Savunuculuk, sessizlerin sesi olma, yeni düşünceler üretme, etkin olma, çözüm bulma, dayanışma sivil toplumun sistem içinde sıkışıp sorunun üstesinden gelmek ya da sorunla yaşamayı öğrenmek adına başvurduğu yollardan. Bu yolda ona eşlik edebilecek önemli araçlardan biri ise haritalar. Romantik bir tanımla sistemin karanlığında el yordamıyla yolunu bulmaya çalışanlara inisiyatif kullanılarak tutulan bir fener…. Son dönemde adlarını çokça duyduk: Kent suçları haritası, kültür varlıkları haritası, mülksüzleştirme haritaları, ekoloji mücadelelerinin haritaları, maden,santral gibi kirletici projeler haritası ve daha pek çokları …Hepsi de emek verilmiş, değerli çalışmalar. Bu yazıda ben de size radyasyon veri haritasından bahsedeceğim.
Geçen sene Japonca kitap formatında yayımlanan çalışma geçenlerde ödüllendirildi, kuruluşu 1958 tarihine uzanan Gazeteciler Kongresi’nin 2019 yılı gazetecilik ödülüne layık görüldü. Ancak Fukuşima felaketine dair toplumu bilgilendirme görevini üstlenmiş olması gereken gazetecilik mesleğini temsil eden bu kurumun ,Fukuşima ile ilgili gerçekleri ortaya çıkarmada sekiz yıldır ne kadar pasif kaldığı ise biraz ironik. Japonya’da 15 bin adet basılan ve hızla tükenen harita kitabın dünya geneline bilgi verilmesi için basılan 16 sayfalık ingilizce özet versiyonu ise şuradan edinilebilir.
Şüphesiz daha önce de radyasyon haritaları hazırlanmıştı. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun sitesine girerseniz orada da Çevresel Radyoaktivite Atlası’nı görebilirsiniz. Hatta felaketin meydana geldiği yıllar için Çernobil’den radyasyon yayılımı da şuradan görülebilir.
İktidar güven vermiyor
Sekiz yıl önce Japonya’da yaşanan 9 şiddetindeki deprem ve tsunaminin tetiklemesiyle başlayan Fukuşima Nükleer Felaketi’nin etkilerine dair de bu harita fikir veriyor. Fakat önceki iki haritadan da farklı olarak Fukuşima Nükleer Felaketi ile ilgili hazırlanan bu haritanın en önemli özelliği tamamen yurttaş inisiyatifiyle hazırlanmış olması. Ölümcül dozda değilse kokusu, tadı, görüntüsü olmayan ölçüm cihazlarıyla ölçülmedikçe nerede ve ne kadar olduğu anlaşılamayan radyasyonun ve /veya radyoaktivitenin ölçümünü artık pek çok ülkede yurttaşlar kendileri yapmaya çalışıyor. Çünkü örneğin Fukuşima’da devletin yaptığı çevresel radyoaktivite ölçümler uçaktan, 90 metre havadan oysa yurttaşların yaptığı bu çalışmada temel kriter yere yakın ölçümler ve numune alınması. Bu ölçümleri yapmanın bir yolu pahalı ve profesyonel cihazları satın almak ya da yeni trend daha basit tipte olsa da kendi ölçüm cihazını üretmek. Her iki ihtimalde de temel neden aynı : Yurttaşlar radyoaktif maruziyet söz konusu olduğunda siyasi iktidara ve siyasi iktidarın yaptığı/yaptırdığı tarafsız sonuç vermeyeceğini düşündüğü üstünkörü yapılan afaki ölçümlere güvenmiyor. Zira toplumsal fayda üretmeyi hedefleyen sosyal devlet imgesinin kaybolmuş olması bir yana devletin fayda değil zarar verdiği dönemlerden geçiyoruz. Devletin şirketleştiği,şirketin yanında saf tuttuğu, yurttaşın kendi hakikati çerçevesinde özneleşirken toplumun devletleştiği dönemlerden…
Fukuşima Nükleer Felaketi başladıktan sonra da yayılan radyoaktivite kadar tehlikeli bir durum yeni kurulan Abe Hükümeti’nin tahliye alanını 20 kilometre yarıçaplı alanla sınırlı tutması, önlem aldırmaması olduğu kadar bugün de devam eden şekliyle “radyasyon bitti” yalanlarıydı. Nitekim haritayı hazırlayan ekipten Mari Inoue’nin yorumu Çernobil Felaketi’nin ardından yetkililerin radyasyon miktarının yıllık 1 milisievertin üstüne çıktığı yerlerdeki herkesin tahliyesinin gerçekleştirilip tazminatların da buna göre ödendiği şeklinde. Oysa Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali felaketinin başladığı yıl iktidar olan Abe Hükümeti toplam üç reaktörde tam erime meydan gelmemiş gibi beş yıldır Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları’nın hazırlıkları içinde. Bununla birlikte tahliye bölgesinde bugün hala radyasyon tavan sınırı yıllık 20 Milisievert, yani dünya standartı olarak kabul edilenin 20 katı ve Tokyo Olimpiyat Oyunlarının bir kısmı da ziyaretçilerin maruziyeti düşünülmeden radyoaktif Fukuşima’da yapılacak. Dolayısıyla harita ekibi özellikle bu durumun ciddiyetine dikkat çekmeyi amaçlıyor. Benzer şekilde haritayla işaret edilen bir diğer sorun da radyoaktif katı atıkların yakılması ya da açık alanda depolanması için katı atıkta kilogram başına 100 bekerellik sınırın 3 sene önce 80 katına yani 8000 bekerele çıkarılmış olması. Harita ekibi radyoaktif kirliliğe yol açan, yaşamları tehdit eden yerler görülürse hükümetin bu uygulamadan vazgeçebileceği ümidini taşıyor.
Yurttaşın veri haritası
Yurttaşın Radyasyon Veri Haritası fikrinin nasıl doğduğuna gelirsek, ekibin tanımına göre nükleer felaketin başlamasıyla tahliye alanı dışındaki yurttaşların çocukları, torunları için endişelenip onlara güvenli gıda sağlamak için kurdukları ölçüm istasyonlarının birbiriyle veri paylaşmaya başlaması belirleyici . Zira 2014-2017 yılları arasında 30 ölçüm istasyonu sahibi yaptıkları ölçümlerle Japonya’nın doğusundaki 17 eyaletten 4000 gönüllünün yardımıyla 3400 lokasyondan toplanan toprak numunelerini ve 1700 adet nehir suyu ile kül gibi doğadan aldıkları numuneleri uzman ve bilim insanlarının görüşlerinden de yararlanarak web sitesi üzerinden oluşturdukları ortak veri bankasına (Minna No Data/Herkesin verisi) girmeye başlamışlar. Gıda üzerinde yapılan ölçümler ise bugün 16 bin numuneye ulaşmış durumda.
Yurttaşın Radyasyon Veri Haritası bu şekilde radyasyonun bitmediğini, radyoaktivitenin Japonya’nın doğusunda nerelerde ne kadar olduğunu dünyaya anlatmayı amaçlarken nükleer felaketin etkisinin de yüz yıl dahi süreceğini somut olarak, izotopların yarılanma ömürlerine göre hazırlanan 2011-2041’e kadar her 10 yılı ve 2111’e ait gelecek projeksiyonlarında gösteriyor. Tabii burada şunu not etmek gerekir ki, radyoaktivite dış şartlara göre hareketlidir. Yani canlı ve cansız çevreye tutunmuş olan endüstriyel izotoplar yağmur, fırtına ,şiddetli hava olaylarıyla oradan oraya taşınabilir. Nitekim en son Fukuşima bölgesinde meydana gelen Hagibis Tayfunu 1’er ton’luk siyah torbalarda muhafaza edilen toplam 2667 ton radyoaktif atığı denize sürüklemişti. Tabii bu olayın her yıl en az bir iki defa tekrarlandığını/tekrarlanacağı düşünülebilir.
Şüphesiz öngörülemeyen riskler radyasyon haritalarının kullanımını zorlaştırıyor. Ancak gezegenin bütününe pusulasını şaşırtmış olan kapitalist sistem ve onu saldırganlaştıran neoliberal politikayı hakim kılan zihniyete karşı yurttaşların dayanışma zeminleri oluşturarak direnmesinden ve kendi yolunu birlikte bulmasından başka seçenek yok. Bu tür bir hayatta kalma ve yaşatma mücadelesinin kendi yağıyla kavrulan sivil toplumu hemen devletleştiremeyeceği varsayılabilir ama hızla devleştireceği muhakkak!
Dünyanın en itibarlı bilimsel dergilerinden Lancet, küresel iklim değişikliği ve sağlık konusundaki 2019 yılı raporunu geçtiğimiz günlerde yayınladı. ‘Lancet Geri Sayım*’ adı ile yayımlanan rapor beş ana dalda 41 ayrı gösterge üzerinden geçen yıllarla karşılaştırıldığında dünyamızın küresel iklim krizi ve sonuçları açısından daha da kötüye gittiğini gözler önüne seriyor. Rapora göre 1990’lardan bu yana bırakın terk etmeyi; fosil yakıt kullanımı artmış; fosil yakıt kullanımını destekleyici politikalar sürdürülmüş. Buna bağlı olarak da küresel iklim krizi ve onun insan sağlığı ve çevre üzerine yıkıcı etkileri günümüzde dünden daha fazla etkisini hissettiriyor…
Raporun ana ağırlığı ise küresel iklim değişikliğinin toplumdaki savunmasız gruplar; çocuklar, kadınlar, yaşlılar üzerine yaptığı olumsuz etkileri üzerine… Rapor giderek artan sıcaklıkların, hava kirliliğinin ve gıda krizinin bugün doğan bir çocuk için tüm yaşamı boyunca olumsuz sağlık etkileri olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Geniş bir bilim insanı grubu tarafından çok sayıda bilimsel çalışma irdelenerek hazırlanan 43 sayfalık rapordan küresel iklim krizi sonucu çocuklar ve toplumun diğer savunmasız grupları açısından yaşanan ve yaşanacak olumsuz sağlık göstergeleri açısından bazı ilgi çekici başlıklar şöyle:
Bugün doğan bir çocuk, fosil yakıtların kullanılması sonucu meydana gelen küresel iklim değişikliği nedeni ile artan sıcaklıkların ve hava kirliliğinin etkisiyle ergenlik ve yetişkinlik dönemleri boyunca daha fazla kirli hava soluyacak ve sonucunda akciğerleri gelişme döneminden itibaren zarar görecek. Bunun sonucunda solunum sistemi hastalıklarına daha yatkın olacak.
