Birleşik Krallık Parlamentosu, Başbakan Boris Johnson’ın Avrupa Birliği (AB) ile vardığı yeni Brexit anlaşması oylamasının ertelenmesine karar verdi. Johnson imza atmadığı mektupla AB’den ocak ayı sonuna kadar erteleme istedi.
37 yıl sonra ilk kez cumartesi günü toplanan Birleşik Krallık Parlamentosu, 306’ya karşı 322 oyla kabul ettiği önergeyle ülkenin AB’den ayrılmasının (Brexit) bir kez daha ertelenmesini istedi. Önergenin kabulüyle, Başbakan Boris Johnson’ın AB’yle vardığı Brexit Anlaşması oylanmadı. Tercihi kritik önem taşıyan Kuzey İrlanda Demokratik Birlik Partisi de, iktidardaki Muhafazakar Parti’den ihraç edilen Oliver Letwin‘in verdiği önergeye destek verdi.
Önerge, Başbakan Johnson’ın AB’yle vardığı anlaşmanın, uygulanmasına yönelik ilgili tüm yasa tasarıları parlamentodan geçmesine dek oylanmamasını öngörüyordu. Böylece İngiltere’nin 31 Ekim’de AB’den anlaşma olmadan ayrılmasının önlenmesi amaçlanıyor.
Corbyn: Başbakan yasaya uymalı
Ana muhalefetteki İşçi Partisi’nin lideri Jeremy Corbyn oylama sonrası Johnson’a son kararını gözden geçirme çağrısı yaptı. Corbyn, “Başbakan yasaya uymalı. Artık İngiltere’nin AB’den anlaşma olmadan ayrılması tehdidiyle, kendi anlaşmasına destek için milletvekillerine şantaj yapamaz” dedi.
Johnson ‘pazarlık yapmayacağım’ dedi ama…
Johnson ise oylama sonrası AB’yle Brexit’in ertelenmesine yönelik bir pazarlık yapmayacağını ve hiçbir yasanın kendisini buna zorlamadığını söyledi. Ancak ülkeyi 31 Ekim’de AB’den çıkarma sözüne rağmen, oylamanın ardından Brüksel’den Brexit’in 31 Ocak 2020’ye ertelenmesini talep etti.
Yasaya göre, anlaşmanın parlamentoda kabul edilmemesi durumunda hükümeti 19 Ekim saat 23.00’e kadar AB’den yeni bir erteleme istemeye mecbur bırakıyordu. Johnson, bu nedenle AB’ye imza atmadığı bir mektup yazarak, Brexit’in 31 Ocak 2020’ye ertelenmesini istedi. Johnson, Brüksel’e gönderdiği diğer bir mektupta da yeni bir ertelemenin neden “kötü bir fikir” olduğunu izah etti.
AB Konseyi Başkanı Donald Tusk da sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Erteleme talebi ulaştı. Nasıl karşılık verileceği konusunda şimdi AB liderleriyle istişareye başlayacağım” ifadesini kullandı.
Johnson, AB ile vardığı anlaşmayı 31 Ekim’e kadar parlamentodan geçirmeyi başarırsa, yeni bir ertelemeye gerek kalmayacak. Ancak parlamentonun anlaşmaya onay vermemesi veya AB’nin erteleme talebini reddetmesi durumunda İngiltere, ay sonunda AB’den anlaşmasız olarak ayrılacak.
Londra’da 1 milyon kişilik yürüyüş
Parlamentonun hükümetin Avrupa Birliği ile vardığı yeni Brexit anlaşmasını tartıştığı saatlerde başkent Londra‘da yaklaşık 1 milyon kişi, Brexit konusunda yeni referandum için parlamento önüne yürüdü.
Başını Brexit konusunda yeni referanduma gidilmesini talep eden “Halkın oyu” grubunun çektiği gösteride, Hyde Park‘tan Parlamento önüne kadar yürüyen göstericiler, Johnson ve Brexit karşıtı döviz ve pankartlar taşıdı.
İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda‘dan oluşan Birleşik Krallık’ta 23 Haziran 2016’da yapılan Brexit referandumunda yüzde 48’e karşı yüzde 52 ile AB’den ayrılma kararı alınmıştı ancak İngiltere’de seçmenlerin yüzde 46’sı, Galler’de yüzde 47’si, Kuzey İrlanda’da yüzde 56’sı, İskoçya’da ise yüzde 62’si AB üyeliğinin devamında yana oy kullanmıştı.
Eski Başbakan Theresa May’in AB ile vardığı Brexit anlaşmasının parlamentoda 3 kez reddedilmesinin ardından 29 Mart olan Brexit tarihi 31 Ekim’e ertelenmişti.
Şili’de metro ücretine yapılan zam protestolarının şiddet olaylarına dönüşmesi sonrası üç kentte acil durum ilan edildi; ordu, Pinochet diktatörlüğünden beri ilk kez sokağa indi. Eylemlerin ardından zammı geri çekti.
Metro ücretine yapılan zam protestolarının şiddet olaylarına dönüşmesi üzerine Şili sokakları karıştı. Ülke basınında çıkan haberlere göre perşembe günü, güvenlik güçleriyle göstericiler arasında şiddetli çatışmalara dönüşen zam karşıtı gösterilerin şiddetlenmesi nedeniyle başkent Santiago’da sokağa çıkma yasağı ilan edildi. ‘Acil durum’ ilan edilen yerlere daha sonra Valparaiso ve Concepcion şehirleri de eklendi.
Şili Devlet Başkanı Sebastian Pinera’nın ‘acil durum’ ilan ettiği bölgeleri sorumluluğuna verdiği General Javier Iturriaga, ülkede artan şiddet olayları nedeniyle Santiago ile Chacabuco eyaletleri ve San Bernardo ile Puente Alto bölgeleri için yerel saat ile 22.00-07.00 arasında sokağa çıkma yasağı ilan etti.
Sokağa çıkma yasağı kararının, artan şiddet ve yağma olayları nedeniyle alındığını belirten Iturriaga, yasağın kaç gün süreceğine dair bilgi paylaşmadı. Şiddetli gösterilere ve yağmalara sahne olan Şili’de, Diktatör Augusto Pinochet’in 1990’da devrilmesinden bu yana doğal afet harici ilk kez ‘acil durum’ ilan edilerek güvenlik orduya teslim ediliyor.
Nasıl başladı?
Santiago’da, metro bileti fiyatları 6 Ekim’de iş saatlerinde 800 peso’dan (1,13 dolar) 830 peso’ya (1,17 dolar) çıkarıldı. Otobüs bileti fiyatları da benzer oranda artırıldı. Hükümet zamma gerekçe olarak enerji fiyatlarının artmasını ve peso’nun değer kaybetmesini gösterdi.
Zamlara karşı lise ve üniversite öğrencilerinin turnikelerden atlamasıyla başlayan eylemler, hafta başında tüm kente yayılan protestolara dönüştü. 136 metro istasyonun tamamına yakınında kapılar ve turnikeler kırılırken, bazı binalar ve arabalar ateşe verildi, eylemcilerle güvenlik güçleri arasında çatışma çıktı.
Polis göstericilere biber gazıyla müdahale ederken, kentin bazı noktalarında ellerinde tencerelerle sokağa çıkan protestocular, yolları trafiğe kapadı. Yaklaşık 6 milyon nüfuslu Santiago’da yaklaşık günde 3 milyon yolcu taşıyan 140 kilometrelik metro hattında tüm seferler iptal edildi.
Koyunları dev rüzgâr tribünlerinin gölgesinde otlayan “Gökyüzündeki Köy” filmini seyrederken “Aaa işte bizim köy!” diye heyecanlandı Halil Abi. Sınır tanımayan küresel sömürü zincirinde aralarında binlerce kilometre mesafe bulunan Aagaswadi ile Geriş Köyü’nün ortak hikâyesiydi bu…
Yeryüzü meskenimizde azap gün be gün artıyor. Dünyayı yönetenler şarlatanlık ve zalimlik iplerini bir oraya bir buraya çekip akıl sağlığımızın sınırlarını zorlarken ağaçlar, denizler, topraklar hayvanlar ve insanlık kavimi yavaş yavaş telef oluyor. Bu fırtınada hepimizi bir cinnet hali almış “savaşa hayır!” “adalet şimdi!” “doğa katliamlarına dur!” deyip duruyoruz. Papağan gibi bu kalıp sözleri tekrar tekrar haykırırken adalet gibi, aşk gibi, doğa gibi, hatta savaş gibi kutsal kavramların içini de boşalttığımızı fark etmiyoruz. Kendi sloganlarımız boğazımızda düğümleniyor.
Öte yandan Nuh’un Gemisi‘ni hep birlikte yeniden inşa etmezsek bu dünyada artık yerimiz kalmayacak, bunu hissediyoruz. Ama karşı karşıya kaldığımız hilkat garibesi öyle tüyler ürpertici ki nasıl nereden başlamalı bilemiyoruz. En iyisi yok olalım, insanlık olarak bitelim diyoruz. Sonra çocukların gözlerine bakıyoruz. Onların gözlerinin içi gülüyor hala. Çok uzaklardan buraya taşıdıkları ışığı görüyoruz. O ışığın bütün insanlar için verilmiş bir nimet olduğunu hatırlıyoruz. Bu kıyamet içinde o ışığı takip ediyoruz. Ve o sıra karşılaşıyoruz gemiyi inşa etmek isteyen başka canlarla. Onlar da kendi mahallesinden, köyünden, kasabasından, şehrinden, ülkesinden yola çıkmış bütün dünyayı saran bu kasırgadan nasıl kurtulabileceğimizin derdinde. Eline birkaç çivi almış biri. Halatları direkleri taşıyanlar var. Yok olmakta olan denizleri, hayvanları, toprakları, insanlığı korumaya çalışıyor elinden geldiğince, aklı erdiğince, fırsatları dâhilinde. Onlarla karşılaşmak tek başımıza olduğumuzu zanneden bizleri de güçlendiriyor. Bu ortak bir rüya diyoruz hayatı yeniden kutluyoruz.
İşte BİFED bu geminin inşasında birkaç çivi çakmak için mücadele verenleri bir araya getiren bir şölen oldu bizim için. 9-13 Ekim tarihlerinde, Bozcaada’da düzenlenen festivalde hem Bodrumlokal’in Tırhandil Ustaları ve Küdür bölümleri gösterildi, hem de ben Gaia Öğrenci Filmleri Yarışması‘nda ilk kez jüri olma deneyimini yaşadım.
