Ana Sayfa Blog Sayfa 2511

Ağaçlar, tavuklar ve biz: Kolektif bağışıklık sistemimiz*

‘Toprak sürüldüğü zaman mantarlar da patlıyor, içindeki mineraller toprağa karışıyor. Sürülen toprağın en başta verimli olmasının sebeplerinden biri bu: Birikmişi bozduruyoruz.’

Önce bildiğimiz yerden başlayalım: Bağışıklık sistemi çöken birinin hayatta kalması çok zor. Mümkün; ama özel teçhizatlar, ilaçlar gerekiyor; pahalı. İyi beslenmek, temiz hava solumak, hareket etmek, dengeli bir sosyal hayat kurmak bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Buna mukabil kullanılan antibiyotikler bağırsaklardaki mikrobiyotayı tahrip ederek bağışıklık sistemini zayıflatıyor. Uzun vadede hasta olma ihtimalini arttırıyor ve belki de en önemlisi, mikropların direnç kazanmasına sebep oluyor. Doktorlar o yüzden 30 sene öncesinden farklı olarak gerçekten gerekmedikçe (ki gerektiği durumlar olabilir) antibiyotik vermiyor.

Bunları biliyoruz; ama tıbbın geldiği bu noktaya rağmen gıda sektöründeki genel işleyiş, buna neredeyse tümüyle ters. Çevremizdeki çoğu varlığın, bilhassa da irtibatımızın yoğun olduğu tavukların, balıkların, ineklerin, yediğimiz bitkilerin bağışıklık sistemini çökertip ardından onları pahalı cihaz ve ilaçlarla hayatta tutuyoruz. Böyle söyleyince kulağa tuhaf, hattâ aptalca geliyor; ama bunun adı konvansiyonel tarım. Örneğin tavuklar hasta olsun olmasın, düzenli olarak antibiyotikli hava soluyor. Hasbelkader dışarı çıkarılsalar birçoğu hayatta kalamaz, çünkü bağışıklık sistemleri çökertilmiş. Bugün üretilen antibiyotiğin yaklaşık %80’i, pek bir denetim olmadan hayvanlara veriliyor. Fakat antibiyotik sadece hayvanda kalmıyor. Nehirlere, toprağa karışıyor; patojen üretiyor. York Üniversitesi’nin 72 ülkede bulunan 711 nehir üzerine yaptığı araştırmada, nehirlerin %65’i antibiyotikli çıktı. 111 tanesinde güvenli sayılan sınır aşılmış. https://yesilgazete.org/blog/2019/05/27/nehirler-antibiyotikle-dolup-tasiyor/. Dünya Sağlık Örgütü, antibiyotiğe direnç geliştiren patojenleri, dünyadaki en ciddi tehlikeler listesine almış durumda.

Ağaçların ‘sinir sistemi’ 

Oysa bağışıklık sisteminin kuvvetli olması bireysel bir mevzu değil. Bir kolektifin işbirliği gerekiyor. Üstelik bu işbirliği çoğu durumda tek bir türle sınırlı kalmıyor, farklı canlılar birbiriyle dayanışma içine giriyor. Aşağıda örnek olarak mantarlardan, ağaçlardan bahsedip bunu tarım politikalarına ve yediklerimize bağlayacağım. Maksadım, sağlık kavramını başka bir gözle, insanla sınırlı olmayan bir şekilde yeniden düşünmek.

Ağaçların oldukça gelişmiş bir bağışıklık sistemi var. Üzerlerinde dolaşan böceklerin tükürüğünden türünü ayırdedebiliyorlar. Kimileri tehlike durumunda kokular salarak zararlı böceğin avcısını kendine çekiyor, yakınındaki ağaçları uyarabiliyor. Bir tür sinir sistemleri var ve acıyı hissediyorlar. Tırtıllar dadanınca yapraklar köklere elektrik sinyali yolluyor. Ama “sinir sistemleri” bizimkinden çok daha yavaş: Gönderilen bilgi dakikada 0.8 milimetre yol katediyor. Kayın ağaçlarının kökleri iç içe geçiyor, hastalıkta-zorlukta birbirlerine şeker pompalıyorlar. Orman bilimcisi Peter Wohlleben’in, yüzlerce yıl önce ölmüş, gövdesi kalmamış bir ağaç kalıntısının, çevresindeki ağaçlardan aldığı gıdayla hâlâ (kısmen) yaşadığını bulması, muhteşem bir dayanışma örneği değil mi?

Çevreleriyle kurduğu bağlar tahrip olduğunda ağaçlar zayıf düşüyor. Plantasyon usûlü ekilen ve sosyal bir ortam kurmalarına fırsat vermeden genç yaşta (80 senede) kesilen ağaçlar, aynı tavuklar gibi, kendilerini savunamaz hâle geliyor. Hastalıklar, haşereler işte böyle ağaçları seçiyor. Bilhassa meyve ağaçlarına bol ziraî zehir atılmasının sebebi bu: Bağışıklık sistemleri zayıflamış canlıları “üstün teknolojiyle” haşereden koruyoruz.

Ormanın internet ağı: Mantarlar

Ağaçlar sadece kendi türleriyle değil, diğer başka varlıklarla da simbiyotik ilişkiler içinde. Örneğin bazı mantarlarla… Aklınıza kültür mantarı gelmesin. Bin bir çeşidi olan, muazzam bir canlıdan (fungi) bahsediyorum. Ağaçlara yapışık hâlde yüzlerce yıl yaşayabiliyorlar. Mantarlarla işbirliği içindeki ağaçlar iki kat daha fazla fosfat ve azot tutuyor. Kimi mantarlar, topraktaki ağır metallerin ağaçlara (ve diğer bitkilere) zarar vermesini engelliyor, metali kendi bünyesinde biriktiriyor. Yakın zamanlarda, havaya saldıkları nano-partiküllerin yağmuru tetiklediği bulundu. Mantarlara ormanın internet ağı deniyor. Bitkilerin bağışıklığı için gerekli olan uyarı sisteminin operatörü olduklarını söylemek yanlış olmaz.

Bugün kullanılan tarım yöntemleri, tam olarak bu ağları kırmak üstüne kurulu. Toprak sürüldüğü zaman mantarlar da patlıyor, içindeki mineraller toprağa karışıyor. Sürülen toprağın en başta verimli olmasının sebeplerinden biri bu: Birikmişi bozduruyoruz. Ancak zamanla verimlilik düşüyor, çünkü sürekliliği sağlayacak unsurlar yok ediliyor. Bu durumda şu üç yoldan biri izleniyor: Araziyi nadasa bırakmak, yeni tarım arazileri açmak yahut sûnî gübre kullanarak toprağı dışardan takviye etmek. Her durumda, fakat özellikle yaygın olarak kullanılan sonuncu usûlde, bağışıklık sistemi zayıflamış, daha masraflı yaşam alanları ortaya çıkıyor. Bu esnada havadaki azotu bağlayıp gübre yapmak için aşırı enerji harcanıyor. Gübre olmadan mahsûl alınamaz hâle geliyor, topraktaki yaşam çeşitliliği azalıyor. Biyolojinin yerine kimya geçiyor diyebiliriz.

Bu esnada çiftçinin gübre, zehir (tohum-traktör…) şirketlerine bağımlılığı artıyor; çiftçi borçlanıyor. Olası piyasa dalgalanmaları, kuraklıklar, yanlış politikalar karşısında onların da dirençleri azalmış oluyor. 2004’te bankalara toplam 5.4 milyar TL borçlu olan çiftçilerin, 2019 itibariyle borçları yaklaşık 19 kat artarak 104 milyara ulaştı http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/1358374/Ciftci_icralik.html. Dolayısıyla kırılganlıkları arttı, bağışıklık sistemimizin önemli halkalarından biri zayıfladı. Şehirde yaşayanlar ise bütün bu meseleleri elmalarını yıkayarak ve “bilinçli” oldukları hissi veren “doğal” ürünler kullanarak aşmaya çalışıyor. Vücudumuzda envaiçeşit toksik kimyasal birikirken ve iklim büyük bir hızla değişirken yapabildiklerimiz trajik gözüküyor.

Dayanışmanın yeni halleri

Manzara karanlık; ama umut veren bazı gelişmeler de oluyor. Bugün dünyanın farklı yerlerinde yepyeni tarım usûlleri deneniyor; toprağın sürülmediği, monokültüre dayanmayan modeller uygulanıyor. Bağışıklık sistemi yeni bir usûlle, kolektif bir ağın içinde yeniden tanımlanıyor. Mantarlar korunuyor, ağaçlar-bitkiler güçlendiriliyor. Bunların bir kısmı icat, bir kısmı keşif; yani hâlihazırda uygulanmış yöntemlerin yeniden uygulanması.

Peki bu uygulamalar sonucunda üretim azalır mı diye bir soru gelebilir insanın aklına. Öngörüler muhtelif; ama kısa vadede muhtemelen evet. Ancak yine de alınacak önlem konvansiyonel tarımı büyütmek olmamalı; zira unutmamak gerekir ki gıda eksiğinden ziyade dağıtım sorunu yaşıyoruz. Birilerinin aşırı miktarda çok gıdaya ulaştığı dağıtım modellerini (yani aşırı birikimi) sorgulamak, her coğrafyaya has otonom gıda ağları kurmak, yoğun petrol kullanımına dayalı tarımı acilen terk etmek daha iyi seçenekler olarak önümüzde duruyor. Bunların üstüne sağlığın, adaletin, dayanışmanın insanla sınırlı olmayan hâlleri üstüne yeni normatif sistemlere ihtiyaç var.

Diyeceğimin özeti şu: Ben neyim tam bilmiyorum; ama benden ibaret değilim, onu biliyorum.

Okuma önerisi: Peter Wohlleben, Ağaçların Gizli Yaşamı, Kitap Kurdu Yayınları

 *Bu yazı, Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği dergisinin 235. sayısında çıktı; yazarın izni ve ufak değişikliklerle yayınlıyoruz.

(Yeşil Gazete)

Siyasi bir özne olarak YSK rejim müteahhitliğine soyunurken (2/3) – Orhan Esen

Yazının ilk bölümü için tıklayın

***

Bağımsız bir siyasi özne olarak Devlet

YSK darbesinin 100% Erdoğan kontrolü ve inisiyatifinde düz çizgide ilerlemiş bir sürecin sonucu olmaktan çok, kendisi açısından da heyecan verici ve arzu gıdıklayıcı olduğu kadar, belki de bir tür kerhen rıza karşılığı gerçekleştirilmiş riskli bir işlem olduğunu, sürecin arkasında en azından bir başka aklın daha olduğunu düşünmek için nedenlerimiz yok mu ? Arka planda çoklu çatışmaların varlığı hissediliyor. Önce çatışma, ama ardından konsensüs. Gerek mazbata gerekse yenileme kararı için geçen görece uzun süre, konsensüs oluşumu için gerekli pazarlıklar ile açıklanabilir. Farklı düzeylerde çatışmalar ve uzlaşmalar. En bariz çatışma düzeyi kuşkusuz AKP içi çatışma, kamuoyuna da hayli yansıdı. ‘Rant partisi’nin ikinci tur için çok bastırdığı, karşısında daha rasyonalist düşünen ve İstanbul’dan kontrollü geri çekilmeyi savunan bir kanadın varlığı yazıldı çizildi. İkinci tur sonuçlarına dair riskin parti kanatları açısından farklı hesaplandığı ve risk alma şevkinin her kademede aynı olmadığı hissediliyor.

Kurul’a AKP içinde ağırlık kazanan risk yanlısı kanadın iradesi doğrultusunda bir sufle gittiği yönündeki kamuoyunda yaygın olan kanaat, meclis kürsüsünde de en yüksek perdeden dillendirildi. Kurulun yaptığı işin tutulacak tarafı yok. 3’ü asil 4’ü yedek, 7 tekil üyenin bireysel imzası ile alınan kararın prosedür itibari ile de sorunlu hatta anayasaya aykırı olduğu da iddia edildi. Kompleks bir hukuksuzluk zemininde alınmış karar için darbe sıfatı, yakışır. Ancak hukukçu cübbesi taşıyan imzacılarının sırtına haylice bir tarihsel yük bindiren bu kararın ardındaki tek saiki bir sufleye indirgemek, işi en azından fazlaca basitleştirmek, gereksiz bir komplo abartısı ve Erdoğan’a da sahip olduğu gücün ötesini vehmetmek anlamına gelir. Bunun ötesindeki anlamlarına ise aşağıda değinilecek.

Argümanın bundan sonrası, bir başka rasyonelin daha devreye girmiş olduğu, en azından bir kervanın daha yola düzülmüş olduğu, kendinin farkına varır ise bir üçüncüsünün de muhtemel olduğu varsayımı üzerine inşa olacak. Bir kısım YSK üyesinin kendilerine bu somut tarihi anda bir tür doğal tarihsel misyon vehmettiklerini, somut durumu özgün bir rasyonelle analiz ederek, hızlı ve içgüdüsel bir refleksle siyasal bir özne olarak davrandıklarını düşünebiliriz. Bu iradenin iktidar partisi içinde oluşan baskın irade ile anlık ve pragmatik bir kesişme oluşturduğunu ve bu tarihsel kesişme anının gerekli kıldığı pazarlıkların olası senaryolara göre yapıldığını düşündürecek nedenler var.

YSK’nin siyasallaşması geleneğe dayanıyor

İlk tespit şu: Kurulun inisiyatif alarak kendini siyasallaştırması tesadüfi ve havada bir tasarruf değil, bir geleneğe dayanıyor,: Bir zamanlar, 10 yılda bir durumdan vazife çıkarma biçiminde tezahür eden bu tavır, 12 Eylül Anayasası ile kurumsallaştırılmış ve MGK’ye zimmetlenmişti. MGK, bin yıllık düzen kurma hamlesinden sonra etkisizleştirilince nöbet yüksek yargıya devrolunmuş, Anayasa Mahkemesi anahtar bir anda ikiletmeden görevi üstlenmişti. Abdullah Gül’ün arpa-boyu-yol-tweet’i sürekliliği doğru yakaladı.

