ABD Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’deki Gezi olayları soruşturmasında işadamı Osman Kavala dâhil 16 şüpheli hakkında hazırlanan iddianame nedeniyle “ciddi şekilde kaygılı olduğunu” duyurdu.
Türkiye’de Gezi olaylarıyla ilgili soruşturma kapsamında hazırlanan iddianamede aralarında tutuklu Anadolu Kültür AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Osman Kavala’nın da bulunduğu 16 şüpheli için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep edilmesine ABD’den tepki geldi.
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Robert Palladino tarafından yapılan açıklamada, ABD’nin söz konusu gelişme nedeniyle “ciddi şekilde kaygılı olduğu” belirtildi. Palladino, “İfade özgürlüğü hakkını kullanmak, ağırlaştırılmış müebbetle sonuçlanmamalı” ifadesini kullandı.
ABD’li sözcü, “İfade, barışçıl toplanma ve örgütlenme özgürlüğü haklarını kullanabilmek sağlıklı bir demokrasinin temelidir. Türkiye’yi bu özgürlüklere saygı duymaya ve keyfi şekilde tutulan bu kişileri serbest bırakmaya davet ediyoruz” diye ekledi.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan 657 sayfalık iddianamedeki 16 şüpheli arasında gazeteci Can Dündar, oyuncu Memet Ali Alabora ve mimar Mücella Yapıcı da bulunuyor. Yaklaşık 480 gün boyunca iddianamesiz cezaevinde tutulan Kavala dâhil tüm şüpheliler, 2013 yılındaki Gezi Parkı protestolarını finanse etmekle ve “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüsle” suçlanıyor.
Türkiye’de radikal yeşil hareketin öncülerinden arkeolog İbrahim Eren, dün İstanbul’da hayatını kaybetti. Ayasofya Müzesi’nde geçirdiği kalp krizi sonucu ölen İbrahim Eren 69 yaşındaydı.
Eren’in bugün akşam saatlerinde Taksim meydanında buluşan dostları tarafından İstanbul’dan uğurlanacağı ve memleketi olan Kastamonu’nun Cide ilçesinde yarın toprağa verileceği öğrenildi.
İbrahim Eren (1950-2019)
İbrahim Eren kimdir?
İbrahim Eren, 80’lerin ortasında filizlenen Radikal Demokrat Yeşil Hareketin kurucusu ve lideriydi. Yeşil, antimilitarist, feminist, eşcinsel ve ateist grupların bir koalisyonu olan hareket 1980 darbesi sonrasında gelişen birçok farklı akıma kaynaklık etmişti. Hareketin teorik altyapısının oluşturulmasında, Avrupa’da ve Türkiye’deki benzer hareket ve partilerle ilişki kurulmasında, yayın faaliyetlerinin örgütlenmesinde, eylemlerinin şekillenmesinde Eren’in ağırlığı vardı.
İbrahim Eren Akçimento protestosunda (Salt Galata’da 03 Eylül-29 Kasım 2015 tarihlerinde Merve Elveren küratörlüğünde düzenlenen “Nerden Geldik Buraya” sergisi için İbrahim Eren’in kişisel arşivinden alınmıştır.)
Eren’in yurtdışında farklı ülkelerde yaşadığı siyasal ve toplumsal hareket deneyimleri Radikal Demokrat Yeşil Hareketin şekillenmesinde rol oynamıştı. İbrahim Eren 1980 öncesi İzmir’de kurulan Ege Çevre Sağlık Derneği tecrübesi vardır. Üniversite eğitimi için İtalya’ya giden Eren oradaki siyasi ve toplumsal faaliyetlerini şöyle anlatmıştı:
“İtalya’da bulunduğum dönemde İtalyan Hıristyan İşçi Hareketi’nin kongrelerini izliyordum. Sol Hıristyan Demokrat Parti’nin de çalışmalarını takip ediyordum. Papazların da bulunduğu Katolik bir hareket. Manifesto dergisi dağıtıyordum. Torino’da ilk kez gay hareketinin yürüyüşüne katıldım. Komünist Eşcinsel Birleşik Hareketi’ni tanıdım.”*
Tarlabaşı yıkımlarından (Salt Galata’da 03 Eylül-29 Kasım 2015 tarihlerinde Merve Elveren küratörlüğünde düzenlenen “Nerden Geldik Buraya” sergisi için İbrahim Eren’in kişisel arşivinden alınmıştır.)
1972-73 yıllarını Almanya’da geçiren Eren, kendisinin her zaman anaakım kuramsal partilerin dışındaki partilere ve hareketlere ilgi duyduğunu ise şöyle anlatmıştı:
“1972-73 yıllarında Almanya’da bulundum. Franfurkt’ta işgal deneyimlerini yaşadım. Komünler kurulmaya başlamıştı. Kentsel hareketler, nükleer karşıtı hareket ve Frankfurt havaalanına karşı direnişler vardı o dönemde. Frankurt Okulu’nun tartışmalarını takip ettim. Herbert Marcuse’ün bir makalesini Türkçe’ye çevirdim.”*
Bilsak konuşmasından (Salt Galata’da 03 Eylül-29 Kasım 2015 tarihlerinde Merve Elveren küratörlüğünde düzenlenen “Nerden Geldik Buraya” sergisi için İbrahim Eren’in kişisel arşivinden alınmıştır.)
İbrahim Eren, Almanya’da bulunduğu dönemde Kürt grupların toplantılarına katıldığını, Kürtçe’nin özgür olması gerektiğini, Kürt kültürünün özgürce gelişmesi için önündeki engellerin kaldırılması gerektiğini savunuyordu.
