Hafta SonuManşet

Siyasi bir özne olarak YSK, rejim müteahhitliğine soyunurken (1/3) – Orhan Esen

‘6 Mayıs 2019 YSK darbesi, demokrasi itibari ile toplumun elinde kalmış son mevzi olan seçimlere vurmakla çok partili düzene geçilen 1946’dan bu yana -tüm askeri darbeler dahil- tarihsel bir ilk’tir.’

Kurul, hukuk bir yana temel mantık ve izan sınırlarını zorlayan bir “ikinci tur” kararı aldı. Aynı zarfa atılmış dört pusuladan birini geçersiz sayan hüküm “beyin yakıyor”, garabetini muhakeme edebilmek için hukukçu olmaya gerek yok. Kurulun bizzat kendisi dahil, hiç kimsenin kararı savunmaya yeltendiği de yok zaten. Kararın “siyasi bir zaruretten doğduğu” ve meseleyi siyasete havale etmenin makul olduğu konusunda toplumsal anlaşma hızla hasıl oldu, konu mizaha havale edildi. Hukuki tartışma bir yerlerde sürecektir, ama genel ilgi alanının dışına çıktı bile. Şimdi herkes meşrebince işine bakıyor: Kozlar 23 Haziran’da siyaset meydanında paylaşılacak.

Kararın demokrasi adına toplumun elinde kalmış son enstrümanı tarumar ettiği yorumları yaygın ve haklı, ancak yetersiz: 16 Nisan 2017 anayasa uyarlaması ile Türkiye tipi ‘başkansı rejim’ yerleştirilirken hukuk devletinin alamet-i farikası olan olan güçler ayrılığı yerle yeksan edilmiş, denge ve denetleme mekanizmaları ortadan kaldırılmıştı. 16 Nisan referandumunda bunu belli belirsiz bir çoğunlukla evetleyen seçmenin tercihi şu şekilde okunabilir: Eğer seçtimse bir bildiğim vardır, seçtiğime güvenirim. İcraati her gün kurcalamaya gerek yok, bıdı bıdı uğraşacak kafam ve donanımım zaten yok, ama beğenmezsem de değiştiririm. Seçimli diktatörlük bana uyar; diktatörümü seçme hakkım baki kalmak kaydı ile.

Türkiyeli seçmen çoğunluğunun seçilmişlerin icraatini takip ve denetim anlamında siyasete katılımda çok titiz olduğu iddia edilemez, ancak seçme hakkı ve buna bağlı seçim güvenliği gibi konularda hassas olduğu teslim edilmeli. Oy hakkını ciddiye alır, seçimlere katılım oranlarının yüksekliği  işe yarar bir göstergedir. Bunu açıklayacak faktörün, fiili yaptırımı olmayan ve çoğu yurttaşın haberdar dahi olmadığı oy verme zorunluluğundan çok, seçimlerin diğer nitelikli izleme ve katılım mekanizmalarını ikame etmesi olduğu savlanabilir. Gelişmiş demokrasilerde seçim katılım oranları Türkiye’ye kıyasla hayli düşük olabilir: (Oralarda) Temsili iktidar konumlarını kimin işgal ettiğinden bağımsız olarak aktivizm ve sivil toplum pratikleri, gündelik icraate yönelik denetimi ve katılımı mümkün kılan siyasal mekanizmalar olarak güçlü ve etkindir.

Oy’un meşruiyeti

6 Mayıs 2019 YSK darbesi, demokrasi itibari ile toplumun elinde kalmış son mevzi olan seçimlere vurmakla çok partili düzene geçilen 1946’dan bu yana -tüm askeri darbeler dahil- tarihsel bir ilk’tir. 27 Mayıs, 12 mart, 12 Eylül darbeleri ve 27 Şubat “postmodern darbesi”, kendilerince telakki ettikleri anlık zaruretler nedeniyle fiilen seçilmiş iktidarları sonlandırmışlar, ancak hiçbiri son YSK kararında olduğu gibi genel oy ilkesini bizzat karşısına almamış, bizatihi oy vermenin mesruiyetini sorgulatmamıştı. Bunun sağ politikanın oy çoğunlukçuluğuna dayanan klasik meşruiyet zemininin de altını oyduğunu bu noktada kaydedip geçelim.