Bodrum- Ezine arası 10 saat süren ve sadece 10 dakikalık mola hakkımızın olduğu çılgın bir otobüs yolculuğunu Küdür bölümümüzün başkahramanı Halil Abi’nin efsane hikâyeleri süsledi neyse ki: Sanki başka bir çağdan kalan sünger avcılığı anılarından, köyündeki arazileri hukuksuz olarak kamulaştıran RES’lere karşı verdiği mücadele sırasında tutuklanmasına uzanan…
Gaia Öğrenci Filmleri Yarışması’na seçilmiş 10 filmden biri de Hindistan’da köylerinin tam ortasına kurulan Rüzgâr Enerji Santrali’nde üretilen elektrikten yararlanamayan köylülerin hayatta kalma hikâyesini anlatıyordu. Elektriksizliğin yanı sıra ağır bir kuraklıkla da mücadele eden köyde Bhimrao adında bir köylünün toprağı ve taşları elleri ile kazarak bir kuyu açmasına tanıklık ediyoruz. Kendisine kimse inanmıyor ama o çaresizliğe karşı suyu buluyor. Koyunları dev rüzgâr tribünlerinin gölgesinde otlayan“Gökyüzündeki Köy” filmini seyrederken “Aaa işte bizim köy!” diye heyecanlandı Halil Abi. Sınır tanımayan küresel sömürü zincirinde aralarında binlerce kilometre mesafe bulunan Aagaswadi ile Geriş Köyü’nün ortak hikâyesiydi bu.
Bodrumlokal’in prodüktörü Selva’nın da dediği gibi: “BIFED’de dünyanın her yerinden farklı belgeseller seyrediyoruz, Hindistan’daki bir köyde RES mücadelesinden, aborjinleri korumaya çalışan Sırp bir yazarın hayatına kadar çeşit çeşit hikâyeler. Birileri Bolivya’da HES’lere karşı mücadele ediyor, bir bilim insanı Arjantin’de Monsanto’ya karşı. Seyrederken gözlerimiz doluyor, bazen hüngür hüngür ağlıyoruz. Bu mücadelelerin hepsi evrensel, herkes köyünü, hayatını, gıdasını, doğayı, geleneklerini, mahallesini, mültecileri sistemden korumaya çalışıyor. Bunca belgesel seyrediyoruz, neticede hepsinin konusu aynı. Sistem için biz sadece piyonuz, ölmüşüz yaşamışız onun umurunda değil. Bugünkü savaş da aynı. Gün geliyor rakam bile olamıyoruz.”
Gaia Öğrenci Filmleri Yarışması’nda gösterilen on filmi iki diğer jüri üyesi Marvin Entholt ve Lalehan Öcal ile 3 gün boyunca didik didik edip tartıştığımız için benim diğer filmleri görme şansım olmadı. Ama ben de öğrencilerin yüklendiği günümüz meselelerinin ağır hikâyelerini anlatma coşkularına tanık olduğum için coştum. Hindistan’dan Almanya’ya, Türkiye’den Küba’ya bugün sinema dünyasına yeni adım atmış bu gençlerin görüntü ve ses kalitesi konusunda ne kadar ilerlemiş olduklarını, yeri geldiğinde profesyonel belgeselcilerden daha iyi işler çıkarabildiklerini görmek beni çok sevindirdi. Fakat bunun yanında geleneksel belgesel dilinden farklı anlatım yolları deneyen ve genç olmanın heyecanı ile bu dili bir adım öteye götürmeye cesaret eden öğrenciler ile karşılaşamadım. Güzel görüntü arayışı hikâyelerin daha derinine girmede sanki bir engel oluşturuyordu seyrettiğim çoğu belgesel için. (Bu gözlem tabii ki bu 10 filmle kısıtlı, genel bir kanı çıkarılacak bir durum değil.)
Pırana adlı yine Hindistan’da çekilmiş ve aşırı tüketim çağında ürettiğimiz çöpler hakkında olan bir Fransız filmi de konusunun sertliği ve meselenin vahimliği açısından beni etkilese de kameranın bu çöplükteki insanlarla arasına koyduğu mesafeyi bir gence yakıştıramadım doğrusu. Bazı filmler tripod ile değil sallanan, şok geçiren, ağlayan, ışığı patlayan, karanlıktan korkmayan bir kamera ile çekilmeli. Hikâye anlatıcısı karakterlerine yaklaşabilmeli, dibine girmeli, onlarla nefes almalı.
Belgesel, çöp toplayarak yaşayan bu kadınlara bu çocuklara bakıp “ne kadar yazık” diye hissettirmek yerine, “bu çöpleri karıştıran küçük kızın en sevdiği müzik ile benim kızınki aynıymış” ya da “şu çöp dağının eteğinde yaşayan kadın tam da benim güldüğüm şeylere gülüyor” dedirtmeli. Çünkü onları sistemin en dibine düşmüş bizden çok uzak kişiler olarak değil de “onlar aslında biziz” diye algıladığımız zaman gerçek bir değişim için gerekli bilincin oluşacağına inanıyorum. Acıma durumunun bizi harekete geçirme kuvveti kısıtlı. İşte biz jüri olarak bu gibi şeyleri tartışırken aynı zamanda da Bozcaada gerçeğini yaşıyorduk.
Yine Selva’nın dediği gibi “Adalı olmaktan kaynaklanıyor herhalde. Burada inanılmaz bir dayanışma var. Herkes birbirini sevmek zorunda değil ama karşılıklı saygı ve nezaket insana kendini güvende hissettiren insan olduğunu, insan yerine konduğunu hatırlatan bir şey. Bu organizasyon kendi içinde kapalı bir organizasyon değil, adalıların da marifeti, hepsi bir ucundan tutuyor elinden geldiğince.”
BodrumLokal’den Kaptan Halil Aktaş gösterim sonrası katılımcılarla söyleşide
Kimi pansiyonunun kapılarını açmış festival misafirlerine, kimi lokantasının yemeklerini… Kimi şarap tattırıyor bu aile geleneğini anlatırken, kimi cebinden binlerce lira vermiş dünyanın her yerinden yönetmenler buluşsun diye. Adları önemli değil kaygıları başka çünkü. Bütün belgesel seanslarını tıklım tıklım dolduran, soru ve yorumlarıyla her filmi sahiplenen, rüya gibi bir seyirci topluluğunun yanında tabii bir de gönüllü gençler var alt yazılardan, teknik konulara, misafir ağırlamaktan sosyal medyaya kadar her şeyin tıkır tıkır işlemesini sağlayan.
BodrumLokal ekibi Kaptan Halil Aktaş, Selva Bayyurt ve Melis Birder, Bozcaada Belediye Başkanı Dr. Hakan Can Yılmaz ile birlikte
BIFED’in kurucu ve yöneticilerinin de güçlerini sadece yerelden alıp böylece tam bağımsızlıklarını koruyup çevre adına verilen bu mücadeleyi desteklemeleri, Türkiye şartlarında büyük cesaret.
Aynı insanlar adalarının doğal yapısını da koruyabilmişler. Bozcaada’da sadece iki “beach club” olması, yeni hiçbir inşaata izin verilmemesi, plastik poşet yasağı ve çöplerin yer altına alınması gibi başarılar, Bodrum’daki çevre mücadelesinin onlardan öğrenecek çok şeyi olduğunun da kanıtı.
Mesela bugün Bodrum’da uluslararası düzeyde düzenlenen en önemli organizasyonlardan 31. ‘The’ Bodrum Cup Yelken Yarışları burada yaşanan çevre katliamları adına mücadele misyonunu terk etmiş gibi gözüküyor. Bodrum Cup koyların ve denizlerin korunmasında farkındalık yaratan birçok projeye imza attığını söylüyor fakat son zamanlarda “luxury lifestyle” gibi lüks tüketim hayat tarzına özendiren büyük şirketler ile de yakın ortaklık içinde.
Bodrum’un el değmemiş nadir koylarından, doğal ve arkeolojik SİT alanı olan Kissebükü’nü imara açan Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’un sahip olduğu ETS Tur’a ait otel arazisinin imar planları Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından da onaylanmış durumda. ‘Luxury’ Lifestyle Bodrum Cup’ın bu hafta düzenlenecek Kissebükü etaplarında bu işgal planına dur demesi planlanıyormuş ama ‘sessiz’ bir şekilde. ETS turun basın ve de organizasyonun sponsorları ile önemli ortaklıkları var tabii. Rengârenk yelkenler ve batan güneş!
Nedense aklıma geçenlerde Google’ın Sicilya’da dünyanın birçok varlıklı ve ünlü isimleri ile düzenlediği iklim krizi toplantısı geldi. Bu ‘duyarlı’ temsilcilerin 114 özel jet ve mega yatlarla adaya gelmeleri ve süper lüks arabalarla etrafta dolaşmaları gibi bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedirttiriyor işte. Zengin düşmanı değiliz elbet ama galiba Bob Marley’in şu lafına daha yakınız. “Bankada milyon dolar beni zengin yapmaz. Esas zenginlik yaşamdır.” *
Bizim birinciliğe layık gördüğümüz belgeselin adı ise gencecik bir takımın eseri olan Batan Güneşin Yükselişi idi. Yaşı daha yirmileri yeni bulmuş yönetmen Julie Höstle, Atlantik Okyanusu‘nun ortasında, uzak bir Portekiz adasında yaşamı korumak için verilen mücadeleyi anlatıyordu. Şehirlerin artıklarından bu kadar uzak olmalarına rağmen plastik parçaları yedikleri için hastalanan ve ölmekte olan deniz kuşlarını tedavi eden ada sakinleri vardı belgeselde. Ve yaptıkları ameliyatlarla kuşların midelerindeki polietilen parçalarını tek tek çıkaran iki genç kadın haftalarca süren bakımdan sonra bu kuşları yeniden denize bırakıyorlardı. “Hadi bebeğim geç dalgaları” diyordu Yasmin. “Ben senin için uçamam. Hadi hadi çırp kanatlarını aş dalgaları. Evet evet işte böyle.”
Doğaya yeniden kavuşan kuşlar biraz sersemlemiş gözükse de uçmayı başarınca öyle bir mutluluk dalgası yayılıyordu ki gözlerinden, işte bu mutluluğun rüzgârı dolduracak mutlaka Nuh’un Gemisi’nin yelkenini de.
* Doğaya, açık ara en fazla zararı varlıklı insanların verdiği, yapılan bilimsel araştırmalarla kanıtlanmış durumda. Bu konuyla ilgili bir de video var.
‘Kimlikler, yalnızca yok olanın değil, kendi varlıklarının da travmatik tezahürleridir. Onların yoklukları hayaletsi varlıklar olarak kalanların bağrında yaşar. Kimlik yokluğun varlığıdır. Varlığın yokluğudur.’
Günümüzün kentleri, insan yerleşimleri bir taraftan göçlerle yeni vatandaşlar kazanırken, diğer bir taraftan da nüfuslarının büyük bir bölümünü savaşlarla, kırımlarla kaybettiler. Günümüzde toplulukların yerle olan ilişkilerinin, bağlarının hala şiddetle, zorla koparıldığı ya da kimlik aidiyetlerinin değiştirilerek korunmaya çalışıldığı görülüyor.