1978’de yurtdışına çıkan Eren, 12 Eylül 1980 darbesi sırasında İspanya’daydı. 1981 yılında İspanya’da başarısızlıkla sonuçlanan askeri darbe girişimine şahit oldu. 1983’te Türkiye’ye dönen Eren, SODEP’te (Sosyal Demokrasi Partisi) faaliyet göstermeye başladı. Beraber hareket ettiği grupla birlikte partinin genel merkezine daha etkin bir demokrasi mücadelesi için taleplerini iletmeleri, ancak herhangi bir karşılık bulamamaları üzerine bir manifesto yayınlayıp SODEP’ten ayrılıdılar. Çağrılarına cevap veren sol-sosyal demokrat 15 kişilik bir grup oldu.*
1985’de İbrahim Eren’in öncülüğünde Radikal Demokrat Yeşiller adı altında farklı gruplar toplantılar yapmaya başladı. Yeşiller, feministler, ateistler ve antimilitaristlerin yanında eşcinseller ve translar da bu girişim içinde örgütlenmeye başladı. Radikal Demokratik Yeşil Parti adında bir parti kurmak için çalışan grup, Yeşil Barış gazetesini çıkardı
Radikal Yeşiller tarafından çıkartılan Yeşil Barış gazetesinin ilk sayısının kapağı
1987 yılında güvenlik güçlerinin gayler ve travestiler üzerindeki baskılarını artırdığı bir yıldı. 27 Nisan 1987 günü Gezi Parkı’nda ilk defa kamuya açık bir alanda açlık grevi yapmaya başladılar. Polisin uyarısıyla açlık grevi parktan İbrahim Eren’in Taksim Lamartine caddesindeki evine taşındı. Medyadan, aydınlardan ve farklı toplumsal gruplardan destek gören eyleme. Rıfat Ilgaz, Türkan Şoray, Hale Soygazi ve Barış Pirhasan destek verdi.
Şerif Gören’in 1987 yılında çektiği ve Türkan Şoray’ın başrolünü oynadığı “10 Kadın” adlı filmde erkek egemen dünyada yaşamlarını devam ettirmeye çalışan dokuz kadının öyküsü anlatılıyordu Dokuz kadını da Türkan Şoray canlandırıyordu. Dördüncü kadın çevreci Deniz’di. Bölümün tamamı bugünün TOKİ’sine benzeyen o dönemde uydu kent olarak adlandırılabilecek beton blokların arasındaki bir inşaat alanında çekilmişti. İbrahim Eren filmin bu bölümünde yeşil bir aktivisti canlandırıyordu.
Radikal Demokrat Yeşiller, 1985-1990 yılları arasında bir çok mücadeleye öncülük etti. Tarlabaşı’ndaki tarihi evlerin ve Nurosmaniye’deki Bizans sarnıcının yıkılmasına, Nişantaşı’ndaki Cide Parkı’nın altının otoparka dönüştürülmesine, Hasankeyf’in sular altında kalmasına, zorunlu askerliğe, İzmit körfezinin kirlenmesine, kadına karşı şiddete, Emirgan’da tarihi çınarların kesilmesine, üçüncü köprüye, İTÜ Taşkışla binasının otele dönüştürülmesine karşı protestolar, basın açıklamaları ve açlık grevleri yaptılar. 1980 darbesinden sonra sahneye çıkması yasaklanan Bülent Ersoy’un durumunu Avrupa Parlamentosu’na taşıyan da Radikaller ve İbrahim Eren olmuştu.
Bir ağaç kesimi protestosundan. Yer belli değil. (Salt Galata’da 03 Eylül-29 Kasım 2015 tarihlerinde Merve Elveren küratörlüğünde düzenlenen “Nerden Geldik Buraya” sergisi için İbrahim Eren’in kişisel arşivinden alınmıştır.)
7 Aralık 1989 günü Bizans Kültür ve Sanat Evi’nde travesti ve transseksüeller üzerindeki baskılar konusunda toplantı düzenlemek ve bildiri dağıtmakla suçlanan İbrahim Eren, Aydın Menteş ve Ahmet Oğuz’un, dönemin Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na aykırı davranmaktan 1 ila 3 yıl hapisleri istendi. Bir aydan fazla bir süre cezaevinde kalan Eren, emniyette ve cezaevinde gördüğü baskı ve işkenceleri protesto etti.** Eren’e ait Yeni Bizans Kültür ve Sanat Merkezi de dernek olarak kullanıldığı gerekçesiyle sık sık takibe uğradı ve mühürlendi.
Eren, Halepçe Katliamı’ından sonra Irak Konsolosluğu’na çiçek bırakmak, sayım günü sokağa çıkarak ağaç dikmek, tarihi eserlerin yıkılmasına karşı çıkmak gibi konulardan dolayı 15 kez gözaltına alındı. 1991-1994 arası Radikallerin durgunluğa girdiği bir dönem oldu. Eylemler azaldı ve gruplar arasındaki bağlar zayıfladı. Partileşme faaliyetleri ise sonuç vermedi ve grupların farklı siyasi yapılara ve partilere yönelişiyle hareket sönümlendi.
Sonraki yıllarda da politik mücadelesini sürdüren İbrahim Eren turizm rehberliği yapıyordu.
İbrahim Eren’le ilgili bazı röportaj ve yazılar için TIKLAYIN
*İbrahim Eren’le kişisel görüşme, 24 Mayıs 2017 **Eren’in tahliye isteğine ret, Cumhuriyet, 09 Ocak 1990
Haber: Barış Gencer Baykan – Yeşil Gazete Twitter @barisgencbaykan
Nuh Köklü’nün sesini Açık Radyo’dan tanıyordum. Ne yazık ki yüz yüze tanışmamız çok daha sonra oldu. Öldürülmesinden kısa bir süre önce İstanbul Ergene İnisiyatifi’nin toplantılarına katıldığı günlerde onu yakından tanıma şansım oldu. İlk anda dayanışmacı- mücadeleci kimliğini hissettiriyordu. Bir süre önce NTV’den atılmıştı, işsizdi ve arkadaşlarıyla yeni bir internet gazetesinin hazırlığındaydılar. Nuh’un bir dönem Güney Amerika’da yaşadığını da o sohbetlerde öğrenmiştim; bir de Nick Cave’i çok sevdiğini.