Kısacası bu rasyonel, bildiğimiz devlet refleksinden başka bir şey değil. Dileyen başına “derin” sıfatını da eklesin. Yola düzülen kervan, kadim bir kervan. Refleks kolektif, içselleşmiş, içgüdüsel. Kendi makulünü bulmak için sufleye ihtiyacı yok. Kurul tasarrufu elbette bariz bir anayasal yetki aşımı, ama zaten tam da böyle anlarda bu aktörler fiilen anayasa haline gelmiyorlar mı? Tasarruf, bizzat Kılıçdaroğlu tarafından en üst perdeden eleştirildi ve tam etkisiz kaldı: Tam da bu hal geçmişte MGK’nin ya da Anayasa Mahkemesi’nin çektiği kırmızı çizgilere benzer bir toplumsal algıya işaret etmiyor mu? Öyleyse yanıtlanması gereken soru şu: Devlet aklı bu tarihsel anda kendi rasyonelleri açısından mantıklı hangi fırsatı gördü? Gördü de, Erdoğan ve bir kısım çevresinin İstanbul’a ihtiraslarının dikte ettiği, kendileri açısından riski zorunlu kılan tavırla pratikte uzlaştı, kervanını şimdilik aynı kervansaraya sürdü?

Ve birlikte düşünülmesi gereken ikinci soru: Bu pragmatik kesişme devlet rasyoneli açısından da nasıl bir senaryo varsayımına dayanıyor? Bu senaryonun gerçekleşmemesi, bir riske işaret ediyor mu?

Toplumun yürütme ile ilişkisinde kalıcı dönüşüm

Tam bu noktada ikinci bir sufle devreye giriyor. Kurula yapılmış “gollük bir orta”, belki daha doğru teşbih. Sahibi “sokak”. Sokağın atağı, Ekrem İmamoğlu’nun yükselen karizması ile orantılı, birbirini karşılıklı besleyerek hayli hızlı bir biçimde gelişti. Politik kariyeri, kuşkusuz 16 Nisan anayasal düzeninin dayattığı zihinsel yapıların da etkisiyle, ender siyasetçiye nasip olacak bir hızla inşa oldu.

Sokak, 31 Mart yolunda ve sonrasında, mümkün her fırsatta İmamoğlu’nda “başkan kumaşı” gördüğünü belli etti. Sokağın ötesinde, aydın çevrenin de kendisiyle henüz hukuken olası bir belediye başkanı sıfatı taşıdığı aşamada ilişkileniş biçimi, İmamoğlu’nun kişisel karizması üzerinden başkanlık rejimi ile kurulmuş pozitif bir ilişki olarak okunmalı.

Demokratik bir düzenden yana olanların bu pası doğru okuması, gelecek adımları sağlam atmak açısından faydalı: 16 Nisan mayası bir anlamda tuttu. Şöyle ki; Türkiye’de yürütme organının artık parlamento aracılığı ile değil, seçmenin doğrudan oyu ile seçilmesinin güçlü bir sosyo-politik meşruiyet tabanına sahip olduğu ortaya çıktı. Bu durum karizmatik bir belediye başkan (aday)ı üzerinden görünür hale geldi. Bunu söylemek, güçler ayrılığını ortadan kaldıran Türkiye tipi başkansı rejime muhalif olan ve referandumda hayır vermiş cevrelerin mevcut rejime angaje olduğu anlamına elbette gelmiyor; tutan şey hukuk devletini ortadan kaldıran anti-demokratik bir paket olarak 16 nisan rejiminin bütünü değil. Ama seçmenin yürütme organını doğrudan seçmesi, onunla parlamento dolayımı olmaksızın ilişkilenmesi fikri hızla benimsendi ve sağlam bir meşruiyet tabanı buldu. An itibarıyla eğer seçmenin kabaca yarısı yürütmeye ilişkin özlem ve beklentilerini Erdoğan’ın şahsında yansımış buluyor ise, öbür yarısı da İmamoğlu’nun şahsını kendi siyasal özlem ve beklentilerinin yansıma alanı olarak görmeye başladı. 16 Nisan anayasasının güçler ayrılığı ve hukuk devletine ilişkin tüm sorunları bir yana, bir tür fiili “Sizin varsa, artık bizim de var!” durumu oluştu.

Sonuçta 3 kervan, 3 ayrı kapıdan girerek 23HaziranHan’da buluşmuş oldu. İlki malum, “Tek adam/sonrası tufan” kervanı. Bunun hakkında çok yazıldı çizildi, konunun uzmanı olmayanı dövüyorlar. Oraya girmeyeceğim.Yazının buradan sonrasında diğer ikisini okuma denemesi yer alıyor. Önce devlet aklının orta vadede yatırım yaptığı senaryo ve bunun bağlandığı stratejiye dair bir okuma. Adını da baştan koyalım: Devletin kervanı, “iki adam” ya da “ebediyen tahterevalli” kervanıdır. Son olarak devlete gollük ortayı yapan toplumun kendi demokratik çıkarı için geliştirebileceği olası stratejinin imkanları ya da koşullarına bakacağız. Tekrarlanan seçime “varız” deyip boykot etmemekle toplum da kervanını 23HaziranHan’a sürmüş bulundu. İyi organize olup buradan bir çoğulcu katılımcı demokratik rejim kervanını yola çıkarma şansı var mı?

Bir beka stratejisi olarak Tahterevalli rejimi

31 Mart ve sonrasında İmamoğlu’nu yükselten toplumsal dalgayı bir tehdit olarak algılayan Erdoğan ve bir kesim çevresinden farklı olarak, devlet aklının aynı olguyu olası bir tarihsel fırsat olarak okuduğunu teslim etmezsek YSK kararını anlayamayız. Devlet toplumun ortaladığı topa sezgisiyle hızlı girdi, burada santrafor rolü YSK’ye düştü, bayrağı MGK ve Anayasa Mahkemesi’nden devralmış oldu.

YSK kararında etkin bir damar Erdoğan faktörü idiyse, diğer damarın da devletin öz beka kaygısı olduğunu görmek gerekiyor. Devleti önce parti, giderek karizmatik tekadam ile özdeşleştiren, iki yüzyıllık devlet kurumsallaşmasını tarumar eden, bir öteki safhada kendi yetişmiş parti kadrolarını da tasfiye eden bir anlayış, bir tekadam rejimi dahi değil, bir benden sonra tufan rejimidir. Bu noktada bürokrasinin ayakta kalabildiği ölçüde kendi bekasını, kendisini özdeşleştirdiği devletin sürekliliğini sağlayacak en basit ve garantili görünen formüle hamle etmesi mantıklıdır. Bu çerçevede devlet aklı, orta ve uzun vadelere ilişkin strateji ve taktik geliştirmeyi önceleyecektir. Erdoğan sonrası dönem, Erdoğan’a bırakılamayacak kadar ciddi meseledir.

YSK üyeliğini bir tür emir kulluğuna, verilen kararı itaatkarlığa indirgeyen – başta Kılıçdaroğlu’nunki olmak üzere – bakış, bu çerçeveden bakınca hayli sorunlu: YSK’nin tek adam senaryosunu gerçekleştirecek bir araca indirgenmesi, sorunun da tek adamın kendisinden ibaret görülmesini pekiştiriyor. Bu söylem, tek adamdan “kurtulma”yı kendi başına yeterli bir siyasal hedefe dönüştürüyor. Bir sonraki adıma dair toplumun bugünden başlatması gereken tartışma gözden kaçıyor. Üstelik toplumun tam da bu tartışmayı fiilen başlattığı anda, kendisine kıskançlıkla sakladığı son aracı, seçim mekanizmasını kullanarak dönüşümü gündeme aldığı tarihi anda temelden bir rejim tartışması imkanı YSK ile kayıkçı kavgasına tutuşan Kılıçdaroğlu eliyle kapatılıyor.

Söz düzeyinde sert YSK polemiğinin gözden kaçırdığı, gerek CHP gerekse YSK’nin tek adam sonrası için aslında aynı modele oynadıkları ve bu modelin toplumun uzun vadeli çıkarları açısından sorunlu olabileceği: Ebedi tahterevalli ya da iki parti rejimi. İktidarın biri daha dini/muhafazakar diğeri daha seküler/muhafazakar tonlu her ikisi de gayet milliyetçi iki partinin tekelinde durduğu bir rejim. Her ikisinin birden, kendi çeperlerindeki sosyal hareketleri ve marjinal siyasetleri, yerellikleri, … içerdiği ve absorbe ettiği bir rejim. Bunların iktidar mahfillerine yaklaştıkları oranda seçilmişlerle atanmışlar arasındaki ince dengelerin etki alanına girerek törpülenmesini kalıcı olarak garantileyen bir rejim. Etnik, kültürel ve dini açılardan benzeşen bir çok parçalılığı bir arada tutan Amerikan sisteminin TC’ye uyarlaması olarak da okunabilir. Bunda hem devletin hem de kadim devlet partisi CHP’nin ayrı ayrı yapısal çıkarları var.

Gizli bir gündem söz konusu değil, 12 Eylül darbe iktidarı iki partili rejim hedefini açıkça ifade ve ilan etmişti. Ancak yöntem naifti; hedefe parlamenter rejim içinde varmanın mümkün olabileceği varsayılmıştı: Parlamenter rejim içinde eleme aracı olarak tasarlanan %10 barajı, CHP ve AKP dışındaki tüm partilerin baraj altı, %40+ oyun ise temsil dışı kaldığı 2002 seçimleri hariç tutulursa, istenen sonucu vermemiş, hemen her seçimde 3 ila 5 parti TBMM çatısı altında yer bulabilmişti. 1983’te fiyaskoyla sonuçlanan MDP/HP farsının altından çok sular aktı. Yerleşik devletin siyasal alana etki için know how birikimi -her türlü belalatı yöntem dahil- bugün çok daha zengin, bu alana incelikli müdahaleler için çok daha mücehhez. Bugün, koşullar bu tarihsel hedefe varmak için önemli bir merhalenin daha geçilmesini hem zorunlu hem mümkün kılıyor. Zorunlu, çünkü hala rotası ve sonrası belirsiz bir Erdoğan, mümkün, çünkü artık İmamoğlu var.

Özal, 12 Eylül ruhunu bizzat icra edenlerden daha iyi kavramış politikacı olarak, başkanlığı ilk söze döken olmuştu. 16 Nisan 2017’de MHP marifeti ile türktipi başkansı rejime geçiş -riskli de olsa- bir ön adımı oluşturdu. İktidarın oluşması artık %50 çoğunluk gerektiriyor, bu durum parti bloklaşmalarını teşvik etmenin ötesinde zorunlu kılıyordu. 16 Nisan 2017 rejim uyarlamasının % 35/45 oy aralıklarında rahat çoğunluklar elde etmeye alışkın bir AKP’den çok ikili rejim içinde kanatları törpülemeye odaklanmış bir devletin projesi olduğunu görmek lazım. 16 Nisan’da şaibeli bir şekilde geçirilen başkansı rejimin 1983 Anayasası’nın içine üç beş madde değişikliği ile rahatlıkla monte edilebilmiş olması ve bütün bir rejim değişikliğine rağmen, özünde aynı anayasa ile yola devam ediyor oluşumuz kendi içinde tutarlı ve açıklayıcıdır: 12 Eylül Anayasası’nın kastı ve ruhu 16 Nisan uyarlaması ile nihayet kendine bir de vücud bulmuştur. Bu geçişin Erdoğan’a denk gelmiş olması, yaygın kanının aksine başlıca çelişkisi, bu anlamda riskidir. Erdoğan gibi karizmatik bir figür ortada olmasaydı, arzulanan rejim geçişi asla mümkün olamazdı. Geçişin Erdoğan kadar nevi şahsına münhasır bir politikacı üzerinden mümkün olmuş olması, rejimin sürdürülebilirliğini riske atıyor:  Erdoğan’ın polarize edici, kendine oy vermeyeni şeytanlaştırıcı politikaları, “%50’yi toparlayan alır” kuralını al gülüm ver gülüm tahterevallisinden ölümcül bir ötekileştirme oyununa çeviriyor. Devlet aklı, yeni rejimin normalleştirilme ihtiyacına çalışıyor.

(Devam edecek)

(Yazının tamamı, Birikim Dergisi’nde de yayımlanmıştır.)

 

Ne çöp üretiyorsanız, O’sunuz…

‘Çöplerden çıkanlar üzerinden mahallelerin politik tercihlerine kadar inilebileceğini ispatlayan bu çalışmalar aynı zamanda başka bir şey daha da söylüyordu: Toplumun tüm katmanları ciddi bir tüketim davranışı sergiliyordu.’

Bir evde ortalama üretilen çöp miktarı hep ilgimi çekmiştir. Bu çöpün içeriği, hem o evde yaşayanların sosyoekonomik durumu hem de tüketim alışkanlıkları hakkında fikir verir. Hatta kişilik analizi bile yapabilirsiniz ancak bunun için evdekileri tanımanızı öneririm.

İlk olarak 2011 yılında Ali Mendillioğlu tarafından İstanbul’un Fatih ve Cihangir mahallelerinin çöpleri üzerinden gerçekleştirilen “çöpten sosyolojik analiz yapma” işi, daha sonra gazeteci Umut Yiğit tarafından daha geniş bir şekilde 2016 yılında gerçekleştirildi. Çöplerden çıkanlar üzerinden mahallelerin politik tercihlerine kadar inilebileceğini ispatlayan bu çalışmalar aynı zamanda başka bir şey daha da söylüyordu: Toplumun tüm katmanları ciddi bir tüketim davranışı sergiliyordu.

Geçtiğimiz günlerde sıra dışı bir çöp biriktirme işi, Fransız fotoğrafçı Antoine Repessé tarafından gerçekleştirmiş ve oldukça ilginç fotoğraflar çıkmıştı. Bu çöp biriktirme ve ortaya çıkan sonucu anlamaya çalışma çabası oldukça ilgi çeken bir iş. Benim de merakımı fazlasıyla cezbediyor. Bu merakımı kısmen gidermek için üniversitede verdiğim seçmeli “Plastik Kirliliği ve Etkileri” isimli derse katılan gönüllü iki öğrenciden bir aylık çöplerini toplamalarını istedim (3 kişilik öğrenvi evi). Amacımız sosyolojik analiz yapmak değildi elbette ancak sadece üç öğrencinin yaşadığı evden çıkanlar, tek kullanımlık yaşam tarzı tarafından nasıl kuşatıldığımızı ortaya koyuyordu. Aşağıdaki listeden de göreceğiniz gibi çoğunluk hazır yemek kapları ve pet şişelerde.

