır.” Ne anlama geliyor bu?

T. Gürpınar: Başlangıçta bahsetmiştim küçük bir ekip olduğumuzdan. Genellikle 2-3 kişi bir yere gidip inceleme yapardık. Rahmetli Nihat Turan’la 970’li yılların başında, ceylanların korunması için Ceylanpınar’a gittik. Çok yağmurlu bir bahardı. Ankara’dan iki günde gittik, yağmur peşimizi hiç bırakmadı. Ceylanpınar’a geldik, yine yağıyor. Nasıl yağıyor, o kurak coğrafyada kuru Habur Çayı köprünün üzerinden aşıyor, köprüyü geçemiyorsunuz. Ceylanları araştırıyoruz, fakat zaman zaman karşımıza toylar da çıkıyor.

Toylar çok büyük kuşlar. Büyük erkeklerin ağırlığı 18 kiloyu bulabiliyor ve toy dünya üzerinde uçabilen en ağır kuştur. Ceylanlar da ondan birkaç kilo fazla, yani ceylanlar da öyle büyük bir hayvan değildir. Renkleri de tıpatıp aynı, hafif sarıya kaçan sıcak bir kahverengi. O yağmurdan dolayı bütün Ceylanpınar ovası yemyeşil, aylardan Nisan. Bir keresinde bir yerde beş tane benek gördük, ceylan zannettik.

Dürbünlerimizi daha kaldırmadan o benekler uçmaya başladı, yani havalandılar. Toy olduklarını anladık. Ondan sonra uzaktan o benekleri gördüğümüzde hareketlerine bakıyorduk, “Uçarsa toy, kaçarsa ceylan.”

Doğal Hayatı Koruma Derneği

Ö. Madra: Mükemmel… Çok pastoral ve lirik de bir hikâye aynı zamanda.

Ü. Şahin: Çok az zamanımız kaldı, bitiriyoruz, ama bir şeyi hatırlatmadan bitirmek istemiyorum. Siz Doğal Hayatı Koruma Derneği’ni kuran birkaç kişiden birisiniz Türkiye’de.

T. Gürpınar: Üç kişiden biriyim, evet, 1975’de…

Ü. Şahin: O nasıl oldu? Bir de kelaynak hikâyesi var tabii orada.

T. Gürpınar: Aslında kelaynak olayı daha önce başlamıştı, 1970’li yılların başında. Zaten ceylanlardan sonra Nihat Bey’le beraber kelaynaklara gitmiştik.

Ö. Madra: Yaşayan bir tarih konuşması.

Ü. Şahin: Birecik’te herhalde.

T. Gürpınar: Evet, Birecik’te.

Ö. Madra: Urfa’da…

T Gürpınar: Türkiye’de kelaynak dışında korunması gereken daha birçok varlık olduğu, ta İstanbul’dan Birecik’e gelene kadar tabii yol boyunca pek çok şeyle birlikte konuşuluyor. Ankara’da Türkiye Tabiatını Koruma Derneği var. Fakat daha çok erozyonla ilgilenen bir dernek. Tabii o da çok önemli bir doğa koruma konusu. İstanbul’da ise böyle bir yapı yok.

İstanbul’da da bir dernek kursak diye konuşuldu. Sonra Birecik’te, bir otel odasında, rahmetli Salih Acar’ın eşi Belkıs Acar, Alman bir etolog ve fotoğrafçı olan Udo Hirsch ve ben, üçümüz kendimize bir gündem maddesi hazırladık. Oturduk birkaç saat bir derneğin nasıl olması gerektiğini, kaynakları ne olacak, hedefleri ne olacak, gençlere nasıl ulaşabileceğiz, ülkenin doğa koruma meselelerini onlara nasıl aktarabileceğiz; çeşitli şeyleri görüştük ve notlar aldık. Sonra Belkıs Hanım, İstanbul’da işin resmi prosedürünü gerçekleştirdi. Derneğin ismini koyan da Belkıs Hanım’dır, Doğal Hayatı Koruma Derneği diye. Derneğin logosunu rahmetli Salih Acar çizdi.

Ü. Şahin: Kelaynak…

Ö. Madra: Salih Acar, kuş ressamı diye de bilinirdi.

T. Gürpınar: Evet, böylece çok doğru bir yerde doğdu Doğal Hayatı Koruma Derneği, Birecik’te.

Ü. Şahin: Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin de bugün hâlâ süren ve artık çok çeşitlenen doğa koruma camiasının okulu olduğu söylenebilir herhalde.

T. Gürpınar: Doğru, evet.

Ü. Şahin: Hepsi Doğal Hayatı Koruma Derneği’nden çıktı.