Fotoğraf: Gazete Kadıköy
Nuh Köklü arkadaşımızdı. Geride bıraktıkları, mücadelesi, anıları, yazıları ve sesiyle onu hep hatırlayacağız ve her zaman arkadaşımız olarak kalacak.
O günlerde Ergene mücadelesini desteklemek için yazdığı, “Yengecin isyanı, kaynağın büyüsü” başlıklı yazıda “…Doğayı tahrip edenler hayatımızı da yok ediyor, dolayısıyla hayatımızı savunmalıyız…”diyordu. Kirletilen Ergene Nehri için kaleme aldığı bu son yazısında asıl meselenin suyun kaynağına yani doğal hayatın akışına saygı duymaktan geçtiğini vurguluyordu.
Nejla Demirci’nin yaptığı ‘Gündöndü: Bir Nehrin Hikâyesi, Ergene’ belgeselinin sonunda Saros’un kirlenen sularından süpürülen ve kollarını açıp, adeta, “Hayatımı alırsanız dişlerimi gösteririm” diyerek isyan eden yengece atıfla; doğal hayatın gözesini kurutanlara, hayatı kirletenlere karşı diş göstermenin tam da zamanı olduğunu hatırlatıyordu hepimize.
Nuh Köklü, 17 Şubat 2015 akşamı, daha birkaç gün önce sokak köpekleri için mama aldığı mahalle esnafı tarafından bıçaklanarak öldürüldü. O günlerde mecliste görüşülen İç Güvenlik Yasası’na karşı düzenlenen protestoya katılmış ve akşam 22.00 sıralarında Kadıköy, Karakolhane Sokağı’nda arkadaşlarıyla kartopu oynuyorlardı.
Bu sırada aktar dükkânının camına da bir kartopu isabet etmişti. Bugün de olduğu gibi, toplumsal ayrışmanın ısrarlı söylemlerle büyütüldüğü, insanların iki ayrı uca çekilmeye çalışıldığı günlerden geçiyorduk. ‘Öfkeli’ esnaf Nuh ve arkadaşlarına önce tehditler savurup, sopayla saldırmış, bu öfkesini dindirmeye yetmemiş, bu kez tezgâhtan kaptığı ekmek bıçağıyla saldırmaya başlamıştı. Nuh Köklü arbede sırasında yere düşen bir arkadaşını kurtarmaya çalışırken yere düşmüş ve en güzel yerine, kalbine aldığı bıçak darbeleri sonucu, hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen 17 Şubat 2015’de hayata veda etmişti.
Arkadaşlarının anlattığına göre Nuh’u hastaneye yetiştirmeye çalışırken bile sözlü tacizlerini sürdüren öfkeli esnaf Serkan Azizoğlu kendinden emin “Bana bir şey olmaz, raporum var, yarın elimi kolumu sallayarak dışarı çıkarım”diyormuş!
Katil, Nuh’un arkadaşlarının da ısrarlı takibiyle davanın sonunda müebbet hapis cezası aldı ama neye yarar? Yüreği avuçlarında dolaşan, onu her an isteyen herkese vermeye hazır bir insanı, arkadaşımız Nuh’u geri getirmeye yeter miydi? Yetmedi.
Nuh Köklü son anlarında yaşama tutunmaya çalışırken “Keşke rüya olsa” diyormuş.
Fotoğraf: Hürriyet
46 yaşında hayata veda eden gazeteci,
yazar, televizyoncu, radyo programcısı, sendikacı ve ekoloji mücadeleleri
aktivisti Nuh Köklü, Express dergisi, İstanbul Life, Tempo dergisi ve Bianet’te
çalışmış.
Latin Amerika dönüşü Hürriyet ve Radikal gazetelerinde muhabirlik ve editörlük yapan Köklü, Sabah gazetesinde editör olarak çalıştığı yıllarda TGS’nin işyeri temsilcisiymiş. Şubat 2009’da ATV-Sabah grevini hemen öncesi işine son verilmiş.
Arkadaşları onu “Ana-akım medya kuruluşlarında uzun yıllar kalemini ve kişiliğini satmadan çalışan, her zaman sendikal mücadelenin içinde olan Nuh Köklü, bu onurlu duruşundan işsiz kalma pahasına vazgeçmemişti. Seçilmiş işyeri temsilcimiz olmasına rağmen hukuk tanımaz işveren tarafından Sabah-ATV grevi öncesinde işten atılmıştı. Yine de grev önlüğünü ilk o giydi. Bir yılı aşkın süre boyunca grevde olan arkadaşlarını bir gün bile yalnız bırakmadı, grev yasaklanana kadar pankartının altında yerini aldı… Sonraki yıllarda çalıştığı diğer medya kuruluşlarında da meslektaşlarını sendika ile buluşturmaya devam etti. Hunharca öldürülene kadar TGS çatısı altında işsiz gazetecilerin sorunlarını çözmek için uğraştı. Kişilere küstü ama örgütlü mücadeleye asla küsmedi. Hep sendikası ile birlikte hareket etti.” diye anlatıyorlardı.
Nuh Köklü, Sabah gazetesinden sonra Mayıs 2014’e kadar NTV’ de program editörü olarak çalışmış.
Nuh Köklü, 2001’de Açık Radyo’da yayımlanan İstanbul, Açık Şehir dizisine ‘Bir Şey Daha Var’ programı ile katılmıştı. Programıyla bizleri, İstanbul’u İstanbul yapan gözden ırak mahallelere, kentin pek bilinmeyen- görünmeyen insanlarına, mekânlarına taşımıştı. Bu hafta ‘Babil’den Sonra’da Nuh Köklü’nün programlarından derlediğim kayıtları dinlettim. Programı buradandinleyebilirsiniz.