Bu çocukların ortaya çıkan ve özellikle başta 2.5 µm ve altı partikül maddelere dayalı hava kirliliği nedeni ile daha çok akciğer ve kalp, dolaşım sistemi hastalıkları ve gelişim bozuklukları ile karşılaşmaları bekleniyor.
Sıcaklık artışının, yetersiz beslenme, açlık ve artan gıda fiyatları gibi sonuçlarının yükünü en fazla çocukların taşıyacağı rapora göre çok açık. Bugün doğan bir çocuk endüstriyel devrim öncesi döneme göre 1.5ºC daha sıcak bir dünyada büyümek zorunda.
Yine iklim değişikliği sonucu artan ve coğrafi bölge değiştiren bulaşıcı hastalıklardan en çok etkilenecek kesimin de çocuklar ve yaşlılar olması bekleniyor.
Küresel iklim değişikliği sonucu ortaya çıkan sıcak dalgalarından en çok yaşlılar etkileniyor ve yaşamlarını yitiriyor.
Küresel iklim sonucu yaşanan sapkın hava olayları çocuklar, kadınlar ve yaşlılar ile Batı Pasifik, Güney Doğu Asya ve Afrika ülkelerinde yaşayanları daha olumsuz etkiliyor.
Yaşlılar diyabet, kalp hastalıkları gibi hastalıkları nedeni ile sıcak dalgalarına daha dirençsiz..
Burada özetlenen ve raporda geniş olarak ortaya konan tüm göstergeler tablonun giderek ağırlaştığını ve artık küresel bir iklim değişikliği tablosu ile değil; küresel bir iklim krizi tablosu ile yüz yüze olduğumuzu gösteriyor. Raporu hazırlayan 35 akademik kurumdan 120 bilim insanı grubu çözüm için acilen dört eylem alanı öneriyor:
Fosil yakıtların kullanımının terk edilmesi; kömürlü termik santrallerin vakit geçirmeksizin acilen kapatılması,
Zengin ülkelerin, düşük gelirli ülkelere yardım etmek amacıyla 2020’ye kadar yıllık 100 milyar ABD doları değerinde uluslararası iklim finansmanı taahhütlerini yerine getirmesini sağlamak. Bu taahhüt 2015 yılında Paris İklim Antlaşması sonucu ortaya özellikle düşük gelirli ülkelerin yenilenebilir enerji kaynaklarını geliştirmek amacıyla ortaya çıkmıştı. Halen nasıl uygulanabileceği konusunda bir gelişme yok.
İklim değişikliği sebebiyle oluşacak acil durumların, sağlık sorunlarının çözümü için sağlık hizmetleri kapasitesini artırılması, bunun için sağlık harcamalarının çoğaltılması ve iklim krizi sonucu ortaya çıkacak sağlık sorunlarına karşı sağlık personelinin hazırlıklı hale getirilmesi.
Trafikten kaynaklı hava kirliliğinin azaltılması için toplu ulaşım, yürüyüş ve bisiklet kullanımının artırılmasının teşvik edilmesi. Bunun için erişilebilir, maliyet etkin, verimli toplu taşıma ve aktif ulaşım sistemlerinin, raylı sistemlerin, bisiklet yolları, bisiklet kiralama veya satın alma gibi programlarla geliştirilmesini sağlamak.
İşte tüm dünya geçtiğimiz günlerde yayınlanan bu raporu tartışırken ve özellikle fosil yakıt kullanımın azaltılması yolları aranırken ülkemizde ise tam tersi oluyor. Türkiye Paris İklim Antlaşmasına imza koymasına rağmen henüz onaylamadı; ne zaman onaylayacağı da meçhul… Antlaşmayı henüz onaylamayan on ülkeden biriyiz. Üstelik ülkemiz başta Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok ülke kömürlü termik santrallerini kapatırken; 80’den fazla yeni kömürlü termik santral yapmayı planlıyor. Elektrik üretimimizin; yarısından fazlası ithal kömür olmak üzere %40’a yakını kömüre bağlı… Bu da yetmezmiş gibi mevcut eski kömürlü termik santrallerinin 3 yıl daha filtresiz çalışmasına izin verecek yasa taslağı da tekrar TBMM’nin gündemine getirildi.
Çocuklarımız hiç sorumlusu olmadıkları küresel iklim krizinin pençesindeki bir dünyaya gözlerini açıyorlar. Bu tabloyu durduramadığımız taktirde daha da kötü koşullarda yaşam mücadelesi verecek; hastalıklarla boğuşacaklar. Onları Lancet Raporunda da açıkça ortaya konan sebebi olmadıkları bu kötü gelecekten korumak için en kısa zamanda karbon emisyonlarını sıfırlayan eşitlikçi çevre sömürüsüne dayanmayan kalkınma uygulamalarını ortaya koyulmalı… Değişen iklim koşullarına uyumumuzu güçlendirecek tarım ve sağlık politikaları geliştirmeli… Her geçen gün bizi sona daha hızla yaklaştırıyor. Zamanımız çok az; hatta bitti bile…
Bir an önce bir şeyler yapmalıyız; eğer çocuklarımızı gerçekten seviyorsak…
Bolivya‘da istifaya zorlanan devlet başkanı Evo Morales‘in yerine kendisini ülkenin geçici devlet başkanı ilan eden sağcı muhalif senatör Jeanine Áñez, ülkedeki şiddetin önünü açacak bir karara imza attı.
Morales yanlısı gösterilerde 24 protestocu gerçek mermilerle ateş edilerek öldürülmüştü. İmzalanan kararnameye göre ordu mensupları göstericilere ceza gerektiren müdahalede bulunması durumunda soruşturmadan muaf tutulacak.
Ordu cezai sorumluluktan muaf olacak
Kararname, ordunun Morales yanlısı protestoculara ‘meşru müdafaa ve zorunluluktan müdahale etmesi’ halinde, cezai sorumluluktan muaf olmasını içeriyor. Kararnamede, “Kamu düzeni ve istikrarının tesis edilmesi için düzenlenen operasyonlara katılan silahlı kuvvetler mensupları, görevlerini yerine getirdiği sırada meşru müdafaa ve zorunluluk halinde bulundukları müdahale nedeniyle cezai sorumluluktan muaf tutulur” ifadeleri yer alıyor.
Morales: Katliam yapan gerçek diktatörlük budur
Morales ise Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Mütevazi insanlar barış ve diyalog için ağlarken Camacho, Mesa ve Añez‘in fiili rejimi tank ve mermilerle bastırıyor. Kendi aday göstermelerinden bu yana zaten 24 ölüme neden oldular. Merhametsiz katliam yapan gerçek diktatörlük budur” ifadelerini kullandı.
Mientras el pueblo humilde clama por paz y diálogo, el régimen de facto de Camacho, Mesa y Añez, reprime con tanques y balas. Desde su autonombramiento, ya causaron 24 muertos; ayer, 12 en Sacaba. Todos hermanos indígenas. Esa es la verdadera dictadura que masacra sin clemencia pic.twitter.com/q8GJh7IIcr
Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Michelle Bachelet tarafından yapılan açıklamada da “Yetkililerin insan haklarına tam saygı çerçevesinde ele almaması halinde, Bolivya’daki durumun kontrolden çıkmasından endişe duyuyorum” dedi.
İklim krizi, neredeyse her gün yaşanan ve gündelik hayatı da etkileyen sonuçlarının da etkisiyle, 2019’da önceki yıllara oranla kamuoyunda daha çok konuşulmaya ve tartışılmaya başlandı. Genç iklim aktivisti Greta Thunberg’in başlattığı ve dünya çapında yayılan Fridays for Future (Gelecek için Cumalar) hareketi kapsamında, iklim için okul grevlerinin bu artışta etkisi büyük. Türkiye’de de Atlas Sarrafoğlu’nun çağrısıyla genç iklim aktivistleri cuma günleri okula gitmeyerek iklim krizine dikkat çekmek için bir mücadeleye başladılar.
Biz de İstanbullulara ‘İklim krizi’ hakkında düşündüklerini ve çözüm için önerilerini sorduk. Konuştuğumuz yurttaşların çoğu ana sorumlusu olarak insanı görürken, sorumlunun kapitalist devletler olduğunu söyleyenler de yok değil.
Gezegende yaşanılan değişimlere dair kapsamlı bilgileri olan vatandaşlar az olsa da, konuştuğumuz hemen herkes aslında mevsim değişimleri, seller, dolular gibi afetler sebebiyle uzaktan da olsa konuyla ilgili. Ancak yaptığımız röportajlarda konuştuğumuz vatandaşların çoğu, iklim krizine çözüm bulunması noktasında ümitli olmadıklarını söyledi; hatta çözümü Tanrı’nın müdahalesinde görenler de var.
Sorularımızı yanıtlayanlardan, 70 yaşlarındaki kişi, savaşların ve kimyasal bombaların doğayı bozduğunu, denizlerin kirletildiğini, önce ‘Savaşa Hayır’ demenin gerektiğini, söyledi:
“Tv’de diyor ki ‘piknik yapılsın mı, yapılmasın mı?’ Piknikte iki tahta yakıyorlar, hava kirliliği diyorlar. 50 tane egzos patlıyor, araba geçiyor, vapur geçiyor… iklim falan düzelmez böyle.”
Gemi kaptanı olan vatandaş ise, dünyanın pek çok farklı noktasına seyahatlerinde yaşanan sıcaklık farkını bizzat gözlemlediğini anlattı: ‘Kaliteli yakıta dönersek iklim krizini sonlandıramayız ama geciktirebiliriz diye düşünüyorum. Fabrikalardaki baca gazları, atıklar, bunlar maddiyata dayandığı için dünyanın hiçbir yerinde, kapitalizmin paranın döndüğü hiçbir yerde bunu değiştiremezsiniz.”
Mesleğinin başında olan genç kadın öğretmen, iklim krizinden kimsenin haberi olmadığını söylerken, asıl sorumlunun eğitim sistemi olduğunu belirtti:
“İklim krizinin çözümü olmayacak gibi.. Kimsenin haberi de olmadığı gibi.. Sadece benim ayrıştırdığım çöple mi düzelecek bu iş diyen çok kişi var. Düzeleceğini sanmıyorum, çok daha kötüye gideceğini düşünüyorum.”
