Ana Sayfa Blog Sayfa 23

Cem Özdemir’in Greta Thunberg’e yönelik İsrail tepkisine eleştiri yağdı

Almanya Yeşiller Partisi‘nden Tarım Bakanı Cem Özdemir, iklim aktivisti İsveçli Greta Thunberg‘in Filistin için dayanışma gösterilerine katılmasını “Korkunç ve berbat bir şey” şeklinde nitelendirdi.

Özdemir, Alman Birinci Televizyonu ARD‘de katıldığı programda, Thunberg’in “yaptığı hareketlerin” daha önce kendisine övgüde bulunanların desteklerini yeniden gözden geçirmesine yol açması gerektiğini” söyledi.

Genç iklim aktivisti, sık sık İsrail’in Gazze’ye (ve Lübnan’a) saldırılarına karşı eylemlere katılıyor, röportajlar veriyor, sosyal medyada paylaşımlar yapıyor. Geçen aralık ayında aktivistler; Alde Nilsson, Jamie Mater ve Raquel Frescia ile birlikte Guardian‘a yazdığı makalede, Gazze‘de yaşanan acıları dile getirmekten vazgeçmeyeceklerini söylemiş;  “İnsan hakları olmadan iklim adaleti olmaz” demişti.

Son olarak Red ile yaptığı röportajda da Almanya’yı “İsrail’in ırkçılık işgalini ve soykırımını finanse etmek ve meşrulaştırmak”la suçlamıştı.

İsrail Eğitim Bakanlığı ise Ekim 2023’te Gazze için ateşkes çağrısı yapan ve Filistin ile dayanışma açıklamasında bulunan aktivistle ilgili içeriklerin müfredattan çıkarılacağını açıklamıştı.

Yeşil NoktaGreta Thunberg: İnsan hakları olmadan iklim adaleti olmaz
Yeşil Noktaİsrail, Gazze’de ateşkes çağrısı yapan iklim aktivisti Greta Thunberg’i müfredattan çıkarıyor

‘Söylemi AfD ile aynı’

Almanya; ABD ile birlikte İsrail’e, başta Gazze olmak üzere İran, Lübnan ve diğer bölge ülkelerine yönelik saldırılarını” kendini korumak” olarak nitelendirip kayıtsız şartsız destek veriyor. İktidar ortağı Alman Yeşillerinin de bu siyaseti benimsemesi ve İsrail’e silah gönderilmesine onay vermesi, uluslararası yeşil çevrelerin eleştirilerine neden oluyoyr.

Özdemir’in sözleri, başta Almanya olmak üzere çok sayıda ülkeden sosyal medya kullanıcıları tarafından büyük tepkiyle karşılandı. .

Bir kullanıcı, Özdemir’in kullandığı dilin aşırı sağcı Almanya için Alternatif Partisi’nin (AfD) söylemiyle aynı olduğunu söyledi.

Bir başka kullanıcı ise, “Bunu Yeşillerden birisi söylüyor. Bir bakan. Bu korkunç ve kötü. Herkesi Yeşiller’e ilişkin önceki görüşlerini yeniden gözden geçirmeye teşvik etmeli” dedi.

Bir diğer kullanıcı ise Almanya’da “istenmeyen” bir söylem dile getirildiğinde ifade özgürlüğünün bir anlam ifade etmediği imasında bulunarak,  “Evet ifade özgürlüğünün aptalca olduğunu biliyorum” yorumu yaptı.

Çok sayıda kişi, Özdemir’in Gazze’de öldürülen masum insanların aileleriyle empati yapmadığı eleştirisinde bulundu.

Ekoloji örgütleri: Termik santrallerin kapanışı işçiler için son değil, başlangıç olmalı

Muğla Yatağan Termik Santrali’ndeki işten çıkarmalara karşı ortak bir açıklama yapan 27 ekoloji örgütü, kömürlü termik santrallerin kapatılmasının çalışanları işsiz ve çaresiz bırakmaması gerektiğini belirtti.

Kömür sektörünün emekçileri 40 yıl önce topraklarına el konularak santral ve madende çalışmaya mecbur bırakıldığına, şimdi de işsizliğe terk edildiğine vurgu yapılan açıklamada, adil geçiş süreci ile işçilere yeni istihdam olanaklarına geçiş erişiminin sağlanması talep edildi.

Yatağan Termik Santrali yönetimi geçen temmuz ayında kömür tedarikinde yaşanan sorunlar nedeniyle kapasite düşürüleceğini ve santralin üç ünitesinden birinin kapatılacağını; bu nedenle de toplu işten çıkarılma yapılacağını duyurmuştu. Tepkilere ve yapılan eylemlere rağmen, santrali işleten Aydem Holding, 1 Ağustos itibarıyla 327 işçiyi işten çıkardı.

İklim ve ekoloji krizinin yükü emekçilerin sırtına yükleniyor

İklim krizinin en çok emekçilerin sorunu olduğunu kaydeden örgütler, “kömürün sonu, işçilerin sorunu olmamalıdır” dedi.

Açıklamada, iklim krizinin yükünün her zaman olduğu gibi yine emekçilerin sırtına bırakılmak istendiği, oysa kömürlü termik santrallerin kapanmasının, işçilerin işsiz, yoksul ve çaresiz kalması anlamına gelmemesi gerektiği ve kömürden çıkış sürecinin, işçilerin haklarını koruyarak ve onları geleceksiz bırakmadan adil bir şekilde planlanmasının önemine vurgu yapıldı:

“Kömür sektörü, emekçilerin sağlığını, emeğini ve hepimizin ortak varlığı olan doğayı yıllardır sömürüyor. Şirketler, kendi kârlılıklarını artırmak için yenilenebilir enerji ve başka yatırımlara geçerken, devletten aldıkları teşviklerle kömür yatırımlarına yıllarca devam etti. Ancak bugün, bu teşvikler bile kömür sektörünün sürdürülemezliğini örtbas edemiyor. Sermayenin bu krizden çıkış için planları var, ancak emekçiler için böyle bir plan öngörülmeden, basit bir tazminatla kapı önüne konuyor”.
Ekoloji örgütlerinin talepleri şöyle:
Kömüre karşıyız, tazminatlı / tazminatsız işten çıkartmaya da karşıyız.

Kömür sektörü emekçileri 40 yıl önce topraklarına el konularak santral ve madende çalışmaya mecbur bırakıldılar, şimdi de işsizliğe terk ediliyorlar.

Adil bir geçiş süreci ile işçilerin yeni istihdam olanaklarına erişiminin sağlanması gerekiyor. Bugün Yatağan termik santralinde ya da başka bir kömürlü santralde çalışan işçilerin de güvenli bir işe, temiz bir hava ve suya, iyi gıdaya erişim hakkı var. Hatta temiz bir gelecek en çok yıllarca yerin altında sanayinin çarklarının işlemesini sağlamış bu işçilerin hakkı. O nedenle, biz diyoruz ki, kömürden çıkış, işçilerin ve yerel halkın geleceğini güvence altına alan bir planla gerçekleştirilmeli ve bunun maliyetini de işçiler değil, yıllardır bu vahşi sömürüden kar toplayan devlet ve sermaye ödemelidir. Bu maliyet, kıdem tazminatı ya da susturmak için verecekleri başka herhangi bir tazminat değildir. Ya yeni, güvenli ve güvenceli bir iş ya da hayat boyu gelir güvencesidir.

Sendikalar işçinin ve yerel halkın geleceğinden, sağlığından da sorumludur.

Sendikalar geleneksel sendikacı refleksiyle işçinin korunmasını işin korunması ile karıştırıyor olabilir. Ama bizi sermayenin “yeşil” badana yapan çevrecileri ile karıştırmayın. Bizler, yaşamı sürdüren emekçiler olarak, doğanın ve emeğin sömürüsüne karşı birlikte mücadele ediyoruz. Kömür sektöründen özgürleşerek, hepimiz için adil ve sürdürülebilir bir gelecek talep ediyoruz.

İklim adaleti, emek adaletinden ayrı düşünülemez!

Kömürün sonu, işçilerin sonu olmamalıdır. Birlikte mücadele ederek, hem iklim krizine karşı çözüm üretebilir, hem de geçişin adil olmasını, kömür santrallerinin kapatılmasının bedelini o santrallerde çalışan işçilerin tazminatları verilse bile işten çıkarılma ile ödememesini sağlayabiliriz.

İklim krizinin etkilerini azaltmak ve gelecekteki nesillere üzerinde yaşayabilecekleri bir dünya bırakmak istiyorsak, iklim krizine karşı en çok etkilenenler olarak hep birlikte mücadele etmek zorundayız.

Kırk katır mı kırk satır mı değil, eşit ve özgür bir dünya,

Hiçbir canlının sömürülmediği, hor görülmediği, gecelerinde aç yatmadığı bir dünya istiyoruz.”