Nuh Köklü, Açık Radyo’nun 15. Yılına özel yayınladığı ‘Ansiklopedik Açık Kitap’ın da yazarlarındandı.
Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.
Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz
Bu amaçla biz [Çocuklar için Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.
***
Eve Yolculuk: Bir yurtsuzluk ve yolculuk hikayesi
Eve Yolculuk, insanın doğaya karşı yıkıcılığının yaşam alanlarını yok ettiği hayvanların hikayesini anlatıyor.
Aslında savaşlarla evlerini kaybeden insanların yaşadıklarına benzer şekilde hayvanlar da ekolojik tahribatlar ve insanın vahşiliği sonucunda evlerini kaybediyorlar. Buzulların erimesi sebebiyle kutup ayıları, bambu ağaçlarının yok olması nedeniyle pandalar, ormanların tahrip edilmesinden dolayı orangutanlar, avlanma nedeniyle filler evlerinden oluyorlar. Şüphesiz bu yıkıcılığın kurbanları yalnızca kutup ayıları, pandalar, orangutanlar ve filler değil.
Elbette daha birçok tür bu insan kaynaklı yıkıcılıktan olumsuz etkileniyor. Ama kitabımız sözü geçen bu dört hayvanı kendine kahraman olarak seçmiş. Kahramanlarımız evlerini terk etmek zorunda kalıyorlar ve bir kayığa binip bir yolculuğa çıkıyorlar. Aslında nereye gideceklerini de bilmiyorlar. Tek bildikleri şey ev diye bildikleri yerde artık onlara yaşam alanı tanınmadığı.
Dodo
Yolculukları sırasında bir adada Dodo kuşu ile karşılaşıyorlar. Bu karşılaşmada Dodo kuşunun seçilmesi de çok anlamlı bir tercih olmuş. Dodo kuşu ta 17. yüzyıl ortalarında, yaşam alanı olan Mauritius adasında kolonyalistler tarafından keşfedildikten 80 yıl sonra nesli tükenen bir tür. Dodo, Portekizce’den gelen bir isim. Anlamı ‘aptal’. İnsanlardan kaçmadığı için avlanma karşısında kendini koruyamıyor.[1],[2]
Umarız kitabımızın kahramanlarının – ve tabii ki tüm canlıların – sonu Dodo’nunki gibi olmaz. Ama gidişatın pek parlak olmadığı da ortada. Eve Yolculuk, ta çocukluktan bu gidişata dair bir uyarıda bulunuyor. Evini kaybetmenin, evsiz kalmanın sadece insanların meselesi olmadığını vurguluyor.
Umarız bu gezegende, insan, hayvan, tüm canlıların günün birinde dönecek bir evleri kalır.
***
KÜNYE Yazan: Frann Preston-Gannon Resimleyen: Frann Preston-Gannon Çeviren: Eda Serdaroğlu Daş Yayınevi: Pötikare Yayıncılık Yayın yılı: 2014 Yaş Grubu: 5 – 8 yaş
Konuya bir canlandırma ile başlamak istiyorum! Sabah kalktınız, duş jelinizi ve yüz peelinginizi kullandınız. Dişlerinizi fırçaladınız, yeni yıkanmış polyester bluzu giyip yarım litrelik plastik şişe suyunuzu da yanınıza alıp işe doğru yola koyuldunuz. Ofise gelmeden köşedeki o çok ünlü kahvecide, adınızı baristanın anlaması için üç kere tekrar edip sonunda koyu kahvenize kavuşup mesaiye yetiştiniz. Akşam için de arkadaşlarınızla birlikte çok önceden yapmış olduğunuz balıkçıda buluşma programını düşünüp, iş çıkışını iple çekmeye başladınız. Buraya kadar her şey şahane!
Peki akşam yediğiniz balıkta, sabah kullandığınız kişisel bakım ürünlerinin ve tek kullanımlık plastik ürünlerin parçalarını tüketme ihtimaliniz olduğunu söylesem! Hatta dahası, bu plastiklerin vücudumuzda birikerek ciddi sağlık sorunları yaşatma olasılığı olduğunu. Şimdi canlandırma tersine döndü ve “şahane” yerini “dehşete” bıraktı…
Gözle
görülmeyen plastiklerle başımız dertte!
Pek çok kişi plastik atıkların denizlere döküldüğünü bilmez ya da önemsemez. Fakat bunun ötesinde, bir çok kozmetik ve kişisel bakım ürününde bulunan mikro plastikler de denizlerimizde varlıklarını sürdürmekte. Bu mini plastikler bir kaç milimetre çapında olduğu için çıplak gözle görülemiyorlar.
Atık sularımızın
arıtıldığı tesislerde ise, bu çok küçük boyutlu plastiklerin arıtılması mevcut
teknoloji ile mümkün olmuyor. Dolayısıyla bu mikro plastikler nehirlere,
denizlere deşarj ediliyor. Benzer şekilde sentetik giyim ürünlerimizi her
yıkadığımızda, plastik fiber dokusundan kopan, mikro parçalar da deniz
ekosisteminin istenmeyen sinsi misafirleri oluyor. Pet şişe gibi tek
kullanımlık plastik ürünlerin zamanla denizlerde parçalanmasıyla onların boyutları
da küçülüyor.
Naif deneme:
Temizlik
Hal böyle olunca
denizlerde, plajlarda yapılan temizlik faaliyetleri aslında sorunun kapsamını
düşündüğümüzde oldukça yetersiz kalıyor. Son 10 yılda üretilen plastik
ürünlerde yaklaşık yüzde 40’lık bir artış olduğu bildiriliyor. Bir yıl boyunca
kullanılan plastikten üretilen paketleme malzemelerinin sadece yüzde 14’ü geri
dönüşümle tekrar kullanılıyor. Her yıl yaklaşık 8 milyon ton plastik atık
(mikro boyutta olmayan) okyanuslara boşaltılıyor. Geri dönüşümdeki bu başarısızlığın
küresel ekonomiye olan maddi zararının ise 80 ila 120 milyar dolar olduğu
tahmin ediliyor.