31 Mart yerel seçimlerinin YSK eliyle iptali, sened-i ittifaktan bu yana 200 yıllık anayasal tarihte benzersiz bir kırılma noktası teşkil etti. 200 yıllık süreç içinde oluşmuş önemli bir siyasal teamül olarak “oy verme”ye toplumun atfettiği özel önemden ötürü, nitelik itibari ile Hrant Dink cinayeti sonrasına benzer bir tepkiye yolaçtı: Dibe vurmuş demokratik siyasal düzenin olası U-dönüş noktasını açığa çıkardı. Toplum, an itibarıyla vurduğu dipte “neşesini bozmadan” direncini örgütlüyor. Bunda İmamoğlu’nun ‘sinirleri alınmış’ gibi duran kişisel özelliklerinin payı var. Bizzat bu durum, siyasi kültürün gelişmesi açısından başlı başına kaydadeğer bir olgu, ancak bu yazının kastını aşıyor.

Tek irade ?

Kararın kendisi tartışıldı, tartışılacak. Bu yazının amacı, arkasındaki tarihsel rasyoneli anlamak. Çıkış noktamız üzerinde konsensüs olan iki basit varsayım: Karar siyasidir ve ardında sufle vardır. Öyle ise hangi siyaset, hangi sufle? Bunun yanıtının ilk ağızda görünenden biraz daha komplike olduğunu düşündürecek nedenler var.

Yaygın yorumların adresi tek adamlık müessesesi. Bunun sonucu olarak 23 haziran, Türkiye tipi başkansılık ya da Bonapartizmin kalıcı yerleştirilmesinden önceki son çıkış imkanı olarak değerlendiriliyor. Bu çerçevede, haklı olarak “ikinci tur seçim”in “İstanbul’a bir belediye başkanı seçmek”ten çok, bir plebisit anlamı kazandığı vurgusu yapılıyor. Bu kuşkusuz bir plebisit, ancak neyin oylanıyor olduğuna, plebisitin orta ve uzun vadede hangi anlam ve imkanları barındırdığına yönelik ikinci bir bakış da anlamlı.

YSK kararının arkasındaki saikin “Başkansı rejiminin yerleştirilmesi” olduğu vurgusu, zorunlu olarak şu senaryoyu varsayıyor: YSK’ya sufle tek irade’den gitmiştir ve o irade 23 Haziran’ı her ne pahasına olursa olsun kaybetmeyecektir. Oysa mevcut siyasal eğilim “normal koşullarda” İmamoğlu’nun daha net bir sonuçla kazanma ihtimalinin yüksekliğine işaret ediyor. İkinci tur, çantada keklik değil. Bu mantıksal çelişki ancak “ikinci bir 2015” varsayımı ile çözülüyor. 7 Haziran / 1 Kasım 2015 arası benzer felaket senaryolarının olası her versiyonu dolaşıma girdi bile.

Endişeli sekülerlerin standart ezberi seçim hileleri. Sosyal medya seçim öncesinde toplu seçmen listesi hileleri bekliyor. Polisin kimin ne olduğunu, ne oy verdiğini bildiği ve buna uygun olarak topluca listeden düşürmeler yaşanacağı, aynı zamanda yeni seçmenler icat edilip listeye kaydedileceği düşünülüyor. Buna paralel sandık başı ve sayım manipülasyonlarına dair envai çeşit senaryo dillendiriliyor. “Hakiki hikayeler” dolaşımda; bunların bir yıldırma/ moral bozma taktiği olarak aktroller tarafından bilinçli dolaşıma sokulduğu, itibar edilmemesi gerektiği bilgisi de revaçta. CHP listelere, sandıklara ve sonrasına hakimiz mesajını bolca geçiyor. Bu alan gerçek bir realite bulanması.