Yaşanan şiddetin karşımızdaki örneği İstanbul. İstanbul’un kadim bir topluluğu olan Rum nüfusun 1955 ile 1975 yılları arasında 20’de bire (yüzde beşe) düştüğü biliniyor. Rumların (yüzde doksan beşinin yok olmasında) devlet eliyle yönlendirilen saldırıların, tecavüzlerin, gaspların olduğu biliniyor. Lozan Anlaşması’na aykırı olarak gerçekleştirilen ‘64 tehcirinde de örneğin hiç birinin hakkında bir soruşturma, mahkumiyet olmadan gönderildikleri… Günümüzde İstanbul’da kalabilen Rum topluluğunun ölüm/doğum oranı 7’ye 1. Bu bir kırımdır, bir yok oluştur. Binlerce yıllık Rum topluluğunun izleri şehrin entelektüel ve kamusal hayatından silindi.
Buna karşılık şehirlerinin, var oldukları bölgelerin dışına zorla itilen bu topluluklar kendilerini hala atalarının yaşadıkları yerlerle adlandırıyorlar. Dağılmış oldukları yerlerde anılarını, ilişkilerini korumaya çalışıyorlar. Tıpkı yeni gelenler gibi.
Şiddet, mevcut olanı da temsil edileni de yok eder
Benim bu yazıda tartışmak istediğim soru şu: İçinde yaşadığımız şehirlerdeki bu fiili ve travmatik durum dikkate alınmadan, yalnızca görünür olan ya da şiddet, kırım yoluyla şekillendirilmiş koşullar üzerinden hakları konuşmak, tartışmak mümkün mü? Şiddet, kırım dikkate alınmadan, mevcutlar üzerinden politika yapılabilir mi?
Şiddet içinde ve yoluyla gerçekleşen temsil biçimleri, hak mücadeleleri her zaman aldatıcıdır.
Demokrasinin ve hakların geliştirilmesine izin vermez. Kırıma uğramış, şiddet görmüş şehirlilerin unutulması, ya da gözden uzak tutulması, yalnızca koşulların sürmekte olduğunu ya da başkalarının da şiddet görmekte, izlerinin silinmekte olduğunu gösterir.
Yaşanan kırımların ardında yalnızca anlaşmazlıkların, karşıtlıkların olduğunu düşünmek hatalı olabilir. Çünkü şiddet, kurumlar, aygıtlar, maddi pratikler içinde tekrarlanan, süreklilik taşıyan bir özelliktir. Karşıtlıklar arkasında hakları sürekli askıya alan ve eşitsizlik, şiddet yaratan bir iktidar aygıtını gizler. Bu nedenle yok edilenlerin, kırıma uğrayanların, izleri silinenlerin haklarının temsilinin demokrasinin temel konularından biri olduğu söylenebilir. Bu arayışın en az günümüz politikasına anlam kazandıran mevcutların temsili problematiği kadar önemli olduğunu da. Şiddet dikkate alınmadan politika yapılamaz, çünkü şiddet mevcut olanı da temsil edileni de yok eder, kırıma uğratır.
Yok olandan geriye kalanlar
Şiddetin sonuçlarını idrak etmek için şehirlere bakmak yeter. Yok olanlardan geriye ne kalır? Kalıntılar, anılar, binalar, izler… Bunlar yokluğun izleridir. Ama bunların aynı zamanda mevcut olanların kimliğinin travmatik dönüşümüne işaret ettikleri de söylenebilir. Bir de var olanların temsilinin var olmayanların temsiline bağlı olduğunu. Şehirlerin kaybolan vatandaşlarından geriye kalanlar, yaşayanların zihninde benzer bir eksiklik, kışkırtıcı bir yarık açarlar. Koşullar imgenin kaybına yol açmıştır, her iki tarafında da. Hem varlığın, hem yokluğun tarafında. Bunlar kimliğin temsilinin imkansızlığını gösterirler: Varlığı yokluğa, yokluğu varlığa dönüştürdüğünü.
Kimlikler, yalnızca yok olanın değil, kendi varlıklarının da travmatik tezahürleridir. Onların yoklukları hayaletsi varlıklar olarak kalanların bağrında yaşar. Kimlik yokluğun varlığıdır. Varlığın yokluğudur. İmleyenin başka bir imleyenle imlenmesi, imleyene dair bir eksiklik yaratır, tıpkı bir imleyenin imlediğini sürekli doldurulması mümkün olmayan boşluk haline getirmesi gibi.
Bu eksikliği kavramaya çalışmaktan vazgeçildiğinde kimlik bir enkaza dönüşür.
Geriye ne kalır? Arendt’e göre yalnızca “anadil”. Peki “anadil” nedir?
“Anadil” hem konuşulan, hem de konuşmadan önce var olan bir dildir. Ama “anadil” karmaşık bir şekilde gerçekleşir: Eğitim aygıtları ve kurumlar tarafından askıya alınmıştır. Sözün içinde gerçekleştiğini varsaydığımız dil, birey ötesi oluşumun üzerinde kurgulanan bir şiddet pratiğidir. Bu bir “grammatica”, yani ölü bir dil haline gelmiş bir dildir. Bireyler tarafından deneyimlenen ve resmi kurumlarca öğretilen. Bunlar birbirine karışır ve iç içe girer. Bu yüzden kullanıcısı olan anadiller de tıpkı kullanıcısı kalmamış dillere benzerler. Yok olan kimlikler var olan kimliklere bağlanır. Var olan kimlikler de bu nedenle yok olanların, kendisini var ederken yok ettiklerinin de izlerini taşır. Böylece yok olan, silinen varlığını kanıtlarcasına yok edenin iradesinin içine gizlenir. Yok etme eylemi, yok edilenin varlığını kanıtlamak gibi bir tezat yaratır. Şiddetin paradoksu da buradadır: Dilden başlayarak kimliğe hakim olmak, kimin vatandaş sayılacağını, kimin sayılmayacağını tanımlamak güçlü bir politik irade sergilemek gibi algılanır. Oysa bu askıya alma işlemi politik bir boşluk yaratır: Şiddetin merkezindekiler sahip çıktıklarını zannettikleri imgelerin yok oluşuna hizmet ederler. Kimlikler inşa edildikçe enkaza dönüşür.
Bu eksiklikten, imge kaybından hareketle, var olmayanın varlığının araştırılmasının, deneyimlenmesinin şiddeti ve iktidarı dönüştüren bir özellik kazanabileceğini düşünüyorum. Bu enkazın parçaları ancak şiddetsiz, iktidar dışı yollarla birleştirebilir, çoklu bir yapım haline getirilebilir. Bu travmatik enkaz ancak şiddetsizlik politikaları ile canlanabilir. Şiddet merkezli olmayan, seküler bir politika, temsilin imgelerle etkileşimini, ilişkisini değiştirerek, onlara hayat katarak, ölmüş olanı canlandırarak bu kırığı onarabilir.
Sekülerleşme meselesi bir sonuç değil, sürekli ve sınırsız bir şekilde kırılanı onarma, eksikliği aşma çabasıdır.
‘Toplam avcı sayısının olması gerekenin 10 katı üzerine çıkmasına hiç müdahale etmeyenler şimdilerde çeşitli projelerle aynı balıkçıların ekonomik kaybını gidermek için zihni sinir işlere imza atıyor.’
Konu ile ilgili ilgisiz hemen herkesin -en azından denizle bir şekilde bağlantısı olanların- bildiği ya da duyduğu bir mesele var: Yabancı/İstilacı türler. Kimi balon balığıyla, kimi aslan balığıyla, kimi arı balığıyla, kimi katil yosunla, kimi ise ıskarmozla birlikte ya anmış ya da duymuştur. Böyle yüzlerce yabancı/istilacı tür denizlerimizde gün geçtikçe yayılmakta ve daha kuzeye doğru ilerleyişini sürdürmekte. Bazı tahminlere göre Türkiye sularına her ay bir adet yabancı tür giriş yapıyor. Ana giriş lokasyonu ise Süveyş Kanalı. Bunun yanında gemilerin balast sularıyla ve gövdelerine tutunmak suretiyle gelenler de var. Nadir de olsa akvaryumlardan kaçarak (Caulerpa/katil yosun gibi) ya da birileri tarafından bırakılmak suretiyle (geçtiğimiz günlerdeki Fenerbahçe balığı haberi gibi) de Akdeniz’e giriş yapanlar mevcut. Sonuç itibariyle hepsinin yer değiştirmesinin ana nedeni insan faaliyetleri. Yani insanların faaliyetleriyle yer değiştiren ve rekabet güçlerinin yüksek olması nedeniyle de girdikleri yeri istila eden bu türleri, istenmeyen balık (pesca non grata) ilan eden de yine insan.
Kendi yarattığıyla mücadele etmek
İnsan eliyle yapılan tahribatın sonucu olarak bir yerden başka bir yere göçen bu canlıların, yeni geldikleri habitatı derinden etkilemelerinin önüne geçilmesi neredeyse imkânsız. Çünkü doğa dinamik yapısı itibariyle ortamdaki değişime göre kendini yeniden düzenleyip bir denge haline gelmeyi bir refleks olarak gerçekleştiriyor. Bu denge bize göre kötü ya da iyi olabilir. Hatta çeşitlilik de yok denecek kadar azalabilir ancak sonuçta denge dengedir. İnsan müdahalesi ile eski haline döndürülmesi başka felaketlere neden olabilir. Bunun en iyi örneği sudak balığı. Balıkçılar kâr etsin diye getirilip neredeyse tüm iç sulara bırakılan sudak balığı en nihayetinde tüm ekosistemin çoraklaşmasına neden oldu. Bunu çözmek için yine başka bir balıkla müdahale etmeyi marifet zanneden yetkililer ise şimdi olayı hatırlamıyor bile. Hatta hiç ders almamış gibi hala kendi yarattığımız bir kavram ile mücadele etmeyi sürdürüyorlar.
Son dönemlerde özellikle Akdeniz kıyılarımızda yoğun olarak gözlenen balon balığı sürüleri de bu durum için iyi bir örnek olabilir. Balıkçıların satamadıkları için sevmedikleri bir balık olan balon balığı Akdeniz’de dört farklı tür (Lagocephalus sceleratus, L. spadiceus, L. suezensis ve Torquigener flavimaculosus) ile yaygın olarak temsil ediliyor. Ancak 10 farklı balon balığı en az bir kere rapor edilmiş. Bunların birçoğu da aynı türün yanlış teşhisinden ibaret. Bu dört türden bir tanesi oldukça küçük ve belgesellerde severek izlediğimiz balıklardan (T. flavimaculosus). Dişisi için deniz dibinde sanat eseri inşa eden bir aşk budalası. Ama para etmediği için bu özelliği kimseyi ilgilendirmiyor. Diğer üç tür ise toksik etkisi olan bir tür zehir barındırıyor. Yenmesi, satışı ve hatta karaya bile çıkartılması bile yasak. Ancak bir şekilde rekabet gücü yüksek olduğu için sayıları gün geçtikçe artıyor.