Alışverişten dönen 60’larındaki kadın, iklim krizine dair fikirlerini şöyle özetledi: “Yazlar kış gibi, kışlar yaz gibi…”
‘Türkiye’de liderler iklim inkarcısı değil, ama iklim değişikliğinden fazla haberdar da değiller’
Sokak röportajlarından hareketle insanların iklim krizinden bihaber olmasının sebeplerini ve değişime dair umutsuzluğu Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi kıdemli araştırmacısı, iklim uzmanı Dr. Ümit Şahin’e sorduk.
Şahin, iklim kriziyle ilgili yapılan araştırmalarda Türkiye’de insanların %70’inin iklim konusunda kaygılı olduğu sonucunun çıktığını ama bu verinin iklim değişikliğiyle ilgili nasıl fikirleri olduğuna dair bir bilgi vermediğini söyledi. İnsanların, konuyu günlük yaşamlarına etkisi olabilecek kadar önemli görmediğini belirten Şahin, insanların bilgisizliğini iki sebebe bağladı: Siyaset ve medya.
Dr. Ümit Şahin
ABD’deki bir araştırmada, insanların iklim değişikliği konusundaki düşüncelerinin en çok destekledikleri ve oy verdikleri liderlerle paralellik gösterdiğinin altını çizen Şahin, Türkiye’de devletin yıllardır iklim değişikliğiyle mücadeleden kaçındığını; bunun neredeyse ana politika olduğunu ve sorunun insanların gündemine gelmemesini sağladığını kaydetti.
Medya blokajı
‘Gazeteciler de konudan bihaber’ diyen Ümit Şahin’e göre, bilmeleri gerektiğini de düşünmüyorlar. Şahin, medyanın iklim krizinden sorumlu çıkar çevreleriyle doğrudan maddi bir ilişki içinde olsa da olmasa da, takip ettiği ideoloji ve propagandasını yaptığı yaşam biçimi sebebiyle, bu çevrelerin açık suç ortağı olduğunu düşündüğünü de söyledi: “Bu nedenle de iklim kriziyle ilgili bilgilere ancak özel ilgisi olan insanlar alternatif kanallardan ve özel olarak arayıp bularak ulaşabiliyorlar. Genel nüfusun takip ettiği medya ise blokaj uyguluyor.”
Sokaktaki görüşmelerimizden yola çıkarak insanların değişime dair çok da umutlu olmadıklarını gözlemledik. Türkiye’nin en iyisini yapsa dahi iklim kriziyle mücadelede etkili olmayacağı düşünülüyor. Şahin’e “tüm dünya aynı önlemleri almadıkça iklim kriziyle mücadele anlamsız mı?” sorusuna şu yanıtı verdi: “Sorumlular, yani siyasetçiler ve medya bu görüşleri yaydıkları için halk da böyle düşünüyor tabii. Zaten Türkiye’de halkta bizim hiçbir şeyden sorumlu olmadığımız düşüncesi yaygındır. Biz hep mağduruz. Hep başkaları suçlu. Çocuk kalmış bir milletiz Oğuz Atay’ın dediği gibi.”
‘Bilim ve demokrasiye bağlılık önemli kriter’
Türkiye’nin isterse elbette etkili olabileceğini, bütün politikaların iklim kriziyle mücadeleye uygun şekilde değiştiğinde, büyük bir dönüşümün sağlanacağına dair emin olduğunu dile getiren Şahin, “Hatta bütün dünyada örnek gösterilebilecek, iklim müzakerelerinde öne çıkan, uluslararası politikayı belirleyen bir ülkeye dönüşürsünüz” dedi ve ekledi:
“Bunun işe yaraması için ülkenin önce bilime ve demokrasiye bağlılığı gerekiyor. Hükümetlerin bunlarla ilgisi olmayınca halk da umudu kesiyor elbette.”
“Ulusal ve yerel yetkililerin iklim krizine karşı aldıkları ve almadıkları önlemler, devlet ve belediyeler tarafından nasıl bir yol izlenmesi gerektiği” yolundaki sorumuza Şahin’in yanıtı şöyle: “Türkiye’de devletin ve az sayıda da belediyenin iklim eylem planları var, ama ulaşılması istenen hedef belli değil. İklim değişikliğiyle mücadelenin özü sera gazı emisyonlarını düşürmektir. Türkiye’nin böyle bir ulusal hedefi yok. Olmayınca da eylem planları genel laflardan ibaret kalıyor.”
Şahin’e göre, Türkiye’nin emisyon azaltımı anlamında tek yaptığı şey, yenilenebilir enerjiye verdiği teşvik, ancak bu yeterli değil: “Yenilenebilir enerjinin enerji dönüşümü için kullanılması, yani fosil yakıtlardan enerji üretiminin azaltılıp yenilenebilir enerjinin payının artırılması gerekir. Bunun için yapılması gerekenler basit: Yeni kömür ve gaz tesisi açmayacaksınız, mevcut olanları yavaş yavaş kapatacaksınız, ulaşımda ve ısınmada petrolden ve gazdan elektriğe döneceksiniz ve yenilenebilir enerjiyi bu amaçla kullanacaksınız.”
Türkiye’de yenilenebilir enerji tesislerinin sayısı artarken enerji pastasındaki payının artmadığından söz eden Dr. Şahin, bunun nedeni olarak aynı zamanda kömür santrallerinin sayısı ve (ulaşımda) petrolün payının artması olduğunu kaydetti. “‘Hatta elektrik üretiminde kömürün payı da son yıllarda kabul edilemeyecek oranda arttı” diye konuşan Şahin, yenilenebilir enerjinin dönüşüm için değil büyüme için kullanıldığının altını çizdi: “Buna iklim değişikliğiyle mücadele ve enerji dönüşümü demek için çok iyimser olmak lazım. Binalar vb. alanlardaki iklim eylemleri de üzerinde konuşulmaya değecek büyüklüklerde değil, bütün bunların göstergesi de zaten Türkiye’nin sera gazı emisyonlarını yılda yüzde 6 artırması.”
‘İstanbul’un iklim kriziyle mücadeleye çok daha iddialı bir şekilde soyunması gerekiyor.’
Başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere yerel yönetimlerin iklim kriziyle mücadelesini de akademisyen Dr. Baran Alp Uncu değerlendirdi.
Dr. Baran Alp Uncu.
-Vatandaşlarla yaptığımız görüşmelerde, iklim krizine yönelik çözümü ya da belediyelerin ne yapabileceğini sorduğumuzda genelde umutsuz olduklarını ve sorun küresel çapta çözülmezse herhangi bir çabanın işe yaramayacağını, söylediler. Siz bu noktada yerelde iklim kriziyle mücadelenin etkisinin ne ölçüde etkili olacağını düşünüyorsunuz? Yani dünyada soruna çözüm bulunmadan yerellerde iklim kriziyle mücadele anlamsız mı?
İklim krizi küresel bir mesele ama aslında yerelden başlayan çözümlerle giderebilecek bir sorun. Uluslararası alanda ulusal devletlerin bir araya gelerek anlaşmalar imzalayıp o anlaşmalar sonucunda adım atarak önlemler alınması yoluyla, ancak bir enerji geçişiyle sonuç elde edebileceğine dair bir görüş var. Küreselin ne olduğunu düşünürsek bu sadece ulus devletlerin, ulusal düzeydeki karar alıcıların bir araya gelmesiyle olacak bir şey değil. Bunun ötesinde yerellerin harekete geçmesi ve birbirlerine bağlanması gerekiyor. Yerelden başlayacak iklim kriziyle mücadele kolaylıkla küresel bir harekete dönüşebilir. Burada kentler önemli bir yer tutuyor. Uluslararası ve ulusal düzeyde iklim politikalarında bir tıkanma var. Beklenen anlaşmalar çıkmıyor. Ulusal devletler de büyüme modellerini değiştirmemekte direniyorlar, gerekli olan enerji değişikliğine dair bir adım atmıyorlar.
Dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşıyor ve gittikçe de artacak. İklim krizinden en çok etkilenen yerlerin başında kentler geliyor. Kentler oldukça kırılgan yerler. İklim krizinin ortaya çıkardığı felaketler, aşırı hava olayları, kuraklık, gıda krizi, su kıtlığı gibi birçok mesele aslında kentlerdeki yaşamı doğrudan olumsuz etkiliyor. Öte yandan kentler tüketim merkezleri, yani iklim krizine neden olduğu için bu işin faili. Dünyada karbon salınımın % 70’i kentlerden kaynaklanıyor. Bu yüzden kentlerde bir şeyler yapmak gerekiyor .
Yerelden başlayıp ulus ötesi bir şekilde küresele dönüşecek bir harekette en büyük aktörlerden biri, dolayısıyla kentler. Karamsar olmamak lazım. Tek bir kentin yapabilecekleri sayesinde sorunlar elbette çözülmez ama tüm kentlerin ortak adımları ve çalışmasıyla iklim krizinin çözümüne yönelik büyük bir adım atılmış olacaktır.
–Belediyelerin iklim kriziyle mücadele anlamında öncelikli olarak yapması gerekenler neler sizce?
İklim krizine yönelik eylemleri iki ana grupta toplayabiliriz: Karbon salımlarının sıfırlanması ve uyum. Şu anda iklim krizinin sonuçlarını yaşıyoruz ve yaşanan tüm olumsuzluklar kentlerin hayatını doğrudan etkiliyor. Bu felaketlere dair dirençli olmak ve daha az etkilenmek için uyum eylemleri gerekiyor. Belediyelerin de yerel yönetimlerin de hem azaltım hem de uyum eylemlerini ortaya koymaları lazım. Enerji kullanımı, binalar, atık yönetimi, yeşil altyapı, kentsel yeşil alanlar gibi alanlarda iklime dair çözümler üretilmeli, ama tek başına da anlamlı olmuyor.
Mesela, ulaşımı ele alırsak; fosil yakıt kullanan araçlar yerine elektrikli kent araçların kullanılması önemli. Ancak bu elektriğin nasıl üretildiği de önemli. Bu elektrik yine fosil yakıtlardan üretilecek ise bu zaten bir çare olmuyor, karbon salımların da bir düşüş olmuyor. O zaman enerji alanıyla, ulaşım alanındaki adımların eş güdümlü ve uyumlu olarak atılması gerekiyor. Bisiklet ya da yürümek gibi alternatif ulaşım yollarının oluşabilmesi için şehir planlamasının ona göre yapılması gibi.. Bütün bu sektörlerin bir arada düşünmesi gerekiyor.