T. Gürpınar: Evet, o dernek ciddi bir ekol oldu sivil toplum kuruluşları için.

Ö. Madra: Tansu Gürpınar’ın kaç yıllık bir doğa korumacı serüveni var diyebiliriz? Yaşınızı sormuyorum. (gülüşmeler)

T. Gürpınar: İki ay sonra seksen yaşıma gireceğim kısmet olursa, ama benim doğa ile ilişkim kendimi bildiğim çocukluk yıllarından başlar. Dört yaşında falan, Ordu’daydık. Altına kayıkların çekildiği, sütunlar üzerinde, deniz üzerinde duran bir evde oturuyorduk. Denize baktığım zaman devamlı yunusların atlayışlarını seyrederdim. Yani böyle bir çocukluktan sonra tabii ki doğa ile ilişkilendim.

Ü. Şahin: Ve aslında 60 yıldır da doğa koruma içerisindesiniz.

T. Gürpınar: Evet.

Ü. Şahin: Süremizi de doldurduk maalesef, çok keyifli bir söyleşiydi.

Ö. Madra: Evet, çok mutlu olduk.

T. Gürpınar: Teşekkür ederim.

Ü. Şahin: Biz teşekkür ederiz, bizi kırmayıp geldiğiniz için. Bugün Açık Yeşil’de Tansu Gürpınar ile birlikteydik. Gelecek hafta görüşmek üzere. Hoşça kalın.

Ö. Madra: Hoşça kalın.

Yeşil Gazete için bant çözümü: Ayşe Bereket ve Bahar Topçu

 

Doğa korumacı Tansu Gürpınar: 10 bin yıl önce Anadolu’nun yüzde 70’i ormanlarla kaplıydı

[Kuşlar, Orman ve Ben] Doğayla geçen yıllar, Tansu Gürpınar

 

(Yeşil Gazete)

Türkiye’nin düşük karbon performansı açıklandı

Arjantin’de 30 Kasım – 1 Aralık 2018 tarihlerinde yapılacak olan G20 Zirvesi yaklaşırken, zirvenin gündem maddelerinden olan düşük karbon ekonomisi hakkında önemli bir rapor kamuoyu ile paylaşıldı.

Yeni yayımlanan Brown to Green Raporu, sadece iki G20 ekonomisinin -Kanada ve Fransa- karbon fiyatlandırma programları ile fosil yakıt sübvansiyonları için harcadıklarından daha fazla gelir elde ettiğini ve G20 Ülkeleri’nin halen Paris Anlaşması’na uygun finansal mekanizmaları hayata geçirmediklerini ortaya koyuyor.

Raporda iklim değişikliğini durdurmak için Nisan 2016’da New York’ta imzalanan Paris Anlaşması’na taraf olmayan Türkiye ile ilgili de detaylı bir analiz yer alıyor.

Türkiye’nin 2015-2019 Stratejik Planları kapsamındaki hedeflerden biri yerli kömürden sağlanan yıllık elektrik tüketimini 2019’a kadar 2012’deki yüzde 54’ün üzerine çıkarmak. 
G20 ülkeleri ve diğer ülkeler Paris Anlaşması’na uygun ulusal hedefler koymazsa Türkiye’nin gıda, sağlık ve ekosistem servisleri başta olmak üzere birçok temel alanda yüksek ekonomik hasarlarla karşı karşıya kalacağı tahmin ediliyor.

Dekarbonizasyon, Türkiye – Kömür, Petrol, Doğalgaz, Yenilenebilir ve Diğer Enerji Kaynakları, Kaynak: Climate Transparency

G20 ülkelerinden Türkiye ve Rusya hâlâ Paris Anlaşması’na taraf değil 

Türkiye’ye dair rapordaki profil dosyasında ön plana çıkan bilgilere göre ise son 5 yılda karbon emisyonlarının yüzde 31 oranında artış gösterdiği sektör enerji oldu. Rapordaki diğer bilgiler ise şu şekilde:

1- Türkiye’nin kişi başına sera gazı emisyonu (ormancılıktan kazanılanlar dahil) 5,2 ton CO2, bu rakam 8 ton olan G20 ortalamasının altında.

2- Türkiye enerjisinin yüzde 88’ini fosil yakıtlardan temin ediyor. G20 ortalaması ise yüzde 82.

3- Türkiye’de yenilenebilir enerjinin elektrik üretiminde payı %29. Bu oran G20 ortalaması olan %24’ün üzerinde.

4- Türkiye’de enerji sektörü emisyonları 2012-2017 yılları arası %31 artış gösterdi.

Türkiye’de enerji bağlantılı karbondioksit emisyonları, Kaynak: Climate Transparency 

5- Sıfır karbonlu teknolojilerin Türkiye enerji karmasındaki oranı %10’un altında ve bu rakam G20 ortalamasının (%14) da altında. Ancak, sıfır emisyonlu enerji yatırımları, 2012 -2017 yılları arasında büyük artış gösteriyor. Son dönemdeki performansı ile Türkiye G20 ülkeleri arasında da ön plana çıkıyor.

6- Kişi başına enerji kullanımında ise Türkiye G20 ülkeleri arasında en hızlı artışın gerçekleştiği ülke (%18 – 2012-2017). 2017’de Türkiye’de kişi başına 79 PJ enerji kullanımı  gerçekleşti.Artışlara rağmen, Türkiye’de kişi başı enerji kullanımı halen G20 ortalamasının altında.