İklim değişikliği göçü artırıyor
Bu türlerin Akdeniz’e girmesinin en önemli nedeni Süveyş Kanalı. “Kanal açıldı hadi biraz da oraları gezelim” diye bir durum söz konusu değil tabii. İklim değişikliğiyle beraber meydana gelen deniz suyu sıcaklığı artışları, daha kuzeydeki denizleri daha güneyde yaşayan canlılar için daha yaşanabilir hale getiriyor. Bu durum da yukarı denizlere doğru göçü arttırabiliyor. Kızıldeniz ve hatta Pasifik orijinli (indo-pasifik) türlerden kanalı kullanarak Akdeniz’e giren türlerin çoğu için bu durumun gerçekleştiğini söyleyebiliriz. İşte Süveyş Kanalı’nı bu şekilde kullanarak Akdeniz’e giren türlere Lesepsiyen/Eritreyan türler bu olaya da Lesepsiyen/Eritreyan göçü deniliyor. Küresel iklim değişikliği de bu göçlerin şiddetinin artmasına neden oluyor. Üstüne bir de Süveyş kanalının genişletilmesini ve ikinci bir kanal açılmadan önce var olan tuzlu su bariyerlerinin kalkmasını da eklerseniz neden bu kadar çok balığın Akdeniz’e göç ettiğini de anlarsınız. Bu tarz göçleri gerçekleştirebilen türlerin ortak özelliği de rekabet güçlerinin çok çok yüksek olması. Bu türler, girdikleri alanı kısa süre içerisinde işgal edebiliyorlar. Akdenizdeki durum da tam olarak bu!
Denizdeki bilindik yerli türlerinin yerini alarak balıkçılık faaliyetinin karlılığını da düşürüyor. İşte bu nedenle mücadele edilmesi gerekiyor. Ancak nasıl olacağı muamma. Kimisi balıkçılara yakaladıkları miktar kadar ödül para verelim diyor, kimisi görüldüğü yerde imha edilsin diyor kimisi de yakalanıp gübre yapılmak üzere devlet tarafından satın alınsın diyor. Hatta yakalayıp Japonlara satalım onlar yer diyen bile var. Kimse bahsedilenin bir canlı olduğunu ve insan faaliyetleri nedeniyle buraya geldiğini söylemiyor. Çünkü para kazanmak daha önemli. Toplam avcı sayısının olması gerekenin 10 katı üzerine çıkmasına hiç müdahale etmeyenler şimdilerde çeşitli projelerle aynı balıkçıların ekonomik kaybını gidermek için zihni sinir işlere imza atıyor.
Diğer bir örnek de Aslan balığı (Pterois miles). Dokunanın canına okuyan bu balık da Süveyş kanalı yoluyla Akdeniz’e giriş yapmış. Özellikle kıyısal bölgelerde kayalıklarda kolaylıkla görebileceğiniz türden. Zehirli ve para etmiyor o sebeple pek de sevilmiyor. Mesela vatozların da zehirsiz olup para etmeyeni sevilmiyor. Yerli olanı da öyle. Yani para etmiyorsa sevilmiyor. Bakmayın siz öyle ekosistemin korunması vb. isimlerle yapılan “mücadele” projelerine. Hepsinin ortak noktası para etmeyeni bertaraf etmek. Ancak para eden yabancı istilacı türlerle mücadele etmek kimsenin aklına gelmiyor. Daha henüz iskarmoz (Saurida lessepsianus) ile mücadele edeni duymadım ya da iskarmoz balığından şikâyet eden balıkçı görmedim. Çünkü para ediyor. Ya da nil barbunu (Upeneus pori) için mücadele projesi gerçekleştirildiğini duymadım. Diğer yerli barbun türlerinin üzerinde oluşturduğu rekabet baskısı pek kimsenin umurunda değil.
Tüketim ve kar hırsı
İnsan faaliyetleri sonucu meydana gelen değişimlere, yine insanların tüketim ve kar hırsına hitap eden yaklaşımlarla müdahale etmeye çalışmak konuyu anlamamak ile eşdeğer. Aslında bu yabancı olanı istilacı diye tanımlayıp üstüne bir de mücadele etme anlayışının insan ilişkilerinde de bir karşılığı söz konusu. Mültecilere karşı olan nefret söylemi de benzer kodlardan besleniyor. “bunlar geldi iş yapamaz olduk” “bizim gençlerimiz ölürken bunlar burada keyif çatıyor”, “hiçbir faydaları yok” vb. söylemleri birebir yabancı istilacı türler ile ilgili yapılan değerlendirmelerin (mücadele etme temelli) neredeyse hepsinde bulmanız mümkün.
Mültecinin para kazandıranı, köle gibi kullanılanı ve ortalarda pek görünmeyeni kimseyi rahatsız etmezken, ortalıkta görüneni ve sizi “rahatsız” edeni için çok fazla gürültü koparılıyor. Onlar, gönderilmesi ya da ortalıktan kaybedilmesi gereken topluluklar olarak nitelendiriliyor. Her ne kadar geliş sebebi bağlı bulunduğun sistemin yanlış politikaları olsa da. Çünkü sisteme yüksek sesle karşı çıkmak bedel isteyen bir durum. Oysa mülteciye yüklenmek, saldırmak ve ona nefret kusmak bedeli olmayan ve hatta ödülü olan bir yaklaşım. Bu durum tabii ki böyle iki kelimeyle ifade edilip özetlenebilecek bir mevzu değil. Üzerinde derin araştırmaları hak eden bir olgu. Özellikle çevre problemlerine yaklaşımdaki kültürel kodların ve bariyerlerin etkisi ciddi bir araştırmayı hak ediyor.
Nedenlerin ortadan kaldırılması için herhangi bir çaba harcamadan sonuçları ortadan kaldırmak için uğraşmak hem kolay hem de palyatif çözümler doğuruyor. Günü kurtaran yaklaşımlar sorunun sadece daha da çetrefilleşmesine yardımcı olur. Hele ki bir de bunu doğal ekosistemin ister istemez bir parçası olmuş türlerle mücadeleye indirgersek ortaya çıkacak sonucun altında kalmamak mucize haline gelir. Doğadaki tüm olumsuz değişimlerin ve olayların tek sorumlusu insan. Eğer bir mücadele edilecekse bu, ancak insan ve onu temsil eden araçlarla olmalıdır.
Bu cânım ağaç zeytingiller (Oleaceae) familyasından, her daim yeşil, 10 metreye kadar boylanabilen, yaygın tepeli, sık dallı bir ağaçtır. Dişbudak ve yaseminle yakın akrabadır. Meyvesi yenir, değerlidir; besin ve sağlık değeri yüksek, kaliteli bir yağ elde edilir.
“Akdeniz mutfağının bu mucize yağı, kolesterolle mücadeleden kansere karşı bedeni güçlendirmeye, bağışıklık sistemini desteklemeden mide ve bağırsak fonksiyonlarını iyileştirmeye kadar pek çok konuda size yardımcı olur.
Reflü olasılığını en aza indiren yağların başında zeytinyağı geliyor. Mide ülserine yol açabilen “helikobakter” isimli mikropların midede üremesini de bu yağ engelleyebiliyor.
Zeytinyağında eklemlerde iltihabi değişimleri azaltan, ağrı sorununu baskılayan bazı maddelerin bulunduğu da biliniyor. ıyi kolesterol HDL’yi azaltmadan kötü LDL’yi düşüren tek bitkisel yağ da zeytinyağıdır.”
Her ne kadar latince adı Olea europaea, yani Avrupa Zeytini ise de; Akdeniz Havzası’nda (Portekiz’den Doğu Akdeniz ülkelerine), Arap Yarımadası’nda, güney Kafkaslar’dan İran Platosu’na ve Asya’da (kıtanın güneyinden doğu Çin’e kadar), hatta Kanarya ve Reunion Adaları dahil geniş bir yayılım gösterir. 50bin yıllık bir geçmişi olduğu düşünülen zeytinin en az 4000 yıldır (evcilleştirilmiş) tarımı yapılmaktadır. Ayrıca, iklimin elverişli olduğu coğrafyalarda, ABD’den Arjantin’e, Japonya’dan Avustralya’ya kadar pek çok ülkede de yetiştirilmektedir.
Türkiye’de Akdeniz, Ege, Güney Marmara bölgeleri başta olmak üzere, Trakya’da, Çoruh Vadisi’nde, Mardin’de ve hatta Kütahya ile Eskişehir arasındaki dar bir bölgede de zeytin yetişir.
“Antik çağdan beri Anadolu’da varlığını bildiğimiz ve günümüzde de hem yağlık hem de sofralık olarak üretilen zeytinler: Akzeytin, Ayvalık, Büyük Topakulak, Çakır, Çelebi, Erkence, Halhali, Halhali Çelebi, Hamza Çelebi, Kan Çelebi, Kara Yaprak, Su, Kilis Yağlık, Küçük Topak Ulak, Memecik, Memeli, Meshabi, Meski, Otur, Sarı Ulak,
Sadece yağlık olarak üretilenler: Beyaz Yağlık, Elmacık, Erdek Yağlık, Kaba, Hurma Karaca, Hursuki, İri Yuvarlak, Mavi, Melkabazi, Nizip Yağlık, Samanlı, Samsun Yağlık, Sarı Yaprak, Silifke Yağlık, Sinop-1, Şam, Yağlık Sarı, Yamalak Sarısı, Yerli Yağlık, Yuvarlak Çelebi, Yün Çelebi, Zarazi, Zoncuk…
Sadece sofralık olarak üretilenler: Artvin Butko, Tire Çekişte, Midilli Çekiştas, Çilli (Şirince Moru) Selçuk Dilmit, Domat, Edincik Su, Fethiye Sıpası, Ödemiş Eşeği, Milas Eşeği, Tekirdağ Eşeği, Gemlik, İzmir Sofralık, Mardin Kalembezi, Karamürsel (Yalancı Kalamata), Kiraz, Maraş No-7, Samsun Salamuralık, Sarı Haşebi (Antakya Çerezlik) Saurani, Sayfi, Tekirdağ Siyah Salamuralık, Şam Hurması, Taşarası (Aydın-Kuşadası), Tavşan Yüreği, Akhisar Uslu, İzmir Uslu, Tekir
Yabani zeytin ağacının, yani Delice’nin, bol bulunduğu ve sık ormanlarının parçası olduğu Küçük Asya’da doğduğu düşünülür. Suriye’den Yunanistan’a, Anadolu üzerinden yayıldığını savunanlar kadar; anayurdunun Mısır, Etiyopya, Atlas Dağları ve hatta Avrupa’nın kimi bölgeleri olduğunu savunanlar da bulunur. Zeytinin yayılmasında insanın etkisi büyüktür.