İmzacı örgütler:

Akdeniz Yeşilleri Derneği
Bergama Çevre Platformu
Burhaniye Çevre Platfomu
Bursa Su Kolektifi
Çeşme Yarımada Çevre Derneği
Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi
Datça Demokrasi Platformu
Deştin Çevre Platformu
EGEÇEP Ege Çevre ve Kültür Platformu
Ekoloji Birliği
Elbistan Hayatı ve Doğayı Koruma Platformu
Fosil Yakıt Karşıtı İnisiyatif
Gökova Ekolojik Yaşam Derneği
İkizköy Çevre Komitesi
İklim Adaleti Koalisyonu
Karadeniz Ereğli Çevre Platformu
Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği
Marmaris Kent Politikaları Derneği
Muğla Çevre Platformu
Muğla Kadın Dayanışma ve Danışma Derneği
Muğla Su İnisiyatifi
Tarım Orkam-Sen İstanbul Şubesi
Türkiye Ormancılar Derneği Marmara Şubesi
Validebağ Direnişi
Van Çevre Tarihi Eserleri Koruma Ve Geliştirme Derneği (VAN ÇEVDER)
Yenifoça Forum
Yeşil Sol Parti İklim Krizi Çalışma Grubu

 

Karaburun’da ‘RES kapasite artışına ÇED Olumlu kararı’nın iptali için dava

İzmir‘in Karaburun ilçesinde, Lodos Karaburun Elektrik Üretim A.Ş.‘ye ait Karaburun Rüzgar Enerji Santrali’nin (RES) kapasite artışı projesine Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı‘nın verdiği ÇED onayı yargıya taşındı.

Karaburun Sivil İnisiyatifi, Küçükbahçe ve Parlak muhtarlıkları ile Karaburun Belediyesi adına açılan iptal davası İzmir 7.İdare Mahkemesi’nde görülecek.

RES’ler, toplam yüzölçümü 484 km2 olan Karaburun Yarımadası üzerinde yaklaşık 430 km2’lik bir alana yayılmış durumda, yani yarımadanın yüzde 89’luk bölümü RES projelerine tahsis edildi.

Karaburun Sivil İnisiyatifi, davayla ilgili yaptığı açıklamada, şirkete ve hükümete seslenerek; “Yeter artık: Yarımadada köylere, köylüye, tüm yaşayanlara, doğaya, ekolojiye yerele kulak vermediniz. Kapasiteyi de sınırı da çoktan aştınız” dedi.

İlçenin Yaylaköy, Küçükbahçe, Bozköy, Parlak, Haseki, Tepeboz ve Saip mahallelerini etkileyecek kapasite artışıyla şirket, üretimi 268 MWM/268 MWE’den 455.16 MWE/455.15 MWE’ye çıkarmak istiyor.

Özel arazilere, müşterek alanlara ve meralara 128 türbin

Yarımadanın yüzde 61’ini kiralayan Lodos A.Ş’nin ikinci RES kapasite artışı ve GES projesi 2024 yılında “ÇED Olumlu” onayını almıştı. İnşa edilen ilk 50 türbin için Yaylaköy “afet bölgesi” ilan edildi. Şimdi de 37 türbinlik RES kapasite artışı projesinin ardından gelen ikinci kez verilen onayla şirket sekiz mahalleye daha 41 türbin kurmayı; böylece türbinleri 128’e çıkarmayı planlıyor.

Lodos Enerji, RES türbini kurduğu alanlara Güneş Enerji Santralleri de (GES) inşa etmeyi planlıyor.

Bölge halkı, uzun yıllardır geçim kaynaklarını sağladıkları müştereklerine, mera alanlarına ve hatta kendi özel arazilerine erişimin engellendiği ve bu denli “ağır” enerji yatırımının alandaki biyoçeşitliliğe, orman varlığına, bitki örtüsüne ve yerel ekonomiye zarar verdiği  gerekçesiyle hukuki mücadele veriyor, itirazlarını eylemlerle dile getiriyor.

Yeşil NoktaRapor: Karaburun Yarımadası’nın yüzde 89’u RES’lere tahsis edildi
Yeşil NoktaKaraburun’da tarım ve sit alanlarına RES ve GES gerginliği
Yeşil NoktaKaraburun’da Lodos Enerji’nin 41 RES türbinine itiraz edildi: Kadim kültür yok ediliyor
Yeşil NoktaKaraburun’da RES’lerden sonra GES tartışması
Yeşil NoktaKaraburun’daki RES projesi Anayasa Mahkemesi’ne taşınıyor

Karaburun Sivil İnisiyatifi, son kapasite artırma onayına karşı itiraz gerekçelerini şöyle dillendirdi:

  • Karaburun İlçesi’nin merkez dahil sekiz mahallesine kurulma onayı alan 41 türbinin altyapıları ile inşası, proje alanı ve çevresindeki biyoçeşitliliğe, orman varlığına, bitki örtüsüne ve yerel ekonomiye zarar verecektir. Proje’de kurulacak olan  türbinler “tarım“, “orman” ve “mera” vasıflı karbon yutak alanlarında konumlanmaktadır. Diğer yandan proje sahasında “küçük parseller halinde” zeytinlikler bulunmaktadır.

  • ÖÇKB sürecine rağmen enerji yatırımlarına ilişkin verilen onaylar ve lisanslar, davaya konu kapasite artışının son olmayacağı çekincelerini doğrular niteliktedir. Karaburun-Ildır Körfezi Özel Çevre Koruma Bölgesi’nin biyoçeşitliliği ‘koruma’ vizyonundan uzak kararlarla tehlikeye atılmaktadır. Devamlılığı sağlanması gereken kadim üretim kültürü enerji yatırımları, acele kamulaştırma ve mülksüzleştirme pratikleriyle yok olmaktadır.
  • Projenin ÖÇKB sınırları içerisinde olması, koruma bölgesine ilişkin biyoçeşitlilik araştırmalarının tamamlanması ile birlikte yönetim planının henüz hazırlanmamış olması, koruma alanına ilişkin 1/25.0000 ölçekli nazım imar planının itirazlar sonucu iptal edilmesine rağmen yeniden yapılıyor olması, enerji faaliyetlerinin Yarımada’nın kapasitesini aşma durumu ve koruma kararı sonrası artan enerji projesi başvurularıyla birlikte değerlendirilmesi gerekirken “ÇED Olumlu” kararı verilerek  onaylanması düşündürücüdür.”

‘Koruma bölgeleri sınırsız gelişme alanı değildir’

Koruma bölgelerinin birer “sınırsız gelişme” bölgesi olmaması gerektiğine vurgu yapan bölge halkı; “alanın kadim kültürünü, toplumun doğayla ilişki kurma biçimini, yerel ekonomik yapısını sürdürmenin de korumanın bir parçası” olduğuna, çalışmaların disiplinler arası bir yaklaşımla yürütülmesi gerektiğine dikkat çekti:

“Bu çalışmalar halihazırda Tabiat Varlıkları Koruma Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir ve yönetim plan çalışmalarının yapılması beklenmektedir. Bu planlar yapılana kadar bölgede herhangi bir faaliyet yapılmayacağına ilişkin kararlar da mevcuttur.

Karaburun Yarımadası, neslinin doğada tükenme riskinin aşırı derecede yüksek olduğu kabul edilen dünyanın en nadir türlerinin yaşam alanlarından biridir. Davaya konu RES kapasite artışı faaliyetine izin verilmesi halinde Türkiye, uluslararası sözleşmeler kapsamında koruma altına aldığı bu bölge ve türlere devlet kurumlarının eylemleriyle zarar verilmesinin önünü açarak yükümlülüklerine aykırı davranacaktır.”

Yeşil NoktaKaraburun’un GES mücadelesi devam ediyor: İptal edilen proje için yeniden ÇED süreci başlatıldı
Yeşil NoktaKaraburun’da GES şirketi bakanlık kararını hiçe saydı: Yüzlerce zeytin hukuksuzca katledildi
Yeşil NoktaKaraburun Küçükbahçe’nin meralarına GES tehdidi
Yeşil NoktaKaraburun’da yerel inisiyatifler GES projesine itiraz ediyor

Koruma bölgesine ilişkin yönetim planı yapılana, hassas bölgeler ve etkileşim geçiş sahası belirlenene kadar yatırım girişimlerine ilişkin kısıtlayıcı kararlar alınmadığı takdirde Yarımada’nın doğal, sosyal ve kültürel değerlerine geri dönüşü olmayan zararlar verileceği kaydedilen İnisiyatif açıklamasında, ” Tüm bu nedenlerle planlanan Karaburun RES kapasite artış projesi “ÇED Olumlu” kararı Karaburun – Ildır Körfezi Özel Çevre Koruma Bölgesi kararları tekrar göz önüne alınarak iptal edilmelidir…” denildi.

Süreç nasıl işledi?

Lodos Karaburun Elektrik Üretim A.Ş. tarafından İzmir- Karaburun’daki Yaylaköy, Küçükbahçe, Bozköy, Parlak, Tepeboz, Saip Mahallelerinde halen 87 türbin işletiliyor.

28.12.2022’de ÇED süreci başlatılan RES kapasite artışı projesi kapsamında 41 RES türbin ilavesi ile toplamda 128 türbinin işletilmesi planlanıyor.

Bakanlık 18 Eylül 2023 tarihinde İnceleme, Değerlendirme Komisyonu toplantısında projeyi ele aldı. Bu toplantı öncesi sekiz mahalle muhtarlığı projenin onaylanmaması için görüş bildirdi.