Görünmez
plastiklerin etkileri
Deniz
ekosistemine deşarj edilen plastiklerin içindeki kimyasalların, deniz
canlılarında zehirlenme, kısırlık ve genetik anomalilere neden olabileceğine
dikkat çeken uzmanlar, söz konusu etkilerin besin zincirinin son halkası olan
insanlarda da görülebileceği konusunda uyarıda bulunuyorlar.
Yeni yapılan bir
çalışmaya göre, mikro plastik içeren deniz ürünleriyle karşılaşmak çok olası
gibi. Örneğin, Endonezya ve Kaliforniya’da satılan deniz ürünlerinin dörtte
birinden fazlasında mikro plastik birikimi olduğu tespit edilmiş.
2018’in sonunda
yayınlanan bir çalışmaya göre mikro plastikler, besin zincirine geçiş yaptı
bile! Avrupalı, Japon ve Ruslardan alınan gaita örneklerinin incelenmesi
sonucunda, polypropylene (PP) ve polyethyleneterephthalate
(PET) başta olmak üzere boyutları 50 ila 500 mikrometre olan mikro plastik
parçaları alınan tüm örneklerde bulunmus. Araştırmacılar, dünya nüfusunun yarısından
fazlasının sindirim sistemine mikro plastiklerin ulaştığını tahmin ediyor! Mevcut
bilimsel verilerle, insanlarda zamanla biriken mikro plastiklerin etkisi tahmin
edilemiyor. Ama pek yararlı olmadıkları kesin!
Deniz ekosistemi
sadece leziz deniz ürünleri tüketebilmemiz için önemli değil elbette.
Okyanuslar, Dünya’nın en büyük karbon yutağı ve adeta dev bir oksijen
fabrikası. Plastik atıklar nedeniyle bize olağanüstüsü hediyeler sunan
okyanuslarımızdaki bozulmanın faturası hesaplanamayacak kadar büyük.
Okyanuslardaki
plastik birikimi bu hızla devam ederse, 2050 yılında okyanuslarımızda balıktan
çok plastik olacağı bildiriliyor. Geçen sene başında İngiltere, kozmetik
şirketlerinin mikro plastik kullanımını nihayet yasakladı. 2017 yılı ortasında
da ABD’de kademeli olarak kullanımı azaltılmaya başlanan mikro plastiklerin
tamamen yasaklanması 2020 yılını bulacak. Yasal düzenlemeler yapılmadan once, sadece
İngiltere’de her yıl 86 ton, ABD’de ise günlük 8 ton mikro plastiğin kişisel
bakım ürünleri ve kozmetik kullanımından dolayı okyanuslara deşarj edildiği hesaplanıyor.
Küresel olarak mikro plastik kirlililiğinin boyutları düşünüldüğünde, bu yasal
düzenlemeler yeterli değil ama önemli bir başlangıç! Darısı bizim ve diğer
ülkelerin başına.
Yasal
düzenlemeler gelene kadar, bireysel olarak önlemler elbette alınabilir.
Kozmetik ve temizlik ürünlerinde mikro parcacıkların yer almadıgı ve iceriginde
ozellikle poly ile baslayan kimyasalların olmadıgı ürünleri tercih
edebilirsiniz.
Derin maviliklerin iyileştirici etkisini sadece bizim değil, gelecek nesillerin de deneyimleyebilmesi için farkındalığımızı artırmak ve tercihlerimizi değiştirmek zorundayız.
Sabahın üçünde yine bir koşturmaca başlamıştı. Sakarya’dan transfer ile Sabiha Gökçen Havaalanı’na ulaşmak için yola çıkmıştım. Alana girdiğimde hava henüz aydınlanmamıştı, o saatte, kış gününde böylesine bir kalabalık ile karşılaşacağımı hiç düşünememiştim. İçerisi insan doluydu. Hafta içi ne yapar bu kadar insan hala şaşırıyorum. Demek ki şehirler arası çalışan sayısı tahminimden daha fazlaydı.
Sabah saat 8’de Nuh Naci Yazgan Üniversitesi‘nin aracı Kayseri’de beni karşılamıştı. Henüz sabah sersemliğimi üzerimden atsmadan, sevgili Özgül Öztürk ile Dilek Yürük de alandan çıkıp servis aracına bindiler. Kısa selamlaşmanın ardından hareket eden araçta derin bir sessizlik ve mahmurluk hakimdi. Bir ağacın bile ekili olmadığı büyük boşlukların arasından üniversiteye ulaştık. Mimarlık öğrencileri Derneği, büyük bir mücadele ile kocaman bir organizasyona imza atıyordudu. Ve bu organizasyon sadece öğrenciler tarafından gerçekleştiriliyordu.
Üniversitede bizi heyecanlı öğrenciler karşıladı. Çayımızı kahvemizi getirdiler, ihtiyaçlarımızı karşılamak için ellerinden geleni artlarına koymuyorlardı. Özgül yanında işini getirmişti, Konuşma sırası gelinceye kadar bilgisayarının başına geçti. Çaylardan hemen sonra Dilek ile ben de salona geçip organizasyona dahil olduk.
Harmonia olarak her yıl en az bir ay, ulaşabildiğimiz bütün şehirlerde söyleşi, konferans ve faydalı olduğuna inandığımız böylesi organizasyonlara katılmaya çalışıyoruz. Eline çantasını alıp bilgiyi bir yerden başka bir yere ulaştıran insan sayısının az olması sebebi ile de her iki günde bir başka bir şehirde sahne alıyoruz. Bu yorucu bir tempo ama, bizim gibi konuşmaya ve bilgiyi ulaştırmaya gönül vermiş diğer dostlarımızla da hasret gidermemizi sağlayan önemli bir aktivite aslında bizim için.