Türü Adet Ağırlık (gr) Yüzde
Plastik poşet 80 575 16.7%
Sigara paketi 59 420 12.3%
Strafor Köpük 15 110 3.1%
Pet şişe 43 1450 9.0%
Temizlik malzemesi şişesi 5 585 1.0%
Plastik gıda kabı 6 335 1.3%
Pet bardak 58 240 12.1%
Tetrapak kutusu 11 505 2.3%
Gıda ambalajı 121 300 25.2%
Tek kullanımlık plastik kap 28 180 5.8%
Çeşitli plastikler 13 740 2.7%
Kağıt/Karton 2086
Kalem 10 2.1%
Tek Kullanımlık Çatal/Kaşık 10 2.1%
Pipet 10 2.1%
Çakmak 1 0.2%
Aluminyum şişe 6 63 1.3%
Aluminyum kap 4 42 0.8%
Toplam 467 7631  

Bu çöplere gıda atıkları ve öğrencilerin getirmeyi istemedikleri çöpler dâhil değil. Bunlar içinde kişisel hijyen eşyalarının da olduğunu farz edersek yanlış yapmış olmayız.

Üç kişilik bir öğrenci evinden 480 parça/7.63 kg gıda dışı çöp çıkıyor. Bu çöplerin oransal dağılımı incelendiğinde %80.6’sı plastik ve tek kullanımlık. Bu değer bize dünya kıyısal çöpleri içerisindeki plastik çöplerin oranını hatırlatıyor. 2015 yılında yapılan bir çalışma, bize, kıyısal çöplerin %70-80 arasındaki bir kısmının plastiklerden oluştuğunu söylüyor. Yani bir bakıma evimizden çıkan çöp ile doğaya terk ettiğimiz çöp arasında ciddi bir paralellik var.

Burada dikkat çeken bir nokta daha var. O da hazır gıda tüketiminin öğrenciler arasındaki yaygınlığı. Yani evinde yemek yapma alışkanlığı oldukça düşük. Bunun birçok nedeni olabilir ancak bana göre en önemli nedeni, tek kullanımlık ambalaj ve eşyalar içerisinde servis edilen gıdalarla beslenmenin daha kolay olması.  Bu durum dünyanın birçok ülkesinde bu şekilde. Üstelik sadece öğrenciler arasında değil, neredeyse toplumun her kesiminde. Plastik kirliliği krizinin de altında yatan en önemli şey tam da bu. Dayatılan tek kullanımlık yaşam kültürü. Bu kültürü terk etmeden bu sorunun çözülmesi imkansız.

Siz siz olun tek kullanımlık hayattan kurtulmaya özen gösterin. Çünkü tek kullanımlık yaşam tarzı sadece kirlilik sorunu değil aynı zamanda ciddi sağlık sorunlarını da beraberinde getiriyor.

(Yeşil Gazete)

Sevdalı ceviz…

Tam bir ay fark attı cevizler!

“23’ünü 24’üne bağlayan gece beklenirmiş Calabria’da. 24 Haziran oralarda kutsal bir gün, San Giovanni Günü. Evin yaşlı kadını ve hâliyle en tecrübelisi, eteğini toplar, çıplak ayak çıkarmış ağaca. Hemen daima tek sayı toplanan (bir diğer reçete de illa yirmi dört tane diyor ama) bu yeşil, yani ham cevizler toprağa, çimenin üzerine bırakılırmış ki, gecenin kutsal çiği ile döllensin. Ertesi gün metal değmeden kesilen bu cevizler (seramik bıçaklar var artık, sırf bu iş için edinilebilir belki de) ağzı bir mantarla kapanan cam kavanozlara konur ve aynı vişne likörü yapar gibi güneşe kurulur, kırk gün süre ile takip edilerek olgunlaştırılırmış.

Her ne kadar bu likörün kaynağı tek değil ve Britanya’dan geldiği, Fransa’dan Kosova’ya kadar pek çok coğrafyada yerini bulduğu görülse de İtalyanlar kadar hakkını vereni görmedim ben. Espresso’nun façasını düzeltmekten digestive olarak yemek ertesi sunmaya, dondurmaya sos olarak dökmekten muhallebilere lezzet vermeye kullanmadıkları alan yok gibi bir şey. Adına nocino diyorlar. Floransa’da, Modena’da da var, hem de âlâsı, hatta —San Giovanni’ye referansla herhalde— Il Nocino di san Giovanni diyorlar adına ama ben Calabria’ya taktım kafamı, Ayvalık’la aynı enlemde ya. Eh! Tamam, hadi dedim. Bir ceviz alıp ağaçtan, görelim.”

Böyle yazmışım Manifold Günlük’üne, 2017’de. Orada bir de reçete vermişim ama kuramamışım, zira Calabria’yla ne kadar enlemdaş olsa da Ayvalık, o Haziran’ın, 24. günü, bizdeki cevizlerin kabuğu çoktan sertleşmişmiş.

Geçen yıl, Calabria’da San Giovanni diye bir şehir olduğunu, en azından bölge likörünün adının azizden ziyade şehirden geldiğini öğrendikten sonra; 2017 tecrübesinin üzerinden geçip, gayreti de erkene aldık. Haziran’ın 10’unda ilk ceviz likörünü kurmayı becerdik. Gerçi Manifold Günlük’te verdiğim reçeteden bambaşka bir yol izledik o kez, zira vişne dahil, şu güneşte demleme meselesine ben pek ikna değilim. Neyse. Bunları konuşmayı reçeteye bırakalım. Biraz cevize uzanalım.

Juglans cinsinden tek tüysü yaprakları karşılıklı dizilmiş ve aromatik kokulu ağaç türlerinin ortak adıymış, ceviz. 100 gr. cevizde 15 gr. protein, 2,9 mg. demir, 38 mg. kalsiyum ve 3 gr. şeker bulunuyormuş. Erişkin bir insanın günlük kalori ihtiyacının da ⅓’ünü karşılayacak kadar çok bir miktarmış bu; 100 gr ceviz 654 kalori barındırıyormuş!

Üşenmedim tarttım.

Kabuksuz 18 adet cevize tekabül etti, 100 gr’ı. İnternette araştırdığımdaysa tek bir cevizin kalorisini 27 diye bulabildim. Diyet siteleri de yanılabilir tabi ama ben yanıldım diyelim… diyelim 100 gr’ında 18’den de çok ceviz var… eh! Bu miktarda cevizi kim yer ki? Tüm o kaloriyi almak kolay olmadığına göre protein ve demir için de temel kaynağımız ceviz olamayacak demektir. Yine de cevizin değerinden eksilmiyor. İçeriğinde yağda çözünen vitaminlerden A ve E, suda çözünenlerden B1, B2, C, folik asit, pantotenik asit ve niasin, minerallerden demir, magnezyum, bakır, çinko ve fosfor olduğu yetmezmiş gibi ceviz, örneğin, metabolizma için son derece önemli, cilt dostu alfa lipoik asit deposu! Daha fazlası için iyi bir kaynak Iğdır Üniversitesi’nden iki akademisyenin hazırladıkları dermede mevcut, meraklısına paylaşıyorum.

Peki biz ne kadar üretiyoruz, cevizin anavatanı neresi, tüketiyor muyuz, seviyor muyuz?

Rakamlara da bir bakalım.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, 2017 yılında verdiği bir beyanatta “Çin, ABD, İran’ın ardından ceviz üretiminde dördüncüyüz” dedikten sonra bu dördüncü sıranın pek de matah bir şey olmadığını, “dünya üretiminin yüzde 5,3’ünü karşılıyoruz ama ihracatımız 22,4 milyon dolarken, ithalatımız 172,8 milyon doları buluyor” diye netleştirmiş.

Sahiden de iyi bir kuruyemişçiye gittiğinde en az üç çeşit ceviz olduğunu görüyor insan, en pahalı olanı da yerli üstelik. Rahmetli Güngör Uras’ın Temmuz 2017’de kaleme alıp Milliyet gazetesinde yayınlanan makalesinde aynı konudan “Ceviz tüketimi artıyor. Üretim yetişmiyor. İthalat yapıyoruz. Tüketici satın aldığı cevizin yerli mi, ithal mi olduğunu bilemiyor.” diye bahsediyor. Ben de az biraz dolaştım rakamları. Fiyat skalası çıkartmak kolay da… gerisi kolay değil.

Online satın alacağınız cevizin menşeini bilmeniz hiç kolay değil!

Good4Trust Çarşı’da, yerli üretim, sipariş üzerine taze kırılarak satılan iç cevizin kilosu 80 lira. Bu, yerli ceviz olduğuna güvenebildiklerim arasında en düşük fiyat! Migros’un sanalmarket sayfasında menşei yazılmamış cevizin fiyatı ise, aynı tarihte 29,5 liraydı. Cevizin yüzde 72’sinin ithal olduğu gazetelere haber olan ülkemizde, bu fiyata, Migros cevizinin yerli olamayacağını düşünmeden edemedim.

TZOB Genel Başkanı Bayraktar’ın 2017 ithalat verisi olarak paylaştığı 172,8 milyon doları manalandırmaya çalıştım… aklıma cevizli baklavalar, kaşık salataları, cevizli sucuklar geldi, bir talep olduğu ve üretimin karşılamadığı belli, ama bu kahve ya da vanilya da değil ki, dışarı bağımlılık makul olsun.

Sordum elbette, hiç mi desteklenmemiş ceviz üretimi?

Ali Ekber Yıldırım’ın 2008 yılında kaleme aldığı Ceviz Projeleri başlıklı makale bir hayli bilgi veriyor. Bir “Türkiye Ceviz Yetiştiriciliğini Geliştirme Entegre Projesi”nden bahsediyor. Hakkari’nin, Çorlu’nun cevizle yükselen hayallerinden bahsediyor. Umut dolu bir yazı ve şöyle bitiyor: “Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre ceviz üretimi 2006’da 129 bin 614  ton olarak gerçekleşti. 2007 üretim tahmini ise 185 bin 620 ton. Üretimde yüzde 42 oranında bir artış görülüyor. Bu rakamlar abartılı görünse de ceviz üretimine olan ilginin boyutunu gösteriyor.”

Döndüm “Türkiye Ceviz Yetiştiriciliğini Geliştirme Entegre Projesi” diye taradım, TAGEM’in sayfasına denk geldim. Proje raporuna erişemedim.

Yıldırım, tamı tamına 10 yıl sonra bir yazı daha yazmış, başlığını da “Ceviz ithalatını durduracak projelere ne oldu?” koymuş. Özeti şu üç paragrafında;

“Devlet, ceviz yetiştiriciliğini desteklemek için orman vasfını yitirmiş alanları,hazine arazilerini yatırımcılara kiraya vererek üretimi artırmayı hedefledi.

Devletten bedava arazi almak için insanlar adeta sıraya girdi. Sektör içinden veya dışından ciddi yatırımlar yapıldı. Bu yatırımlar hedeflendiği gibi gerçekleşse üretimde patlama olur,Türkiye ceviz ithal eden ülke olmaktan çıkarak ihracatçı konuma geçebilirdi.

Fakat öyle olmadı. Ceviz yatırımlarında istenen başarı sağlanamadı. Öncelikle bu işin fizibilitesini yapan, araştırarak yatırım yapanlar bir oranda başarıya ulaşırken, devletten bedava arazi kiralamayı kazanç olarak görenler büyük oranda başarısız oldu. Uzun bir üretim süreci olan ve ilgi isteyen ceviz yetiştiriciliği bazılarının hayal ettiği gibi kolay para kazanma aracı olmadığı anlaşıldı.”

Dolayısıyla ceviz iyi, ceviz lezzetli, ceviz fevkalade besleyici ve fakat ürettiğimiz ceviz değil büyük ihtimalle yediğimiz. O halde, azıcık bahçesi olan bile bir fidan dikse diyeceğim. Ona da baktım.

Bizim coğrafyamızın fidanı hangisi acaba…

Cevizin anavatanı Kafkasya, İran ve Anadolu’yu içine alan geniş bir bölge. Tropik bölgeler haricinde, deniz kıyısından 2000 m’ye, hemen her yerde tarımı yapılabiliyor. 20 metreye yakın boy alıp 150-200 yaşında anıtsal bir ağaca dönüşebilen, ekonomik ömrü 300 ila 500 yıllık bahçeler kurulabilen cevizin, ülkemizde Atatürk Bahçe Kültürleri Merkez Araştırma Enstitüsü’nde Milli Tescil Listesi’ne kayıtlı 18 farklı türü bulunmakta: Altınova 1, Bilecik, Fernette, Fernor Franquette, Gültekin 1, Hartley, Kaplan 86, Midland, Oğuzlar 77, Pedro, Sebin, Sen 1, Sen 2, Tokat 1, Yalova 1,Yalova 3, Yalova 4 ve Yavuz.

Bu arada Milli Tescil Listesi’nde yer almayan bir çok çeşit var, onları saymam ve sınıflamam kabil olmadığı için anmıyorum, sadece Kaman 1 diye bir ceviz türü var ki, şenlikli bir sebepten konu edilmeyi hak ediyor: Kırşehir’in Kaman ilçesinde bu yıl 28’incisi düzenlenecek bir ceviz şenliği var. Muazzam, bana kalırsa. Bu vesileyle, kimi yıl yaşanan olumsuz hava şartları ve değişen ekolojik koşullara rağmen cevize odaklanan beldede, 2018 itibarı ile, yıllık üretiminin 25 tondan 200 tona arttığını okudum.

Çalışan başarsın, üreten kazansın dileyelim.

Cevizden bahsederken “altında uyunmaz” dendiğini de eklemeliyim. Toroslar’a has bu öğüdün sebebini araştırdığımda cevizin juglone, bir başka ifadeyle 5-hidroksi-1,4-naftalen dion ya da 5-hidroksi naftokinon salgıladığını gördüm. Oysa Türkçe pek çok kaynakta ceviz sülfür salgılar, sülfür de ozonu tamir eder diye geçiyor. İngilizce hiç bir kaynaktan bu bilgiyi tasdik edemedim. Kafam karıştı.

Önce juglone ya da Türkçe’de kullanıldığı biçimiyle juglon nedir, ona bakalım.