8 Mayıs 2024 tarihinde Lodos Enerji’ nin 41 Res kapasite artışı projesine Çevre Bakanlığı “Nihai Onay” verdi. Mahalle muhtarlıkları 15 Mayıs 2024 tarihinde İzmir Çevre İl Müdürlüğü’ ne itirazda bulundu.

6 Eylül 2024 tarihinde Çevre Bakanlığı Lodos A.Ş’nin kapasite artışı RES projesine “ ÇED Olumlu” kararı verdi.

Nihai Rapor’ a göre; 41 türbin ilavesi şu mahallelere yapılacak:

Merkez Mahalle: 12
Saip:1
Bozköy:3
Küçükbahçe:6
Yaylaköy:7
Parlak:7
Tepeboz:4
Hasseki:1

Karbon yakalama projeleri vergi mükelleflerine 140 milyar Euro’luk fatura çıkarabilir

Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü‘nün (The Institute for Energy Economics and Financial Analysis, IEEFA) yeni raporuna göre, Avrupalı vergi mükellefleri başarısız olmaya mahkum karbon yakalama ve depolama (CCS) projeleri portföyü için 140 milyar Euro’luk bir fatura ile karşı karşıya kalabilir.

Avrupa genelinde 150 milyon tondan fazla CO2e’yi yakalamayı ve depolamayı amaçlayan 200’e yakın potansiyel CCS projesi bulunuyor.

IEEFA, Avrupa’nın planlanan CCS projelerinin toplam maliyetinin 520 milyar Avro  olacağını tahmin ediyor. Emisyon ticaret sistemi kapsamında daha düşük ödemeler aracılığıyla verilen mali teşvikler, proje maliyetlerinin yaklaşık dörtte üçünü karşılayabilirken, geri  kalanının hükümetler tarafından üstlenilmesi gerekecek. Bu da vergi  mükelleflerinden 140 milyar Euro kadar bir meblağın talep edilmesi anlamına gelebilir.

Çok pahalı ve yaygınlaştırılması uzun zaman alacak

Avrupa’da planlanan CCS  uygulamalarının çoğu ticari bazda çalışmak için çok pahalı ve yaygınlaştırılmaya hazır değil.

Emisyonları azaltmak ve net sıfıra ulaşmak için CCS’ye güvenen Avrupa ülkelerinin karşılaştığı kapsamlı teknik, ticari ve yasal zorlukları ortaya koyan araştırma, uygulamanın teknik açıdan henüz olgunlaşmamış olması ve operasyonel projelerde  yaşanan sorunlar göz önüne alındığında, teknolojinin halihazırda fahiş maliyetinin yakın vadede artmasa bile yüksek kalmaya devam edeceği uyarısında bulunuyor.

IEEFA enerji finansmanı analisti ve raporun yazarı Andrew Reid, iklim çözümü olarak CCS’ye güvenmenin Avrupa hükümetlerini başarısızlık geçmişi olan bir teknolojiyi desteklemek için çok büyük sübvansiyonlar uygulamaya zorlayacağına dikkat çekti: “Az  sayıdaki operasyonel projenin de gösterdiği gibi, CCS’nin umulduğu gibi çalışması mümkün değil ve uygulanması beklenenden daha uzun sürecektir.”

Avrupa’da çok sayıda emisyon yoğun sektör için planlanan 200’e yakın CCS projesi için kurulacak tesislerden kaynaklanan emisyonların yüzde 90’ından fazlasının teknolojinin prototip veya demonstrasyon aşamasında olduğu sektörlerden  kaynaklanması bekleniyor.

Buna rağmen, Avrupa CCS projeleri için önerilen zaman çizelgeleri aşırı iyimser bulunuyor.  Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık‘ın karbon yakalama hedeflerine ulaşabilmesi için  2030 yılına kadar yaklaşık 90 projenin faaliyete geçmesi gerekecek. Şu anda Avrupa Birliği’nde üç CCS projesi var, Birleşik Krallık’ta ise hiç yok.

Daha pratik çözümler düşünülmeli

Reid, “Gerçekçi olmayan hedefleri ikiye katlamak, CCS’nin net sıfıra katkısının muhtemelen başarısız olacağı anlaşıldığında, alternatif önlemler yoluyla emisyonları azaltmak için çok geç kalma riski taşıyor. Politika yapıcılar daha pratik  çözümleri uygulamaya koymak için acilen çalışmaya başlamalıdır” dedi.

Rapor ayrıca, çeşitli sanayi tesislerinden karbondioksiti yakalayan ve daha sonra  enjekte edilmek ve yeraltında depolanmak üzere bir limana veya boru hattına taşıyan tam döngülü CCS projeleri için ticari modeller, standartlar ve mevzuat oluşturmanın zorluklarını vurguluyor.

Karbon yakalama hacimlerinin, farklı güvenilirlik seviyelerine sahip çeşitli yakalama sahalarına dayanan kümeler için amaçlandığı gibi olmaması riskini vurgulayan Reid, daha düşük hacimlerin taşıma ve depolama operatörlerinin ekonomisini ve ticari uygulanabilirliğini etkileyeceğini kaydetti.

Raporun tamamına  buradan ulaşabilirsiniz.

Milton Kasırgası Florida’ya Kategori 3 gücünde ulaştı: Milyonlar teyakkuzda

Amerika Birleşik Devletleri, (ABD) yüzyılın en büyük kasırgası olabileceği düşünülen Milton Kasırgası’nın sonuçlarıyla yüzleşmeye hazırlanıyor.

ABD Ulusal Kasırga Merkezi (NHC), ABD’nin güneyindeki Florida eyaletini vurmaya başlayan Milton’ın etkisini kasırga ölçeğinin en güçlü düzeyi olan Kategori 5’e yükseltti. Meteorolojistler ve haberciler de Kategori3 gücünde karaya çıkmaya başlayan kasırganın felaketle sonuçlanabilecek bir rota izlediğini bildiriyor.

Hızla yoğunlaşan kasırga, pazardan pazartesiye kadar 36 saatten kısa bir sürede gücünü neredeyse üç katına çıkarmış ve Meksika‘nın Yucatan Yarımadası‘ndan dönerken saatte yaklaşık 290 km. hızındaki rüzgarlarla Kategori 5’e ulaşmıştı. Kategori 5, Saffir-Simpson Kasırga Rüzgar Ölçeği‘ndeki en yüksek seviye ve ölümcül riskler taşıyor.

51 bölgesinde olağanüstü hal ilan edilen eyalet sakinleri bölgeyi büyük topluluklar halinde terk etmeye günler öncesinden başladı. Kalanlar ise evlerini ve kendilerini koruyabilmek için tahtalar çakarak, kum torbalarıyla önlem almaya çalışıyor.

Ülke kıyılarına dün yağmur, hortum ve tropikal fırtına gücünde rüzgarlar vurdu.

Akşam saatlerinde Sarasota’nın yaklaşık 100 kilometre batı-güneybatısını etkilemeye başlayan  kasırga sırasında rüzgar, saatte 200 km’ye yakın esti. Çarşamba sabahından itibaren etkisini gösteren yoğun yağmur ve sert rüzgarlar güney Florida’nın bazı bölgelerindeki koşulları gün boyunca kötüleştirdi. Bazı yerlerde 46 cm’ye kadar yağmur yağdı, ki bu da felaket boyutunda sel riski anlamına geliyor.

Everglades kasabası ile Fort Myers‘da ise birer hortum oluştu. Hortumlar ağaç dallarını kırdı, binalarda hasara yol açtı.

Eyaletten tahliyeler sürerken, ABD Başkanı Joe Biden kasırganın  “Son 100 yılda ABD’deki en kötü fırtınalardan biri” olabileceği konusunda uyardı. Biden tahliye emri alan Floridalılara, yaşadıkları bölgeyi hemen terk etmeleri çağrısı yaptı, bunun “ölüm kalım meselesi” olduğunu söyledi. ABD Başkanı, kasırga nedeniyle Almanya ve Angola’ya düzenlemeyi planladığı seyahatlerini de erteledi.

Toplam nüfusu yaklaşık 7,2 milyon olan 15 Florida ilçesinde zorunlu tahliye emirleri yayımlayan eyalet yetkilileri ise, geride kalan herkesin kendi başının çaresine bakması gerektiğini duyurdu.

St. Petersburg Belediye Başkanı Ken Welch, bölge sakinlerine uzun süreli elektrik kesintileri ve kanalizasyon sisteminin kapanma olasılığının bulunduğunu bildirdi.

Öğleden sonra erken saatlerde, havayolları yaklaşık 1.900 uçuşu iptal etti.

GasBuddy’ye göre, Tampa ve St. Petersburg’daki benzin istasyonlarının yüzde 60’ından fazlasında dün öğleden sonradan itibaren benzin kalmadı.

Ulusal Kasırga Merkezi, Milton’ın rotasının değişebileceğini, ancak her durumda tüm Tampa Körfezi bölgesinin ve güneyindeki noktaların ciddi risk altında olduğunu duyurdu.