Şubat ayı da bütün organizasyonların üzerine tepinip sıkıştırdığımız bir ay oldu bu yıl. Yolculuklarda ben de çok şey öğreniyorum. Her biri birbirinden kıymetli bilgi ve deneyimler aktaran konuşmalar ile beslendiğimi hissediyorum sürekli. Ve bu bilgiyi taşıyarak başka bir şehrin insanlarına aktarıyorum.
Kayseri benim için çok özeldi. Cengiz Bektaş hocam da her zamanki gibi öğrencileri kırmamış konferansa katılmıştı. Tekrar onu dinlemek, biraz dertleşmek ve hocaların hocasından yeniden öğrenmek son dönemde yaşadığım en keyifli eylemim oldu diyebilirim. Konuşmasına sevginin ve bilginin paylaşılması ilkesi ile başlayan hocam ihtiyacımız olan en güçlü mesajları birbiri arkasına sıraladı yine. Kitapları ile büyüdüğüm, Anadolu’yu ve gelenekseli kendime yol seçmeme sebep olan büyük usta ile yanyana gelmek her şeye bedeldi diyebilirim.
Emrah Yalçınalp bitkiler dünyasından kritik bilgiler ile tercümanım oldu resmen. Kritik detaylardan ve dünyadan bahsetti. Bilimsel verilerin kıymetini anlattı. Konuşmasından bir sürü not aldım.
Özgül Öztürk, A Mimarlık’ta neler yaptıklarını, toprak çalışmalarını, tasarım ve mekan algısından bahsetti. Örnekler ile yaşantısından, deneyimlerinden bir sürü çıkarım yaptı. Mimar adaylarına kocaman öğütler verdiğini düşünüyorum.
Dilek Yürük bir kent bostanının ve bitkilerin semt üzerindeki etkisini anlattı. Çalışmalarından örnekler verdi. Bir bostan için topyekün bir semtin verdiği mücadeleyi ve kazanımlarını gözler önüne serdi.
Bol bol konuştuk. Öğrenciler ile bir araya geldik, hasret giderdik, yeni planlar yaptık. Öğrencilerin böylesine katılımcı olduğu, ellerini taşın altına sokup Türkiye’nin dört bir yanında organizasyonlar yapmalarını ayakta alkışlıyorum. Geçen yıl Adana ve Mersin’de de katıldığım benzeri organizasyonlar vardı. Bu mücadeleye biz de konuşmacılar olarak dahil olamadan duramıyoruz her defasında. Çorbada bizlerin de tuzunun bulunması gerekiyor.
Organizasyonun
ikinci gününe kalamadık.
Son konuşmadan sonra koşarak girdiğimiz konferans salonundan yine koşarak ayrıldık.
Bir şeyler yedik ve son dakikada yetişmek üzere
havaalanına doğru yola çıktık.
Gün nasıl geçmişti bilemiyorum. Tekrar Sabiha Gökçen’de arabaya doğru yürüyorduk. Yine bir mahmurluk bu sefer yorgunluk ile birbirine karışmıştı. Ertesi gün yapılacak çok iş vardı. Dilek ve Özgül ile bir dahaki buluşmamıza kadar vedalaştık. Kim bilir hangi şehrin hangi ekoloji ve tasarım söyleşisinde bir araya geleceğiz ben de merakla bekliyorum.
Gece eve geldiğimde, lezzettli bir yemekten sonraki rehaveti hissediyordum bedenimde. Yine bir sürü bilgiyi bünyeme katmıştım ve hazmetmeye çalışıyordum. Üstelik yol arkadaşlarımın ve mücadele eden öğrencilerin varlığı ile enerji dolmuş, doğru yolda ilerlediğimi bir kez daha kendime ispatlamıştım. Bir sonraki konuşma Sakarya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi‘ndeydi. Şimdi daha çok anlatmam gereken konu vardı. Ve ondan sonra Maslak buluşması, ve Ankara, ve Kastamonu, ve okullar, dernekler…
Cengiz Hocam dedi ki, ‘Konuşmak ve okumak sözde aydın olmak ya da bilgiyi, vakti ve bir ömrü masa başında kuramlarla tüketmek değil; yaşamak, eyleme geçmek, emek vermek ve elini taşın altına sokmak demek.’
Ben böyle anladım konuşmalarımızdan. Çizim masasında tamamlamak istiyorum dediği yaşamında. Sizler çağırmışsınız, nasıl gelmem çocuklar demesinden. Ömrüm boyunca serçe parmağım kadar bir dal kesmedim demesinden. Hala ve hala yanımızda yolumuzu aydınlatmak için mücadele etmesinden ben böyle anladım.
Çok bir şey de söylemedi aslında. Yaşamı ve yaptıklarını haykırması yetti. Uzun lafın kısası Kayseri mutlu etti beni, ümit verdi. Ülkem için çalışma fırsatım oluyor böylesi organizasyonlarda. Yaşadığımı daha bir derinden hissediyorum. Ama en çok sahada olmak gerçek geliyor bana.
Elini taşın altına koymak. Üretmek; şehirde, kırsalda, kasabada üretmek. Ekolojik cafelerde, organik ürün reyonlarında, yaşam standartı yüksek semtlerde konuşmaktan, koltuk altında kitap gezdirmekten, sadece teoride kalan eylemsizlikten haz almaktan çok sahada olmak. Gerçek olmak.
Labirent Sanat,21 Şubat – 30 Mart 2019 tarihleri arasında Taç Mesafesi başlıklı grup sergisiyle Ayşe Demirci, Hüseyin Aksoy, Murat Kosif, Serdar Oruç ve Sinan Orakçı’nın çalışmalarını bir araya getiriyor. Serginin küratörlüğünü Hande Özdilim üstleniyor.