Tureng’de dilimize açıklaması “kuinona benzeyen sarı renkte kristalimsi bir madde.” şeklinde. Kimyacası C10H6O3 ve hiçbir köşesinde sülfür yok!

Ahmet Uhri’yi aradım.

Dokuz Eylül Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olan Dr. Ahmet Uhri, ziraat mühendisliği üzerine arkeoloji eklemiş, gıda bağlantılı katmanlı sorularımın muhatabı bir dostumdur; telefonda dinledi ve sözümü bitirmeme fırsat vermeden, “ceviz, incir gibi geniş yapraklı ağaçların altında uyunmaz denir, ölen görmedim ama kolay kolay bir şey yetişmediği doğrudur, zira fotosentez sırasında salacakları karbondioksidin yaprakların altında kalmasıyla diğer canlılara gereken atmosfer koşulları bozulabilir” deyiverdi. Sülfürün olmadığı yerde karbondioksit açıklayabilir biraz Toroslar deyişini, ama… “Peki” dedim ve ikinci sorumu sordum, “juglon ne ki?”. “Latincesi” dedi, “cevizin.” Evet ama sadece o değil, kimyacasını söyledim, “C10H6O3“, “haa” dedi, “o bir cins kinon”. Yani alakası yok mu sülfürle, yok.

Durumu bu noktada yazımı okuma nezaketi gösteren kimyagerlere, botanik bilimcilere, ziraat mühendislerine bırakıyorum:

Cevizin sülfür saldığı bir köy efsanesi mi yoksa aslı esası var mı?

Bu sorunun cevabını bulana kadar ama siz siz olun, cevizin altında uyumayın.

Bu arada bir de bu juglon sebebiyle, cevize hassas olması ile olmaması bağlamında, bitkilerin ikiye ayrılmasının ta Roma’ya kadar uzandığını öğrendim. Kimi bitkiler cevizin altına, etrafına ekildiğinde sararıp kururken, kimileri muazzam gelişirmiş. Eğer bir ceviziniz varsa, altına bakla, havuç, pancar, yanına, yakınına üzüm ekin ama patates, biber, domates ve patlıcandan uzak tutun diyor, bir kaynak.

Gündüzüm gecem ceviz oldu elbette, bu likörün peşinde ve öğrendiklerime bir katman daha eklendi:

Rüyada ceviz ağacı altında oturmak da pek parlak bir haber değil.

Bilesiniz!

İmam Nablusi’ye göre rüyada ceviz ağacının altında oturmak, çekilen zorlukların ardından meyvesini almak, zahmetle birlikte umulan güce ulaşmak, cefa çekilerek hak edilen huzura varmak, sıkıntıların ardından ganimet edinmek diye yorulabiliyor. Ama bu süreçlerin ilk ayağına vurgu yapılıyor, sonuna değil. Yani çekilecek zorluğa, zahmete, cefaya, sıkıntılara.. Yine de cevizden ümit kesmemek gerek zira iklim değişikliğine dayanamayabilecek ağaçlardan biri olan ceviz, değişen koşullara cevaben kökleri vasıtasıyla bir tür aspirin üretiyormuş! Link’i verdim, okuyun ve ne kadar muazzam olduğuna bir kez daha tanıklık edin içinde yaşadığımız canlı sisteminin. Zeki bir sistem. Yaşamaya, var kalmaya odaklı bir düzen. Ahenk kurmaya niyetli, muhabbetli bir sistem.

Korumak için ne çok sebebimiz var!

Evet, ilk ama en ilk cümlesine dönelim bu haftaki muhabbetin: “Tam bir ay fark attı cevizler!”

Bu yıl hem güzel yağış aldı bölge hem de muazzam bir sıcak var. Geçen yıl Haziran’da uzanıp topladığımız cevizleri daha fazla bekleyemedik ve 24 Haziran San Giovanni gününden neredeyse bir ay önce, 30 Mayıs günü, dallarına yuva yapmış bir kumruyu biraz ürkütme bahasına 41 adet ceviz topladık ve likorümüzü kurduk.

Bizim ayak izlerinden ilerleyip yapmaya varsa niyetiniz, likörü nasıl kuracağınızın kaba tarifi de şöyle;

  • Önce kendinize bir aziz seçin, San Giovanni diye kimse tutturamayacağına göre, serbest sayın kendinizi. Kutsallara, koruyuculara, dileklerin, adakların gücüne inanan biriyim ve şu kutsal meselesini de kitaptan öteye taşımak, asıl yerine yeniden koymak gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla “seçin birini”, diyorum. Mesela ben Bülent Şık’ı seçtim. Zira, tam da likörümü kuracağım gün davası görülecek; hani şu Sağlık Bakanlığı’nın yaptırdığı, Kocaeli, Ergene Çayı havzası ve Antalya’yı içeren 5 kentte, minimumunda 8 milyon insanı ama aslında yetişen ürünlerin dağıldığı geniş coğrafyayı düşündüğünüzde 80 milyonumuzu birden fevkalade ilgilendiren kanser raporunu yayınladığı için.(1)

Siz de gönlünüze, kalbinize yakın birini seçin. Bir adağınız, bir dileğiniz olsun. Kutsalınızın ya da koruyucusunun adını verin likörünüze.

  • Elbette ham ceviziniz var ki bu işe girişiyorsunuz, bir güzel yıkayın hepsini ve bir havlunun üzerine çıkartın, süzülsün, kurusunlar.
  • Sırada damıtılmış alkollü içeceği hazırlamak var. Yani cin ya da vodka. Manifold Günlük’te 95 derece etil alkolle hazırlamanın da reçetesi var ama ben cin ya da vodka tercih ediyorum zira alkol bulmak kolay değil. Ayvalık’ta bulabileceğim tek bir dükkan var, orada da etil alkolün yanı sıra satılan rakı, rom ve viski katkılarını görünce soğudum tümünden. Alamadım alkolü de. Dolayısıyla damıtılmış alkollülerden kuruyorum bu ara likörlerimi. Geçen yıl vodkadan kurmuştum. Bu yıl cin kullanıyorum. Yerlisini tercih ettim ve o bile çok, çok pahalı! Yerli cinle kuruyorum çünkü, benim damağımda elbette, yerli vodkaların tamamından daha yumuşak. “Ardıçla damıtılmış etil alkolü neyleyim”cilerdenseniz, “siz de vodkayla kurun”, derim.

Yerli cin ve yerli vodka biraz dikenli geliyorsa damağınıza, mixoloji uzmanı bir dostumun önerisi ilginizi çekebilir: “filtreleyin!”

Bu iş için ulusal zincir süpermarketlerin hemen hepsinde satılan, karaf şeklinde bir su filtresi var. Ben onu kullanıyorum. Aktif karbon içeren filtresi suyu yumuşatmaya yaradığı gibi; taze bir filtreden iki ila üç kez geçirilmeleri halinde, vodka, cin gibi damıtılarak imal edilmiş alkollü içeceklerin de ağızda daha yuvarlak, daha yumuşak hissedilmesine yarıyor.

Bu bir şart mı? Değil. Ama ek bilgi olarak dursun.

Zira biliyorum ki kokteyl yapmayı seven biriyseniz, yerli cinleri bu filtreden bir kaç kez geçirip hıyar kabuğu ya da biberiye gibi tazecikten bulacağınız aromatiklerle bir hafta dinlendirdiğinizde, epey tatmin edici bir netice alabilirsiniz.

Bana verilen tüyo da bu yönde, bu sebepleydi.

Ancak bu filtrasyon kuracağımız likör için şart mı, emin değilim. Hiç kıyaslamaya fırsatım olmadı. Kafadan filtrelemeyi, “ya bir faydası olursa” deyip işi sağlama almayı seçtim. Dolayısıyla bendeki ikinci adım, eldeki damıtılmış alkollü içeceği filtrelemek.

Ne kadar kullanacağınıza gelince… göz kararı! Topladığınız ham cevizlerin üzerini örtecek ve biraz da nefeslik alan bırakacak kadar. Hani fotoğraf çekerken, birinin yüzünü kadrajlarken kafa boşluğu bırakırlar.. öyle. Benim 41 cevizime 3 litre cin gitti.

  • Dikine, önce ikiye, sonra da dörde kestiğiniz cevizleri cam, geniş ağızlı bir kavanoza koyun. Cevizleri keserken dikkat edin, kıyafetinize, mutfak örtünüze. Boyuyor!

Cevizlerin de üzerine, artık seçiminiz hangisiyse, cini ya da vodkayı dökün. Hemen yeşermeye başlayacak karışımınız.

  • Cevizlerin de üzerine ince ince kestiğiniz bir limon ve bir portakalın kabuklarını ekleyin.

Bu önemli: Kabuğunda ilaç olmayan bir narenciye bulmanız gerek! İşin kötü yanı, tam bu mevsimde, Batı Toroslardaki narenciye üreticileri limon satışını bitirmiş oluyor. Oradan iki üreticim de ilaçsız, mumsuz limon yollar. Önceden hazırlık yapmadıysam bir hayli zorlanabiliyorum. Ama eşinizin dostunuzun bahçesinde limon ve portakal varsa, değmeyin keyfinize. Bu, tam da o limon ve portakalın kullanılacağı proje!

  • Ayrıca bir muskat, 35-40 gr kahve çekirdeği ile 3-5 tane karanfil eklemeniz gerekiyor ve hepsinin üzerine de 500 gr şeker! Elbette bu benim tatlı ölçüm, çok tatlı olmuyor likörüm 3 litre cine bu kadarcık şekerle. Siz denemekten sakın geri durmayın daha fazlasını; aklınıza gelen ayar, daima başkasının ölçüsünden yeğdir.

Kimya deneyi değil bu. Güvenli bölgedeyiz.

  • Bu noktada sabırla bekleme dönemi başlıyor. Kapağını iyi kapatın kavanozun, alkol var içinde, havalar da ısınacak. Uçmasın aralıklardan (güneşte demleme işini bu sebeple hiç anlamıyorum) 40 gün serin ve karanlık bir yerde unutacaksınız tümünü. Sonra süzüp şişelere aktaracak ve yine unutacaksınız, ta ki yeni yıl gelecek! Yani kurduğunuzdan en az 6 ay sonra açmayı hedefleyeceksiniz. Diyorlar ki, dinlendikçe derinleşir tadı, lezzeti artar, biz bekletmeyi hiç beceremedik. Bahar gelmeden bitiyor yaptığımızın tamamı!
  • Son olarak da, likörünü kuran, pestilini kurutan, bu arada şiir de yazan ve ezberden okuyan kuşaklara özlemle, deneyin bakalım şu Gülhane Parkı’ndaki cevizi ezberden çıkartabilecek misiniz?

(1)Bülent Şık, kanserden ölümlerde dünya ortalamasının üstünde olan Antalya, Ergene ve Dilovası’nda Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı ancak sonuçlarını kamuya açıklamadığı  geniş çaplı bir araştırmanın detaylarını 15-19 Nisan 2018 tarihlerinde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir yazı dizisi ile paylaştı. Dört bölümden oluşan diziye aşağıdaki link’lerden ulaşabilirsiniz:

Türkiye’yi kanser eden ürünleri devlet gizledi, biz açıklıyoruz! İşte zehir listesi

Bakanlık gizledi, Cumhuriyet açıklıyor (2): Hangi sebzede arsenik, hangi suda tarım ilacı var?

Suyumuzu da zehir ettiler…

Bakanlığın gizlediği açıklama: İşte suyu içilemez 52 bölge!

 

(Yeşil Gazete)

Yeşil renkli bir yazı…

‘Avrupa’da üst başlığını Yeşiller olarak koyduğumuz bir hareket, siyasette merkezde, toplumda ise ana akımda sosyal demokratlardan boşalan yeri hızla alıyor.’

Kısa bir seyahat için gittiğim Berlin’de bir yandan Avrupa Parlamentosu seçimleri gündemi içerisine düşerken, diğer yandan da ”turkish-doner-kebab” hegemonyasına son vermeye ahdetmiş vegan mutfak, alışveriş ve felsefenin şehri kuşattığına tanık oldum. Aslında vegan kelimesine, hayatımı kazanmaya çalışırken çeviri ve editasyon yaptığım eski zamanlardan aşinayım. Yurt dışı çıkışlarımda da vegan kelimesi ile karşılaştığımda hep ilgimi çeker; markayı, mutfağı, felsefeyi incelerdim.

Vegan yaşam Türkiye’de son yıllarda çok hızlı duyulur ve benimsenir oldu; vegan yaşam felsefesine uzak kalmakla birlikte sadece sağlık ya da sağlıklı yaşam gerekçeleriyle vegan beslenme tarzını da benimseyenler oldu. Öte yandan da veganlar çok fazla ve gereksizce bir hınçla hedefe kondu. İlk başlarda pek de ciddiye alınmayan ve küçümsenen bu yaşam tarzının son dönemlerde bunca saldırıya uğrama nedeni artık ciddiye alınması, ana akımın içine girmesi, aktivizminin olması ve alanlarda kolluk güçleriyle karşı karşıya gelmesidir. Bugün 6’ıncı yıldönümünü anacağımız Gezi Direnişi’nin önemli bir bileşeni olmuştur Vegan İnisiyatif. Ve hala çeşitli dava torbalarında aktivistleri yargılanmaktadır.

Tabii en temel kabulleniş de gıda güvenliği ve sağlıklı gıda alanında verdikleri mücadele olmuştur. Sağlıksız koşullarda gemilerle getirilen hayvanlar konusundaki en bilimsel çalışmayı onlar yapmış, ilk erken uyarıyı vermişlerdir.

Avrupa Yeşerdi

Vegan mahkum Osman Evcan’ın 2011 yılında başlayan gıda mücadelesini bir başka yazıya bırakalım ve dönelim Avrupa Parlamentosu seçimlerine. Avrupa Parlamentosu’nun renkleri de değişti. Merkez zayıflıyor ve ana akımın “marjinal” olarak kabullendiği hareketler hızla merkezi işgal ediyor. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde iki ana grup olan merkez sağ ve merkez sol partiler de bu iklimde en çok oy kaybı yaşayan siyasi hareketler oldu. Merkez sağ ve sol 80’in üzerinde sandalye ve Parlamento’daki salt çoğunluklarını kaybettiler. Yeşiller, liberaller, milliyetçi, popülist aşırı sağ partiler ise sandalyelerini artırdı. Bunun anlamı “artık merkezde, ana akımda biz de varız” demektir.