Günümüzde Lübnan’ın, Suriye’nin güneyinin ve İsrail’in kuzeyinin bulunduğu topraklarda yaşayan Fenikeliler’e dair ilk kayıtlar MÖ 3000’e kadar gitmekte. Deniz ticaretinde öncü bir halktı, Fenikeliler. Gittikleri her yere zeytin, zeytinyağı, incir, ceviz, badem, nar, erik, hurma, kayısı, kavun, balkabağı, şarap gibi ürünleri; bakır, demir, gümüş, altın gibi madenleri; Sedir ağacından keresteyi; fildişi ve camdan sanatsal nesnelerini; yün, keten, pamuk ve ipekten kumaşları götürdüler. Ancak zeytin, zeytinyağı ticareti yapmakla yetinmediler. MÖ 16’ıncı yüzyılda önce Ege adalarında; ardından 14 ve 12’inci yüzyıllar arasında Yunan anakarasında zeytin ağacını yaygınlaştırdılar. MÖ 11’inci yüzyılda ise İber Yarımadası’na kadar bu ağacı taşıdılar.
Zeytin ağacının Akdeniz havzasındaki doğal dağılımı.
İber Yarımadası’na varmasından yaklaşık 2500 yıl sonra, Amerika kıtasını keşfeden(!) İspanyollar da zeytin tarımını, Akdeniz sınırlarının ötesine yaydılar (1492). Arauco tipi ilk zeytin ağaçlarını Seville’den Batı Hint Adaları’na, oradan da Amerika kıtasına taşıdılar. 1560’dan itibaren Meksika’dan Peru, Şili ve Arjantin‘e uzanan bir alanda zeytin tarımı yapılmaya başlandı.
Fenikeliler zamanında Doğu Akdeniz’e özgü sayılabilecek zeytinin bugün artık son derece geniş ve çeşitli bir coğrafyası var. Aşağıdaki haritada yeşilin farklı tonlarıyla işaretlenmiş tüm alanlar, az ya da çok, zeytin tarımı yapılan bölgeler.
2017/18 sezonu, Dünya zeytinyaği üretim haritası –MapPorn
Binyıllardır “kutsal” olarak nitelendirilir, zaferin, adaletin, barışın da sembolü olmuştur.
Barışı temsil etmesinin sebebi belki de Hz. Nuh’un tufanın bitip bitmediğini, karanın kuruyup kurumadığını anlamak için yolladığı güvercinlerden birinin, nihayet birinin, gagasında bir zeytin dalıyla dönmüşlüğü olabilir.
Tanrı’yı kızdıran ve tufanla sınanan insana uzatılan bu zeytin dalı, barışların ilkidir.
Zeytin dalı savaşın değil, adaletle kazanılmış zaferin simgesidir. Antik Yunan’da spor yarışmalarında galip gelene verilirdi. Olimpiyatları düşünün. Sporcuları. Antik Yunan eserlerini gözünüzün önüne getirin, muzaffer sporcuları… başlarını zeytin süsler. Her daim yeşil, her daim üretken, kökleri derinde, yemişi besleyici bir ağacın dallarından yapılma bir taç süsler anca, haysiyetli bir başarıyı.
Ama meyvesiyle, yağıyla, odunuyla düşünürseniz aynı zeytin ağacını, yüzlerce yıl yaşayan haliyle hem de, elbette zeytini bolluk ve bereketin de simgesi sayarsınız. Bolluk ve bereketin barıştan başka zamanda var olamayacağını düşünürsek bu defa da zeytini barışın simgesi sayabiliriz. Haysiyetli zaferlerin en görkemlisi barıştır, evet.
“Barış oyunu 421’de Dionysia Şenliği’nde sahnelenir ve ikinci olur. Sahnelendiği dönemde savaş başlayalı on bir yıl olmuştur. Kleon oyundan birkaç ay önce savaşta öldürülmüştür fakat buna rağmen oyunda tüm yıkımın sebebi Kleon olarak gösterilir. Ancak Trygaios ile Hermes arasındaki bir diyalog Aristofanes’in farklı düşüncelerini gösterir. Hermes’in “tüm yıkım Derici (Kleon’un mesleği dericilikti) yüzünden oldu” demesinin üzerine Trygaios da: “Öyle söyleme Hermes, bırak adam yattığı yerde huzur içinde uyusun ne de olsa artık bizim değil sizin dünyanıza ait.” der. Kleon’un yerine Hyperbolos geçer.
Barış komedyasının kahramanı Trygaios (bağ bozucu demektir), Dikaiopolis gibi köyden şehre göç etmiş bir kişidir. Savaş yüzünden bağlarını bırakmış, Atina’nın işsiz, yoksul insanları arasına katılmıştır. On üç yıldan beri Atina’nın çektiklerini gören Trygaios artık dayanamaz, durumu kurtarmak için yeryüzünde her girişimin sonuçsuz olacağını bildiği için göğe çıkıp tanrılardan hesap sormaya karar verir. “Etna osurganı” adı verilen bir böcek besler. Barış komedyası böyle başlar. Ama Trygaios göğe varınca tanrıları orda bulamaz ve Savaş’ın Yunan devletlerini bir tane havanın içinde sürekli dövdüğünü görür. Hermes ile karşılaşır, Savaş’ın Barış tanrısını bir mağaraya hapsettiğini öğrenir. Daha sonra bütün Yunan şehirlerinden oluşan bir koroyu çağırır ve Hermes’i de ikna edip Barış’ı tutsak olduğu yerden bereket ve şenlik tanrılarıyla beraber çıkarırlar. Buradaki repliklerde Trygaios Spartalıların Barış’ı çekmek için ne kadar çok uğraştıklarını ve Barış’ı ne çok istediklerini söyler. Sonra da bereket tanrıçası Opora ile evlenir ve şenlik tanrısını da eğlenmeleri için meclis üyelerine teslim eder. Oyun tarlalarına, bağlarına dönmesi ve bütün Atina köylülerinin bolluğa kavuşması ile sona erer.”
Zeytin dalını fakat, güvercinin gagasında barış sembolüne çeviren tüm bu gelenek, bu kültür değil sadece, belki biraz da Pablo Picasso’dur. Doğru zamanda, doğru yerde durabilmiş eril bir muhabbetten de geçse hikayenin bize uzanan yolu, bugün barış umudunu güvercinle birlikte yüklenir zeytin dalı.
Pablo Picasso’nun barış kuşları.
Zeytin!
Evleri ısıtan, herkesi besleyen, ibadethaneleri aydınlatan, bolluk ve bereketin, zaferin, kurtuluşun, barışın simgesi bir ağaç, kutsal değil de nedir?
Zeytin Z’dir.
Alfabenin son harfi.
Yunancada Zeta.
“Dünyanın en eski alfabelerinin ana harfleri doğal olarak tarım toplumunun izlerini taşır” diyor Artun Ünsal, Ölmez Ağacın Peşinde’de; “‘Alfa’ (Alpha) öküz, ‘beta’ (Beth) ev, ‘gama’ (Gamal) deve ve ‘zeta’ (Zai) zeytini simgeliyordu.”
Z, yani zeytinin simgesi, yani Ölümsüz.
Baş ucu kitaplarımdan Boğaz Derdi’nde Ahmet Uhri bu harf yumağından ördüğü ilmiklerle Costa Gavras’a kadar taşır okuyanını, 1969 yılında Vassilis Vassilikos’un romanından uyarladığı filme; faşistlerce öldürülen ancak “ölümsüz” bir komünist milletvekiline…
Sonradan Pablo Neruda’nın “zeytin tenliydi” diye betimleyeceği Federico Garcia Lorca’nın hikayesi de faşistler ve zeytinle çakışanlardan:
“İspanya İç Savaşı’nın başlamasından kısa bir süre sonra, onu güvenli bir yere kaçırmak isteyen dostlarına, “Ben bir şairim, şairleri öldürmezler” demiş. Sonra 1936’da Granada’da evinden “Şöyle bir yürüyelim” diye alınıp bir zeytin ağacının altında kurşuna dizilmiş… Bugüne kadar nereye gömüldüğü bulunamamış.”
Zeytin kutsaldır. Hatta kutsal, zeytindir.
Antik Yunan’da tanrı ve tanrıça heykellerinin mermerin yanı sıra zeytin ağacından da yapılmışlığını zeytinin çokluğuna vermeyin. Yüzlerce, binlerce yıl yaşayan ve meyve veren bir ağacın karşısında ölümlü, muhtaç bir varlık olarak insanı hayal edin. Zira biz buyuz, kutsal ekoloji bize yerimizi öğretendir, kutsiyet atfettiğimiz doğa bizi var edendir. “Kutsal” kitaplar tanrıyı yeryüzünden silip attığından bu yana gün yüzü görememişliğimizin izini belki zeytinin kutsallığında bulabiliriz.
Zeytine dair hikayelerin ardı arkası kesilmez, bir kez başlarsak. Bu konuda kütüphanenizde olmazsa olmaz bir çalışmadan bahsedip daha çok okumanıza, efsanelerde, kutsal kitaplarda, şiirlerde, romanlarda, resimlerde, mozaiklerde, vazolarda, kolyelerde, paralarda zeytinin izini aramanıza cesaret vermek isterim;
Efsane bu ya, yasak meyveyi yediği için cennetten kovulan Adem (ve elbette Havva), ölümün yaklaştığını hisseder ve Tanrı’dan af dilemeye karar verir. Oğlu Şit’i duasını, dileğini iletmesi için cennet bahçesine yollar. Şit’in duasını alan melek ona üç tohum verir. Şit’e bu tohumları saklamasını, babası öldüğünde onu toprağa gömmeden önce ağzına yerleştirilmesini söyler. Zaman efsanelerde tanımsız. Adem kısa süre sonra ölür. Şit babasını gömerken ağzına verilen üç tohumu yerleştirir. Bu tohumlardan üç ağaç yeşerir; zeytin, sedir ve servi.
İlk ve ölümsüz ağaç zeytin sahiden de binlerce yıl yaşayabilir. Sadece Ayvalık’ta 81 anıt ağaç olduğundan geçen yazımda bahsetmiştim, yani yaşı 1000’in üzerinde olan. Biz sadece üçer beşerden on yılımızı ömür niyetine konuşurken, bu ağaçlar Türkiye Cumhuriyeti ne ki, Osmanlıyı görmüşler, Bizansı bilirler. Kutsallıkları, biraz da bundan gelir. Ailenin en yaşlısı gibi. Bilge varlıklara gösterilmesi beklenen hürmet gibi.
Bilinen en yaşlı zeytin ağacını merak ettiniz mi?
Wikipedia.
Bilinen en eski zeytin ağacı, büyük ihtimalle, Girit’te, Ano Vouves köyünde bulunan bir zeytin ağacı. Bir ölçüme göre 2bin, bir başka ölçüme göre 4bin yaşında. Bir diğer ihtimal de, bilinen ve meyve veren en eski zeytin ağacının Nuh’un Kızkardeşleri adıyla tanınan ağaçlar olabileceği. Lübnan’da, Bcheale kasabasında bulunan bu ağaçların yaşının 5 ila 6bin olduğu iddia ediliyor.