İklim eylemleri aslında sadece bir ekoloji meselesi değil, bütün diğer kent yaşamıyla ilgili ekonomik, siyasi, sosyal meseleleri de ilgilendiren eylemler. Bunların yerel yönetimlerinin politikalarında temel teşkil etmesi gerekiyor. Öncelikle azaltım ve uyum eylemlerinin genel bir yol haritası çıkarılmalı. Sorunun tespit edilmesi, çözümlerin üretilmesi ve bir planlama yapılması gerek. Biz buna İklim Eylem Planı diyoruz. Bunun çeşitli aşamaları var: Mevcut durum analizi, bir kentte ne kadar karbon salımı olduğu ve nereye doğru gidebileceğinin ortaya konulması, risk ve kırılganlıkların analizinin yapılması, önceliklerin belirlenmesi ve buna bağlı olarak da çözümlerin üretilmesi gerekiyor. Bütün bunları topladığımızda yerel yönetimlerin kısa uzun ve orta vadede neler yapacağı ortaya konulabilir.
‘Dezavantajlı kesimler iklim krizinin etkisini daha yoğun yaşıyor’
–Kentlerde, iklim krizine dair farkındalık yaratmak öncelikli hedeflerden mi olmalı?
Farkındalık meselesi çok önemli. Bütün bu ortaya konan eylemlerin başarılı olabilmesi için kentlilerin en başta buna sahip çıkması, destek olması gerekiyor. Ama onun da öncesinde bütün bu çözümler kentliler ile beraber üretilmeli. Kentler aynı zamanda eşitsizlik ve adaletsizlik merkezidir. Burada pek çok dezavantajlı grup var ve kent yoksulları, yaşlılar, kadınlar engelliler gibi gruplar aslında iklim değişikliğinin etkilerini çok daha yoğun yaşıyorlar. Bir çoğu zaten kaynaklara erişimi kısıtlı olan kesimler ve kentin alt yapısının daha zayıf olduğu bölgelerde yaşıyor. İklim krizinin doğurduğu, ortaya çıkardığı sorunlar karşısında bu etkileri savuşturacak kaynaklara sahip değiller. İklim değişikliği aslında aynı zamanda bir adalet meselesi. Adaletsizlikleri yeniden üretip daha da yoğunlaştıran bir krizden bahsediyoruz. O yüzden çözümleri ortaya koyarken bir şekilde iklim adaletinin sağlanması gerekiyor. Dezavantajlı grupların ihtiyaçlarının, taleplerinin önceliklerinin bütün çözümlerin içinde yer alması gerekiyor. Bunun belirlenmesi için de iklim eylem planı oluştururken katılımcılık ilkesinin sonuna kadar uygulanmasını gerektiriyor.
Farkındalık zaten yerel yönetimlerin yapması gereken eylemlerden biri ama katılımcılık ilkesini işlettikleri sürece, zaten farkındalığı da arttırmış olacaklar.
–İklim kriziyle mücadelede örnek gösterebileceğiniz yerel yönetim örnekleri var mıdır?
350.org Türkiye’nin yürüttüğü bir kampanya var; İklim için Kentler. Bu çerçevede bir rapor hazırlandı ve dünyadan, Türkiye’den iyi yerel yönetim örnekleri sunduk. Türkiye’den de iyi örnek olarak Kadıköy Belediyesi’ni ele aldık. Kadıköy belediyesinin hem azaltım hem de uyum eylemlerini içeren, oldukça da iddialı hedefleri olan bir iklim eylem planı var. 2016’ya göre 2030 yılında karbon salınımlarında %40’lık bir azaltım öngörülüyor. Hazırlanan iklim eylem planı, Kadıköy ilçesinde yaşayan insanların ihtiyaçları, talepleri, kırılganlıkları ve dirençleri hesaba katılarak bir uyum eylemlerini de içeriyor. Tabii bu bir ilçe belediyesi ve mevzuatlara bağlı olarak yapabilecekleri sınırlı. Yine de bunu bir engel olarak görmeyip yapabileceklerini ortaya koydukları katılımcı bir iklim eylem planını oluşturdular.
Ayrıca Kadıköy İklim Elçileri diye bir sivil inisiyatifin oluşmasının da önünü açtılar. İklim meselesiyle ilgilenen vatandaşların kısa bir eğitimden sonra İklim Elçisi olarak hem farkındalık eylemleri, hem çeşitli çalıştaylar, toplantılar düzenleme, mahalle muhtarları ile ilişkileri sağlama gibi çeşitli görevleri üstlenen ve bir anlamda farkındalığı geliştirmek için kurulmuş bir sivil inisiyatiften bahsediyoruz. Kadıköy Kent Konseyi’nin altında bir çalışma grubu olarak varlıklarını sürdürüyorlar.
İklim Eylem planlarında yapılması gerekenlerden biri, paydaşlarla yoğun bir işbirliği. Bunun için de çeşitli üniversite ve STK’larla düzenli olarak görüşmeler yapılmış, çalıştaylar ve toplantılar yoluyla iklim eylem planı ortak olarak hazırlanmış.
Dünyada da kentler arasında oluşmuş bazı ulusötesi dayanışma ağları var; C40 ve Başkanlar Sözleşmesi gibi. Kadıköy belediyesi de Başkanlar Sözleşmesi’nin imzacısı. Bu ağların, hem teknik, hem de teknolojik açıdan envanterin hesaplanmasından, farklı eylemlerin oluşturulması için veri paylaşma şekilde verdiği destekten Kadıköy Belediyesi de yararlanıyor.
Öte yandan Belediye, bünyesinde ‘İklim Değişikliği Birimi”ni kuruyor. İklim değişikliği eylemlerinin uygulamaya konulması sırasında belediye birimleri arasında bir koordinasyonun sağlanması gerekiyor. Eylemlerin sonuçlarının takibi, belirli aralıklarla ölçümlerin yapılması, başarılar ve eksikliklerin raporlanması gerekiyor ve bu birim de bütün bu işlevleri yerine getiriyor. Bu açıdan baktığımızda Kadıköy Belediye bir ilçe belediyesi olarak başarılı bir şekilde İklim Eylem Planı’nı oluşturmuş.
–İklim kriziyle mücadelede İstanbul Belediyesinin atması gereken adımlar neler? Ekrem İmamoğlu’nun iklim krizine dair değerlendirmelerini, vaatlerini ve çalışmalarını nasıl buluyorsunuz?
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yapması gereken ilk şey; İstanbul’un ‘İklim Eylem Planı’nı revize etmesi. Hedeflerin daha iddialı şekilde ortaya konulması, somut eylemlerin belirlenmesi ve bunu da katılımcı bir şekilde yapmaları gerekiyor. İklim Eylem Planı aslında bütün yapılacak iklim eylemlerinin haritası, tek tek atılan adımların anlamlı olması için mevcut durumun belirlenmesi, hedefin konulması ve İstanbul’un dezavantajlı grupları öncelikli olmak üzere bu plana nasıl katılacağının belirlenmesi lazım. İstanbul’un İklim eylem planı var ve kağıt üzerinde de olsa yapılması gerekenler yapılmış gibi duruyor ama pek çok eksiği var. En başta baktığınızda,bir azaltım hedefi var; 2030 yılında emisyonlarının artıştan %33 azaltılacağı söyleniyor. Bu aslında Paris Anlaşması’yla belirlenen sıcaklıkların 1.5 derecede tutulması hedefine katkı sunacak bir azaltım hedefi değil. Diğer bazı kentlere baktığımızda, mesela Paris’te yerel salımlarda 2030 yılında %50 düşüş, 2050’de salımların sıfırlanması hedefleniyor. Atina’da sera gazı salımlarında 2030 yılına kadar %40 oranında düşüş öngörülüyor İstanbul’daki ise artıştan düşüş, o yüzden karışmaması gerekiyor. İstanbul iklim kriziyle mücadeleye çok daha iddialı bir şekilde soyunmalı.
‘İBB’nin iklim eylem planı katılımcı değil’
İBB, İklim eylem planını oluştururken bir takım anket çalışmalar, bilgilendirme toplantıları, çalıştaylar düzenlemiş ama açıkçası çok şeffaf ilerlemeyen bir süreç. Hangi grup, topluluk, hangi STK’ların çağrıldığı belli değil. Bir kısım STK’ların çağrılmadığını biliyoruz. Bazı ilçe belediyeleri ki bu ilçe belediyelerinin bazıları kendi iklim eylem planını hazırlamış, belirli bir tecübesi var, il ve ilçe belediyelerinin özellikle büyükşehir belediyelerinde ortak hareket etmeleri gerekiyor. Ama bazı ilçe belediyeleri bu iklim eylem planının yapım sürecine dahil edilmemiş.
Çözümlere baktığımız zaman ise genel bir takım önermeler var. Diğer kentlerdeki İklim Eylem planlarına bakıldığında azaltım ve uyum konusunda çok somut çözüm önerileri olduğunu görüyoruz. Bunlar ölçülebilir hedef ve eylemler. Zaman ve planlama belirli, rakamlar belirli. Bütün bunlar şu andaki İstanbul iklim eylem planında bulunmuyor.
Bütün bu iklim eylem planları, aslında sadece iklim değişikliğini önlemek için değil, kentlerin refahını artıracak, yaşam koşullarını iyileştirecek önlemler. Kamu sağlığından ekonomik refah düzeyine, enerji yoksulluğuna kadar birçok sosyal, ekonomik meseleyi de beraberinden gündeme getirecek eylemler bunlar. Bu açıdan bakıldığında da ‘iklim adaleti’ kavramının bir kentin iklim eylem planının temelini oluşturması gerekiyor ama şu anki mevcut planda bu konuda fazla bir vurgu yok.
Ekrem İmamoğlu C40 toplantısına katıldığında İstanbul’un 2050 yılına dair vizyonundan bahsetti ve adil, yeşil, yaratıcı bir kent olmasını hedeflediğini, söyledi. Ayrıca temiz enerji teknolojilerinden bahsedip, iklim kriziyle mücadelenin gerekliliğinin altını çizdi. Bütün bunları yapabilmesi için de en başta İklim eylem planını tekrardan ele alıp daha kapsamlı, bütünleşik, katılımcı ve iklim adaleti vurgusuyla revize edilmesi gerekiyor. İstanbul için çok daha iddialı ve somut bir hedef ortaya konulmalı.