Farkında mısınız herkes saflarına çekiliyor. Bir yanda yabancı düşmanlarının, aşırı milliyetçilerin saflaşması, bir yanda inancı salt özgürlükler olanlar, bir diğer yanda da Yeşil yaşam tarzına inananlar.

Yeşiller ne kadar yeşil?

Biz bu sonuncularla devam edelim. Berlin’de sohbet ettiğim, kendini solcu olarak ifade eden bir avukat, Yeşiller’i, bazı sorunların siyaseten çözümü için faşist partilerle masaya oturmakla eleştiriyor; “Bazı insanları üstün görenlerle neyin müzakeresini yapacaksınız?” diyordu.

Ben bu durumu farklı okumaya başladım artık. Üst başlığını Yeşiller olarak koyduğumuz bir hareket, siyasette merkezde, toplumda ise ana akımda sosyal demokratlardan boşalan yeri hızla alıyor. Sosyal demokrasinin çeperlerinde yer tutmuş sosyalistlerin yerini de Yeşiller çatısı altındaki, yaşam tarzı daha radikalleşen ve inançları daha güçlü hareketler almaya başlıyor.

Merkezin/ana akımın sorunu herkese hitap ederken hiç kimseye hitap edememeye başlaması oldu. Ana akım siyaset ve hareketler analog teknoloji ve felsefenin hüküm sürdüğü yıllarda insanlara “yeteri kadarını” sağlamakla tamamladılar dönemlerini.

Yeşilin her tonu

Artık dünyanın sunduğu bütün nimet ve hizmetlerden istediğini seçip almayı, geri kalanı ile uğraşmayı bu kısa ömürde zaman kaybı olarak addeden yeni bir nesil, kendisine hitap eden aktivizmi de seçme özgürlüğünü istiyor. Ve bu iklimde en sağa Yeşiller’i koyarsak, yelpazenin en soluna kadar yeşil yaşam tarzının tüm fraksiyonlarını birbiri ardına değil, dağınık olarak diziliyor. Zira burada artık hiyerarşi yok. Bu hareketler çoklu bir karmanın içinde muhtemelen ki birbirleriyle çatışacaklar; en çok da sorunları çözmede faşist partilerle masaya oturmak zorunda kalacak merkezdeki Yeşillerini hırpalayacaklar.

Sözün özü, Yeşil hareket tüm fraksiyonları ile hızla siyaset ve aktivizm alanını kaplıyor. Yeni nesil göçmen karşıtı, yabancı karşıtı bir faşizmin karşısında yerini alıyor. Bu görüşe gülüp geçenler olabilir, ama bence yakın gelecekte faşizm karşısında sosyalizm olmayacak, yeşiller olacak. Daha doğrusu geleceğe dair daha somut talepleri ve inançları olanlar olacak.

Yeşil dünya düzeni

Peki bu yeni dünya düzeninde küresel şirketler ve kapitalizm ne yapacak, diye sorarsanız onlar zaten uzun yıllardır Yeşil’e yatırım yapıyorlar. Elbette yeni dünya düzeninde işbirlikçileri olacak. Elbette bu alana dört bir koldan sızmak için her türlü ürün ve felsefeyi üretecekler. Yeni dünya düzeni, yeşil dünya düzeni olacak. Ama bu yeşil dünya düzeni, bir yanda tehdit altındaki dünya ve yaşam alanlarını, doğayı bir bütün olarak korumayı ideoloji olarak benimseyenlerle, bundan rant devşirenlerin de mücadelesi olacak. Peki ya faşizm, sağ partiler aynı ideolojide mi kalacak? Tabii ki hayır. Onlar da yeşil felsefeden etkilenmekteler ve kendi yeni yeşil/sağ felsefelerini koyacaklar ortaya.

Yeşiller tüm tonlarıyla hızla yayılıyor dünyaya… Açığıyla koyusuyla, siyasetçisiyle, aktivistiyle, akademisyeniyle, bilim adamlarıyla, kültürüyle, sanatıyla, sinemasıyla…

Hollywood yanımızda :) 

Uçakta “Aquaman” filmini izledim. Filmin en etkileyici sahnesi, bir enerji denemesi sırasında batmış olduğu hikayelenen Atlantis’in, dünyalılar tarafından okyanusların vahşice kirletilmesi nedeniyle, artık dünya yüzeyindeki medeniyetlerle savaşmak için hazırlanması ve küçük bir deniz depremi ile bu atıkları sahillere, sahil şehirlerine iade etmesi sahnesi idi.

Game of Thrones’deki Ormanın Çocukları benzer yok oluş mesajları veriyorlardı. Avatar filmi de keza doğrudan bu yok oluşu senaryolaştırmıştı.

Hollywood da çok uzun süredir önümüzde ilerliyor. Engellemek mümkün değil, herkes kendi yeşil tonunu seçsin, macera başlıyor.

(Yeşil Gazete)

 

Şiddet ve iç savaş neden bazı ülkelerin normali? – Cemal Tunçdemir

‘Şiddet araçlarına ulaşım kolaylığı da şiddetin kitleselleşmesinde önemli rol oynar. Bireysel silahlanma kolaylığı ile devlet yetkisindeki silahların partiler üstü sivil denetimden yoksunluğu istisnasız her ülke için felaketin başlangıcıdır.’

Yeni Zelanda, üzerinden aylar geçse de hala 50 Müslüman’ın katledildiği cami katliamını konuşmaya devam ediyor. Ülke medyasında, hala mağdur öykülerine denk geliyorsunuz. Katledilenler, onlar için, bir rakam olmanın çok ötesinde. Kurbanların öyküleri, trajedinin büyüklüğünü daha anlaşılır kılıyor. Öykü, bir başkasına şiddeti engellemekte müthiş güçlü bir bariyerdir. Kimse, öyküsünü bildiğine yapılan bir kötülüğe duyarsız kalamaz. Pakistan’ın efsane hikayecilerinden İntizar Hüseyin, bir defasında, öykünün şiddeti engelleyen gücünü anlatırken, Şehrazat’ın 1001 gece masallarının, zalim bir tiranı insanlaştırmasına ve cinayet işlemekten alıkoymasına dikkat çekmişti. Yeni Zelanda, istinasız her insanın bir öyküsü olmasının önemini kavramış uygar bir toplum.

Uygar bir toplum olarak, kurbanların ve yakınlarının maddi manevi yaralarını sarmak için seferber olmuş durumdalar. İktidarı ve muhalefetiyle politikacılar da, bu trajediyi kendilerine sandıkta oy getirecek bir fırsat görme iğrençliğinden uzak kalarak, bireysel silahlanmayı zorlaştırmaktan, nefret ve şiddet eğilimine karşı sosyolojik, psikolojik, ekonomik önlemlere kadar geniş bir yelpazede makul tedbirleri tartışıyor. Başbakanından sokaktaki ilkokul öğrencilerine kadar bütün ülke ‘normal’i korumak için büyük ve içten bir çaba gösteriyor. Zira ne devlet sistemi, ne halk, ne de dünya böylesine bir anormali Yeni Zelanda’ya yakıştıramıyor.

Yeni Zelanda katliamından sadece 9 gün sonra, 24 Mart günü, Mali’de, bir Fulani köyüne gelen silahlı çeteler, 134 Müslüman köylüyü öldürdü. Aralarında hamile kadınlar ve çocuklar da vardı. Ölenlerin çoğu, evlerinin içinde yakılarak öldürülmüştü. Katillerin kimliği bugün bile net değil. Mali taşrasında IŞİD yanlısı ve El Kaide yanlısı selefi örgütler arasındaki dehşet verici güç mücadelesinin yanı sıra Müslüman kabileler arası etnik şiddet de çok yaygın. Nitekim, Mali hükümeti, katliamdan Yusuf Toloba liderliğindeki Dogon milislerini sorumlu tuttu.

Yeni Zelanda’da 50 Müslümanın öldürülmesi, duyan herkesin tüylerini diken diken etti. Katliam sadece dakikalar içinde küresel gündemin ilk sırasına yerleşmişti. Birkaç saat içinde dünyanın en ücra kentlerinin en ücra kahvehanelerinde bile herkesin konuştuğu konu olacaktı.

Mali’de 134 Müslümanın korkunç şekilde öldürülmesi, iki ay sonra bile bırakın dünyanın çok büyük kesimince duyulmayı, Mali halkının bile artık unuttuğu küçük bir haber olarak kaldı. Ölenlerin tek bir tanesinin bile ismini, öyküsünü öğrenemedik. Hükümetinden, köylüsüne herkes, ülkenin bu anormal halini sürdürme konusunda sessiz bir mutabakat içinde. Hem Mali devlet otoritesi, hem Mali toplumu, hem de dünya böylesine bir anormali yadırgamadıklarını gösterdiler.

Bu iki korkunç katliamın gördüğü farklı reaksiyonlar, maalesef ki, izole örnekler değil. Örneğin, Belçika’da bir bomba patlayıp 1 kişi yaralandığında, Irak, Pakistan, Yemen’dekiler de dahil bütün dünya haber kaynakları son dakika gelişmesi olarak canlı yayına geçiyor. Bağdat’ta, Karaçi’de, Sana’da, Mısır’da bir mabede bombalı intihar saldırısı yapılıp 80 kişi öldürüldüğünde, bir tapınak tarandığında, Bağdatlılar, Pakistanlılar, Mısırlılar ve Yemenliler bile bu korkunç manzarayı normal görüp, rutin haber muamelesi yapıyor.

Bu durum, bağnaz cehaletin kolayca iddia ettiği gibi küresel medyanın Müslüman – Hıristiyan ayrımından da kaynaklanmıyor. Sri Lanka’da Paskalya bayramı sırasında Hristiyanlara yönelik gerçekleşen çok sayıda saldırıda Yeni Zelanda’da öldürülen Müslümanlardan çok daha fazla insan öldürülmesine rağmen dünya gündeminde Yeni Zelanda’daki trajedi kadar yer bulamadı. Yeni Zelanda katliamı gibi küresel bir şok yaratmadı. Tıpkı Ocak ayında bir başka İslamcı terörist örgütün Filipinler’de ayin sırasında bir kiliseye saldırarak onlarca masum insanı öldürmesinin dünyada pek fazla kişinin dikkatini çekmemesi ve kısa sürede unutulup gitmesi gibi…

Yani öyle görünüyor ki, bu tür şiddet ve anormallik, bazı coğrafyaların ‘normali’ olarak görülüyor. Sadece küresel medya tarafından değil, o ülkelerin toplumları ve dünyanın geri kalanı tarafından da…

Peki kitlesel, kabilesel, politik, dini şiddet neden dünyanın bir bölümünde bu kadar ‘normal’? Neden dinden vatana, ezandan bayrağa, namustan aşka kadar her şey sadece ‘uğrunda ölmek’ veya ‘uğrunda öldürmek’ üzerinden ölçülen bir bağlılığa konu oluyor?

Artık bıktırıcı hale gelmiş, ‘’dış güçler’’, ‘’emperyalizm’’, ‘’provokatörler’’ ve benzeri baştan savmacı açıklamalar bu sorunun köklerini anlamaya da bu sorunu çözmeye de yetmiyor. Bir ‘dış güç’ olarak, gidin, Avrupa’da istediğiniz tahriki, provokasyonu, yayını yapın, böylesi bir şiddet için kaç insan toplayabilirsiniz? Kaç Protestanı, barbar bir sürü gibi en yakın Katolik mahallesini yakmaya sürükleyebilirsiniz?

Birkaç yüzyıl önce başarabilirdiniz ama o ülkelerin bugün ulaştıkları toplumsal iklimde ve kurdukları politik hukuksal düzende başaramazsınız.

Çünkü, şiddet ve iç savaşlar, harici provokasyonla ortaya çıkarılan değil, inşa edilen durumlardır. Bir ülkede devlet otoritesi ve toplumun beraber inşa ettiği bir sürecin son halkalarıdır. Bu tabloların bütün sorumluluğunu, ‘dış mihraklar’, ‘provokatörler’ ve ‘emperyal güçler’e yıkmak, bir ortamı aylarca yıllarca benzinle gazla doldurduktan sonra kibrit çakanı sorumlu tutmak kadar abestir.

Öyleyse şiddeti, iç savaşları, politik, mezhep ve etnik çatışmaları engellemek için önce bunları normalleştiren politik ve sosyo – psikolojik iklimin esas nedenlerini konuşmak gerekiyor.

New Yorker dergisinden Maria Konnikova, dergide 2017 Ekim’inde yayınlanan yazısında, anormalin, normali her işgal girişiminde, en büyük işbirlikçinin, aslında ne kadar içimizde olduğuna işaret edecekti; Beynimiz. Yani önyargılarımız…

Asya ve Afrika, önyargı ve peşin hükümlerin adeta ‘vahşi batısı’na dönmüş durumda. Herkes her şey ve herkes hakkında peşin yargıya sahip olduğu bu coğrafyada, makuliyetin, bilimin, entelektüel aklın, akademik bilginin hiçbir saygınlığı yok. Politikacılardan bürokratlara ve yargıçlara, gazetecilerden akademisyenlere kadar herkes, ülkedeki her gelişmeye ve dünyaya, basitleştirici komplo teorileri gözlüğünden bakıyor. Bu akıl dışılığın doğal sonucu olarak da bütün bu coğrafyada, soğan fiyatından, futbol takımlarının maçlarına, kültürden politikaya kadar, komplolarla izah edilmeyen, açıklanmayan tek bir tartışma alanı yok.

Aslında önyargı mekanizması, psikolojimizin, doğadaki var olma mücadelesinde yüzbinlerce yıl içinde oluşturduğu bir savunma sistemi. Çünkü doğada hayatta kalabilmek için hızlı karar ve tedbir almak gerekliydi… Bu yüzden de hiçbirimiz önyargısız değiliz. Örneğin, bazı insanlara ‘hemen kanımızın kaynaması’, biz farkında olmasak da o insanların gerçek karakterinden çok, ırk, yaş, cinsiyet, engelli olma, kıyafeti ile temsil ettiği sosyal sınıf gibi görünen kimliklerinin üzerimizdeki bilinç-dışı etkisinden…

Türümüzün, kentlerde bir arada yaşamaya başlayıp uygarlığı oluşturmasından sonra fark yaratan şey ise, önyargılarımıza farkındalığımız ve bu farkındalığımızla önyargılarımızın davranışlarımızı etkilemesine ne düzeyde izin verdiğimiz oldu.