Yaşını bilmediğim ancak bir vesile ile kutsalı anlatmam gerektiğinde, sözcükleri bırakıp misafirimle beraber yanına yürüdüğüm bir ağaç da evimden az aşağıda, köyümde. Böyle nicesinden kopuk yaşamamız sebep tuhaf kutsal beton ve plastiğe düşkünlüğümüze.
zeytin kara ben kara
zeytine vermem para
gel yarim buluşalım
11’e çeyrek kala
Geçen hafta anlattım, iki güne gelecek tayfa diye. İki günden uzun sürdü zira zeytin sahibi Sacettin abi yağmur istedi beklesin. Tayfa erken girmek ister, mal sahibi ağırdan alır, anca dün akşam gelebildiler. Gecenin karanlığında, henüz sadece süpürülmüş ve iki yıldır içine girilmemiş (geçen yıl zeytin yoktu, tayfa gerekmedi) bir damda yatmayı istemedi kadınlar belli, sokağa kurdular yataklarını.
İki saatten fazla sürdü, önce elektrik bağlandı, sağı solu kontrol edildi damın. Ardından bizim evden ağaca, orada öteye, ocağa bir ip çekilip ilk çadır kuruldu. Bu çadır çocuklara.
Bir ip de sokakla aralarına gerilip üzerine duvar yapsın diye kumaş serildi.
Bitmedi, yerlere önce kalın plastik örtüler, üzerlerine de şilteler atıldı. Polar battaniyeler çıktı, paylaşıldı. Arada kadınlardan birinin “evim evim güzel evim” dediğini duydum. Yerleştiremeden, onun şen tınısına bir tuhaf hüzün kendim ekleyerek. Çocuklar arada çığlıklı oyunlar oynarken arada babalar kucaklayıp gezdirdi en küçüklerini. Arabaların farları altında kurdular düzeni.
Sabah 7 gibi hala uyuyorlardı, dün akşam geldikleri giyisileriyle yorganlarının altında. Anca 9 gibi başladılar güne. Kadınlar plastik leğenlerde alçı kardılar, damın çatlaklarını onardılar içeriden. Hortum bağlandı, yıkandı yerler. Vakittir, “hoşgeldin” diyeyim artık dedim ben de. Kadınlar gülümsedi, “aa sen burada mısın” diye. Hal hatır selamlaştık. Altı aile gelmişler! Adamlar gitmiş bile zeytine. Kadınlar ve çocuklar ev kuracaklar. Çocuklara baktım, bir de minik bebe var kucakta, dün gece gördüğüm. Bilmişliğim tuttu, okul işini sordum. Onlar da bilmediklerinden değil, belki arıza çıkartmamak için, belki de sahiden yol yöntem niyetine, “kim bakar ki” dediler. Muhtar elbette. Konuştuk, yazdırsınlar inşallah. Bizim yandaki evin, Konukevi’nin önüne çardak için izin istediler. Yerini seçtik, sanki sindirip de içime hayır diyebilirmişim gibi “ama düzgün kurun ne olur” dedim. İşleri çok zor. Bir çay ikram ettiler, asıl ben edeydim dedim. Az oturdum. Eve döndüm. Yavaş yavaş taşıdılar, tüm gün boyu o dışarıdaki yükü, içeriye. Çamaşır makinası dışarıda kalacak, erkekler gelince çanak yukarıya takılacak, işte sana #homesweethome!
Yediğimiz, içtiğimiz kimlerin terinden mamul, kimlerin kısmetsizliğiyle örülü bilesiniz. Mevsimlik işçiler bunlar. Benim hemen yanımdaki binada Ocak sonuna kadar kalacaklar. Onların alanını genişletebilmek için biz tek kapı kullanmaya başlayacağız. Çamaşırlarını, yemeklerini, sohbetlerini sokakta yapacaklar. Soğuklar ilerleyince ekstra çadırlar kuracaklar 40-60 metrekarelik alana. Yıkadıkları çamaşırı toplayamadan yağmur yağacak üzerlerine. Dün geceki neşeli sesler önümüzdeki günlerde çıkmayacak. Sabah 7 gibi araçlara binerek başlayan günleri öğleden sonra 3-4 gibi bitse de vücutları bitkin, sesleri solukları az kalacaklar. Çocuklar büyük ihtimalle okul yüzü görmeden büyüyecek. Tek tatilleri Perşembe günü pazara inmek olacak.
“Zeytin Hasat Sonu’nun kısa adı “Meci” olarak da biliniyor. Hayatını zeytine bağlayan bölge halkı arasında hasadın son gününe “Zeytin’in kurtuluşu” da deniliyor. Ortalama 100 gün süren zeytin hasadı sırasında “Zeytin Tayfaları” (Zeytin toplayan tarım işçileri) evlerinden uzakta kaldıklarından, son günü “kurtuluş” olarak adlandırıyorlar. Ağaçlar açısından ise şöyle düşünülebilir: Hasat sırasında sopalar, tırmıklarla, ağaçlar öyle hırpalanıyor ki, bittiğinde zeytin kurtulmuş oluyor!
Bu kurtuluşun patron açısından bir bedeli olacaktır. Zeytin Tayfası, kahyayı bir ağaca bağlıyor, zeytinliklerin sahibini bekliyor. İşçiler ile patron arasında bir bahşiş seremonisi yaşanıyor. Zeytin tayfası istediği bahşişi alınca kahyayı çözüyor ve şenlik başlıyor.”
Çok acayip bir dünya bizimki. Çok sefil bir medeniyet.
Zeytinin altı bile altından değerli…
Hadi bu haftayı da zeytinin altından topladıklarımızla bitirelim, haftaya biraz zeytin hukuku konuşmak üzere buluşana kadar bizler, siz de kurar kaldırırsınız dolaplara, yeni yılda açmak, tatmak üzere:
Önce güvemle başlayalım. Ucundayız, bitti bitecek mevsimi. Benim geçen yıl 30 Ekim’de toplayabildiğim güvem, bu yıl, 10 Ekim’de buruşmaya yüz tutmuştu bile. Önümüzdeki yıla çentik: Eylül ortası aramaya çıkacağız.
Zeytinlerin arasında, dereciklerin üzerinde, böğürtlene yapışık, palamut meşeleriyle yanyana bulunuyor güvem. Ya da başka başka adlarıyla çakaleriği, ayıeriği, göğerik, deli erik. Bölgenizde sorun, yol gösteren çıkacaktır. Yol gösteren Google amcaysa, Latincesi’ni vereyim: prunus spinosa. Sık dallı, dikenli bir çalı ama 2-3 metre boylanabiliyor. Soğuğa ve kuraklığa dayanıklı, kışları yaprak döken bu çalının meyvesini, cin sevenlerdenseniz sloe gin’deki meyve olarak tanıyor olabilirsiniz. Biz de ondan yapacağız zaten!
Ölçü falan hak getire, her şey seçeceğiniz şişeye bağlı. Benim şişem 70 mlt’lik:
Şişenin yarısına kadar güvem doldurun, her şişeye iki tatlı kaşığı tepeleme şeker koyun, üzerine de tepeleme iyi kalite cin ekleyin. Kapağını kapatın, tıpa ya da şarap mantarı iyi fikir olabilir bu noktada ve güneş gören bir pencerenin önüne şişelerinizi dizin. İki ay boyunca bırakın demlensin, yıl başı günü ilk tadımı yapın. Yeni bir döneme dünden bir emeğin karşılığını tadarak başlayın.
Burada bir kaç püf noktası var, ihmal etmemek gerek anlatırken.
Bir: Güveminizi toplayıp yıkayıp kuruttuktan sonra, bir kapağı olan bir kaba yerleştirip lütfen buzluğa atın. Kuzey ülkelerinde “don görmüş” meyve tercih ediliyor likör yapılırken. Soğuk/donma hücre yapısını çatlattığı için, büyük ihtimalle, lezzet çok daha hızlı ve çok daha fazla çıkıyor böyle yapılınca. Bizim don bekleme imkanımız yok, donu buzlukta taklit etmeyi deneyeceğiz.
İki: Hangi şişeyi kullanırsanız kullanın, çok iyi sterilize etmeyi ihmal etmeyin. Küf, yağ, kalmış bir gıdadan herhangi bir koku… derhal likörünüze işler aksi taktirde.
Üç ve son: İyi bir cin çok pahalı, evet. Daha önce de önerdiğim bir uygulama (ceviz likörünü hatırlayacak, düzenli okurlarım) Brita su filtresinden iki ya da üç kez damıtacağınız yerli üretim cin, belki bütçe sarsmadan bu işi çözmenize el verir.
Bir diğer zeytinlik arkadaşım da kuşburnu! Gülelması diyen de varmış, itburnu da! Latincesi’ni paylaşıyorum hemen: Rosa canina. Bu da kışın yaprak dökenlerden, aynı güvem gibi. Dikenli bir çalı, her ne kadar boylanıp, 3-4 metreyi bulsa da boyu. İngilizler, 2’inci Dünya Savaşı sürecinde C vitamini bakımından muazzam bir kaynak olan kuşburnunu yabandan hasat edip ordunun ve halkın sağlığını korumaya kullanmışlar. Aklınızda olsun, ister reçeli, ister şurubu, ister çayı… evdeki şifa çantasına keçi boynuzunun (pekmezi özellikle) yanında yer açılacak bir bitki de bu. Ama biz muzırlık yapacak ve liköre çevireceğiz.
Yukarıda, güvem likörünü anlatırken saydığım üç püf noktası bu likör için de geçerli. İhmal etmeyin.
Bir 70 mlt’lik şişeye göre ölçülendirerek:
Şişenin yarısını kuşburnu ile doldurun (burnundaki tüyler ve saplar hariç)
Bir limonun (yeni hasat, mumsuz, ilaçsız limon lütfen) kabuklarını rendeleyin, ekleyin
3 karanfil
İncecik bir tarçın kabuğu (yarım diyeceğim ama ben uzunlamasına kırmayı seviyorum, o yüzden ince)
2 çorba kaşığı esmer şeker
Dolduracak kadar konyak (Metaxa bulunabiliyor Ege’de, gümrüksüz fiyata satan da çıkıyor ve fakat başka yerlerde bütçeyi zorlar biliyorum, yerli kanyak kullanabilirsiniz rahatlıkla — cin kullanmayı tercih ederseniz şekeri beyazdan kullanın)
Tıpasını sıkıca kapatın şişelerinizin ve arada bir sallamayı ihmal etmeden bekleteceğiniz loş bir bölgeye kaldırın. Yılbaşına kadar beklesin, aynı güvem likörü gibi. Şeker erimiş olacak ama limon, karanfil ve tarçını süzmek gerekir. Süzün ve öyle şişeleyin, servis etmeden önce.