Gezegen üzerindeki yaşam, insan faaliyetleri sebebiyle yokoluşa sürüklenirken insanlar da çözüm arayışı içerisine giriyor: Sürdürülebilir ekonomi, sürdürülebilir yaşam, sürdürülebilir şehirler… Peki, bütün bunlar ne anlama geliyor? Sürdürülebilirlik kavramı üzerine çok fazla yazılıp çizildi. Ancak belki de hiçbiri kavramı, 2008 yılından bu yana gerçekleştirilen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali kadar açıklayamıyor.
Sürdürülebilirliğin doğru anlaşılması ve toplumda farkındalığın artması amacıyla düzenlenen festival bu yıl 21-24 Kasım tarihlerinde İstanbul’da Institut Français ve Salt Beyoğlu’nda gerçekleştirilecek. Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nden Tuna Özçuhadar ile sürdürülebilir yaşamın ne demek olduğunu, festivalin amaçlarını ve bugüne kadar neler başardığını konuştuk.
-Sürdürülebilirlik ile ilgili bir film festivali yapmaya nasıl karar verdiniz?
2008 senesinde sürdürülebilirlik kavramını çoğu kimse yerli yerince kullanmıyordu. Biz de bu alanda profesyonel olarak çalıştığımız için ortak dil sorunu yaşıyorduk. Üniversitelerde, şirketlerde ve birçok yerde konuşma yapıyorduk. Şunu gördük ki konuşmalar genel olarak filmler kadar etkili değil. Bir filmin internete konulduğunda üç, beş milyon izleyicisi olabiliyor.
‘Görerek ve hissedilerek anlaşılabilecek bir konu’
Hele ki sürdürülebilirlik gibi konuşarak değil de görerek, hissederek anlaşılabilecek konularda filmlerin çok daha büyük etkisi var. Onun için hiç ilgimiz olmadığı halde bir film festivali yapma fikri doğdu. O dönemde kendimize Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi adı vererek böyle bir işe kalkıştık.
-Sürdürülebilir yaşam sizin için ne ifade ediyor?
Sürdürülebilirlik insan medeniyetinin gezegenin döngüleri ile uyum içerisinde var olabilmesi sorunu aslında. Her şey bizim için var düşüncesiyle gezegenin sınırlarına yani ekosistemin hizmetlerinden faydalanabilme sınırlarına kısacık insanlık tarihi içerisinde geliverdik. Dolayısıyla sürdürülebilirlik konusu insan medeniyetinin kültürel ve algısal yaşayacağı dönüşümle birlikte var olan ekosistem içerisinde kendine bir yer arayış çabasıdır.
-Bu festival ile neyi amaçlıyorsunuz?
Festival 2008’de başladığında ortak dil, farkındalık arttırma gibi üst başlıkları vardı. Yani filmleri ona göre seçiyorduk. Ama son yıllarda zaman geçtikçe biz artık izleyicilerin ilham alıp harekete geçmesini istiyoruz. Onun için etki odaklıyız. Yani bir kişi filmi izledikten sonra ne yaptı? Şirketinde ne gibi bir dönüşüme sebep oldu? Bir veya daha fazla filmden etkilenen insanın yarattığı dönüşüm nedir?
-Değişimi nasıl ölçüyorsunuz?
Son dört senedir sosyal etki değerlendirmesi için anket yapıyoruz. Bu anketleri her sene raporluyoruz, web sayfamızda yayınlıyoruz. Festivale kaç yıldır katılıyorsunuz, neler değişti hayatınızda gibi sorular barındırıyor içerisinde. Mümkün olduğu ölçüde bir geri bildirim mekanizması yaratmaya çalışıyoruz. Festival sayesinde dönüşüm yaşamış insanlarla tesadüf üzeri karşılaşmalarımız oluyor, buna çok mutlu oluyoruz.
-Nasıl hikâyeler var peki?
Örneğin festivalde geçtiğimiz yıllarda gösterilen True Cost filmini izleyerek çalıştığı tekstil firmasından ayrılıp gene aynı sektörde etik değerlere dayalı bir sosyal girişimi olan arkadaşımız var.
Yaşadığı şehri değiştiren, işinden istifa edip sonra başka bir şehirde tümüyle ekolojik ve sosyal fayda içeren işlerin içerisine giren arkadaşlarımız oldu.
Kız kardeşini, ailesinden sürekli yeni telefon almasını istediği dönemde festivale getiren bir arkadaşımız, elektronik atık ile ilgili bir filmden sonra kız kardeşinin yeni telefon almaktan vazgeçtiğini söylemişti.
Filistin’de Ramallah’ta tesadüfen sunumunu izlediğimiz Filistinli bir tasarımcının 2008’de festivalden aldığı ilhamla orada permakültür yapmaya başladığını öğrendiğimiz bir olayı da örnek olarak verebiliriz. Ayrıca yurt içinde ve yurt dışında festivalden ilham alıp sürdürülebilirlik alanında yüksek lisans yapanlarla karşılaştık.
‘İnsanlar değişirse şirketler de değişir’
-Hep bir şehir değiştirme diyoruz. Başka bir yolu yok mudur?
Anlam arayışı için yola çıkıyorsanız ve içinde bulunduğunuz kurgu buna imkân sağlamıyorsa, o döngüden çıkmak, sıçramak için radikal kararlar almanız gerekebilir. Ancak bir iş yerini dönüştürmek de çok önemli. Devasa sosyal ekolojik yıkıma sebep olan iş yerlerinin içerisinde de insanlar var. Kimi zaman yaratılan etkinin farkında olmayan ya da var olan düzen karşısında kendini güçsüz hisseden… Eğer o insanlar değişirse, güçlenirse o şirketler de değişir. Bizim dünya yıkılsın yerine başka bir dünya yapılsın gibi bir düşüncemiz yok. Biz evrimden yanayız, dönüşebiliriz diye düşünüyoruz.
-Filmlerin seçimlerini yaparken nelere dikkat ediyorsunuz?
Yıllardır içinde bulunduğumuz tanışıklıklar var, yapımcılar, festivaller yönetmenler… Yeni çıkan filmler olduğunda bize haberleri geliyor veya biz araştırıp buluyoruz. Bunları belli bir süzgeçten geçiriyoruz. Bütüncül bakış açısı olması, içinde çözüm, ilham barındıran örneklerin olması, hikaye anlatım teknikleriyle empati uyandırması gibi kriterlerimiz var. Her sene 200, 300 film arasından 25, 30 tane seçiyoruz.
‘Herkese hitap eden film var’
Festivalin sizce bu yıl en önemli bölümü ya da içeriği nedir?
Herkese hitap eden film var. Birisi permakültürle veya sosyal girişimle ilgileniyorsa onun filmi başkadır. Tohumla ve toprakla ilgilenenin, alternatif yani şebekeden bağımsız yaşam ile ilgilenenin farklıdır. Beni bu sene en çok etkileyen filmlerden bir tanesi Great Green Wall (Büyük Yeşil Duvar). Afrika’da Sahara’nın güneyindeki ülkelerin çölü durdurmak için giriştikleri bir proje. Filmleri iki yıldır UNDP’nin küresel amaçlarını temsil eden 17 ikon ile etiketliyoruz. Bu filmin açlığa son, eşitsizliklerin azaltılması ve iklim eylemi gibi etiketlerin de dahil olduğu 11 tane etiketi var. Dolayısıyla o film beni baya etkiledi.
The Great Green Wall, Jared P. Scott, 2019
Türkiye’den iki yapıt seçkide
-Türkiye’den herhangi bir yapıt var mı?
Ekotopya diye bir film var. Kars’ta İlhan Koçulu’nun da yer aldığı filmde en zor koşullarda bile insanın yaşadığı yeri değiştirme gücünü görüyoruz. Film, bir kişinin bile yaratabileceği değişiklikten bahsediyor.
İkinci film Acil Çırak Aranıyor diye kısa bir film. Kayseri’deki oto saniyede çekilmiş. Yeni neslin bu tamir kültüründe çok görev almaması ve aslında ustaların çıraklarına el verememesi üstüne bir film. Bu da tabii ki sürdürülebilirlik sorunu. Tamir kültürü ortadan kalkıyor. Meslek bilen yok, herkes kolay yoldan para kazanmaya çalışıyor; elindeki cep telefonuyla ‘ne yapabilirim, youtuber olabilir miyim?’ peşinde koşuyor.
-Dünyada benzer bir festival var mı?
Türkiye’de ve dünyada ekolojiyi kendine tema edinmiş festivaller var. Genelde organize edenler sinema sektöründen olabiliyor ve bu nedenle film seçme kriterleri bizimkinden farklı olabiliyor. Bizimkine benzer festivaller yurtdışında olmaya başladı. Biz etki odaklı film seçkisiyle dönüşüm yaratmaya çalışan festivallerle bir network kurduk. Onlardan farklı olarak festivalimizde konuşmacılar ve müzik grupları oluyor.
‘Yerel bağlamdaki karşılığını gösteriyoruz’
Biz mesela küresel bir sorunu filmde gösterdikten sonra ardından davet ettiğimiz konuşmacının yerel bağlamdaki deneyimlerini paylaşmasını istiyoruz. Yani bu Afrika’da böyle olmuşlar, aynı sorun Türkiye’de de var. Biz nasıl tepki veriyoruz onu görmeye çalışıyoruz. Onun haricinde festival müzik de içeriyor. Bir buluşmaya dönüşüyor. Bu bakımdan bu kompozisyonda bizimkine benzer bir film festivaline denk gelmediğimi söyleyebilirim.
-Son olarak neler söylemek istersiniz?
Sadece filmler değil festivale gelenler de olağanüstü insanlar. Festivale gelenler kendilerine benzer hassasiyeti olan insanlarla buluştuklarında güçleniyorlar ve birbirlerinden ilham alıyorlar. O yüzden herkesi festivali vesile edip bu buluşmaya gelmeye davet ediyoruz.
TBMM Başkanı Mustafa Şentop,TBMMHayvan Haklarını Araştırma Komisyonu tarafından hazırlanan raporun tamamladığını açıkladı. Komisyonun hayvan hakları savunucularıyla birlikte düzenlediği 12 toplantı sonucunda ortaya çıkan yaklaşık 200 sayfalık rapor, Meclis Başkanlığı’na sunulmuştu.