Ulusalcı kanat, YSK kararı ile aynı güne denk getirilen ve “adeta bekliyor oldukları” yeni İmralı açılımı üzerinden “HDP seçmeninin ihanet edeceği” temasını ikiletmeden ve en yüksek perdeden dolaşıma soktu. Bu temanın alıcısı her zaman bol, ilgili kesim için bir tür iman tazeleme alıştırması işlevi görüyor. HDP’den gelen ısrarlı “31 mart stratejisine bağlıyız, değiştirmek için bir neden yok” açıklamalarının bu çevrede hükmü yok mertebesinde, genel CHP’li seçmenden çok HDP-CHP arasında kalmış dar bir kesime cılız bir şekilde ulaşabiliyor ancak. Ama sonuçta durumu HDP seçmeninin fiili tavrı belirleyeceğine göre çok ciddiye de alınmayabilir.

İmralı teorisi

Daha ciddi yorumcular İmralı etkisi  teorisine kulak asmıyor, ancak HDP ile CHP seçmeninin birbirlerine yabancılaşmasını sağlayacak, HDP’lileri sandığa gitmekten net alıkoyacak bir tavşanın şapkadan çıkartılması ihtimalini gündemde tutuyorlar.

Şu soru sorulmalı: Gerek CHP’nin gerekse HDP’nin 2015’e benzer bir seçim sonucu verecek  tavşanın şapkadan çıkmasını her an beklediği, buna fikren hazırlıklı ve idmanlı olduğu bir noktada, bu mantıkta bir ‘tezgah’a girişilse bile bunun Türkiye çapında değil, 16 milyonun üst üste yığıldığı bir metropolde seçim aritmetiğini değiştirecek bir blok seçmen kaymasına yol açması gerçekten muhtemel mi  Gerek CHP gerekse HDP’nin -malum ve burada konu dışı zaaflarına rağmen- 31 mart sürecini iyi yönettikleri ve aynı aklın 23 Haziran’a giden süreçte de görev başında bulunacağını hesaba katalım: Şapkadan hangi sevimsiz tavşan çıkarsa çıksın kalan beş haftada şu anki pozisyonlarını ya da seçmen kontrolünü kaybedeceklerini düşünmek için neden yok.

İlk turda gitmeyenleri mobilize etmeye gelince, AKP’nin “oyumuzu çaldılar” kampanyasının kuşkusuz alıcısı var, ama ağırlıkla oy vermeye gitmeyen ekonomi mağduru esnafa ve iş insanlarına öncelikle hitap edecek bir argüman olduğu su götürür.

Bu sorunun yanına bir gözlem ve izlenim demeti bırakalım: Gerek seçim ile mazbata, gerekse mazbata ile YSK kararı arasındaki süreçte RTE bu konuda belirgin bir ağırlık koymadı, niyet belli etmedi. Kamuoyuna parti içinde görüş ayrılığı olduğu yönünde kulis haberleri sızdı, yalanlanmadı. RTE görüş belirttiği durumlarda her türlü senaryoya açık, parti içi kanatlararası dengeleri gözeten bir noktada durdu. Tek bir senaryoya angaje olmuş görüntüsü vermedi. Bizzat belediye başkan adayı olan Binali Yıldırım seçim gecesi kerhen verdiği anlaşılan ‘kazandık’ mesajından sonra hatırı sayılır bir süre Muharrem İnce’leşerek yeraltına indi. Erdoğan gibi kendisinin ve partinin de yenilgiyi beklemediği ve bir B planının olmadığı aşikar oldu. Kaybetmesi göze alınmış bir ikinci tur kararının, öncelikle aradaki kayyım döneminde olası bir 23 Haziran belge temizliği hazırlığı için gerekli olduğu kuşkuları dile geldi.