Taç Mesafesi (Crown Shyness) literatürde, bazı ağaç türlerinin en tepedeki dallarının kendi türünü korumak adına bıraktığı boşlukları tanımlamak için kullanılıyor. Boşlukların nedeni zararlı organizmaların bir ağaçtan diğerine geçmesini ve rüzgârda birbirlerine çarpmaları sonucu meydana gelebilecek zararları engellemek, ortak bir alan paylaştıkları için büyümelerini belli bir derecede sınırlandırmak ve fotosentez için kullanacakları ışığı maksimize etmek olarak açıklanan Taç Mesafesi tanımı, birlikte yaşamanın dinamiklerine dair bizi düşünmeye teşvik eden, doğada kendini ve dolaylı olarak diğer türleri korumak adına oluşan bir sistemin en anlamlı mesajlarından biri olarak yorumlanabilir.
İnsan doğada yaşam bulan, yaşamını doğa içindeki koşulların etkisiyle şekillendirip sürdüren, fiziksel ve ruhsal anlamda doğadan beslenip, ilişkiler ağı kuran, orada kültür ve medeniyetini inşa eden bir varlıktır. “Doğa”, uygarlıkların üzerinde yükseldiği fiziksel bir yapı olarak toplumların kendilerini gerçekleştirdiği, ruhsal olarak beslendiği ve imkânlarından yararlandığı bütünün kendisidir. Doğa, tüm canlıların birlikte var olduğu yaşam kaynağıdır. Bu çerçevede insan, kendini diğer yaşam formlarıyla birlikte daha büyük bir bütünün parçası olarak görmelidir.
Sergi, aynı coğrafyanın kültürel çeşitliliğinden ve kaynaklarından beslenip, eş zaman diliminde sanatsal üretimlerini sürdüren sanatçıların, güncel meseleleri faklı düşünce yapılarıyla ve medyumlarla ele aldıkları işlerine, doğa-insan diyalekti üzerinden bir bakış olanağı sunuyor.
Taç Mesafesi sergisinde yer alan işlerde genel anlamıyla doğa, var olanın bire bir sunumundan çok doğum, yaşam, ölüm, ekoloji, kimlik, yanılsama, gerçeklik ve uzam gibi kavramların açıklanması için metafor olarak ele alınıyor. Sergide sanatçıların güncel sanat pratikleri içinde doğadan yola çıkarak oluşturdukları metaforlar, işleri izleyiciler tarafından, farklı bakış açılarıyla yeniden ele almaya, yorumlamaya hatta fikirsel üretime katkıda bulunmaya davet ederken, anlamı derinlik kazanıyor.
PİLEVNELİ Dolapdere,20 Şubat – 23 Mart 2019 tarihleri arasında Gülfem Kessler‘in “Yeni Sen” sergisine ev sahipliği yapıyor.
Gülfem Kessler, son dönem kâğıt üzerine kömür çalışmalarının yer aldığı “Yeni Sen” adlı sergisinde, insanların hızla değişen dünyada, sürecin getirdiği yeniliklere adaptasyon sürecini ele alıyor.
İnsan davranışları ve ilişkileri, tabiatın hızla yok edilişi gibi yeni bir dünya düzenine geçiş sürecini konu alan eserler, değişimlerin yeni bakış açılarına ve sosyal davranışlara yol verip, bu düzene toplumsal olarak ayak uydurulabilmesi için eski, ezberde kalan kalıpların ve davranış biçimlerinin geride bırakılması gerektiğini vurguluyor.
Sanatçının eserlerinde yarattığı dünya, çizgilerin arasında beliren yeni tür canlılar, bitkiler ve mevcut sistemin mensupları ile detaylarda gizli kalmanın yanı sıra eserlerin içeriğinde ön plana konumlandırılmış hikâyelerle belirginleşiyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan, hem bulunduğumuz dönemi hissetmekle hem de çözümleri sezmekten gelen bir anlatım biçimiyle izleyici karşısına çıkan eserler, günümüzün ve geleceğimizin sosyolojik ve toplumsal düzenini sorgulayıp, detaylı bir anlatım pratiğiyle gözler önüne seriyor.
Studio-X Istanbulve İnformel Eğitim – çocukistanbul işbirliğiyle düzenlenen “Dikkat! Sandıkta Çocukların Oyları Var” atölyeleri, 23 Şubat Cumartesi, 2 Mart Cumartesi, 10 Mart Pazar ve 16 Mart Cumartesi tarihlerinde, 10.00 – 13.00 saatleri arasında Studio-X Istanbul’da gerçekleşecek.
Studio-X, çocukların seçtiği belediye başkanını, dolayısıyla da seçtikleri belediyecilik anlayışını ortaya koyacak atölyelerin 16 Mart Cumartesi düzenlenecek son gününe, İstanbul Belediye Başkan adayları da dâhil, çocukların kampanyalarını izlemek, seçim sonuçlarını görmek ve değerlendirmek isteyen herkes davet ediyor.
Atölyelerde “Kısa bir süre sonra İstanbul’u 2024 yılına kadar yönetecek belediye başkanımızı seçeceğiz. Peki ya çocuklarımıza oy hakkı versek onların seçecekleri belediye başkanı, belediye yönetimi nasıl bir şehir, nasıl bir İstanbul yaratmayı hedeflerdi?” sorularına yanıtlar aranacak.
Stüdyo-X’e göre, katılımcı demokrasi kültürünü çocuklarınıza yaşatmak ve seslerini duyurmalarına bir alan açmak için fırsat arıyorsanız, katılımın ücretsiz olduğu “Dikkat! Sandıkta Çocukların Oyları Var” atölyeleri tam da bunun için.