Konuyla ilgili açıklama yapan TBMM Başkanı, adalarda fayton kullanımı konusunda düzenlemelerin de yer alacağı raporun tamamlandığını ve Genel Kurul’a götürüleceğini açıkladı.
Ocak ayında Genel Kurul’da görüşülecek
Şentop raporun tamamlandığını “Çok önemli değişiklikler gündeme geldi. STK’lar arasındaki anlaşmazlıklar olduğu için rapor süreci devreye girmişti. Gecikme olmuştu. Şimdi hazır. Önümüzde bütçe görüşmeleri olduğu için ocak ayı itibarıyle yasa Genel Kurul’a gelecek. Yeni yıla bu yasa görüşmeleriyle gireceğiz. İnşallah yasalaşacak” sözleriyle duyurdu.
Hayvan hakları savunucuları: Takipçisi olacağız
Komisyonun paylaştığı raporu değerlendiren hayvan hakları savunucuları, avcılık, hayvancılık endüstrisi ve petshopların raporda yer almamasını eleştirmiş, gene de TBMM’de onaylanması için yasal sürecin takipçisi olacaklarını söylemişlerdi.
Rapora göre yapılması düşünülen değişiklikler arasında şunlar yer alıyor:
Kanunun adı: Hayvan Haklarını Koruma Kanunu olarak düzenlenen kanunun adının Hayvan Hakları Kanunu olarak değiştirilmeli. Hali hazırdaki kanunda eşya/mal olarak kabul edilen hayvan, ‘duyguları olan canlı varlık’ olarak tanımlanmalı ve doğuştan gelen hakları teslim edilmeli.
Kabahat değil suç: Hayvanların vücut bütünlüğüne yönelik saldırı, işkence, öldürme, dövüştürme gibi fiiller kabahat değil, suç kapsamına alınmalı. Yürürlükteki hayvanla ‘cinsel ilişki’ ifadesi, ‘cinsel saldırı’ olarak değiştirilmeli. Hayvana yönelik suç işleyenlerin hayvan sahiplenmesi engellenmeli.
Hayvanın ölümüne ya da yaralanmasına kasten neden olan, durmayıp kaçan sürücülerin ehliyetlerine geçici ya da sürekli olarak el konulmalı.
Suçun ertelenmesi: Hayvana yönelik işlenen suçlara yönelik hapis cezasının sınırı en az 2 yıl 1 ay olmalı. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması düzenlemesi hayata geçmemeli. Hayvana eziyet, hayvan dövüştürmek, sokağa terk etmek, işkence etmek ya da cinsel istismar suçu işleyenler, kasten ölüme neden olanlar hakkında derhal işlem uygulanmalı.
Kategorizasyon: Herhangi bir türü küçümseyecek, ötekileştirecek, hayvan onuruna aykırı bir adlandırma yapılmamalı. ‘Süs hayvanı’, ‘başıboş hayvan’, ‘sahipsiz hayvan’ gibi kullanımlardan kaçınılmalı. Mevzuatta da tanımlanırken, “ev hayvanı’, ‘yaban hayvanı’ ve ‘şehir hayvanı’ kullanımları tercih edilmeli. Bunlara yönelik denetim, hizmet ve sorumluluk alanları ve mercileri de kanunda açıkça belirtilmeli.
Kimliklendirme: İnsan gözetiminde ya da serbest yaşayan tüm kedi, köpekler mikroçip takılarak kimliklendirilmeli. Tüm tek tırnaklı hayvanların kimliklendirilmesi için mevzuat değişimi yapılmalı.
Sağlık hizmeti: Serbest yaşayan hayvanların en büyük gereksinimi sağlık hizmeti. Belediyelere Veteriner Hizmetleri Müdürlüğü kurma zorunluluğu getirilmeli, yeterli veteriner hekim ve teknik personel istihdamı sağlanmalı.
Kısırlaştırma: Serbest yaşayan kedi ve köpeklerin popülasyonun kontrolünü sağlamak için kısırlaştırma seferberliği başlatılmalı. Buna uygun altyapıya sahip klinik ve merkezler oluşturulmalı; yeterli veteriner hekim ve yardımcı teknik personel istihdamı için bütçe sağlanmalı. Operasyon sonrası bakımları için barındırma alanları planlanmalı, hayvanların yakalanması için personele yönelik eğitim verilmeli ve donanım sağlanmalı. Mobil kısırlaştırma ünitesi kavramı ve mevzuatı kaldırılmalı.
Toplu yaşanan alanlar: Kat Mülkiyeti Kanunu’nda yapılacak revizyonla, yönetim planlarına evcil hayvan beslenmesine ilişkin kısıtların konulması engellenmeli, kamu lojmanlarında hayvan barındırma ve besleme yasağı kaldırılmalı.
Bütçe: Hayvan Hakları Fonu oluşturulmalı, toplanan meblağ, sürecin yönetiminde kullanılmalı.
Hayvan Hakları Polisi: Hayvanlara yönelik suçlara müdahale etmek, korunmasına ilişkin diğer faaliyetleri yerine getirmek üzere, yetkileri belirlenmiş, eğitim almış polis ve jandarma ile belediyelerin zabıta birimlerinde ‘hayvan hakları kolluğu’ kurulmalı.
Yerel yönetim: Serbest yaşayan hayvanlara ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmeyen yerel yönetimlere yaptırım uygulanmalı. 5393 sayılı Belediye Kanunu’ndaki ilgili maddeler revize edilmeli.
Barınak/Bakımevi: Barınak adıyla bilinen geçici bakımevi kavramı, hayvanların nitelikli sağlık hizmeti alabileceği bir işleyiş kurgusuyla oluşturulmalı. Bakımevi bünyesinde yer alacak kliniklerin teknik koşulları Bakanlıkça belirlenmeli, mevzuatı hazırlanmalı. Geçici bakımevleri;
Geçici süreli barınak
Düşkün hayvanlar birimi
Klinik/kısırlaştırma birimi
Karantina birimi ve
Sahiplendirme biriminden oluşmalı.
Buralarda çalışan personelin sayısı artırılmalı, nitelikli hizmet içi eğitimden geçirilmeli.
Hayvan satışı: Petshoplarda hayvan satışı, süreç içinde sonlandırılmalı. Hayvan ticareti düzenlenmeli, kaçakçılık engellenmeli, kimliklendirme süreci başlatılmalı.
Tehlikeli ırk: Hangi köpeklerin ‘tehlikeli ırk’ kapsamında değerlendirileceği bilimsel veriler doğrultusunda belirlenmeli; liste her yıl revize edilmeli. Kısırlaştırma zorunluluğu getirilmeli ve bu hayvanların şahısların elinde üretimi yasaklanmalı. Bu hayvanların sorumluluğu sahiplerine yüklenmeli, gerekli durumlarda cezai yaptırım, doğrudan köpek sahiplerine uygulanmalı.
Belediye bakım evlerinde tecrit edilen ‘tehlikeli ırk’ kapsamındaki köpekler, muayene ve belirlenecek prosedürler sonrasında sahiplerine iade edilmeli ya da sahiplendirilmeli.
Agresyon gösteren ve sağaltılması mümkün olmayan hayvanlar için bu amaca hizmet eden rehabilitasyon merkezleri kurulmalı.
İl Hayvan Koruma Kurulu: İl hayvanları Koruma Kurullarının adı “İl hayvan Koruma Kurulu’ olarak değiştirilmeli, buralarda barolar da temsil edilmeli. Sürecin yönetimi için bakanlık bünyesinde, üniversiteler ve STK’lerin de temsil edileceği Merkez Hayvan Hakları Kurulu oluşturulmalı.
Beslenme odakları: Serbest yaşayan hayvanlar için yerel yönetimler ve hayvan severlerin işbirliğiyle beslenme odakları belirlenmeli, standartları konulmalı ve kameralar ile sürekli kayıt altına alınmalı.
Ekolojik geçit: Yalnız şehirler arası yollarda değil, şehir içinde de ekolojik geçit planlanmalı. Menfez, tüp, tünel ve benzeri ekolojik geçitler şehir içine de yayılmalı.
Kürk: Hayvanların kürkü için yetiştirilmesini düzenleyen bir mevzuat Türkiye’de yok ancak Tarım ve Orman Bakanlığı’nın sitesinde kürkü için yetiştirilen çinçilaların nasıl öldürüleceği bile tanımlanıyor. Kürkü için hayvan yetiştirilmesine derhal son verilmeli. Tür ayırt etmeksizin kürk ithalatı bir an önce yasaklanmalı…
Hayvan dövüşü: ‘Geleneksel’ olsa dahi, hayvanların dövüştürülmesi, eziyettir, yasaklanmalı.
Hayvanat Bahçesi: Yenileri açılmamalı, mevcutlarda kafes tipi barınma derhal sonlandırılmalı, ‘butik tarzda’ hayvanat bahçeleri kapatılmalı, restoranlar ‘hayvanat bahçesi’ manzaralı olmamalı. Şehir merkezlerinde ve/veya AVM’lerde hayvanların sergilenmesine son verilmeli, hayvanat bahçelerinde, hayvanlara gösteri yaptırılması, fotoğraf, illüzyon etkinlikleri gibi eylemler yasaklanmalı.
Sirk: Hayvanlı kara sirkleri kurulmasına ve ülkeye girişine hiç bir koşulda izin verilmemeli.
Yunus Parkları: Hali hazırda açık olanlar bir mevzuata dayanmıyor. Buralarda kullanılan hayvanların kaynağı belirsiz. Hangi koşullarda tutuldukları, sağlık kontrollerinin yapılıp yapılmadığı, eziyet görüp görmedikleri vs. denetlenmiyor. Kara sirklerinde olduğu gibi deniz memelerinin de gösterilerde kullanılması uygun değil. Mevcut tesisler, en geç iki yıl içinde sonlandırılmalı, burada bulunan hayvanlar için rehabilitasyon alanları oluşturulmalı. Yunusla terapinin yararlılığı bilimsel olarak ortaya konulamadığı için, bu gösteri ve terapi merkezlerinin açılması yasaklanmalı.
Faytonlar: Tüm yurtta bütünüyle kaldırılmalı. Düz ve kısa bir rotada, az sayıda faytonda sadece ağır yük atları kullanılmalı. Faytonlar ulaşım için kullanılmamalı.