Tampa Körfezi‘ni oluşturan yarımadada bulunan Pinellas County‘deki Acil Durum Yönetimi müdürü Cathie Perkins, “İşte bu kadar, millet. Helena Kasırgası’nda yumruk yiyenler bu kez nakavt olabilir. Dışarı çıkmalısınız ve bunu hemen yapmalısınız” dedi.

Yarım milyondan fazla insanın yaşadığı Pasco County’de de yetkililer, öğleden kısa bir süre önce otobüsleri yollardan kaldırmaya hazırlandıklarını söyledi: “Sığınağa gitmeniz gerekiyorsa bu son şansınız. Ondan sonra, sığınağa giden bir yol bulmanız veya fırtınayı atlatmaya hazır olmanız gerekecek.”  Yetkililer, acil durum çalışanlarının fırtına sırasında saatlerce çağrılara cevap veremeyeceğini de bildirdi.

Tampa Körfezi’nin ağzını kaplayan ünlü Sunshine Skyway Köprüsü başta olmak üzere öğle saatlerinde diğer büyük köprüler kapandı.

Tallahassee’de düzenlenen bir basın toplantısında Vali Ron DeSantis, Florida ve diğer eyaletlerden 9 bin Ulusal Muhafız mensubu, Kaliforniya’dan ise 50 binden fazla kamu hizmeti çalışanı görevlendirildiğini, sirenli otoyol devriye araçları dahil olmak üzere çok çeşitli kaynakların yollarda konuşlandırıldığını açıkladı.

DeSantis, “Ne yazık ki ölümler olacak. Bunun bir yolu olduğunu sanmıyorum” dedi.

Polk İlçe Acil Durum Yönetimi Müdürü Paul Womble ise bölge halkına yönelik yaptığı açıklamada “Bu noktada ayrılmak için gerçekten iyi bir nedeniniz yoksa, sadece siper almanızı öneririz” dedi.

Her bölgenin yetkilileri, kasırgadan etkilenecekler için tonlarca yiyecek ve su stokladı. Binlerce kişiyi barındıracak barınaklar ve sığınaklar hazırlandı.

Florida’ya yaklaştıkça yoğunluğu dalgalanan Milton, Çarşamba öğleden sonra Kategori 3 bir kasırgaydı. Bugün yoğun nüfuslu Orlando bölgesi de dahil olmak üzere eyaletin her yerine ulaşıp karaya vurması bekleniyor.

Uzun bir kıyı şeridinin tepesinde yer alan ve hedef tahtası olabilecek Tampa Körfezi, bir asırdan fazla süredir büyük bir kasırganın doğrudan darbesini almadı. 3.3 milyon kişinin yaşadığı bölge, bu tür felaketlere karşı özellikle savunmasız durumda.

AccuWeather‘ın Milton’la ilgili beklentileri şöyle:

• Fırtınanın gözünün kıyıya doğru hareket ettiği yerin yakınında ve hemen güneyinde yaşamı tehdit eden ve oldukça yıkıcı bir fırtına dalgası meydana gelecektir. Fırtına dalgası Tampa Körfezi’nde aniden çalkalanabilir ve pozisyon değiştirebilir.

• Florida Yarımadası’nın birçok bölgesinde sel baskınları ve hasar verici rüzgar esintileri meydana gelecek ve I-4 koridoru boyunca kasırga koşulları görülecek.

AccuWeather meteorologları, kasırganın çarşamba gecesi Florida Yarımadası’nın orta Körfez kıyısındaki kıyılarına ulaşmasının ardından güçlü, potansiyel olarak ölümcül ve yıkıcı bir güç olmaya devam edeceği konusunda uyarmaya devam ediyor.

AccuWeather’in baş kasırga uzmanı Alex Da Silva, fırtınanın gözündeki bazı değişiklikler nedeniyle zirve rüzgar yoğunluğunun pazartesi gecesi azaldığını ancak salı öğleden sonra kasırganın tekrar güçlendiğini belirtti.

Başka bazı kasırga uzmanları ise Saffir-Simpson ölçeğinin yalnızca maksimum rüzgarı hesaba kattığını, fırtına dalgaları, sel baskınları ve ekonomik etkileri göz önüne alan RealImpact Ölçeği‘ne göre Milton’un kentleri Kategori 5 ölçeğinde vuracağını savunuyor.

Milton’ın Florida Yarımadası’nın Körfez kıyısına yaklaşırken en tehlikeli yönü açık ara fırtına dalgası olacak. Kasırganın kıyıya yaklaştığı neredeyse dik açı nedeniyle, gözün karaya çıktığı yerin yakınında ve güneyinde fırtına dalgası bariyer adaları boyunca en üst düzeye çıkacak.

AccuWeather baş meteoroloğu Jonathan Porter, “Bu, batı-orta Florida kıyılarına ve Tampa Körfezi bölgesine yaklaşan bir kasırganın tahmin edilen rotası için alışılmadık ve son derece endişe verici. Birçok kişi için Milton, şiddet açısından ömür boyu bir kez görülebilecek bir kasırga olabilir” dedi.

Meteorologlar ve hükümet yetkilileri, beklenen su baskını seviyesi nedeniyle tahliye bölgesinden ayrılmayanların hayatlarının ciddi şekilde risk altında olduğunu düşünüyor, çünkü bazı bölgelerde beklenen fırtına dalgasının iki katlı binaların seviyesine birkaç dakika içinde muazzam bir güçle ulaşma potansiyeli bulunuyor.

Güçlü rüzgarın daha önce böyle bir olayla test edilmemiş eski evlerde ve binalarda büyük hasar ve yıkıma neden olması, gevşek nesne ve moloz yığınlarının büyük tahribat yaratması da bekleniyor.

Milton’ın bir diğer zararlı ve yıkıcı yönünün de muazzam yağışlar olması bekleniyor. Kasırganın ileri hızı en yoğun sağanak yağışların süresini sınırlasa da, saatte 8 ila 12 cmlik  yağış oranları meydana gelebilir ve bu da Florida’nın kumlu toprağına rağmen fırtına giderlerini tıkamak ve alçak alanları su basmak için fazlasıyla yeterli.

Bu yoğunluktaki yağmurun bölgedeki dereleri, gölleri ve nehirleri yükselteceği ve suların tamamen çekilmesinin günler hatta haftalar alacağı da hesaplanıyor.

Helene Kasırgası’nın ardından ikinci yıkım

Milton, Helene Kasırgası’nın batı Florida’da sokakları ve evleri sular altında bırakmasından ve güney kesimlerinde en az 230 kişinin ölümüne yol açmasından sadece iki hafta sonra, henüz yaralarını saramamış toplulukları tehdit ediyor. Eyalette yüzlerce kişiye halen ulaşılamadı.

Yeşil Noktaİklim krizi: Florida’yı vuran Helene Kasırgası’nda en az 95 kişi öldü
Yeşil NoktaABD’de iklim krizi: Güneyde kasırga, güneybatıda sıcak dalgası

Milton’ın, bu yıl ABD’de karaya ulaşan en güçlü kasırga olarak duyurulan Helene’in rekorunu kısa süre içinde kırması bekleniyor.

İklim krizi, kategorileri de alt üst ediyor

Kategori 5 gücündeki kasırgalar, insanlar için ne kadar korkutucu olsa da , yeni bir araştırma, küresel ısınmanın en şiddetli siklonların bazılarını, varsayımsal olarak 6’ncı kategoriye yükselmeyi hak edecek kadar yüksek rüzgarlarla aşırı hızlandığına işaret ediyor.

Ulusal Bilimler Akademisi Bildirileri‘nde bu yılın şubat ayında yayımlanan çalışmaya göre, dünyanın en şiddetli kasırgaları özellikle okyanus sularının ısınması nedeniyle daha da şiddetli hale geliyor.

Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı’nda ortak yazar ve iklim bilimcisi olan Michael Wehner ve kar amacı gütmeyen First Street Foundation‘da emekli federal bilim insanı ve bilim danışmanı olan Jim Kossin, sera gazı emisyonlarının da etkisiyle sıcaklıkların “önemli ölçüde artmasının”, en yoğun tropikal siklonların kullanabileceği enerjiyi artırdığını söylüyor.

Ulusal Kasırga Merkezi tropikal analiz şefi Chris Landsea‘ya göre, tam gelişmiş bir kasırga her 20 dakikada bir 10 megatonluk bir nükleer bombanın yaydığı ısıya eşdeğer bir enerji açığa çıkarıyor. Bu miktar, insanlığın aynı anda kullandığı tüm enerjiden daha fazla.

Wehner ve Kossin, daha fazla siklonun bundan en iyi şekilde yararlandığını, daha yüksek rüzgar hızlarına ve daha yoğunluğa ulaştığını ve kanıtlarının, dünya ısındıkça bunun daha sık gerçekleşeceğini gösterdiğini belirtiyor.

1980’den beri meydana gelen kasırgaları incelemek için, minimum eşiği saatte yaklaşık 308 km. hıza ulaşan varsayımsal bir Kategori6 kullanan bilim insanları, bu kriterleri karşılayacak beş kasırga ve tayfun buldu. Bunların beşi de son on yılda meydana geldi.