Uygarlığımızın oluşmasının üzerinden binlerce yıl geçtikten sonra kötü haber şu ki, nerdeyse hepimiz, bu izni, özellikle de anormal zamanlarda fazlasıyla vermeye, hala hazırız…

Yani, ‘varoluşsal tehdit altında olduğu’ veya ‘tarihi’ bir süreç yaşadığına inandırılmış bir toplum kolayca önyargıların etkisinde yönlendirilebilir. Asya ve Afrika toplumlarının ‘içinden geçtiği tarihi günler’ bu yüzden hiç bitmiyor. Mütemadiyen ‘tarihin kırılma anında’ yaşıyor hepsi. Bu da her türlü çalkantıyı, her türlü anormalliği, her türlü otoriterliği, her türlü hukuk dışılığı, ‘’bu tarihi var olma mücadelesinin’’ bir gereği gibi görünüp kabullenmeyi kolaylaştırıyor. Önyargılı olduğumuz kesimlere karşı her türlü şiddeti de meşrulaştırıyor. Asya steplerinden Afrika savanlarına kadar otoriter rejimlerin olağanüstü halinin hiç bitmemesi, normal zamanda yaşadığını düşündükleri anda insanların, komşularından nefret etmeyi bırakıp, maruz kaldıkları devlet sistemini ve politik liderleri sorgulamaya başlayacak olmasındandır.

Önyargı ile ilgili ikinci sorun ise önyargımızın özneleridir. Nitekim, Konnikova’nın dikkatimizi çektiği Massachusetts Üniversitesi psikoloğu Susan Fiske de, ‘önyargı’yı, ‘’kimleri insan gördüğümüzle ile ilgili bir problem’’olarak açıklıyor.

Örneğin, ‘insanlık alemi’, ‘yaratılmışı severiz yaratandan ötürü’, ‘Allah’ın kulları’, ‘aziz milletimiz’, ‘yüce ulusumuz’, ‘halkımız’, ‘hıristiyan alemi’, ‘İsa’nın çocukları’, ‘müslüman kardeşlerimiz’, ‘ümmet’, ‘sol’, ‘devrimci’  ve benzeri konseptleri ‘olumlayıcı’ anlamda kullanırken, bazı ırkları, bazı toplulukları, bazı mezhepleri, sosyal grupları, partileri, etnik kimlikleri ve kişileri kastımıza dahil etmememiz… Ve bunu da hitap ettiğimiz kitlemizin bilmesi… Yani sevmediğimiz, muhalif gördüğümüz, düşman gördüğümüz insanlara her türlü caniliği, zalimliği yaparken aynı anda, ‘ ‘bütün vatanı, milleti, ezilenleri ve insanlığı kucaklayan’ biri pozunu verebilme rahatlığı… Edward Said’in ‘Doğu’nun mevcut algısının, nasıl ‘Batı’ zihninin ürettiği hayali bir algı olduğunu sorguladığı ‘Oryantalizm’i yayınladığı yıllarda başlayan Lübnan iç savaşında birbirini acımasızca öldüren Lübnanlı grupların birbiriyle ilgili algısı da bundan daha gerçeğe yakın değildi. Hepsi, diğeri hakkında, kendi kafasında ürettiği algıyı şüphe duymadan gerçek sanıyor ve bu ‘gerçeğe’ dayanarak, ötekine her türlü şiddeti, hukuksuzluğu vatani bir görev sayıyordu.

Önyargı etkili bir motivasyon ama kitleselleşmesi için de bir de uygun iklim gerek. Önyargılarımız, beslenme iklimini bulduğunda obezleştikçe obezleşir. Önyargı üzerine dünyadaki en önemli uzmanlardan biri olan Fiske, ‘’Bazı toplumsal iklimlerde, önyargılı olmaktan artık kendinizi alıkoyamazsınız’’ diyor.

Sosyal iklimin, davranışlarımız, düşüncelerimiz üzerimizdeki etkisi, sandığımızdan çok çok daha fazla. Örneğin terbiyeli insanlar bile, yerlere rastgele çöplerin atılmış olduğu bir şehirde kolayca çöplerini yere atmaya başlar. Ama adabı muaşeretten hiç nasiplenmemiş biri bile tertemiz bir şehirde çöpünü sokağa atamaz. Elinde dolaştırarak çöp kutusu arar. Herkesin kolayca trafik ihlali yapabildiği bir trafikte, kurallara en saygılı insanlar bile bir süre sonra trafik ihlali yapmaya başlar. Kahire’de ‘trafik canavarı’ olan bir Mısırlı, örneğin, Japonya’da, bir arka sokakta gecenin insan ve yaya geçmeyen bir yarısı, 3 metre ötedeki karşı kaldırıma geçmek için bile yayalara yeşil ışığın yanmasını beklemeye başlar. Yolsuzluk yapıp da kolayca zenginleşmiş veya statüye kavuşmuş insanların ayıplanmadıkları, adalete hesap vermedikleri, çaldıklarının yanlarına kar kaldığı bir sosyal düzende, en dürüst insanlar bile, bir süre sonra, yolsuzluk yapmadıkları için kendilerini enayi gibi hissetmeye başlar.

Yani, bir toplumda ‘normal’ keskin bir kırılmaya uğradığında, sadece aşırılar değil, en açık fikirli, en eğitimli, en dürüst insanlar bile topluma sinen iklimden etkilenerek son derece sorunlu ve aşırı tavırlara savrulabilir. Örneğin normalde kendisini ‘asla bir kimlik savaşına girmem’, ‘kan davası çok ilkel’ diye düşünecek bir çok insan, savaş bir kere başladıktan sonra kendisini ön saflarda çarpışırken bulabilir.

Önyargının bazı toplumlarda bu denli kitleselleşmesinde ve kimsenin kimseye güvenmemesi veya herkesin herkesten nefret etmesinin toplumsal normal haline dönüşmesinde, devletin rolü çok büyüktür. Hatta, geri kalmış ülkelerin çoğunda, bu anormal sosyo-psikolojik iklim, devletin bekası için gerekli görüldüğü için, devletin gayri resmi politikalarıyla özellikle beslenir. Çünkü, bir ‘toplumsal mutabakat’ ortamında söz konusu çarpık devlet düzenini sürdürmek olanaksızdır. Ancak, bir kesimi diğerine ölesiye düşman bir toplumsal yapıda böylesi bir devlet yapısı devam edebilir.

Yine, karşıtlara duyulacak nefretin, kendisine karşı duyulacak sevgiden daha fazla getirisi olduğunu gören çıkarcı bir politik, ideolojik veya dini liderin, devlet yetkilileri aracılığıyla, toplumun diğer kesimlerine karşı önyargı ve nefret söylemlerini sürekli dillendirmesi, toplumsal tabanda, bu düşünceleri savunmanın çıkarına olacağı duygusu uyandırır ve kolayca normalleşmesini sağlar.

Yine devlet otoriteleri, mafya gruplarına veya fanatik organizasyonlara alan açarak da anormalin kapısını açarlar. ‘Şiddet yaşanan ülkelerde devlet otoritesi’ konusunda uzman Rachel Kleinfeld’in 2018’de yayınlanan ‘Vahşi Düzen’ kitabında, demokratik ülkelerin şiddet iklimine sürüklenmesinde ilk ve en önemli aşamanın, güvenlik birimlerinin, yani asker, polis ve istihbaratın siyasallaştırılması ve bir partinin çıkarlarının koruyucusu haline getirilmesi olduğunu belirtir. Böylece, güvenlik birimlerinin yolsuz, hukuksuz ve zalimce faaliyetler yapmasına kapı aralanır. Ardından, politikacılar, kendi iktidarlarını güçlendirmek veya uzatmak için şiddete eğilimli gruplara ve mafyaya yol verir. Siyasallaştırılan yargı ile de hem hukukun dışına çıkan güvenlik güçlerine hem de bu yasa dışı gruplara dokunulmazlık sağlanır. Dokunulmaz suçluların sayısı arttıkça da şiddet ülkenin normali haline gelir.

Cin şişeden çıkar ve bir daha geri sokulamaz. Çünkü, normalleşmiş şiddeti yeniden anormal hale getirmek, şiddeti ilk başta normalleştirmekten kat be kat zor bir iştir.

Kleinfeld, ABD’de 19’ncu yüzyılda  ‘vahşi batı’ ve ‘ırkçı güney’in gelişme seyirlerini karşılaştırırken de politikacıların rolüne dikkat çekiyor. İç Savaşın bitmesinden kısa süre sonra ‘vahşi batı’da tamamen hukuk ve sükunet egemen oldu. Güney eyaletleri ise sonraki yüzyıl boyunca toplu linçlerin, politik ve ırkçı şiddetin arenasına dönüştü. Çünkü Güneyli politikacılar, sandıkta güçlerini korumak ve muhaliflerini sindirmek için ırkçı klan çeteleri koruyup kollamaya, onlarla beraber çalışmaya başladı.

Venezuela’dan da bir örnek veriyor Kleinfeld. Venezuela’da uyuşturucu trafiğinin başındaki isimlerden biri de Adalet bakanı. Yani, uyuşturucu çetelerinin, normal halka karşı uygulayacağı şiddetin, her hangi bir savcı tarafından soruşturma konusu edilmesi imkansız. Yine, kendisine ‘collectivos’ diyen ama tamamen sokak çetelerinden oluşan para-militer gruplar da, muhalif gördükleri her kese, her işyerine, her gösteriye çoğu zaman silahlı şiddet uygulamakta ama bu hiçbir yetkisi olmayan kişilerin silahlı saldırılarının tek biri bile her hangi bir soruşturmaya konu olmamakta. Sonuçta günümüz Venezuela’sı, dünyada şiddetin en normal hale geldiği ülkelerden birine dönüşmüş durumda.

Princeton Üniversitesinden psikolog Betsy Levy Paluck, kendisini, aniden değişen sosyal normların davranışlarımızı nasıl etkilediğini araştırmaya adamış bir bilim insanı. Ruanda’da 1994 yılı Nisan ayında 1,5 milyon insanın öldürüldüğü soykırıma giden süreçte Hutu ve Tutsi kabilesinden insanlar arasındaki ilişkinin değişim süreci hakkındaki çalışmalarıyla da biliniyor. Konuştuğu katil Hutu’ların hep, soykırımdan kısa süre öncesine kadar bile Tutsi komşularıyla aralarının nasıl iyi olduğundan bahsettiğini aktarıyor. Ancak sadece haftalar süren çok kısa bir süre içinde, hiçbirinin düşünemeyeceği şey olacak ve aynı Hutular, Tutsi komşularını büyük bir soğukkanlılıkla satırlarla kesmeye başlayacaktılar.

Nasıl mümkün olabilmişti bu?

Paluck’un yanıtını aradığı soru, Hutular ile Tutsilerin birbirleri hakkında kadim zamanlardan beri besledikleri genel önyargılarla ilgili değildi. Anormal görülen şiddet ve vahşetin bu kadar kısa sürede nasıl normalleştiğini anlamaya çabalıyordu. İşte onun araştırmaları sonunda tespit edebildiği en önemli neden de, devlet otoritesinin etkisi olacaktı.

Hutu devlet otoritesine yakın sözcüler ve resmi medya, sürekli olarak Hutuları, ölüm timlerine katılmaya, yolları kapatan gruplar organize etmeye teşvik eden mesajları tekrar be tekrar yayınlamaya başlamış. ‘’Bu otoritenin sesiydi’’ diyor Paluck. Hutular, bir anda, şiddeti artık sadece mümkün değil normal de görmeye başladılar. Otoritenin, varoluşlarına tehdit gibi gösterdiği komşularına empatileri bir anda kayboldu. Onları insan değil de yaşam alanlarını işgal eden böcek sürüsü gibi görmeye başladıkları için acı çekmelerinden etkilenmeden her türlü acımasızlığı yapar hale geldiler.

Anormalin normalleşmesinde otoritenin etkisi en çok, demokrasi ve hukuk kültürü yerleşmemiş toplumlarda görülür. Adil ve bağımsız mahkemelerin en güçsüz veya sevilmeyen vatandaşta bile güvenlik ve koruma hissi yarattığı demokratik ve çoğulcu uygar bir toplumda, hiçbir otorite, toplumu bu şekilde bir anda anormal sularda yüzmeye sürükleyemez.

Asya ve Afrika’daki diktatörlüklerin ve otoriter rejimlerin ise, en güçlü zamanları da dahil, hemen her saniyelerinde bir kaosa ve iç savaşa sadece bir provokasyon uzakta olmaları da bundandır.

Çünkü bu tür ülkelerde, devlet, o ülkedeki herkesin devleti değildir. Bir zümrenin, bir etnik kökenin, bir kabilenin, bir sosyal sınıfın devletidir. Devletin ‘aziz vatandaşlarımız’ dediğinde kast ettiği, devlet muktedirleri ile, aynı sınıftan, aynı etnik kökenden, aynı inanç yorumundan, aynı ideolojik bakıştan oluşan makbul vatandaşlardır. Geri kalanların tamamı dış güçlerin piyonu hainlerdir. Başları ezilmesi, en azından sürekli, korkutulması, baskı ve kontrol altında tutulması gereken potansiyel bir beladır.

Bu tür az gelişmiş toplumlarda ‘kabilecilik (tribalism)’ kendini besleyen bir kısır döngü yaratır. İktidardakiler de dahil kimse ‘devlet’e güvenmediği için, herkes, sadece kendi mezhebinden, kendi dinsel kimliğinden, kendi etnik kökeninden, kendi deri renginden, kendi kabilesinden, kendi sosyal sınıfından, kendi ideolojisinden olanlara güvenir. Devlet gücü ‘bizimkiler’in elinde olursa güven ve huzur içinde olacağımyanılgısına kapılır. Tehdidin, devlet gücünün kimin elinde olduğundan değil, devlet gücünün bizatihi kendisinden kaynaklandığı farkındalığına henüz ulaşamamış ilkel bir sosyal aşamadır bu… Ve devletin, ‘bizimkilerin’ elinde kalabilmesi için de, gerekirse, insan yaşamı kolayca feda edilebilir. İkisi de Budist milliyetçisi çoğunluğun baskısı altındaki Hristiyanlar ile Müslümanlar arasında hiçbir sorun yokken, bir grup İslamcı intihar bombacısının eş zamanlı olarak çok sayıda kiliseye saldırısı, Sri Lanka’da, normalleşme yanlısı sivil unsurların sesini kısıp, güvenlikçi Budist milliyetçisi politikacıların elini güçlendirdi. Olağanüstü hal yasaları yeniden geri geldi. Bütün bunlar, Sri Lanka istihbarat ve güvenlik birimleri içinde bu saldırılardan önceden haberi olanların, saldırıları engellemek için hiçbir şey yapmadıkları şüphesinin gündeme gelmesine yol açtı.