7- Ekonominin enerji yoğunluğu ise Türkiye’de son yıllarda düşüşe geçmiş görünüyor (2012-2017 yılları arası yüzde 2 azalma). Enerji yoğunluğu G20 ortalamasının da altında, ancak G20 ülkeleri bu rakamlarını daha hızlı düşürüyor (2012-2017 arası ortalama %11 azalma).

8- Türkiye, özellikle gıda, sağlık, ekosistem servisleri alanlarında iklim değişikliği yüzünden yüksek ekonomik hasarlar ile karşılaşacak.

Dekarbonizasyon, Türkiye – Yenilenebilirler: Güneş, Rüzgâr, Jeotermal ve Biokütle, Kaynak: Climate Transparency 

Bununla beraber G20 ülkelerine bakıldığında 2017 yılında Kanada’nın karbon fiyatlandırmasından elde edilen gelir, 2016’da fosil yakıt sübvansiyonları için harcadığı miktarın neredeyse iki katıydı.

Bu alanda öne plana çıkan ve kirliliği önlemek ile fosil yakıtlara verdiği teşvikten daha fazla kazanç elde eden diğer ülke ise Fransa’ydı.

Diğer tüm üye ülkelerde ise, fosil yakıtlara verilen teşvik, karbon fiyatlandırma ile elde edilen gelirden daha fazlaydı.

2017 itibari ile, 5 G20 ekonomisinde –Avustralya, Hindistan, Endonezya, Rusya ve Suudi Arabistan- herhangi bir karbon fiyatlandırma mekanizması bulunmuyor.

“Yüksek miktarda teşvikler veriliyor”

Partner kuruluşlardan Overseas Development Institute (ODI)’da çalışan Charlene Watson “Küresel sıcaklıklar arttıkça, ekonomiler üzerinde iklim değişikliğinin yıkıcı etkileri ve uyum ve azaltım için gerekli finansman ihtiyacı artacak. Yeşil enerjiye geçişi hızlandırmak tüm G20 ülkelerinin çıkarına ancak halen fosil yakıtlara önemli yatırımlar yapılıyor, yüksek miktarda teşvikler veriliyor” diyor.

Brown to Green Raporu, G20 ülkelerinin iklim eylemine dair, dünyadaki en kapsamlı yıllık analiz ve bu sene dördüncüsü yayımlandı. Rapor, uluslararası sivil toplum kuruluşu Climate Transparency tarafından, G20 ülkelerinden 14 iklim araştırma kuruluşu ve sivil toplum kuruluşu ile işbirliği yapılarak hazırlandı. Rapor, 2017 yılı emisyonları ile dekarbonizasyon, iklim politikaları, finans ve iklim değişikliğinin potansiyel hasarlarını içeren 80 kriter üzerinden G20 ülkelerinin performansını değerlendiriyor. Ülke puanlamaları yaparak, bu alandaki liderleri ve geride kalanları ortaya çıkarıyor. Raporu destekleyen Unilever CEO’su Paul Polman, “İş dünyası düşük karbonlu ekonomiye geçmek ve ekonomilerini dönüştürmek zorunda. Brown to Green Raporu, G20 ülkelerinin daha etkin iklim eylemlerini hayata geçirmesi zaruriyetini ortaya koyuyor” diyor.

Raporda ön plana çıkan bulgular ise şöyle:

1- 2015 yılındaki Paris Anlaşması’ndan itibaren önemli bir düşüş olsa da G20 ülkeleri 2016 yılında toplam 147 Milyar ABD Doları’nı kömür, petrol ve doğal gaz teşvikleri olarak harcadı. Bu rakam 2007’de 75 Milyar Dolar seviyesindeydi. Bu rakam, sadece fosil yakıt üretimi ve tüketimi için verilen vergi muafiyetleri ve doğrudan bütçe desteklerini içeriyor. Avustralya, Brezilya, İtalya, Suudi Arabistan ve Güney Afrika, GSMH’lerine oranla en yüksek teşvik veren ülkeler.

2- G20 ülkeleri arasında, fosillere verilen kamu finansmanı, yeşil finansmanı hayli hayli geçiyor. 2013’ten 2015 yılına kadar, tüm G20 ülkeleri yılda ortalama 19 Milyar ABD Doları’nı fosil yakıt projelerine aktardılar.

3- Arjantin, Çin, İtalya ve Güney Afrika yeşil yatırımlar için finansal yol haritaları hazırlıyorlar. G20 ülkeleri giderek artan miktarda yeşil finansmanı genişletiyorlar, ancak çok az bir kısmının sistematik bir biçimde fosil yakıt finansmanını terk etme planları var.

4- 2015’te G20 Finansal Sürdürülebilirlik Kurulu, İklim Bağlantılı Finansal Bildirimler Görev Gücü’nü kurdu. G20 ülkeleri arasında sadece Fransa, bu kurumun prensiplerini benimseyip ilgili yasaları hayata geçirdi. AB ile Japonya ise ilgili eylem planlarını hazırladı.

(Yeşil Gazete)