Bu tür fırtınalarda bu potansiyel yoğunluğun meydana gelme olasılığının 1979’dan bu yana iki kattan fazla arttığını bulan uzmanlar, artan risklerin en fazla endişe yarattığı alanları da  Meksika Körfezi, Filipinler, Güneydoğu Asya’nın bazı bölgeleri ve Avustralya olduğunu belirtiyor.

Milton Kasırgası da Meksika Körfezi’nde oluştuktan sonra pazartesi günü çok hızlı biçimde güçlendi ve 36 saat içinde saatte 96 km hızla ilerleyen tropikal bir fırtınadan saatte 289 km hızla ilerleyen Kategori 5 tipi bir kasırgaya dönüştü.

Milton, teknik olarak Kategori6 düzeyinde bir kasırga olmayacak, çünkü şu anda böyle bir kategori yok. Ancak uzmanlar, yeni iklim koşullarında artık bunun tartışılması gerektiğini belirtiyor.

2024 Yaşayan Gezegen Raporu: Yaban hayatında yüzde 95’e varan düşüşler yaşandı

Dünya Doğayı Koruma Vakfı‘nın (WWF) ) 2024 Yaşayan Gezegen Raporu‘na göre, sadece 50 yıl içinde (1970-2020) izlenen yaban hayatı popülasyonlarının (*) ortalama büyüklüğünde yüzde 73’lük dramatik bir düşüş yaşandı. Rapor, insanlık için ciddi tehditler oluşturan tehlikeli eşik noktaları giderek yaklaşırken, önümüzdeki beş yıl içinde iklim ve doğa krizleriyle mücadele etmek için büyük bir kolektif çabanın gerekliliğine dikkat çekiyor.

Londra Zooloji Derneği (ZSL) tarafından hazırlanan Yaşayan Gezegen Endeksi (YGE), 1970-2020 yıllarında 5 bin 495 türe ait yaklaşık 35.000 popülasyonun gidişatını ortaya koyuyor. Tatlı su ekosistemleri yüzde 85 düşüşle en ağır kayba uğrarken, bunu yüzde 69 düşüş ile kara ve yüzde 56 ile deniz ekosistemleri takip ediyor. Gıda sistemimiz başta olmak üzere farklı etkenlerin sebep olduğu habitat kaybı ve bozulması, dünya genelinde yaban hayatı popülasyonlarına yönelik olarak en fazla kaydedilen tehditken, aşırı avlanma, istilacı türler ve hastalıklar da diğer tehdit unsurları arasında yer alıyor. Latin Amerika ve Karayipler‘de yukarıdaki etkenlere ek olarak iklim değişikliğinden de olumsuz etkilenen canlı popülasyonları, bu bölgede ortalama yüzde 95’lik muazzam bir düşüş yaşadı.

Endeks, dünya genelinde izlenen omurgalı tür popülasyonlarında (memeliler, kuşlar, amfibiler, sürüngenler ve balıklar) yüzdesel değişimleri kaydediyor Bu, kaybedilen tek tek hayvan sayısını ya da kaybedilen popülasyon sayısını değil, dünya genelindeki sahalarda izlenen hayvan popülasyonlarının büyüklüğündeki ortalama oransal değişimi gösteriyor. 

Eşik noktaları aşılıyor

Yaban hayatı popülasyonlarındaki düşüşler, artan yok olma riskinin ve sağlıklı ekosistemlerin olası kaybının erken uyarı işareti. Ekosistemler zarar gördüğünde, insanlığa sundukları  yaşamsal öneme sahip temiz hava, temiz su ve sağlıklı toprak gibi faydaları sona erebilir ve eşik noktalarına karşı daha savunmasız hale gelir. Eşik noktası, bir ekosistemin geri dönüşü mümkün olmayan büyük ölçekli bir değişim geçirdiği kritik noktadır.

Ağaran mercan resifleri.

Amazonlardaki yağmur ormanlarının yok olması veya mercan resiflerinin kitlesel olarak ağarması gibi küresel eşik noktaları, bulundukları çevrenin sınırlarını aşan şok dalgaları yaratma ve tüm dünyada gıda güvenliği ve geçim kaynaklarına ilişkin sorunlara yol açma riskini taşıyor. Söz konusu bölgelere ilişkin tehlike çanları, Amazonlarda art arda patlak veren orman yangınlarının ağustos ayında son 14 yılın en yüksek seviyesine ulaşması ve bu yılın başlarında mercan resiflerinde dördüncü kez kitlesel bir ağarma yaşandığının teyit edilmesi sonucu çalmaya başladı.

Türkiye’deki yaban hayatının durumu ne?

Türkiye, sulak alan çeşitliliği ve geniş ölçeğiyle, özellikle göçmen kuş türlerine ev sahipliği yapması bakımından bulunduğu coğrafyanın en önemli ülkelerinden biri. Ancak aşırı kullanım, kirlilik ve plansız yapılaşma gibi tehditler, iklim değişikliğinin de etkisiyle sulak alanlarda su kaybı ve dönemsel kurumalara neden oluyor. Ülkemizdeki sulak alanların sağlıklı yapılarını kaybetmesinde en önemli faktörlerden biri, tarımda kullanılan verimsiz sulama yöntemleri. Kentsel, sanayi ve tarımsal kaynaklı kirlilik, sucul türlerin sağlığını olumsuz etkiliyor. Bu baskılar, tehlike altındaki Avrupa yılan balığı gibi türleri de ciddi şekilde tehdit ediyor.

Marmaris semenderi.

Türkiye’nin içinde bulunduğu ve biyolojik çeşitlilik açısından dünyanın değerli coğrafyalarından biri olan Akdeniz Havzası‘nda 2021 yılından bu yana meydana gelen mega yangınlar karakulak, Marmaris kara semenderi gibi koruma öncelikli türler açısından büyük tehdit oluşturuyor. Kıyı alanlarında artan iyi planlanmamış yapılaşma ve diğer aşırı kullanımlar nedeniyle deniz kaplumbağası yuvalama kumsallarının yüzde 60’dan fazla bölümünde iyileştirme çalışmalarına ihtiyaç var. Denizlerimizde plastik kirliliği hızla artmaya devam ediyor.

WWF Küresel Direktörü Dr. Kirsten Schuijt Yaşayan Gezegen Raporu’nu şöyle değerlendirdi:

“Doğa alarm veriyor. Birbiriyle bağlantılı olan doğa ve iklim krizleri, yaban hayatı ve ekosistemleri son sınırlarına kadar zorlarken, tehlikeli eşik noktaları dünyanın yaşam destek sistemlerini ve toplumların istikrarını tehdit ediyor. Amazon yağmur ormanları ve mercan resifleri gibi son derece kıymetli ekosistemleri kaybetmenin yol açacağı feci sonuçlar, dünyanın her yerinde insanları ve doğayı etkileyebilecek nitelikte.”

Münferit başarılar yeterli değil

YGE’de popülasyonları takip edilen bazı türler şöyle:

  • 1990-2018 yıllarında Avustralya‘da Büyük Set Resifi‘nde yer alan Milman Adası’nda yuvalayan dişi sayısı yüzde 57 oranında azalan atmaca gagalı deniz kaplumbağası;
  • 1994 ve 2016 yılları arasında Brezilya Amazonları‘nda Mamirauá Rezervi’inde yüzde 65’lik bir düşüş yaşayan Amazon pembe nehir yunusu yer alıyor. Geçen yıl aşırı sıcak ve kurak geçen bir dönemin ardından sadece iki gölde 330’dan fazla nehir yunusu öldü.
Dağ gorili.

Öte yandan Doğu Afrika‘daki Virunga dağlarında yaşayan dağ gorillerinin alt popülasyonunda 2010-2016 arasındaki her yıl yaklaşık yüzde 3’lük bir artışın yaşandığını ortaya koyan Yaşayan Gezegen Endeksi Orta Avrupa’daki bizon popülasyonlarının geri dönüşü gibi etkili koruma çabaları sayesinde istikrar kazanan veya artan bazı popülasyonlara da dikkat çekiyor. Ancak, söz konusu münferit başarılar yeterli değil.

Çalışma için izlenen bazı bölgelerde 1970 yılının referans noktası olarak kabul edildi. Avrupa ve Kuzey Amerika’da, endeksin başlangıcı olan 1970 yılından önce de doğa üzerinde büyük ölçekli olumsuz etkiler görülmeye başlanmıştı. Bu durum, bu bölgelerdeki düşüşün neden diğerlerine göre daha az olumsuz olduğunu açıklıyor. Kuzey Amerika’da ortalama yüzde 39’luk bir düşüş görülürken, Avrupa ve Orta Asya’da görülen düşüş yüzde 35 oranında. 

Ulusal taahhütler 2030 hedeflerinin çok gerisinde

Dünya ulusları, biyolojik çeşitlilik kaybının durdurulması ve bu olumsuz gidişatın tersine çevrilmesi (Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi), küresel sıcaklık artışının 1,5ºC ile sınırlandırılması (Paris Anlaşması), yoksulluğun ortadan kaldırılması (BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları) gibi iddialı küresel hedefler belirledi. Ancak Yaşayan Gezegen Raporu, halen ulusal ölçekte kabul edilmiş olan taahhütlerin ve sahada gerçekleştirilen eylemlerin, 2030 hedeflerine ulaşmak ve söz konusu eşiklerin aşılmasından kaçınmak adına yapılması gerekenlerin çok gerisinde olduğuna işaret ediyor.