Günümüzde uygarlığın, devlet gücünü kutsayan toplumlarda değil de, devlet gücünün istismara son derece açık potansiyel bir canavar olduğu gerçeğine uyanarak o gücü mümkün olduğunca denetim, şeffaflık ve fren altında tutan toplumlarda ilerlemesi tesadüf değil. Devlet gücünün istismarı, ‘bizimkiler’ aracılığıyla engellenemez. Sadece, bağımsız yargı, ifade özgürlüğü, bireysel hakları devlet gücüne karşı garanti altına alan anayasal düzen, güçler ayrılığı, denge-denetleme mekanizmaları, devleti eleştirme ve protesto özgürlüğü gibi bariyerler aracılığıyla engellenebilir.

Afrika ve Ortadoğu ülkelerindeki diktatörlükler, ülkenin ve toplumun refahı değil, muktedirin bekası ve ona sadakat en önemli amaç olduğu için, devlet gücü, tek bir kimliğe, kabileye, sosyal sınıfa veya dinsel / ideolojik gruba dayanmaya çalışır. Devletteki bu sözde uyum istikrar getirmek bir yana istikrarsızlığın temel kaynağıdır.

İstisnasız her otoriter rejim, her zaman, sadece ‘bazılarının’ devletidir. Ve bu bazıları, vatanın en temiz, en hayırlı, en samimi evlatları olduklarına yürekten inandıkları için, muhalif gördükleri insanlara her kötülüğü yapmayı meşru görürler. Yazar James Baldwin, ‘’Bu dünyada, tertemiz olduğunu düşünen insan kadar tehlikelisi yoktur’’ diye yazarken bu tehlikeye dikkat çekiyor; ‘’Çünkü, kendisi herkesten temiz olduğu için, kendisini asla sorgulamaz ve sorgulanamaz görür’’. Tıpkı IŞİD militanları gibi… Kafa keserken bile insanlığın hayrı için, yeryüzüne adaleti getirmek için kestiklerine inanırlar.

Ülkede egemen popüler kültür de, anormalin normalin yerine geçmesinde ve şiddetin kitlelere benimsetilmesinde, hatta tarihi veya mukaddes bir davanın kaçınılmaz gereği gibi görülmesinde oldukça kritik rol oynar.

Çünkü, eğitim düzeyi düşük toplumlarda, şarkıların, filmlerin, televizyon dizilerinin, toplumsal iklimin şekillenmesinde etkisi, kısa vadede, okulların, üniversitelerin, entelektüellerin etkisinden kat be kat fazladır. Ekranları, her muhalif düşüncenin vatana ihanet olarak gösterildiği, ‘yanlış erkeği’ seven kadınların ihanetini(!) anlatan, her bireysel uzlaşmazlığın silahla çözüldüğü hamaset ve mafya dizilerinden ibaret bir toplum ile, insanların sorunlarını uygarca tartıştığı, uzlaşmazlıklarını konuşarak veya hukuk mücadelesi ile çözdükleri, farklı görüşlerde olmanın, bir kadın tarafından reddedilmenin doğal olduğunun sergilendiği öykülere sahip dizileri de seyreden bir toplumun sosyal iklimleri farklı şekillenecektir.

Şiddet araçlarına ulaşım kolaylığı da şiddetin kitleselleşmesinde önemli rol oynar. Bireysel silahlanma kolaylığı ile devlet yetkisindeki silahların partiler üstü sivil denetimden yoksunluğu istisnasız her ülke için felaketin başlangıcıdır. Bireysel silahlanmanın son derece kolay olduğu ABD’de her 10 günden 9’unda rastgele kitlesel silahlı saldırı gerçekleşiyor. Yine ülkede her 100 bin kişiden 6’sı silahla öldürülüyor. 2016’da ABD’de silahla kasten öldürülen insan sayısı yaklaşık 18 bin. Silah edinmenin oldukça zor olduğu 125 milyon nüfuslu Japonya’da aynı yıl bu sayı 200’ün altında. Çehov’un ünlü silah kuralının hatırlattığı gibi; Politik alanda, dizilerde, mabetlerde herkes belinde silah taşımaya başlamışsa, son perde de bu silahlar mutlaka patlar. Şeytanlar, o silahları mutlaka doldurur.

Önyargı, art niyetli otorite ve medya etkisi dışında, bunaltıcı, kısıtlayıcı, yaratıcılıktan ve eğlenceden yoksun bir sosyal yaşam da, anormalin normalin yerini almasını kolaylaştıran etkilerden biridir.

2000’lerde görev yaptığı Bağdat’tan dönmüş bir Amerikalı askerin, ‘Irak’tayken onu en çok neyin korkuttuğu’ sorusuna yanıtı beklemediğim bilgelikte olmuştu; ‘’Sokaktaki sıradan insanın, yaşadıklarını normal görmesinden, hatta heyecan ve keyif verici bulmasından…’’.

Şiddet ve kendini onun içinde kaybetmek, belli iklimlerde, belli toplumsal psikolojilerde, sandığımız gibi, ‘dehşet verici’ değil aksine sosyal yaşama heyecan katıcı çekici bir şey.

Can sıkıntısı, sandığımızdan çok daha yıkıcıdır. Michael Howard, ‘kalıcı barış’ fikrinin Aydınlanma döneminde ilk kez nasıl oluştuğunu anlattığı, ‘’Barışın İcadı (The Invention of Peace)’’ adlı kitabında, belli toplumsal iklimlerde, ‘can sıkıntısı’nın ister istemez, bir kesimi özellikle de enerjik ve genç bir kesimi, derinden bir tatminsizlik içinde bırakacağına dikkat çeker;

’Militan milliyetçi hareketler veya komplocu radikal hareketler, can sıkıntısından kaçış için mükemmel bir sığınak oluşturur. Bu ikisi birleştiğinde ise çekimlerine direnmek nerdeyse mümkün olmaz’’.

Ekonomik ve sosyal imkansızlıkların yanı sıra herkesin herkesi gözetleyip dedikodusunu yaptığı katı sosyal taassup nedeniyle toplumun tepeden tırnağa bir can sıkıntısına dönüştüğü bir iklimde iç savaş, önce çekici bir olasılığa, ardından ise kolayca gerçeğe dönüşebilir. Bu toplumun yararsız bir yaşam süren, bir sosyal statüye ve şana aç lümpen gençliği için iç savaş, kaçınılması gereken korkutucu bir olasılık değil, ‘olsa da şunlara hadlerini bildirsek, kahraman olsak’ hevesiyle bir beklentiye dönüşür.

Buradaki can sıkıntısı, durakta otobüs beklerken, uzun bir toplantıda ve sıkıcı bir konuşma dinlerken yaşadığımız can sıkıntısı değil. Değersiz, yararsız boş bir yaşam sürmekten mütevellit varoluşsal bir can sıkıntısı… Keşfedecek, öğrenecek, üretecek, gidip görülecek hiç bir şeyi olmamak….

Belgeselci Aaron Ohlmann ve psikolog Adam Kaplan’ın 2016 Kasım ayında, Irak’ta 10 yıldan fazla süredir devam eden savaş şartları nedeniyle evsiz kalmış insanlara ilişkin belgesellerinde onlara rehberlik yapan son derece neşeli Iraklı ayrıca dikkatimi çekmişti. Adam Kaplan, otelden çatışma bölgelerine doğru yola çıkmadan önce tahammül düzeyini arttırmak için iki tane sakinleştirici hap yutar. Kendisinin kısa süre dayanamayacağı bir kaotik iklimde insanların 10 yılı aşkın süredir nasıl yaşayabildiklerini düşünerek… Bir kontrol noktasında, ‘geç’ izni için bekledikleri saatlerde Iraklı neşeli şoför Maaz Muhammed onlara telefonundan geçmiş ‘maceralarının’ kayıtlarını keyifle izletir. Ölü insanların önünde, patlatılmış arabaların önünde çekilmiş selfilerdir çoğu. Bir selfie videoda, güneş gözlüğünü hafifçe indirerek gülümserken arkasında büyük bir patlama yaşanıyor. Bir başkasında etrafında bir sürü silahlı insan varken, muz soymakla meşgulken görünüyor. Bir patlamada yarısı yıkılmış bir marketi gösteriyor. Kılpayı kurtulunca çekmiş. ‘İçerdeki herkes yaralandı veya öldü’ bilgisini gülerek paylaşıyor.

Gazeteci ve psikiyatristin, onun, bu dehşet verici şeyleri bu kadar keyifle anlatmasına şaşkınlığını görünce ise şu cümleler dökülür ağzından:

’Çatışmalar çok keyifli. Buralarda yapabileceğimiz pek bir şey yok. Bizim eğlencemiz de bu.’’

Şu cümleler ise Mısır kökenli bir Amerikalıdan:

Şiddet ve o şiddetin içinde kaybolmak çekici bir şey. Orta Doğu’da yaşamaya başladıktan sonra bunu daha iyi anladım. Mısır’daki akrabalarım örneğin, İslamistlerden ölesiye nefret ederler. Kapalı kapılar ardında kendilerinden seküler diye bahsederler. Buna rağmen onlarda bile kan dökülmesine ve şiddet dolu kaotik bir iklime bir iştah var. Mısır tarihinin en kanlı bazı kitlesel katliamlarını bunun için coşkuyla destekleyebildiler. Tahminimce, şiddet, değişim ve belirsizliklerle dolu bir iklimde, kendilerini canlı hissetmelerine yardım ediyor’’.

Rachel Kleinfeld ise, 80’li ve 90’lı yıllarda dünyada şiddetin en normal olduğu ülkelerden biriyken, günümüzde görece güvenli bir ülkeye dönüş yoluna girmiş Kolombiya’nın öyküsüne dikkatimizi çekiyor. Uyuşturucu kartellerinin şiddet arenasına dönüştürdüğü Kolombiya’da milyonlarca Kolombiyalı sokaklara dökülerek insan haklarını herkes için garanti altına alan, hukuk denetimini herkes için bağlayıcı hale getiren güçlü bir Anayasa, bu anayasayı koruyacak güçlü bir Anayasa Mahkemesi ve politikayı parti liderlerinin tahakkümünden kurtaracak yasal düzenlemeler talep etti ve elde etti. Bir kaç yılda meyvesi alınmaya başladı. 2002’de devlet başkanlığını bağımsız aday Alvaro Uribe kazandı. Ve ‘olağanüstü hal’den nemalanmadığı için de hızla ülkeyi normalleştirecek adımlar attı. Ancak daha da büyük değişim, kokain kartelleri ile özdeşleşen Medellin kentinde yaşandı. Uribe’den bir kaç ay sonra orada da yine bağımsız bir aday seçimi kazandı ve ilk hedef olarak şehirdeki hayatı normalleştirmeye girişti. Kentin yoksul varoşları ile elit semtlerini birbirine bağlayan herkesin eşit yararlanabildiği toplu taşım sistemi kuruldu. Ve kentin her yerinde konserler, eğlenceler, spor faaliyetleri organize edildi. Halk mimarinin ve sanatın güzellikleriyle tanıştırıldı. Bir süre sonra bambaşka bir kent iklimi, bambaşka bir Medellin oluştu.

Ve yine, dünyanın ve toplumun hızlı değişimini anlamlandıramamak, bu hızlı değişim karşısında edilgen kalıp derin bir acziyet yaşamak da anormali, kitleler için çekici hale getiren bir başka neden olabilir. Sosyal düzenlerine bilinçaltlarında besledikleri nefret, ‘yıkılsın da nasıl yıkılırsa yıkılsın’ noktasına kolayca taşır yığınları.

Arka fonunda, Hitler’in henüz muktedir olmadığı ama iktidara yürüdüğü Weimar Cumhuriyetini betimlemesiyle 20’nci yüzyılın en önemli romanlarından biri kabul edilen Alfred Döblin’in 1929 tarihli Berlin Alexanderplatz” romanı, Almanya’yı toplumsal, politik, ekonomik çöküşe götüren sürecin sırlarının, aslında 1930’lardaki Nazi militanlarında değil, 1920’li yıllarda sokağın günlük yaşamında saklı olduğuna dikkatimizi çeker. Polisin ve yargının bir kesimin taşeronu haline geldiği, mafyanın aleni şekilde kamuoyuna ahkam kestiği bir ortam vardır. Cinayet yaygın ve sıradan bir habere dönüşür.