Evet! Bu hafta bu kadar!
Gelecek cumartesi hasattan izlenimler, sıkımhanelerden hikayeler ve zeytin koruma kanununun tarih sürecinde nereden nereye evrildiğinin muhabbetinde buluşana dek… hoşçakalın!
Bu yılın nisan ayında Çin Ulusal Medikal Ürün Yönetimi, kozmetik ürün içerik testleri için iki konuda dokuz alternatif bilimsel test yöntemini onayladı. Deneylerde ölen hayvan sayısını büyük oranda azaltacak bu gelişmeyi büyük şirketler ve deney karşıtı örgütler, hayli büyük bir adım olarak değerlendiriyor.
Çin Halk Cumhuriyeti’nde kozmetik dükkanları ve marketlerde satışa sunulacak tüm kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde test edilmesi yasal bir zorunluluktu. Saç bakım, cilt bakım, vücut bakım ürünleri, makyaj malzemeleri, deodorantlar ve parfümler testin zorunlu olduğu kategorilerdi. Firmalar bu zorunlu testleri kendileri yapmasalar bile, hükumete ait olan ve alternatif yöntemlerin kullanılmadığı laboratuvarlarda bu ürünler test edilebiliyordu.
2014 yılında mevzuatta yapılan bir değişiklikle, ülke içinde (kabul edilmiş güvenli içerik listesi ile) üretilen kozmetik ürünlerin, hayvanlar üzerinde test zorunluluğu kalktı. Ancak yurt dışında üretilen ve burada satılan ürünler için hayvanlar üzerinde test şartı değişmedi. Hayvan deneyleriyle ilgili katı politikalara sahip bazı firmalar bu zorunluluk kalkana dek Çin pazarında yer almayacağını belirtirken, bazıları da deney şartından muaf olmak için havaalanında satış yapmayı, internet üzerinden satış yapmayı ya da farklı bir mevzuatın geçerli olduğu Tayvan ve Hong Kong’da ürünlerini satmayı seçtiler. Çin’deki milyar dolarlık pazarın cazibesine kapılan bazı büyük markalar ise orada satış (ve hayvan deneyi) yapmaya devam ettiler, bu büyük markalar hayvan hakları savunucuları tarafından yıllardır boykot ediliyor.
2017’de Çin Gıda ve İlaç Dairesi, bazı yeni kozmetik ürünlerin Şangay’dan ithal edilmesi durumunda basitleştirilmiş bir kayıt işlemine girmesine ve bu kozmetiklerin ithal edilen kozmetikler için hayvan deneyi zorunluluğuna tabi olmayacağına dair bir düzenleme yayınladı.
2018’de ise, dünyadaki deney karşıtı ilk örgütün sertifikalandırma programı olan Leaping Bunny (eski ismiyle BUAV), bir pilot çalışma başlattı: Leaping Bunny China Project. Leaping Bunny, Knudsen&Co ve Fengpu Industrial Park’ın ortaklığıyla yürütülen bu çalışmada amaç, ithal kozmetik ürünlerin test zorunluluğundan muaf olması için yerel olarak üretilmesi ve satış sonrası testlerden de muaf olmasını sağlamak. Ayrıca Leaping Bunny sertifikasına sahip kozmetik ürünlerin satış öncesi ya da sonrası hayvanlar üzerinde test bariyerine takılmaması da hedefleniyor. Bunun için, Knudsen&CRC tarafından yönetilen Şangay’ın hemen dışındaki bölgede bulunan Fengxian Endüstriyel Parkı’nda yer alan Beauty Valley’de üretim ve testlerin gerçekleştirilmesi planlanıyor.
Alternatif yöntemler 1 Ocak 2020’den itibaren kullanılabilecek
2019 Nisan ayında ise, Çin Ulusal Medikal Ürün Yönetimi (NMPA), kozmetik ürün içerik testleri için iki konuda dokuz alternatif bilimsel test yöntemini onayladı. Bunlar: deri hassasiyeti ve göz tahrişi-korozyonla ilgili testlerdi. Ayrıca, kozmetik ürünler için teknik güvenlik standardı olarak üç yeni yöntem de kabul edildi. 1 Ocak 2020’den itibaren, bu yeni alternatif bilimsel yöntemler kullanılabilecek.
Orada satış yapan ya da yapmak isteyen büyük şirketler ve deney karşıtı örgütler, alternatif test yöntemlerinin benimsenmesi için yıllardır çaba gösteriyorlar. Ve Nisan ayındaki bu gelişmeyi hayli büyük bir adım olarak adlandırıyor, birkaç yıl öncesine kadar hükümetin hayvanlar üzerinde yapılan testlere karşı büyük bir güven duyduğunu ve bu yöntemler hakkında konuşmayı bile reddettiğini belirtiyorlar.
Çin anakarada kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde testinin iki ayağı var: Pazar (satış) öncesi ve sonrası. Hükümet halihazırda satışta olan bir ürünü satıştan çekip kendisi test edebilir ve bunun için marka sahibinin iznine ihtiyacı yok. Satış öncesi testler ise gerekli görüldüğünde gene hükümet tarafından yapılır. Yukarıdaki yeni test yöntemleri, ürünün satışı öncesi kaydı yaptırılırken ya da satış sonrasındaki kontroller için kullanılabilecek. Her bir ürün kontrolü için tahminen 70 kadar hayvanın kullanıldığını düşünürsek, deneylerde öldürülen hayvan sayısında büyük bir azalma yaşanacağını söylemek yanlış olmaz.
……
Deneye Hayır Derneği’nin uzun araştırmalar sonucunda hazırladığı deneysiz.org web sitesi, hayvan deneyleriyle doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkisi bulunmayan ürünleri tercih etmek isteyen tüketici için bir rehber niteliğinde. Sitede listelenen markalar, ürünlerini hayvanlar üzerinde test etmemekle birlikte, Çin anakarada fiziksel satış da yapmıyor veya orada sattığı ürünleri orada üretiyorlar. Ayrıca her markanın çatı markası ve bu çatı markanın ya da bağlı olan diğer markaların ürünlerini hayvanlar üzerinde test edip etmediği de görülebiliyor.
Sofrada yediğiniz şeylerin, özellikle süt ve süt ürünleri, yumurta, zeytin, kuruyemiş gibi markette ederi yüksek ürünlerin yüzde 70’ini kendiniz üretseniz, cebinize ne kadar çok para kalır değil mi? Ama bu kadınların cebinde öyle bir para yok!
15 Ekim Dünya Kadın Çiftçiler Günü dolayısı ile biraz araştırma yapayım dedim. Araştırma yaparken, yaşadığım köydeki kadınlara söylediğim söz aklıma geldi: “Siz para kazanmıyor gibi görünüyorsunuz ama aslında para değeri çok olan her şeyi siz zaten yapıyorsunuz.”
Yaşadığım köyde tarımsal faaliyet üç alanda temelleniyor. Birincisi evlerin bahçeleri, ikincisi büyük zeytinlik arazileri ve üçüncüsü hayvanları yaymak için kullanılan meralar. Eskiden üzüm bağları da varmış ama çoğunu otel, pansiyon için kullanmışlar ya da büyük şehirlerden gelenlere satmışlar.
Evlerin bahçelerinde domates, biber, patlıcan, bakla, yeşillikler gibi günlük besin ihtiyacını karşılayan sebzeler ve meyve ağaçları var. Bu bahçelerin ekime dikime hazırlanması, ürün yetiştirme ve bakım işleri, toplama ve toplanan ürünlerin taze olarak veya önce saklanabilir mamul ürün (salça, sos, marmelat, konserve, tarhana, yemişlerin kurutulması ve kırılması vs.) elde edilip, sonra yemek olarak sofraya gelme işlerini hep kadınlar yapıyorlar.Pek çok yaşlı kadın, kendi ekmeğini de kendi yapıyor ki bu da iki gün alan bir süreç.
Zeytin hasadı zamanı, komşu köylerdeki düğünler haricinde kadınları köydeki evinde bulamadığınız tek zaman. Bütün kadınlar zeytinliklerde, soğukta dizlerinin üzerine çömelerek günlerce zeytin topluyorlar. Burada belirtmek istediğim bir nokta var: zeytin toplamak hayli yorucu ve sağlık açısından yıpratıcı bir iş. Toplanan zeytinlerin çuvallanması, ıslak yaygıların ağaçtan ağaca taşınması gibi işleri de kadınlar yapıyorlar. Erkekler ellerinde motor ya da değnek ile zeytin dallarını silkiyorlar sadece ve durdukları zaman kadınları bütün bu işkenceli işleri hallederken izliyorlar.
Köyün kadınları, kendi arazilerinde bedavaya çalışıyorlar: bütün gün yorucu toplama işine ek olarak akşam yemeği, ertesi günün arazide yenecek yemeği ve evin diğer işlerini yürütmeyi de bırakmıyorlar. Hasat bitince sofralık zeytini ayırıp muhafaza etmek, yağları istiflemek vs. gibi işler de kadınlarda.
Kadınlar kazanıyor, erkekler harcıyor
Hayvancılık kısmında biraz daha eşit bir paylaşım var diyebilirim. En azından hayvanların bakımı konusunda. Erkekler de kadınlar da hayvanları merada yaymaya götürüyor, sağım yapıyor, eve sütü taşıyor vs. Ancak bu sütlerden peynir, yoğurt, yağ yapımı ve muhafaza etme işi de kadınlarda. Yün boyamak ve bu yünlerle kumaş, halı ve kilim dokumak, şalvar ve etek dikmek, evin örtülerini ve perdelerini dikmek gibi evin tekstil ihtiyacı da kadınlar tarafından sağlanıyormuş eskiden. Şimdi şalvar ve etek dikmek dışındaki tekstil ihtiyaçlarını çoğunlukla satın alarak karşılıyorlar çünkü daha ucuza geliyor. Ancak çeyizliklerin hazırlanması ve işlenmesine devam ediliyor.
Yazının başından beri saydığım ürünleri düşünün: sofrada yediğiniz şeylerin, özellikle süt ve süt ürünleri, yumurta, zeytin, kuruyemiş gibi markette ederi yüksek ürünlerin yüzde 70’ini kendiniz üretseniz, cebinize ne kadar çok para kalır değil mi? Ama bu kadınların cebinde öyle bir para yok! Bu saydığım işlerden ancak başkasının arazisine zeytin toplamaya giderlerse doğrudan para kazanmış oluyor kadınlar. Fazladan üretim yapabilir ve satabilir hale gelirlerse de para kazanabiliyorlar. Bazen buraya gelen turistlere, yaptıkları sabunları, yumurta ve peynir gibi ürünleri satıyorlar. Kazandıkları paraları ne için harcadıklarını sorduğumda ağırlıklı olarak çocukları için veya evin borçları için kullandıklarını söylüyorlar.