Önümüzdeki aylarda gerçekleştirilecek olan uluslararası biyoçeşitlilik (COP16) ve iklim (COP29) zirveleri, ülkelere karşı karşıya oldukları zorlukların büyüklüğü ile orantılı hamleler yapmak için yeni bir fırsat sunuyor. WWF, bütün ülkeleri, küresel ölçekte aşırı tüketimi azaltmak, hem yurt içi hem de yurt dışı faaliyetlerden kaynaklanan biyoçeşitlilik kaybını durdurarak gidişatı tersine çevirmek ve emisyonları azaltmak üzere, hakkaniyeti de gözeterek daha iddialı ulusal doğa (NBSAP) ve iklim eylem planları (NDC) geliştirmeye ve uygulamaya davet ediyor.

Atmaca gagalı deniz kaplumbağası.

‘Gidişatı değiştirmek için gereken güce ve fırsatlara sahibiz’

Hükümetleri karşı karşıya bulunduğumuz zorlukların boyutu ile orantılı adımlar atmaya davet eden örgüt, iklim, doğa ve sürdürülebilir kalkınma politikalarını ve eylemlerini daha iyi uyumlaştırmak için kamu ve özel finansman olanaklarını da artırmaya çağırıyor. Devletler ve özel sektör, biyoçeşitlilik ve iklim üzerinde olumsuz etkileri olan faaliyetlere hızla son vermek için harekete geçmeli ve acilen gezegenimizi krize sürükleyen uygulamalara harcanan kaynakları, küresel hedeflere ulaşılmayı sağlayacak faaliyetlere yönlendirmeli.

Enerji ve gıda sistemleri, iklim değişikliği ve doğa kaybına yol açan etkenlerin başında geliyor. Sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 70’i fosil yakıtlardan kaynaklanıyor. Habitat kaybının birincil sebebi olan gıda üretimi, su kullanımının yüzde 70’inden ve sera gazı emisyonlarının dörtte birinden daha fazla sorumlu.

Dr. Schuijt, durum umutsuz gibi görünse de geri dönüşü olmayan noktayı henüz geçmediğimize dikkat çekti:

“2030’a kadar doğayı yeniden iyileşme yoluna sokabilecek küresel anlaşmalar ve çözüm yolları elimizde. Ancak şu ana kadar bunların hayata geçirilmesi yolunda çok az mesafe kat ettik ve durumun aciliyetinin hâlâ farkında değiliz. Önümüzdeki beş sene içinde alacağımız kararlar ve gerçekleştireceğimiz uygulamalar, gezegenimizin geleceği adına kritik önem taşıyor. Gidişatı değiştirmek için gereken güce ve fırsatlara sahibiz. Hemen şimdi harekete geçersek yaşayan gezegenimizi iyileştirebiliriz.”

Eylemlerimizi hızlandırma zamanı!

WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) Doğa Koruma Direktörü Güner Ergün de, şimdi harekete geçilmesi halinde yaşayan gezegenimizi eski haline getirebileceğimizi vurguladı:

“Ne yapılması gerektiğini ve nasıl yapılacağını biliyoruz. Doğa, iklim ve sürdürülebilir kalkınmaya ilişkin küresel hedeflere ulaşmak için cesur bir liderliğe; hükümetler, işletmeler ve toplumun tamamından gelecek büyük bir kolektif çabaya ihtiyacımız var. Eylemlerimizi hızlandırma zamanı! Hükümetler, daha iddialı ulusal iklim ve doğa planları hazırlayıp uygulayarak cesur eylemler ve cesur liderlik sergilemelidir. Isınmayı 1,5°C ile sınırlandırmak ve 2030 yılına kadar doğa kaybını durdurmak ve tersine çevirmek, geniş ölçekte faaliyetin kilidini açmak için çok daha fazla kamu ve özel finansmana ihtiyaç var”

Mangrov ormanları.

Doğa temelli çözümler, iklim değişikliği de dahil olmak üzere toplumu etkileyen önemli sorunlar karşısında doğal ekosistemleri, biyolojik çeşitliliği ve insan refahını artırmak için doğanın gücünden yararlanır. Örneğin, onarıcı tarım uygulamaları ve ormanlar, sulak alanlar ile mangrovların restorasyonu, depolanan karbonu artırabilir, su ve hava kalitesini iyileştirebilir, gıda ve su güvenliğini yükseltebilir ve erozyon ve sellere karşı korunmaya yardımcı olabilir.

Taahhütleri yerine getirmek için beş yılımız var

Londra Zooloji Derneği, Koruma ve Politikalar Müdürü Dr. Andrew Terry ise raporlama ile ilgili değerlendirmesinde şunları kaydetti:

Gezegenimizin ve biyoçeşitliliğin sağlık taraması niteliğindeki Yaşayan Gezegen Endeksi, tehlikeli eşik noktalarını aşma riskiyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Bu gidişata mahkûm değiliz. Ne yapacağımızı biliyoruz ve şans verildiğinde doğanın yeniden toparlanabileceğinden eminiz. Şimdi ihtiyacımız olan şey daha azimli adımlarla harekete geçmek. Doğayı 2030 yılına kadar eski haline getirmeye yönelik uluslararası taahhütleri yerine getirmek için beş yılımız var. COP16 için bir araya gelecek dünya liderlerinden güçlü hamleler görmek istiyoruz. Söz konusu taahhütlere ulaşmak ve yeniden iyileşme yoluna girmek için kaynakları acilen artırmamız gerekiyor.

KÜRESEL EŞİK NOKTALARI NEDİR?
Küresel eşik noktaları, insan ve diğer birçok tür için ciddi tehditler oluşturacak, dünyanın yaşam destek sistemlerine zarar verecek ve her toplumda istikrar sorunlarına sebep olacak sınırlar. Bilim insanları, iklim değişikliği ve ormansızlaşma nedeniyle azalan yağış miktarının, Amazonlar’daki koşulları tropikal ormanlar için elverişsiz hale getireceğine ve bölgenin eşik noktasını aşabileceğine inanıyor.
Bu durum, bölgesel ve küresel hava koşullarını değiştirerek gıda üretimini etkileyebilir ve Amazonların bir karbon yutağı olmaktan çıkıp bir emisyon kaynağı haline gelmesine yol açabilir. Mercan resifleri de iklim değişikliği nedeniyle tehlike altında. Bu yıl mercanların dördüncü defa kitlesel olarak ağardığı teyit edildi.
Her ağarma olayı mercanları zayıflatarak kirlilik ve aşırı avlanma gibi diğer baskılarla baş edemez hale getiriyor. Mercan resiflerinin kitlesel olarak yok olması balıkçılığı da olumsuz etkileyecek. Dalgalara, fırtınalara ve su taşkınlarına karşı tampon görevi gören resiflerin yok olması, kıyısal alanlarda yaşayan insanları bu tür etkenlere karşı savunmasız bırakacak.

 

2024 Yaşayan Gezegen Raporu, WWF’in iki yılda bir yayımladığı küresel raporun 15. sayısı. Raporun tamamına BURADAN ulaşabilirsiniz.

Hatay’daki dağ ceylanları için koruma projesi başlıyor

Dünya nüfusunun neredeyse yarısı Türkiye’de yaşayan dağ ceylanları (Gazella gazella) için Doğa Derneği ve Hatay Tabiatı Koruma Derneği (Takoder) ortaklığında yeni bir çalışma başlıyor.

Projeyle, ülkemizde sadece Hatay’da yaşayan dağ ceylanları üzerindeki tehditleri azaltmak, çeşitli koruma ve farkındalık faaliyetleri gerçekleştirmek ve ceylanlar için alternatif yaşam alanları belirlemek hedefleniyor.

IUCN Kırmızı Listesi’nde tehlike altında olan dağ ceylanı popülasyonunun Türkiye’deki tek ev sahibi olan Hatay Yaban Hayatı Geliştirme Sahası aynı zamanda İncirli Tepeleri Önemli Doğa Alanı olarak uluslararası literatürde yer alıyor.

Proje kapsamında, alanda uzun yıllar boyunca çalışmalar yürüten Prof. Dr. Mustafa Sözen ve Prof. Dr. Yaşar Ergün rehberliğinde bir yıl boyunca pek çok kritik faaliyet gerçekleştirilecek. Bunların başlıcaları şöyle:

  • Şap başta olmak üzere olası hastalıkların ceylanlara geçmesini önlemek amacıyla küçükbaş hayvanların ve dağ ceylanlarının ortak kullandığı su yalakları restore edilecek. İhtiyaç olan alanlarda yeni su yalakları oluşturulacak.
  • 10 dönüm tarım alanı kiralanarak ceylanların besin ihtiyacını karşılaması için nohut ekimi denemesi yapılacak.
  • Yarasalar tarafından kullanılan eski su sarnıçları, hem yarasaların girip çıkabileceği hem de ceylanların düşmesini engelleyecek şekilde kapatılacak.
  • Dağ ceylanlarının ekolojik isteklerini karşılayabilecek, Hatay dışında da alternatif yaşam alanları belirlenecek.
  • Yetkililer, basın, uzmanlar ve yöre halkıyla düzenlenecek buluşma ve toplantılar sayesinde yerelde ve ülke çapında dağ ceylanları hakkında farkındalık oluşturulacak.