Bir yandan da müthiş bir değişim ve yenilik yaşanmaktadır. Işıl ışıl vitrinleriyle yeni dükkanlar, alışveriş çılgınlığı, dolup taşan restoranlar, yeni teknolojiler… Çoğu insanın ulaşabileceğinden veya sindirebileceğinden hızlı bir değişim. Romanın kahramanı Franz Biberkopf’un beyninde yoğun bir varoluşsal huzursuzluğa (unbehagen) neden olur bu. Angela Merkel’in de, geçtiğimiz aylarda ırkçı AfD partisinin yükselişinde ‘unbehagen’in rolüne vurgu yapması dikkat çekiciydi. Romanın kahramanı Biberkopf ilkel içgüdüleri ile saygın bir insan kalma arasında iç çatışma yaşamaya başlar. Kent yaşamının serbestiyeti hem çekici hem de ürkütücü gelir. Şehvetli nefsiyle, muhafazakar sakınma telkini arasında sıkıştıkça sıkışır. Günümüzde ABD’nin en muhafazakar ve milliyetçi kesimlerinin, sefahatin, etik düşmanlığının, yalancılığın, çürümüşlüğün, müsrif yaşamın, lüks düşkünlüğünün vücut bulmuş hali bir şarlatana, Freudian analizlere konu olacak ölçüde derin bağlılık duymasındaki çelişki gibi…

Weimar toplumunun psikolojisi, ‘acaba ne olur’ merakıyla elektrikli tele dokunma arzusudur. Bir ‘lider’e muhtaç olsunlar veya sürekli muhtaç kalsınlar diye çocuklaştırılan, propaganda medyası aracılığıyla zekası iyice güdükleştirilen, olgunlaşmasına izin verilmeyen her toplum, eninde sonunda ya ‘acaba ne olur’ merakıyla ya da ‘en fazla ne olabilir ki’ cahil cüretiyle anormalin kilitli olduğu pandoranın kutusunu açar. Bir kez açıldı mı içindeki her kötülüğü ortalığa salmadan kapatılamayan kutuyu…

Yeni Zelanda için ‘normal yaşam’, en değerli toplumsal ve politik durum. Politikanın temel amacı da normali korumak ve normal içinde gelişmeyi sağlamak. Maliler, Iraklılar, Sri lankalılar, Filipinliler içinse hem ‘normal yaşam’, hem de, ‘başkalarının canları’, ‘başkalarının hukuku’, vatanın, devletin, kabilenin, partinin, dini kimliğin kutsal çıkarı veya zaferi için kolayca feda edilebilecekleri birer teferruat. Bugünün konusu değiller. Hele de içinden geçtikleri bu tarihi varolma veya yok olma sürecinde…

Normalin kaybını, anormalin hiç bir kazancının telafi edemeyeceğini öğrenmedikleri sürece bitmeyecek bir zifiri karanlığa gömülmüşler. Sadece dünyanın onları görmesine engel olmakla kalmayan, kendilerinin de kendilerini görmesine engel zifiri bir karanlığa…

(T24’ten alınmıştır.)

THY standında artık Agos olmayacak

THY, Dış Hatlar standında Agos gazetesine yer vermeyecek. Sözleşme ‘görülen lüzum üzerine’ tek taraflı feshedildi.

THY Dış Hatlar gazete standında 2013’ten bu yana yer alan Agos Gazetesi, Türk Hava Yolları İstanbul Havalimanı Dış Hatlar bölümünde THY yolcularına, başka bazı gazetelerle birlikte ücretsiz olarak dağıtılıyordu. THY yönetimi bir hafta önceki aldığı kararla Agos ile olan sözleşmesini tek taraflı olarak feshetti. Bundan böyle standlarda Agos gazetesine yer verilmeyecek.

THY aldığı kararda, gerekçe olarak sadece ‘görülen lüzum üzerine’ ifadesine yer verdi. Bunun dışında bir açıklama ise yapılmadı.

Adalet Bakanı: Meclis düzenleme yaparsa Cumhuriyetçiler tahliye edilir

Aynı dosyada Yargıtay’a giden sanıkların olmasının bir bekletme sebebi sayılabileceğini söyleyen Bakan Gül, ‘Tutuklamanın adeta cezalandırma gibi olması vicdanların kabul edeceği bir şey değil’ dedi.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan yargı paketine ilişkin değerlendirmesinde “Tutukluluk süresinin uzun olması, kişinin neyle suçlandığını bilmemesi, mahkeme önüne çıkmaması, tedbir olması gereken tutuklamanın adeta cezalandırma gibi olması vicdanların kabul edeceği bir şey değil” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyet davasında hapis cezasına çarptırılan ancak Yargıtay’a başvuru hakkı olmayan 6 gazetecinin istinaf mahkemesi kararı sonucu cezaevine girdiği, aynı davada yargılanan 4 gazetecinin ise Yargıtay kararını beklediğinin hatırlatılması üzerine Bakan Gül, söz konusu adaletsizliği düzeltmek için kanuni düzenleme yapılacağının sinyalini verdi. Gül, aynı dosyada Yargıtay’a giden sanıkların olmasının bir bekletme sebebi sayılabileceğini söylerken, Meclis’in söz konusu düzenlemeyi yapması halinde şu an cezaevinde bulunan Cumhuriyet yazar, çizer ve çalışanlarının tahliye yolunun açılacağını dile getirdi.

Habertürk’te Didem Arslan Yılmaz’ın sorularını yanıtlayan Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, Yargı Reformu Stratejik Belgesi’yle ilgili açıklamalarda bulundu. Bakan Gül’ün açıklamalarından öne çıkan başlıklar özetle şöyle:

FETÖ: FETÖ’nün yargıya sızma girişimine hepimiz şahit olduk. FETÖ’nün tahrip etmesi, hukukun ayaklar altına alınması. FETÖ nasıl istiyorsa o şekilde yargılamalar oluyordu. Herkesin suçlu görülmesi, delillerin ürütülmesi, usul hükümlerinin çiğnendiği yerde çok büyük tahribatlar oldu. Reformları yapmak hasıl oldu.

Reformlar sürecek: Reformlar bisikletin üzerinde gitmek gibidir. Süreklilik arzeder. Nerede eksiklikleriniz varsa kendinizi sigaya çekeceksiniz, eksikliklerinizi tamamlayacaksınız. Özellikle daha fazla demokratikleşme, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi anlamında nerelerde eksikliklerin olduğu. Bazen mevzuat geride kalıyor. Bu son bir reform da olmayacaktır. Bir müddet sonra yine olacaktır. İnsanlar elbette eleştirecek, fikrini söyleyecekler. Her eleştiri bir suç konusu olmaması gerekir. Somut anlamda ifade, düşünce özgürlüğü ile konular istinaf mahkemesi dışında Yargıtay’a taşınmasıyla ilgili bir husus var. Düşünce özgürlüğü bağlamında internet, kişisel veriler anlamında daha özgürlük lehine yorum yapıcı düzenlemeler sözkonusu.

Cumhuriyet davası: Düşünce özgürlüğünü özgürlük lehine yorumlama konusunda bir iradeyi ortaya koyuyoruz. İfade özgürlüğünden dolayı yapılan yargılama ve kararlarla ilgili farklı bir üsul ve gözle yapılması gerektiği bir düzenlemeyi taahhüt ediyoruz.

Belgenin bir kısmı kanun bir kısmı genelge, bir kısmı yönetmelik gerektiriyor. Kanun gerektiren düzenlemeler Meclis’in takdirinde. Buradaki temel düşünce farklı kararlarla alakalı. Aynı davada sanıklar bir kısım istinafta kesinleşiyor diğer kısım Yargıtay’a gidiyor. Diyelim ki, Yargıtay cezayı bozdu, bu arada istinafta suçu kesinleşen kişiler cezaevine girdi. İki yıl sürdü Yargıtay ve suç yoktur dedi. O arada istinafta kesinleşip hapis yatanlar ne oluyor? Düşüncemiz, aynı dosyada Yargıtay’a giden sanıkların olması bekletici mesele olsun. Yargıtay onaylarsa o zaman infaz olsun dedik. Umarız ilk pakette geçecek.

İnfazın düzenlenmesiyle ilgili bir kanun söz konusu olabilir: Dosya itibarıyla istinafta kesinleşen, Yargıtay’a giden bir durum varsa bu konu Meclis’in gündeminde. Umarız çok geç olmadan kanunlaşır ve reformun önemli adımlarından biri gerçekleşmiş olur. İnfazın düzenlenmesiyle ilgili bi kanun sözkonusu olabilir.

Tutukluluk cezaya dönüşmemeli: Tutukluluk gerçekten bir tedbir. Tutuklu olan kişi yargılama sonucunda beraat de edebilir. Tutukluluk süresinin uzun olması, kişinin neyle suçlandığını bilmemesi, mahkeme önüne çıkmaması, tedbir olması gereken tutuklamanın adeta cezalandırma gibi olması vicdanların kabul edeceği bir şey değil. Bu makul süre olmalı. Hem AİHM hem de Anayasa Mahkemesi içtihatları var bu konuda. Savcılık makamı da daha etkin bir soruşturma yapacak. Şüpheli de neyle suçlandığını bilecek ve ona göre savunma hakkını yapacak.

Hâkimler kendini güvende hissetmeli: Hâkim ve savcıların kendisini güvende hissetmesi lazım. “Ben bir karar verdiğimde başına neler gelir, tayinim çıkar mı” diye bir endişeye kapılırsa dosyasına değil başka şeye aklı takılır, hakkaniyetten uzaklaşabilir. Belli kıdeme ulaşmış hakim ve savcılarımızın kendi bulundukları yerden keyfi bir şekilde isteği olmaksızın bir teminat getiriliyor.

Hâkimin ‘etek boyu’ tacizi: Çok kabul edilebilir bir şey değil. Tecrübeli bir hâkim. Açığa alındı. Soruşturma kararı aldık. Yargıçlar elbette kişinin kılık kıyafeti, diliyle, davranışıyla uğraşmamalı. Hakimin huzuruna çıkan kişi ‘Ben doğum yerime, dilime, etnik aidiyetime göre davranış görmeyeceğim’ diyerek adliyeden çıkmasını istiyoruz. Elbette gereğini yapacağız.

FETÖ tam temizlendi diyemeyiz: FETÖ terör örgütü tarz itibarıyla kriptoyu merkezine almış bir yapı. Büyük ölçüde mesafe kaydedildi. Önemli adımlar olmakla birlikte ‘hepsini temizledik’ demek iddialı olur. Teyakkuzu ve ihtiyatı elden bırakmamak lazım. Darbe yargılamalarında açılmayan soruşturma kalmadı. Davalar büyük ölçüde tamamlandı. O gece anayasayı ortadan kaldırmaya çalışanlar bile anayasa ve hukuka göre yargılanıyorlar. Savunmalar, yargılama süreçleri usül çerçevesinde hakim ve savcılarımızın büyük özverileriyle devam ediyor.

İşkence yapan cezasını çeker: İşkenceyle ilgili 2002’den itibaren ağır müeyyidelerle birlikte ‘insanlık suçu’ olarak adım atıldı. Eski fotoğraflar olarak geride bıraktık. Bu konuyla ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma açtı. Kamu görevlisinin yapmış olduğu hukuk dışı uygulama varsa elbette cezasını çeker.

Af değil infaz sistemiyle ilgili çalışmalarımız var: Kamuoyunda afla, şartlı tahliye, denetimli serbestlik birbiriyle karıştırılıyor. MHP’nin teklifi de af değil. Çocuğunu öldürmüş, hırsızlık yapmış, istismarda bulunmuş vs. Belli bir düzeyde kamuoyunu, vatandaşları rahatsız etmeyecek şekilde infaz sistemiyle ilgili düzenlemeyi düşünüyoruz.Sayın Cumhurbaşkanımızın da dün söylediği gibi infaza ilişkin, hamile, çocuklu insanlarıyla ilgili, özgürlük lehine düzenlemeler yapma kararındayız. .

Bir yerde beraat diğer yerde mahkûmiyet olmamalı: Bir mahkemede farklı bir mahkemede farklı olması yargıyı zedeliyor.. Bir metin yazılmış, cümle söylenmiş. Bir mahkeme beraat bir mahkeme mahkumiyet veriyorsa nasıl güveneceksiniz? Bu konuda da çalışma yapılacaktır.

 

Bursalı avukat, iki geyiği avlanmaktan kurtardı

‘Yaşlı’ oldukları için ihale yoluyla avlanmalarına karar verilen iki kızıl geyik kurtuldu. Avukat Fırat’ın açtığı iptal davasında, ihalenin yürütmesi durduruldu.

Bursa’da, Tarım ve Orman Bakanlığı 2. Bölge Müdürlüğü’nün, ‘yaşları ilerlediği’ gerekçesiyle avlanmaları için ihale yoluyla satışa çıkardığı iki geyik, Bursa Barosu avukatlarından Suna Soydaş Fırat’ın’ın açtığı iptal davasıyla kurtarıldı. İhaleye yürütmeyi durdurma kararı çıktı.

Bursa’da Tarım ve Orman Bakanlığı 2. Bölge Müdürlüğü, ormandaki iki kızıl geyiği av turizmi kapsamında vurulması için ihaleyle satışa çıkardı. İhalenin resmi olarak yayınlanmasının ardından, doğa koruma dernekleri ve hayvan severler harekete geçti.

Tarım ve Orman Bakanlığı Bursa 2. Bölge Müdürlüğü’nün Fatih Sultan Mehmet Bulvarı’ndaki toplantı salonunda ihale yöntemiyle 10 Haziran 2019 günü saat 11.00’de yapılması planlanan satış öncesi Bursa Barosu avukatlarından Suna Soydaş, ihalenin durdurulması için mahkemeye başvurdu. Soydaş’ın iptal başvurusunu değerlendiren Bursa 2. İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurarak geyiklerin ihaleye çıkarılmasına engel oldu.

 ‘Anayasal yaşam hakkı, doğa ve tüm canlılar için’

Avukat Fırat, karar sonrası şunları söyledi: “Karara göre, 10 Haziran’da yapılacak olan ihale yapılmayacak. Böylelikle iki geyiğin hayatı kurtulacak. Bu dava, yaban hayatı içinde bulunan hayvanların avlanması için yapılacak ihalelere örnek olacak. Hayvanlara tuzak kurularak, keyfi olarak can almak işleminin önüne geçmiş olduk. Anayasada mevcut en önemli haklardan biri olan yaşam hakkının, sadece insanlar için değil, doğa ve tüm canlılar için uygulanması gerektiği yönünde güzel bir karar oldu.”

 

Kültürel istihdamda kadın-erkek oranı dengesi oluştu

2018 yılında kültürel istihdam sayısı 648 bin kişi olurken, bunun %50’sini erkeklerin diğer %50’lik kısmını ise kadınların oluşturduğu görüldü.

Ajans Press’in Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden ve medya yansımalarından derlediği bilgilere göre, 2018 yılında kültürel istihdam sayısı 648 bin kişi oldu. Kültürel istihdamın %87,3’ünü de kültürel meslek dalları oluştururken, bu oranın da %44,6’sını el sanatları çalışanı, %14’ünü mimar, planlamacı ve tasarımcılar, %10’unu ise sanatçıların oluşturduğu görüldü.

ITS Medya ve Ajans Press’in gerçekleştirdiği medya incelemesinde konuyla ilgili yazılı basına yansıyan haber adetleri de belli oldu. 2018 yılı içerisinde istihdam ile alakalı 147 bin 104 haber çıkışı tespit edilirken, kültürel istihdam ile alakalı sadece 114 basın haberinin bulunduğu görüldü. (Yeşil Gazete)