Şehirler ağırlıklı olarak çocuklar için değil, yetişkinler ve onların ihtiyaçları için tasarlanır. Şehir yaşamının hizmetler, sosyal ağlar, ekonomik olanaklar gibi pek çok avantajı varken, özellikle çocuklar için pek çok da dezavantajı vardır. BM Çocuk Hakları Sözleşmesi, “çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini özgürce ifade etme hakkını” vurgular. Studio-X Istanbul ve İnformel Eğitim – çocukistanbul, 23 Şubat’tan itibaren hafta sonları gerçekleşecek “Dikkat! Sandıkta Çocukların Oyları Var” atölyeleriyle bunu hep birlikte deneyimlememizi amaçlıyor.
9-14 yaş çocukları ile gerçekleştirilecek çalışmada, gençler ve çocuklar, farklı belediyecilik anlayışlarına sahip başkan adayları arasından “kendi” adaylarının kampanyalarını geliştirecek, aktaracak ve aynı zamanda seçmen olarak soru ve yorumları ile birbirlerini sıkıştıracaklar ve en sonunda hep beraber sandığa gidecekler… Her atölyenin sonunda bir oylama olacak ve dileyen tüm kent sakinlerinin katılımıyla sandıklar açılacak, oylar sayılacak…
Karekin Deveciyan’ın ilk kez 2006’da Aras Yayıncılık tarafından yayınlanan “Türkiye’de Balık ve Balıkçılık” kitabı, Ocak 2019’da basılan 7. baskısı ile kitabevlerindeki yerini aldı.
Türkiye’de Balık ve Balıkçılık, Karekin Deveciyan Aras Yayıncılık, 2006
Karekin Deveciyan Efendi’nin 1915’te İstanbul’da
basılan Türkiye’de Balık ve Balıkçılık adlı eseri Türkiye’de balıkçılık
konusunda yazılmış en önemli eserlerin başında gelir. Eser, konuyla ilgilenen
herkesin takdirini kazanmış olmasının yanı sıra, son yıllarda sayıları hızla
artarak yayımlanan balık ve balıkçılıkla ilgili kitapların hemen hepsinin
başvuru kaynağı da olmuştur.
Türkiye’de Balık ve Balıkçılık, alanındaki ilk çalışmadır. Yazarının konuya olan hâkimiyeti, büyük tecrübesinin ürünü olarak verdiği ayrıntılı bilgiler, yaptığı hassas çizimler, bugün onu yalnızca balıkçılık alanında değil, folklorik ve tarihsel bakımlardan da benzersiz bir eser olarak değerlendirmemize neden olacak kadar önemlidir. Avrupa bilim çevrelerinde de takdirle karşılanan eser, Türkiye’deki deniz ve tatlısu balıklarıyla deniz canlılarını, av aletleriyle volileri, dalyanları, göl ve akarsularla ilgili bilgilerle avlanma tekniklerini içererek, balıkçılık konusuna ilgi duyan herkes için zengin bir kaynak oluşturur. Eserin değerini tarihçi Reşat Ekrem Koçu, ünlü eseri İstanbul Ansiklopedisi’nin dördüncü cildinde şu sözlerle teyit eder:
“Balık ve Balıkçılık milli kütüphanemizde benzerine ender rastlanan muazzam eserlerdendir kendi mevzuunda ise tek eserdir.”
Bugün, Türkiye balıkları ve balıkçılığı konusunda Karekin Deveciyan’ın bu dev eseri kadar zengin ve canlı ayrıntılarla bezeli bir kitabın hâlâ yazılamadığını iddia etmek abartılı sayılmaz. 576 sayfadan oluşan Türkiye’de Balık ve Balıkçılık’ta, tamamı Deveciyan’ın kaleminden çıkma 207 çizimin yanı sıra, 103 tablo ve İstanbul civarındaki dalyan ve voli yerlerini gösteren bir harita yer alıyor.
Karekin Deveciyan kimdir?
1868’de Harput’ta doğdu. Harput’taki Fransız okulunda okuduktan sonra, İstanbul’daki Lusavoriçyan Katolik okulunda öğrenim gördü. 1891’de Düyun-u Umumiye İdaresi’nde memuriyete başladı. Bursa, Bandırma, Selanik, Sivas ve Beyrut Düyun-u Umumiye bölge müdürlüklerinde memurluk, muhasebecilik, gümrük resmi başkontrolörlüğü, sandık amirliği görevlerinde bulundu. 1910’da İstanbul Balıkhanesi Merkez Müdürlüğüne, 1917’de Balık İşleri Başmüfettişliği’ne, 1922’de Balıkçılık Başkontrolörlüğü’ne atandı.
31 Mart 1927’de, 36 yıl çalıştığı Düyun-u Umumiye’den emekliye ayrıldı. 1915’te İstanbul’da yayımladığı Balık ve Balıkçılık adlı yapıtıyla, alanında bir ilki gerçekleştirdi. Bu kitabın Pêche et Pêcheries en Turquie (Türkiye’de Balık ve Balıkçılık) adı altında yapılan geliştirilmiş Fransızca basımı yurt dışında büyük ilgi gördü. Fransızca’dan çevrilerek Türkiye’de Balık ve Balıkçılık adıyla Aras Yayıncılık tarafından basılmıştır. Çeşitli gazete ve dergilerde takma adlarla bilimsel konularda pek çok yazı yayımlayan ve çeviriler yapan Deveciyan, balıkçılık terimleriyle ilgili sözlük çalışmaları vesilesiyle, Maarif Nezareti bünyesinde 1910’lu yıllarda kurulan Istılahat-ı İlmiye (Bilimsel Terimler) Encümeni’ne üye seçildi.
Emeklilik yıllarında, sık sık, evinin de bulunduğu Ortaköy’ün sahilinde, küçük taburesi üzerinde elinde oltasıyla balık avlarken görülüyordu. 8 Ocak 1964’te, kısa bir rahatsızlık döneminden sonra hayata veda etti. Ortaköy Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Katolik Kilisesi’ndeki cenaze töreninin ardından, Şişli’deki Ermeni Katolik Mezarlığı’na gömüldü.