Dünyada sadece 3.000 civarında dağ ceylanı yaşıyor.

Sağlıklı ekosistemlerin birer simgesi olan toynaklılar bitki örtüsünü yiyerek, tohumların dağılmasını, çimlenmesini ve nihayetinde hayvan türlerinin dağılımını ve bolluğunu destekliyor.

Küresel olarak yalnızca yaklaşık 3.000 bireyle sınırlı olan dağ ceylanı popülasyonu, İsrail, Ürdün, Filistin ve Türkiye’de dağılım gösteriyor. Dünya nüfusunun neredeyse yarısı ise  ülkemizde bulunuyor.

Türkiye’de dağ ceylanı popülasyonu 1.387 bireyden oluşuyor. Bu popülasyon Türkiye-Suriye sınırı boyunca dar bir şeride sıkışmış durumda. Bu nedenle, Hatay ceylan popülasyonunun korunması ve çoğaltılması yalnızca Türkiye popülasyonu için değil, aynı zamanda türün dünya çapında hayatta kalması ve büyümesi için de önemli.

Çalışmalar, tehdit altındaki toynaklı türlerin korunmasına odaklanan “Dünya Doğa Koruma Birliği Türümüzü Kurtarın (IUCN Save Our Species) ve Segré Vakfı Koruma Eylem Fonu (Foundation Segré)” tarafından, “İşbirliğine Dayalı Koruma Çalışmalarıyla Dağ Ceylanının Geleceğini Güvence Altına Alma” projesi kapsamında gerçekleşiyor.

 

İranlı vekiller, nükleer silahları yasaklayan fetvanın kaldırılmasını istedi

Ali Hameney, 1990’ların ortasında nükleer silahların geliştirilmesi ve kullanılmasına yönelik bir fetva vermiş; bunun ilk kamu duyurusu Ekim 2003’te, ardından da Ağustos 2005’te Viyana‘daki Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı toplantısında yapılmıştı.

Fetva, Hamaney’in resmi internet sitesinde de yer alıyor.

Ancak 2021 yılında İran İstihbarat Bakanı, ülkenin “köşeye sıkışmış bir kedi” gibi “o yöne itilmesi” durumunda tutumunu değiştirebileceğini söyledi. Ali Hameney de Mayıs 2023’te İran Dışişleri Bakanlığı ekibiyle yaptığı toplantıda ülkenin nükleer programını kısıtlamaya odaklanan bir anlaşma olan Ortak Kapsamlı Eylem Planı‘na katılmasının “takiyye” olduğunu ifade etmişti. 

İran’la gerilim yaşayan İsrail ise nükleer faaliyetleri nedeniyle Tahran yönetimini eleştirirken, nükleer silaha sahip ülkeler arasında yer alıyor.

 

‘2030’a kadar küresel elektriğin yarısını yenilenebilir kaynaklar üretecek’

Uluslararası Enerji Ajansı‘nın (IEA) bugün yayımlanan Yenilenebilir Enerji 2024 raporu, dünyanın 2024 ile 2030 yılları arasında 5500 gigawatt (GW)’tan fazla yeni yenilenebilir enerji kapasitesi ekleyeceğini ortaya koyuyor. Bu, 2017-2023 yılları arasında görülen artışın neredeyse üç katına denk geliyor.

Roporda, destekleyici politikalar ve elverişli ekonomi nedeniyle dünyanın yenilenebilir enerji kapasitesinin bu on yılın geri kalanında artmasının ve küresel ilavelerin kabaca Çin, Avrupa Birliği, Hindistan ve Amerika Birleşik Devletleri‘nin mevcut enerji kapasitesinin toplamına eşit olmasının beklendiği kaydediliyor.

IEA’nın sektöre ilişkin en önemli yıllık yayını olan çalışmaya göre, Çin, mevcut piyasa eğilimleri ve hükümetlerin günümüz politikalarına dayanarak, bugün ile 2030 arasında dünya çapında kurulu tüm yenilenebilir kapasitenin neredeyse yüzde 60’ını oluşturmaya hazırlanıyor. Bu da Çin’i 2010’da üçte bir olan dünya toplam yenilenebilir enerji  kapasitesinin bu on yılın sonunda neredeyse yarısına ev sahipliği yapar hale getirecek. Çin en büyük yenilenebilir enerji hacmini artırırken, Hindistan büyük ekonomiler arasında en hızlı büyüyen ülke konumunda.

2023’da 70 ülkenin hedeflerine ulaşması veya aşması bekleniyor

Teknolojiler açısından bakıldığında, yeni büyük güneş enerjisi santrallerinin inşasının yanı sıra şirketler ve haneler tarafından çatı üstü güneş enerjisi kurulumlarındaki artışın bir sonucu olarak, güneş PV’nin tek başına bugün ile 2030 arasında küresel yenilenebilir kapasitedeki büyümenin yüzde 80’ini oluşturacağı tahmin ediliyor. Devam eden zorluklara rağmen rüzgar sektörü de toparlanmaya hazırlanıyor ve  2024 ile 2030 yılları arasında genişleme oranı 2017 ile 2023 yılları arasındaki döneme kıyasla iki katına çıkacak.

Hâlihazırda rüzgâr ve güneş enerjisi, neredeyse her ülkede yeni elektrik üretimi için en ucuz  seçenekler.

Bu eğilimlerin bir sonucu olarak, küresel yenilenebilir enerji kapasitesinin yüzde 80’ini oluşturan yaklaşık 70 ülke, 2030 yılı için mevcut yenilenebilir enerji hedeflerine ulaşmaya ya da bu hedefleri aşmaya hazırlanıyor.

Ancak bu büyüme, Aralık 2023’teki COP28 iklim değişikliği konferansında yaklaşık 200 hükümet tarafından belirlenen ve dünyanın yenilenebilir kapasitesini bu on yılda üç katına çıkarma hedefiyle tam olarak uyumlu değil. Rapor, küresel kapasitenin 2030 yılına kadar 2022 seviyesinin 2,7 katına ulaşacağını tahmin ediyor.

Yine de IEA analizi, hükümetlerin yakın vadeli eylem fırsatlarını değerlendirmeleri halinde üç katına çıkarma hedefine tam olarak ulaşmanın tamamen mümkün olduğunu gösteriyor. Bu, önümüzdeki yıl Paris Anlaşması kapsamında Ulusal Katkı Beyanları’nın bir sonraki turunda cesur planların ana hatlarıyla belirtilmesini ve Afrika ve Güneydoğu Asya gibi yüksek potansiyelli bölgelerde yenilenebilir enerji kaynaklarının büyümesini kısıtlayan yükselen ve gelişmekte olan ekonomilerdeki yüksek finansman maliyetlerinin düşürülmesi konusunda uluslararası işbirliğinin güçlendirilmesini içeriyor.

IEA İcra Direktörü Fatih Birol, son raporla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı:

“Yenilenebilir enerji kaynakları, ulusal hükümetlerin hedef belirleyebileceğinden daha hızlı ilerliyor.  Bunun başlıca nedeni sadece emisyonları azaltma ya da enerji güvenliğini artırma çabaları değil, yenilenebilir enerji kaynaklarının bugün dünyanın neredeyse tüm ülkelerinde yeni enerji santralleri  kurmak için en ucuz seçeneği sunmasıdır. Bu rapor, yenilenebilir enerji kaynaklarının, özellikle de güneş enerjisinin büyümesinin bu on yıl içinde dünya genelinde elektrik sistemlerini dönüştüreceğini gösteriyor. Bugün ile 2030 arasında dünya 5500 GW’tan fazla yenilenebilir enerji kapasitesi ekleme yolunda ilerliyor; kabaca  Çin, Avrupa Birliği, Hindistan ve Amerika Birleşik Devletleri’nin mevcut enerji kapasitesinin toplamı. 2030 yılına kadar yenilenebilir enerji kaynaklarının küresel elektrik talebinin yarısını karşılamasını bekliyoruz.”

Güneş enerjisi kapasitesi 2024’e kadar talebin iki katından fazla artacak

Tahminlere göre, yenilenebilir enerji kaynakları 2030 yılına kadar küresel elektriğin neredeyse yarısını üretme yolunda ilerlerken, rüzgar ve güneş enerjisinin payı iki katına çıkarak yüzde 30’a ulaşacak. Ancak rapor, hükümetlerin güneş enerjisi ve rüzgar gibi değişken yenilenebilir kaynakları güç sistemlerine  güvenli bir şekilde entegre etme çabalarını artırmaları gerektiğini vurguluyor.