Hayvan Deneyleri: Üniversitelerde hayvanların eğitim materyali olarak kullanımı sonlandırılmalı. Eğitim için canlı hayvan ve dokuya gereksinim duyulmayan alternatif model, yöntem ve laboratuvarların kurulması mevzuata bağlanmalı. Serbest yaşayan kedi ve köpeklerin deneysel çalışmalarda kullanılmasına hiçbir koşulda yer verilmemeli. Veteriner Fakültesi ya da ilgili fakülte ve bölümlerde eğitim gören öğrencilerin etik ya da dini nedenlerle bazı uygulamalardan çekilme hakkı tanınmalı.
Katolik Kilisesi ruhani lideri Papa Francis, katıldığı konferansta Katolik Kilisesinin resmi eğitimine ekolojik günahların tanımını dahil etme planları olduğunu açıkladı.
Uluslararası Ceza Hukuku Birliği üyeleri tarafından 13-16 Kasım arasında Roma’da düzenlenen “Ceza Adaleti ve Kurumsal İşler” temalı konferansta konuşma yapan Papa, katılımcılara “Katolik Kilisesi’nin ilmihalinde ekolojiye karşı günahı, ortak evimize karşı ekolojik günahı tanıtmalıyız” dedi. Öneri, Amazonlar için Piskoposlar Sinodu’nda gerçekleşen toplantıda Kilise’ye sunulmuştu.
‘Nazicilik kendini tekrar ediyor’
Papa Francis konuşmasında, şiddet ve nefret eylemlerini haklı çıkarmak için yasa ve yasaların kötüye kullanılmasını da kınadı. Papa, bugünün kullan-at kültürünün yanı sıra diğer “psiko-sosyal etkenlerin” sinsice “nefret kültürünü” teşvik ederek, ortak yarara tehdit oluşturduğunu söyledi ve bu tehditlerin genellikle “Nazizm’e özgü semboller ve eylemler” şeklini aldığını ekledi. Konuşmasında şu ifadeleri kullandı:
“İtiraf etmeliyim, düzenden sorumlu olan bir kişi veya hükümette bazı konuşmalar duyduğumda, bana Hitler’in 1934 ve 1936’daki konuşmalarını hatırlatıyor. Şu anda Yahudileri, çingeneleri eşcinsel yönelimleri olan kişileri yargılamaları Naziliği hatırlatıyor. O zamanlar olan şeyler bugün tekrar ortaya çıkıyor.”
Barışa karşı beşinci suç: Ekolojik suç
Papa, “ceza sistemiyle sosyal sorunları çözdüğünü iddia eden cezalandırma yönteminin çalışmadığını söyleyen Papa, bunun yerine, “genellikle kurumların sorumlu olduğu belli davranışların cezasız kalmaması için temel adalet duygusunun uygulanması gerektiğini” söyledi.
Papa, bu suçların başında hava, toprak ve su kaynaklarının büyük ölçüde kirlenmesi, flora ve faunanın büyük çapta imhası ve çevre yıkımı üretebilecek herhangi bir eylem veya bir ekosistemi yok etmek gibi ekolojik suçların yer aldığını belirtti. Papa Francis, uluslararası toplumu da ekolojik suçları “barışa karşı beşinci bir suç kategorisi” olarak tanımlamaya çağırdı.
1998 yılında Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen Roma Statüsü’ne göre, şu anda kurulan dört temel uluslararası suç arasında insanlığa karşı suçlar, soykırım, savaş suçları ve saldırganlık suçları yer alıyor.
Ekolojik günahın tanımı yapıldı
Konferans katılımcılarını seslenen Papa, “Bu vesileyle ve sizin aracılığınızla ortak evimizin yeterli yasal korunmasını sağlama çabalarına yardımcı olmak için bu sektördeki tüm liderlere ve temsilcilere başvurmak istiyorum” dedi.
Sinod’un son belgesinde, piskoposlar ekolojik günahı “kendini kirlilik eylemleri ve alışkanlıklarında ve çevrenin uyumunun tahrip edilmesinde ortaya çıkaran Tanrı’ya ve gelecek nesillere karşı günah olarak” tanımladılar.
Papa, “Bunlar, elde edilmesi zor ancak herkesin iyiliği için gerekli olan değerlerdir” dedi. “Ütopya olduğunu düşünmüyorum, ancak bu büyük bir zorluk. Medeni birlikteliğimizin sorunlarını rasyonel, barışçıl ve demokratik bir şekilde ele almak istiyorsak, hepimizin çözmesi gereken bir meydan okuma” ifadelerini kullandı.
Fransa’da geçen yıl akaryakıt zamlarını protesto amacıyla başlayıp ülke çapında hükümet karşıtı gösterilere dönüşen “Sarı Yelekliler” protestoları birinci yılını doldurdu.
Cumartesi günü sokağa çıkan eylemcilere polis biber gazı ve tazyikli su ile müdahale etti. Bazı göstericiler araçlara ve özellikle bankalara zarar verdi, lastikler yakarak barikatlar kurdu. Gün boyu süren eylemlerde 173’ü Paris’te olmak üzere toplam 254 kişi gözaltına alındı.
Fransa’nın en uzun soluklu eylemi
Bir yıldır süren gösteriler 17 Kasım 2018 tarihinde Emmanuel Macron tarafından tanıtılan akaryakıt zammı sebebiyle başlamıştı. Polisin sert müdahalesi sonucunda giderek büyüyen protestolar maaşların yetersizliği, hayat pahalılığı ve ekonomik eşitsizliğe karşı bir toplumsal harekete dönüştü.
Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un protestoları çeşitli vergi indirimleri, emekli maaşlarına zam ve bazı ekonomik reformlarla dindirmeye çalışmasına rağmen protestocuların çoğu hâlâ yeterli adımların atılmadığı görüşünde.
Fransa’nın en uzun süreli eylemlerinde, bir yılda 11 kişi yaşamını yitirdi. Protestolarda polis saldırısı sonucu 4 bin 245’den fazla kişi yaralandı, 12 bin 107’den fazla kişi gözaltına alındı ve 3 bin 163’den fazla kişiye hapis cezası verildi.
Türk tiyatrosunun duayen ismi Yıldız Kenter, 91 yaşında hayatını kaybetti. Kenter Cumartesi günü yoğun bakıma kaldırılmıştı.
11 Ekim 1928 doğumlu Yıldız Kenter, yabancı ve Türk çok önemli yazar ve şairlerin oyunlarını birçok ülkede sahnelemiş; Shakespeare, Çehov, Brecht, Inoesco, Melih Cevdet Anday, Adalet Ağaoğlu, Necati Cumalı’nın da aralarında bulunduğu yazarların 100’den fazla oyununu sahneye taşımıştı.
Kenter, 80’li yaşlarının ortalarına kadar sahneye çıkmaya devam ediyordu. usta sanatçının son 2 yıldır akciğer rahatsızlığı yaşadığı belirtildi. Yıldız Kenter, 1981 yılında devlet sanatçısı ünvanı almış, 1994’de Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüz yılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırılmıştı.
Ağabeyinin yanına defnedilecek
Yıldız Kenter’in cenazesinin salı günü, Kilyos‘ta, 2012’de yaşama veda eden ağabeyi Müşfik Kenter’in yanında toprağa verileceği bildirildi.
‘Yakılmak istiyorum’ demişti
Yıldız Kenter, 2008 yılında Odatv’ye yaptığı açıklamada, hayatını kaybettikten sonra yakılmak istediğini açıklamıştı:
“Ben yakılmak istediğimi söylüyorum. Bunun sebebi var zaten mecbur olacaklar ileride bunu yapmaya. Mezarlıklar adam almıyor artık. Geçen gün benim yengem öldü. Ölüsünü ağabeyimin yanına gömdüler, üstüne gömdüler yani. Fakat yol diye bir şey yok, yollara bile gömmüşler ve üstüne basıyorsun yüreğin titriyor.”
Yıldız Kenter kimdir?
Asıl adı Ayşe Yıldız olan duayen oyuncu, 11 Ekim 1928’de İstanbul’da doğdu. Annesi İngiliz Olga Cynthia (Turkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını aldıktan sonra adı Nadide Kenter olarak değişmiştir) ve babası Türk diplomatı Ahmet Naci Kenter’dir. Ankara Devlet Konservatuvarı Yüksek Bölümünü sınıf atlayarak bitirdi. On bir yıl Ankara Devlet Tiyatrosu’nda çalıştı. Rockefeller bursu kazanarak American Theatre Winng, Neighbourhood Play House ve Actor’s Studio’da oyunculuk ve oyunculuk öğretiminde yeni teknikler üzerine çalışmalar yaptı. ABD’den döndükten sonra Ankara Devlet Konservatuvarı’na hoca olarak atandı. 1959’da Devlet Tiyatrosu’ndan ayrıldı. Muhsin Ertuğrul ile bir yıl çalıştı. Kardeşi Müşfik Kenter ve eşi Şükran Güngör ile Kent Oyuncuları topluluğunu kurdu. Daha sonraki yıllarda sürekli olarak Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de “Değişen Eğitim Metotları” ve “Oyunculuk Metotları” üzerine çalışmalar yaptı.
1962’de yılın kadını seçildi
1956 yılından itibaren Ankara Devlet Konservatuvarı, İstanbul Belediye Konservatuvarı ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nde bölüm başkanlığı ve hocalık yaptı. 1962’de tiyatroya hizmetlerinden ötürü “Yılın Kadını” seçildi. 1968’de, İstanbul’da, Kenter Tiyatrosu’nun binasının inşaatını tamamladı. Sinema oyuncusu olarak üç kez Altın Portakal ödülüne layık görüldü. Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Almanya, Hollanda, Danimarka, Kanada, Yugoslavya ve Kıbrıs’ta İngilizce ve Türkçe oyunlar sergiledi.
Ödül dolu bir sanat hayatı
100’ün üstünde oyun oynadı, 100’e yakın oyun sergiledi. 1981’de “Devlet Sanatçısı” olarak ödüllendirildi. 1984 de Roma’daki İtalyan Kültür Birliği’nce “Adalaide Ristori” ödülüne layık görüldü. 1989 yılında, Korsika – Bastia Film Festivali’nde, Hanım filmindeki rolüyle “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü aldı. 1991 yılında tiyatro sanatına hizmetlerinden ötürü Uluslararası Lions Kulübü’nün “The Melvin Jones”uyla ödüllendirildi. İki kez “Ulvi Uraz -En İyi Kadın Oyuncu”, üç kez de aynı dalda “Avni Dilligil” ödülüne layık görüldü.