Oysa borçlara giren onlar değil, zeytinleri ve yağları satınca parasını alan da onlar değil, kahvede oturup bütün gün çay içen, dışarıda yemek yiyen, alkol ve sigaraya büyük miktarda para yatıran da kadınlar değil. Hayvanları besliyor ve bakıyorlar ama hayvanlar satıldığında kazanılan para ile ne yapılacağına da kadınlar karar veremiyor. Kadınlar karar alma mekanizmalarında kocaları veya babaları ne kadar izin verirse o kadar söz hakkı sahibi ve bundan hiç mutlu değiller. Bu kocaman ekonomik değeri üretirken bedenlerine yüklenmelerinin bedelini hastanelerde ödeyen onlar ama sigortası yatan da ne yazık ki kadınlar değil!
Kadınların ürettikleri ekonomik değerin karşılığı olmalı. Kırsalda yaşayan kadın üreticiler için yeni ekonomik modeller geliştirmeli, devlet ve diğer kurumlara yeni düzenlemeler için taleplerde bulunmalıyız. Bunu, sadece kendi ülkemiz için değil, bütün dünya kadınları için yapmalıyız hem de!
Facebook’taki ‘nefret söylemi’ ile mücadele etmek üzere kurulan uluslararası gönüllü ağı #Buradayım, kullanıcıların paylaşımlarındaki ırkçı, homofobik, kadın düşmanı yorumları tarıyor ve karşı görüşleri ifade ederek denge yaratmaya çalışıyor.
Sosyal medya platformu Facebook‘ta kullanıcıların paylaşımlarındaki nefret söylemi ile mücadele eden on binlerce kişilik uluslararası gönüllüler ağı, #Buradayım sloganı altında birleşti. Facebook’u daha güzel bir yer haline getirmek istediklerini söyleyen gönüllüler, saatlerini ayırarak platformdaki konuşmaları ve çoğu medya kuruluşları tarafından yönetilen sayfaları tarıyor, ırkçı, homofobik ve kadın düşmanı yorumları bularak kendi yorumları üzerinden denge getirmeye çalışıyor.
BBC’nin haberine göre, Berlin‘li Nina, bu gönüllülerden biri.
Sabah 07:30’da alarmı çalıyor ve daha kalkıp 13 yaşındaki kızına kahvaltı hazırlamaya girişmeden önce, eli cep telefonuna gidiyor, kapalı Facebook grubu “#IchBinHier“e (Buradayım) girerek işe koyuluyor.
Amaçları görüşleri değiştirmek değil
Nina uluslararası bir hareket olan #Buradayım’ın bir parçası. Gruptaki gönüllülerin amacı, nefret dolu paylaşımlar yapanların fikirlerini değiştirmek de değil, radikal kullanıcılarla tartışmaya girişmek de. Onlar yalnızca bazı doğrulanmış bilgileri ve anlamlı görüşleri tartışmalara aşılamak, böylece kullanıcılara trollerin önlerine sürdüğü bakış açılarının ötesine geçmelerinde yardımcı olmak istediklerini söylüyor.
Muhafazakâr görüşler de dahil hiçbir ana akım görüşü hedef almadıklarını belirten grup, Avrupa ve dünyanın genelinde internet üzerinden tartışma dilinde bir denge ve değişim yaratmak, Facebook’u daha iyi bir yer haline getirmek istediklerini de vurguluyor. Facebook şirketi de, İnternet Sivil Cesaret İnisiyatifi kapsamında gruba bedava reklam kredisi veriyor ve buluşmalar ayarlamalarına destek veriyor.
‘Göçmenler ve iklim değişikliği aktivistleri hedefte’
39 yaşındaki Nina, aslında bir sivil toplum kuruluşunda yönetici. Ancak gününün yaklaşık üç saatini Facebook’taki yorumlara moderatörlük yaparak geçiriyor. Ancak Nina’nın yoğun iş yaşamına rağmen bu kampanyaya zaman ayırmasının kişisel bir nedeni de var: Ugandalı eşi ile beraber sosyal medyada karşılaştıkları göç karşıtı ve ırkçı söylemlerde gördüğü artış.”Hâlâ oldukça beyaz bir ülke olan Almanya’da yaşayan bir çift olarak bir şekilde gözler önündeyiz” diyen Nina, kızının büyürken bu yorumları okumasını istemediğini söylüyor.
Nina ayrıca, ülkesinde en çok öfke çeken makalelerin sığınmacılar ve iklim değişikliği aktivistleriyle ilgili olduğunu, yorumlar arasında silah ve giyotin fotoğrafları dahil şiddet içeren görseller, ırkçı ve etnik grupları hedef alan hakaretler olduğunu sözlerine ekliyor.
İranlı Dennert İsviçre’de kurdu
#Buradayım, İsveç’te yaşayan İran doğumlu gazeteci Mina Dennert tarafından “#JaGarHar” adıyla kuruldu. Dennart, üç yıl önce sosyal medyanın “nefret seline” kapıldığını fark ederek “sakin ve agresif olmayan” bir çözüm aramaya koyulduğunu söylüyor.
“Yaşamım boyunca o kadar çok ırkçılığa maruz kaldım ki, bunu yapmak beni korkutmuyordu” diyen Dennart, pek çok kişinin girişimden heyecan duyup ona katıldığını belirtiyor. Medyanın ilgisi sonucu İsveçli grubun gönüllü sayısı 75 bini de aşıyor, ardından hareket İtalya‘dan Fransa‘ya, Slovakya‘dan Polonya ve İngiltere‘ye kadar uzanıyor.
Günümüzde 14 farklı #Buradayım grubu, farklı dillerde, aynı hedef için çalışıyor.
Almanya’da 45 bin üyesi olan grubu kuran pazarlama danışmanı Hannes Ley, bir gün evine gelen İsveçli gönüllü arkadaşını Facebook’ta yorumlara bakarken yakalayınca gruptan haberdar olmuş.
Gruplarının farklı siyasi görüşleri barındırdığını dile getiren Ley, “Çoğu gönüllü sol ya da liberal kesimden ama aramızda muhafazakârlar da var. Bir demokraside farklı görüşlere hoşgörü gösterebilmemiz gerekir. Ancak eğer saldırgan ve şiddet içeren yorumlar yapılıyorsa, işte o noktada #Buradayım devreye girer” diyor.
‘Trol orduları yarı-askeri bir hiyerarşiyle çalışıyor’
23 yaşındaki Siyaset Bilimi öğrencisi Philip Kreissel’in grup için yaptığı veri analizine göre, bazı Facebook hesapları neredeyse bütün gün yorumları beğeniyor ve bazı görüşleri öne çıkarmak için algı yönetimi yapıyor. Yani gönüllü ağının karşısında nefret dolu yorumlar paylaşan ve onları beğenen, en az kendileri kadar organize bir grup var.
Londra merkezli Stratejik Diyalog Enstitüsü‘nden Araştırmacı Jacob Davey, “Trol orduları, neredeyse yarı-askeri denebilecek türden hiyerarşilerle bir araya gelirler” diyor. Davey’e göre bu grupların iki stratejisi var: Bazı tartışma noktalarını baskın tutmaya çalışmak ya da ılımlı tartışmaları susturmak.
İsveç’teki bazı gönüllüler ise kişisel bilgileri sızdırılarak hedef alınıyor. Dennert aldıkları tehditler sonrası eşi ve iki çocuğu için polis koruması talep etti. Berlin’deki gönüllü Nina ise, bir trolün internet sitesi üzerinden annelik iznine ayrıldığını gördüğünü ve çocuğuyla ilgili bir yorum yaparak kendisini korkuttuğunu söylüyor.
Facebook daha fazlasını yapmalı mı?
Sosyal medya devi, gönüllü ağına reklam gibi destekler verse de, #Buradayım üyeleri platformun nefret suçuna karşı daha çok adım atması gerektiği görüşünde. Ley, Facebook’un kendi prensiplerine uygun olarak gerekli gördüğü yorumları daha hızlı silmesi gerektiğini söylüyor.
Şirket nefret suçuna karşı daha ileri teknolojiler ve çalışanlarının müdahalesi ile ilerleme kaydettiklerini, beyazın üstünlüğünü savunan 200’e yakın grubu da yasakladıklarını duyurmuştu. Düsseldorf Üniversitesi‘nden bir grup araştırmacı, #Buradayım hareketinin internetteki tartışmaların tonunu değiştirmede çoğu zaman başarılı olduğunu ortaya koydu. Öte yandan Almanya’da yapılan bir araştırma, Aralık 2017’den bu yana sağ aşırılıkçı hesapların yürüttüğü nefret kampanyalarının üç katına çıktığına dikkat çekti.
Yeni bilimsel araştırmaya göre, yaygın kirleticiler insanın saç derisindeki temel protein seviyelerini azaltıyor
Toz ve yakıt parçacıklarının insan derisine etkisini test eden bir çalışmaya göre, hava kirliliği saç dökülmesine neden olabilir. Araştırmacılar, yaygın kirleticilere maruz kalmanın, saçın uzaması ve korunması için gerekli dört proteinin seviyesini düşürdüğünü keşfetti. Araştırma, havadaki partiküllerin miktarının artmasıyla etkinin de arttığını ve şehirlerde yaşayanlarla endüstriyel işlere yakın kişilerin kelleşme riskinin daha büyük olduğunu gösterdi.
Hava kirliliğinin kanser, kalp ve akciğer hastalığı riskini de artırdığı ve her yıl tahminen 4,2 milyon erken ölüme neden olduğu daha önce ortaya konmuştu. Aynı zamanda depresyon ve düşük doğurganlıkla da ilişkilendirilmişti.
Güney Koreli bir kozmetik şirketinin finanse ettiği son çalışmanınsa hava kirleticileriyle saç dökülmesi arasında bağlantı bulan ilk araştırma olduğu belirtiliyor.
Madrid’deki 28. Avrupa Dermatoloji ve Veneroloji Akademisi Kongresi’nde sonuçları açıklayan baş araştırmacı Hyuk Chul Kwok, laboratuvar dışındaki etkiyi doğrulamak için daha fazla araştırmanın gerektiğini söyledi.
“Araştırmamız, saç köklerinde bulunan hücrelerin yaygın hava kirleticilerine maruz kalmasıyla yaşananların ardındaki bilimi inceledi” diyen Kwok, sözlerini şöyle sürdürdü: “Araştırma laboratuvarda yapıldı ve bunun, gündelik hayatlarında düzenli olarak kirleticilere maruz kalan insanları ne kadar hızlı etkilediğini anlamak için daha fazla araştırma gerekiyor. (…) Belirli seviyelerde bunun kellikle sonuçlanabileceğini varsaymak mümkün. Ama bunu doğrulamak için daha fazla nüfus temelli araştırma yapılması gerek.”
Çalışma kapsamında insandaki folikül hücreleri, çapı 10 mikrometre ya da daha küçük olan ince toz parçacıklarından ve minik dizel parçacıklardan oluşan farklı konsantrasyonlara maruz bırakıldı.