Karara en çok angaje duranlar, AKP içindeki İstanbul rantı çevresi dışında, RTE ile arasını soğutmakta olan Bahçeli oldu. AKP içinden türeyen muhalifler eskiden davaya zarar vermemek adına görece suskun ve pasif kalırken, ilk kez sert muhalefetin de ötesinde AKP’nin karşısında konumlanan adaydan yana seçim tercihi bildirmeye başladılar. YSK, her iki karar için de kendine epey zaman bırakmakla yetinmedi, bizzat kararın kendisini de 4 asli üyenin çekilmesiyle ve yedekler marifetiyle ancak alabildi. Kurul, kararını kamuoyu önüne çıkarak savunma ihtiyacı dahi hissetmedi. Yazılı gerekçe uzun süre açıklanmadı.

Olgular demeti, çeşitçe zenginleştirilebilir. İşaret ettiği ise kabaca şöyle bir şey: Kararın arkasında tek aktörün iradesine bağlı, önceden tasarlanmış bir stratejiden başka bir şey olmadığı iddiası sağlam değil. Farklı iradelerin kesiştiği ve perde arkasında müzakere ya da basitçe pazarlık edildiği daha kompleks bir süreç hayal etmek lazım. Birden fazla kervan düzüldü, yola çıktı. Yolları seçimiptalhan’da kesişti. Her bir kervanın varmayı umduğu birer nihai menzil var, ancak yola bir kez çıkıldıktan sonra yük, mürettebat ve güzergah biraz da içgüdüsel, karine ile belirlenecek, koşullara uyarlanacak gibi duruyor. Kervanlar bu kez kelimenin hakkını tam vererek “yolda” düzülüyor. Toplum, Erdoğan’ın bu tür yol maceraları ile beslenmekten hoşlandığını öğrenmişti zaten.

İstanbul’un Erdoğan ve çevresi için ekonomik, siyasal ve sembolik önemi ve bu anlamda vazgeçilmezliği motifi, bu tarihsel anda kesişen iradelerden ya da yola düzülen kervanlardan yalnızca birini açıklar. Çıkan karar öncelikle bu iradeye işaret ediyor olsa da, aynı karar başka iradeler açısından da kabul edilemez değil, hatta belli senaryolar çerçevesinde bir fırsat olarak değerlendirilmesi muhtemel. Giderek, tekrar senaryosunun asli sahibinin Erdoğan olmadığı da savunulabilir.

2019 baharındaki “ikinci tur” kararının, 2015 modeli bir ‘ya herru ya merru’dan başka bir duruma işaret ettiğini düşünmek ve bu çerçevede farklı iradelerin de kendileri açısından kabul edilebilir, ancak farklı olası senaryo varsayımları ile gündeme ağırlık koyduğunu düşünmek mümkün.

Pratikte her türlü bel altı vuruşa hayli açık bir mobilizasyon yarışı yaşanacak. Asıl kavga,  geçmiş seçimler ortalamasına göre hayli yüksek olan ilk turda sandığa gitmemiş bezgin ve kırgın seçmen üzerinden olacak. İlk turda sandığa gitmemiş seçmenini mobilize edebilecek, karşı tarafın bezgin ya da kırgın seçmenini ise pasif tutmayı becerebilecek taraf kazanacak. Kamuoyu araştırmaları İmamoğlu’ndan Yıldırım’a tercih değiştirecek seçmen tespit edemiyor, tersi ise vaki.

Kısaca, Erdoğan ikinci raunda bir sıfır geriden geliyor, ancak böyle zor ev ödevlerine bayıldığını, bu tür mücadelelerden beslendiğini biliyoruz. Yenilmiş pehlivana bir daha güreşsin diye er meydanı tahsis edilirken, bizzat o alanı açanların bir bölümü tarafından farklı senaryo ihtimalleri hesaba katılmış, hatta arzulanmış olabilir mi? Bu senaryo, basitçe, “normal koşullarda görünen her ne ise o” olabilir mi? İmamoğlu’nun bu kez çok net ve hiçbir olası sandık ve sayım manipülasyonu tarafından engellenemeyecek şekilde kazanması? (Devam edecek) 

Yeşil Gazete

(Bu yazı Birikim Dergisi‘nde de yayımlanmıştır) 

Kategori: Hafta Sonu