1994’de Konken Partisi oyunundaki Fonsia rolü ile “Olağanüstü Yorum” ödülünü aldı. Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüz yılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırıldı. 1995’de Kültür Bakanlığı, tiyatro sanatına katkılarından ötürü Onur Ödülü’ne layık gördü. Kenter’e aynı yıl tiyatro sanatına katkılarından dolayı “Mevlana Kardeşlik ve Barış” ödülü ve 1996’da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından Ramiz ile Jülide’deki Jülide rolü için “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü verildi. 19 Mayıs 1997’de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından verilen Onur Ödülü, Yıldız Kenter’e Dame Diana Rigg tarafından takdim edildi. Maria Callas rolüyle, 1998’de Ankara Sanat Kurumu “Yılın Kadın Sanatçısı”, 1998 Muhsin Ertuğrul Yaşam Boyu Başarı Ödülü, 1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü, MARTI adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle 1999 Afife En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne laik görüldü. Aynı ödülü 2000 yılında, Nükte adlı oyundaki rolüyle yeniden kazandı. 2005–2006 sezonundan bu yana sahnelenen Gece Mevsimi adlı oyundaki Lily rolüyle, Sanat Kurumu En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nün de sahibi oldu.
Kent Oyuncuları’nın kuruluşunun 45. yılında yeniden Ben Anadolu’yu seyirciyle buluşturan Yıldız Kenter, oyunculuk kadar önemsediği oyuncu yetiştirme görevini Koç Üniversitesi’nde verdiği derslerle sürdürdü. 2008–2009 sezonunda başrollerini Defne Halman ve Engin Hepileri’nin paylaştığı Victoria (Zafer)’i sahneye koyarak 60. sanat yılını kutladı. 2009-2010 sezonunda Eugene Stickland’ın Kraliçe Lear adlı oyununu yönetti ve baş rolünü oynadı. Bu oyunla 2010 yılı Sadri Alışık En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü aldı.
Düzce’yi arka arkaya iki deprem vurdu. 17 Ağustos’da resmi kayıtlara göre 270 insan öldü. 1057 kişi yaralandı. 12 Kasım’da 845 kişi öldü, 5.000 kişi yaralandı. Bu depremlerle şehrin yapı stoğunun büyük bir bölümü ya yıkıldı ya da kullanılamaz hale geldi.
Düzce tarihte neredeyse her 20-30 senede bir şiddetli bir deprem yaşamış. Hem dünyanın en aktif fay hatlarından biri olan Kuzey Anadolu Fay Hattı, hem de bağımsız bir fay hattı yakınından geçiyor. Dolayısı ile depremler bu bölgede yaşayanların hayatlarında karşılaştıkları bir gerçeklik.
Günümüzde uzmanlar, meslek odalarının temsilcileri birçok yerde olduğu gibi Düzce’de de sorunların çözülmediğini söylüyorlar. “İmar Barışı” gibi uygulamaların deprem gerçeğini dikkate almadığına işaret ediyorlar.
Önce kendimden başlayayım: “Deprem vurdu” diyorum, hatalı bir şey söylüyorum. Düzeltmeye çalışıyorum. Afetlerin “insan yapımı” olduğundan söz ediyorum. Ancak gene hatalı bir şey söylüyorum. Söylemden başlamak zorunlu. Söylem kusurlarıyla sorumluluğumuzu yerine getirmediğimizi ele veriyoruz. Afetlerden “insanlar” mı sorumlu?
Kusur binalarda değil, önce söylemde. İnşa edilen deprem gerçekliğinde.
Demek ki söylemden başlamak zorunlu.
Depremin gerçekliği tıpkı ölümle karşılaşma biçimi gibi. Fay hatlarının yerleri, depremselliğin tarihi… bunlar depremin gerçekliği hakkında bir fikir veriyor. İnşa edilen bu görüntü felaketin yerine geçiyor. Söylemdeki bu yer değiştirmeye asimetrik ilişkileri, egemenleri yeniden üreten “ideoloji” diyebiliriz. Totaliter modernleşmenin ideolojisi…
Kitleler gerçeklik ve etkin özneler karşısında edilgin nesneler halini alıyor. Söylem gösterdiğini gizliyor. Depremlerin göz alıcı görüntüsü karşısında afetlerin nedenleri karanlıkta kalıyor. Kitleler ne yapacaklarını, neyi talep edeceklerini bilemedikleri için “depremin sert gerçekliği” ile yüz yüze kalıyor ve unutuyorlar.
Afetle kurulan bu ilişki biçimi -tersini söylüyormuş gibi yapsa da- unutmayı dayatıyor, zorunlu kılıyor: Yaşamımızı sürdürmek için unutmak zorundayız, onun gerçekliği bizi rahatsız eden bir dürtü olarak bastırılıyor.
Bir tanıklık:
Yıkılan evde karısını ve küçük çocuğunu kaybeden bir kişiyle ilgili bir tanıklığa dönelim: O ailesinin daha iyi koşullarda yaşaması için babadan kalma evini yıktırıp yeni bir ev yaptırmıştı. İki hafta boyunca ortalıkta çırpındıktan sonra ağzından çıkan ilk söz “Bilseydim yapar mıydım?” olmuştu. Kimse ona yumuşak zeminin taşıyamayacağını söylememişti. Yıkılan ev betondan çok katlı apartmandı. Yıktırılan ev ahşap taşıyıcılı, hımış (toprak) dolgulu iki katlı geleneksel yöre eviydi.
Evi kat karşılığı yapan müteahhit büyük olasılıkla sermayesi olmayan, yeterince eğitimi olmayan bir kişiydi. Eğer depremde zeminin yapıyı taşıyamayacağını bilseydi işi almasa bile gene kendisi gibi bir başkası alacaktı. Muhtemelen belediye de planı yaparken ve ruhsat verirken piyasa aktörleri ile yakın ilişki içindeydi ve onların ekonomik koşullarını gözetecek kararlar almak zorundaydı.
Burada politik bir sorun var: Politika talebi karşılamaya çalışıyor ama insanların deprem anında canlarını tehlikeye attığını bilmiyor. Burada eksik olan ne? ODTÜ’nün parlak beyinlerinden Mehmet Adam ile Bayındırlık Bakanlığı’na gittiğimizi hatırlıyorum, 80’li yılların sonunda. Elimizdeki dosyanın kapağında “Afete Hazırlık İçin Ne Yapılmalı?” başlığı yer alıyordu. Mehmet Adam “geleneksel dediğimiz yapılarda risk bilgisinin örtük (implicite) bir şekilde yapma eyleminin içinde yer aldığını, oysa modern, yani planlı projeli yapılarda bu bilginin açık (explicite) olarak aktarılması gerektiğini” söylüyordu, hatırladığım kadarıyla. Bunun için de kamu yönetimlerine ayrıntılı bir program öneriyordu. Anladılar ve dikkate aldılar mı? Hayır.
Düzce’deki afetten bir süre sonra bölgeyi ziyaret eden Dünya Bankası uzmanı ise insanların geceleri soğuk olmasına rağmen, sağlam kalmış apartmanlara girmek yerine ya çadırlarda yaşadıklarını ya da eski evlere göç ettiklerini gözlemlemişti.
Bu örnekler etkileşimli olmayan, toplumları tasarlama idealleri üzerine kurulmuş olan totaliter modernleşmenin paradoksunu ele veriyor:
Bir: Sorun depremin gerçekliğinde değil, çünkü o hep var olacak.
İki: Sosyal ilişkilerinden, sistemden ayrı olarak, afetin nedeni “insan” değil, çünkü etkin değil, başına ne geleceğini, ne yapması gerektiğini bilmiyor.
Üç: Peki ne? Afet “insan yapımı” değilse, ne? İşte söylemin sorumluluğu tam burada başlıyor.
Bunlar sindirilemeyen “sert gerçeklikler” olarak bizim simgesel dünyamızın dışında kalıyorlar.
Kaldıkları sürece bizi rahatsız etmekten başka bir işlevleri olmuyor. Kendimizi gerçeklik alanına taşıyamayacağımıza, onunla temas edemeyeceğimize göre, onları kendi simgesel dünyamıza taşımak zorundayız. Gerçeklikle teması mümkün kılacak olan şey, genellikle yapıldığı gibi dışarda tutmak değil, onun simgesel olduğunu fark etmek olabilir.
Bugünkü koruma, planlama söylemleri nesneleştirici, kendisini etken özne olarak merkeze alan eylemselliklerden oluşuyor. Bu nedenle modern yaşamı akılcılaştırma fırsatlarını kaybediyor. Bastırılmış olan da aynı şiddet mekanizmaları içinden politikayı koşullandırıyor.
Temsil edilemeyenlerin sözü iktidarın temsil şiddeti içinden geçerek iktidara yansıyor.
Böylece bir tarafta normların olduğu, diğer tarafta bunların şekilcileştiği bir hukuk sistemi, bir “istisna rejimi’ karşımıza çıkıyor.
Burada bir sorun var.
Simgesel dünyanın dışında tutulan bir gerçeklik, şiddet içeren, travmatik, işaretsizleştirici, ellerimizi kollarımızı bağlayan bir tuzak.
Kendisine çekiyormuş gibi yaparken uzaklaştırıyor. Dayattığı görme biçimiyle, görmeyi engelliyor. Yaşamla bağı koparıyor. Söylem, bu koşullarda gücü kullanan, kendi kamu yararı anlayışını temsil eden topluluklarının kimlik inşa edici denetiminin dışına çıkamıyor.
Bu söylem, totaliter modernleşmenin ideolojisi. Onun eylemselliklerini yeniden üretiyor. Diğer şiddet içeren söylemlerden hiç bir ayrıcalığı yok.
Söylem, gücü, kendisini etkin özne olma konumunu koruyan, eğitimsizleri edilgin nesneler haline getiren bir ideolojiyi yeniden üretiyor. Onun eylemselliklerden oluşuyor.
Bu nedenle söylemden başlamak zorunlu.
Söylemin sorunu örtbas etmek yerine, eylemselliğin üzerinde çalışma sorumluluğu var.
Söylem sorunu perdeleyici değil, açığa çıkarıcı bir görev üstlenmeli. Söylemin ideolojik inşa ile bir kopuş yaşaması gerekiyor. Zihinleri harekete geçirecek. Politikayı eyleme dönüştürecek bir kopuş…
O zaman söylem tıpkı afet sonrasında kendiliğinden olduğu gibi, eylemselliği ile egemenlik konumlarını, asimetriyi sarsabilir.