Son zamanlarda, yenilenebilir elektrik üretiminin kullanılmadığı kesinti oranları önemli ölçüde arttı ve günümüzde birçok ülkede yaklaşık yüzde 10’a ulaştı. Bunu ele almak için ülkeler, güç sistemi esnekliğini artırmak gibi entegrasyon önlemlerine odaklanmalı.

Politika belirsizliklerini  gidermek ve izin süreçlerini kolaylaştırmak için ortak bir çaba sarf etmek – ve önceki IEA analizinde vurgulandığı gibi 2030 yılına kadar 25 milyon kilometre elektrik şebekesi inşa ve modernize etmekle beraber 1500 GW depolama kapasitesine ulaşmak – yenilenebilir kaynaklardan daha da büyük üretim paylarını mümkün kılabilir.

Genel olarak, yenilenebilir elektrikteki muazzam büyümenin öncülüğünde, 2023 yılında yüzde 13 olan yenilenebilir enerji kaynaklarının nihai enerji tüketimindeki payının 2030 yılına kadar yaklaşık yüzde 20’ye  yükseleceği tahmin ediliyor. Bununla birlikte, raporda özel bir bölümün konusu olan yenilenebilir yakıtların geride kalması, elektrifikasyonu zor  olan sektörlerin karbonsuzlaştırılması için özel politika desteğine duyulan ihtiyacın altını çiziyor.

Rapora göre, uluslararası iklim hedeflerine ulaşmak için sadece yenilenebilir enerjinin  yaygınlaştırılmasının hızlandırılması değil, aynı zamanda sürdürülebilir biyoyakıtlar, biyogazlar,  hidrojen ve e-yakıtların benimsenmesinin de önemli ölçüde hızlandırılması gerekiyor. Bu yakıtlar fosil muadillerine göre daha pahalı olmaya devam ettiğinden, 2030 yılında küresel enerjideki paylarının yüzde 6’nın altında kalması bekleniyor.

Rapor ayrıca yenilenebilir teknolojiler için üretimin durumunu da inceliyor. Küresel güneş enerjisi üretim kapasitesinin 2024 yılı sonuna kadar 1100 GW’ı aşarak öngörülen talebin iki katından fazla gerçekleşmesi bekleniyor. Çin’de yoğunlaşan bu arz bolluğu, modül fiyatlarındaki düşüşü desteklerken – ki bu düşüş 2023’ün başından bu yana yarıdan fazla azaldı – aynı zamanda birçok üreticinin büyük mali kayıplar yaşadığı anlamına geliyor.

Endüstriyel rekabetçiliğe artan uluslararası odaklanma göz önüne alındığında, güneş PV üretim kapasitesinin 2030 yılına kadar hem Hindistan hem de ABD’de üç katına çıkacağı ve küresel çeşitlendirmeye yardımcı olacağı tahmin ediliyor. Ancak ABD’de güneş panelleri üretmek Çin’dekinin üç katı, Hindistan’da ise iki katı daha pahalıya mal oluyor. Rapora göre politika yapıcılar, istihdam yaratma ve enerji güvenliği gibi temel öncelikleri tartarak, yerel üretimin ek maliyetleri ve faydaları arasında nasıl bir denge kuracaklarını düşünmeli.

Doyranlılar, nehirlerine HES yapılmasına karşı kararlı: İzin vermeyeceğiz!

8  Ekim Salı günü Antalya Doyran‘a planlanan HES için  Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) toplantısı yapıldı. 11 köy halkının, muhtarı, azası ve halkıyla çok iyi organize olduğu daha ÇED başlamadan belliydi. Mekana, mahalleye ve sokaklara ‘HES istemiyorum’un rengi, pankartı ve dövizleri hakimdi. Muhtarlar ve halk ÇED saatinden önce buluşup, teknik konuları toplantıya bırakarak duygularını paylaştı.

Saat 11.00’de toplantının başlamasıyla projeyi ÇED açısından değerlendirmekle sorumlu denetim firmasının mühendisi bilgilendirme yaptı. Ardından halkın sorularına geçildi. Yoğun bir katılım gösteren halkın tamamı aldığı sözlerle net bir şekilde HES istemediğini ortaya koydu. Geyikbayırı Yaşam Platformu üyesi olarak ben ve arkadaşlarım da projenin nasıl çöp olduğunu en ince ayrıntılarıyla dile getirdik. Hemen her çevre davasına yetişmeye çalışan sevgili avukat dostumuz Tuncay Koç da bizim değinmediğimiz noktaları tane tane anlattı.

Toplantı mekanını dolduran halkın projeye karşı bazı ifadeleri şöyleydi:

“Sokaktaki köpekleri uyutma adında öldürenler mi koruyacak ormandaki canlıları?”
“Güneş enerjisi var. Güneş santralları kurun. Ne istiyorsunuz deremizden, doğamızdan?”
“Yaşamımızı bitirmeyin! Yörük çadırlarının ateşini söndürmeyin!”
“Buradan ya benim cenazem çıkar ya HES gider.”
“İklim krizi var ve herkes suya muhtaçken gidin başka bir şeyden para kazanın. Suyumuzu ve bizi rahat bırakın!”

AKP temsilcisi bile karşı çıktı

Toplantıya adını sayamayacağımız hemen her partiden temsilci de katıldı. Konyaaltı Belediye Başkanı Cem Kotan ve tüm parti temsilcileri destek sözü verdi. Öyle ki söz alan AKP temsilcisi bile halkın basıncına ve sorularına dayanamayıp “siz istemiyorsanız buraların çocuğu olarak ben de karşı çıkarım” demek zorunda kaldı.

ÇED toplantısı bitiminde ise Geyikbayırı Yaşam Platformu adına Çağla Nur İnan arkadaşımız basın açıklamamızı okudu.

Açıklamada verilen bilgilerin özeti şöyle:

“Yaz aylarında biz bölge sakinlerine ve doğada yaşayan yaban hayvanlarına ancak yetecek kadar su sağlayabilen, yılın altı ayında ancak yatağının dibinde akabilen Doyran Deresi’ne HES planlamışlar.

8 Ekim’de “Halkın Katılımı Toplantısı” yapılacağının duyurulmasıyla haberdar olduğumuz bu HES projesine göre, Doyran Deresi’nin kaynağına yakın bir noktadan, yaklaşık 9 km boyunca boru içine alınacak sularımızın Doyran Göleti dibine kurulmak istenen santral binasına taşınması planlanıyor. Bu santral binasına yerleştirilmesi planlanan 8MW lık tribün çevirmek için, suyun saniyede 1.300 litre Debi ile düşürülmesi planlanmış, ama DSİ’nin verilerine göre Doyran Deresi yılın yedi ayı 1 m3/s den az bir debiyle akmakta, hatta neredeyse kuruyacak seviyede azalmaktadır.

.. Sonuçta HES’i i çalıştırabilmek için can suyu ve halkın ihtiyacı olan sular verilemeyecektir. Su, günlerce-haftalarca kesilecek, dere yatağı haftalarca kurutulacaktır. Ancak bu şekilde  şirketin kar edebileceği miktarda elektrik üretilebilecektir. Bu arada bölgedeki haneler ve tarla-bahçeler susuz kalacaktır.

Elektrik Mühendisleri Odası Antalya Şubesi de kar sularıyla beslenen bir dere olan Doyran Deresi üzerine kurulacak böyle bir HES’in sürdürülebilir olmayacağını belirtmiştir.”

Açıklamada, HES yapılmak istenen vadi boyunca kurulu sera ve bahçelerin Doyran’ın beslediği kaynak ve artezyen kuyularından gelen suyla beslendiği, derenin borular içine hapsedilmesiyle bu kuyuların kuruyarak tarımın bitmesine neden olacağına; santral için ormanlık alanda ağaçların kesileceğine ve alanı düzlemek için toprağın tahrifata uğrayacağına da dikkat çekildi.

ÇED başvurusu yapılan proje için ne izin alınmış, ne de üretim lisansı bulunuyor. Köylülerin topraklarına el konulacağı da anlaşılıyor ama hangi araziler, büyükleri ne, belli değil. Yerli ve yabancı turizm faaliyetinin yoğun olduğu Geyikbayırı ve Doyran bölgesi’ndeki inşaat, bölgenin turistik potansiyeline de zarar verecek.

Açıklama, projenin iptali talebi, aksi durumda hukuki süreç başlatılacağı duyurusuyla sona erdi.

Toplantıda, son zamanlarda gördüğüm en yoğun yerel katılımlı doğasına, toprağına, suyuna ve ormandaki tüm canlılara sahip çıkan bir duruş sergilendi. Halkın kitlesel, coşkulu, kararlı ve yoğun duygulu katılımı umut verdi. Bir önceki yazımda söylemiştim. Artık yerellerde insanlar habitatına sahip çıkmaya başladı.

Bu öngörümün beni yanıltmamasına da ayrıca çok sevindim. Başta Geyikbayırı Yaşam Platformu üyeleri ve muhtarlar olmak üzere tüm katılan halka ve ekoloji aktivistlerine teşekkür etmek lazım. Umarız bu net karşı duruş, gerekli yerlerce değerlendirilir ve yol yakınken bu projeden vazgeçilir. Vazgeçmezlerse tüm halkı karşılarına almayı göze almak zorundalar böyle biline!